ANA SAYFA HABERLER DERGİLER BAYİ ADRESLERİ BİZE YAZIN İRTİBAT
SON HABER:  

AKADEMYA MAKALE KURALLARIAKADEMYA PANELLERİİBDA KÜLLİYATI İNDEKSLERİKALEMİNDEN MİRZABEYOĞLUKÜRT MESELESİRÖPORTAJLARSÖZ ÇAKAL CARLOSTA

- NECİB FAZIL -- SALİH MİRZABEYOĞLU -ABDÜLHAMİD KOÇAABDURRAHMAN HACIMELEKAHMED EYMENAKADEMYAALİ NACARAV. ALİ RIZA YAMANAV. GÜVEN YILMAZAV. HARUN YÜKSELAV. ZAFER ŞAHİNBİLGEHAN ERENCOYOTTEDR. NEVZAT ŞİPLEMEFATİH TURPLUGÖKHAN GÜMÜŞGÜLÇİN ŞENELHAKAN YAMANHAYREDDİN SOYKANHÜLYA UYARİKTİBASKÂZIM ALBAYRAKKENAN DURUMAHMUD E. DURUMELİH OKTAYMETİN ACIPAYAMMUSTAFA SAKAMUSTAFA SEÇKİNEROĞUZ YILDIRIMÖMER EMRE AKCEBEOSMAN AKYILDIZREHA SUVARİREİ TAKAHARARUKİYE AVCIRUKİYE ŞENELSEDAT BULUTŞEHİD HASAN MERİÇSELÇUK ARSLANSELİM GÜRSELGİLSENCER EKİNSEZAİ KIRLANGIÇSİZDEN GELENLERSÜLEYMAN DALTURAN DEMİRÜMİT ELÖNÜYUSUF PAZARZELİHA KILIÇPARLAR

FELSEFE-MİTOLOJİ
Yazılar Paylaş
Gılgamış Destanı
Eklenme: 2011-01-29 | Okunma: 2587

Gılgamış Destanı

(M.Ö. 3000'lerden 26. Asra Sümer Siteleri)

Selim Gürselgil

 

(Aşağıdaki kısım, sekiz cildlik "Gelişim-Hachette Türk ve Dünya Tarihi Ansiklopedisi"nin, tarihin başlangıcını anlatışıdır.)

 

Dördüncü bin yılın başlarında, Eridu'da, Dicle ve Fırat'ın İran körfezi üzerindeki ağzında yer alan ve bendlerle, kurutma çalışmalarıyla "toprağı sulardan ayırmak" gereken bataklık bir kesimde, kuzeyden gelen insanlar toprak tanrısına adanmış bir tapınak yaparlar. Çok geçmeden, El Ubeyd'de, Ur'da, Lagaş'ta, Uruk'ta, Gavra'da büyük dini yapılar şimdiden oturmuş bir mimarlık tekniğini belli eder; meskenler de hızlı biçimde iyice belirlenmiş şehircilik üslupları istikametinde gelişir. Ziraat ilahlarını ve anatanrıçaları canlandıran kil heykelcikler, cenaze merasimlerinin izleri, "El Ubeyd Kültürü" denen bu medeniyete bağlı insanlardın dini kaygılarına şahidlik eder. Kili, put yapımından başka çeşitli aletler, meselâ kantarlar, sapan topları, hattâ kıyma edevatı yapımında da kullanırlar. Zanaatçılar altunu işler, bakırı, kurşunu kalıplara dökerek şekillendirirler. Ticaret canlıdır: İran yaylasındaki kervan merkezleriyle, Sus ve Sialk'la irtibatlar kesintisiz bir biçimde sürdürülür; kuralardan muhtelif madenler, lâcivert taşı gibi değerli taşlar, süslü çömlekler getirilir. Bu tür kısa zamanda ilk sınırlarının dışına taşarak bütün Mezopotamya'ya yayılır. İşte bu sırada, büyük bir ihtimâlle Kafkasya'dan gelmiş olan yeni bir halk çıkar ortaya: Sümerler. Bu insanlar süslü çömlek yapmayı bilmezlerse de, mimarlıkta çok ustadırlar. Böylece Haface'de, Gavra'da, Eridu'da, özellikle de Uruk'ta ihtişamlı mabedler yükselir. Bu kitlevi, dikdörtgen veya ovâl maberlerin çok sayıda oda ve hücreleri vardır, duvarları geometrik motifler şeklinde yanyana getirilmiş seramik hunilerden oluşan mozaiklerle süslüdür. Uruk'lular "Piktografik-resimli" bir yazının ilk biçimlerini de getirmişlerdir; ilkel kelime işaretlerinle 100 civarında ses işareti katarak bu yazıyı geliştirmekte gecikmezler.

