KENDİ KALEMİNDEN
İBDA MİMARI
SALİH MİRZABEYOĞLU
-Tilki Günlüğü’nden-
Derleyen: Ümit Elönü
TAKDİM
Her
ne kadar Mütefekkir Mirzabeyoğlu kendi hayatının “zâhiri” yönlerini bir eserde
toplamamışsa da, Tilki Günlüğü adlı altı cildlik eserinin sayfalarına
serpiştirmiştir. İşte bu “derleme”, Tilki Günlüğü’ndeki bu parça bilgilerin bir
araya getirilmesiyle oluşturulmuştur. Mütefekkir’in Üstad Necip Fazıl hakkında
yazdıklarına ve O’nunla yaşadıklarına ise (birkaçı hariç) bu derlemede yer verilmemiştir.
İnşallah o çalışma ileride yapılacaktır... Kendi sahasında bir “ilk” çalışma
olmasının yanında, altı cildlik ve binlerce sayfalık eserin baştanbaşa
taranması bakımından da “ele emeği, göz nuru” bir kıymeti olan bu güzel
araştırmadan dolayı, sevgili Ümit Elönü’ye, tüm okuyucularımız adına kalbî
şükranımızı arzediyoruz.
AKADEMYA
“Ben Kimim?”
«Ben kimim?» diye sormak, «ölüm nedir?» diye sormakla birdir...
«Ben»... Bütün hayat, bu soruya cevap vermek üzere yaşadığımız hadiseler
dizisinden ibaret!..
«Ben kimim?» ve «ölüm nedir?» sorusunun bitişikliği üzerinde, nevî
şahsıma mahsus bir nefs murakabesi... Hayat ve ölüm... Alındığı yere nisbetle,
meçhul bir malûm veya malûm bir meçhul... Bütün dava, hayatın gayesi, malûmu
meçhullükten kurtarmak ve meçhulü malûm kılmak!.. (1)
«Her insan, kendi özelliği içinde değerlendirilmelidir; onun,
yaratılışının yanı sıra eski çevresi, eğitim fırsatları ve şimdi içinde
bulunduğu basamaklar hesaba katılmalıdır!» diyen Goethe, bir bakıma «hayat
hikâyesi» anlatmanın sebebini de çerçeveliyor!.. (2)
«Kişi, kendini bildiğince Rabbini bildi» ölçüsü, «ben kimim?»
ıstırabımın hakikatini gösterir... «Tilki Günlüğü»nün de!.. (3)
“Doğum,
İsim ve Asîl Kökleri”
Doğduğum tarih: 9 Mayıs’ın 10 Mayıs’a bağlandığı saatler... Gün:
Salı-Çarşamba... Saat: 0.22. Mekân: Erzincan... Arzın canı!.. (4)
24 Mayıs 1950... Adımın konulduğu gün!.. (5)
İsmim, Salih İzzet... Soyadım, eğreti soyadım: Erdiş... İsmim bir
yana, Cumhuriyet zorlaması Erdiş, bana çocukluğumdan beri hep yabancı geldi,
benimseyemedim... Babamın soyadı başka, İzzet Bey’in diğer hanımlarından olan
kardeşlerininki başka, İzzet Bey’in kardeşleri ve amcalarınınki başka... Soysuz
ve kelimenin hakikatiyle piç olanların, neseb bağını darmadağın etmek ve
milleti kendileriyle eşitlemek için tuttuğu bir yoldur Soyadı kanunu... Soyadı
kanunu olmaz mı?.. Elbette olur... Olur da, şu soyadı olmaz, bu soyadı olmaz,
sana şu, öbürüne bu, köklerle alâkalar kesilmiş, aynı aileden gelenler
darmadağın edilmiş, hattâ bazılarının payına da maskaralık ifade eden soyadları
düşmüş!..
Erdiş... Ne kadar yavan... Acaba ne demek ola?.. Asker dişi mi?...
Lügat tiryakiliğim içinde, elbette buna da baktım... Erd: Öfke, kahır,
kızgınlık, hiddet. Un... Bu takdirde Erdiş, öfkeli mi demek?..
İzzet, ne kadar güzel isim... Ya Salih?.. O, bambaşka güzel!.. Asıl
ismim olmaktan başka, Üstadım’ın liyakat nişânı gibi biçtiği!..
Salih, çoğu insanda kullanılmayan ve hattâ kendisinin de bir çırpıda
hatırlıyamadığı göbek adı gibi değil, benim has ismimdir. Nüfus kâğıdımda da
böyle... Bütün ilkokul arkadaşlarım, beni bu isimle tanırdı... Necip Fazıl’ın,
evde “Fazıl Bey” olması gibi, benimki de İzzet’te karar... Sonra Gölge
dergisi... Bir yandan yazmam, bir yandan para işini halletmem, bir yandan Yazı
işleri müdürlüğünü yapmam... Herbirini diğerinden gizlemek gereken şartlarda,
yazımı önce isimsiz vermeye karar verdim... Fakat ilk sayıda büyük yankı
uyanınca, Yalçın Turgut isimsiz olmasının biçimsizliğini öne sürerek Salih
Erdiş diye isim koymamı teklif etti!..
Karşımda bomboş bir ahmak, beni bunaltıyor... Kırmak istemiyorum...
Gayet pişkin bir edada ne dese iyi:
- “Sende nefsî, benlik hâli var!”
Adam kendini kılıcın üstüne atıyorsa, suç benim değil... Aldı haddini
bulması için gerekeni:
- “Benim nefsî davranmadığım şuradan belli ki, senin gibi bir adama
lâf anlatmaya çalışıyorum!”
Diyeceğim şu: Hayatım boyunca, belki bin kere ölümü tercih edeceğim
şeylere, dava aşkına katlandım... Eğer gurursa, gururum kabul etmezdi ağız
kokusunu... Nefs, kâfir... Bizans İmparatoru, makamı terk ile İslam aşkına
Yenicami önünde mendil açma durumunu tercih ederse ne buyrulur?.. Kendi eliyle
İslâm uğruna dünyayı kendine zından eden er kimse, beri gelsin!..
Kendi kendimden kurtulur ve yerli yerine oturur gibi, Salih
Mirzabeyoğlu... Davamın gurur ve şuurunu temsil eden bu isim, öbür ismimi
günlük sıradan işlerde kullansın; bu işin öz plânındaki kıymet şerefi yeter
ona! (6)
1975, GÖLGE dergisinin çıkışı ve “Mirzabeyoğlu” soyadını alışım... (7)
Doğum yerim Erzincan... Öldüm diye bana ilk açılan mezar yeri de
orada... Ben, son ânda mezardan dönen insanım!..
Birbuçuk-iki yaşımda imişim... Müthiş bir ishale yakalanıyorum...
Başkalarının nazarında ölüyorum...
Tıbbın veya halkın o günkü anlayışına göre, bugüne göre tam ters bir
usul uygulanıyor ve ishali kesmek için sıvı hiçbir şey verilmiyor... O yaşta da
zaten gıdanın ehemmiyetli cinsi bu soydan... Neticede eriyip bitiyorum... Öldü
veya son demlerini yaşıyor diye, benim mezar yerim hazırlanıyor... Gelenler
arasında, Alâattin Paşalar sülâlesinden Nevzat amca da var... Bir ara bakıyor
ki, ben bebekin dudağında belli belirsiz bir kıpırtı... “Bu daha yaşıyor!”
diyor ve ekliyor:
- “Ekmek getirin, bari ölecekse tok ölsün!”
İhtimâl fırdalardan başlayan gıda alışım, kısa sürede gözümü açmamı
sağlıyor ve tam yarım ekmek yiyorum... İshâlden değil de, açlıktan
ölecekmişim!..
Yaşıyorum... Ruhumun şifasını, mânâda yedikçe acıkan bir açlık yolunda
arayarak... “İşan” buyurdukları “Onların” ölmeden önce ölme sırrına can koymuş
ve gerçek hayatın bu soydan ölüm olduğuna inanmış olarak!.. (8)
Muhammed Şerif... Babamın ismi böyle koyuluyor... Hikâyesi de şu:
Said-i Nursi Hazretlerinin kucağında, onun okuduğu ezan ve kulağına bu ismi
seslenmesinden, yani ismi konulduktan sonra, iş nüfus memuru safhasına
geldiğinde, o zamanın şartları icabı nufus memuru bu ismin verilemeyeceğini,
yasak olduğunu söylüyor ve Muhammed ismini “Muammer” olarak değiştiriyor...
“Kafakâğıdı”nda: Muammer Şerif... Künyesi “Salih Bin Muhammed” olan ben de,
kaderin bir cilvesi olarak bundan payımı alıyorum: Salih Bin Muammer Şerif. (9)
Mutkî Aşireti Reisi Hacı Musa Bey, onun oğlu İzzet Bey, onun oğlu Hacı
Muammer Bey, onun oğlu Salih Mirzabeyoğlu... Büyük sahabî, «Seyf-ül
İslâm-İslâmın kılıcı» lâkablı Halid bin Velid Hazretlerine kadar bir şecere...
Oradan gelen bir kolun yataklandığı yerdir Muş!..
Malik, melik, mirzâ!..
Muş... Bâtın nisbeti içinde tasarruf altında bulunmam... Davada
tasarruf hakkım... Hususen yetiştirilmem... Fikir ve davada arkadaşlarımı
yetiştirici olmam... Muş ve bunlar?
Nereden, nereye, nasıl gelmişim?.. Hayatıma göz attığım her seferinde
dilime, İslâm büyüklerinden birine ait şu şiir gelir:
- «Nakşibendiler ne büyük bir kafiledirler. – Gizli yolla kâfileyi
maksada sürerler.» (10)
Baba soyum, «Allah’ın çekilmiş kılıcı» diye anılan, büyük sahabi Halid
bin Velid Hazretlerine dayanır... Mûsâ deyince... Efsanevî bir yiğitlik
şahsiyeti olan, dedem İzzet Bey’in babası ve Mirza Bey’in oğlu Mûsâ Bey...
«Bey», şimdilerde parası olana, kravat takana ve burjuva takımının nezaketle
hitabedilmek istenenine deniyor ya, bunlarınki öyle değil... Onlar, mirler!..
Mûsâ Bey, Mustafa Kemâl’in Üstadım’ın bahsettiği hatıratında ve
Nutuk’ta bahsi geçen, pek sevmediği biridir... Nutuk’ta, bir nevi gıyabında
ukdesini konuşturur.
Hiç kimsenin kanun himâyesinde olamayacağı zamanda, gerçek tarih konuşur
ve Mûsâ Bey gibi, oğlu İzzet Bey’in efsanevî şahsiyeti de görünür!..
Mûsâ Bey, Abdülhamid Han Hazretlerinin takdir ve güvenine mazhar olmuş
bir zât... (11)
25 Mart 1926-(...)
Bu tarih, dedem İzzet Bey’in, yanındakilerle beraber Kösor
dağlarındaki çatışmada, 100’den fazla –sözlü tarihe nazaran 125- Kemalist rejim
neferini telef ettikten sonra öldürüldüğü tarihtir... İşin evvelini, her
devirde o devirin kavallığını yapmak üzere türeyen tiplerden bir örnek hâlinde,
M. Şerif Fırat’tan verelim:
- “14 Şubat 1925 tarihinde başlayan Şeyh Sait isyanı adındaki bu
irticaî hareket, 15 Mayıs 1925 günü sona ermiş, Zaza ve Kurmanço şubesine bağlı
bütün aşiret şeyh ve ağalarının idamları, Babakürdî şubesine mensup aşiretler
üzerinde derin tesirler meydana getirmiş, bunlar da isyana hazırlanmak için
bölgelerinde bazı çeteler teşkil etmişlerdi. Bunlardan ilk önce Muş dağlarında
oturan Huytu aşiret reisi Hacı Musa’nın kardeşi Nuh Bey elli atlı ile meydana
çıkmış, Muş dağlarında bulunan Şigo, Huytu aşiretlerini harekete geçirmişti.
Osman Paşa bu hareketi bastırmak için 19 Haziran 1925’de Varto’da binbaşı
Tahsin Beyi mevki kumandanı bırakarak kendisi fırkasıyla Muş vilâyet merkezine
gitmiş, 34’üncü alay komutanı Talât Beyle birinci tabur komutanı binbaşı Ziyâ
Bey taburunu, asilerin üzerine tahrik etmiş, askerî birliklerimizi bu
dağlardaki kabile başlarını hükümete dehalete getirmiş, Nuh Beyle Hacı Musa
oğlu İzzet Beyi yüz atlı ile Sason üzerinden Hizan ve Garzan kazalarına doğru
kaçırmışlardı. Nuh ve İzzet, Hizan, Garzan, Beşiri, Sason havalisinde gezerek,
buradaki aşiret ağa ve şeyhlerine hükümetin kendilerini keseceğini ileri
sürmüş, buna misâl olarak Şeyh Sait’le arkadaşlarının asılmasını göstererek
cahil halkı kandırıp ikinci bir isyan çıkarmaya muvaffak olmuşlardı. (...)
İkinci isyan faslı da bu suretle sona erdikten sonra, askerî kıtalar 1925 Eylül
ayında garnizonlarına dönerek, Doğu illerinde kalan şakî çeteleriyle Nuh ve
İzzet’in takibine seyyar jandarma birlikleri çıkarılmıştı.”
İşin içyüzü şudur: Şu ânda ANAP milletvekili, Devlet Bakanlığı yapmış
ve uzun yıllar Birleşmiş Milletler Teşkilâtı’nda üst seviyede görevler almış
olan Kâmuran İnan’ın babası Şeyh Selâhaddin’in bir meseleden dolayı hükümetle
arası bozulmuş, söylentiye göre 40 ile 100 arasındaki aile efradı ve adamlarıyla
birlikte İzzet Bey’e sığınmıştır. İzzet Bey’in hanımı Hanife Hanım, büyük
kazanlarla yapılan yemek ve adedini kestiremediği yatak sayısı dekoru içinde,
kalabalık atlı grubu olarak gelmiş sığınmacıları tasvir ederdi. Şeyh Selâhaddin
ve adamları, İzzet Bey’in yanında (1) seneye yakın kalıyorlar... Bu arada Musa
Bey Şeyh Selâhaddin’in affı için Mustafa Kemâl’e mektup yazıyor... O da borcunu
ödüyor ve Şeyh Selâhaddin işin içinden sıyrılıyor. Daha önce İzzet Bey’den onun
teslimini isteyen hükümet, “ben evime sığınmış olanı vermem, o benim
misafirimdir!” diyen İzzet Bey’le limonîleşmiştir. Ardından gelişen hadiseler
boyunca, İzzet Bey’le hükümetin arası açılır... Nuh ve İzzet Bey,
Diyarbakır-Siirt arasında yanlarındaki bir avuç adamla Irak’a geçmek üzere
niyetlenirlerken, Şeyh Selâhaddin kendilerini saklayacak roldedir ve bir tek o
yerlerini bilmektedir. Yiyecek ikmâli yapacak olma vazifesini üstlenmiş edâda,
onları bir dere yatağına sokuyor... O gece, daha önce Şeyh Selahattin’le
birlikte İzzet Bey’e sığınanlardan bir adam, nankörlük ve hainliği kendisine
yediremeyerek dereye geliyor:
- “Şeyh Selâhattin sizi burada oyalıyor, hükümete teslim edecek!”
Bunun üzerine zaten Şeyh Selâhattin’e güvenmeyen Nuh Bey’le İzzet bey
arasında tartışma çıkıyor... İzzet Bey, “Şeyh Selâhattin bana bunu yapmaz!”
diye onun vefa borcu sadakatine güveniyle, haber getiren adamı haşlıyor... Bu
hadiseden sonra Nuh Bey Irak’a geçiyor... İzzet Bey, Sıddık, Süleyman, Derviş
Bey, Ali Bey, Ali Bey’in oğlu Ahmet ve Devaz isimli bir adamıyla beraber...
İran’a geçme niyetindeler... Nuh Bey’in ayrılmasından sonra, haber veren adamın
söylediğinin doğru çıkması ve askerin gelmesi... Kuşatmanın yarılması... Şu,
bu... Netice’de Kösor dağlarındaki çatışmada İzzet Bey, Sıddık Süleyman ve
Devaz öldürülür ve başları kesilerek Muş’a getirilir.
Mağara, dar yollar diye tasvir edilen bir mekân... Süleyman, daha önce
bir meseleden dolayı silâhı İzzet Bey tarafından alınmış, fakat “dar zamanında
Beyini terketti!” demesinler gururuyla onun yanından ayrılmayı bu badireden
çıkma vâdesine ertelemiş ve peşine düşmüş bir adam... Ve çatışma boyunca silâhı
kendisine verilmemiş... İzzet Bey’in vurulmasından sonra silâhını alıyor ve
onun başucunda çatışmayı sürdürerek vuruluyor... Derviş Bey, nişancılıkta nam
salmış biri... Kurşunu bitince yakalanıyor... Kendisine bir kıvırma payı gibi,
“sen hiç nefer öldürdün mü?” diye sorulunca, “çok!” diyor; “gidin bakın,
alnından kim vurulduysa benimdir!”... Ali Bey ve Ali Bey’in oğlu Ahmet, bir
köşeye sinmiş, “biz onlarla beraber değildik, rızamız dışı getirildik!”
hilesiyle, hiç kurşun atmıyorlar ve Derviş Bey’de, “benim en önce sizleri
vurmam gerekirdi!” pişmanlığı... Neticede onlar da kelleyi kurtarmıyor ve
kurşunlanıyorlar.
Muş’a getirilen kesik başlar... Kürt şövenistlerinin başucu
eserlerinden, Kürt şairi Ciğerhun’un yazdığı “Şer Şere Cı Nere- Aslan Aslandır
Ha Erkek Ha Dişi” isimli destana mevzu sahne: Musa Bey’in kızkardeşi Gülnaz
Hanım’a psikolojik zulüm yapmak maksadıyla, kesik başlar jandarma karakolunda
yere dizilir ve tanıyor musun hikâyesiyle davet edilir... Gülnaz Hanım vakur
bir edada içeri girer, ellerinin tersi belinde, kesik başlara yaklaşır...
Ayağıyla İzzet Bey’in kafasını iter: “Bu benim kardeşimin oğludur!”... Sonra
ikinci kesik kafayı ayağıyla iter: “Bu da benim oğlumdur!”... Üçüncü kesik
kafaya gelince, mahzun bir şekilde mırıldanır: “Buna yazık olmuş,
hizmetkâr-askerdi!” Ve başta kumandanları olmak üzere orada bulunanlara çalımla
döner: “Erkek, koç gibi bıçağa gelmek içindir!” der... Ve oradakilerin buz tutmuş
sükûtu içinde, aynı vakur ve çalımlı eda ile çıkar gider!..
Gülnaz Hanım’ın oğlu Sıddık... İzzet Bey’in, “Hizanlı Şeyh Selâhaddin”
diye tanınan Şeyh Selâhaddin’e uğradığı yer, Bitlis’e bağlı Hizan Kazası veya
Köyü... İzzet Bey oradan ayrıldıktan sonra Muş ovasından Kösor’a gidiyor,
oradan Ahlat’ın Kers Köyü’ne... Kösor’un Nurhak deresindeki çarpışmada, İzzet
Bey’in yanındaki iki ağır yaralı kalıyor, gerisi kuşatmayı yarıp geçiyor...
Kers’e geçerken, nokta!.. (12)
Bizim aile, babaannem, babam ve halam, Muş’tan Konya’ya mecburi
iskânla sürgün geliyorlar... Şanlı Hamidiye Paşa’nın kızı ve namlı İzzet Bey’in
hanımı Hanife Hanım, yani babaannem, biri bir diğeri üç yaşındaki iki çocuğu ve
sürgüne yollanan diğer yakınları ile Konya’da... Basiretli ve hakim tarafıyla,
çevresindeki kadın ve çocukların, onun tedbirine bakan bir yanı var!.. (13)
Sultan Abdülhamid Han Hazretlerinin paşa yaptığı üç isim... Doğu’daki
«Hamidiye Paşaları»... Hayderanlı aşiret reisi Kör Hüseyin Paşa... Milân aşiret
reisi Viranşehirli İbrahim Paşa... Fatin Rüştü Zorlu’nun babası olmasından
başka bir malûmat sahibi olmadığım Derizorlu Rüştü Paşa!.. Fatin Rüştü,
Demokrat Partinin asılan Dışişleri Bakanı!..
