Geçmişten Günümüze
Anadolu’da
İnsan ve Mekân
- TEŞHİSLER VE TESBİTLER -
Yöneten: Av. Harun Yüksel
Konuşmacılar: Turgut Cansever, Mustafa Armağan
TAKDİM
“Geçmişten
Günümüze İnsan ve Mekân”, AKADEMYA dergisi tarafından 20 Şubat 1998 tarihinde
“Teşhisler ve Tesbitler” altbaşlığı ile, 2 Mart 1998 tarihinde ise “Çözümler ve
Alternatifler” altbaşlığı ile Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde iki bölüm
hâlinde düzenlenmiş; Av. Harun Yüksel’in yönettiği, Turgut Cansever ve Mustafa
Armağan’ın konuşmacı olarak iştirak ettiği bir paneldir.
Bu
sayımızda, panelin “Teşhisler ve Tesbitler” altbaşlığı altında tertiblenen 20
Şubat 1998 tarihli birinci toplantısının bant çözümünü, tam metin olarak ve
basında ilk kez yayınlıyoruz. Gelecek sayı da, 2 Mart 1998 tarihli “Çözümler ve
Alternatifler” bölümünün bant çözümünü yine tam metin olarak yayınlayacağız. Bir
sonraki sayıda ise, Turgut Cansever’le Av. Harun Yüksel ve Hayreddin Soykan’ın,
AKADEMYA dergisi adına 29 Ekim 1997 tarihinde yaptığı röportajın bant çözümünü,
yine tam metin olarak ilk defa dergimizde yayınlayacağız.
Sözkonusu
bant çözümleri, yıllar önce Şükrü Sak, Havva Sak ve Av. Ahmed Arslan tarafından
yapılmış, Emel Zor tarafından da dizilmiştir. Ne var ki, hem orijinal ses
bantları hem bilgisayardaki dizgi dosyaları hem de bu dizgilerin kâğıt
çıkışları, 1999 sonrası dönemde maalesef kaybolmuştur ve bu hâdise hepimizi
derinden üzmüştür. Bir tevafuk eseri olarak, 2010 yılı başında kâğıt
çıkışlarına ulaşmak nasib oldu ve Gülçin Şenel bu metinleri yeniden dizmeye başladı.
Akademya Faaliyetleri Koordinatörü Burak Çileli başta olmak üzere, adı ve emeği
geçen tüm dostlara candan teşekkür ediyor, sizleri böyle bir fikir-sanat
ziyafetiyle başbaşa bırakmanın iftiharını yaşıyoruz.
AKADEMYA
Turgut Cansever’in Ardından
[Av. Harun Yüksel tarafından yazılan ve “Bir
Güzellik Savaşçısı: Turgut Cansever” başlığıyla, Baran dergisinin 26 Şubat 2009
tarihli 111. sayısında yayınlanan yazıdır.]
Şu çirkefe bulanmış, çirkinlerin ve çirkinliklerin
istilasına uğramış dünyada...
Güzelden ve güzellikten anlayan... İnadına güzel
kalan, ısrarla güzellikleri savunan nâdir insandan biriydi Turgut Cansever...
Bir güzellik savaşçısı...
Hikmet ehli bir Mü’min...
Bu güzel insanların sayıları ne yazık ki çok az...
Ve ne yazık ki; biz onların kıymetlerini hayattayken
bilmiyoruz, bilemiyoruz...
“Kadrini seng-i musallada bilüp ey Baki / Durup el
bağlayalar yâran saf saf” demiş ya şairlerin sultanı...
Aynen öyle...
Geriye hiçbir şeye çare olmayan bir “keşke” kalıyor
dilimizde...
Keşke kadr ve kıymetlerini bilseydik de; içlerindeki
güzelliklerle dünyamızı güzelleştirecek imkânları onların önüne
serebilseydik...
Keşke arsızın, hırsızın, yüzsüzün, vurguncunun,
hortumcunun, soyguncunun yağma ve talanına cömertçe açtığımız resmî, içtimaî
veya şahsî imkânlarımızın bir kısmını bu güzel insanların emrine âmâde
kılabilseydik...
Keşke...
Azrail Aleyhisselâm, onları “Mutlak Güzel”e götürmek
için harekete geçmeden önce...
Şu “devrim”i yapabilseydik de...
Bazı insanlar vardır... Onları tanımakla gerçekten
şerefyâb-şeref sahibi olursunuz...
İşte merhum Turgut Cansever onlardan biriydi...
Ve ben, onu tanıma şerefine nail oldum...
Birincisinde, Hayreddin Soykan’la birlikte 29 Ekim
1997 tarihinde AKADEMYA dergisi için bir röportaj gerçekleştirmiştik...
İkincisinde, AKADEMYA dergisinin düzenlediği [10 gün arayla, iki ayrı bölüm
hâlinde düzenlenen] bir paneli yönetmiştim... O panele konuşmacı olarak merhum
Turgut Cansever de davet edilmiş ve o da lûtfedip teşrif etmişti...
Her iki karşılaşmamızda da olağanüstü, mest edici, insanın
ayaklarını yerden kesen, hikmet yüklü tesbit, tahlil ve terkibleri dinlemenin
hazzını yaşamıştım. Herhâlde bu haz, ölünceye kadar gönül damağımda doyumsuz
bir lezzet olarak hep mahfuz kalacaktır...
Bunun için Rabbime hamdediyorum...
Emir büyük yerden...
“Mutlak Güzel” olan Allah, güzelliklerle bezediği
bir kulunu daha yanına almayı emir buyurdu ise, ona kim ne diyebilir ki?
Bu güzel insanı Mutlak Güzel’in yanına uğurlarken geride
bıraktığı eserlerine sahib çıkmak, onun öğrettiklerini hayata geçirmeye
çalışmak...
Onun öğrettiklerinin rahatça hayata geçebilmesi için
gereken “güzel ahlâk”ı hayata hâkim kılacak yeni bir siyasî rejim olan
“Başyücelik Devleti”ni bir ân önce “kuvveden fiile” çıkarmak... Güzellik
sancağını onunla birlikte toprağa düşürmek istemeyen bütün mü’minlerin boynunun
borcu...
Allah onu rahmetine gark etsin, Resûlullah’ın şefaatine
nâil olsun ve mekânı Cennet olsun.
Turgut Cansever Kimdir
1920 yılında Antalya’da doğdu, 22 Şubat 2009’da
İstanbul’da vefat etti. Milletlerarası Ağa Han Mimarlık Ödülünü üç kez almış
tek mimardır. Bilge Mimar olarak anılır.
Doktor Hasan Ferid Bey ile eşi Saime Hanım'ın beş
çocuğundan en büyüğüdür.
Babası Doktor Hasan Ferid Bey, Kasımpaşa Turabî
Tekkesi şeyhi ve Bâb-ı Âlî'nin üst seviye bürokratlarından birisi olan Şeyh Ali
Efendi'nin oğlu idi. Bürokrat olmak yerine tıb okumayı seçen, savaş yıllarında
Sina Cebhesinde Sahra Başhekimliği yapan, Türk Ocakları'nın kurucuları arasında
yer alan Hasan Ferid Bey; devlet ideolojisine muhalif kalmış, Ankara'da üst seviye
görev tekliflerini reddederek Antalya'da, Adana'da sıtma mücadelesinde görev
almayı tercih etmiş, Tavşanlı'da Bursa'da sürgün hayatı yaşamış bir fikir adamı
ve doktordur.