 

(Ubeyd: Küçük kul, kulcuk... Ubudiyyet: Bendelik, kulluk, kölelik... Ubûd: Ebedler, sonsuzluklar... Übüvvet: Babalık, sahiblik... Ubab: Her nesnenin muazzamı, her şeyin büyüğü. Cemaat, topluluk. Taşkın sel suyu. Pek taşkın, coşkun...)

 

Siteler şimdiden birer devlet çapında teşkilatlanmıştır; iktidarın kullanılması başlıca iki gücü: başkurmayla başrahibi karşı karşıya getiren çetin çekişmelere yol açar; din ağırlığını duyurur. Çok geçmeden, Babil yakınlarında, Cemden Nasr'da, renkli, süslü çini yeniden belirir; yazı gibi damga ve oyma silindir mühürler de yaygın olarak kullanılmaya başlar. Heykelciler soylu malzemeyi, yani ateş'i kullanır, mimarlar yüksek teraslar üzerinde tuğladan yapılmış, gösterişli binâlar dikerler. Kil levhalara kazılmış bir "çivi yazısı", efsaneleri, mitolojik hükümdarların kahramanlıklarını anlatır. Mabedlere ve iş dağıtan, su paylaştıran rahiplerine dayalı olan bu hem şehirli, hem toprağa bağlı medeniyet, kısa zamanda bütün Mezopotamya'yı kaplar. Bu çağın en mühim hadisesi Sümer efsanelerinde anlatılır: Bir gün ilahlar bir araya toplanır, hangi kusurlarından dolayı bilinmez, insanları cezalandırmak gerektiğine karar verirler. Tufan böyle başlar. Tufan, kolay kolay inkâr edilemeyecek bir tarihi gerçektir bugün. Gerçekten de, dördüncü bin yılın sonlarına doğru, hoyrat, korkunç su basmaları Sümer ülkesinin altını üstüne getirir, nice siteleri yerle bir eder. Şu var ki yıkım her yanda aynı olmamış, bir takım köyler ve şehirler kurtulmuştur. Bu yıkım, medeniyet hamlesini durduracak ölçüde şiddetli olmuş; insanların muhayyilesi öyle sarsılmıştır ki, sonradan bu su baskınlarına alemşumul buudlar verilmiştir.

 

(Tab: Parıltı, Parlayıcı. Güç, Kuvvet, Takat, Hareket... Tab: Tabiat, seciye. Damga basmak. Mühür basmak. Kitab basmak. Mühür... Taba': Bulaşmak, Kir. Demirin paslanması... Tabb: Âdet. Maharet. Ustalkı. Âlim... Tabe: Hurma. Hamr, şarab... Tâ-be: "...'e kadar" mânâsına gelir ve kelimelerin başına eklenir... Tabi: Birinin arkası sıra giden, ona uyan. Boyun eğen, itaat eden. Kendinden evvelki kelimeye göre harekete alan. Peygamber Efendimiz'in ashabını görmüş olup, onlardan hadis dinlemiş olan... Tabiat: Yaratılış, huy, seciye. Âlem ve içindekiler. Şeriat-ı fitriyye. Hadiselerin ve varlıkların bağlı olduğu kanunlar... Ta'bie: Karıştırmak. Beslemek, terbiye etmek. Hazırlamak... Tabii: Tabiat icabı olan. Tabiatla alâkalı. Normal. Kendiliğinden... Tabu: Var olduğu sanılan mukaddes hususiyetlerinden dolayı dokunulamıyan. Uğursuz ve korkunç olan şey...)

