CARLOS’A
İŞKENCEYİ PROTESTO İÇİN TAKSİM'DE BASIN AÇIKLAMASI
Fransa'da cezaevinde
bulunan Çakal Carlos'a Fransız Devlet Başkanlığı Muhafızları tarafından işkence
uygulanması Türkiye'de basın açıklaması ile kınanacak..
Fransa Poissy Cezaevi’nde
yapılan işkenceyi protesto etmek amacıyla Carlos'un avukatları ve bir kısım
sivil toplum örgütleri tarafından 10 Şubat 2011 Perşembe günü saat 11.00 de
Taksim'de bulunan Fransa Başkonsolosluğu önünde basın açıklaması yapılacaktır.
Kamuoyuna saygı ile
duyurulur.
Mazlumder'den
Resmî Protesto
ÇAKAL CARLOS`A FRANSA’DA İŞKENCE İDDİALARI!
08 Şubat 2011 Salı
İstanbul Şubesi
Çakal Carlos olarak bilinen İlıch Ramirez Sanchez Fransa’da tutuklu bulunduğu
Poissy Cezaevi’nde işkenceye maruz kaldığını ifade etti. Carlos’un, avukatları
aracılığıyla MAZLUMDER’e ulaştırdığı ifadesinde Fransız Başkanlık Sarayı’nı
korumaktan sorumlu Cumhuriyet Muhafızları tarafından işkenceye maruz kaldığını
söylemiş ve iddialar MAZLUMDER tarafından Fransız Elçiliğine resmi bir yazı ile
sorulmuştur.
MAZLUMDER Basın Bürosu
CARLOS’UN İFADESİ
Nasılsınız?
Ben pek iyi değilim. Fransız devlet başkanlığı muhafızları tarafından saldırıya
uğradım. Fransa devlet başkanlığı sarayı muhafızları tarafından yâni. Geçen
Salı günü [1 Şubat 2011] cezaevine gelip beni dövdüler, yumrukladılar. Çok
tuhaf, çok garib, değil mi? Bununla ilgili konuşacağım bugün.
Fransa’da hükümet ve resmî kurumlar, kendilerinde tüm dünyaya müdahale etme
hakkı görürler. Türkiye de, en favori hedeflerinden biridir kuşkusuz. Evet,
Türkiye’deki durum ideal olmayabilir. Farklılıklar hoş karşılanmayabilir, bu
nevî insanlara iyi muamele edilmeyebilir, polis barbarca davranabilir, hükümete
bağlı servisler veya bunların ajanları tarafından işkence ve suikastlar
yapılabilir, vesaire. Özellikle geçmişte böyle de olmuştur. Ancak, Fransa’nın
durumu hiç de Türkiye’den daha iyi değil.
Kaldı ki Türkiye, dünyaya ders vermeye yeltenmiyor. Asla böyle bir şey yapmadı
ve yapmıyor. Fakat her şeye rağmen, geçmişte insan hakları ihlalleri bakımından
kötü örnek olarak gösterilen bu ülke, yakın gelecekte hem komşusu ülkeler hem
de dünyanın kalanı için bu defa olumlu bir örnek olarak gösterilecektir.
Söylemek istediğim şey şudur: Ben 61 yaşında bir adamım, yaşlı bir fedaîyim, zamanında
komünist olarak fiilî mücadele vermiş artık yaşlı bir insanım. Ve, geçtiğimiz
Salı günü Paris’teki tarihî Adalet Sarayı’na ifade vermek üzere götürüldüm. Ama
bakınız nasıl:
İlgili hâkime ifade vereceğim hususu, 24 Aralık 2010 günü bana tebliğ edildi.
Bilâhare avukatlarımın da haberdar edildiği ve ifade vereceğim gün orada hazır
bulunup beni beklediği bir hâdise.
Neyse, Salı günü saat 12.30 gibi, kaldığım cezaevinde aşağıya indim. Giyiniktim
tabii. Öğle vakti olmasına rağmen hava çok soğuktu, üstelik sıfırın altında bir
soğukluk söz konusuydu ki, Fransa’da, Paris bölgesinde çok da sık rastlanan bir
sıcaklık derecesi değildir.