Viranşehirli İbrahim Paşa, Abdülhamid Han Hazretleri devrildiği zaman,
onu yerine geçirmek için İstanbul’a yürümek isteyen, ancak diğer paşaların
kendine katılmadığı... Ve zannedersem İttihatçılar tarafından öldürülen gerçek
bir erkek adam!..
Hüseyin Paşa ile ilgim, tabiatiyle silik... Beni o cihete döndüren tek
dava, hanımlarından birinin, aynı zamanda babaanneme sütannelik yapması... O
Hanım’ın, Abdülhakîm Arvasî Hazretlerinin kardeşi olması!..
Hanife Hanım’ın anlattığı hikâyedir: Dedemin, hükümetle arası bozuk
olduğu zaman... Muhacir oluyorlar... Baba evine gelecek... Kucağında, henüz yaşını
doldurmuş babam... Maiyetteki adamlar ve bazı ev üyeleriyle Hüseyin Paşa’ya
gelirken, yolda müthiş kar yağıyor... Tipiye tutuluyorlar... Ve bir ân geliyor,
gözgözü görmez şartlarda yolu kaybediyorlar; 1-2 saat sonra farketmişler ki,
dağı dolanıp aynı yere gelmişler... O beyaz kıyamet şartlarında, artık iyice
ümitleri kaybolma durumunda... Bir atlı, babaannemin kucağından babamı
alıyor... Kim olduğu belirsiz... Kafile birkaç saat sonra yerine vardığı zaman,
babamın yanan ocak başında küçük yatağa yatırılmış olduğunu görüyor...
Evdekiler, bir atlının birkaç saat önce gelip onu teslim ettiğini söylüyor...
Kafile, o badireden birkaç saat sonra kurtulabildiğine göre?.. Kimdi?.. Kimdi
bu kundaktaki çocuğu donmaktan kurtaran?..
Babaannem, bunu bana birkaç kere anlatmış ve eklemişti:
- «İmdada yetişen Hızır’dı!»
Ve, kızından olan torunlarının bu bahislerdeki hafifliğinden olsa
gerek, demeden edemezdi:
- «Sen hakikaten dediğime inanırsın?»
Daim onlarla haşır neşir ve beni seneden seneye veya birkaç senede bir
görmesi, birazda kızının torunlarını bizden çok sevmesi veya beni pek
sevmemesi, onu benden habersiz kılıyordu... Herhâlde anlaşıldı: «İnanırsın»
sözü, «inanır mısın?» mânâsına!..
Hanife Hanım, 30 yaşında iki çocuklu dul kalıp onları yetiştirme
çabası içinde Konya’da... Babam 16 yaşında astsubay çıkıyor... Halam evleniyor;
ve Hanife Hanım, onsuz olamadığı onunla... Onsuz olamıyor ve ömrü hep, bir
odanın içinde... Nerelerden gelip ne hâle düştüğüne âit şu sözü, kendi
şivesiyle, basitliği içinde derindi:
- «Dünya dünya olmuş, biz de içine konmuşuz!»
Dünyanın bu hâlleri hikmetine, şunu da eklerdi:
- «Allah’ın hikmeti: Bir bakarsın yukardasın, bir bakarsın yerdesin;
tahteravalli!»
Bir keresinde kendisine, Kürt edebiyatının Fuzulîsi Ahmed Hani’yi
sormuştum... Kürtçe birkaç beyit okuduktan sonra, «bugünün cahil gençleri»
sırasında bana şöyle demişti:
- «Memu, Zin’e aşık olmuş... Ama o hakikatli aşk, şimdikiler gibi
değil!» (14)
Babaannem, rahmetli Hanife Süphandağı... (...) Rahmetli Babaannemin
annesi, Hazret-i Ebu Bekir soyundan... Ve Babaannemin süt annesi de –aynı
zamanda Babasının diğer eşi olur-, Abdülhakîm Arvasî Hazretlerinin kız
kardeşi... Yani Abdülhakîm Arvasî Hazretleri, Babaannemin dayısı olur!..
Hazret-i Ebu Bekir soyundan gelenlerin, öldükleri zaman ayaklarının
tabanında, mühür gibi bir siyahlık olurmuş... Mağara izi... Babaannem, “acaba
benim tabanımda da o mühür çıkacak mı?” diye merak eder ve “ben ölünce tabanıma
bakın!” derdi... Ve onun tabanında da sözkonusu mühür!.. (15)
Muştaki Alaaddin Paşalar sülâlesinden biri ziyaretime geldi... Kerem
Bey... Benim amcaoğlu Remzi Yalçın ile görüşmüş ve diyor ki, “bize mezar
taşlarından başka bir şey kalmadı, bitti derken, çok şükür Allah’a senin gibi
bir insanla filiz sürüyor!”... Abbasiler’den gelen kol olarak biz Alaaddin
Paşalarla aynı sülâleden imişiz... (16)
Remzi Yalçın’dan müthiş bir şey öğrendim; dedem İzzet Bey’in dedesi
Mirza Bey, Veysel Karanî Hazretlerinin türbesinde gömülü imiş!.. (17)
Rüyâ aleminde, zâtı veya yekpârelik dünyasının kimbilir hangi mânâsına
veya şahsına misâl suret olarak görünen rahmetli dedem Abdülkadir Güleray...
Baba adı Ali, ana adı Adile... Babası ve annesi, Bulgaristan’ın Çırpan
yöresinden gelip Bursa’ya yerleşen göçmen... Bursa’daki Çırpan mahallesi,
oradan gelenlerin oluşturduğu... Babası, 6 yaşında vefat etmiş; yetim kalmış...
Ben 5-6 yaşlarında iken, dedemin evinin bulunduğu sokakta, hemen hemen onunla
akran “Muallim-öğretmen” diye bahsedilen bir adam vardı... İsmi İsmail olan bu
“Muallim Bey”, sokağın itibarlılarından, saygı gören bir insan... O zamanlar,
şimdinin sıradan insan örneği ve bu muamelenin insanları değildir muallimler...
Nasıl usul bilmiyorum, şayet dedem “1” sene daha okusa, muâllim çıkabilirmiş; o
muâllim de, onun sokak ve okul arkadaşı imiş... Herneyse; dedem, küçük yaşta
evin sorumluluğunu yükleniyor ve Adile Hanım’la, ablası Ayşe Hanım’a bakıyor...
Ayşe Hala, o yaş çocukluğumun canlı tiplerinden... O ve kızı Zeynep Hala...
Kendisi, tatlı dilli, çok konuşan, çok zayıf bir insanken, kızı çok şişman...
Ayşe halanın bir de oğlu var; Haydar dayı... Zeynep halanın iki oğlu var: Halil
ağabey ve Metin ağabey... Söz dedemden açılmışken, hafızam buralara kayıyor!..
Konu komşu ve tanıdıkları, dedemden “Kadir Efendi” diye söz
ederlerdi... Kadir Efendi, bakkallık yaparmış... O günlerine yetişemedim...
Hâli vakti yerinde imiş; iki evi, dükkânı, bugünkü Merinos Fabrikasının
arazisinde kalan bahçeleri varmış... Bahçeleri ve diğer evi, işler kötüye
gidince satmış... O günlerine de yetişemedim... Harp yıllarının umumî
sarsıntısı içinde, veresiye satış yapmanın bedelini iflâsla ödüyor... Ve bir
tabla teminiyle çekirdek satmaya başlıyor... “Çekirdekçi Kadir Efendi”...
Çocukluğumun en eğlenceli zamanlarından biri de, dedemin yanına takılarak
çekirdek satmaya gittiğim zamanlardı!..
Dedem, anneannem, dayım, yengem, anneannemin gözdesi ablam, teyzem...
Bir-iki sene orada devamlı kalmış olmam, annem, babam ve kardeşlerimin de
tatillerde katılmasıyla ev ahâlisi büsbütün kalabalıklaşmasına rağmen, nedense
saydıklarım ev dekorunun demirbaşı gibi yer etmiştir hatıralarımda... Anneannem
öğretmen çıkan teyzemin peşinde ve ablam ilkokulu bitirdikten sonra oradan
ayrılmasına rağmen, dedemin sağlığında, dayımın doğan çocuklarıyla beraber,
tatillerde bu ev büsbütün kalabalık olurdu!..
Hâlâ aklımın ermediği dava: Kadir Efendi, çekirdek satarak bolluk
taşan o evi nasıl idare ederdi... O Kadir Efendi ki, eşek sırtında satılan veya
eşek sırtına yüklenmiş meşe odununu evin önüne yıktırdığı zaman, evinin en az
iki-üç senelik odunu, odunluk ve evin sofasının altındaki boşlukta mevcut
bulunurdu... Kavun-karpuz, manda arabalarıyla gelir, kümes daim horoz ve
tavukla dolu olurdu... En büyük zevki pazara gidip alışveriş etmek olan Kadir
Efendi, omuzunda deri bir zembil, haftada iki-üç pazardan beli bükülesiye yüklenmiş
olarak gelirdi... Taşan bir bolluk, bereket... Bereket?..
Bereket?... Evet, işin sırrı bereketteydi... Bereket, sadece kemmiyet
hesabıyla içinden çıkılır bir dava değil, keyfiyet veçhesiyle zevkedilen bir
tılsım işi... Nice bolluklardan o hâle bereketi yakıştıramayışımız da bundan...
Berekette bir kutsanmışlık var... Allah’ın bir lütfu ve ihsanı oluşunun şuuru,
feyizde buğu tutmuş uğurluluk, meymenet, saadete âletlik... Ömrünün son birkaç
senesini Teyzemin ısrarıyla Ankara’da geçiren dedem, Teyzemin verdiği parayla
pazara çıkar ve o ortamda müzelik zenbille gezemeyeceği ikazına maruz kalmadan
bunu sezmiş olarak alışveriş edip fileyle eve dönerken, ne kadar da mutsuzdu...
Ne para, ne de filenin görünüşünden memnun değildir:
- “Dünyanın parası, su gibi gidiyor; paranın bereketi yok... Hiç
bereket olur mu?.. Delik delik fileye dolduruyorsun, herkesin gözü önünde
getiriyorsun; çoluk çocuk var, hamile kadın var, alan var-alamayan var...
İnsanın canı çeker... Günah, günah!”
İstemeden, tevekkülle boyun eğdiği cemiyetin mahkum edici şartlarında
yaşayan insan olarak, ne kadar içi yanıyordu kimbilir?..
Sabahın o alacakaranlığı... Namaz sonrasında ezberden Kur’ân okuyor...
Çocukluğumda içime sinmiş o Kur’ân kokusunu, Kurân’ı her türlü alayiş,
mihanikilik, gösteriş, nefs tezahürü dışında, sadece kesiksiz bir mırıltıyla
okuyan o içe işleyici yanık insan sesini ömrünce hasretle taşıdım yüreğimde!..
Ufak tefek bir adamdı dedem... Kendi cürmü yetmese de, büyük bir hak
duygusu, bunun öfkesi, kahraman sevdası taşırdı... Bursa’nın Yunan işgalinden
kurtarılışında Efelerin Bursa’yı basmasını naklederken, söz ile gözyaşı
birbirine karışırdı... Kendisine ait olmayan bir haksızlıkla karşılaştığı veya
duyduğu zaman, öylesine müteessir olurdu ki, gövdesi ruhuna müsait olmayan adam
ıstırabı gözle görülürdü... Ve öylesine bir adam ıstırabı gözle görülürdü... Ve
böylesine bir çevresinden sorumlu müslüman hiddeti... Onun pek sık anlattığı
bir hadise de, Kâbeyi yıkmaya gelen ordu üzerine ebabil kuşlarının taş atması,
filleri o ufacık taşlarla öldürüp orduyu tarumar etmesi... Kuşlar tam taşı
atacağı ânda, cümleyi tamamlayamadan ağlama habercisi seslerle, buna mani olma
çabasının asap bozukluğu gülmesini andırır hıçkırıklar birbirine karışır, biz
hep mevzuun bu noktaya gelmesini çocukça bir muziplikle beklerdik!.. (18)
Anneannem Fahriye Güleray... Mavi gözlü, sarışın, şişman... Hayatımda
bu kadar çalışkan ve ev kadını olmanın hazzını yaşayan ikinci bir örnek
görmedim!.. (19)
Diyarbakır
Üç-dört yaşlarımda Diyarbakır’da idim... O kadar çok ve o kadar net
hatıralarım var ki!.. (20)
Garip bir şey ama, hayatımın en diri hatıraları arasında Diyarbakır’ın
esaslı bir yeri vardır; ve bir türlü inanamadığım bir şey varsa, benim o zaman
o kadar küçük yaşta oluşum... Büyüklerin kendilerine nazaran iptidaî mahlûk
gözüyle bakmalarının aksine, çocuk ayrı bir âlem ve varlık olmanın yanı sıra,
demek ki o yaşlarda bile ne kadar keskin bir tesbit gözü, şahsiyet zevki ve
acısı, arzu, emel, keder ve zafer esrarını yaşatıyor!..
Zaman zaman “merdane” dedikleri silindir şeklinde büyük taşlar
gezdirilerek toprağı sıkıştırılan, toprak damlı Diyarbakır evleri... İlk
oturduğumuz evde, yağmur yağdığı zaman evin içine su damlardı... O zaman
başlıca eşya olarak karyola ve üzerinde hem oturulup hem yatılan sedir,
ıslanmayacak köşelere nakledilir, su akan yerlere de leğen konulurdu... Annemin
bedbinliğine nisbetle, benim için keyifli bir macera!..
Bana, üzerine şeritli çata-pata takılıp arka arkaya patlatılabilen
oyuncak bir tabanca alındı... Saadetim hudutsuz... Sokakta çalımımdan
geçilmiyor... O zaman Diyarbakır’da, aynı zamanda kamyonculuk oynarken kamyon
direksiyonu niyetine hayal ettiğimiz büyük simitler satılırdı; bir elimde
silâh, öbür elimde de yolculuk (!) sırasında zaman zaman kemirdiğim
direksiyon... Ben böyle keyfim gıcır üstüne gıcır oynarken, koca bir çocuk
yanıma yanaştı ve tabancayı ondan uzun bir süre sonra da devam edecek
çığlıklarım arasında kapıp kaçtı... Koca çocuk olup da ne olacak; olsa olsa 7-8
yaşında... Hâlâ arkasından ağlar gibi baktığım çocuk!..
Bir camî avlusuna bakan yanyana dizili medrese odalarının teşkil
ettiği, eski mimarî üslûpta bir külliye düşününüz... Oturduğumuz evlerden biri,
tıpkı bunun gibi, evleri avluya bakan, dıştan bakınca yekpâre bir taş duvarla
çevrili, sanki hisar içi... Avlunun zemini de taş... Ve yaz günü, sanki her
parçası bir alev kusan o taşlara çıplak ayakla basabilmemiz mümkün değildi!..
Yandaki komşu teyze, sebze kurutuyor... Ve ne münasebetle orada
duruyorsa, bir kab içinde de kırmızı toz biber... Kaba eğilip üflüyorum ve sonra
da gözlerimdeki yangının acısıyla basıyorum çığlığı... Ve annemin tokatları
arasında yüzüm yıkanıyor!..
Bir çocuk var; adı Arif... Benden 2-3 yaş büyük... Ben akran, bir de
kardeşi... Ben ne zaman kardeşini pataklasam, o da beni pataklıyor... Aslında
genel olarak bana iyi davranıyor ama, ona karşı bir türlü gücümün hıncıma denk
olmamasından acı duyuyorum... Birkaç kelimeden başka Türkçe bilmeyen Arap
asıllı ve Mardinli o çocuktan, espri olarak dilime pelesenk ettiğim bir davet
kalıyor:
- “Alâ Mardin, Alâ Mardin!”
Otobüscülük oynarken, kendi otobüsüne müşteri topluyor!
Bugüne kadar konuştuğum Diyarbakır’lı her kime sorduysam cevabını tam
alamadığım soru:
- “Duvarları kare şeklinde göz göz olan bir camî biliyor musun, adı
ne?”
Cephe duvarlarından birinde kare şeklinde gözler olan o camiin Ulucamî
olabileceğine dair bir bilgi edindim... İşte o camî duvarındaki oyuklardan
birinden diğerine geçmek, düşme ve berelenme tehlikesi olan bir oyun teşkil
ediyordu!..
Duvardan birçok kere düştüm; ya dizim kanar, ya dirseğim... Bir
keresinde nasıl düştüysem, burnundan kan boşanır şekilde eve yetiştirdiler
Beyzâde’yi... Önce tedavî, sonra annemden dayak!..
Çarşıyı andıran bir yerde, açık alan... Çocukların bağırışlarıyla
döndüğüm ânda, bir adam bisikletiyle bana çarptı... Ağzım burnum kan içinde,
bayılmışım... Beni eve koşturmuşlar... İkinci kat evin pencereye yakın masasına
yatırılmışım... Yarı dalgın, etrafımdaki telâşenin farkındayım... Ağzımı yüzümü
silip kanı durdurma fasıllarından sonra, kendime geldiğim ânda oturur vaziyet
alıp pencereden bahçeye baktım ki, aşağıda tıka basa bir kalabalık; serde
Beyzâdelik de olduğundan olsa gerek... Ayağa kalkabilecekken, hemen nâz
makamında yine yattım... O zaman nedendir bilmem, şeker kıymetliydi her hâlde,
taş gibi sert kesme şekeri ekmekle yemeğe bayılırdık... Yattığım yerde, kim
uzattıysa, bana ekmekle şeker verdiler ki, mühimsenme keyfinin üstüne o damak
zevki de eklenince şâd oldum!..
Ablam benden 4 yaş büyük... 7 yaşında ve ilkokul 2. sınıfa gidiyor...
Öğretmeni tarafından çok seviliyor; yanılmıyorsam Üniversite çağlarına ve belki
daha öteki zamanlara kadar da o hocayla bayramlarda birbirlerine kart atar,
mektup yazarlardı... O hocanın Eskişehir’de bir kere bize misafir geldiğini de
hatırlıyorum... İşte bu hanım, sevdiği çalışkan talebesini, evine misafir
olarak davet ediyor... Ben de, herhangi bir arsızlık yapmama için tenbihli,
ablamın yanında refakatçi olarak davete icabet ediyorum... Yanılmıyorsam,
etrafında halkalandığımız masa bahçedeydi... Masa üzerinde temiz bir örtü. İçecek
ne geldi veya geldi mi hatırlamıyorum... Sadece, benim her kıpırdanışımda,
gözucuyla bana “doğru dur!” ihtarı yapan ablamın hâli çok canlı... Oysa ben
böyle oturmaktan sıkılıyorum... Ve bütün bunları bir vesile olarak anlatmamın
sebebi esas sahne: Hoca hanım, bir tabak içinde, benim pek bayıldığım dilim
dilim kesilmiş salatalık turşusunu masaya koyuyor... Ablam, calî bir zerafet
edasıyla ikrama icabet ederken, ben lezzetin hayâline garkolmuş biçimde
hareketleniyorum... Ama henüz bir hücum tavrı göstermemişken bile, ablamın
gözucuyla hatırlatma yapması, doğrusu haksızlık... Neyse; iş olacağına vardı ve
ben dizgininden boşanan kantarmalı at gibi, dilediğim sür’ati tutturdum... İşin
bundan sonrası ise tam bir felâket: Hoca hanım, her ne sebeple ise bir ara
masadan kalkıp gözden kaybolmuştu ki, ben nefsin “korku, şu, bu” bütün
mekanizmaları kaybolmuş vaziyette hücuma geçtim... Ve Hoca hanım, biri ağzımda
biri boğazımda hâlimdeyken, geri döndü; ve tabiî ki gördü... Mesele onun
görmesinde değil de, ev faslında... Süs, püs ve haşmet adına ne varsa Viyana
önlerinde bırakan Osmanlı ordusu gibi, ablamın ağlayışlı azarları ve babama
söyleyeceği tehditleri altında, hazin bir eve dönüşüm var... Uğruna herşeyi
göze aldığım damak lezzeti, şimdi misliyle çöken bir kabus... Evde ablamdan
tüten matem havası ve annemin ona tarafgirlik etmesi... Babam daha kapıdan
girer girmez, ablam ona benim arsızlığımı yetiştirdi... Babamın "nerde o?”
diyen sesi... Dolabın kapısını açtı, esefli bir gülümseme benzeri... Ama kızgın
değildi; hattâ lâkayt... Oh be, basü badel mevt!..