 

Bir yazıya göre, bildiğimiz en eski kral Meşilim adını taşır. M.Ö. 2600'e doğru, Kiş'te hüküm sürmüştür. Metinler onun ilah (Ningirsu) için bir mabed yaptırttığını anlatır. Dini ve siyasi hayatın mihrakı olarak, mabed iktisadi sahada da yönlendirici bir rol oynar. Atölyelerinde esirler yanında zanaatçılar da devamlı surette çalıştırılır ve bu çok kalabalık emekçiler topluluğu gerçek bir site oluşturur. İlahlar, ilaheler çok kalabalıktır, kainatın büyük tabii güçlerini cisimlendirirler. Hiyerarşinin en yüksek noktasında yer alan (Anu), gök ilahıdır: (Enlil)'se hava ilahı; toprak (Enki)'nin alanıdır. (Enki) aynı zamanda (Ea), yani "su evi" adını taşır; çünkü insanların hayatını temin eden suyun kaynağı topraktır. Gökteki cisimlere dair ilahlar, ay, güneş ve yıldızlar, sosyal hayatı aydınlatıp düzenleyen bir üçlü teşkil eder. Aşağıda iyi veya kötü, tâli ilahlar kaynaşır. Sümerler âhirete inanırlar. Korkunç bir yerdir âhiret; çünkü ölüler, bekçilerin müfettişliğinde, ebedî karanlıklarda dolaşıp dururlar. Rahipler büyü ve kehanet tekelini ellerinde tutarlar. Dini merasimlerde korkanlar sunulup bağışlar yapılır. Dinin toplum hayatının bütün sahalarında sağladığı bu derin birliğe rağmen, Sümer'in sit-devletleri rahiplerle hükümdarlar, soylularla köylüler, memurlarla iliklerini sömürdükleri tebâ arasında nice uzlaşmazlıklara sahne olur. Aynı uzlaşmazlık, "hayat alanları"nı korumaya yahut genişletmeye çalışan ve en önemlilerinin Kiş, Ur, Uruk, Lagaş, Umma olduğu yirmi ilâ otuz sitede de görülür.

 

(Samer: Bozulup fenâ korkmak... Samii: Gece toplantıları... Samir: Yemişli ağaç... Samirî: Musa Peygamber zamanında Yahudileri şirke sevkeden; Hazret-i Musa'nın bulunmadığı yerde kavmini yaptığı buzağı heykeline taptırmaya çalışan Yahudi... Semer: Geceleyin kıssa söylemek, hikâye anlatmak... Semer: Mahsul, meyve. Verim, semere, netice... Semir: Arkadaş, refik. Gece anlatılan masal ve hikâye... Semire: Kaymağı çalkalayıp bir yere toplamadan önce üstünde görünen yağ parçaları... Sümr: Mal... Sümre: Esmerlik, Semrâ... Sümür: Gümüş...)

 

Başlangıçta her Sümer şehri bir tabiat gücünü remzeden bir ilahın muhafazasına verilmiştir. Ama Tufan'dan sonra ilahlar insanlaşırlar. Devlet dininde, Eridu şehrinin su ilahı (Enki)'nin, ziraat ilahı (Nidaba)'nın ve daha bir çoklarının yerini, büyük bir ihtimalle Sami kökenli olan daha gelişmiş ilahlar alır yavaş yavaş. Sonunda ilahlar arasında, korudukları şehrin gücüne göre bir hiyerarşi kurulur. Rahipler, ilahlar arasında bir şecere oluşturmak gayesiyle, yeni ilahlar icâd eder, eski ziraat ilahlarını da bunlara bağlar; böylece başlı başına bir ilahlar sistemi meydana gelir. Sümerler metafizik düşünceye pek yatkın olmamakla beraber, hayatın aslının maddeden kaynaklandığına, iyilik ve kötülük prensiplerinin, birbiriyle zıdlaşıp birbirini bütünlediklerine inanırlar. Birleşmelerinin sonunda erkek ilke olan gök (Anşar) ve dişi ilke olan yer (Kişar) doğmuştur. Bunlar temel ilahlardır. Kendileri de üç ilah doğurmuşlardır; insanlığın yaratıcısı (Ea), toprağın (Enlil), göğün (Anu). İnsan bir tekâmülün neticesidir. Ölümü "İlk Kaos"a dönüş olacaktır. İnsanların topluluk nizamı içinde yaşamasını sağlayan ahlâktan başka bir ahlâk yoktur; âyinler, gelenekler, görenekler vardır.(...) Yıldızlar insan kaderlerine yön veren, insanın bütün faaliyetlerini düzenleyen ilahlar olarak görülür. Kalde'li rahib-krallar, onları daha iyi tanıyabilmek için hareketlerini inceler, onlar üzerinde müşahadeler yaparlar. Bu sebeble, sonraları antik dünyada, en çok bilen müneccimler olarak görülmüşlerdir...