Paris’e Adalet Sarayı’na götürülmek üzere bulunduğum cezaevinden çıkış
işlemlerim yapılırken, gözümle ilk defa gördüğüm çok değişik bir üniforma
giymiş bazı genç adamlar sardı çevremi. Televizyonda rastladığım ve helikopter
harekâtlarında kullanılan komandolara benziyorlardı. Tam olarak kim
olduklarını, jandarmaya mı yoksa başka bir birliğe mi mensup olduklarını o an
bilmiyordum. Cezaevi muhafızı falan değillerdi. Çok tuhaftılar. Savaş
pilotlarının giydiklerine benzer üniformalar giydiklerini bile söyleyebilirim.
Sonra öğrendim tabii kim olduklarını, Başkanlık Sarayı’nı korumaktan sorumlu
Cumhuriyet Muhafızlarındandılar.
Her neyse... Bu özel muhafızlar, cezaevinden çıkartmadan önce beni küçük bir
odaya soktular. Beni hedefleyen bir düşmanlık havası seziyordum artık. Güvenlik
gerekçesiyle çırılçıplak bırakıldım, sadece kelepçeler vardı üzerimde. Neticede
bir mahkumum, hâlâ cezaevindeyim, tüm bunlar gereksiz ama bunu da yaptılar.
İşte bahsettiğim o acayip üniformalı ve çok genç muhafızlardan bir tanesi, o
esnada bana karşı saldırganca davranmaya başladı. Dediğim gibi, o an tamamen
çıplağım. Bağırarak şöyle dedi bana: “Giyinebilirsin ama sana şu elbiseni
vermeyeceğiz, bu elbiseni vermeyeceğiz, kemerini vermeyeceğiz,” falan. Hem de
öyle bir dille söylüyor ki, insanda biraz saygı olur değil mi? Oğlum bile
değil, torunum olacak yaşta üstelik. Bunun üzerine ben de, “Artık yeter, bu komedi
nedir, zaten çırılçıplağım, üstüne üstlük kelepçeliyim” dedim ve giyinmeye
başladım. O soğukta giymeme izin verdikleri tek şey, sadece bir tişört ve
altıma da bir külot! Bu arada, diğer giysilerimi alıp o küçük odanın dışına
götürdüler. Şimdi bunu niçin yapıyor ve öbür elbiselerimi dışarıya
götürüyorlar?
Kelepçelerimden de bahsetmeliyim. O küçük odada ellerimi bir de arkadan ve ters
biçimde kelepçelediler. Öyle bir kelepçelediler ki, kelepçenin sol elime isabet
eden tarafı, tamamen etimin içine girecek şiddette ve ziyadesiyle acıtıcı
şekilde sıkıydı.
Neyse, beni odanın dışına ittiler ve cezaevi dışına gitmekte kullanılan
koridora çıktık. Orada bazı gardiyanlar ve cezaevi memurlar da vardı. Olan
bitenler karşısında onlar da şaşırdılar, şok oldular. Beni odadan çıkaran
muhafız, tutup beni itti ve kafamı duvara vurdu. Ben de ona “Fransız ordusunun
çocuğusun, giydiğin üniformaya saygılı olmalısın ve elleri arkadan kelepçeli
bir mahkuma karşı böyle korkakça davranmamalısın!” tarzında bir cevap verdim,
rahatsız edici sözlerdi belki ama doğruydu neticede. Bunun üzerine yine üzerime
saldırdı ve duvara fırlattı beni, kafama arkaya itmeye çalışarak -artık
sayısını hatırlayamıyorum- defalarca yumrukladı. Bir yandan vururken bir yandan
da kafasını iyice yaklaştırarak çok alçak bir sesle ve üç defa şunu fısıldadı:
“Obama, Obama, Obama!” Amerikan başkanının ismi yani. Ben böyle dövülürken,
başlarındaki komutan da kulağındaki kulaklıkla birileriyle konuşuyor ve talimat
alıyordu.
Ne olup bittiğini anladım tabii. Bunlar, psikolojik savaş çerçevesinde,
“zehirleme” denilen ve kişiyi zihnî karmaşaya, şoka sokmayı hedefleyen işler.
Eğer bir hâdiseye dahil veya şahit olan birisini yok etmek, öldürmek, ortadan
kaldırmak istiyorsanız, bunu böylece yaparsınız. Fakat bir kişiye yaşadıklarını
söyletmek istiyorsanız, onu psikolojik olarak buna hazırlarsınız, şok etmeye ve
maneviyatını bozmaya çalışıp kafasını allak bullak edersiniz; psikolojik savaş
icabı böyle yapmak zorundasınız. Bu bakımdan, “Obama, Obama, Obama!” değil de,
“Castro, Castro, Castro!” yahut “Chavez, Chavez, Chavez!” de diyebilirlerdi.