Bir gün babam eve, üç tane beyaz köpek yavrusu getirdi... Büyüdüğüm
zaman öğrendiğime göre, o köpekler Amerikalı askerlerin üç-beş dilde komut
alabilecek şekilde eğittikleri cinstenmiş... Nöbette kullanılan, azman şeyler...
O üç yavru, babamın isteği üzerine uçakla getirilmiş... Ne varsa yalayıp yutan
masraflı yavrulara fazla bakamadık... O köpeklerin getirildiği sıralar, kim
hediye etmişti bilmiyorum, bana mika bir borazan verdiler... Müthiş
sevinçliyim... Borazana sahip olduğum günün akşamı, biraz serinlemek ve hava
almak üzere çay bahçesine gideceğiz... Lâkin, benim aklım fikrim duvardaki
çiviye asılı borazanda... “Ya hırsız girer de çalarsa!”... O akşam çay
bahçesinde içim zehir zıkkım, eve dönüşü iple çektim... Ve eve dönünce hemen
borazanımın yanına koştum; yerliyerindeydi... Ama biz uyurken hırsız gelip onu
çalabilirdi, bu yüzden tekrar tedbirsiz davranmamaya karar verdim... Sandalye
üstüne çıkıp elimdeki sopa ile onu çiviye asılı ipinden kurtarmak isterken, yere
düştü ve sesin çıktığı geniş huni kısmından bir parça kırıldı... Ses çıkıyordu
ama, ne fayda; neticede borazan, kırık borazan olmuştu... Tabiî ki ağladım!..
Musa Bey’in ve sonra İzzet Bey’in hizmetkârlarından Hüdeda’nın,
Diyabakır’da dükkânı vardı... Onun dükkânına giderdik... Çarşı içinde, üzerinde
paralar bulunan bir tepsi ile dolaşan adam... Bazı adamların tepsiye para
koyup, para almaları... Babama sorduğum zaman, “para satıyor!” demişti...
Meğerse, dileniyormuş adam!.. Bu hadiseyi ne zaman hatırlasam, bir adama para
verip de eksik “para satıyor” deme şartlarının daha nazik ve zarif olacağı
gelir aklıma!..
Hüdeda, “Kamer Bacı” dedikleri hanımı ve Sultan isimli kızı... Nüfus
kâğıdında baba ismi yerine “Musa Bey Hizmetkârı” yazdıracak kadar ona bağlı Hüdeda,
Diyarbakır’da hâlâ Beyin şerefi kendisine emanet bir ehl-i zimmet gururunda,
evimizin etrafında pervâne... Bütün ailesine sinmiş öyle bir benimseyiş ki,
Şark hareketleri çerçevesinde inceleme yapan bir Fransız dergisinin çekip
yayınladığı ve sonradan babam tarafından kapı büyüklüğünde büyütülüp
çerçeveletilerek duvara asılan fotoğraf, o zaman Sultan abla tarafından mutlaka
elde edilmesi gereken bir nesne... Nasıl yalvarıyor, nasıl sızlanıyor onu alıp
kendi evlerine götürmek için!.. O resmin dergiden kesilme orjinali, şu ânda
benim çalışma odamın duvarında Üstadım’ınki ile yanyana, bana memuriyet ve
mesuliyetimi ihtar eder mânâda duruyor!..
Taşlı dar yollar... Deve, at, eşek cinsi, üçlü-beşli-onlu katarlar...
Sokakta kâh oyun oynayan, kâh dövüşen çocuklar... Ablam, çocuklar içinde bir
elebaşı olarak bir Gülizar Hanım kumaşını tüttürmekte... Sosyal çevrenin insan
üzerinde etkisi veya insandaki istidadın görünmesine zemin teşkil edecek sosyal
çevre meselesine misâl bir sahne: Çocukları kovalarken düşen ablamın elinin baş
parmağı, parmak yerinden kopacakmışçasına ayrılıyor... O vaziyette doktora...
Doktor, “Kürt kızları ağlamaz!” diyor ve onun büsbütün pekişmiş metanet hissi
içinde, gıkı çıkmayan 7 yaşındaki çocuğun eline gerekeni yapıp dikiş atıyor...
Ve ablam hiçbir şey olmamışçasına aynı edayı evde de sürdürdü!..
Yine ablam... Heyecanla, bir yumrukta çimenler üzerine serilmiş bir
astsubayın tasvirini yaparken, o gün alaya götürülmemiş olan bana sadece hayâl
etmek düşüyor... Gözümde haysiyet, şeref, mertlik ve gözükaralık gibi
“erkekçe”lik numunesini yaşatması bir yana, Şerif Bey hayatım boyunca bunlara
denk gelen hiçbir rizikolu davranışıma engel olmaya tevessül etmemiştir!..
Dicle Nehri... İki-üç aile, toplam 12-13 kişi, “Harley” marka sepetli
bir askerî motorsiklet ile, toprak ve son derece dik uzun bir yokuş yolu
tırmanıyoruz... Bütün gençliğim boyunca da hayâlimi süsleyen motorsiklet cinsi
o oldu... O hâlâ burnumda tüten yolculuktan sonra, kıyısında birbirinden ayrı
mesafelerde tahtadan yapılmış kulübe-evler bulunan Dicle Nehri, sayfiye yeri...
Suda yüzenler, oynayan çocuklar... Seri kulaçlarla motor gibi suları yararak
yüzen babam, arada bir sığda debelenen benim yanıma geliyor ve kaldırıp
fırlatıyor; öyle yükseklerden (!) suya düşüyordum ki... Nehrin hemen kıyısında
direkler üzerine oturtulmuş evin iskele-balkonu altında kaynaşan küçük
balıklar... Tası daldırıp yakalamaya çalışıyorum... Ama nafile!..
Ablam akran bir kız... Kardeşi de var mıydı?.. O, ablam ve ben,
Diyarbakır’a 5-6 kilometre mesafedeki bir çiftliğe gidiyoruz; gidiyormuşuz...
Hatırlamıyorum... Hatırladım şu: Gidişte veya dönüşte, ablam pestile dönmüş
beni sırtında taşıyordu... Ve mesut tesadüf: Askerî bir ciple yoldan geçmekte
olan babam, bizi görerek alıyor ve eve getiriyor... Babamın bizi görmesi ve eve
getirmesini de hatırlamıyorum... (21)
Hacı Veli... Muş’taki Alâaddin Paşa Sülâlesinden... Diyarbakır’da
idi... Ben o zaman 3-4 yaşlarımdaydım.. O ise, herhâlde 50-60 yaşlarında...
Hatıramda kalan şemailinin en belirgin vasfı, koca göbeği... Mirzabeyler’den
bir filiz olmam, onun bana büyük müsamaha göstermesi için kâfi sebep...
İstediğim her ân evlerindeyim... O namaz kılarken secdede sırtına tırmanmam,
benim için büyük keyif... Evlerinin mahzeninde bir oda yarıya kadar ceviz dolu
olduğu için, sokakta oynarken sık sık “cevizli yenge” dediğim hanımı Arife
yengeyi rahatsız ediyorum... Hiç kimsenin kendi çocuğunda bile tahammül
edemeyeceği bir serbestlikle, evde herşeyi karıştırıyorum... Bir gün Arife
yengenin büfe üzerindeki değerli küpelerini aldım ve birini kırdım... Arife
yenge ilk defa benden bıkkınlık belirtici bir edâ ile kızdı; tabiî ben de hemen
küstüm ve kapıya yöneldim... Arife yenge bir ân öfkesini tutamaması yüzünden,
ne diller dökmüştü benim kırık (!) kalbimi düzeltmek için... Neticede, kabul
ettiğim ve etmediğim ikramlarla, gönlüm alınmış olarak sokağa çıktım ve tenbih
edildiğim şekilde evde onun bana kızdığım kimseye söylemedim!.. (22)
Altı-yedi yaşlarındayken, «geçmişime» ait bir hatıram vardı... Bir
istasyonda üç adam, beni kaçırıyorlardı... Ben çığlıklar içinde yırtınırken,
annem yavaş yavaş kalkan trenin penceresinde çaresiz çırpınıyordu... Adamlar
beni, öbür perona giden tünelin oradan kaçırmaya çalışıyorlardı... Bu hadise,
üç-dört yaşlarında bulunduğum Diyarbakır’a ait her biri sabit ve diri
hatırlarım arasında, bir türlü izâha kavuşmayan ikincisidir... Belki 20-25 sene
sonraya kadar, uygun düştükçe ve sırasında hafiyelik ve ruhî tahlil yoluyla
anneme defalarca sormama rağmen, böyle bir şey olmamıştı... Bu bir rüya
değildi... Neydi, nedir?.. (23)
“Bursa”
4-5 yaşlarında iken, Bursa’da bir hatıram... Evin bulunduğu sokağın
başında, üç yetişkin insanın elele tutuşarak kuşatabileceği genişlikte büyük
bir çınar ağacı vardı... Üzerinde yüzlerce karga... Bir gün sokakta yürürken,
tâ tepeden bana doğru bir karga süzülmesin mi?.. Bir ânda suratıma dalacak diye
elimle yüzüme perde yaptım ve o, kafamın üstünden teğet geçip tekrar yükseldi
gitti... Benim gibi bir masum yavrudan ne istedi acaba?... Belki de pek masum
bulmadı!.. (24)
“Baba Evi...”
Baba evinde her zaman, kitap mühim bir unsur olmuş ve Şerif Muammer
(Muhammed), şahsiyet sahibi olma, kafa yapısı ve fikir meselesini her zaman
maddi üstünlük ve ehemmiyetlerin önünde görmüştür... Anneciğim, 1964’de doğum
günümde, babamın hediye ettiği kitaptan ayrı olarak bana, Eflâtun’un «Devlet»
isimli eserini hediye etmiş ve şöyle yazmıştı:
- «Oğlum!.. Doğru ve akıllı adam, muvaffak olacak adamdır. İyi
seneler.»
Benim not alarak okuduğum ilk eser de, 1967’de bu eserdir!.. Şiddetli
toplayıcı karakterimin ve koku alma melekemin bariz olarak görülmesine vesile
eser!.. (25)
Babam, Bursa’daki Uludağ Gençlik Klübü’nü kuranlardan biri...
Gençlik... Onun futbol ve boks şubelerinin çalıştırıcısı... Aradan seneler
geçmiş... Ben 10 yaşındaydım... Bir yaz günü akşamüstü, şehir stadının
altındaki boks idman salonuna gittik... Babamın talebesi, şimdi hocalık
yapıyor... Ortada eldiven giyen iki kişi ve büyülenmiş hâlde onlara doğru akan
ben... Babam arkamdan çekip, oturduğu sandalyenin yanına getiriyor... Ben yine akıyorum...
Bu durum idmanın sonuna kadar gitti... İradesiz bir şekilde sürükleniyordum...
O zamanlar, kaderimin o tarifsiz mistiğin cazibesiyle örülü olduğunu ne
bileyim!.. (26)
Aramızda hiçbir zaman “yavrum, evladım” ilişkisi oluşmamış babama
–binbir sıkıntıyla- bana verdiği aylığı yükseltmesini söylüyorum –ki o zaman
talebe bursu 350, bana verilen 300 lira- ve şu cevabı alıyorum:
- “Senin hakkına bu kadar düşüyor!”
Nefsinde hiçbir “evlât hakkı” hissi bulunmayan ben, onun çevresindeki
gençlerin benle kıyas edilemez rahatlıklarına rağmen ondan istifade etmelerine
karşılık, verdiği cevaptan rahatlıyorum bile... Nitekim, 100 liram olmadığı
için Eskişehir’den İstanbul’a imtihana gelemediğim oldu... Yenilsem bile
Türkiye Kulüplerarası Boks ikincisi olacağım maça da, aynı şekilde gelemedim;
ben yaz-kış üzerimde aynı kadife pantolonla üç senedir dolaşa durayım, şık
takım elbisesi ve yeni ayakkabılarıyla karşısına geçen bir genç, ayakkabıyı
yeni aldığını ama parasızlıktan (!) bir senedir aynı takım elbise ile dolaştığından
yakındı ve tam 700 lirayı cebe indirdi... Ben maça gelmek için para
istediğimde, yoktu!.. (27)
Eskişehir
Tilkinin dönüp dolaşacağı yer kürkçü dükkânıdır misâli, Eskişehir
benim için madde ve mânâsını yaşadığım hadiseler boyunca ister istemez başvurulan,
cinnete yakın uçlarda ruhî sancılarıma, fikir istidadıma ve aksiyon iptilâma
mevzu olmuş bir mekân... Hususî saadetler... Ölesiye sadık arkadaşlık ve
doyumsuz dostluklar... Öldüresiye nefretler... Dava, aşk ve heyecan... Kesiksiz
murakabe ve sahici muhasebe cehdi... Hatırası bile yakıcı zamanlar!..
Şahsiyetimin ana çizgileri, Eskişehir’de pişmiştir!.. (28)
Şehabettin... Yaş farkından doğan nisbetsizliği 14 yaşımda aştım ve
onunla birlikte akranlarının da tepesinde sokağımızın efeliğine kuruldum!.. (29)
Rahmetli Sülbiye Gider teyze... Karşımızda, en büyük oğlu rahmetli
Faik Gider amca ve Hüsniye Gider yenge ile oturuyor... Bu tek katlı şirin evin
arka bahçesinde de bir ev var; orada da en küçük oğlu Bedri ağabey ve Zehra
yenge... Yanlarında, baştan kerpiç ve iki katlı, sonradan üç katlı inşâ edilen
beton binada da, rahmetli Memduh amca ve Kadriye yenge ile, Kadri amca ve
Mukadder yenge... Yani, rahmetli Rıfat Gider dede ile Sülbiye Hanım, 4 oğlan
çocukları ve gelinleri ile birarada... Ve dokuz tane de torun!..
Geniş aile, bütün unsurlarıyla Rıfat dede ve Sülbiye teyzenin
etrafında döner... Hali vakti yerinde, mahallede ve şehirde çevresi olan,
eşraftan bir aile tipi!..
Sülbiye Hanım teyze, mahallenin «kaymakamı»... Kadın çevresinde, geliş
gidişi kontrol edere benzer otoriter bir havası vardır!..
Rıfat dede ile Sülbiye Hanım’ın tanışmaları, daha doğrusu Sülbiye
teyzenin onu tanıması şöyle olmuş: Genç kızken, bir kadına herkes bahtını
baktırırken, o da baktırmış ve o zaman hiç tanımadığı Rıfat dedeyi tastaki suda
görmüş!.. Rıfat dede, çarşıdan birşeyler yüklenmiş, yolda yürürken!.. Gel zaman
git zaman, çeşitli vesileler ağı çerçevesinde evlerinin kapısı çalınıyor,
görücüler geliyor; ve suyun içinde seyrettiği adamın canlısını karşısında
görüyor!.. Dehşet bir vakıa!..
Ben İstiklâl mahallesindeki sokağımıza geldiğimizde, 5-6
yaşlarındaydım... Bir sene sonra kendi yaş grubumun ve küçüklerin önünde çete
başı... Mahallenin bizden bıkkın büyüklerinin başında da, Fikri amca var...
Bizi sokak sokak kovalar... Bu kovalamaca 12 yaşına kadar sürdü... Birgün, her
zaman olduğu gibi, «kavga var!» diye evden çağrıldım... Sokağa fırlayınca ne
göreyim?... Sağ kolum Erkan, kafasından kan sızan Fikri amcanın kafasına
sopayla mütemadiyen vuruyor; ve öyle kudurmuş ki, ne ablası, ne orada bulunan
birkaç kadın, ne de çocuklar onu zaptedemiyorlar!.. Derhal müdahale ettim ve
benle kapışmayı göze almamasından istifade, elinden sopayı aldım; sonra da
«Fikri amca büyüklük sende kalsın!» diye, Fikri amcayı onore ediyorum! O kadar
içli ve çaresiz insanın minnettarlığıyla dolu bir sesle bana «peki evladım,
peki evlâdım!» dedi ki, şu ân bile içim titriyor!.. Ne tuhaf... Eğer bir daha
bizi kovalarsa onu dövmeyi kararlaştıran benim; sonra da bu hâlim!..
Fikri amca, o zamanlar 50 yaşlarında... Sol ayağında belli belirsiz
bir aksaklık, yürürken yalpalaya yalpalaya gelen bir görüntü çiziyor... Bir
zaman sonra bu amca, mizacımın, kuvvetli saldırgan tarafına değil de, yufka ve
içli tarafına hitabedebilme sırrını sezdi... Tatlı sesli ve sözlü, şefkatli
tavırlarıyla, benim son derece muhabbet ve hürmetimi kazandı; aslında kendisi
de buydu, konu komşu yardımına koşmayı sever, cenazeye ve hastaya yetişir,
kendini ibadete vereliberi de o yolda güzel örnekler sergilerdi... Bir gün kapı
önünde otururken, bana nasihat etti ve sordu:
- «Oturma yavrum taşlara, oturma; sonra çok çekersin!.. Sen niye tek
başınasın?»
- «Arkadaşlar camiye gitti Fikri amca!»
- «Aaa!.. Sen niye gitmedin?»
- «Benim kitabım yok!»
Onbeş dakika sonra ben yine aynı noktadayım... «Bi koşu» kitap alıp
gelmiş Fikri amca, onu bana uzattı:
- «Artık kitabın var, bundan sonra sen de git emi!»
Ruhuma büyük temel çivisi çaktı ve delikanlılığa doğru serpilirken,
bana hep takdirkâr ve hayranlık gözüyle baktı... Beni çok severdi; kalb kalbe
karşıdır ya!..
Delikanlılık çağımın genel geçerli efeliği içinde, yaşlılara karşı çok
hürmetkârdım... «İzzet, mahalleye eziyet!» tekerlemesinin sahibi olan bir dede
de dahil, o yaşlarda beni çok severlerdi... Elden ayaktan düşmüş Rıfat dede,
birgün evdekileri bana şikâyet edeceğini söyleyerek tehdit, ediyor... Onun
vefatından bir sene sonra da, Sülbiye Hanım yatakta... Günden güne eriyor...
Ben hergün onu ziyaret ediyorum, elini öpüyorum, hatır soruyorum; Sülbiye Hanım
teyze, benim mahalledeki havama nazaran hâlâ itibarda bulunduğunun
memnuniyetini yaşıyor... Birgün:
- «Oğlum, kestir şu saçlarını be!»
Bir-iki saat sonra, uzun saçlarım kesilmiş olarak ona uğradım:
- «Sülbiye Hanım teyze, bak hiç kimseyi dinlemedim, yalnız senin
sözünü dinledim!»
Kadıncağız, vefat ettiği bir ay sonraya kadar her kendisini ziyaret
edene beni anlatıyor ve övünüyor:
- «Hiç kimseyi dinlemez!.. Ben söyledim diye koşup kestirmiş, elimi
öptüm!.. Bir tek beni dinledi!..»
Rahmet!.. (30)
Hüsniye Gider yenge... Eskişehir’de oturduğumuz zamanlar, yaklaşık 18
sene karşı komşumuz... Rahmetli Faik Gider amcanın hanımı, benim yaşımdaki
–şimdi astsubay- Şenol ve benden üç yaş büyük Kerim’in annesi... Rahmetli Rıfat
dede ve Sulbiye Hanım teyzenin gelini!..
