CİDDÎ GÖRÜNÜMLÜ OYUNLAR
Ferhat Kentel, Taraf Gazetesi,
18 Haziran 2011
SEÇİMLER bitti... Nihayet... Tabii “demokrasi
kazandı”... “herkes kazandı” ya da “herkes kaybetti”... “AKP’nin başarısı şu şu
sebeplerdendi”... “BDP’ye verilen oylar şu anlama geliyordu”... “CHP krize
girdi”...“MHP’de hesaplaşma bekleniyor”... Hüsrana uğrayanlar, zaferinin tadını
çıkaranlar...
Ve daha pek çok yorum... Daha da yapılacak... Ama
kendi adıma en çok, ekranlarda tahammül etmek zorunda kaldığımız nutuklardan
kurtulduğum için seviniyorum. Seviniyorum ama o nutuklardaki sevimsizliğin
sakladığı başka bir şeyler daha var.
Şimdi düşünelim... İşsizlik, eşitlik, özgürlük,
kalkınma, çevre, demokrasi, insan hakları, vatan-millet gibi çok büyük
meseleleri halletmek için seçim yapıyoruz, değil mi? Evet, bunlar “büyük
meseleler” olduğu için kavganın da sert geçmesini normal görüyor olabiliriz,
değil mi?
Ancak, bu büyük meselelerin nasıl halledileceğine dair yüzde yüz emin olmamız
mümkün mü? Hiçbir zaman! Sadece varsayımlarımız olabilir ve bu varsayımları
“gerçek”le karıştırırsak, hâl yollarını da bildiğimizi zannedebiliriz.
Aslında tam da bu “bilmediğimizi” derinlerde bir
yerde hissettiğimiz için, “rakip” olarak gördüklerimizin de bir şeyleri
“bilebileceklerini” düşündüğümüz için, kendimizi kimliğimiz, düşüncemiz,
sınıfsal, kültürel varlığımız içinde tahkim etmek için bambaşka mecralarda
“savaş” veriyoruz. Bu yüzden o büyük meseleleri çok daha somut, elle tutulur
bir düzeye indirmekten başka çare bulamıyoruz. Yani her zaman açıkça bir savaş
veremeyeceğimiz için sertlik dozu değişen bir “oyun”a başvuruyoruz... Aynı futbolda
olduğu gibi...
“Vur, kır,
parçala; bu maçı kazan!” ya da “Dişini sökerim!” - “Sen dişçi misin?” gibi
“galip getirecek, alkış alacak vuruş”a dair metaforlarla dolu bir oyuna
geçiyoruz...
Ayrıca şöyle düşünelim... Tek bir oy veriyoruz ve
siyasal olarak “var” oluyoruz; bunun adına da demokrasi diyoruz. Bizi
“anlatacağını” varsaydığımız tek bir oyla... Mümkün mü bu? Ama mümkün olmadığı
halde mümkünmüş gibi yapıyoruz. Yani aslında göründüğü kadar ciddi olmayan bir
tarafı var bu işin...
Ancak, bu oyunun dışında başka şeyler var... Hem
sonuna kadar gerçek hem de oyun değil...
Mesela İnan Süver... Mesela Yakup Köse... Adlarını
çoğumuz duymamıştık yakın zamana kadar...
Bütün ciddi görünümün ardında, dünyanın en “oyun”
işi olan askerliği yapmayı reddeden ve bu yüzden işkencelere maruz kalan, hâlâ
hapislerde tutulan İnan Suver’in yazdıklarını okuyun mesela:
“23 Temmuz 2001 yılından bu yana ısrarla ve inatla
asker edilmek isteniyorum. Oysa ben üç çocuk babası, inşaat işçisi, kimsenin
tavuğuna kış, kimsenin de kedisine pisi pisi etmemiş, bilerek ince belli
karakarıncayı incitmemiş, hep güçsüzden, hep kaybedenden yana olmuş, futbolda
bile hep küme düşme tehlikesinde olan takımları tutmuş, asla kimseye hükmetme
derdinde olmayan, aynı zamanda kimsenin de emrine girmeyen, yalnız doğmuş,
yalnız gömüleceğini bilen, buna göre yaşamak isteyen biriyim.”
Mesela 28 Şubat’ın çocuk mağduru, 29 Haziranda
yeniden yargı önüne çıkacak olan Yakup Köse’nin Hakan Albayrak’a yazdıklarını
okuyun:
“Allah aşkına, 14 yaşında tutuklandığımda idamla
yargılandım ve tam 10 yıl haksız yere cezaevinde yattım, 14 yaşındaki bir çocuk
devletin anayasal düzenini cebren yıkmaya teşebbüsten ne anlar? Emin olun ben o
yaştayken bu kavramları çözemeyecek kadar yetersizdim... emniyette ben bu
örgütü tanımıyorum üyesi de değilim dediğim halde yapmadığım eylemleri 28
Şubatı tezgahlayanlar üzerime yıktılar... 10 yıl sesimi kimseye duyuramadım,
nispeten de olsa şimdi özgür olduğuna inandığım bir basın var ve derdimi
anlatabiliyorum... diyorum ki Hakan abi beni 14 yaşında içeri atan zihniyet şu
an benden bu ülke için ne bekleyebilir, hiçbir şeyim normal değil. İşim, evim,
yürüyüşüm, bakışım, hayatım... bir insanın hayatını alt üst etmek bu kadar mı
kolay... hangi bedel benden çalınan yılları verecek geri. Bırakın bir şeyler
verilmesini bir daha içeri almaya çalışıyorlar yorumu size bırakıyorum ve
ALLAHA SIĞINIYORUM.”
Bu isimleri google’layın ve buraya sığmayan, hiçbir
yere sığmayacak insan “ayrıntılarını” okuyun...
Adına “askeriye”, “hukuk” ya da “yargı” denen ve
birtakım seremonilerle, ritüellerle bezenmiş ciddi görünümlü mekanizmaların
aldıkları kararların bu insanlar üzerinde yarattığı sonuçlarda oyuna benzer bir
şey var mı?
Bu insanlarla oyun oynamaya kimin hakkı var?
Sizin o ciddi görünümlü oyunlarınızın hangisi en
sıradan insanların gerçek hayatlarının üzerinde bir değer taşıyabilir?
http://www.inansuvereozgurluk.com/2011/06/ferhat-kentel-ciddi-gorunumlu-oyunlar.html