Başyücelik Milleti
Sezai Kırlangıç
TEMEL BİLGİLER
Millet kelimesi aslen Arabça olup (Ar: ملة), “din veya mezheb; bir din veya mezhebe bağlı olan cemaat” ve “izlenen, gidilen yol” mânâsında kullanılmıştır. Kur’an-ı Kerim’de “Millet”
kelimesi 15 yerde geçer ve hepsi de –hak ve batıl olmak üzere- “Din” anlamında kullanılır. Allah, Hicr
Sûresi 5. âyette buyurdu ki; “Hiçbir
millet, ecelinin önüne geçemez ve onu
geciktiremez.”
Yine ayrıca şu âyetlere de müracaat edilebilir. (Âl-i İmran 95; en-Nahl 123; Sa’d 7; el-Bakara 120;
el-A’raf 88, 89; Yusuf 37; İbrahim 13; el-Kehf 20)… Yine Efendimize ait
hadislerde de “Din” anlamında
kullanılan Millet sözcüğü, bir dinin mensubları arasındaki grubları “mezheb-fırka” tarif içinde
kullanılmıştır. Kütüb-ü Sitte’den bir misâl; Peygamber Efendimiz (sallallâhu
aleyhi vesellem) buyuruyor ki, “Ahdin
bozulması: Hangi millet Allah ve Resûlünün ahdini (yani düşmanla yaptığı anlaşmayı)
bozarsa, Allah Teâla Hazretleri o millete, kendilerinden olmayan bir düşmanı
musallat eder ve ellerindeki (servet)lerin bir kısmını onlar alır.” (7170) Yine ayrıca şu hadislere de
müracaat edilebilir: Müsned II, 332; IV, 102; Ebu Davud, Sünnet I; Tirmizî,
İman 18…
Osmanlı Türkçesinde 20. yüzyıl
başlarına kadar aynı anlamı koruyan Millet kelimesi, 19. yüzyıl ortalarından
itibaren Fransızca-İngilizce “nation”
kavramını karşılayan bir kelime olarak kullanılmaya başlanmış ve dilimizi
tahrif eden bir mânâya dönüştürülmüştür. Latince kökenli olan “nation”, kök anlamı itibariyle “aynı atadan gelenler topluluğu”
demektir. Oysa aynı kavram Türkçe’de, kavim veya aşiret kelimesiyle ancak
karşılanabilir. Moğolca`dan alınan “ulus”
kelimesi ise, 1932 yılında aynı kavramın Kemalistlerce kullanılan karşılığı
olmuştur. Bu kavram, Moğol dilinde “siyasî
amaçla bir araya gelmiş olan boylar konfederasyonunu” ifade eder, oysa Millet
kavramı bu mânâdan kat kat daha geniş, daha zarif ve kuşatıcıdır.
Diğer taraftan tarif olarak
Millet; aynı toprak parçası üzerinde yaşayan, din, kültür, dil, duygu ve
düşünce birliği olan; içtimaî zorluklara ve tehlikelere birlikte tepki gösteren
toplumun adı… Her kavmi, ırkı, fırkayı kendinde terkib eden, harmanlayan,
benzeten, yakınlaştıran, sevdiren bu anlayış, İslâmî mânâya uygun olarak bizim de
benimsediğimiz bir tarif…
Irk yahud kavim ise; kan, doku ve
biçim olarak birbirlerine benzeyen “insan”
keyfiyetinin dış yüz cebhesi; “insan”a giydirilmiş, kabuk elbise…
Irkçılık; genel olarak çeşitli
insan ırkları arasındaki biyolojik farklılıkların kültürel veya ferdî
meseleleri de tâyin etmesi gerektiğine ve tabiî sebeblerle bir ırkın
(çoğunlukla kendi ırkının) diğerlerinden üstün olduğuna ve diğerlerine
hükmetmeye hakkı olduğuna duyulan inanç veya bu değerleri kabul eden doktrin...
Irkçılık, sosyal ayrımcılığı, ırklar arasında fark gözetilmesini ve soykırıma
kadar varabilen şiddeti haklı göstermektedir…
Irkçılık genel hatlarıyla
incelendiğinde, aynı kanı taşıyan, aynı dili konuşan ve aynı soydan gelenlerin,
kendi soyundan gelenleri her hâlükârda sevmesi, başka soylardan gelenleriyse
aşağılaması olarak algılanır. Bu durum ırkçılığın psikolojik, sosyal psikolojik
ve psikanalitik problem olduğunu ve bir “hastalık” olarak ele alınması
gerektiği gerçeğini sergiler…
Yahudi; yeryüzünün en ırkçı ve
kavmiyetçi topluluğu, kendisine vehmettirdiği “üstün millet-üstün ırk”
teranesini büsbütün dünya insanına kabul ettirebilme idealinin sahibi… Her
devrin haini yahudi, kendi dışındakileri, yahudi dili, anlayışı ve inancı
çerçevesinde yönlendirebilmek, düşündürebilmek ve idare edebilmek için,
milletlerin arasına veya imparatorlukların içine “ırkçılık” hastalığını bulaştırmıştır. Bu hastalığın tek sebebi yahudi
değildir elbet, fakat belki en büyük sebebi olduğu da bariz bir hakikat.
TARİHÇE
1789 Fransız İhtilali’nden itibaren Batı toplumlarında
görülen “Her ırkın kendi devlet
örgütlenmesini gerçekleştirmesi” anlayışı, bizim gibi âdeta yetmiş farklı
kavmi ve anlayışı “müşterek paydalarla” bir arada tutan milletlerde ciddi bir problemin
başlangıcı olmuştur. Kavim olarak varlıklarını Millet anlayışımızın İslâmî
temelli ve geniş çerçeveli korumacılığında sürdüregelen ve aynı inanç
birlikteliğinde binlerce yılımızı ve muhteşem fetihleri paylaştığımız, dünyanın
en ileri medeniyetlerini kurduğumuz “Din-Millet” kardeşlerimiz; “Dil”
farklılığı, “Etnik” farklılık davalarıyla, bilerek veya bilmeyerek, insanlık tarihinin en büyük trajedilerine
yol açtılar. Balkan kavimleri, Kırgızlar, Çeçenler, Türkmenler, Arablar,
Kürtler, Ermeniler ve hepsinden önemlisi Türkler, bu, yüz yıllık trajedinin baş
aktörü oldular.