Ama ne gelin!.. Onun gibi, vefalı ve cefakârını, acaba kaç anne ve
baba kendi çocuğunda seyredebilir?.. İki-üç sene, yatalak hasta olan dedeye
baktı; sonra da teyzeye... Hasta beklediği uykusuz aylar boyunca, sigaraya
alıştı... Şikâyetsiz, sızısız, hürmet ve şefkatinden hiçbir şey kaybetmeyen bu
kadın, benim hatıralarım arasında, yumuşak, sevgili ve aziz bir anneyi, çilekeş
yalnızlığı duyulmayan derviş tevekkülü misâlini yaşatır!.. (31)
Tatar Hayriye Hanım teyzelerin evleri; onun ismini anarak
bahsedeceğim, çünkü kocasının ismini çocukluğumuzda da bilmezdik... (...) Bizim
çocukluğumuzda, hemen her sene bir kere de olsa Porsuk Çayı taşar, şehrin alçak
kesimlerini ve suya yakın sokaklardaki evlerin bodrum katlarını su basardı...
Birinci katında oturduğumuz iki katlı evin yanyana iki kapısının bulunduğu 2-3
metrekarelik zemine çıkan 2 basamaklı hizası, umumiyetle selin en yüksek
derecesini gösterirdi; birkaç defa tedbir olarak evdeki eşyaların yukarı kata
taşınması için hazır hâle getirilmesi sözkonusu oldu ise de, bizim evi hiç su
basmadı... Sel baskını olduğu zamanlar, okulların tatil edilmesi, yiyecek
vesaire gibi şeylerin tedbir niyetine daha hamaratça teminine çalışılması, öyle
aman aman bir zaruret belirtmese de, tehlikeli sahneler görüntüsünü oynayan
figüranların kendilerini rollerine kaptırarak tehlikesizce tehlikeliyi yaşama
keyfi gibi, insanlara değişik tatlar yaşatırdı... Tabiî evlerini su basan canı
yanmışlardan bahsetmiyorum... Böyle sel bastığı günlerin geceleri, evimizin
önünde bulunan elektrik direğindeki lâmbadan suya düşen ışık, bana bambaşka ve romantik
hisler yaşatırdı; kendimi Venedik gibi veya sefa atmosferinde farzederdim...
Bir seferinde, daha değişik manzaralar doğdu: Hemen her sel baskınında, sokak
seviyesinden yaklaşık yarım metre aşağıdaki Dede’nin bahçesi içinde bulunan
evler sular altında kalır, fakir fukaranın kaçıramadığı yatak-kilim-yorgan
vesaire gibi eşyaya zarar gelirken, bu seferinde sokağa duvarı bulunan bir ev
yıkıldı... Sokaktan bakınca bahçe duvarı olarak görülen bu evin duvarı, mutfak
eşyası dizili bir rafı taşıyormuş... Ben, geçen sel baskınlarının ardından “bir
daha sel olursa, kapıya bir sandalye atıp şöyle keyiflice bir çay içeceğim!” kararımı
bu sefer uygulamaya girişmiş ve tam sandalyeyi çıkarmıştım ki, hafif bir
gürültü duydum; o evin çöktüğünü... Birkaç saniye sonra, tencere ve tava cinsi
eşyalar suyun ortasında önümüzden geçiyor... Tuhaf bir durum!.. Camlarda
bulunanların “aaa!” sesleri arasında, böyle hadiselerin canı gönülle fedâisi
çocuklar tencereleri kurtardılar; diz boyu sularda heyecanlı (!) macera...
İçerden gürültüyü duyan babam, bizim balkonu andıran kapı önüne çıkınca, elinde
çay bardağıyla sandalyeye kurulma hazırlığında olan bana sinirlendi; veya
sinirlenmiş gibi yaptı... Söylediği doğruydu:
- “Alemin ıstırabıyla alay gibi... Çabuk içeri gir!”
Ama ben oranın çökeceğini bilemezdim ki!..
Aradan birkaç gün geçmemişti ki, Dede sağdan soldan topladığı
tuğla-kerpiç ve çamurla evi eski hâline yeniledi!..
Su yatağından taşmaya başladığında, Dede’nin bahçesi içindeki evlerin
şurasından burasından ve avlunun muhtelif yerlerinden sular fışkırmaya
başlardı... Ve bodrum katı olan yerlerde... Bir seferinde mahallenin bütün
çocukları kahramanca (!) mücadele etmiş ve sokağın su boyundan giriş yerinin en
müsait kısmında taş-toprak-çeşitli cinsten molozla bir sed yapmıştık... Diğer
sokaklar çeşitli derecelerde suların istilâsına uğrarken, biz sokağımızı
korumuş olmanın keyfini çıkarmaya hazırlanıyorduk ki, Dede’nin evlerinden
suların fışkırmakta olduğu haberini aldık; ve bizim yaptığımız seddin içindeki
ilk evin karanlık bodrumunu dikkatle gözleyince, suların yükselmekte
olduğunu... Ve neticede birkaç saatlik bir gecikmeyle sular seddin ardındaki
kısma dolmaya başlamıştı ki, santim santim yükseliş birkaç saat sonra santim
santim düşüşe geçti... Ve biz mümkün olan en az hasarla zafer kazanmıştık!..
Selin ardından geçen günler ve haftalarda, değişik hisler yaşadığımız
işler... Meselâ o zaman, Yalman adası veya Suboyu denilen şehrin merkezî
kısmında, yol boyunca yazlık sinema ve çay bahçeleri vardı; sular çekilince,
sel suyunun doldurduğu bu bahçelerin içinde kaynaşan balıklar... Günden güne su
buharlaşır ve toprak tarafından emilirken, meselâ ağaçların dibine doğru
daralmış 1-1,5 metre çapındaki leğen büyüklüğü bir yerde, yüzlerce çırpınan
balık; tarladan balık toplamak!.. Bodrum kat evler, şöyle veya böyle tahliye
edilmiştir; 20-25 gün sonra da olsa içine gir ve üç-beş parmak derinliğindeki
suda kaynaşan balıkları topla!.. Ve, top oynadığımız engebeli arsada, yer yer 1
metreye yaklaşan derinlikteki sular... Bir seferinde, orayı mahallemizin gölü
addederek, tuttuğumuz balıkları oraya atarak zenginleştirdiğimizi
hatırlıyorum... Ve ne tuhaf, bugün bile heyecanlanıyorum!.. (32)
Çocukluğumda çok sık yaptığım tecrübelerden biri, canlı balığın içini
boşaltmak ve onun üç-beş saniye de olsa yüzmesini hayretle seyretmek... Veya
içini boşalttıktan sonra, titreyişlerini ânı ânına göz kaydına alarak «ölüm
ânını», ruhunun çıkışını (!) yakalayabilmek!..
Balık avcılığı, çocukluğumda yaz tatillerinin en zevkli saatleriydi...
O zaman Eskişehir’deki Porsuk Çayı’nda balık çok... Ve biz, sokağımızın bütün
çocukları bir çete, başlarında ben, mahalle kavgaları ve futbol maçları
dışında, ya kuş avındayız veya balık... Ya sokağımızın başında, veya karşı
kıyıdaki çayırda, yahut şehir dışında tertiplendiğimiz avlar!..
Suboyunun başında evleri olan, ilkokul arkadaşım Nevzad...
Hatıralarımda yer ediş sebebi, son sene müsamerede ikimizin de «İspanyol dansı»
gösterisinde yer alıyor olmamızdan dolayı aramızda doğan samimiyet... Ve...
Evlerin bahçesinden oltasını suya sarkıttığı bir gün, kıyıdan bir karış uzakta
kol kadar bir balık yakalaması... Günlerce «belki ben de» umuduyla oraya olta
attım!
Çocukluğumda azarlandığım veya kızdığım zaman, büyüklerimin en çok
kullandığı lâf:
-«Bak yine gözlerini devirdi ak gözlü!»
En çok anneciğim ve teyzem, sonra anneannem ve dayım kullanırdı bu
lâfı!.. (33)
17 yaşına kadar sayısız kere ava gittim... Ördek avı, bıldırcın avı...
Ve balık avı... Ve tavşan avı!.. Özellikle geceleri kır yollarında arabanın
ışığını görünce çöken tavşan avları sırasında, yollarda gördüğüm «aaa!...
Tilki»ler... Bunların hiçbirinin kazınmış bir hatırası yok!..
14 yaşındayım... Bir yaz günü, babamın alaydan mesai arkadaşları ve
aileleriyle iki otobüs tutarak gittiğimiz, kır gezisi... Eskişehir’e 40-45
kilometre mesafedeki, çam ormanlarına, Hasırca’ya... Annem, babam, kardeşlerim
ve rahmetli Teyzem... Unutulmaz bir gezi... Ve gece kadınların orada kalmak
istememeleri yüzünden, otobüsler bir günlük tutulmuştu... Kadınlar oranın
tadını aldıktan sonra, o geceyi orada geçirmek ve ertesi akşamüstü dönmek için
kocalarına nasıl ısrar ediyorlardı... Ama otobüslerin yarın başka bir anlaşması
olduğu için, bu mümkün olamamıştı... Derede serpmeyle 60-70 kişiyi doyuran ve
bir o kadar insanı da doyuracak olan balık avı... Kol kadar balıkları, armut
toplar gibi eliyle derenin oyuklarından çıkaranlar... O küçük dere nasıl da
balık kaynıyordu!..
Tilki... Dolunayın altında biten bir zevkin hüznüyle eşyalar
toplanırken, binlerce ateşböceğinin görüntüsü ayaklarımı büsbütün geri geri
götürüyordu... Ve bir yavru tilki!...
Bizim oradan ayrılmamızı bile bekleyemeyen bir yavru tilki, her
kovalayışımızın ardından, başka bir eşya kümesinin yanında görünüyor!.. Onu
yakalayıp evde beslemek fikri bana nasıl cazip görünüyordu ama, ne yakalamak mümkündü,
ne de annemin onu kabul etmesi, ne de evcilleşmesi!.. Onu hafızam resim hâlinde
yakaladı ve aslı ölmüş olsa da, faslı yaşıyor!.. (34)
Bundan 25 yıl evveli... 25 yıl sonrayı düşünürken çatır çatır
yandığımı söylesem inanır mısınız? İnanın!..
İnanın; kemmiyet hesabına vurarak 25 yıl sonra diye değil de, 25’in de
içinde bulunduğu bir rakam sonrasının, ilk gençlikte yaşanan zaman idrakı
ıstırabının buudu hâlinde o günde bir imaj olarak toplu olduğuna inanın!..
Lemi, bu dilden hiç anlamaz, okul kitabı serisi üzerinde çalışkan ve
zekâyı andıran tarafları olan, buna mukabil hep yavan, hep hissiz, hep soğuk
tarafıyla aptalı andıran bir tip... Eskişehir’deki Mehmetçik Ortaokulu’nda 1.
2. 3. sınıfları ve Atatürk Lisesi’nde 3. sınıfı beraber okuduk!..
Ütülü pantolunu, ceketinin altında ütülü gömleği ve boynunda kravatı,
daim temiz papuçları, hep aynı ayar saçları... Ressamın ruh veremediği çıplak
bir duvarı andıran beyaz bir yüz, uzun ve ince boynu üzerinde yürürken
sallanmasa da sallanıverecek hissini veren kafa, dört ayak üzerinden yeni
doğrulmuş gibi zayıf ve uzun ince gövdeden öne doğru akan uzun kollar, uzun ve
yürürken uzun uzun attığı bacaklar, pabucu büyük gelmiş gibi deve yürüyüşü
cinsi kullanılan ayaklar... Son derece renksiz, ruhsuz ve bulunduğu yere müsbet
veya menfi bir keyfiyet vermeyen şahsiyeti içinde, varlığı veya yokluğu dikkati
çekmeyen, nevî şahsına münhasır bir tip!..
Duvarın ötesini merak ediyorsun, öte, kıymetin duvarda olduğunu
işaretleyen bir boşluk... Peki niçin Lemi’nin üzerinde duruyorum?.. Hem de,
görmem unutmam için yeterliymiş gibi kendisinden bahsederken?..
Benim, bahse değmezliğini söylerken bahsetmemin çelişkisi bir yana, o,
hayatımda çok önemli işaret taşlarından biridir!..
Çalışkan bir talebe olmasam da, sınıf birinciliğine oynuyorum...
İlkokulda, birinci olmadığım zamanlarda bile, ikinci değildim... Ortaokul 1.
sınıfta, ben, Lemi ve Şerafettin isimli bir çocuk, iki kişinin çıkarıldığı
iftihar listesine geçmeye çalışıyoruz... Birinci dönemde, resim dersinden de
aldığı iftiharla, bizden bir fazla dersle Lemi birinci... Şerafettin de, not
ortalaması benden fazla olduğu için ikinci... Okul bahçesinde her sınıftan
iftihara geçenlerin takdim edildiği törende, ben de çıkarıldım; ama bana,
daktiloyla yazılmış iftihara geçtiğim vesikası verilmedi... Müthiş üzüldüm...
İkinci dönemde, iftihara geçtiğim ders sayısı Lemi ile eşit olacak hesabında
sevinirken, iftihara geçme işi yapılmadı... Neden yapılmadı?.. Hiçbir sebep
yok; yapılmadı... Bütün emeği boşa gitmiş bir insanın hüsranına düştüm...
İkinci sene, birinci dönem: Sınıfımızda, diğer sınıflardan da bizim sınıfımıza
kaydırılanlarla, en az on iftiharlık talebe arasındaki yarışta, ben birinci
olacaktım... Olacaktım, olamadım; ve not ortalamasıyla üçüncü duruma düşüp,
yine iftihara geçemedim!..
Sınıfımızda kıyasıya bir yarış var... Meselâ 10 tam notu hedefleyerek
yaptığımız hesap üzerinde, sözlüye kalkıp da 9 alan oldu mu, sanki yüzde 90
rakibimizi geçmiş gibi seviniyoruz... Her neyse; bir hoca, beş kişiyi iftihara
geçmek için yazıyor ve neticede kim daha fazla dersten iftihar alırsa,
bunlardan iki kişi iftihara geçiyor... Ben, on dersten iftihar alarak birinci
olacağım... Ama olamadım ve not ortalaması ile üçüncü sıraya düşüp iftihar
listesine geçemedim!..
Türkçe Hocası Hümeyra Hanım... Bir dönemde yapılan üç yazılı
imtihandan sonuncusunda, bir cümlenin şahıs, fail, sıfat vesaire şeklinde
tahlilini isteyen bir soru da var... Ben 10 tam not beklerken, 7 gelmesin mi!..
Dünyam karardı... Ertesi derste, parmak kaldırdım ve “İmtihan kağıdını görebilir
miyim?” dedim... Yani itiraz ediyorum... Biraz tatsız bir hava... Hümeyra
Hanım, kağıdımı çıkardı ve notumun sözkonusu sorudan dolayı kırıldığını
gördüm... “Birleşik kelime” diye altını çizmediğim bir kelimeden dolayı, o
sorudan bana hiç not vermemişti... Oysa, hiç not vermemesini izah gibi, benim
yanlışımı çıkarırken de zorlandığını hissettim... O kelime birleşik kelime
değildi... Bana, şimdi hatırlıyamadığım bir misâli verdi ve yerime oturttu...
Ben de, verdiği misâli kafama takmış, bugün bile hatırladığım karşı örnekleri,
birkaç gün sonra önüne sürdüm... “Meselâ, insan kelimesi bölünemez; bölününce
mânâlı oluyor diye, o birleşik kelime değildir!” dedim... “İn”, mağara; ve
“san”, sanmak diye... Meselâ Ağaç; “ağ”, “aç”... Hümeyra Hanım lâfı karıştırdı,
epey bozulmuş bir şekilde, sözlüye kaldırarak not durumumu telâfi edeceğini
söyledi... Aynı okulda hoca olan Adile teyzeme, kendisine itiraz ederek onu
sınıfta zor duruma düşürdüğümü söylemiş... Zaten bizden gerideki sınıfta okuyan
yeğeni Serdar yüzünden öbür hocalara biraz torpil ister tarzda yaklaşan Hümeyra
Hanım, benim için hiçbir söz etmez ve bu mevzularda hayatı boyunca ne kimseye
bir şey söyler ne de kimseye torpil yapar olmuş Adile teyzemin burnu havada
ilgisizliğinin, acısını diyeyim, benden çıkarmıştı... Çünkü o iş orada
bitmedi... Sözkonusu imtihan notum dolayısıyle, Türkçe dersi karne notum, o
derste beni sınıf üçüncüsü yapmış, iftihara beş kişinin yazılmasına nazaran
yine de iftihara verilmem gerekirken, verilmemiştim... “Ben iki kişinin verilmesini
takdir ettim!” dedi, çıktı işin içinden... Ben, 10 dersten iftihar almış olarak
birinci olacakken, resim ve müzik derslerindeki daha az notumdan dolayı,
sınıfın 9 dersten iftihar almış üç talebesinden biri olarak not ortalamasından
yine üçüncü sıraya düştüm ve iftihara geçemedim... Ve şu hükme vardım:
- “Ben ne yaparsam yapayım, olmuyor işte!”
Tahsil hayatım boyunca bir daha bu acıları yaşamadım, çünkü bir daha
sınıf birinciliğine soyunmadım!..
Lemi, hem 2. ve hem de 3. sınıfta iftihara geçti... Şerafettin, 2.
sınıfta iftihara geçti, 3. sınıfta 3. idi!..
Şerafettin’le lisede aynı sınıflarda okuduk... Lemi ile Lise 3.
sınıfta beraberdik, ama konuşma bir yana, selamlaşmamız bile olmadı... Kendi
sokağında oturan bir çocuktan başka kimseyle arkadaşlığı yoktu... Bir hanım
evlâdı, geldi gitti!..
Defter ve kitaplar, kırmızı veya mavi kağıtla kaplanırdı... Defter
veya kitap kapağıyla, kaplama kağıdı arasına kopya kağıdı koyuldu mu,
görülmezdi... Kopya çekmede çok kullanılan bir usul... Kapak kağıdı biraz bastırıldımı,
altındaki yazıyı net görme imkânı vardı... Sözlü notları da yüksek olan Lemi,
her derste bu tarz kopyasını hazır ederdi... Çalışkan talebe iddiasını çoktan
bırakmış benim usulüm ise, türlü türlü!.. (35)
Ben Erbakan’ı Eskişehir’de, Milli Nizam Partisi vesilesiyle tanıdım...
Ve çevre vilâyetlere nâm salan Eskişehir Gençlik kolunun başında... Öyle ki,
Hoca, diğer vilâyetlerdeki açılış ve toplantılar için, benim ve arkadaşlarımın
mutlaka gelmesini isterdi... Sonra, MSP’nin Konya’daki bir meydan toplantısında
kalabalığı dağıtmak için hadise çıkarmaya çalışan 40-50 kişilik bir gruba tek
başım dalmamla çıkan kavga ertesi, Parti çevresinden gördüğüm «bizde kavga
etmek var mı, müslüman kavga etmez!» sümsüklüğü yüzünden uzak durdum... Yine de
kopmadım ve Gölge I, Gölge II. dönem ve Akıncı Güç’ün ilk sayısı, bilhassa
Hoca’yı diğerlerinden farklı ve çevresindekilerin çapsızlığı yüzünden bir takım
şeyleri yapmıyor gördüm ve gösterdim... Üstadım’la aralarındaki hadiseyi, onun
değil de çevresinin hatası diye tevil ettim... Fakat Akıncı Güç’ün çıkışının
ardından, çevresine kasden çapsız adamları topladığını âlenen beyanla bize
karşı olunca, biz de onunla ve partiyle bağları tamamen kopardık!.. (36)
Rahmetli Halil ağabey... Milliyetçiler Derneği ve Komünizmle Mücadele
Derneği zamanından, yani 15-16 yaşımdan, 22-23 yaşıma kadar geçen zamanda
tanıdığım... Ondan birkaç sene sonra da vefat ettiğini duymuştum!..