 

(Şamil: Çevreleyen, içine alan, ihtivâ eden, kaplayan. Çok şeye birden örtü ve zarf olan. Fazla şeyleri veya kimseler ilgilendiren... Şemâl: Kıble ardında kutub tarafından esen yel. Ahlâk. Kılıç... Şeml: Az şey. Perakendelik. Tek, ferd. Örtmek, bürünmek, toplanmak. Topluluk, cemaat, insan yığını... Şimal: Sol, sol taraf. Sağın ve cenubun zıddı. Kuzey... Şümul: Kaplamak, ihtivâ etmek... Hükmü altına almak...)

 

Sümer yazısının nasıl başladığını pek iyi bilemiyoruz. Çünkü bize kadar gelen ilk emareler, işaretlenen nesnelerin çok basitleştirilmiş resimlerinden başka bir şey değildir. "Piktografik" diye adlandırılan yazıdır bu. Bu yazıyla ancak çok basit düşünceler anlatılabilir, mücerret kavramların ifâdesi imkânsızdır. 3. bin yılın başlarına doğru yeni yazı stili doğar. Birincisinden türetilmiş basit bir yazıdır bu; ama bu yazıda bir nesnenin resmi yalnızca nesneyi göstermekle kalmaz, mücerret bir fikri de ifade edebilir: "Hiyeroglif" yazı doğmuştur. Önce yalnız rahib-krallarca kullanılan bu ilim, tüccarlar arasında da yayılmakta gecikmek ama işaretler kısa sürede fazlasıyla yüksek bir saygıya ulaştığından (2 bin civarında), ana hiyerogliflere tarif edatları eklenerek bu sayının azaltılması düşünülür. Böylece aynı işaret, yanında bir harf eklenince birçok şeyi, birçok fikri gösterebilecek hâle gelir. Akad ve Sümer imparatorluğunda iktidar teşkilâtlandıkça, tedrisat da gelişir. Mabedlerde çok sayıda "kâtib" mektebi faaliyet gösterir. Rahiblerin idaresi altında, erkekler ve kadınlar, taze kil levhâlar üzerinde kamışlarla köşeli harfler basma sanatını öğrenmişlerdir. Bu yazıya çoğu dillerde, bu benzerlik münasebetiyle, "Köşe Şekli Yazı" (Cuneiform) adı verilmiştir. Akad sülâlesinin dördüncü kralı Nuram-sin, Sâmi tipinde olan Akad lisanını konuşma mecburiyeti getirince, "Sümerce-Akadca" ikili bir sisteme dayandırılır: Yıl otuzar günlük oniki aydan, gün altmışar dakikatlık oniki saatten, daire de üçyüz altmış dereceden oluşur. Ağırlık ve ölçü sistemi de aynı prensibe dayandırılmıştır. Hendese sahasındaki terakki, mimarların muhteşem âbideler yükseltmelerini, yollar yapmalarını, tekne ulaşımına elverişli kanallar açmalarını sağlamaktadır. Deltanın kum yığınları arasında, Ur'u denize bağlayan bir kanal açılır.

 

(Yesar: Sol. Sol el. Varlık, zenginlik. Gençlik. Bolluk. Kolaylık... Yeşer: Kolaylık, sühulet. Birinin sağ tarafından gelme. Yün, ip gibi şeyleri bükme... Yesir: Az, az şey, kalil. Kumarbaz. Kolay... Yesr: Öldürmek... Yesur: Kumarbaz... Süheyl: Kolay, uygun ve yumuşak. Semânın güney tarafında ve Yemen'de daha iyi görülen bir yıldız adı; kutub yıldızının benzeridir...)