Annesi Saime Hanım ise, Filibe kökenli bir
öğretmendir. Halide Edib Adıvar'ın öğrencisi olarak yetişmiş, 19 yaşına
geldiğinde gönüllü olarak Kudüs'te öğretmen olmayı kabul etmiş bir hanımdır.
Turgut Canserver, ilkokulu Ankara ve Bursa'da okudu.
İlkokul yıllarından sonra ailesi İstanbul'a taşınmıştı. Lise öğrenimini
Galatasaray Lisesi'nde tamamladı.
Ressam olmak düşüncesiyle girdiği İstanbul Devlet
Güzel Sanatlar Akademisi'nde, Halil Dikmen’le, Mazhar Şevket İpşiroğlu’yla,
Sedad Hakkı Eldem’le tanıştı. Mimarlık öğrenimi görmeye karar verdi. Sedad
Hakkı Bey'in yardımcısı oldu. Mimarlık öğreniminden sonra sanat tarihi
doktorası yapmaya yöneldi. İslâm Sanatı tarihi hocası Ernst Diez onu çok
etkiledi. Fransa'ya giderek bir süre Avrupa'yı dolaştı. İstanbul Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi'nden “Osmanlı ve Selçuklu Mimarîsinde Sütun Başlıkları”
adlı teziyle sanat tarihi doktoru, “Modern Mimarînin Meseleleri” adlı
tezi ile doçent ünvanını aldı.
1949 yılında Sadullah Paşa Yalısı’nın restorasyonunu
gerçekleştirdi. Bu, meslek hayatının ilk önemli tecrübesi oldu. 1951'de ortağı
Abdurrahman Hancı ile birlikte ilk mimarlık bürosunu kurdu. Birlikte
tasarladıkları Büyük Anadolu Kulübü Oteli, önemli eserlerindendir. Karatepe
Açık Hava Müzesi, Diyarbakır Koleji, ODTÜ Kampüsü yarışma projesi, Türk Tarih
Kurumu binası, 1950'li yıllarda tasarlanmış çalışmalardandır.
Turgut Bey, 1952 yılında Nilüfer Hanım ile evlenmiş
ve çiftin çocukları da mimar olmuştur.
Cansever, 1958'de Bayezid Meydanı tasarımına başladı.
Bu çalışma, onu şehir, imâr, koruma alanında mücadele vermeye yönlendirdi. Bu
alanlarda kısa süreli pek çok görev aldı. Aldığı görevlerin bazıları şunlardır:
1959-60’ta kuruluşunda bulunduğu Marmara Bölgesi Planlama Teşkilâtı Başkanlığı
ve 1961’de İstanbul Belediyesi Plânlama Müdürlüğü; 1974-75’te Dünya Bankası
İstanbul Metropol Plânlama Projesi’ne başkanlık; 1974-76 arasında Avrupa
Konseyi Türk Delegasyonu Üyeliği; 1975-80 arasında İstanbul Belediyesi’nde,
1979’da Ankara Belediyesi Metropol Plânlama, Yeni Yerleşmeler, Kent Merkezleri
ve Koruma danışmanlığı.
1960'lı yıllar, Cansever'in Bodrum'la tanıştığı dönemdir.
Kendisine 1980'de aldığı iki Ağa Han ödülünden birisini getirecek olan Ertegün
Evi restorasyonu, Bodrum'la tanışmasının sonucudur. Türk Tarih Kurumu binası
(1951-1967, Ankara, Ertur Yener ile birlikte gerçekleştirdiği) ve Ahmet Ertegün
evi yenilemesi (1971-1973, Bodrum) ona 1980 yılında iki Ağa Han ödülü birden getirdi.
Üçüncü ödülü ise 1992 yılında aldı. Bodrum'un 9 km kuzeyindeki Mandalya
Koyu'nda toplam 3 otel ve 500 evden oluşan; Emine Öğün, Mehmet Öğün ve Feyza
Cansever ile gerçekleştirdiği Demir Evleri Projesi, kendisine üçüncü Ağa Han
Ödülü'nü getirdi. Üç kez Ağa Han Mimarlık Ödülünü almış dünyadaki tek mimar
oldu.
1983'te Mekke Üniversitesi'nde eğitim programı
hazırlık danışmanı olarak çalıştı. Aynı yıl, Ağa Han Mimarlık Ödülü Master
Jürisi'nde görev aldı.
Cansever, 90'lı yıllarda yayın faaliyetlerini
sürdürdü. Pek çok makale yayınladı, yazı derlemelerini kitab hâline getirdi. Âbidevî
bir eser olan Mimar Sinan kitabını 2005 yılında yayınladı.
2007 yılında İstanbul'da, hakkında, “Turgut
Cansever: Mimar ve Düşünce Adamı” başlıklı bir sergi açıldı. Küratörlüğünü
Uğur Tanyeli ile Atilla Yücel'in yaptığı sergi, Türkiye'de arşiv belgesi
niteliğinde malzemeye dayanarak yapılmış ilk retrospektif mimar sergisidir.
2000 yılında kalbine pil takılan ve 2008 Temmuz’undan
itibaren yatağa bağlı tedavi gören Turgut Cansever, 22 Şubat 2009 pazar günü,
İstanbul Kadıköy Çiftehavuzlar'daki evinde vefat etti. Turgut Cansever'in
cenazesi, 23 Şubat 2009 pazartesi günü Fatih Camii'nde ikindi namazından sonra
kılınan cenaze namazının ardından Edirnekapı Mezarlığı'da toprağa verildi.
[Kaynak: wikipedia.org]
Mustafa Armağan Kimdir
Urfalı bir anne-babanın çocuğu olarak Cizre’de doğdu
(24 Şubat 1961). İlk ve orta öğrenimini Bursa’da tamamladı. İstanbul
Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun
olduktan sonra çeşitli yayınevlerinde editör olarak çalıştı. 1995-1996 arasında
İzlenim dergisinin, 2000-2002 arasında da DA (Diyalog Avrasya)
dergisinin yayın yönetmenliklerini yürüttü. Hâlen serbest yazar olarak
çalışmaktadır.
Sosyal Bilimler Ansiklopedisi (Risale
Yayınları, 4 cild, İstanbul 1988) ve Osmanlı Ansiklopedisi (Ağaç
Yayıncılık, 7 cild, İstanbul 1993) adlı çok cildli çalışmaların yayın
koordinatörlüklerinde bulundu. M. M. Şerif’in 4 cildlik A History of Islamic
Philosophy adlı edisyonunu, İslâm Düşüncesi Tarihi adıyla (İnsan
Yayınları, İstanbul 1990-91) yayına hazırladı.
Türkiye Yazarlar Birliği tarafından 3 defa ödüle lâyık
görüldü: Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası (Fritjof Capra’dan, Tercüme dalında,
1989); Şehir, ey Şehir (Deneme dalında, 1997); Osmanlı: İnsanlığın
Son Adası (Fikir dalında, 2003).