Suat Fıratlı ağabeyin şefliğini yaptığı Milli Eğitim Kitabevi’nde,
onunla beraber çalışmaya başladığı birkaç sene, hemen hergün görüştüğümüz Halil
ağabey... Ben, hergün oradayım ve oturduğum yerde beleş kitap tetkik
etmekteyim... O, Suat Fıratlı ve hademe Hakkı’ndan sonra, ben de kadrodan (!)
sayılabilirdim!..
Nedir bu hâl, ne oluyor ve nereye gidiyoruz?.. Yayınevi, uzun
nutuklarıma sahne olan bir mekân!..
Halil ağabey, benden birkaç yaş büyük ve Hukuk fakültesini terkedip
Gazetecilik okuluna giden, orayı bitirip Tercüman ve Hürriyet gazetelerinde
sayfa sekreterliği yapan oğlu Abdullah’tan yana biraz dertli... Dışarıya bir
şey sızdırmamaya çalışıyor ama, bazen imâen endişesini açığa vuruyor... Ona
söylediğim sözü, kim kaçıncı defa söylüyorum:
- “Eğer sizin nesliniz biraz fedakâr ve gözükara olsaydı, bugün ortam
bambaşka olurdu!”
Kendilerinin suçlanması karşısında, savunma:
- “Sizin neslinizi de göreceğiz!”
- “Hiç kimse benim karşıma geçip de bunları söylemeyecek!” (37)
Topal Emine... Lise son sınıfta beraber okuduğumuz talebelerden,
akranlarının aksine, Anadolu kokusundan tiksinmeyen ve köy ve kasaba hayatının
sükûnetini her türlü şehir alâyişine tercih eden, temiz bir insan...
Arkadaşlarının bu toprak adına ne varsa nefret ettiği ve özenti Batı gençliği
cümlesinden olarak zamane moda müzik listelerini ezberleme hünerine düştüğü bir
iklimde o, bir sazla elektro gitar arasındaki fark kadar onlardan uzaktır...
Kendisi okulu bitirirken, nişanlısı da askerden dönecek ve evlenecekler...
Mümkün olsa, Doğu vilâyetine bağlı köylerden birinde öğretmenlik yapmak
ister... İsterdi!..
Sene 1972.. 12 Mart’tan birkaç ay sonra... Liseyi bitirmemizin
üstünden 3-4 sene geçmiş... Eskişehir’de Köprübaşı’nda karşılaşıyoruz...
Şaşkınlık içinde... Ama şaşkınlığı şu kadar zaman sonra bir tanıdığa
rastlamaktan dolayı değil de, benim polis tarafından yakalanmamış olmamdan
dolayı!..
Milli Nizam Partisi zamanı... Günaydın gazetesinde, Resûlullah
Efendimizin hayatı çizgi roman şeklinde ve şehvet gıcıklayıcı sosyal hayat
sahneleriyle veriliyor... Tüller içinde göğsü göbeği açık kadınlar... Her biri
bir andavallı ve iptidaî insan tipinde sahabiler... Neler neler!..
Kalben buğz eden, tümen tümen... Gerçi müşahhas bir şahsı işaretleyip
de “sen bir sahtekârsın!” diyemesek de, umumî bir ifâde hâlinde, kan
pompalamaya yarayan ve mânâsını kaybetmiş bir âlet durumuna düşmüş kalblerde
“Allah için buğz” diye bir ölçüye yer olmadığını da söyleyebiliriz... Her zaman
sadece nefsini kurtarmayı ve rizikodan kaçınmayı benimsemiş bir ahlâk, yani
ahlâksızlık sahibinde, ne aşk vardır, ne imân öfkesi ve tezahürü, ne de
merhamet!..
Ne yapmalı?.. Benim teklifim, Günaydın gazetesinin Anadolu’ya dağıtım
yapan kamyonlarından birini, ihtar olsun diye yakmak... Yakalım, yakmayalım
tartışması yanında, bu işi becermek için bize lâzım olan bir arabayı nasıl
bulalım?..
Aradan şu kadar mevsim geçtikten sonra, Emine ile karşılaşıyoruz...
Bilecik Emniyet Müdürlüğü’nde sekreter olmuş... Bir gün Eskişehir Emniyeti’nden
gelen bir haber:
- “Salih İzzet Erdiş ile İhsan Toköz, İstanbul-Eskişehir arasında
Günaydın gazetesinin kamyonunu yakacaktır; tertibat alınması ve bu şahısların
suçüstü yapılarak yakalanması için gerekenin yapılması!”
Mesele anlaşıldı!.. Bu iş dedektif gazeteciyi oynayan Sinan’dan
çıkmıştı... Sinan’a kızmak şöyle dursun, sebep olduğu telâşe bakımından epey
eğlenmiştim bile!.. (38)
Hazret-i
Ömer
Tam başlığı yazmıştım ki, elektrikler söndü... «Necip Fazıl’la
Başbaşa» isimli eserime de böyle bir gecede başlamıştım... Aynen:
-“Ortada bir mum.
Sıkıntı, yalnızlık ve çaresizlik, bezginlik ve yılgınlık, size neyi
anlatıyor?.. Bunları günlük hayatın gelip geçici püf dertleriyle dertlenenler
de, en çok bildiğini sandığı ve yakını iken en az tanıdığının «kendisi»
olduğunu düşünenler de, bir ideolocya manzumesini hayata geçirme mücadelesi
verirken imkânsızlıklarda boğulanlar da kullanır. Aynı kavramlar içinde değişik
«hâl» ifadesi bin tane ton.
Yalnızız!»
Sene 1970... Çöle İnen Nur’u okuyorum... Eriyorum, eriyorum,
eriyorum... Ve Hazret-i Ömer’le ilgili bir sahne... Allah Resulü’nün her
müslümanın sessizce Mekke’den ayrılmasını söylemesi... Allah’tan, küfre karşı
silâhla mücadele emri gelmesi ve karargâhın Medine olarak seçilmesi... Herkes
gizlice çıkıp gittiği hâlde, Ömer, belinde kılıç ve elinde ok, hareketinden
evvel Kâbe’yi tavafa gitti, yedi kere tavaf etti ve oradaki müşriklere şöyle
haykırdı:
-“İşte ben gidiyorum!.. Anasını ağlatmak, karısını kocasız ve çocuğunu
babasız bırakmak isteyenler şu vâdiye doğru arkamdan gelsin!»
Bu sahne beni öyle çıldırtıyor ki, ertesi gece Eskişehir’deki
«Erkekler Hamamı»nın karşısında av malzemeleri satan dükkânın vitrinini yumrukla
kırıp iki tüfek alıyorum... Vesaire!..
Hazret-i Ömer’in çizdiği şahsiyet tipi, bütün ruhuma hâkim aşk
rengidir!..
Aksiyon, bir fikir hareketi ve hareket hâlinde fikir demekse, fikirden
daha mümtaz bir yeri var demektir!.. Fikir, hareketi ve hareket fikri varsa
kıymetlidir!.. Zevzek adamda, ne aksiyon, ne ahlâk, ne de amel!.. (39)
ŞAİRLİĞİM
Hafiye, ilk şiirlerini, Eskişehir’de, ilkokul üçüncü sınıfa giderken
yazar... Hocası Muhsine Altınbulak Hanım’ın ciddi yüzlü tetkiki ve sahici
takdirkâr tutumu, onu teşvik ve mesut etmekte... Şiir okunan serbest derslerde
HAFİYE mutlaka tahta başında ve kendi şiiriyle huzurda... Ve yanında her zaman,
güzel şiir okuyan iki kız talebe: Müzeyyen ve Hülya... Birincisi, uğruna pek
çok dövüşe girdiği aşkı... İkincisi, okuduğu şiirin hakkını veriyor olması
bakımından takdir ettiği!..
O okul... Fatih Sultan Mehmet İlkokulu... Bugün yaşanmış kadar berrak
hatıralar mekânı... Birgün Şehir hoparlöründen, okullarını temsil için
seçilenler şiir okuyacak; bu sebeple, okulda her sınıftan birkaç kişinin
katıldığı bir seçme tertipleniyor... Hafiye, kazancı peşin bir işde, birdenbire
zırhsız ve savunmasız bir yüzle, güyâ aksi olabilirmiş gibi, aslında ise
takdiri katlamak üzere, o masum insan tavrını takınıyor:
- «Başöğretmenim, benim ezberimde şu ân tam bir şiir yok... Ben kendi şiirimi
okuyabilir miyim?»
Ne var ki, Hafiye ilk ânda umduğu cevabı alamıyor... O aksi ve asık
yüzlü, bütün talebelerin ödünü koparan Müdür Kâmil Bey, pek ümit vermeyen bir
sesle:
- «Kendi şiirini mi okuyacaksın?.. Peki, oku bakalım!.. İsmi ne?»
Şiirin ismi «Fatih»tir... Çocuk hayâli için, uçan sihirli seccadeler
kadar güzel, Fatih’in gemileri karadan Haliç’e indirme sahnesinde, Hafiye’nin
de yüreği vardı!..
Muhsine Altınbulak Hanım’ın, çocuk çapına nisbetle pek beğendiği bu
şiir, Kâmil Bey’in hayret ve hafiyece tavrıyla karşılaştı:
- «Gerçekten bu şiiri sen mi yazdın?.. Bak sen yazmadıysan sonra fena
olur?»
Tekrar tekrar okunarak tamamlanan elemelerden sonra o kalır... Her
tekrarda aynı çatık kaş:
- «Bak sen yazmadıysan fena
olur!»
Bu, eseri yaş çağına nisbetle üstün ve aşkın durum, eserin ona ait
olmadığını beyândan, kıskançlığa kadar bin kılıkta gençliğinde de baş derdi
olacaktır... Üstadım bile, Akıncı Güç çıktığı zaman yanına Zübeyr Yetik isimli
sonradan sıvışan bir muharrircikle giden Yalçın Turgut’a, yaşımı sormuş, nasıl
olup da böyle bir zümreye sözümü maledişime şaşkınlığını belirtmiştir... O
zaman, Üstadım’ın «olgun ve dolgun» diye yetişmeleri için iteklediği yazar
çizer takımının yaş ortalaması 40-50... Nitekim benden sonra hepsinin pabucu
dama atıldı... Bunun kuyruk acısıyla bir lâf çıkardılar:
- «Yazıları Üstad yazıyor ve altına Salih Mirzabeyoğlu diye imza
atıyor!»
Ankara’da Profesör Nevzat Yalçıntaş’a Akıncı Güç’ü veren Yakup
Kaldırım, onun hayretini aktarıyor:
- «Bu kadar genç yaşta, hayret edilecek şey!»
Şiirlerime, yazar, çizer geçinenler arasında hiç kimsenin nüfuz
edemediği garip bir hassasiyet göstermiş olan Kâzım Albayrak, 1986’da Profesör
Sabahattin Zaim’i ziyaretinde, benim hakkımda takdirini aktarıyor:
- «Eserlerinden ilk önce şiirlerini okudum!.. Hayret!.. Ne zaman
yazdı!»
Memleketimizdeki kıtlığı düşünün ki, 36 yaş bile keyfiyet büyüklüğüne
nisbetle şaşırtıcı görünüyor!.. Bilmem ki ne demeliyim?..»
İlkokul dördüncü sınıfta... Muhsine Altınbulak Hoca hamile... Yerine
Fatma isimli bir hoca geliyor... Bir kompozisyon dersinde, bir bankanın
kompozisyon yarışmasına gönderilecek mevzuu «orman» olan bir yazımı okuyorum...
«Herkesin nemalâzımcılık gösterdiği yerde, neticede hepimiz zararlı çıkarız!»
diye mesuliyete davet ediyorum... Fatma Hanım, olağanüstü bir tabloyu seyreden
estetik buğulu gözlerle bana bakarken dudaklarını ısırıyor, başını takdirle
sallıyor ve hayatımda sadece Üstadım’da gördüğüm içe işleyici ve bende birine
hitap edici eda ve sesle:
- «Sen, ileride çok büyük bir adam olacaksın!»
Şimdi kimbilir nerde?.. Yaşıyor mu, öldü mü?
Babam, o zaman, şiir yazdığım defteri kaybetmememi, büyüyünce bana iyi
bir hatıra olacağını söylemişti... Ama Kâmil Bey’in tavrı üzerimde yıkıcı bir
etki yaptı; buna, benden birkaç yaş büyük mahallemizdeki Kerim Gider’in o
şiirleri benim yazdığıma inanmadığını söylemesi de eklenince, hepsini imhâ
ettim!.. (40)
Günlük
Size, ilk gençlik günlerimde «günlüğe-hatıra defteri»ne nasıl
baktığımı, «Yaşamayı Deneme» isimli romanımdan göstermeliyim:
- «Hatıra defteri tutmaya başladım. Ancak birkaç günlük yazılarım
çabucak hevesimi kırdı. Üzgünüm, sıkıntılıyım, okula gittim, yemeğe gittim,
sinemaya gittim, kulübe gittim, tavla oynadım, kazandım, kazanmadım, hava
şöyle, hava böyle, bilmem ne... Bakkal defteri gibi bir şey. Ne kadar renksiz.
Elimde defter kalem, her ân hissimi yazacak değilim. Müsait zamanda
yazmam sözkonusu olduğuna göre de, bütün bir günün dökümünü yaparken, seçmeyi,
yazma isteğimdeki his tâyin ediyor; neyse o. Hiç kütüklüğü görünsün diye yazanı
gördün mü?.. Hayır. Kalemi eline alınca, mânâlı lâflar söylemeye çalışıyorsun.
Suçüstü yakala kendini.
Deftere yazdığımı farzet ve şu son sözümün üzerine dur: «Suçüstü
yakala kendini.»
Suçüstü yakala kendini diyen kendini de yakala, sonra onu da. Bu
böylece, yazan elinin hesabını veremeden gider. Anlayacağın, günü tam tesbite
imkân yok. Zaten tam tesbite yeltensen, elindeki kalemin tesbitinden başka bir
şeye sıra gelmez. Günü hülâsa etmeye gelince; bir tuhaf oluyorum. Görüyorum ki,
ifâdeye girmeyen zaman mukayesesiz uzun. Demek zamanımın çoğunu, yaşamasaydım
da olurdu.
Öyleyse yapılacak en iyi şey, hiçbir mânâlandırmaya yeltenmeden kuru
havadis. Renkli ve zengin bir ilişkiler manzumesi içinde olmadığıma göre de,
kuru, kupkuru oluyor. Takılmış plâk gibi, birbirinin benzeri günleri gösteren
sevimsiz bir defter.
Şu ânda tepelenmiş hâliyle, çöp kutusunun hatıraları arasında yerini
aldı bile. Arkasından bakıyorum kızgın kızgın.» (41)
“Namaz, Zamana Sahip Olmanın...”
Âdem sokağa çıkacak. Çayın altını söndürdü. Sigara tablasında bir
yanık işareti yok. Şunu aldı mı?.. Aldı. Ya bunu?.. Onu da aldı. Kapıyı çekti.
Acaba çayın altı?.. Açtı kapıyı, içeri girdi. Tamam söndürmüş. Çekti kapıyı.
Hakikaten söndü mü?.. Açtı kapıyı, tekrar yokladı. Kül tablası tamam. Tekrar
çıktı. Âdem’de unutkanlık ve dalgınlık değil de, âdeta gözün gördüğüne
itimatsızlıktan doğan bu hâl, birdenbire namaz kılma hâline çağrışım yaptı.
«Namaz bu değil, namaza lâyık değiliz Allahım, ama affına sığınarak emri yerine
getirmeye çalışıyorum.» hissi. Ölçüye uygunluk zannedilen yerde bile Allah’a
havale şuuru. Tamam, yaptım, oldu yok.
Âdem niçin bu hâlini hatırladı?.. Söyledikleri arasında pekçoğunun,
«ne demek namaz değil?.. İşte İslâmı yaşıyoruz!» gibi baktığı ve âdeta namaz
kılmamanın mazeretine zemin sandığı, hatta ve hatta «ne yani, namaz mı
kılmayalım?» gibilerinden gözlerinin bulandığı, gözleri bulandıran sözleri,
aynıyla «Sevgili»nin ağzından dökülüyor:
- «Bizimki de namaz mı?.. Affet Allahım, affet!.. Af, af, af... Bugün
Ahmet (Arvasî) Bey söyledi, İmam Rabbani’nin Mektubat’ında görmüş; «İnsan namaz
kıldıktan sonra, suç işlemiş gibi bir hâle düşer.» Hep af Allah’tan, hep af
isteyelim. Bir de bizim namazımızı düşün!»
Ve ilâve etti:
- «Aman namazını kıl!»
Başka ne demişti Sevgili:
- «Bekleyeceksin!»
Mayıs 1982, «Müjdelerin Müjdesi»... Âdem, benim; Sevgili de o!.. (42)
1983 senesi Mart ayının o muazzam soğuğuna mukabil, söylendiği ânda
yakıcı bir soğukluk hâlinde onu gölgede bırakacak en büyük sırrımı, «halka,
aklına göre hitabedebilmek»le, «hakikat» arasındaki farkın temyizi hâlinde bu
mevzuda aldım... İşin söyleyebileceğim tek tarafı şu:
- “Namazı kıl!» (43)
Rahmetli Fatma Toköz... Rahmetli Atiye Toköz... Emine Toköz... İhsan
Toköz... Bu isimlerin her biri, hem özü ve hem de gözü tok insanlar!..
Rahmetli Fatma Toköz ve kızı rahmetli Atiye Toköz... Fatma Toköz,
Atiye ve rahmetli Zeki’nin anası olarak, başa alınması gereken:
İlk defa evlenmiş... Birinci evliliğinden Atiye doğmuş... Kocası
ölmüş... İkinci evliliğinden Zeki doğmuş... Kocası şehit olmuş... «Bizim
sülâleyi toplasan, belki 40.000 kişiydi!» derdi... Birinci Dünya Harbi
şartlarında veya harbin ertesinde Van’da Hicret... Babaannem Hanife Hanım’ın
ahiretliği...Oğlu, Hava Astsubaylığından emekli ve Almanya’da vefat etti...
Sonra da, onun büyüğü Atiye... En son da kendisi... Bir anne evlât acısıyla
nasıl cayır cayır yanar, doksan küsur yaşındaki o kadında gördüm... Ama goygoy,
vaveylâ ve isyan yok... 40.000 kişiden birkaç kişiye düşmüş akraba tanışıklığı
içinde bile, hep vakarlı, aklı başı yerinde... Kızının vefat ettiği gün bile,
bir parçacık ekmeğin israfından ve nimete nankörlük etmekten korkan itidal
tavrı!..
Ömründe, Fatma Hanım teyze ve kızı Atiye hala kadar temiz, tertipli ve
yemek adabını bilen kimse görmedim... İster evlerinde, ister misafirlikte,
yedikleri ekmek cetvelle ölçülmüş gibi hiç değişmezdi... İnsanın sadece
açlıktan bitkin olmama sınırında toklukta durması, nefsini böyle disipline
edebilmesi ne harika bir şey... Her şeyde itidal haddi üzerindeydiler...
Bereket denilen şeyin ne olduğu, onların hayatlarından seyredilebilirdi...
Bugünün, diyelim 2.000.000 lirayla geçinirken ağlaşan iki kişilik ailesi
yanında, onlar 400.000 lirayla geçinebilir... Hem de tasarrufta bulunmuş
olarak... Benim para durumumun Üstadım’ın düşündüğü bir husus olduğu günlerde,
rahmetli Atiye Hala tutturmuş, ömür boyu biriktirdiği ve altına çevirdiği
tasarrufuyla bana dükkân açacak... Onun vefatından sonra da Fatma Hanım teyze,
kızının dileği yerine gelsin diye aynı ısrarda... Diyeceğim şu ki, bunların,
öyle yaşamaları, paranın üstüne kuluçkaya yatanlarla aynı cinsten değildi...
Benim, bir daha böyle bir bahis açarsa kendini hiç ziyaret etmeyeceğim tehdidi
üzerine, para fakir fukaraya dağıtıldı!..