 

Neredeyse 250 yıl süresince (M.Ö. 2600-2300), siteler birbiriyle boy ölçüşürler. savaşların, yağmaların, yakıp yıkmaların, adam kesmelerin, köleleştirmelerin ardı arkası kesilmez. Birbiri ardına iki nesil boyunca, farklı siteler üstünlük kurar. M.Ö. 2320'ye doğru, Umma sitesinin kralı Lagal Zagizi, rakip orduları ezer. Ur, Uruk, Lagaş sitelerin zaptedip yağmalar, ilahlarını alıp götürür; böylece Sümer sitelerinin pek nâdir görülen birliğini kurmaya çalışır. Zaferiyle sarhoş olarak bir fetih savaşı başlatır. Bundan böyle rahiplerden kesinlikle ayrılan Sümer hâkânı, "otlar gibi kalabalık" ordularının başında, yukarı Fırat ve Dicle vadilerini kuşatır. Hakimiyetini "Aşağı denizden Yukarı denize", bir başka deyişle Basra Körfezinden Akdenize kadar genişletir; elli kral, önünde diz çökmektedir. Sümer, Şark'ı boyunduruk altına almıştır.

 

Lugal Zagizi'nin Mezopotamya'ya benimsetmiş olduğu hakimiyet, varlığını çeyrek asır sürdürdükten sonra, M.Ö. 2300'e doğru çökerek, yerini Sargon'un Sami-Akad imparatorluğuna bırakır. Bu galip hükümdar, prensler soyundan değildir: Babası bilinmez; bir mabedin yüksek yosmalarından biri gizlice dünyâya getirir onu, ırmağın akıntısına bırakır.

 

... Lugal Zagizi yenilip tutsak edilir. Zincire vurularak Nippur'a kadar sürüklenir. Burada rüzgâr ilahı (Enlil) mabedinin kapısı önünde, bir kafes içinde halka teşhir edilerek, alçalışların en büyüğünü tadar.

 

(Madde: Zahir duygularla hissedilen, ruhanî olmayıp cismanî olan. Asıl, esas, cevher, mâye. Bend, fıkra, kısım. Çıbanın içinde hasıl olan yara... Made: Dişi... Maden: Bir haslet veya hususiyetin kaynağı. Her şeyin aslî mekânı, menbâ ve mehâzı olan yer. Toprak, taş, kum gibi maddelere karışık demir vesairelerin vaziyetleri... Mâ'din: Hak Teala'nın yerde halkettiği. İkamet edilen mevzi... Mâ-dun: Aşağı. Alt. Alt derece... Medîn: Borçlu. Kul, köle, esir... Medn: Durmak, ikamet... Müdn: Şehirler, siteler... Müdnî: Yakınlaştıran...)

 

(.................)

 

Sargon, Mezopotamya'nın yeni padişahıdır. Altmış sene kadar hüküm sürmüş, devamlı surette isyanlar bastırmıştır. Tarihler ona, "kavimlerin ve dünyanın dört bucağının ilk hükümdârı" derler. Ama Sümerliler için, asıl istilâ Sâmiler değildir. Doğudan, İran dağlarından gelen Gutiler, görülmedik bir barbarlıkla, önüne geleni silip süpürürler. Bu dağlı kavim, muhteşem Akad İmparatorluğu'nu tarihe gömer. Samiler, Gutilerin istilâsı altında, bir zamanlar ezdikleri Sümerliler'le müşterek bir kaderi tadarlar. Sümer ve Akad kavimleri ve kültürleri, birbirinden ayrılamayacak şekilde karışır. Bu devre ait kil tabletler, Sümerce-Akadca lugatlar halinde, tarihin ilk lugat kitapları sayılmışlardır. İşgâl altındaki bu kültür canlanışı, kısa zamanda siyasî bir canlılığı da beraberinde getirir. M.Ö. 2060'a doğru, Uruk şehrinin prensi Utu Hegal, dağlı Gutilerin son temsilcilerini de koğar ve "İki Yurdun Hakanı" ünvanıyla Sümer-Akad kavimlerinin tahtına oturur. "Sümer Rönesansı" denen bu devreden kalma heykel ve resimlerde, halkın, valiler ve hükümdarlar önünde secde ettikleri görülür. Tarihçiler, İbrahim Peygamber'in tam da bu sırada -M.Ö. 2000'e doğru- zuhur ettiğini söylüyorlarsa da, biz öteden beri Tufan ve Tevrat hakkında söylenenler de dahil olmak üzere, Peygamberler Tarihi hakkında ileri sürülen bu görüşleri, kaygıyla karşılıyoruz...