Avrupa tarihindeki ilk milliyetçi
hareketlere Napolyon’un işgali (1804-1815) altındaki Almanya`da
rastlanır. 1848`de Avusturya İmparatorluğu`na karşı ayaklanan Macarlar, daha
sonra Çekler ve Sırplar, milliyetçilik akımını Orta Avrupa`ya taşıdılar. Bu
durum 1821`de Osmanlı Devleti`ne karşı ayaklanan Yunanistan, Avrupa`nın
milliyetçi çevrelerinde hiç vakit kaybetmeden destek buldu. 1860-1870 yılları
arasında gerçekleşen İtalya birliği, devrimci milliyetçiliğin en büyük
zaferlerinden biri olarak algılandı. 1870`lerde Rusya`da doğan Pan-Slavizm
akımı, yayılmacı milliyetçiliğin ilk misâlleri oldu.
20. yüzyılda (“ulus-devlet”
dedikleri anlamda) “kavim-devlet” veya “millet-devlet” kurma çabaları
gerekçesiyle, binlerce yıldan beri yanyana ve içice yaşamış toplumlar, “millî
kurtuluş” adına çokmilletli emperyalist güçlerin ve dünya üzerinde otoritesini
genişletmek isteyen yahudi kavminin tahrikleri ile birbirlerine karşı
düşmanlığa ve bağlı oldukları devlete karşı isyanlara başladılar. Ancak
beklenen “millet-devlet” anlayışı ümid edileni vermeyince, bu defa aynı milletler
yâni aynı “ulus”lar katliamlara, sürgünlere maruz kaldılar. 1920-1930`larda
İtalyan Faşizm`i ve Alman Nazizm`i ve 1910-1950 arasında yahudilerin Arab
soykırımı, 20. yüzyıl milliyetçiliğinin en trajik misâlleri olarak dünyanın hafızasında
yer edindiler.
Nitekim, ırkçılığın
dünya çapında yükselişe geçtiği 1930’lu yıllarda Türk milliyetçiliğinin de
şiarı “Kemalizm istibdadı, tek ulus, tek adam, tek bayrak, tek parti”
idi. 1933′ten sonra İstanbul Üniversitesi olan Darülfünun’da kurulan ilk bölüm “antropoloji”
bölümüydü. Gaye, ırkçı Kemalist anlayışa bilgi ve teferruat oluşturmaktı. Bu
mânâ çerçevesinde, 1932′de Âfet İnan, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Samih
Rıfat, Sadri Maksudi Arsal, Reşid Galib, Yusuf Akçura
ve Şemseddin Günaltay gibi ‘bilim adamları’ tarafından geliştirilen Türk
Tarih Tezi’nin ana konusu, dünya yüzündeki tüm medeniyetlerin doğurucusunun
Türkler olduğunu isbatlamaya yönelik bir teşebbüstü. Türk ırkını, ikinci sınıf bir
ırk olarak gören Batılıların ve Batıcıların tahrik ettiği savunmacı bir
psikolojinin eseri olan tez, sözde Türk’ü hakettiği yere oturmak davası
güdüyordu. Oysa Batı karşısında ruhlarında barındırdıkları kompleksi bir türlü
aşamayan Cumhuriyet dönemi aydınları, bunu psikolojik anlamda bir saldırganlığa
dönüştürerek, bir nevî Batının kendine yaptığını o da Kürd’e yaparak kendini
tatmin gayesi güder… Batı, Türk’e; Türk de Arab’a, Kürd’e… Nitekim daha 1930′da
Adalet Bakanı Mahmut Esad Bozkurt “Bu memleketin efendisi Türk’tür.
Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmaktır,
köle olmaktır” diyerek bu kompleksini açık açık ifade eder. Bu tür bir
ifade, Türkçülük veya Kürtçülük hastalığını iyice bünyeleştirmemiz için
yürütülen psikolojik saldırılardır ki, tek kurtuluşu, “Kendine yapılmasını
istemediğin şeyi başkasına yapmamayı” şiar edinmektir.
TÜRK OLMAYAN TÜRKÇÜLER
19. yüzyılın başlarından itibaren başta İngilizler
olmak üzere dıştan dayatmayla Osmanlı’da başlatılan “Batılılaşma” hareketleri,
1865 tarihine geldiğinde, Yeni Osmanlılar Cemiyeti (Genç Osmanlılar) ile
örgütlü güç olarak tarih sahnesine çıkarlar. 1867 yılından itibaren Jön Türkler
olarak anılan bu örgütün en faal üyelerinden biri Fransız vatandaşı yahudi Leon Kahun’dur. Bu yahudi “Leon
Kahun” Türkçülüğün teorisyenlerdendir. Türk ırkçılarının temel
kaynaklarından biri olan Asya Tarihine
Giriş; Türkler ve Moğollar adlı kitabı, yıllar sonra Türkçülüğün
Esasları eserini yazan Ziya Gökalp’ın
ve Mustafa Kemal’in temel başvuru
kaynaklarından biri olacaktır. Ayrıca Leon Kahun, 1876 tarihinde benzer
nitelikte Gökbayrak adlı bir de roman yazmıştır.
Türk milliyetçiliğinin teorisyenlerinden bir diğeriyse,
yahudi Armin Hermann Vambery’dir. Vambery,
Macaristan’ın başkentindeki Budapeşte Üniversitesi’nde 1870 yılında ilk
Türkoloji kürsüsünü kurmuştur. Vambery, 1908 yılında yine Budapeşte’de
açılan dünyadaki ilk Türk derneğinin de fahrî başkanıdır. Yine 1910 yılında
kurulan “Turan Cemiyeti”nin de fahrî
başkanlığını yapmıştır.
İttihat ve Terakki Partisi; yahudi ve masonların boy boy cirit attığı,
Selanik dönmeleri tarafından yönetilen ve oluşturdukları altyapı çerçevesinde
ön plâna çıkardıkları birkaç Türk ve Kürtle kendilerini perdeleyen İslâm ve
Türk-Kürt-Arab düşmanı hain bir yapılanma… Türk’e Türk propagandası bu parti
zamanında ayyuka çıkmış ve yine aynı propaganda neticesi karşı tepkiler gelişme
ortamı bulmuştur. Türk milliyetçiliğinin öncüsü olan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nde Türkler
kadar Kürtler de vardı, Arapkirli Abdullah Cevdet ve
Diyarbakırlı İshak Sukuti bunlardan birkaçıdır. Yine
aynı partinin mensubu olarak Nisan 1909`da Sultan II. Abdülhamid`e hal`ini
bildiren üç kişiden biri de, İttihatçıların güçlü ismi yahudi Emanuel Karasu idi.