Hatta, “ça, ça, ça!” veya “rumba, rumba, rumba!” demeleri de mümkündü. Bu,
amacı dolayısıyla, hiç de saçma sapan bir iş değildir. Yoksa amacı göz önünde
tutulmazsa, tek başına “Obama” muhabbeti tam anlamıyla saçmalık tabii.
Başıma gelenlere oradaki herkes, yani normal cezaevi görevlileri de şahit oldu,
doğrusu tam anlamıyla da şok oldular. Hâliyle, “Obama, Obama, Obama!” sözünü
sadece ben duydum. Psikolojik savaş nedir, bu çerçevede neler yapılır genel
olarak bilirim. Bu açıdan, hâdiseyi hemen çözdüm. Emin olduğum diğer bir şey
de, bunun önceden plânlanmış ve organize edilmiş bir eylem olduğudur.
Bilâhare, gelenlerin Cumhuriyet Muhafızı olduklarını da öğrendim. Peki,
Cumhuriyet Muhafızlarının benimle ne işi olabilir ki? Beni Paris’e götürmek
üzere niçin başkaları değil de onlar geliyor? Kaldığım cezaevinin kendi
görevlileri varken üstelik? Ki bu olan bitenden cezaevi gardiyanlarının memnun
kalmadığı besbelliydi. Zaten genelde hepsiyle iyi ilişkilerim vardır.
Nihayetinde kibar bir insanım. Yanlış bir şey söz konusu olduğunda bazen sert
konuşmak zorunda kalsam dahi, gardiyanlarla münasebetlerim çoğunlukla sıcaktır.
Hiçbir şiddet ve patırtıya yol açmaksızın, etrafta rahatça dolaşırım. Nitekim
gardiyanların cezaevi sakinlerine yahut cezaevi sakinlerinin gardiyanlara
saldırmasını hiç de doğru bulmam. Unutmamamız gereken şey, düşmanımızın fakir
gardiyanlar değil, onların yukarıdaki patronları olduğudur. İşlerini yaptıkları
ve bizi rahatsız etmedikleri müddetçe, mesele yoktur elbette.
Neyse, sözünü ettiğim
hâdise akabinde normal gardiyanlar etrafta belirince, mahut muhafızlar bana
saldırmayı bıraktılar.
Yarı çıplak vaziyette ve sıcaklığın sıfırın altında olduğu böyle bir soğuk
havada, küçük bir kamyon diyebileceğim özel bir araca sokularak Paris’e doğru
yola çıkarıldım. Beni bu araçta bulunan her tarafı metal bir kutuya soktular
ki, ellerim arkada olduğu hâlde ve oturamayacak şekilde bir köşesine kıvrılmak
zorunda bırakıldım. Havanın dışarıdaki soğuğu yetmiyormuş gibi, bir de
içerideki klimayı en soğuk derecesine getirdiler. Kasten yapılan bir şey tabii.
Beni o dondurucu soğukta 60 km ötedeki Paris’e götürdüler ama direkt değil de
yan yollardan giderek. Birkaç saniyede bir aniden sağa sola saparak, bazen geri
geri giderek ve üstelik âdet olduğu üzere herhangi bir siren de çalmadan. Bu
sırada cehennemi andıran bir ortamda, kafam o çok küçük metal kutunun
duvarlarına çarparak, ellerim arkadan kelepçeli ve üstelik etimi kanatır
şiddette sıkılı vaziyette, sırtım ağrıyarak, vücudum sıkışıp kıvrılmış bir
hâlde, işte böylesine berbat bir durumda yarım saat yolculuk ettim. Hâdisenin
sıcaklığı içinde hemen hissedemesem de, yolculuğun sonunda feci biçimde
dövülmüş bir hâle getirildim. Adrenalinimin yükselişi ve düşüşü hasebiyle, Salı
günü gerçekleşen bu hâdisenin asıl sonuçlarını aradan bir iki gün geçtikten
sonra şimdi daha fazla hissediyorum. Belli bölgeler daha fazla olmak üzere
hemen her tarafım çok fena ağrıyor şu an.