Telif kitabları şunlardır: Gelenek (1992), Gelenek
ve Modernlik Arasında (1995), Şehir Asla Unutmaz (1996), Şehir,
ey Şehir (1997), Bursa Şehrengizi (1998) -2. baskı Osmanlı’yı
Kuran Şehir adıyla (2006)-, Alev ve Beton (2000), İstanbul Mavi
Kırpar Gözlerini (2003), Osmanlı: İnsanlığın Son Adası (2003), İnsan
Yüzlü Şehirler (2004), Kuğunun Son Şarkısı: St. Petersburg’da Zamanlar
ve Mekânlar (2004), Osmanlı’nın Kayıp Atlası (2004), Kır
Zincirlerini Osmanlı (2004), Osmanlı Tarihinde Maskeler ve Yüzler
(2005), Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı (2006), Ufukların Sultanı:
Fatih Sultan Mehmed (2006), Küller Altında Yakın Tarih (2006), Efsaneler
ve Gerçekler (2007), Büyük Osmanlı Projesi (2008), Gülün Fethi –
Fatih Sultan Mehmed (2008), Osmanlı’nın Mahrem Tarihi (2008).
Tercümeleri: Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası
(Fritjof Capra’dan, 1989), Molla Sadrâ ve İlâhi Hikmet (Seyyid Hüseyin
Nasr’dan, 1991), Yeni Bir Düşünce (Fritjof Capra’dan, 1992), İslamın
İlk Yılları (2001, Muhammed Esed’den).
Derlemeleri: İslam Bilimi Tartışmaları
(derleme, 1990, İnsan Yayınları), İslam’da Bilgi ve Felsefe (1997), Düşüncenin
Gökkuşağı: Cemil Meriç (2001), Tartışılan Sınırlar: Değişen Milliyetçilik
(2001), İlber Ortaylı ile Tarihin Sınırlarına Yolculuk (2001), Küresel
Kuşatma Karşısında İnsan (2004), Her Gün Bir Ediple (2004, Ahmet
Refik Sevengil’in edebiyatçılarla söyleşileri), Bulutları Delen Kartal:
Cemil Meriç ile Konuşmalar (2004, Sezai Coşkun ile birlikte), Osmanlı
Geriledi mi? (2006).
Ayrıca şimdiye kadar 4 cildi yayınlanan İstanbul
Armağanı adlı diziyi yayına hazırlamıştır (1995-2000). [Kaynak: mustafaarmagan.com.tr]
PANELİN BANT ÇÖZÜMÜ - TAM METİN
HARUN YÜKSEL: Değerli dostlar, Akademya
adına hepinizi saygıyla selâmlıyorum, hepinize hoş geldiniz diyorum. Değerli
konuşmacılarımıza da teşrif ettikleri için hem teşekkür ediyorum, hem de hoş
geldiniz diyorum. Bugün, “Dünden Bugüne Anadolu’da İnsan ve Mekân İlişki ve
Problemleri; Teşhis ve Tesbitler” diye uzun bir başlık koyduk mevzuumuza.
Sevgili Turgut Bey haklı olarak içeride eleştirdi bu başlığı. Çünkü
mekân dediğimiz zaman gerçekten belirsiz bir şeyden bahsediyoruz. Fakat biz bu
başlığı, bu kadar cüretli bir başlığı, özellikle konuşmacılarımızın mevzu
üzerinde eserler vermiş olmaları, derin bir kültürel altyapıya mâlik olmaları
sebebiyle koyduk. Onlara geniş bir hürriyet alanı tanıyoruz bu konuda.
İftarlarımızı ettik, mübarek Ramazan günü karınlarımızı doyurduk, inşallah
ruhlarımız da doymuş olarak buradan çıkacağız değerli konuşmacılarımız sâyesinde.
Şöyle
bir kaba plân yaptım, tabiî konuşmacılar buna riayetle mükellef değiller.
Diledikleri yerden konuya girebilirler. Bir de sevgili Turgut Bey’in bizden
bir isteği oldu. “Müzakereci bir üslûbla yapalım” dedi. Konuşmalar
sürerken, konuşmacılar konuşmalarını bitirdiğinde, -20’şer dakikalık turlar
hâlinde yapacağız konuşmaları-, söylenmeye değer sözü olan varsa, sorusu
olanlar varsa, konuşmacılara yöneltebilirler. Ve 5 dakika süreyle, her tur
başında, konuşmacıların konuşmaları bittikten sonra konuya katılabilirler.
Katılırlarsa da ayrıca müteşekkir oluruz, diyelim ve hemen başlayalım efendim.
Buyurun Turgut Bey…
TURGUT CANSEVER: Teşekkür ederim. Doğrusu böyle
bir mesele etrafında konuşma fırsatına sahib olmamız, bu meseleyi tartışmamız
ve bu tartışmaya katılmak, benim için çok büyük bir zevk. Evet, ben biraz evvel,
“insan ve mekân” sözlerinin bu şekilde yanyana gelişinden bir rahatsızlık
hissettiğimi ifade ettim. Tabiî bu rahatsızlığın kökeninde şu da var: Mekân
acaba tek başına ele alınabilecek bir kategori mi? Takrîben bir 30 sene hattâ
40-45 sene oluyor. Heinrich Wölfflin [1864-1945], bu Sanat Tarihinin Temel İlkeleri kitabının müellifi. Sigfried
Giedion [1888-1968] ise, Heinrich
Wölfflin’in talebelerinden birisi. Sigfried
Giedion diyor. O da bir sanat tarihçisi,
mimarlık tarihçisi. Harvard’da ders veriyor. 40-45 sene evvel önemli bir kitab
yayınladı. Adı, Space-Time and Architecture yâni Mekân, Zaman ve
Mimarî. Yalnız Zaman ve Mekân kelimelerinin arasında virgül yok, bir çizgi
var. Yâni zaman ve mekânın bir bütünlük olduğunu ifade ederek başlıyor işe.
Tabiî modern rölativite,
modern fizik, metafizik, zaman ve mekân bütünlüğünü çok ciddi bir şekilde
ortaya koyuyorlar. Mekân ve zamanın bütünlüğü insanın dünyaya bakış tarzını tâdil
eden bir temel kategori oluyor. Şimdi konu dolayısıyla, Zaman ve Mekân
meselesini hem beraber ele almak, hem ayrı ayrı ele almak... Bu ölçekte ele
alındığında, hiç şübhe yok, çok önemli noktalara götürecek bizi. Ama bizi
götüreceği bu önemli noktaları düşünce yoluyla araştırmadan evvel, başka bir
yolla, yâni yine başlık içerisinde ifadesini bulan başka bir yolla, diyelim ki,
Anadolu’da mekânı tanımlayan, sınırlayan, insan eliyle yapılmış düzenlemeler,
binalar, ağaçların yerleşmesi... Bunlardan oluşan, bu yapıların arasında kalan
yerlerin özelliklerinden söz edebilirsek yahud o yapıların içlerinde oluşan
boşluklardan söz edebilirsek, bu yolla bir taraftan tarihî tecrübe hakkında
fikir edinme çabasından hareketle ilerlerken, “Zaman ve Mekân” meselelerini bir
Selçuklu mimarı, çevre düzenleyen insanı nasıl anlıyordu, bir Osmanlı insanı
nasıl anlıyordu, bunu nasıl yaşıyorlardı... Bunun, doğrusu sosyolojik açıdan
anlaşılmasından ziyade, bir mahiyet açısından anlaşılması yönünde, belki beraberce
birkaç adım atabiliriz diye düşünüyorum.