Meşrutiyet havasıyla
ve Rusya`dan gelen Türk aydınlarının da katılmasıyla Kasım 1908`de Türk Derneği
kurulmuştur. Dernek, Yusuf Akçura, Necib Asım (Yazıksız), Veled
Çelebi (İzbudak) liderliğinde, başka milliyetçi aydınlarla Mülkiye Mektebi
Müdürü Mehmed Celâl`in odasında kurulmuştur. Dernek daha sonraki
faaliyetlerine Ahmed Mithat`ın yardımıyla Yeni Gazete
İdarehanesi`nde devam etmiştir. Dernek, Türk Derneği Dergisi’ni ancak
yedi sayı çıkarabilmiştir. Derneğin nizamnamesinin ilk maddesine göre, dernek
ilmî bir kuruluştur. İkinci maddede derneğin amacı; “Türk diye adlandırılan
bütün kesimlerin tarihini ve bugünkü durumlarını, eserlerini araştırmak,
böylece ortaya çıkan sonuçları dünyaya tanıtmaktır.” Derneğin üyeleri
arasında İsmail Gaspıralı`dan Bursalı Mehmed Tahir`e, Rıza
Tevfik`e, Mehmed Emin Yurdakul`a hattâ Agop Boyacıyan`dan, Vilademir
Gordicuski`ye, Antuan Tıngır`a, Rahib Karaçun`a kadar değişik
ırk ve inançtan şahısların bulunması, “derneğin ilmî ve medenî milliyetçilik
prensiblerinden hareket ettiğini göstermektedir”. Dernek, Necib Asım
ve Fuat Kösearif`in vazife icabı ayrılmaları ve 1911 yılında fiilen Türk
Ocağı’nın kurulmasıyla kapanmıştır. Kurucular arasında “Türk ırkçısı”
Ermenilerin, Almanların, Rusların ve yahudilerin oluşuna ayrıca dikkatinizi
çekmek isteriz.
Yalçın Küçük’ten özetle; 1911
yılında Mehmed Emin (Yurdakul), Ahmed Hikmet (Müftüoğlu), Ahmed
Ağaoğlu, Hüseyinzade Ali, Dr. Âkil Muhtar ve Yusuf
Akçuraoğlu tarafından Türk Yurdu adlı bir cemiyet kurulmuş ve bu cemiyet
aynı adla bir dergi çıkarmıştır. Bu dergi, daha sonra, Askerî Tıbbiye
talebeleri tarafından 1911 yılında kurulma kararı alınan ve 25 Mart 1912`de
resmen kurulan Türk Ocakları Derneği`nin resmî yayın organı olacaktır. Türk
Ocağı`nın kurucuları, şair Mehmed Emin, Ağaoğlu Ahmed, Dr.
Fuat Sabit Beylerdir. Derneğin ilk başkanı Ahmed Ferid (Tek)`tir.
Daha sonra Hamdullah Suphi başkan, Yusuf Akçura ikinci başkan
olacaktır. Derneğin hars ve ilim heyetinde ise, Halide Edib, Hamdullah
Suphi, Mehmed Emin, Ağaoğlu Ahmed, Ziya Gökalp, Mehmed
Fuad, Hüseyinzade Ali Bey gibi maruf ilim adamları bulunmaktaydı.
Dernek üyeleri içerisinde mason sayısı da oldukça fazlaydı. Yukarıda ismi
geçenlerin de yine bir çoğu mason veya Selanik dönmesidir.
Cevad
Rıfat Atilhan, şair Oktay Rıfat’in amcasıdır. Oktay Rıfat’ın baba dedesi, yâni Cevad
Rıfat Atilhan’nın da babası Macar Ali Rıfat Bey... Oktay
Rıfat’ın dayısı
Ali Fuat Cebesoy, teyze çocukları da Nâzım Hikmet ve M. A. Aybar. Cumhuriyet’in yolsuzluktan düşürülen ilk bakanı
da Ali Fuad Cebesoy’un babası, zamanın Bayındırlık Bakanı İsmail Fazıl Paşa... Hayat bu, yarım kalan
Bayındırlık Bakanlığı işine daha sonra da; İsmet İnönü zamanında oğlu Ali
Fuad gelir. Ali
Fuad, Mustafa
Kemal gibi,
İttihat ve Terakki içinde Cemal Paşa yanlısıdır, yani Enver’e karşı olan grubtan... Mustafa
Kemal ile
Harbiye’den sınıf arkadaşı.
Tarihten bir yaprak; Türk
Ocağı’nın faaliyetlerinden bir sahne: «Ankara`da Türk Ocağı`nda düzenlenen ilk balo çok
sönük geçmiş, davetliler duvar boyunca dizili koltuklara dizilerek, havadan
sudan konuşmuşlar, Aydemir`in anlattığına göre balo "herkesin sus
pus sıralanıp oturduğu, sessiz, hareketsiz hattâ kadınsız bir mevlüd okuma
toplantısına" benzemişti. İkinci baloyu bizzat M. Kemal düzenlemiş,
çağrısına yalnızca üç kadın, Yakub Kadri, Falih Rıfkı ve Ruşen
Eşref`in eşleri olumlu cevab vermişti. Ama Yakub Kadri`nin eşi, M.
Kemal`e şöyle seslenmekten kendini alamamıştı: "Paşam, bu inkılâbın
kurbanları yalnız bizler miyiz? Hani yaver beylerin, mebus beylerin, vekil
beylerin hanımları?" Bu balolarda ortalıkta kadın görünsün diye barlardan
kadınlar getirilmiş, ancak Türk hanımların toplantıyı terk etmek istemeleri
karşısında, kadınlar apar topar geriye gönderilmişti. M. Kemal, bu
direniş karşısında erkeklerle kadınları bir arada dansa zorlamak için gücünü ve
yetkisini kullanmaktan çekinmemiştir. Cumhuriyetin ilânının yıldönümlerinden
birinde verilen ve yabancı temsilcilerle birlikte devlet yüksek yöneticilerinin
de çağrılı olduğu bir baloda üniformalı subayların dans etmediklerini gören M.
Kemal, bunun sebebinin kadınların dans tekliflerini geri çevirmeleri
olduğunu öğrenince, yüksek sesle kadınlara hitaben "Şimdi emrediyorum!
Hemen salona dağılın! Marş marş! dansedin" şeklinde seslenerek kadınların
dans etmesini sağlamıştı.»