 

Öte yandan, bu iki yurdun çifte doğuşu, çok geçmeden ikili bir sıkıştırma ile karşı karşıya kalacak ve bütünüyle tarih sahnesinden çekilecektir. Arabistan çöllerinden çıkan Amurrular ve İran'ın güneyinden kopup gelen Elamlılar, M.Ö. İkinci Binin başlanıda, Babil ülkesini büyük bir süratle yutarlar... 1792'de bütün Mezopotamya'nın efendisi, Amurru soyundan Hammurabi'dir...

 

(..............)

 

"Gılgamış Destanı"... İlgi Yayınevi'nden Abdullah Toroslu imzasıyla çıkan böyle bir kitap... İçinde ancak birkaç çocuk masalı ve Gılgamış Destanı'nın küçük bir hülasası bulunan, ama bu isimle vitrinlerde dolaşan bu kitabı, bir sahtekârlığın teşhiri mi, yoksa bir aldanışın itirafı olarak mı telaffuz etmeli?.. Fakat neticede, Halikarnas Balıkçısı'nın ve Erich von Däniken'in mevzu hakkında verdikleri bilgiyle bütünleştirilince, kıymet sahibi oldu.

 

Tarihçiler, böyle bir eserden, bu asrın başlarında haberdâr oldular. 19. asırda ne Gılgamış biliniyordu, ne Sümerler... Destan evvelâ, Asur kralı Asurbanipal'in kitaplığında, Akadca olarak bulundu. Daha sonra, bir başka kopyası, ta Hammurabi zamanına dayandırıldı. Son araştırmalar, Gılgamış Destanı'nın daha eski bir Sümer efsânesi olduğunu ve M.Ö. 3000'lerden kalmış olabileceğini ortaya çıkardı. Gene de, Ortadoğu'nun başka birçok yerinde nüshaları ve benzerleri bulunan destanın, üzerindeki sis perdesi bütünüyle aralanmış değil...

 

12 Levha hâlinde tesbit edilen Gılgamış Destanı, kral Gılgamış'ın hikâyesini anlatıyor. Üçte ikisi ilahî, üçte biri beşerî vasıfta ve o güne kadar görülmemiş bir güç ve güzellikte yaratılan Gılgamış, Uruk şehrinin çevresini surlarla çevirerek, ülkenin hükümdarı olur. Ama kısa zaman sonra bir mütegallibe hâlinde boy gösterir, halka etmediği zulmü bırakmaz. Halk, ilahlardan merhamet diler.

 

İkinci levhada, gökler ilâhesi (Aruru), Gılgamış'a haddini bildirmek üzere, Enkidu'yu yaratır. Enkidu, vahşî bir kuvvet ve cüsseye sahiptir. Vücudu kıllarla kaplıdır, dağlarda vahşî hayvanlarla beraber ve onlar gibi yaşamaktadır. bir avcı onu görür; medenileştirip hükümdar Gılgamış'a musallat etmek üzere bir plân yapar: Ona bir kadın gönderir!

 

Tam bir "tarzan" olan Enkidu, kadını görünce, neye uğradığını şaşırır. Onu elinden içki içer ve onunla halleşir. Artık medenîleşmiştir. Güneş ilahı, kendisini, gümbürdeyerek kavrar ve gücüne güç katar. Gılgamış ise gördüğü bir kâbusla uyanmıştır. Bir kavgada yenilir, ama sonunda yenildiğine dost olur.

 

İki muhteşem adamın kavgaları da muhteşem olur. Halk ve Hak, Enkidu'nun yanındadır. Gılgamış, ortalığı toza dumana verirse de, Enkidu'yu yenemez. Suçunu anlamıştır, kibrini kırar ve göklerden af diler. Enkidu da onun canını bağışlayıp, onunla dost olur. Halk, adaletin gelişini şarap eğlenceleriyle kutlar.