Şimdi
hemen ilâve etmek isterim ki, bir Alman mimar [Bruno Taut], 1938’de
Tokyo’da üniversitede iken İstanbul’a geldi. Türkiye’de tek mimarlık mektebi o
zamanlar Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Mimarlık bölümü idi. Bir sene kadar
orada hocalık yaptı. Gelir gelmez de, çok büyük bir ciddiyetle, hem mimarlık
talebeleri, hem genç mimarlar, hem mimarlık camiasına hitabetmek üzere bir
kitab yayınladı; Mimarî Bilgisi diye. Kendisi büyük bir sanat felsefecisi
değil. Ama çok nefis bir şekilde, kendisinin mimarlık hayatını, gençliğinde
büyük mimarların yanında, onların çalışmalarının akışını nasıl seyrettiğini,
neleri fark ettiğini anlatıyor. Bir miktar Batı Avrupa yakın mimarlık tarihini
anlatıyor. Ama doğrusu Doğu sanatları hakkında özel bir uzmanlığı olmamasına
rağmen, hemen İstanbul hakkında da konuşuyor. Ve Süleymaniye’den söz ediyor.
Söylediği söz şu: Süleymaniye şöyle bir mekân tarif ediyor demiyor. “Süleymaniye
bir konstrüksiyondur” diyor. “Genetik-estetik” üzerine çalışma yapan önemli
insanlardan birisi Ernst Diez [1878-1961] bir yazısında, “Osmanlı
yapıları mekân yapıları değildir” diyor. Şimdi bu ne demek?
Evvelâ Batı
dünyasına dönelim, Michelangelo’nun [1475-1564] Medicilere yaptığı iki
tane yapı var. Biri Mediciler Türbesi, diğeri de kütübhane… Bilmiyorum bu
yapıları bilen var mı aranızda? Ama ben kısaca anlatmaya çalışayım. Bir kere bu
yapıların penceresi yok. Tepeden ışık alıyorlar. Yapıların köşelerini,
kapıların yanlarını, bütün mimarî unsurları çerçeveleyen ayakları var,
aralarında kemerler var, nişler var. Ve bunların yerine de bir lâhid, o lâhidin
üzerinde iki heykel vesaire… Bunlar çeşitli cebhelerde tekrar ediyor. Galiba o
Mediciler Türbesi’nde “üç ölü” için bir düzenleme var. Burada içerisine
girdiğiniz mekânın, alanın, boşluğun bütün mesafeleri, bütün oluşumu, yâni mekânın
âdeta dışını atsanız, duvarlarını atsanız, ortada kalan kısım –ki binanın
içinde kalan boşluğa tekabül ediyor-, bir heykel ve o heykelin bütün parçaları
diğer kısımlarına bağlı bir bütünlük. Bu bir mekân yapısı.
Şimdi
daha eskiye gidersek, bir antikiteye meselâ… 4-5. asır bir Yunan mabedinin bir
odası var ve o odada hiç ışık yok, hiç pencere yok. Dolayısıyla orada da bir mekân
var ama o mekânı yaşamak, hissetmek sözkonusu değil. Ama Rönesans yapısı; insanı,
içerisine girdiği hacmin bütün biçimini yaşatmaya sevk ediyor.
Ancak meselâ
bir camide namaz kılan insan, selâm verdiğinde sağ tarafından tâ Akdeniz’e
kadar gidecek bir ufku açık buluyor pencerelerden. Bu salonda olduğu gibi. Sol
taraftan bu defa Karadeniz’e kadar giden bir başka ufuk açılıyor. Yâni sonsuz mekân,
dışarıdan geliyor, yapının içerisine giriyor ve yapının pencerelerinden
dışarıya çıkıyor. Yapı bu sonsuz mekânın içerisinde, işte taşıyıcı parçalar,
kemerler, kubbe parçaları yahud tam kubbe, en tepedeki kubbeyi aşağıdan ayıran
pencere delikleri, âdeta en tepedeki kubbe tamamen havada duruyor... Ve
sonsuzluğun içerisinde bir inşaî unsurlar bütünlüğü…
Burada,
bu parçaların Rönesans yapısında olduğu gibi bir yekpareliği sözkonusu değil.
Bu parçaların her biri, bir şahsiyete sahib. Teker teker bu defa caminin
içerisine gelip, caminin içerisini dolduran, mekânın içerisinde de teker teker
duran nesneler. Her biri bir tektonik. Yâni bir maddî varlık. Yük taşıyan bir
maddî varlık, sonsuzluk içerisinde yer alan nesneler…
Dolayısıyla,
insan Süleymaniye’nin içerisine girdiği zaman, sonsuz mekânın devam ettiğini
görüyor, evvelâ son cemaat avlusuna girmişse, o son cemaat avlusu da öyle. Onun
da dört tarafındaki pencereler, avlunun dışarıya doğru olan pencereleri dış mekânla
ilişkili. Fakat bilfiil caminin kapalı kısmına dönük olan yerde de, kapalı
kısma dönük pencereler var. Yâni son cemaat avlusuna giren insan dünyanın bütün
istikametinde, varlığın bütün istikametinde sonsuz mekânın devam ettiğini
görüyor. Caminin içerisine girip, orada da devam ettiğini görüyor. Dolayısıyla
orada da kemerler, sütunlar, tabiî onları çevreleyen minareler… Cami
tarafındaki kubbeler vesaire… Bunların her biri birer tektonik. İnsan bu tektoniklerin
arasında dolaşıyor.
Burada
tabiî kültürel kaynağını çok iyi biliyoruz, kültürel kaynağı tarih olarak
Ortaasya steplerinin Menhir türünden hatıra taşlarına tekabül ediyor… Ama
kültürel açıdan düşünürsek, meselâ Füsûs’ul-Hikem’de Muhyiddin-i Arabî
Hazretleri [1165-1239], peygamberlerin hikmetlerini anlatıyor. Tabiî birinci
peygamberin hikmetinden ikinci peygamberin hikmeti, ilk ikisinden üçüncüsü
çıkıyor vesaire… Ve bütün bu peygamberlerin hikmetlerinin toplamından Hazreti
Peygamber’in hikmeti oluşuyor. Dolayısıyla bütün hikmetler Hazreti Peygamber’in
hikmetine göre inceleniyor, değerlendiriliyor. Ancak Hazreti Peygamber’in de
bütün bu hikmetlere ne ilâve ettiği meselesi var. Muhyiddin-i Arabî Hazretleri
diyor ki: “İki şey ilâve etti. Bunlardan bir tanesi güzellik sevgisi”,
bu tabiî çok önemli… Güzellik sevgisi için diyor ki: “Bu, insan tekâmülünün
ulaşabileceği en son merhaledir. İnsan için güzellik sevgisinden öteye herhangi
bir gelişme tasavvur edilemez. Öbürü de ferdiyetin yüceliği…” Yâni tek ferdin
yüceliği.