Cumhuriyet döneminde öne çıkan biri de, yahudi Avram
Galanti’dir (Soyadı Kanunu sonrası Bodrumlu). Üniversitelerde profesörlük
yapan Galanti, Cumhuriyetin ilk dönemlerinde bir dönem CHP’den, bir
dönem de bağımsız olmak üzere iki defa milletvekilliği yapmıştır. Türk ırkçılarından
çok daha ırkçı bir “çizgi” tutturan Galanti, Türkiye’deki tüm kavimlerin
asimilasyonunu savunmuş, bugünkü “ırkçı” anlayışın teorisyeni olmuştur. Galanti
bir yazısında da Tevrat’tan yola çıkarak, Yasef’in oğullarından Togarma’nın
Türkler olduğunu dile getirip aklınca Türklükle yahudiliği birleştirmeye
çalışacak kadar gözü dönmüş bir Türk! ırkçısıdır.
Milliyetçiliği sistemleştiren Ziya
Gökalp’i yetiştiren Moiz
Kohen adlı Selanik yahudisi, Munis
Tekinalp takma adıyla Osmanlı’nın fikrî
yapısına şekil vermeye çalışmıştır. Kohen, Mustafa Kemal’in “fikir babam” dediği Ziya
Gökalp’i yetiştirerek Türk “ulusalcılığını”
güçlü ve örgütlü bir akım hâline getirmiştir.
Lozan’dan laik bir Cumhuriyet çıkaran ekibin danışmanı da haham
Haim Naum’du. Türkleri, milliyetçileştirerek İslâm dünyasından koparmak, böylece ümmeti
parçalayarak zayıflatmak ve İsrail’in kuruluşunu kolaylaştırmak isteyen mahut
yahudinin, bu istikamette girmediği kılık, söylemediği ifade ve etrafında
gezmediği tip kalmamıştır.
Cumhuriyet döneminde “Türk’e Türk
propagandası”; her türlü muhalefetin ve İslâm’dan söz etmenin dışlandığı, “Kürt,
Ermeni ve Rum” düşmanlığına dayalı siyasî bir kaleye dönüştürülür. Bu şekilde,
Kemalist milliyetçiliğin veya Türk’e Türk propagandası şeklinde beliren
milliyetçiliğin sınırları belirlenmiş olur. Bu dönemde, Batılılaşmaya, Avrupaî
yabancılaşmaya, yahudileşmeye tüm kapılar ardına kadar açılır, fakat Arablar,
Kürtler, Ermeniler ve Yunanlılarla yakınlaşmaya asla izin yoktur. Türk giyimi
değiştirilir, Türk hukuku değiştirilir, öz be öz Türk dili değiştirilir, yerine
Türk’e ait olmayan kelimeler, kazık gibi alfabeler getirilir, itiraz edene Türkçülük
maskesi ile saldırılır ve bütün bunlar şu kötü, bu hain, o bölücü, falan şöyle,
filân böyle denilerek yapılır ki, böylece bir taşla iki kuş vurularak yapılır. Bu
şekilde hem Türklerin Batılılaşması kolaylaştırılır, Türk’e kendi tarihi,
kültürü, dili unutturulur, hem de Türk’ü birbirine kırdırarak gerçek Türk
mahkûm edilir, idam edilir, itibarsızlaştırılarak gözden düşürülür.
KÜRT OLMAYAN KÜRTÇÜLER
Londra, Selanik, Budapeşte, Paris ve İstanbul gibi
merkezlerde Siyonist–Mason tarzıyla pişirilen Türkçülük benzeri “Kürtçülük” veya
“Kürt milliyetçiliği” de, Siyonist-Batı’nın emelleri doğrultusunda 1980’lerden
beridir Güney Kürdistan’ın Barzan mıntıkasında geliştirilmektedir. Bu dönemin
Çekiç Güç adı altında işgal güçlerinin ülkemize yerleştiği döneme denk
geldiğine dikkatinizi çekmek isteriz. Bunun akabinde Türk’e kurulan aynı tuzak
Kürd’e de kurulmuş ve Kürd de aynı tuzağa aynı şekilde düşmüş-düşürülmüştür.
Bugün Kürtçü milliyetçiliğin ana merkezleri Erbil (Hewlêr) ve Süleymaniye’dir.
Artık Kürt kimliğinin, Kürt şal, şepik ve kefiyesinin altında yahudi takkesi ve
cübbesi vardır. Merak edilen, Kürtlerin Haim Naum’u kimdir? Moiz
Kohen’i kimdir? Bugün Kürtleri yönetenler gerçekten Kürtler midir? Kürtler de
bunun hesabını yapmalıdır? Yarın kripto yahudiler Kürtçü gömleklerini
çıkarırken görüldüğünde, olan yine Kürt milletine olacaktır.
Siyonist emeller doğrultusunda
dünyanın en büyük palavrasını yâni “Kürt yahudiler” tezini ortaya atarak hem
Kürtlük şuurunu kirletmeyi hem de Müslümanlarla Kürtlerin arasını açmayı
hesablayan yahudi, Kürdistan’da her türlü pisliği bu “söylem” üzerinden
gerçekleştiriyor ve yine Kürtlere birçok isteğini bu provokatif fikir üzerinden
yaptırtıyor. Bunun için yahudi, İsrail’de, başkanlığını Habib Şimoni
diye bir yahudinin yaptığı “İsrailli Kürt Yahudileri Millî Örgütü” (The
National Organization of Kurdish Jews in Israel) adlı bir örgüt kurduruyor. Ve,
90 bin soydaşının Kürdistan’dan göç ettiğini iddia ederek, o topraklar üzerinde
söz sahibi olduğunu ve bu vesile ile kültürel yakınlık bulunduğunu ilân ediyor.