 

İki dev adamın dostluğu, kötüler için tam bir kâbus olacaktır. O devirde de, kötülerin en kötüsü, ormanlar kralı Humbaba'dır. Onu öldürmek, imkânsız gibi bir şeydir. Gılgamış, korku içinde bekleşirken bir rüyâ görür: "Gök gürledi, yağmurlar yağdı, fırtınalar koptu, hava karardı, şimşek parıltılarında gözlerim kamaştı, bir yıldırım düştü, yangınlar çıktı, ortalığı dumana boğdu, civarımıza ölümler yağdı..." Enkidu, rüyâyı "müjde" diye tabir eder; sıkıntılar sona erecek, ilahların yardımıyla, Humbaba öldürülecektir. Fakat Gılgamış'ın yüreğine korku düşer. İlahlara yalvarırsa da, terkedilmiştir. Ama Humbaba öldürülür.

 

Eğlenceler sürüp gider. Gılgamış'la Enkidu, benzersiz bir dostluk kurarlar. Bir gece Enkidu, korkulu rüya görür. İlâhlar kendisine öleceğini haber vermişlerdir. Gılamış kahrolur. Dostuyla beraber ölmek için yalvar yakar olur. Ama nafile! Enkidu, tek başına ölür. Gılgamış epey çırpınırsa da, öleni geri getiremez. Tacını tahtını terkedip, dağlara ve çöllere vurur; günlerce yürür, bağırır, çığlıklar atar, uyumaz.

 

Daniken, beşinci levhada Enkidu ile Gılgamış'ın ilahlar katına yükseldikleri ve "ilahi kule"yi gördüklerinin anlatıldığını; yedinci ve sekizinci levhalarda ise iki dostun, göğe yükselip, gökten yerleri seyrettiklerini anlatır. Bu noktada yeryüzünün "lapa gibi" diye tasvir edilmesinin, gerçekten yükselmemiş olsalar, bilinemeyeceğini söyler. Enkidu'ya ait sekizinci levhada, Enkidu'nun ölümü de vardır.

 

Halikarnas Balıkçısı'nın (Kirke) efsanesi ile aynı dediği mesele, Gılgamış'ta ilâhe (Siduri)'nin Gılgamış'a musallat olmasıdır. Burada ilâhenin "akrep" şeklinde tasviri, enteresandır. Ancak Gılgamış Destanı'nın bu kısımları, esasen rüyalar ve kâbusları andırır. Zira Gılgamış'ı ölüm korkusu sarmıştır. Bu korkuyla hayatı altüst olmuş, eşyâ ve hadise karşısında hiçbir tasarruf gücü kalmamıştır. Bu hâl içinde nefsine hâkim olmayı başarınca, bu kez ölümsüzlük dâvâsına düşer...

 

Gılgamış'ın gayesi, okyanusu aşıp Utnapiştim'e varmaktır. "Utnapiştim, Babil dilinden bir sözdür; Sümercesi (Ziyusundra)'dır. Ölümlüler arasında yalnız ona Tanrılar ölümsüzlük vermişlerdir. Gılgamış, nasıl ölümsüz olacağını öğrenmek için ona doğru yolculuğuna çıkmıştır." (Hey koca Yurt, 155).

 

Onbirinci levha, Utnapiştim'le Gılgamış'ın görüşmesini anlatır. Utnapiştim anlatır. Tufanı anlatır. İlahların kendisini uyardığını, gemi yapmasını emrettiklerini ve Tufan'ın karanlıklarını, fırtınalarını, yükselen sularını... Sonra Utnapiştim, Gılgamış'ın ısrarı üzerine, ona "ölümsüzlük otu"nun yerini tarif eder; "hayat otu", Tebu gölünün dibindedir.

 

Gerisini Abdullah Toroslu'dan takip edersek, Gılgamış'ı "hayat otu"nun oraya, gemici Urşunabi götürür. Gılgamış orada "hayat otu"nu bulur, sevinç içinde Uruk yollarına düşer. Sıcak her zamankinden ziyadedir. Gılgamış serinlemek için bir suya girer. O sırada sudan bir "büyük yılan" çıkar; gözlerinden ateş çıkan, mandaları bile yutacak kadar büyük... "Hayat otu"nu yer...