Süleymaniye’yi
bir örnek olarak zikrediyoruz ama, Osmanlı mahalleleri de tahlil edilebilir
aynı bakış açısından. O tek ferd, kendi eliyle meydana getirdiği tektoniklerin,
mekânın sonsuzluğuna halel getirmeden, sonsuzluğu içerisinde, kâinatın
sonsuzluğu içerisinde onlar nasıl yer alıyorlarsa, insan da onların hepsini
vücuda getiren ve hepsini dünyayla beraber idrak eden, onları vücuda getirirken
dünyayı güzelleştiren yüce ferd olarak tasavvur ediliyor. Sanıyorum “insan-mekân”
dediğimizde bir sonsuzluk içerisinde insan, “yüce insan”dan söz etmek meseleyi
aydınlatacak, önemli saydığım bir başlangıç noktası olabilir.
HARUN YÜKSEL: İslâm mimarîsinde demek ki insan,
sonsuzluğun bütünlüğünü bozmadan, sonsuzluğa katılıyor. Yâni Süleymaniye’ye
girdiğimizde; sonsuzluğun o akışını bozmadan, bütünlüğünü bozmadan sonsuzluk
imajını, fikrini bozmadan katılıyoruz. Rahatsız edici bir unsur olmadan…
TURGUT CANSEVER: Evet. Bakın onun içerisinde
yaşıyorsunuz. Dolayısıyla hiçbir şey sizi tahdid etmiyor. Belki bu sizin
sorduğunuz soru dolayısıyla ortaya çıkan meseleyi aydınlatmak için bir
karşılaştırma yapmakta yarar var. 10-11-12. asır Romanesk kilisede yahud daha
da belirgin bir şekilde 12-13-14-15. asır Gotik kilisede insanla o yapı
arasındaki ilişki nedir? Ona bir baksak, bu söylediğimle onun farkı çok açık
bir şekilde ortaya çıkacaktır. Şimdi bu kilise bir kere ince uzun bir yapıdır.
Bunun en önemli kısmı binanın nihayetindeki koro kısmı ve [anlaşılamadı]
üzerinde merasimlerin yapıldığı büyük kürsüdür. Ama burada içeriye giren insan,
zeminden yukarıya doğru fışkırmışçasına giden çizgilerin etkisi altındadır.
Sonra, girdiği zaman bulunduğu noktadan yalnız bir istikamete doğru, karşıya
doğru insanı sevk eden bir büyük hacim içerisindedir.
Bu yerde
insanın dünya ile ilişkisini anlatmak için, önemli olan bir başka noktaya da
temas etmek gerekli. Her şey taştan yapılmış olduğu hâlde nerdeyse taşın eseri
yoktur. Yalnız ışıklar ve gölgeler. Ve onların müthiş dramatik, trajik
çizgileri vardır. Bütün o çizgi düzeni, hareket düzeni, günahkâr insanı,
kilisenin alıp, bu günah dünyasından, dünyevî âlemden, uhrevî âleme cebren
götürmesi. İnsanı ensesinden yakalayıp ite ite, sürükleye sürükleye… Yâni o
zaten günahkâr alçağın teki. Onu adam etmek için kendi gücünü kullanan bir tavrın
ürünüdür kilise.
Buna
mukabil, her biri kendi başına duran insan eliyle üretilmiş bu yüce varlıklar
manzumesi, eğer Allah’ın yarattığı bu kâinatın sonsuzluğu içerisinde
dolaşıyorsa, artık insanı yönlendirmiyor demektir.
Şimdi bu
noktada doğrusu önemli bir İslâmî görüşe temas etmek istiyorum. Gazalî [1058-1111]
anlatıyor İhyâ’da. Bir öğle namazına Hazreti Peygamber gitmiyor. –Cuma
olması lâzım-. Hazreti Ömer bir hutbe konuşması yapıyor. Herkes çok
etkileniyor. Yalnız bir kadın iknâ olmuyor, söylenenler üzerine itiraz ediyor.
Soru soruyor. Hazreti Ömer yine parlak bir şekilde cevablandırıyor.
Kadın yine iknâ olmuyor. Bu üç-dört kere tekrar ediyor. Bunun üzerine Hazreti
Ömer uzun bir konuşma yapıyor. Böyle bir saatten daha fazla… Son derece iknâ
edici müthiş güzel bir konuşma, herkes konuşmaya hayran kalıyor, kadın iknâ
oluyor. Ve birçok insan o kadar etkileniyor ki, âdeta koşarak Hazreti
Peygamber’in yanına geliyorlar ve bu konuşmanın güzelliğini, Hazreti Ömer’in
kadını nasıl iknâ ettiğini anlatıyorlar. Hazreti Peygamber’in yüzlerinde bir
teessür ifadesi oluşuyor. “Çok üzüldüm, mücahede etmeyiniz” diyor. Biraz
sonra Hazreti Ömer geliyor –çok memnun yaptığından-, ve Hazreti
Peygamber üç kere çok üzüldüğünü ve üç kere “mücahede etmeyiniz” sözünü
tekrar ediyor. Yâni herhangi bir şeyi kabul ettirmek için bile cehd etmek caiz
değil. Buna mukabil Katolik kilisesi kendisinde bu hakkı buluyor ve insanı sevk
etmek, yönlendirmek için bir çevre düzenliyor. Tabiî bir nokta daha söyleyeyim
müsaade ederseniz.
HARUN YÜKSEL: Lütfen efendim.
TURGUT CANSEVER: Şimdi bu düzenleme, mimarların bir
kere basit, pratik sebeblerle, hem Osmanlı evinde hem Osmanlı camisinde bugün yahud
asır başında teorisiyle beraber yaptıkları gibi yâni fonksiyonel mimarîye
yaptığı gibi; fonksiyonları tarif edip, onların etraflarına duvarlar
yerleştirerek sonra üstünü tamamlamak şeklinde olmuyor. Süleymaniye gibi bir
yapının çözümlenmesi yukarıdan başlayıp aşağıya doğru ilerleyerek tamamlanıyor.
Şimdi bu esasında bir transandantal düşünme tarzı; aslî olan kozmik realiteyi objektif
dünyaya aksettirdiği zaman, bir bakıma bu tezyinî düzeni zarurî olarak
oluşturuyor. Dolayısıyla insanın içerisinde yaşadığı bu tektoniklerin bütünlüğü
bir tezyinî bütünlük oluyor. Kilisedeki trajik-dramatik olandan tamamen farklı
olarak…
HARUN YÜKSEL: Ve hemen altını çizmek için
söyleyeyim, bunun iki telâkkî arasındaki hürriyet anlayışıyla da bir ilgisi var
herhâlde. Yâni İslâm’ın insan hürriyetinin önündeki engelleri kaldırması… Yine
bu kilisede şu istikamete doğru sürülüyoruz ya… Hazreti Ömer’den
verdiğiniz misâl de öyle… Yâni biz hür irademizle bir şeye katılırsak
katılacağız… Yâni “eşref-i mahlûkat” olarak böyle bir tercih hakkı bize
verilmiş. Biz katılırız veya katılmayız. Yâni bu hürriyetin önünü o kilisedeki mekân
telakkisi de kesiyor anladığım kadarıyla.