Ve bu tezlerini güçlendirme adıan
Barzanî ailesinin "yahudi" olduğu iddia edilir ki böyle bir ihtimal
olmadığını, Kürt-İsrail Dostluk Birliği Başkanı ve Kürt-Yahudi Kültür
Merkezi`nin kurucusu Dr. Mote Zaken, "Molla Mustafa Barzanî`nin
İsrail`le ve yahudilerle ilişkisi çocukluk arkadaşı Havaco Kano
aracılığıyladır. Barzanî ailesi ile Barzan lakabını alan yahudiler
arasında herhangi bir kan bağı yok" diyerek reddeder. Barzanîler yahudi
değildir ama, yahudiye hizmette kusur etmeyen hainlerdir. İsrail’le içli dışlı
olmanın getirdiği durumun sonucu olarak, Barzan aşiretinden binlerce Kürt
İsrail’de, Amerika’da Batıcı eğitimden geçirilmiş ve Irak’ın Kürt bölgesine
gönderilerek orada Amerika ve İsrail menfaatleri doğrultusunda devletleşmeleri
sağlanmıştır. Talabanî’nin de durumu farklı değildir. “Türk yahudiler”
tezi ne kadar saçma ise “Kürt yahudiler” tezi de o derece saçmadır… Yahudi yahudidir,
Türk’se Türk’tür… İşbirlikçilik, ihanet, hizmetkârlık ayrı bir şeydir.
TÜRK’E MÂLEDİLEN IRKÇI OLAYLAR
Varlık Vergisi Yasası
Varlık
Vergisi Yasası, Türk ırkçısı gözüken yahudi ırkçıları tarafından savaş
finansmanı gerekçe gösterilerek, büyük bir servet transferinin aracı olarak
kullanılmıştır: Rumların zenginlikleri “Müslüman-Türk” kimliğindeki
Sabetayistlere aktarılmıştır. Yahudi asıllı yöneticilerin hatıralarından ve Sabetayist yazarların
verdikleri belgelere dayanarak, “Varlık Vergisi” Türkiye gizli (kripto) yahudileri
tarafından teorize edilmiş ve uygulanmıştır.
Varlık Vergisi`yle birlikte,
İstanbul’un en güzel apartmanları ve özellikle tekstil fabrikaları el
değiştirir. Fabrikaları ve apartmanları ellerinden çıkanların hepsi
gayrimüslimlerdir. Varlık Vergisi
uygulamalarına bakıldığında, gerçekten, Müslüman Türk kimliğindeki yahudiler
kısa sürede anormal derecede zenginleşmiş; fabrika, apartman, işhanı vb sahibi
olmuşlardır. Bunlar bugün Türkiye’deki ekonomipolitiğe tam olarak hâkim
olmuşlardır. Örneğin Vehbi Koç, Sabancı ailesi, İSKİ yolsuzluğunu yapan Bezmen ailesi, Kadir Has,
Cumhuriyet Gazetesi sahibi Karay yahudisi Yunus
Nadi, İsmet Paşa`nın kardeşi Hasan Rıza
bunlardan sadece birkaçıdır. (Yalçın Küçük, Gizli Tarih, s: 243, 248)
Yalçın Küçük’e göre, Varlık Vergisi`ni icra eden heyet Sabetayist idi ve asıl zenginliklerini,
Varlık Vergisi`ne borçludurlar. Bu uygulama, kripto yahudilerin Türkiye’deki
ikinci servet birikimi harekatı idi. Birincisinde, Kurtuluş Savaşı ve
Cumhuriyet`in kuruluşunda yenilenlerin ve ülkeden kovulanların arazi, mülk,
fabrika ve altunlarına el koymuşlardı (Gizli Tarih, s. 246)
Ermeni Meselesi
Ermeniler, son iki yüzyıldır, hem yahudilerin
hem de Batının içten ve dıştan sürekli taciz, tehdit ve tahriki altında
yaşamaktadırlar. Bu ise genelde Siyonist Batı’nın ‘diaspora’ kılığı ile
Ermeni’yi “Türk’ten uzaklaştırma - Türk’e düşman etme” gayreti ile gündeme
gelmektedir. Bugün Paris’te, Amerika’da ve Ankara’da; Tel-Aviv’de plânlanan
programlar-projeler uygulanmaktadır. Ermeni Diasporası’nın da kullanıldığı bu
proje boyunca, Türkiye ile Ermenistan’ın yakınlaşması veya uzaklaşması yahudinin
keyfî iradesine ve millî çıkarlarına bağlı kılınmıştır.
Türkler ve Ermenilerden edindiği
Batıcı işbirlikçiler ve Taşnaksutyun artıkları ile Türk-Ermeni düşmanlığını
körükleyen ve İttihat ve Terakki`yi kurdurup Osmanlı için bir Frankenstein
hâline getirten dönmüş(!) veya dönmemiş yahudi, bir dönem Ermenileri Türklere
saldırtmış, bir dönem de Türkleri Ermenilere saldırtmıştır. ASALA terörünün,
Sabetaycı yahudilerin yuvalandığı Türkiye Dışişleri Bakanlığı’na bağlı
diplomatları hedef almış olması tedadüfî değildir. Türklerde İttihat ve Terakki
Partisinin hükmü ne ise, Ermenilerde Taşnaksutyun Partisinin hükmü de odur. Hattâ
öyle ki, İttihat ve Terakki ile Taşnaksütyun bir dönem birlikte hareket ederek
Osmanlı Devleti’ne karşı isyan etmişlerdir.
Tarihten bir yaprak:
- “Temo
soyadını taşıyan, suyun öte tarafına bağlı, ilk müessislerden İbrahim,
Romanya ve Bulgaristan`da; Ahmed Rıza, Doktor Nâzım ve
kumpanyaları Fransa`da; şu bu, İsviçre’de; filân falan Mısır’da üslenmeye ve
mihraklaşmaya baksın!.,.
21 Aralık 1896
tarihinde İsviçre’nin Cenevre şehrinde «Osmanlı İhtilâl Fırkası» kuruluyor.
Aynı mayadan ve İstanbul Merkezinin düşmesi üzerine daha canlı hareket
edilmesini isteyenlerden bir grup...
Artık içerideki
kundak tepelenip söndürülmüş, yanık lekeli bir bez parçası halindedir ve
kendilerince bütün ümit, vatanın pencerelerinden seyrettikleri Batı ve Şimal
rüzgârlarının savurduğu kıvılcımlardadır. Bu kıvılcımlar, vatanı yakmak için
Haçlılar Dünyasında ateş üfleyen, kafa kâğıtlarında «Müslüman» ve «Türk» yazılı
insanların nefesleri... İsviçre’de kurulan «Osmanlı İhtilâl Fırkası»nın ilk işi
ermenilerle münasebet kurmak, onlardan destek istemek ve Müslümanların Halifesi
ve Türklerin padişahına ortaklaşa bir suikast tertibi fikrinde birleşmek oldu.
İhtilâl Fırkası, önce hedefini ve dâvasını açıklayıcı bir beyânname
yayınlayacak, peşinden Ermeniler İstanbul’daki Türk fedaîlerine bomba
verecekler...