 

Manzarayı gören Gılgamış çıldırır. Yılan bir kahkaha atar. O esnâda deri değiştirip gençleşir. Gılgamış yılana çılgınca saldırır, yılan kaçar. Abdullah Toroslu, destanı şöyle bitirir: "Bu kovalamaca saatlerce sürdü. Sonunda sık bir ormana geldiler. Gılgamış ve yılan bu sık ormanda kayboldular."

 

Bizim üç ayrı eserden parça parça takib etmeye çalışarak kanaat getirdiğimize göre, Gılgamış gerçekten muazzam bir hikâyedir. İçinde birçok mecazî ifade ile, en büyük hakikatleri ifade etmeye çalışmıştır. Yazarı bilinmemektedir. Hakkında çok şey, bilinmemektedir. Ona 5-6 bin yıllık bir tarih verilmektedir.

 

Bugün tarihçi ve arkeologlar, Tufan'a "kesin" gözüyle bakıyorlar. Ancak Tufan hakkında verilen tahmini takvimler, bizce kesinlikten çok uzak. Onu, semavî kitabların Sümer'den "öğrendiği" fikri ise, koca bir saçmalık. Yunan'dan öğrendiler, Sümer'den öğrendiler; Materyalist-realist tarih telakkileri böyle lâflara bayılıyorlar. Ya Yunanlılar'ın, medeniyet ölçülerini yurt edindikleri yerlerde bulmaları gibi, Sümerliler de kültürlerini Mezopotamya'dan alıp tamimleştirdiyseler? Kuzeyli kavimlerde hiçbir medeni kıpırtıya rastlanmaması, fakat bunların Anadolu'ya, Mezopotamya’ya, Akdeniz'e indiklerinde birden medenileşivermeleri nasıl izah edilir?

 

Aslolan şu ki, Tufan bütün insanlığın yüzyüze olduğu bir felaket ve hakikattir. Bütün semavî kitaplarda, "Nuh Nebî Kıssası" içinde bildirilmiş, yahut hatırlatılmıştır. Beşerî eserler, en eskileriyle bile, onu ancak bu semavî kaynaktan hatırlamaktadır. Semavî kitapların mevcut olanları içinde en eskisi Tevrat, Gılgamış Destanı'ndan kronolojik sırayla sonra olsa bile, Nuh Peygamber onlardan önce, hattâ belki tahmin edilenden de çok öncedir. Belki bu yüzden insanoğlunun büyük kısmı Tufan'ı unuttu.

 

(..............)

 

1922'de Sir Leonard Weoley tarafından, "tekerleği bulan", "yazıyı bulan", "hendeseyi bulan" harika üstü bir kavim keşfedildi ve bazı metinlere dayanılarak, adına "Sümerler" dendi... İbrahim Tatlı bunun "palavra" olduğunu söylüyor, gerçekte böyle bir kavim yaşamadığını iddia ediyor. Daniken, Sümerler'in medeniyetlerini İnkalardan almış olabileceğini, İnkaların de fezâdan aldıklarını öne sürüyor... Batılı tarihçilerin Sümerleri, Ural-Altay ailesinin dil özelliklerinde görmelerinden cesaret alan kemalist devrim, İslâmiyeti reddetmenin süratiyle, Sümerlere "ilk ecdâdımız" diye sahib çıkıyor... Bunun haricinde, Mezopotamya'ya Sümerler veya bu adla anılan mismelere ait çizgiler nereden geldi, şimdilik bilinmiyor...

 

Şunu belirtelim ki, bizim için kan bağının ne olduğunu, medenî bir ölçü ve ölçüler manzumesi sayılmaz; fikir ve kafa nisbetinin, ruh soyunun ne olduğu esastır ki, onun da ölçüsü şu:

- İbrahim Peygamberin milletindeniz!

Akademya'ya Doğru Arşivi (2001-2005)



Yazar: SELİM GÜRSELGİL

Bu Yazı için Gönderilmiş Yorumlar
İsim
Email
Mesaj



Dergimizin Son Sayısı Çıktı!
Sayı: - II. Dönem Yaz 2014



Anasayfa | Yazılar | Haberler | Seçtiklerimiz | Dergiler | Dergi Aboneliği
Künyemiz | Hakkımızda | Bayilerimiz | Dergimize Yazın | Web Sitemize Yazın
                                 Copyright © Telif Hakları AKADEMYA'ya Aittir