TURGUT CANSEVER: Tamamen öyle. Onun için de Bruno
Taut [1880-1938] –Süleymaniye için- “konstrüksiyon” dediği zaman, bunun bir
mekân yapısı olmadığını da söylemiş oluyor. Ernst Diez’in, daha sonra
anlattığı gibi [“Osmanlı yapıları mekân yapıları değildir”]… Dolayısıyla,
mekân bölünmez; kâinatın tamamında devam eden sonsuz mekân oluyor. Ve her şey
onun içerisinde, o sonsuzluğu süslemek için âdeta tezyin etmek için yer alıyor.
HARUN YÜKSEL: Çok teşekkür ediyoruz. Bu bölümde
sorusu olan veya söylemek istediği sözü olan var mı efendim? Buyurun…
(Bir hanım
dinleyici konuşuyor fakat söyledikleri anlaşılmıyor.)
TURGUT CANSEVER: Doğrusu buna iştirak etmek zor.
Kubbeli yapılar o kadar yakın tarihte değiller. Oldukça eski. Yâni Batı dünyasında
bile Roma’da, Panteon’da, yâni 1. asırda var. Ayasofya, 6. asır başı. Tabiî
Ayasofya’ya hazırlık olan birkaç yapı da 5. asırda İstanbul’da. Bir tanesi
küçük Ayasofya olmak üzere. Diğeri maalesef Şehzadebaşı’nda temelleri olan
yapı. Ama Asya’da kubbe daha eski. Kubbe yapıları daha da eski. Şimdi Ayasofya
kubbeli bir yapı ama, Gotik bir katedralle hiç alâkası yok. Yâni konu bir
teknoloji meselesi değil. Teknolojiyi kültürler seçiyorlar.
HARUN YÜKSEL: Yâni kültürler kendilerine uygun
teknoloji üretiyorlar.
TURGUT CANSEVER: Evet. Kendi genel yaklaşımlarına
tekabül eden teknikleri geliştiriyorlar. Doğrusu o tekniklerle hayat tarzı
arasında bir bağlantı hiç şübhe yok ki, var. Yâni hareketli kültürler evvelâ
toprağa bağlanmış yapılar yapıyorlar. Yâni Asya-Avrupa steplerinde çadır
teknolojisi olduğu gibi; at kültüründe, hareketli kültürlerde olduğu gibi. Çok
ileri teknikleri, teknolojileri var. Meselâ Romalılar tonoz yapıyorlar, büyük
binalar yapıyorlar. Bunlarsa onların hiçbirini yapmıyorlar. Romalılar bronzu
biliyorlar ama, Asya-Avrupa göçebeleri de sert çelikleri biliyorlar. Romalılar,
askerlerini günde 20 km. hareket ettiriyorlar, bunlarsa yüz
binlerce insanı bulundukları noktadan bir günde 80-100 km. öteye götürüp
yerleştirebiliyorlar. Şimdi ona göre teknoloji üretiyorlar. Yâni bir yerden bir
yere gidebilmek için, bildiğimiz otağ’ı kullanıyorlar. 15 dakikada, bir ailenin
içerisine girdiği barınak vücuda getirebiliyorlar. Esas itibariyle “varlık
görüşü” tâyin ediyor teknolojiyi. Yâni kalıcı olmayı isteyen kültür, “ehram”
inşa ediyor. Kalıcılığı reddeden kültür, meselâ Osmanlı dünyası, “ahşab”
evleri; aile hayatına göre hızla değişme mecburiyetini göz önünde tuttuğu zaman,
ehram değil tam tersine atektonik yapıyı inşa ediyor. Üstü büyük, altı küçük
yapıyı. Buna mukabil, daha uzun bir ömrü olmasını istediği, daha kalıcı
olmasını istediği camii –tabiî yine ehram gibi değil ama- yine ehramın genel
profili içerisinde olacak şekilde tasarlıyor. Doğrusu, tekniğin bütün
kültürleri belirlediği filân tarzındaki düşünceler çok ciddi şekilde tartışmaya
açık düşünceler.
HARUN YÜKSEL: Ben izin verirseniz bir şey
söyleyeceğim o konuda. Hanımefendi biraz pozitivist bakıyor galiba meseleye, bu
dinleri sonradan ortaya çıkmış tarzda mı düşünüyorsunuz? Yâni dinlerden önce,
işte çok tanrılı anlayışlar vardı, sonra tek tanrılı dinler…
BİR DİNLEYİCİ:
Teknik…
HARUN YÜKSEL: Ha, sadece teknik açıdan
bakıyorsunuz. Evet anladım. Peki, başka sorusu olan var mı efendim?
BİR DİNLEYİCİ: Süleymaniye veya Ayasofya bir
hapishane olsa herhâlde insanlar oraya girmeye can atar.
HARUN YÜKSEL: Güle oynaya girerler yâni oraya…
BİR DİNLEYİCİ: Şimdi insanlar milyonlarca dolar
harcayarak yaptıkları o ihtişamlı villalardan kendini sokağa atmak için
çırpınıyor. Oysa o ruh, insanı o yapılarda sonsuzluğa götürüyor. Bugünün
gökdelenleri insanı ruhsuz, nefessiz bırakıyor.
HARUN YÜKSEL: Teşekkür ederim, sağolun. Mustafa
Bey…
MUSTAFA ARMAĞAN: Teşekkür ederim. Doğrusu Turgut
Bey’in konuşmasındaki yüksek felsefî seviyeye benim de ulaşmamı
beklemeyeceksiniz sanırım. Gerçekten çok seviyeli bir konuşma yaptı, her zaman
olduğu gibi. Ben biraz daha başa giderek bir şeyler söylemek istiyorum. “Anadolu’da
İnsan ve Mekân İlişkileri” konusunda birtakım ilk düşünceler geliştirirsek,
belki sonuçta bir yerde Turgut Bey’in söyledikleriyle çakışacak noktalar
bulabileceğiz.
Şimdi
tabiî, serde edebiyatçılık var. Onun için de çok mimarî tarafından falan
girmeyeceğim. Ahmed Hamdi Tanpınar’ın [1901-1962] Beş Şehir’inden
bir çıkış yolu deneyeceğim. Çoğunuz okumuşsunuzdur yahud okumamışsınızdır.