Sonradan bomba
verilmesi işinin Tuna boyunda bir noktada yapılması düşünüldü ve bombaları İbrahim
Temo`nun teslim alıp dilediği yere sevketmesi kararlaştırıldı. Doğrudan
doğruya Türk düşmanlarıyla Türk ismi altında Türklük düşmanlarının bu temasına,
Zarifyan isimli Ermeni aracılık ediyordu.
Fakat mahut hedef ve
dâva beyannamesinin neşrine rağmen Türk düşmanı Ermenilerle Türklük düşmanı
sözde Türkler anlaşamadılar, bomba alış verişini yapamadılar; böylece
İslamların Halifesi ve Türklerin padişahını bombalamak şerefi (!) yalnız
Ermenilere kaldı.” (Necib Fazıl, Vatan Haini Değil,
Büyük Vatan Dostu Sultan Vahidüddin)
‘ÜSTÜN IRK - SEÇİLMİŞ MİLLET’ PALAVRASI
Batı, siyah-beyaz-sarı-kızıl ırk
ayrımıyla başlayan barbarlığına daha mikro seviyede; siyahı kendi içinde,
beyazı kendi içinde, sarıyı kendi içinde ayrıştırarak devam etmiştir,
etmektedir. Bu “yahudileşme” hâli farklı ırklar tarafından da benimsendikçe
“kavimler” kendilerine “üstünlük” hâli irca etmeye, “seçilmişlik” hâli
vehmetmeye ve kendi milleti üzerinde “kutsallık” hâli iddia etmeye
başlamışlardır. Hitler “Üstün İnsan” tezi ile Alman İmparatorluğunu
ideolojik temele dayandırmaya çalışırken, Mussolini İtalya’da, Washington
Amerika’da, İttihat ve Terakki Türkiye’de, başkaları da başka yerlerde bu
hastalığı bünyeleştiriyordu.
Birçok millet bu bulaşıcı
hastalığa dûçar olduğu gibi, Türk, Kürt, Arab gibi tanıdık milletler de bu
tuzağa düşmüşlerdir. 1900’lü yıllarda sözkonusu olan Irkçılık, Turancılık,
kafatasçılık hâlâ unutulmuş değil. “Bir
Türk’ün dünyaya bedel” olduğu ile başlayan düşünme ve ifade biçimi, en
kestirmeden “üstün ırk” görüşüdür. 1800’lü yıllarda başlayan mikro-milliyetçi
akımlar, ilerleyen zaman diliminde Balkanlar’da, Ortadoğu’da ve Asya’da bir
veba gibi yayılmış ve üç kıtada yüzlerce millet ve kültürü bir arada tutan “Osmanlı”
terkibini yıpratmış ve çözmüşlerdir.
Batı ve yahudi birlikteliği
çerçevesinde dört bir yandan kuşatılan Osmanlı Devlet-i Âliye’si, Türk olmayan
Türkçüler tarafından ve Türkü savunma, Türklük (Turan) idealine kavuşma, Kızılelma
peşinde koşma adına paramparça edilmiştir. Türk’ü günahı kadar bile sevmeyen
Batı ve yahudi, bir yandan kurdukları Türkçü cemiyet ve örgütler aracılığı ve
Türkçülük maskesi ile “Osmanlı” terkibini iğdiş eder, dumura uğratırken, diğer
yandan da “Osmanlı” terkibine ruh ve hayat veren İslâm anlayışını Müslümanların
hayatından, hayat tarzından çıkarmaya gayret etmiştir, etmektedir. Bu mânâ
çerçevesinde, yahudileşmiş-Batılılaşmış beyinlerin icad ettikleri “Türkiye
Türklerindir” türü hastalıklı fikirler ve yine “Türkiye” kavramı üzerinden
Kürd’ü ve Arab’ı inkâr eden ırkçı palavralar ve tarihî safsatalar, millî
bünyeye zerkedilmiştir.
Nihâyetinde, bu yahudi hastalığını yâni mikro-milliyetçiliği
veya etnik ayrımcılığı “ideolojik” bir amaç, “nihaî” bir ideal belleyenler,
önce bağlısı oldukları devletleri sonra da milletlerin ruhunda nizam kurmuş kültür
zenginliğini yıkmış ve kurutmuşlardır. Bu çerçevede son iki yüz yıldır
yürütülen “Batılılaşma” faaliyetleri ve bu faaliyetlerin getirdiği “milliyetçilik”
anlayışı, hiçbir zaman “birleştirici” olmamış, aksine daima “bölücü”
olmuştur... Türk milliyetçiliği kavramı üzerinden Türklere muhatab olan hızlı
Türkçülerin hiçbiri Türk olmadığı gibi, “kavim - aynı aile” psikolojik durumu
üzerinden kendini görünmezleştiren bu taife, Türkçü kimlikle Türk düşmanlığı
yapmış, Türk’e kendi bindiği dalı kestirmiş, Türklük ideali etrafında
örgütlediği kitleler ile Türk’ü kendi kendisine imha ettirmiştir.
Burada şunu hatırlatmakta fayda var ki; ilk olarak "Turkhia"
şeklinde Bizans kaynaklarında gördüğümüz “Türkiye” sözü, yine Batılılar
özellikle de Rumlar (Yunanlılar) tarafından değişik yüzyıllarda, coğrafî bir
isim olarak, Türk milletinin yaşadığı bölgeyi ifade için kullanılmıştır.
“Türkiye” üst kimliği, “Kürdiye” veya “Arabistan” üst kimliğini mazur gösterir
ki, böyle bir durumda “ırkçı” takımın özellikle Kürd Milletine saldırmasının
anlamı kalmaz.
Diğer taraftan, milletlerin nüfus yapısı değişebilir,
coğrafî yer değiştirmeleri, yükselişleri, düşüşleri ve farklı kanallardan
beslenişleri olabilir ancak, bunların da her zaman “belirleyici” bir önemi
olmaz. Üstelik, bunlara dayanarak yâni tarihin getirdiğine bakarak, her
meselede kendi kavmini ileri sürmek ve diğer kavimleri kendine itaat etmeye
memur topluluklar addetmek, temelsiz bir “ırkçılık”tan başka bir şey değildir.