Nihayet, Adalet Sarayı’na vardık. Burası da yazın bile güneş görmeyen ve her
zaman soğuk olan bir yer yine. Orada bizi Adalet Sarayı’nın gardiyanları
karşıladı. Mahkemeye getirilen mahkumların duruşma veya ifade vermek için
beklerken birkaç saat kalacakları küçük bir cezaevine benzer bir bölüm vardır
ki, bizi karşılayan gardiyanlar da işte bu gelen mahkumlardan sorumludurlar.
Beni gören oradaki gardiyanlar da aynı şoku yaşadılar. Hatta Venezüella’nın
komşusu Karayibler’den bir gardiyan vardı gide gele tanışık olduğumuz. O ve
diğer gardiyanlar hemen yanıma gelip, “Carlos, neler oldu böyle, lütfen gel,
hemen giydirelim seni!” falan diye yardımcı olmaya çalıştılar ama nasıl
giyinebilirdim ki? Ellerim arkadan kelepçeli ne de olsa.
Ve belki asıl acı olan şey, ki farkında değildim, ben tüm bu hengâmede oradan
oraya sürüklenirken külotumun kenarından tenasül uzvum çıkmış ve Adalet
Sarayı’na getirildiğimde tenasül uzvum sallanarak o soğukta yürütülüp durmuşum!
Fark ettiğimdeyse, -ellerim arkadan kelepçeli olduğundan- kendim yapamayacağım
için gardiyanlara söyledim onu içeri sokmalarını ama onlar da dokunmak
istemediklerinden yalnızca pantolonumla üzerini dışarıdan kapayıp içeriye
sokmaya çalıştılar ve başardılar.
Kelimenin tam anlamıyla inanılmaz bir durumdu ve sanki bir Charlie Chaplin
filmi oynatılıyordu orada. Yerin altındaki bu kısımdan çok uzun bir yürüyüşle o
soğuk Adalet Sarayı’nın üçüncü veya dördüncü katına, yani son katına kadar
götürüldüm ve ifade vereceğim yere vardım. Hâkimin tabii bunlarla ilgisi yok, o
da çok şaşırdı ve şok oldu. Avukatlarımdan ikisi, eşim Isabelle Coutant-Peyre
ve bir diğer avukat daha orada beni bekliyordu. Sağ bileğim nispeten iyiydi
ancak sol bileğimde sıkı kelepçeden dolayı uzunluğuna yarım santim derinliğinde
bir kesik oluşmuştu.
İfade vermeye başlamadan önce nihayet orada giyinebildim ve sorgu başlamadan
önce de maruz kaldığım tüm bu kanundışı uygulamayı hâkim önünde tutanakla kayıt
altına aldık, ben ve hâkim imzaladık. Oraya nasıl getirildiğim, ne hâlde
getirildiğim, bileğimin ve darbelere maruz kalan vücudumun durumu üzerinde
konuştuk ve bunları zabta geçirdik.
Netice olarak, Fransa’da tüm bu bana karşı yapılanları dünyanın bilmesi
gerektiğini düşünüyorum. Tekrar ediyorum: Bu yapılanlar direkt yukarıdan
talimat alınarak yapıldı. Cumhuriyet Muhafızları bir yandan beni döverken bir
yandan da başlarındaki komutanın kulaklığından aldığı emirleri uyguluyorlardı.
Muhafızlar beni döverken, başlarındaki bu komutan kulaklığı marifetiyle
üstleriyle konuşuyordu ama o patırtı arasında ve üstelik kodlanmış kelimeler
kullandığı için neler konuştuğunu anlayamadım tabii ki. Bir diğer ifadeyle, tek
bir askerin kendi inisiyatifiyle gerçekleştirdiği bir saldırı değildir bu.
Bu arada, cezaevi kliniğinin doktoruyla da görüştüm ve muayene edip vücudumdaki
hasarla ilgili bir rapor verdi bana.
Şimdi bu saldırı hakkında hukukî işlemlere de başlayacağız ve dava açacağız.
Yalnızca aldığı emirleri uygulayan o zavallı asker aleyhine değil, asıl ona bu
emirleri verenler aleyhine. Hiç şüphem yok ki, uğradığım bu saldırıdan
Venezüella da sorumludur. Şayet Venezüella bürokrasisinden bir ışık almamış
olmasalardı, bu kadar pervasız biçimde ve şahitler önünde böylesine bir cüretle
saldıramazlardı. Venezüella’daki herkesin bilmesi gereken ve asla üstü
örtülemeyecek bir hâdisedir bu. Başkan Chavez’in de tüm bu olan bitenlerden
haberdar edilmesi gerekiyor.