TV’de filmi yapıldı, oradan izlemişsinizdir. Yahud üzerinde konuşulduğunu
duymuşsunuzdur. Beş Şehir isimli kitabında beş tane temel şehir tipi
çizer Tanpınar ve bu beş şehir, onun kafasındaki, gönlündeki, bir bakıma
insanın mekânla olan ünsiyeti, ülfeti diyebileceğimiz temel problematiğine de
çıkış yolu oluşturur. Bu beş şehir hangileriydi? İstanbul, Bursa, Konya,
Erzurum ve Ankara. Dikkat edilirse, Tanpınar’ın kitabında bu beş şehrin,
beş muayyen –kendi tabiriyle- hususiyetinden bahsedilmeye çalışılıyor. Yâni
İstanbul’un bir büyük pâyitaht olması özelliğinden, Bursa’nın muayyen bir devrin
ürünü olmasından, Erzurum’un Doğuya açılan bir ticaret ve kültür merkezi
olmasından, Konya’nın bir Selçuklu başkenti olmasından -Osmanlı döneminde
yaşadığı birtakım küskünlükler, dargınlıklardan- söz edilir-, ve Ankara’dan da;
orada biraz ifade tarzı değişir Tanpınar’ın.
Türkiye Cumhuriyeti’nin
yeni başkenti ama, bu sadece sıfırdan kurulmuş bir şehir değildir Tanpınar’da.
Bir Ahîlik merkezidir. Yâni Anadolu’nun ortasında, çok eski gelenekleri olan
bir Ahî şehridir Ankara. Bütün bu şehirlere biçtiği bu muayyen roller, kitab
okunduğunda, bir bakıma Tanpınar’ın kafasındaki o büyük şehir kurgusunun
parçalarını oluştururlar. Yâni Tanpınar’ın ideal şehri belki bunların
toplamıdır. Ve belki de işte bu dört diğer şehir İstanbul’da gerçek terkibini
bulmuştur ve onda özetlenmiştir Tanpınar’da. Yahya Kemâl’de [1884-1958]
olduğu gibi…
İstanbul
bölümünde biraz daha ilginç bir mekâna dikkatimizi çeker Tanpınar;
Boğaziçi. Garib bir şekilde, Boğaziçi’nin Osmanlı öncesi yok gibidir. Yâni
Boğaziçi gibi müstesnâ bir tabiat parçasının, Osmanlılardan önce, özellikle de
17. yüzyıldan, 16. yüzyılın ikinci yarısından önce, bir yerleşim yeri, bir mesîre
yeri olmaması ve insanların mekânla, yâni hem yeşillikle hem denizle içiçe
olabildikleri böyle bir mekân tasavvuru geliştirmemeleri, bunun Osmanlı’dan
önce ortaya çıkmayışı, hakikaten ilginç bir fenomendir.
Tabiî
Osmanlıların oralarda geliştirdikleri yalıların kendilerine mahsus özellikleri
var. Belki de insanlık tarihinde daha önce benzeri olmayan bir insan-mekân
ilişkisi mahsulleri bunlar. Çok renkli bir üslûbla Boğaziçi’ni anlatırken, Abdülhak
Şinasi Hisar’ın [1887-1963] bir cümlesine temas eder: “Âdeta” der, “Boğaz’da
bir semtten öbürüne girildiğinde, geçildiğinde, yıldızları bile değişirdi.”
Yâni her semtin -bırakın bir şehrin batısını doğusunu yahud şehirden şehre
farkını, yâni Beş Şehir’de koyduğu, bu beş ayrı şehrin müstakil
özelliklerini, Boğaziçi’nde bir semtin diğerinden müşahhas bir şekilde
ayrılabilecek muayyen bir kimliği vardı. Bunu yıldızlarıyla ölçüyor.
Yıldızların ne kadar değiştiğiyle ölçüyor.
Meselâ,
örnek verdiği şeylerden bir tanesi de musikî. “Kanlıca’daki bir musikî ile
Bebek’teki musikî insanın kulağına farklı gelebilir” diyor. Kezâ yeme-içme
kültürü aynı şekilde başka özelliklere sahib gerçekten ve bugün bir Boğaziçi
tarihini insan şöyle bir önüne koyup incelediği zaman, âdeta bütün bir vatan
coğrafyasının burada hülâsa edildiğini görmemek mümkün olmaz. Şimdi bu derece
sofistike bir şehir kültürü, bu derece sofistike bir insan-mekân ilişkisi
kurabilmiş bir medeniyet. İşte su kenarlarında oluşturmuş olduğu mesîreler
olsun, yalılar olsun, oraya yapacağı camilerin bile mimarîsinin bir kara
parçasına yapılacak mimarîden farklı olmasını gözeten, bir ahşab binanın deniz
kenarında olmasıyla nehir kenarında olmasının bile fark ettiği bu işlenmiş ve
yüksek kültür, nasıl oldu da, bir 50 sene, 60 sene, 70 sene içinde, bugün bütün
bir Türkiye’nin tek bir şehir hâline getirilmesine yol açtı?.. Semtleri bile
farklı olan bir medeniyetten, bütün bir Türkiye sathında âdeta tek bir şehre
girip çıkıyormuşçasına bir yeknesaklığa, bir monotonluğa dönüşebildi?..
HARUN YÜKSEL: Üniforma giydirdiler yâni
Türkiye’ye…
MUSTAFA ARMAĞAN: Öyle oldu. Tabiî bunu, muhakkak
giydiler gibi dışarıdan bir şey söylemek istemiyorum. Yâni biz de suçluyuz.
Hepimiz bunun içindeyiz.
HARUN YÜKSEL: Gayet tabiî…
MUSTAFA ARMAĞAN: Konya’ya gidiyorsunuz. Yine
yüksek binaların arasından şehrin içerisine giriyorsunuz. Parktır, meydandır
işte Hükümet Meydanı’dır, filân… İnegöl’e gidiyorsunuz, orası da aynı.
Edirne’ye gidiyorsunuz, aynı. Yâni şu ânda Türkiye’de, belki iklimi değişebilir
ama, bütün Türkiye sathındaki şehirlerde, muayyen, lokal bazı bölgeler dışında,
yâni özel olarak korunmaya alınmış yahud her nasılsa korunmuş bazı bölgeler
dışında, 5 şehirden, 67 şehirden, 76 şehirden, her neyse, söz etmek mümkün
değil artık. Dolayısıyla bizim bu mekânla olan münasebetimizde büyük bir
bozulmayı, büyük bir kırılmayı yaşadığımızı kabul etmek gerekiyor. Belki bu
toplantının temelinde böyle bir problemi görmek ve tarihi de biraz bugüne temel
oluşturacak şekilde gündeme getirmek daha önemli olur gibime geliyor. Çünkü
aksi hâlde sadece bir sanat tarihi konuşmasına dönüşür ki, o herhâlde sizin de
arzunuz değildir.
HARUN YÜKSEL: Zaten, pardon sözünüzü kesiyorum,
bu paneli yaparken, tarihî arka plâna, felsefî arka plâna geçişimizin sebebi,
bugünü anlamaya dairdir. Yâni biz bu hâle nasıl geldik? Durup dururken
gelmedik. Bir ideal olan şurada duruyor. Bunun tarihî arka plânı var, felsefî
arka plânı var, hikemî arka plânı var. Bir de bugünkü hâlimiz var. Bir mukayese
olması bakımından, tarihî arka plânıyla birlikte biz bu meseleyi görebilirsek,
biraz daha global bakabilirsek diye düşündük… O yüzden geniş tuttuk ve zaten
dedik ki, “Teşhis ve Tesbitler”i bu bölümde yapalım, mevzu geniş. Ondan sonra
da, çözüm yollarını gelecek toplantıda kısmet olursa ele alıp değerlendirelim.