“Allahın hükmüne
isyan” demek olan bu hâdiseye karşı Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu şu harika tesbitle
noktayı koyar:
- «(...) Önce “kavmin hakikati nedir?”, bunun üzerinde duralım: Kur’ân’da,
insanların kavimlere ayrılması hikmeti, “birbirlerini iyi tanımaları için” diye
buyurulmuştur... Demek ki, insanların kavimlere ayrılması hikmeti, “varlık” ve
“oluş” bahsini de kapsayıcı bir şekilde ifâde edersem, “aslın görünebilmesi
için gerekli araz” hükmündedir... Hayat bu arazlardan yürür... Araz, “herşey
zıddıyla kâimdir” hakikatinden “fark”a kadar sarkan bir mânâdadır; “ümmetimin
ihtilâfı rahmettir!” buyuran Allah Resûlü’nün sözü dairesindeki binbir
hikmetten biri hâlinde hem bu ikinci husus görülür, hem de kavim üstü “ümmet”
esasına nisbetle “kavim” hakikatinin ne olduğu... Şu ölçü de O’nun: “Kişi,
kavmini sevmekle kınanamaz!”... Kavim, fikrin tecelli imkânıdır; buna nisbetle
de, İslâm’ın hakikatine yaklaşıldığı kadar kavim hakikati ortaya çıkar... Yâni
Kürt, Türk veya Arab, ilkel bir psikoloji içinde kavmiyle kuru kuru böbürlenen
değil, İslâm’ın hakikatini yaşatandır... İnsan veya kavim, bu hakikate
yaklaştığı kadar azizleşir, uzaklaştıkça da süflileşir... Anlaşılıyor ki değer
keyfiyettedir; şu veya bu kavme mensub olmak kimsenin kendi elinde değildir ve
insan ancak kendi emeği derecesinde şereflenir... Bizim müslüman olarak Türk,
Kürt veya Arab diye hiç kimseye sadece kavminden dolayı bir dalkavukluk
tavrımız yoktur ve müslüman hangi kavimden olursa olsun, kavim üstü “ümmet”
esasına nisbetle kardeşimizdir; müslüman olmayan da düşmanımız...» (Salih Mirzabeyoğlu, Adımlar)
YENİ NİZAM - YENİ İNSAN
Öyleyse, mevzuumuzu “üst kimlik” bakımından çerçeveleyecek olursak, Yeni
çağın diyalektiği, İBDA Diyalektiği çerçevesinde BAŞYÜCELİK MİLLETİ olur ki, o
da her ırkı kendi keyfiyetiyle değerlendiren yâni inkâr etmeyen bir topluma
işaret eder. “Başyücelik Milleti” adıyla ortaya çıkacak bu toplum, yeni bir
ırk, yeni bir kavim olmayıp, “millet” kelimesinin iğdiş edilmemiş hâline yâni
hakiki mecrâına girmesini sağlayacak yepyeni bir nizam ve yepyeni bir insan
demek olacaktır. “Başyücelik İnsanı”nın hangi ırktan, hangi renkten, hangi
kavimden, hangi babadan olduğu; hangi tarihî arka plâna, hangi sermayeye mâlik
olduğu ve hangi dili konuştuğu önemli değildir. İnsan olması, iman teklifine
muhatab olacak olgunluğa sahib olması, cemiyetin mümtaz bir ferdi olması için
yeter sebebtir.
Diğer taraftan, kendi kavmini sevmeyi başka kavimleri sevmemek ve onları
aşağılamak zannedenler; yine farklı bir kavmin kendi dilini kullanma hakkı
taleb etmesini “bölücülük” şeklinde değerlendirenler ve onları katletmeyi mazur
gören-gösterenler, Üstad’ın ifadesi ile “ham yobaz, kaba softa” güruhudur ki, bunların
hakkı temsil edecek fikir ve aksiyondan mahrumiyeti apaçıktır. Biraz daha
açarsak, Türk veya Kürt fark etmez, her meselede kendi kavmini ileri sürenler,
kavimlerini tapınılacak bir put mevkiine getirmiş olurlar ki, yine Üstad’ın ifadesi ile bu hâl “ham ve yobaz bir putçuluktan başka bir şey
değildir”.
Mevzuun “kabuk” meselesi değil “ruh”
meselesi olduğu ve bu ruhun da Türk’e de, Kürd’e de, Arab’a da, Arnavud’a da,
Çeçen’e de hayat, şeref ve izzet veren İSLÂM olduğu temel hüküm olarak
benimsenmelidir. Bu benimseyiş akabinde “Millî Şuur ve Ahlâk” çerçevesi de çizilir
ki, ferd sayısı en aza inmiş küçücük bir kabile veya bir kavim bile,
milyonlardan müteşekkil milletlerden daha ileri bir seviyeye çıkabilir, devlet
kurabilir, devlet idare edebilir… Yoksa, İslâm ruh ve ahlâkından uzaklaştıktan
veya mahrum kaldıktan sonra milyonlarca Türk, Kürd, Arab, Avrupalı vs, kuru bir
kalabalıktan ibaret kalır ve kum torbası hesabı belki zerre miktarı ehemmiyet belirtmez.
Başyücelik devlet modelinde
Milliyetçilik, “psikolojik” bir kıymet ve davranış tarzı olarak
nitelendirilecek olup, tek başına “ideolojik” bir anlam ifade etmez. Fertlerin
bağlı oldukları aşiret veya mahallî grublarda geliştirdikleri örfî ve hissî
davranışlar “ölçüler” çerçevesinde gemlenmiş, kontrol altına alınmış ve “fikrin
emrinde kol” hüviyetinde vazifelendirilmiş ise, problem yoktur. Ancak, haddini
aşıp; inandığı fikri tepeleyecek, başkasına rengiyle, kabuğuyla, diliyle
üstünlük gütmeye kalkışacak ise, o zaman “putçuluk” kapısına yönelinmiş olur ki,
Başyücelik insanı bundan “leş” görmüşçesine kaçar. Tarihte Müslümanların İslâm
coğrafyasında kurdukları devletlere bakıldığında, hiçbir Müslüman kavmin kendi
kavim adı ile devlet kurmadığı görülecektir. Abbasîler, Emevîler, Selçuklular,
Osmanlılar, Eyyubîler, Memlûklular vs; Türk, Arab ve Kürtlerin kurdukları,
fakat muazzam bir tevazu ve inanç ile kendi kavim adlarını vermekten hayâ
ettikleri İslâm Devletleridir. Bu devletler, İslâm Milleti tabirine uygun
olarak, kendi hakikatini “hakikatin hakikati” İslâma nisbet eden muhteşem bir
millet vakıasının temsilcileridir. Bu nisbetin en harika misâliyse, Bedir
Savaşı ve Bedir Ashabıdır.