Sizlerden ricam, oradaki Venezüella Büyükelçiliği’ni durumum hakkında
bilgilendirmeniz ve Fransız Büyükelçisine de sadece avukatlarım tarafından
değil, sağdan veya soldan, cumhuriyetçi veya İslâmcı, her kesimden şahsiyetler
tarafından imzalanmış bir protesto deklarasyonu teslim etmeniz ve şunu
sormanızdır: Bir siyasî mahkuma, bir fedaî kumandanına nasıl olup da cezaevinde
böyle saldırıda bulunabiliyorsunuz? Böyle bir saldırı Fransa’da yalnızca benim başıma
gelmiş ve bundan sonra da gelebilecek bir şey değildir. Bu bakımdan
hassasiyetle üzerinde durulmalıdır.
5 Şubat 2011
İngilizceden Tercüme:
Hayreddin Soykan
http://www.mazlumderistanbul.org/default.asp?sayfa=aciklama_detay&aciklama=203
Carlos'un
avukatları, muhtelif sivil toplum kuruluşları, duyarlı basın mensubları ve
vatandaşlar adına Fransa Büyükelçiliği'ne verilecek deklarasyon:
FRANSA CUMHURİYETİ BÜYÜKELÇİLİĞİ’NE
ANKARA
KONU: ÇAKAL CARLOS’A
YAPILAN SALDIRIYA KARŞI TÜRK
MİLLETİ TEK YUMRUK
1- Hayatını emperyalist ve
Siyonist saldırılara karşı mücadeleye adamış ve Fransa Poissy Cezaevinde
yatmakta olduğu hücresinden seslendirdiği “ÜRDÜN’DEN AKDENİZ’E TEK, BÖLÜNMEZ FİLİSTİN”
sloganıyla mücadelenin her şart altında devam etmesi gerektiğini gösteren,
bununla birlikte Türk milletinin tarihi misyonu gereğince dünya arenasında
yerini alması gerektiğini her fırsatta dile getiren Çakal Carlos, 01.02.2011 günü
cezaevinde Başkanlık Sarayı’nı korumaktan sorumlu Cumhuriyet Muhafızları’nın
saldırısına uğramıştır.
2- Cezaevinde bulunan
normal personeli bertaraf ederek orada hiçbir şekilde görev ve yetkisi olmayan
Cumhuriyet Muhafızlarının Carlos’u kelepçeleyerek bir odaya koyması ve burada
yalnızca elinde kelepçe kalacak şekilde anadan üryan vaziyette darp etmesi,
kafasını duvarlara vurması, soğuk kış şartlarına rağmen yalnızca bir tişört ve
külot giydirerek adliyeye götürmesi ve bu şekilde insanlara teşhir ederek aşağılamaya
çalışması Türk Milletinin vicdanlarında derin yaralar açmıştır.
3- Aslında Carlos’un şahsına
uygulanan bu muamele tüm insanlığa karşı yapılmıştır.
4- Fransa’nın İnsan Hakları
Mücadele tarihine kara bir leke olarak geçmiştir.
5- Diğer taraftan bu saldırının
açık bir şekilde Cumhuriyet Muhafızları tarafından cezaevinde ve cezaevi
personelinin gözleri önünde üniformaları altında işlenmiş olması dikkate alındığında
bütün bu gayri-hukukî ve gayri-ahlâkî tutum ve davranışların, Fransa Hükümeti’nin
bilgisi ve direktifi dahilinde gerçekleştiği anlaşılmaktadır.
6- Fransa Hükümeti gerek iç
hukuk hükümlerinde gerekse uluslararası normlarda suç olarak nitelendirilen bu
fiili böyle cüretkâr bir şekilde gerçekleştirerek adeta Carlos nezdinde tüm dünyaya
meydan okumaktadır.
7- Başta Fransa Halkı ve
Fransız Yetkilileri, alınlarına bu kara lekeyi sürenlerin cezalandırılması için
ivedilikle harekete geçmelidir.
8- Ve yine Fransa Devleti,
başta bu muameleye maruz kalan Carlos olmak üzere, Venezuela Devleti’nden ve
halkından ve özellikle de Fransa Halkından ve tüm dünya kamuoyundan özür
dilemelidir.
9- Carlos yalnız değildir
ve zulüm kimden gelirse gelsin ve nerede yapılmış olursa olsun zalim ve zulüme
karşı olan Türk Milleti bu işin takipçisidir.