Toköz... O sahici insan ve vefatı üzerimde derin tesirler bırakmış
olan Atiye Hala, beni abdest alırken veya namaz kılarken gördü mü, gözleri ışıl
ışıl ve yürekten kopan bir memnuniyetle hemen gıpta tavrına bürünür ve şöyle
derdi:
- «Şimdi bunun namazı kandil gibi parlıyor; nur nur!.. Bizimki gibi
değil, o genç!»
Bu insan ki, yedi yaşında namaz başlamış ve yetmiş yaş eşiğinde,
üzerinde farz borcu yok... Nafilelerin üzerinde çetele sahibi de değil!..
Emine Toköz... Yunanistan’ın Gümülcine kasabasından Erzurum’a
kocasıyla gelmiş... Rahmetli Faik amcayla... Faik amcanın babası, o zaman
Erzurum’da hali vakti çok iyi bir memur... Faik amca, Emine Hanım teyzenin
ikinci kocası... Ölen birinci kocasından da bir çocuğu olan Emine Hanım teyze,
Erzurum’da kaynanasının düşmanlıklarına hedef... Geceyarısı, açlıktan ve
soğuktan uyuyamayan çocukları için mutfaktan nasıl gizlice ekmek çaldığını
anlatırken, ürperirdi... Umumiyetle bizim ısırıp yarım bıraktığımız ekmekler
üzerine tekrarlanan bu hikâyeler, beni öyle bir tesir altında bırakırdı ki,
bazen gizli gizli ağlardım!.. (44)
Şemsipaşa’dayım... Sertçe bir rüzgâr ve üşütmeye mahsus bir güneş...
Seyyar çaycı Zülfü’nün bir bardak çayı... Balık yerine su çeken meraklılar...
Bir kanepeye ilişmiş oturuyorum... Cehennemde vazife gören melek gibi, insan,
hayvan, nebat ve cemat harmanının lisân çehresinde ısınıyorum... Yanıma bir
kedi yanaşıyor; tuhaf bir duygu... Sanki kedi, yalnızlığımı anlıyor... Önümden
yılışarak gençler geçiyor... Derken... 55-60 yaşlarında, hafif sakallı,
zayıfça, bir gözü şehlâ şaşı arası bakışlı, tebessüm eden kavrukça bir adam
karşımda duruyor... Selâm veriyor... Mukabele ediyorum... «Nasılsın, iyi
misin?»... «Teşekkür ederim, iyiyim!.. Siz nasılsınız?»... «Hamdolsun!.. Baktım
yalnız başına oturuyorsun!»... «Yalnız oturan başkaları da var!» diyorum...
«Cemali güzel olan insanlardan zarar gelmez!.. Bak bu kadar insan içinde seni
sevdim!»... Ne demeliyim?.. Dediğim şu: «Teşekkür ederim, sağolasın!»... Ve
kendince esasa giriyor: «Derviş misin sen?»... Beni saçlı sakallı görüp yanıma
yaklaşan ve avamın saça-sakala karşı mesnetsiz karşı duruşu ile bu adamın
sempatisi arasındaki fark, ardından bu sözü, beni irkiltiyor... Ne diyeceğimi
bilememenin şaşkınlığında, lâtifeyle karışık, «biraz!» diyorum... «Namazını
kılıyor musun?»... «Namaza uzak değilim!»... «Nerelisin sen?»... «Muş’lu... Ya
siz?»... O da Sivaslı imiş... Ben soruyorum: «Siz derviş misiniz?»... Ordular
dolusu Şeyh enflasyonu malûm; onun binbir katı da derviş... Hayret, bu
iptidailiği içinde saffeti tüten adam umduğum cevabı vermiyor: «Nerdeee?.. Nefs
bırakmıyor, nefsin yükü ağır!»... Tekrar soruyor: «İsmin ne?»... «Salih!.. Ya
sizin?»... «Veli!»... «Ne güzel bir isim!» diyorum... «Seninki de güzel!..
Allah seni Salih kullarından eylesin!»... «Cümlemizi!»... «Dua et bana!»...
«Duaya muhtaç olan benim!» diyorum... «Ben şuradaki iskelenin orada baskülle
tarttırıyorum, gelirsen arasıra lâflarız!» diyor ve gitmek üzere kalkıyor...
Ardından «İnşallah!» diyorum!.. (45)
Sene 1983... Üstadım’ın vefatından birkaç gün evvel... Şemsipaşa’da
oturuyorum... Vakıa hâlinde söylüyorum: Denizdeki çalkalanma eseri bütün
sathını tutmuş küçük dalgacıklar, bana suyun kaynarken fokurdamasını
hatırlatıyor ve binlerce ağızdan fısıltılı bir sesle «Allah, Allah» diye
zikrediliyormuş gibi geliyor... Ben bu hâlde büyülenmiş gibi denize dalmışken,
bir de elleri cebinde ve aheste adımlarla, kendini kaptırmış hafif sesle Kur’ân
okuyarak bir adam geçmez mi!.. (46)
“Namaz, dinin direğidir” buyuruyor Allah’ın Sevgilisi... Namaz ile
zaman arasındaki kelime delâletinde bile pırıldayan alâka şudur ki, namaz,
zamana sahip olmanın mihrak mânâsıdır! (47)
“Resim... Bilerek Aldanma...”
1982’nin yaz ayları... Toprak vazolar, testiler, turşu küpleri,
saksılar, cam üzerine yağlı boya resimler... Ne oldu, ne bitti anlayamadım ve
kendimi birdenbire üzerinde «resim ve nakış» yazılı istidat çekmecelerinden
birinin önünde buldum!..
Hatırladığım kadarıyla, resme ilgim orta okul sıralarında... Resme
ilgi mi, yoksa güzel resim yapanlar yanında benim de o işi başarma ihtirasım
mı, ayrı mesele!..
Mehmetçik Ortaokulu’nda Naime Saltan Hanım ve Hasan Saltan Bey, resim
hocalarımdı... Bey, Anadolu kokan bir mizâç... Hanım ise, bir deli fişek; resme
olan istidatsızlığına ters tutumla, boyuna gülünç sergiler açardı... Hasan Bey,
yemek, çamaşır ve ev temizliğinin yüzüstü kalmasından şikâyetçi, Naime Hanım da
«anlaşılmayan sanatkâr» olmaktan mustarip!.. Mustarip görünmek de sanatkâr
bilinmenin aksesuarı ya!..
1982’ye kadar uyuyan resim yapma merakım, iktisadî zaruretler dolayısı
ile de depreşti ve gülünç bir ticârî atılım hayaliyle gündeme geldi!..
Birbirinden güzel şeyler yaptım... Birkaç sene sonra da, yıldırımla
vurulmuş gibi mânâ ile karşılaştım... «Siyâh üzerine beyaz noktalamalar
yapmak»: Büyü!..
Aslında en büyük şaşırtıcılık, Üstadım’ın 1983 mevsiminde Conan Doyle
vesilesiyle, onun tablolarından – resim koleksiyonundan bahisle geldi... Conan
Doyle, «Şerlok Holmes» isimli hafiye romanları dizisi yazan adam!..
Resme yöneldim mi, yoksa yöneltildim mi?.. Bütün karineler ikinci
şıkkı destekliyor!..
«Resim redd kökündendir!»... Rüyâ âleminden öğrendiğim bu mânâ, işin
kök hakikatini gösteriyor olsa gerektir!..
Bir el resmim var... İçinde bulunduğumuz dönemde zamanın sureti gibi
görürüm!..
Resim... Ortaokulda sınıf birinciliği için çekiştiğim Lemi’yi
hatırlamamam mümkün değil... Resimde aldığı not ortalaması, hep benden
fazlaydı!..
Redd: Geri döndürmek... Çevirmek... Kabul etmemek... Def etmek... Kerre...
Vâri... Bir şeyin karşılığını icra etmek... Aks... Yankı... Dil tutukluğu!..
Işığın görünüşe çıkması için kendisini aksettiren- geri döndüren zemin
ihtiyacı gibi, suret, akis yerinde mânânın tecellisi gibi görünür... Mânâya
nisbetle kelime klişesi, ses, çizgi, istif vs. şeklindeki her suret, bir
resim!..
Kavga eden: Çekişen... Dikkatle bakan... Aldanmış gibi görünen...
Bilerek aldanan!...
Bilerek aldanmak, benin bendeki gizlilik karşısında düştüğü hâllerden
biri olarak, kendi kendini deşen gerçek mustariplerin şuurunda olduğu bir
dava... Ben, benden gizliyim; ve deştikçe boğuluyorum bu hakikatte...
Aldanmalar hep bildik üzerine!.. (48)
Askerlik
(Üstad-Ü.F) Her işimle ilgili... Askerlik durumumu soruyor... O
sıralar imtihanlara girdiğim için, bir mânâ veremiyorum... «Çare yok,
yapılacak!» diyor ve arkasından ekliyor:
- «Fatihte tanıdık bir Şube Başkanı Albay var; ben yardımcı olması
için ona bir telefon edeyim!»
Yardımcı olmasına gerek olmadığı babında birşeyler geveleyerek,
utanmadan lâfı bulandırmaya çalışıyorum!.. Ama o ısrarlı:
- «Ben sana yardım ederim!» (49)
1984’ün Ekim ayında, Eskişehir’e gittim... Cemal Hoca vasıtasıyla,
rüşvetle iş gören ve birkaç ay önce emekliye ayrılmış olan Sıkıyönetim Savcısı
Albay’la tanıştım... Eskişehir Hava Hastahanesi doktorlarına para yedirerek
benim askerlik işini halledecekti; sakat raporu alacaktı... Bütün doktorlardan
iş ayarlanmışken, kendi aralarındaki çekişmeden dolayı biri su koydu ve işi
yokuşa sürdü... 54 kilo ve 1.80 metre boy... Aradaki farkı tabiî olarak dikkate
alacakları farzedilir ve “diğer muayene neticeleri” ile iş bitirilir
zannedilirken, dediğim doktorun tutumu... Bu durumda kilomu, onu da bertaraf
edici bir ölçüye indirsem?.. Tam 49 kiloya düştüm... 20 günde, açlık, susuzluk,
hamamda kilo düşme ve 10 kilometre mesafe yürüme... Eskişehir’in kışında!..
(50)
Aziz Demirci, benim yerime askere gidecek... (51)
Aziz müracaatını yapmış ve tahsilini ilkokul yazdırmış... Eskişehir
Askerlik Şubesi’ne telgraf çekmiş, pazartesi netice gelecek... Aziz’e 500.000
lirasını verdim... (52)
Kütahya’nın Gediz İlçesi kaplıcaları... 1991 Aralık 17.gün... Firar
hâlim bu mekânda... Askerlik davamın ne olduğunu ve ne olacağını bilmeden,
beklemekteyim!.. (53)
Nüfus Kâğıdına göre doğum tarihim: 25 Aralık... Askerlikten terhis
tarihim: 25 Aralık 1992... Askerlik Şubesi Başkanı, başbelâsı benden kurtulmuş
olan Kıdemli Albay Teoman Yüksel ve sivil memur Naim Çoban’ın imzâları... Bedel
yattığından eğitime tâbi tutulmama imtiyazı ile, askerlik yapmadan yapmış
oluyorum... İhtimâldir ki, bundan sonra bir kısım zekâlar, askerlik yapmaktansa
soygun yapıp bedel ödeme yolunu tercih edeceklerdir!.. (54)
Savcı Adnan Akbal... Hâkim Namık... Kayıp: Suç ortağım Aziz Demirci...
Benim yerime askere giden... Ayıp: Tutuklandım... Sivas Temeltepe Askerî
Cezaevi’ne konuk edildim... Zararı Lâikistan Cumhuriyetine... Zehir yese, onu
şifaya tahvil etme sırrına ermişiz biz!.. (55)
Askerlik mi?.. 15 yaşımdan beri askerim... Davamın askeri... Sağa sola
sapmadan, hiç kolaya kaçmadan, sahici biçimde... Fikir, fiil ve sanatı ölüme
ayarlı... Beni anlayabilecek olanlar, benim kumaşımdan olanlardır ancak!.. (56)
Tekel
Tekel... Tek el... Hayatım boyunca dış yüzde büründüğüm şekillerin,
yol gösteren tabelalar gibi iç yüze mahsus mânâları tedaî ettirmesinden ve bir
şeye mahsus kılınmış olarak kukla gibi oynatıldığım hissinden sarhoşum!..
Sene 1974... Bir adam düşünün: Bürünebileceği, ihtisas sahlarından
birinde ilim adamı, sanat adamı, kendi kendinden ibaret de olsa militan
şahsiyet tipleri arsında, her birinin istidadını yaşatırken, hepsinden başka
bir güçle «benim kaçacağım mecra hangisi?» diye çırpınıyor... Ve onu dilim dilim
kesen düşünce: Zaman geçiyor... Herşeye malikken herşeyden mahrum bıktırıcı
şartlar altında tükenmiş bir hayat yılgını «dava adamı» olarak, Tekel
İdaresi’nin zift kuyusunda cesedini sürüklüyor... O türlü bir kimsesizlik
içindeyken, bugün hâlâ mahfuz ve bana bu satırları yazdıran bir kağıda, şartlar
ne olursa olsun imânın ne demek olduğunu gösterici şu tarihî notu düşüyor:
- «Ne olur, nasıl olur bilmiyorum ama, benim mutlaka olmam ve yapmam
gereken bir iş var!»
Herşeyi yöneten o şey ki, ona her basmakalıp işde işkence çektiriyor,
onu hiçbir şey ve hiçbir yerde doyurmuyor... Yol, yordam, çevre ve imkân
şartlarının yokluğu içinde, o kapkara çaresizlikte rüzgâra teslim cüsse ve
suratın hâlini düşünün ki, ölü kadar sessiz ve bitik, öfke ânında patlayıveren
ölçü endaze tanımaz saldırganlık ve enerji, çevredeki bazı insanların
düşüncesine göre esrar iptilâsındandır... Sigarayı çekişinden ve bitik hâlinden
belli ki, üflüyor... Saldırgan ve kendisini kaybedesiye patlayışlarından belli
ki, kriz tutuyor... Birgün, beraber çalıştığımız Davut isimli bir arkadaş:
- «Yahu ne garip adamsın!.. Cansız cansız otururken, kavga çıkınca
enerji küpü kesiliyorsun şahlanıyorsun!»
Umumiyetle ve umumî çizgileriyle maymun gibi adamlar arasında, ne
anlayan ne bir şey... Aslında o, dev sancılara beşiklik eden yüreklerin, dışyüz
seyircisine ve kör gözlerle kapalı yalnızlığı içindedir... Karada çırpınan,
suya hasret bir balıktır... Böyle günlerden birinin aynı olan gecesinde, büyük
irşad kutbu Abdülhakîm Arvasî Hazretlerinin mütebessim çehresini görme
devletine erişmişti... Ve Abdülhakîm Arvasî Hazretleri onun başını okşamıştı!..
(57)
Karaköy Gümrüğünde, Tekel Vergisiz Satışlar Mağazası... Sene 1973 veya
1974... Bulgaristan bandıralı bir yolcu gemisinden her seferinde
karşılaştığımız, 50-55 yaşlarında bir karı-koca... Gemide, adam piyano
çalıyormuş, kadın da şarkıcı imiş... Bizden alış veriş yaparlardı ve ahbaplık
ilişkileri içinde bizim çocuklar onlara ufak tefek siparişler de verirlerdi...
Bulgar gemisi geldiğinde, kendilerini hiç de belli etmeyen (!) siyasî şubeden
polisler de orada arzı endam ederlerdi... Bir seferinde ben de o karı koca ile
konuşurken, bana bir «Bulgarca – Türkçe» lûgat getirip getiremeyeceklerini
sormuştum... Üzerimde asit kadar haşin bakışlar... Bizim çocuklar, beni dikizleyen
adamların benden pirelendiklerini çıtlattılar... «Kaşkaval» dedikleri kaşar
veya kaşarı andıran peynirden getirmelerini söylesem mesele yok... Ama lûgat
istemek de ne demek!.. Sonradan, o karı kocanın casus olduklarına ve onlarla
fazla samimi olmamam gerektiğine dair ikaz da yapıldı!..(58)
“Davanın
Mihrak Şahsiyeti: Hayran Hanım”
Alışılmamış iddialara alışılmamış ispatlar gerekir... Alışılmamış
vakalar da, kuru mantık kalıplarıyla değil, kendi bedahet çizgisi üzerindeki
idraklere ancak tasvirle aktarılabilir... Şayet, «fikirde tecrit, teşhis
içindir; sanatta teşhis ise, tecrit içindir!» hakikatini gözönünde tutarsanız,
benim yaşadığım vakıaya hem saf tefekkür ve hem de saf sanat idrakiyle
yaklaşılması gerektiğini anlayacaksınız... «Tilki Günlüğü»nün «hüccet-ül
gayb-gaibin delili» hükmündeki canlı vesile mihrakından, Hayran Erdal Hanımdan
bahsediyorum!..
Hayran Erdal Hanım, Eskişehir’de, Esentepe ve Tepebaşı semtleri
içindeki Anadolu Ünüversitesi Açık Öğretim Fakültesi’nde İngilizce Hocasıdır!..
(59)
Ve bu davanın mihrak şahsiyeti, İngilizce Hocası Hayran Hanım’ı!..
(60)
Hayran Hanım’ın teyzesi veya babaannesi, o doğmadan önce bir rüya
görmüş... Konya Akşehir’de türbesi bulunan Seyyit Hayranî isimli bir evliya,
rüyasında ona, kız doğarsa “Hayran”, erkek doğarsa “Hayranî” isminin
konulmasını söylemiş... Hayran Hanım’ın elinde de, bir esmer leke varmış...
(61)
Hayran Hanım’ın kızkardeşi Fatime Erdal, Seydi Mahmut Hayranî’nin
bahsi geçen 1945 basımı bir kitap bulmuş... Sinaneddin Hazretleri, Mevlâna
Hazretlerine, Seydi Mahmut Hayranî Hazretlerini, “saçı sakalına karışmış bir
tilki” diye tarif edince, Mevlâna gülümsüyor ve onunla karşılaştıklarında da,
“zamanımızda senin gibi bir tilki olması ne güzel!” gibi birşeyler söylüyor...
Neyse... Kitap bana gelecek!.. (62)
Hayran Hanım’dan aldığım kitabın ismi: Akşehir... Müellifi, tarihçi
İbrahim Konyalı... 1946 tarihli basım... Kader, onu elime tutuşturdu... İçinde
mühim bir bölüm var... Seyyit Mahmut Hayran ile Celaleddin-i Rumî arasında bir
dostluk ve bağlılık tablosu... Ahmet Eflâkî’nin menakıbından alınmış...
Şöyle... Şeyh Sinaneddin, uzun bir geziden sonra Mevlâna’ya erişir ve şu soruya
muhatap olur: “Seyahatlerinde hiçbir merde eriştin mi, Seyit Mahmut Hayran
Hazretlerini nasıl gördün, ne ile meşguldür?”... Şu cevabı veriyor: “Onu tilki
gibi, saçı sakalına karışmış bir hâlde oturur gördüm; sizin temiz âleminize göz
kapamış!”... Bu cevap üzerine Mevlâna güldü ve hiçbir şey demedi... Şeyh
Sinaneddin Akşehir’e döndüğü zaman, Mahmut Hayran’ı çarşı başında uyuyor gördü...
Mahmut Hayran, Şeyh Sinaneddin’e bağırdı: “Şeyh Sinaneddin!.. Ahrar reislerinin
zamanında tilki gibi olmayı cana minnet biliriz!”... Şeyh Sinaneddin, Seyyit
Mahmut Hayranı öptü ve gönlünü açacak sözler söyledi... Şeyh Sinaneddin başka
bir zaman tekrar Mevlâna’nın yanına vardı ve şunları dinledi: “Alemde kalpleri
uyanıklar çoktur!”... Ve şu beyitleri dinledi: “Eğer o deli hayatta ise ona de
ki, nadir bulunur deliliği benden öğren!.. Eğer sen divane olmak istersen,
benim benzerimin nakşını elbisenin üstüne dik!”... Ve sonra şu: “Her delilik
için bir müddet sonra iyilik vardır. Fakat ey deli!.. Ne oluyor ki sen ifakat
bulmuyorsun?”... Feci bir yorgunluk ve kesif bir mutluluk içinde, “Tilki
Günlüğü”nü aksatmamaya çalışıyorum!.. (63)
4 Şubat 1990
Hayran Hanım’la Şer’i nikâhı kıydık... (64)
24 Mart
1990
Ben, Kaya Balaban ve Semra Hanım benim arabada, Harun Yüksel’in
kiralık arabasında da o, Neclâ ve Ömer, gece 2’de Bursa’ya geldik... Ben yatana
kadar saat 5 oldu... 9’da herkes kalktı, tabiî ben de; nikâhım var ya!..