Burada bir “psikoloji” parantezi
açmakta fayda mülâhaza ediyoruz. Psikoloji; düşünme, algılama, öğrenme, şahsiyet,
istidatlar, zekâ, duygular ve heyecanlar gibi insanî özellik ve davranışlarla
ilgilenen ilim dalıdır. Kişilerin yetiştiği ortam, gündelik yaşamada edindiği
alışkanlıklar, yakınlık kurduğu yahud zıtlaştığı insanlara karşı beslediği
duygular, eğitimle elde ettiği bilgi ve tecrübeye bağlı davranışlar, aile ve
kardeşleriyle kurduğu güçlü bağlar ve içinde bulunduğu sosyal gruba karşı
sorumluluk hissi vs.; bütün bunlar, psikolojinin alanı içerisindedir.
İşte milliyetçilik meselesi de,
saydığımız neredeyse tüm psikolojik unsurları üzerinde barındırmaktadır.
Milliyetçilik bir fikir değil, fikre bağlı duygu, düşünce ve hareketin
“zarf”ıdır ancak. Aslolan “mazruf”tur, “cevher”dir. Milliyetçilik bir fikir!
olarak ileri sürülecek olursa, farklı kalıb, davranış, aile, aşiret ve
kavimlerin aynı sözü kendileri için söylemeleri sözkonusu olur ki, fikir
dünyasında komediden başka bir özellik taşımaz bu. Neticede, fikir diye
zihinlere sunulan bu tür şeylerde sadece “fâil” değişik, gerisi olduğu gibi
aynıdır. “Fikirsiz milliyetçilik” hastalığına dûçar olmuş kişilerde görülen en
genel hastalıksa, ne ve niçin olduğuna bakmadan, kendi dışında gördüğü ve az
veya çok nefret ettiği diğer bir kavme karşı toptancılık yapma ve kendi ırkını
üstün kılma çabasıdır. Kemalist milliyetçilik bunun en açık misâlidir.
Bugün “milliyetçilik” adıyla
Anadolu insanının zihnine şırınga edilen şey, Kürt ve Ermeni düşmanlığıdır. Türk
milliyetçilerinin! kafasındaki “algı” öylesine değişmiştir ki, Kürt deyince
birçoğunun aklına “bölücü düşman”, Batılılar ve yahudiler deyince akıllarına
“stratejik dost” veya “yabancılara hoşgörü” gelmektedir. Bir Kürt Kürtçe birşeyler
konuştuğunda, sanki dinden çıkmış muamelesi görebilmektedir. Oysa bu, “dinsiz-kemalist
milliyetçilik”ten başka birşey değildir. “Psikolojik” bakımdan, etki de tepkiyi
doğurmakta, sövene sövülmekte, dövenler
dövülmektedir. Halbuki sevselerdi, sevileceklerdi.
Gelelim Bedir Savaşına, savaşların
anası Kanlı Bedir’e…
“Kişi kavmini sevmekle kınanamaz” hadisinin sırrını da yine
Bedir’de aramak gerekir… “Kavim” ama, hangi kavim, hangi iman ve fikre sahib
kavim?.. Bırakınız kavimlerin kavimlerle karşı karşıya gelişini; kardeşin
kardeşle karşı karşıya geldiği; babanın oğulla, amcanın yeğenle birbirine
düşman kesildiği; eşlerden birinin küfür, diğerinin iman safında yer aldığı ve
birbirlerine kılıç çektiği savaştır Bedir… İmanla küfrün, -akla karanın
birbirinden ayrıldığı gibi- keskin bir kılıçla saf saf ayrıldığı gündür Bedir… İşte
bu Bedir’den bir tablo:
- «Hicrî 17 Ramazan 2 / Milâdî 13
Mart 624 Cuma sabahı iki ordu Bedir`de karşılaştı. Arablar ötedenberi hep
kabîlecilik gayretiyle savaşmışlardı. Bu savaşta ise din uğrunda aynı kabîlenin
insanları birbirleriyle çarpışacak, kardeş, amca, yeğen, hattâ, baba-oğul
birbirlerini öldüreceklerdi.
Müslümanların sancaktarı Mus`ab
b. Umeyr`in kardeşi Ebû Azîz, Kureyş`in bayraktarıydı. Utbe b.
Rabîa`nın oğullarından Velîd kendi yanında, ikinci oğlu Ebû
Huzeyfe mü`minlerin arasındaydı. Hazreti Ebû Bekir`in bir oğlu Abdullah
kendisiyle beraber, diğer oğlu Abdurrahman ise müşrik saflarındaydı.
Rasûlullah (sallâllahu aleyhi ve sellem)`in amcalarından Hazreti Hamza
kendi yanında, diğer amcası Abbâs ise karşı tarafta yer almıştı. Hz. Peygamberi
ömrü boyunca himâye etmiş olan amcası Ebû Tâlib`in bir oğlu Hazreti
Ali Müslümanlar içinde, diğer oğlu (Ali`nin kardeşi) Âkil ise
müşrikler safında bulunuyordu. Rasûlullah’ın ilk hanımı Hazreti Hatice`nin
kardeşi Nevfel ile damadı (kızı Zeyneb`in eşi) Ebu`l-Âs müşrikler
içinde yer almışlardı.»
Yazımızı Büyük Doğu Mimarı Üstad
Necib Fazıl’ın tesbitleri ile noktalayalım:
- «Tıpkı Şeriate baş kesmekle, onun yasak etmediği sahalarda hudutsuz bir
salâhiyet ve memuriyete kavuşan akıl gibi, İslâm inkılâbının milliyetçiliği de,
topyekûn insanlık kadrosunda ruhun kaynağını Müslümanlık olarak kabul ettikten
sonra, o ruhu taşımaya, renklendirmeye, mizaçlandırmaya karşı liyakat ifadesi
bakımından bütün kavimler arası yarışmada üstünlük mefkûresinden ibarettir. (…)
Milliyetçiliğin, bu ölçü dışında bütün alevli tezahürleri, yalnız gövdeleri
yakıp kül eden dar ve hasis bir nefsanîlik, ham ve yobaz bir putçuluktan başka
bir şey değildir.» (Necib Fazıl,
İdeolocya Örgüsü)
Kaynak:
Akademya Dergisi, II. Dönem, Sayı 1, Eylül-Aralık 2010, s. 178-189