Babamın arabada da annem ile Nezihe Hanım, Eskişehir’e yollandık ve saat
14-14.30’da eve vardık... Sonra Nikâh dairesine... Akşam da, “bir zamanlar
kartal” olduğum Eskişehir’in o suboyunda dolaştık: Ben, (İngilizce hocası)
Hayran Hanım, Kaya, Semra Hanım ve İsmail Erdal... Belki isim ve cisimlerinin
uyandıracağı tedaîler olabilir diye, nikâha gelen birkaç ismi de not edeyim:
Aynur Hoca, Nazlı Hoca, Gül Hanım, bir Singapurlu hanım hoca, Amerikalı genç
bir erkek hoca ve Amerikalı genç bir hanım hoca!.. (65)
Şerife Neslihan’ın tarafımızdan bilindiği gün... Soy, boy... 12 Kasım
1990!.. (66)
1 Temmuz, kızım Neslihan’ın, dayısı İbrahim’in ve anneannesinin doğum
günü!.. (67)
Ayşe Elif’in doğumu... 6 Ocak 1993 (68)
"Biz
Bu Davanın Enayisiyiz!"
1 Şubat’ın mânâsı, bende 1990, derken 1991 ve sonra 1992’de meydana
gelen olaylarla... En iyisi kuru tesbit: 1 Şubat 1983, Üstadım’ın İstikbâl
İslâmındır isimli eserimi tamam hâlde istediği ve bana ikinci defa mühlet
tanıyarak iade ettiği gün... O kadar silik bir gün ki, hatıramda sadece
tamamladığım esere mühlet verişi kaldı... 1990 ise, hayatımın dönüm
noktalarından; özel hayatımın... 1991, Taraf dergisinin çıkışına vesile olan ve
onun nitelemesiyle “Panik Operasyonu”... 1992, Miraç gecesi... Güneydoğu’da çığ
düşmesi sonucu 150 askerin telef olması!..
Şiirin ince ve gizli mânâlarını çıkaran “hâlden anlar”, 1 Şubat
1991’de Cuma günü “öğleden sonra” başıma gelen hâlden de aynı şiir idrakıyla
çok şey anlar!..
“1 Şubat 1991... Günlerden Cuma... Sabahtan yağan kar tutmuş...
Pencereden baktıkça canım sıkılıyor... Canım sıkılıyor, çünkü bugün gelecek
olan misafirlerimi karşılamak üzere garaja gitmem lazım; oysa yağan kardan
dolayı arabamı bahçeden çıkarıp çıkaramayacağım meçhul... Ayrıca, bir-iki aydan
beri görmediğim anne ve babamın, akşam Bursa'dan kızkardeşime, yani Avukat
Harun Yüksel'in evine geldiğini haber aldığım için, onlara da uğramam lazım...
Kendimi, iki ayağı bir pabuçta hissediyorum... İlk iş, arabayı
çıkarabilmekte... Önce anne ve babamı görmeye giderim, ardından da Harem'e
misafirleri karşılamaya; böyle kararlaştırıyorum... Hazır Harun Yüksellere
gittiğime göre, yeni aldığımız ocak ve fırının ambalaj tahtalarını ve
mukavvalarını da götüreyim, sobada yaksınlar... İlk iş arabayı
çıkarabilmekte...”
“Saat 14.00... Birkaç başarısız denemeden sonra, arabayı bahçeden
çıkarıyorum... Eve dönüp, karton ve tahtaları alıp, arabanın bagajına... Tekrar
eve dönüp çantamı alıyorum... Dışarı çıktığımda, benim arabanın arkasına bir
arabanın yanaştığı ve sonra ayrıldığını gösteren, karda teker izleri, tuhaf bir
şekilde dikkatimi çekiyor... İzler, anayola çıkan köşede duran beyaz bir
arabaya ait.”
“Çok yakın mesafede birbirini takip eden arabalar... Arkamdaki
gri-siyah bir araba, birkaç keredir beni sollamaya çalışıyor... Oysa, mecburi
istikamet olarak asıl ana caddeye çıkacağımız yolun köşe yerinden dolayı, zaten
dur-kalk ilerliyoruz ve beni sollamasının bir manası yok... "Salak
herif!" diye düşünüyorum... Nihayet beni solladı ve muradına erdi...
Yanımdan geçerken, salak herifin arabasında kendinden başka iki kişi daha
olduğunu gördüm... Hissimin tercümanı halinde, belli belirsiz bir düdük sesiyle
protesto ediyorum... Araba önüme geçer geçmez, şoförün yanındaki hızla kapıdan
fırladı ve silahını çekerek 4-5 metre mesafede, ayakları nişan alma vaziyetinde
yana açık, sol eliyle silah bulunan sağ elinin bileğini kavramış, tam karşımda
dikildi... Hiddetten çok, korku ve heyecan taşıyan bir insanın telaşeli
suratı... İlk anda aklıma gelen şey, benim düdük çalmamın kabadayılığına
dokunduğu bir tip olması... Beni vurmak isteyen bir örgüt elemanı da
olabilir... Kuzu kuzu vurulmaktansa, onu ezmek için şansımı deneyeyim mi?..
Hafif sakallı, meşin ceketli, şişmanca iri ve yuvarlakça suratlı tip, bir
yandan "in aşağı!" diye bağırırken, öte yandan elindeki silahla
işaret ediyor... Acaba bu, protestom cakasına dokunan bir sivil polis mi?..
Belki 5-10 saniye içinde cereyan eden bu sahneye, birden arabamın kapısının
açılması, arkadan gelmiş üç dört adamın beni arabadan dışarı çekmesi
ekleniyor... Müthiş bir telaş içindeler. "Kimsiniz siz?" diyorum ve
yarı mukavemet ediyorum... "Yakasını tut, paçasını tut!" gibi bir
heyecan içinde, üstümde silah araması yapıyorlar... O arada "Silah ihbarı
var!" diye bir laf... Demek bunlar polis... "Polis misiniz
siz?"... İçlerinden biri "polis!" deyip kimlik gösterse, mesele
tamam. Oysa benle güreşir gibi bir halleri var ve o anda korkudan beni
vurabileceklerini düşünüyorum... "Kim olduğumuzu görürsün!" diye bir
söz sırıtıyor gürültü arasında... "Beni kaçırmak isteyen bir örgüt
olmasın?.." Kafamdan şimşek gibi geçen bu ihtimal üzerine, "kimsiniz
ulan siz orospu çocukları!" diye bir küfürle ümitsiz bir mücadeleye
giriyorum... Biri benim altımda ve arabanın kaportasının üstünde... Kafama inen
tabanca kabzası... "Polise mukavemet ha!" diye sesler... Karga
tulumba, evin orada gördüğüm arabanın içine sokulurken, birkaç kişi de benim
arabamın arkasındaki bu arabanın arkasındaki arabaya binmek üzere koşuyor...
"Demek bunlar polis!"... Arabanın arka koltuğundayım; sağımda ve
solumda, silahlarını kafama dayamış iki kişi... Sırtımdaki paltoyu kafama
geçirdiler ve öndeki iki koltuk arasına doğru eğdiler... İçimde bir kurt;
bunlar gerçekten polis mi?... Arabayı kullanana saldırıp, bir yere çarpmasını
sağlamak veya en azından arabanın yalpalamasından çevrenin dikkatini çekeceğini
düşünüyorum; çünkü, eğer kaçırılıyorsam, nasıl olsa beni öldürecekler...
"Polisseniz kimlik gösterin!" diyorum. Şoför telsizi gösteriyor ve
açıp konuşmaya başlıyor;
-"Emaneti aldık, tamam!"
Hududunu aşan her şeyin tersine inkılap etmesi gibi, hadise boyunca
duyduğum korku ve heyecan, yerini "her şey olacağına varır!" ve
"inceldiği yerden kopsun" hissinin umursamazlığına bırakıyor... O
anda kendimi değil de evdeki eşimin bana ne olduğunu bilmemesinin telaşesini,
kendisini karşılayacağım misafirlerin yanında bizim evin adresinin olup
olmadığını düşünüyorum... Acaba içlerinde insani bir duygu kıvılcımı varmı
ümidiyle, yaralı kekliğin kendini yakalayan köpeklerin merhametine hitabetmesi
şeklinde sesleniyorum:
-"Şuradan eve bir telefon edin, sonra nereye götürürseniz
götürün!"
-"Merak etme, kolay iş!"
Arabanın içine kafamdan kan damlıyor... Dilimde, düşüncemde ve
kalbimde, "La havle"den başka bir mana mevcut değil... Allah'tan
başka davranış ve kuvvet sahibi yoktur!..
Araba duruyor ve iniyoruz... Paltom, etrafımı göremeyeceğim şekilde
kafama örtülü... Ve beni yere eğik vaziyette tutuyorlar... Sağımda ve solumda
kollarımdan tutan iki adam ve bir kişi de ensemden bastırıyor... Karşılayan bir
takım adamların sesleri... Beni yakalayanlardan biri, belki yaptıkları işi
mühimsetmek ve mühim bir işi başarıyla gerçekleştirdiklerinin takdirini
devşirmek üzere şöyle diyor:
-"Hayret yahu!... Ne kadar soğukkanlı adam!... Herifin umurunda
değil!"
Bir diğeri onu destekliyor:
-"Helal olsun!.. Delikanlı adammış!"
Ortadan söyleniyormuş gibi serdedilen bu laflardan, karşılayıcılarım
arasında amirlerinin olduğu neticesini çıkarıyorum... Gözlerimi bağlıyorlar.”
Gözlerimi bağlıyorlar... Ve MİT’te başlayan, Siyasî Şube’de devam eden
işkence maceram... O hikâye de, bir vehim, bir hayal, bir misâl sırasında
varolana döndü!.. (69)
Sene 1987... Ademe mahkûm edilmeye çalışıldığım dönem... Şimdi 1991...
Gerisini işkencehâneden nakletmek lâzım!..
MİT’teki sorgulama gibi, Siyasî Şube’deki sorgulamada da hazır bulunan
«Hoca» damdan düşercesine ve güya beni kıpırdıyamamacasına sıkıştırmış bir
hakikati ifâde edercesine haykırıyor:
- «Senin üstünde kim var, senin üstünde olanın adını söyle!»
- «Benim üstümde hiç kimse yok!»
Hayvanî bir ses tonuyla bağrıyor:
- «Yalan söyleme! Senin üstünde Saddam var!.. Ondan emir alıyorsun!»
Irak Devlet Başkanı’ndan emir almam gibi ahmakça bir irtibat kuruş
karşısında insan ne diyebilir ki?.. Sözün, bu hıyar keyfiyeti karşısında
büsbütün âciz kalacağını gördüğüm için, ses çıkarmıyorum... Seninki büsbütün
coşuyor:
- «Susuyorsun değil mi?.. Bilmiyoruz sandın!»
- «Ne söyleyebilirim ki?»
- «Yalan söyleme!.. Doğrudan doğruya ondan emir aldığını itiraf et!..
Ne yapmanı istiyordu, söyle!»
- «Ben bütün hayatım boyunca Üstadım’dan başka kimseye bağlı olmadım!»
Onun ahmaklığına mukabil Davut, biraz yontulmuş ve haberdar olduğunu
gösterici şekilde araya giriyor:
- «Necip Fazıl ölünce, tek başına sen kaldın!.. Peki o senin ne
yapmanı isterdi?»
O ânda da Üstadım’la sarmaş dolaş bir muhasebe içinde olduğumu, ondan
cesaret ve mukavemetini dilediğimi anlayabilir miydi acaba?
«Hoca», benim «Tilki Günlüğü» isimli eserimdeki «İbda’nın Şark
cephesini örgütleme» cümlesi etrafında perendeler atıyor... Tutturmuş, «E’den
bahset, E’den» diyor... Ne E’si?..
- «Neyi kastetdiğinizi anlamıyorum?»
- «Bal gibi anlıyorsun!.. Sen anlatacaksın!»
Ivır zıvır tuzakların avladığı abur cubur lâflardan sonra, benim
söylemediğimi(!) o söylüyor:
- «Erzurum, Erzurum!... Erzurum'u merkez almadınız mı?.. Doğu'daki
olayları sen tertiplemedin mi?»
- «Nasıl ben tertipledim?»
- «Soru sorma!.. Herşeyi açıkça anlat!.. Batman olaylarını sen
tertipledin; senin adamların yaptı!»
Vay canına!... İş, şakadan kakaya dönüyordu ve bu adamların meslekî
başarı uğruna yapmayacağı şey yoktu... Benim, "neye dayandırarak bunu
söylüyorsunuz?" sözüme, Davut hışımla cevap verdi:
- «Fikri sen üflüyorsun, ajite ediyorsun; ondan sonra da hiçbir şey
yapmamış gibi kenara çekilip seyrediyorsun!.. Sen bir hâinsin, devlet
düşmanısın!»
Ne garip bir durum!.. Dışarıda, fethettiğim alanda fatihçilik oynayan
ve ittifak hâlinde "yediği çanağa sıçan soyu" olarak benim inkârıma
giden lüpçü ve parsacılara karşılık, burada "davadaki telif hakkım"
tescil ediliyor ve dışarıda o türlü, MİT ve Şube'de de bu türlü işkenceye maruz
kalıyorum... Üstadım bir "Noktalama"sında şöyle diyordu:
-"Söyledik de söylenecek ne varsa, - Bize seyretmek düştü,
elâleme parsa!"
Ve bana söylediği şu söz:
-"Biz bu davanın enayisiyiz!"
"Enayi" lâfı üzerine gayr-ı ihtiyarî "estağfurullah
efendim!" deyince, hemen şu cevabı yapıştırmıştı:
-"Allah'a şükrederim!"
İt ve MİT'in birbirine aykırı yollardan beni tüketmek bahsinde birlik
oluşlarına ve bütün bunlara rağmen, yetişmelerinde büyük pay sahibi olduğum
bugünkü aksiyoncu gençliğin tezahürü karşısında ben ne demeliyim?.. (70)
12 Nisan 1991... Ben, Mevlût Koç, Harun Yüksel, Süleyman Dal, Ali
Osman Zor Ve Bilâl Saylak’ın, “Şartlı Tahliye” hükümlerinden yararlanarak
Bayrampaşa Cezaevi’nden çıktığımız gün... Cuma günü!..
1 Şubat Cuma günü yakalandım... Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığına
çıkmam gereken gün Cuma iken, kanun ihlâli ile, arkadaşlarımla beraber
Cumartesi günü çıktım ve 6 arkadaş tutuklandık... 12 Nisan Cuma günü tahliye
olduk... Ve Körfez Savaşı’nda Amerikan domuzunu protesto gösterilerinin Cuma
günleri macerası, bu şekilde ve arkası pek bereketli gelecek şekilde
noktalandı!..
Perişan bir gün geçirdim... Af kanunu 5’te (1) nisbetiyle kısmî bir
mahiyet arzedince, içeriden çıkmamız kesin, fakat arkasından benim askerî
mahkeme davam başlayacak... Onun ardından da Vatan görevi (!)... Kaç gündür bu
sıkıntı içinde iken, mahkemeye çıkacağımız günün gecesi de, her zaman olduğu
gibi sabahladım... Ali Osman Zor’un parlak (!) teklifi:
- “Eğer bugün tahliye olursak, askerlik işi için gelse gelse bir-iki
polis gelir, Cezaevi çıkışında onlara bir girişsek, Kumandan en az 100 metre
mesafe alır; onu yakalayamazlar!”
Her neyse... Uykuyu alamadan uyandık... Dışarıdaki güneşe aldanıp ince
giyindiğim için, Cezaevi arabasına binmek üzere dışarı çıkarıldığımızda üşümeye
başladım... Ali Osman Zor ile ben, Harun Yüksel ile Mevlüt Koç, Süleyman Dal
ile Bilâl Saylak, ikişer ikişer birbirimize kelepçeliyiz... Devlet Güvenlik
Mahkemesi’nin önüne geldiğimizde, polis otobüsleri, Askerî cemseler, bir sürü
polis ve asker arabaları... Ve tabiî ki hâlis gençlik ve halk... Heyecan verici
bir manzara... Bizi telâş içinde yan kapıdan eskiden morg olan Mahkeme
binasının alt katına sokuyorlar... Alt katta, önünde parmaklıklı demirler olan
hücre... Hücrenin demir parmaklıklardan yapılma kapısını, kilitledikten sonra
bir de zincirle kilitliyorlar... Merdivenlerde asker ve polisler... Hücrenin
önündeki küçük bir oda büyüklüğündeki yerde birkaç asker... Bahçeye açılan kapı
önünde, bahçede asker ve polis... Biz, birbirimize zincirli olarak bu
tuhaflığı-komediyi seyrederken, merdivenlerden 15-20 kişilik bir asker grubu
silâhlarıyla takviye (!) geldi... Kıpırdamaya yer olmayan boşlukta birkaç
dakika dikildikten sonra mecburen, üç-beş’i içerde kaldı, gerisi bahçe kapısı
önüne... Arkadaşlar içinde en zor durumda olan benim; 163. Madde kaldırıldığı
için, zaten ortada dava mevzuu kalmıyor... Ben, Ali Osman, Bilâl ve
Süleyman’ın, ruhsatsız silâh davası kalıyor ki, zaten içerde yattığımız müddet
onu karşılıyor... Fakat benim askerlik davam?.. Cezaevindeyken hep askerî
savcılıktan ifâdeye çağrılacağım endişesinde idim... Eğer bugün (12 Nisan)
tahliye olmazsak, Kanunun Resmi Gazete’de yayınlanmasına kadar geçen müddet
içinde Askerî Mahkeme davası çıkabilir ki, Cezaevi’nde kurbanlık koyun gibi
beklemektesin... O gün... Eskiden morg olan binanın alt katındaki hücrede,
merdiven altına yakın olması hasebiyle, müthiş ceryanın da ayrıca
etkilemesiyle, çok üşüdüm ve kafam resmen dondu... Bizden önce mahkemeye giren
iki komünistin davası uzayınca, benim de çektiğim işkence uzadı... Nihayet, en
az iki saatlik gecikmeyle mahkemeye çıktık... Yerimize geçtik... İki dakika
sonra dinlemeye gelenler de içeri doldu... Yer kalmadığı için itiş-kakışlar,
içeri giremeyenler vesaire... Ben mahkemeye gelirken hiçbir savunma hazırlamadım
ve duruma göre konuşmaya veya konuşmamaya karar verdim... İçeride o güzelim
gençler kalabalığını görünce, kendim için değil de onlar adına davamın şah
duruşu zaruretini yerine getirmem icab ettiği karanı verdim... Ki hitabet bir
yana, böyle durumlarda göze alamayacağım çılgınlık yoktur... Mahkeme başlıyor;
aslında bir takım adamların müslümanları sorgulaması, sorgulayabilmeleri ne
utandırıcı... Rabbim inşaallah karşımızda köpekler gibi titreşerek hesap
verecekleri günleri de gösterecek... Her neyse; her şeyiyle ruhuma giran gelen
ve beni unufak eden bir manzara... Hâkim, Savcı’nın iddianamesinden sonra, ne
diyeceğimi soruyor... İşte tam o ânda hârika meydana geliyor!.. Bu, milimi
milimine bir zamanlama ile ruhaniyet âleminden gelen bir imdattır!.. Savcıya,
Ankara’dan faksla geçilen, af kanununun Resmî gazetede yayınlandığı haberi...
Hademe bunu Savcıya iletirken, bizim avukatlardan, eski Adalet Bakanlarından
İsmail Müftüoğlu Bey, harika bir çıkışla Hâkimi uyarıyor... Savcı da ona destek
vermekte... Zaten kelek bir tipi olmayan Hâkim de bunu nazara alıyor... Karar
için ara veriliyor, dışarı çıkarılıyoruz... Karar açıklanıyor: 163’ten
yargılama iptâl, silâhlar için de Asliye Mahkemesi bakacak... Böylece, şayet on
dakika önce bizim mahkeme neticelense idi, biz bir dahaki mahkemeye veya bayram
ertesine kadar Cezaevinde kalacak ve bahsettiğim tehlikeye çatacak yerde, böyle
bir lütfû İlâhî ile kurtuluyorduk... Daha doğrusu kurtuluyordum!..
Benim durumum, iki ucu pisli değnek değil de, her tarafı pisli değnek...
İçerideyken, Askerî Ceza Kanunu’na göre 5 ile 10 yıl arası hapis isteğiyle dava
açılacağını zannediyoruz... Hafifletici sebep filân, 7 sene olsa, af kanununa
göre cezanın 5’te (1) oranı yatılacağına göre, eder 1,5 yıl civarı... Silâh
davasından açılacak davada cezayı paraya çevirttirebilirsek, içeride yattığımız
müddet bunun (1) senesini karşılar... Ama ondan sonra 20 ay askerlik... Olmaz
işler içindeyim!..
12 Nisan... Cezaevinden tahliye oluyoruz... Dışarıda gazeteciler
ordusu... Cezaevinden çıkana kadar hep Askerlik davası... Neyse... Cezaevi
çıkışında karakola “buyur” edilmiyorum... Zaten aksi olsa, arbede çıkardı...
İşkenceci tosunlar ise, dikizlemeye bile gelemediler... Mehmet Fazıl, Muş’tan
hiç durmamasıya gelmesi için 6 kişiyle otobüs kaldırdıklarını söylediği
arkadaşların ve Konya, Bursa gibi vilayetlerden gelenlerin, tabiî ki yakın
çevremizdeki gençlerin ve bir takım gönüldaşların hatırını ileri sürerek,
yakındaki bir lokantada iftar yemeğinden bahsediyor... Oysa ben kafamı
taşıyamıyorum ve bir ân önce eve gidip yatmayı düşünüyorum... Ama mecburen
Fazıl’ın ve arkadaşların isteği oluyor!..
Aradan birkaç ay geçiyor... Eve gelen polis... Kapıyı açmıyorum... Bir
kağıt bırakıyor... Askerlik maceram yeniden başlıyor!
Ben firardayım... Eve uğradığımda kapıcının verdiği bir tomar karakola
davet kağıtları... İçinde silâh için mahkeme davası da var... Ve Aziz Demirci
de benim adresten aranıyor... Ve cebren ihraz tezkereleri!..
Asliye mahkemesindeki silâh davasına arkadaşlar gidiyor, ben yokum...
Mahkeme savsaklanıyor... Ve Hasan Ölçer’den müjde: “Ateşli silâhlarla ilgili
kanun değişikliği bilmem neyinden, dava düşüyor... Hâkim benim için şöyle
söylemiş.
- “DGM’den afla kurtuldu... Bu adam gelip hiç ifâde de vermedi, bu
işten de kurtuldu... Herhâlde Allah öbür dünyada da küçük günahlarını
affedecek!”
1992’nin başlarında çıktığını zannettiğim o kanundan sonra, 1992’nin
bir diğer ve asıl güzelliği de, 40 yaşını geçenlerin bedel ödeyerek askerlikten
kurtulabilmesi imkânının doğması... Bundan yararlanabilmem için, firarı
bırakmam lâzım... Neticede askerlikten kurtuldum... Tutuklanma ihtimâli çok
zayıf ve en geç bir hafta sonra da mahkemeye çıkarılacağım kaydıyla gittiğim,
Sivas’ta, başka bir vartaya düşüyordum... Kendi ayağımla gittim, tutuklandım ve
bir hafta ile en fazla bir sene ceza alacağım ve bunu da Bayrampaşa’da yattığım
süre karşılayacağı kaydına güvenmişken, hakimin hamaratlığı ile 20 ay ceza
aldım... Ve 15-20 gün daha yatacağım kalmış olarak ve temyize başvurma hakkıyla
tahliye oldum... Temyiz, cezayı lehte bozdu ve bu iş bitti... Devlet Güvenlik
Mahkemesi’ndeki o harika oluşun ardından, sıkıntılı fakat her seferinde bir
harika ile sıyrılmış olmanın sırrı ile nihâî hükmüm şudur:
- “Gaibi Allah’tan başka kimse bilemez... Ama olan bitenden, olacak ve
bitecek olana doğru feraset nuruyla bakmayı kuluna bağışlayan da Allah... Beni
erken tutuklama gafını yapan Kemalist rejim, ardından gelişen hadiseler boyunca
kendi kuyusunu kazmış, Allah’ın vereceği takatle bize de onu kuyuya atmak
kalmıştır!”
Velhasıl... 12 Nisan 1991’deki, Allah’ın ve Resûlü’nün izniyle
büyüklerin ruhaniyeti imdadımıza yetişmiş, bizden 10 dakika önce mahkeme
olanlar Cezaevi’nin yolunu tutarken, biz ilk tahliye olan siyasî mahkûmlar
olarak işin içinden sıyrılmışız... Sıyrıldık!.. (71)
Bizzat Turgut Özal’ın emriyle yapılan meşhur operasyon... Neticesi: 71
gün Bayrampaşa Cezaevi ve 29 gün Sivas Temeltepe Askerî Cezaevi... Toplam 100
günlük bilgisayar kursum!.. (72)
“Âlemde
Bâr Olur Hâlime Bigâneler!”
Evimin geniş ve uzun bir balkonu var... Mevcut tahta ve çıtaları kesip
biçerek birbirine yakıştırdım ve pekâlâ bir parmaklık yaptım... Geçen sene
(1992) “sunta” ve tahtadan çattığım çiçekliklerin yanına, çöpe niyetine yol
kenarına atılmış büyük peynir tenekelerinden edinerek ve onları da kesip biçerek
yeni çiçeklikler ekledim... Sonra, toprak ıslah çalışmalarım... Geçen seneki
çiçeklerden kalma tohumları ve meyve çekirdeklerini ekmem... Ellerim,
hapçıların elleri gibi kesik içinde ama, emeğinden ve eserimden mesudum...
Uğraştığım işin, ruhumu teskin eden bir tarafı var... Tıpkı hamile kadının,
geçmiş doğum sancılarının hatırasıyla yeni bir doğum sancısından kaçınma
tecrübesini andıran nafile bir sığınak gibi olsa da, söylediğim üzere bana
nefes payı gelen bu çabadan mesudum!..
Muhabbet kuşu... Kimbilir kimin evindeki kafesinden firar etmiş ve
benim bahçeyle bir seviyedeki evin balkonuna konmuş... Lâtifeli bir dille
söylersem; demek zevk sahibiymiş... Uyku mahmuru gözlerle çay ve sigaramı içmek
üzere balkona çıktığımda, 13-14 yaşlarındaki komşu çocuğu Yalçın, “amca şu kuşu
yakalar mısın?” dedi... Baktım, ayakları ve kanatları bir kafes imkânındaki
sıçramalara uyarlı muhabbet kuşu... Bilmem yakalayabilir miyim?.. Neticede
yakaladım... Kuşun zaten sahibi olmayan Yalçın, kendi malik olma arzusunu
askıya aldı ve onu sahipleneceğim kesin kanaatiyle bana, hakkı olmayışın rıza
tavrıyla baktı... Ama çocuk; bilmez miyim onun yüreğinin bir kuş gibi
sektiğini... Balkondaki delikli bir çamaşır sepetinin altına koyarken, “kuş
senin!” dedim.
Kimin olduğundan habersiz kuş, çamaşır sepetinin içinde, kafesteki
alışkanlıkları ile hareket etmeye çalışıyor ama, tuhaf... Yanlamasına tel
kafese yapışmaya uyarlı ayaklar, bizim çamaşır sepetinin yapısı karşısında
başarısız... Kuşa kuşluğunu öğretecek değilim; lâkin bunun düşe kalka
hareketleri bana çırpınan bir fareyi andırıyor... Böyle olmayacak...
Acıyorum... Yalçın’ı, tel kafes almaya yolluyorum... Ve içine bir gölge
düşmesin diye tekrarlıyorum:
- “Kuş senin!”
Yani kafes de!..
Kuş gitti... Hâli ise gözümün önünde... Avuçlarımın içinde körük gibi
inip kalkan göğsü, çarpan yüreği... Minicik gagasıyla, ümitsiz de olsa elimi
gagalayıp kurtulmak istemesi... Kafese ilk girdiğinde, ürpertiden kabaran
tüyleri... Aradan birkaç dakika geçmeden, birden canlanıp çevik hareketlerle
şuraya buraya sekmesi ve yemlere yumuluşu... Emniyet ve güven hissi... Onu çok
iyi anladım!..
Kafes, insana hürriyetin aksi bir intiba verir; oysa muhabbet kuşu,
benim hâlime nazaran bunun tam tersini ilhâm etti bana... Diyesim o ki:
- “Âlemde bâr olur hâlime bigâneler!”
Bâr: Yük... Yâr?.. (73)
Dost... Her şeyden önce samimilik ve hasbilik... Bu yoksa, hiçbir
şeyin kıymeti yok... Bana en içten bağlılık gösteren ve 1971-1972 senelerinde
Kandilli semtinde otururken başlayan ve vefat ettiği 1985 Mart’ına kadar misyon
adamı olduğuma imân eden rahmetli Yusuf Özgülen... Vefatından üç ay önce, ben
askerlik işimi halletmek üzere Eskişehir’e gelmeden «son defa görmek üzere» ona
gitmiştim; kan kanserine yakalanmıştı ve birkaç gün sonra Ankara’ya
gidecekti... Yüreğimi delik deşik eden sözü:
- «İşini mutlaka halletmeye bak!.. Sen sinirli adamsın, mutlaka birini
vurursun, sonra da seni temizlerler!.. Biz ölsek de... Senin yapacak işin var,
sen lâzımsın!» (74)
Kendi payıma ben, oldum olası kendimi beğenmemişlik içindeyim...
Çevreme nisbetle ne olursam, ne yaparsam yapayım, bir türlü doymayan ve
kanmayan bir tarafım var benim... Kendimde beğendiğim taraf budur ve tabiî ki
bu beğenme, kendini beğenmişlik değildir!..
Çilesi çekilmiş ve hakikati yerine getirmiş bir eserimi
beğenebilirim... Eserini beğenmeyle, kendini beğenmişlik arasında da herhangi
bir alâka yok... Kendini beğenmişlik, işin cakasına yatmak ve olduğundan fazla
hava atmaktır... Ki bu durumda, kendini beğenmişlikle olduğundan fazla hava
atmak arasında ince bir fark bulunsa da, müşterek tarafları, her ikisinde de
palavracı mizacın tütmesidir... Kendini bir şey zannetmekle, bir şey olmak
arsında, daima aziz bir fark var!.. (75)
Hiç değişmemek, en genç çağımın yakıcı hayal ve hasretlerine bağlı
olmak demekse, dava aşkı ve sadakati, heyecanı, tohumun ağaca doğru gelişmesi
ve neticede kesiksiz bir oluş zinciri hâlinde tohumdaki cevheri bir “oluş
kanunu” ve hilkat sırrı hâlinde göstermekse, “iyi, doğru ve güzel” için
savaşmaksa, direnmekse, ben hiç değişmedim!.. (76)
Kendi çalışmalarım aksamasın diye en yakınlarımla bile ilgilenememenin
derin vicdan azabı içindeyim... Benimki davaya adanmış bir hayat ve vaktim çok
kıymetli... Böyle zamanlarda ne büyük işkence çekiyorum!.. (77)
Mürsel Karadayı, iş bulamadığı için intihar etmiş... Allah, bütün
mazlumların intikamını almayı nasip etsin bize!.. (78)
Bağdat Caddesi’nde bir kapıcının oğlu olan Yusuf Ölmez’e tecavüz edip
öldürdüler... Üzerimdeki umumi sıkıntı ve tiksinti hissi sanki budanmış gibi
bir duygu içindeyim... (79)
«İnsan hep ilk aşkına döner!» ... Deşelim: Her insanın ölümsüzlükle
ilgili bir yanı vardır... Ve her insan, şuurlu veya şuursuz, o yanı üzerinde iz
sürer... Ölümsüzlük arzusu, bütün ihtiyaçların menşeinde bulunur ve insanın
rahatsızlığı bu arzunun eseridir; varolmak arzusu, varolmak şevki, varolmak
aşkı... Bu aşkın gayesi ise, şuurun tamlığa, bütünlüğe, eksiksizliğe ve
kesiksizliğe ermektir... «İnsanın realitesi bir ıstıraptır!» ... Bunu
yaşıyorum... «Çünkü o, varamadığı bir tamlıkla taciz edilmektedir!»... Bunun
şuurundayım!.. (80)
Geceyarısı duyulan nabız sesi, bilinmelidir ki benimdir; çözülen ve
çöken bir dünya, birleşen ve yenilenen dünya... Akış hızı yüksek bir nehirde,
yer yer tersine akıntıların peydahlanması tabiîdir... (81)
Atıfta nakşî sırrı... Benim usul ve üslubum!.. (82)
Kendimi, hamle yapmak istedikçe dizginleniyormuşum gibi
hissediyorum... İşte benim derdim de bu... İçi içini yiyen, pörsümeyen
heyecan!.. (83)
Ben içtimai kavgam adına ayıya dayı da desem, zaman ayının ayılığını
ortaya çıkarır... Halisler kalır, ayılar elenir!.. (84)
Ümitler ve ümitsizlikler; ikisi arasında salınan sarkaç durumum değil
mi ki beni öğütüp, toz etti... (...)
Hissiz bir felç durumu yerine, elini makine çarklarına kaptırıp
canhıraş çığlıklar ve acılar içinde de olsa yaşadığını duymak... Ama nerde
gerçek meseleli insanın varoluş ıstırabı, nerde bunların o dertten anlamaz
hissizlikleri... (85)
Bekliyorum, hiç kimsenin benim kadar beklemediği bir şafak vaktini!..
(86)
VE YALNIZ BEN... GÖZLERİM, SÖKMEYE YAKIN ŞAFAK AYDINLIĞINI SEYRE
HAZIR, O OLAĞANÜSTÜLÜĞÜ BEKLİYORUM... OLAĞANÜSTÜLÜK?.. ÖMRÜMÜN BÜTÜN GİRİNTİ VE
ÇIKINTILARINI KENDİSİNE MAHSUS BİLDİĞİM BÜYÜK ZUHUR... MUAZZAM BİR İSLÂMİ
ZUHUR... BAŞIMA NE GELDİYSE, BU YÜZDEN!.. (87)
DİPNOTLAR:
* Tırnak içindeki başlıklar
tarafımıza aittir.
* Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu, yazılarında bazen kendisinden
“Hafiye” ve “Âdem”; Üstad Necip Fazıl Kısakürek’ten ise “Sevgili” diye
bahsetmektedir.
* Giriş sayfası Yılmaz Serbest tarafından hazırlanmıştır.
1- Tilki Günlüğü –Ufuk İle Hafiye-, Salih MİRZABEYOĞLU, C: 1, s.
18-19, İBDA Yay. (C:1, s.44)
2- A.g.e., C: 1, s. 415
3- A.g.e., C: 1, s. 321
4- A.g.e., C: 5, s. 228
5- A.g.e., C: 5, s. 394
6- A.g.e., C: 3, s. 333-334-335
7- A.g.e., C: 6, s. 64
8- A.g.e., C: 4, s. 116-117-118 (C:1, s.485-486)
9- A.g.e., C: 4, s. 25-26
10- A.g.e., C: 1, s. 101
11- A.g.e., C: 1, s. 506
12- A.g.e., C: 4, s. 347-348-349-350-351 (Musa Bey’in hizmetkârı
Hudeyda Sayılgan ile yapılmış mülâkat için bkz: A.g.e., C:6, s.150-151-152-153-154-155-156-157)
13- A.g.e., C: 1, s. 383
14- A.g.e., C: 2, s. 457-458-459
15- A.g.e., C: 6, s. 485 (C:2, s.184)
16- A.g.e., C: 3, s. 346
17- A.g.e., C: 1, s. 317
18- A.g.e., C: 3, s. 315-316-317-318
19- A.g.e., C: 1, s. 245
20- A.g.e., C: 3, s. 149
21- A.g.e., C: 4, s. 167-168-169-170-171-172-173
22- A.g.e., C: 4, s. 151
23- A.g.e., C: 1, s. 264-265
24- A.g.e., C: 6, s. 235
25- A.g.e., C: 1, s. 375
26- A.g.e., C: 1, s. 227
27- A.g.e., C: 5, s. 504
28- A.g.e., C: 1, s. 94
29- A.g.e., C: 3, s. 32
30- A.g.e., C: 2, s. 139-140-141-142
31- A.g.e., C: 3, s. 242
32- A.g.e., C: 5, s. 314-315-316-317
33- A.g.e., C: 1, s. 459-460
34- A.g.e., C: 1, s. 429-430
35- A.g.e., C: 3, s. 358-359-360-361
36- A.g.e., C: 2, s. 393-394
37- A.g.e., C: 4, s. 260-261
38- A.g.e., C: 4, s. 538-539-540
39- A.g.e., C: 1, s. 466-467
40- A.g.e., C: 2, s. 130-131-132-133-134
41- A.g.e., C: 1, s. 118-119
42- A.g.e., C: 1, s. 195-196
43- A.g.e., C: 2, s. 62
44- A.g.e., C: 2, s. 54-55-56
45- A.g.e., C: 1, s. 370-371
46- A.g.e., C: 1, s. 391
47- A.g.e., C: 3, s. 214
48- A.g.e., C: 1, s. 421-422-423
49- A.g.e., C: 2, s. 11-12 (“Her işimle ilgili...”= Üstad Necip Fazıl
Kısakürek)
50- A.g.e., C: 3, s. 397
51- A.g.e., C: 4, s. 44
52- A.g.e., C: 5, s. 108 (27 Nisan 1989)
53- A.g.e., C: 3, s. 16 (C:3, s. 235)
54- A.g.e., C: 3, s. 97
55- A.g.e., C: 3, s. 49
56- A.g.e., C: 2, s. 17
57- A.g.e., C: 1, s. 127-128
58- A.g.e., C: 1, s. 295-296
59- A.g.e., C: 1, s. 94
60- A.g.e., C: 1, s. 197
61- A.g.e., C: 3, s. 292
62- A.g.e., C: 3, s. 522
63- A.g.e., C: 3, s. 557 (C:346-347)
64- A.g.e., C: 3, s. 480
65- A.g.e., C: 4, s. 333-334
66- A.g.e., C: 2, s. 212
67- A.g.e., C: 6, s. 204
68- A.g.e., C: 3, s. 204
69- A.g.e., C: 3, s. 450-451-452-453-454
70- A.g.e., C: 1, s. 325-326-327-328
71- A.g.e., C: 4, s. 526-527-528-529-530-531-532
72- A.g.e., C: 4, s. 341 (Geniş bilgi için bkz: İşkence -Gözlem-,
Salih Mirzabeyoğlu, İBDA Yay.)
73- A.g.e., C: 6, s. 86-87
74- A.g.e., C: 1, s. 85-86
75- A.g.e., C: 2, s. 23
76- A.g.e., C: 3, s. 14-15
77- A.g.e., C: 2, s. 200
78- A.g.e., C: 2, s. 106
79- A.g.e., C: 3, s. 29
80- A.g.e., C: 1, s. 205
81- A.g.e., C: 1, s. 173
82- A.g.e., C: 1, s. 221
83- A.g.e., C: 2, s. 135
84- A.g.e., C: 1, s. 273
85- A.g.e., C: 1, s. 191-192
86- A.g.e., C: 2, s. 346
87- A.g.e., C: 1, s. 98