MUSTAFA
ARMAĞAN: İşte
gravürlerden, eski yüzyılın, 19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başında
çekilmiş fotoğraflardan öğrendiğimize göre, bir Urfa evi, Urfa sokağı, bir
Kayseri sokağı vardır. Bunlar belki dış görünüş olarak sanki birbirini
andırıyor gibi de gözükse, –ki hocam daha iyisini bilir-, sanat tarihi içinde
ayrı bir yeri vardır. Edirne evleri, İstanbul evleri diye ayrılır. Birçok
bölgemizin böyle bir kendine mahsus karakteri vardı ve işte Safranbolu da bunun
en bol örneklerini görebildiğimiz bir mekân. İşte Bursa’da Cumalıkazık, “Ağahan
Ödülü” aldı ve o vesile ile kısmen korunmaya çalışılıyor. Bu tip bazı lokal
örnekler dışında, maalesef büyük ölçüde, dediğim gibi bir yeknesaklığa, bir
monotonluğa girmiş durumdayız ve bunu da bir başarı gibi ilân ediyoruz. Öyle
Belediyelerimiz var ki, bunların şu veya bu partiden olması da hiçbir şey fark
ettirmez hâle geldi. Meselâ, bir tanesinin konuşmasında şu cümleleri duyunca
doğrusu ürpermemek mümkün değildi. “Şehir hakkında, şehirlerimizin daha
düzenli olması hakkında neler düşünüyorsunuz?” diye sorulduğunda, “Yollar
mümkün olduğunca büyük açılmalıdır; 8 metre, gerekirse 18
metre genişliğinde yollar açılmalı ki, ileride trafik sıkışırsa
buna bir çözüm şimdiden bulunmuş olsun.” Diğer bir deyişle, sadece bir yol fetişizmiyle, yolları
geniş yapmak gibi bir saplantıyla hareket eden insanların, çevrelerini İslâmî
kaygılarla ne kadar biçimlendireceklerini düşünemiyorum… Tabiî sadece onlar
suçlu değil, dediğim gibi toplum olarak hepimizin bunda, bu yanlışlarda payı
var. Yâni o yolları açmak için hangi engebelerin konulacağı, üstgeçitlerin,
altgeçitlerin insanların davranışlarını nasıl yönlendireceği, komşuluk
ilişkilerini hangi nisbette zedeleyeceği filân hiç mevzubahis değil bu bakışta…
HARUN YÜKSEL: Hangi eserlere kıyılacağı…
MUSTAFA ARMAĞAN: Şimdi bu söylediğim, biraz da yeni
şehirler kurmak bâbındaydı. Yâni eski şehirler değil. Çünkü bir varoş belediye
başkanı idi. Onun da örneklerini gördük. Yâni eski şehirlere nasıl
kıyıldığının…
Şimdi
bütün bunların yanında, bu “apartmanlaşma sarası” dediğim hastalığı Türkiye’ye
bulaştırmış olan sözkonusu 50 yıllık veya 70 yıllık, 80 yıllık maceramız
içerisinde insanlara bir şeyler söylemeye çalışan, onlara duyduklarında bazen
şaşıracakları, bazen tuhaflarına giden, “canım bunlar da uygulanır mı, bu
devirde böyle şey mi olur?” dedirten bazı insanlar çıkıyor. Bunlar, dilleri
döndüğünce, o yağmur suyundan içip de deliren bir halk gibi bütün bir toplumun
nasıl bir yanlışlık içine sürüklendiğini haykıran bazı insanlar, –işte
bunlardan birisi de Turgut Bey; burada biraz önce konuşmalarını
dinledik-, çıkıyor ve konuşuyor… Tabiî bunların “söylem”leri genel geçer “söylem”e
çok mutabık olmadığı için, belki söyledikleri baştan dinleniyor, sonradan
unutuluyor yahud uygulanamayacağı gerekçesiyle yine genel geçer mimarlık
tarifesi işlemeye başlıyor. Şimdi insanlara öyle bir mekân şuuru, öyle bir mekân
idraki getirmek gerekiyor ki, hep beraber bu şehirlerin an’anevî kent
dokularının ve mimarînin insan-mekân ilişkilerinin aslında hiç de bizim
zannettiğimiz gibi olmadığını, bugün kabul edilen normların sağlıklı olmadığını,
bunların aslında bir hastalığın parçaları hâlinde hepimizde tezahür ettiğini,
semptomlarını gösterdiğini söylemek gerekiyor. Düşünmek, yazmak, anlatmak
gerekiyor ki, bu düşünceler yayılsın. İnsanlar yarın öbür gün kendilerine bir mekân
yapmayı, bir ev yapmayı seçtiğinde, düşündüğünde aynı yanlışlara düşmesinler,
olabildiğince. Şimdi bu içinde bulunduğumuz mekân, işte bu Tarık Zafer Tunaya
Kültür Merkezi, işte şurada mezar taşları var. Yan tarafta… Burası bir tekke.
Mevlevîhâne’nin, Şeyh Galib’in [1757-1799] de postnişinlik yaptığı
Mevlevîhâne’nin tekke kısmı, bildiğimiz kadarıyla bu kültür merkezinin en
azından bir kısmını ihtivâ ediyordu. İşte mezarlığı burada. Esas şu ânda Mevlevîhâne
gibi gösterilen yerler, diğer müştemilatları; yâni türbe ve onun yanında
mutfak, matbaa dedikleri diğer kısımlar kalmış. Şimdi Beyoğlu gibi bir yerde,
-tabiî bizim öylesine mekân idrakimizi değiştiren bir şey ki bu tür
değişiklikler-, sanki bu bölgelere hiç Müslüman eli değmemiş, hiç Müslüman
ayağı değmemiş, burası tamamen Levanten, gayrimüslim, komprador burjuvanın
evvel eski hâkim olduğu yerlermiş gibi bir intibâya kapılıyoruz.
HARUN YÜKSEL: Hiç fethedilmemiş gibi duruyor
Beyoğlu.
MUSTAFA ARMAĞAN: Gibi… Hâlbuki…
TURGUT CANSEVER: Tekrar Batılılar tarafından
fethedilmiş gibi duruyor.
MUSTAFA ARMAĞAN: Hâlbuki böyle bir şey yok. Çok
bariz bazı örneklerini bugün bile bazı izlerinden çıkartabiliyoruz. Meselâ
Unkapanı köprüsünden geçip de, Şişhane’ye doğru çıkarken, sol tarafta bir türbe
gözükür, yolun alt tarafında. Aşağıda kaldı şimdi, o çevreyolu filan yapılınca.
Şimdi o aslında büyük bir mezarlığın içerisinde bir türbe idi. Yâni orada aşağı
yukarı Tersanenin oradan başlayıp da Tepebaşı’na kadar uzanan büyük bir
mezarlığın bir parçasıydı o türbe. Ve orada Müslüman Mezarlığı vardı. Şu ânda
bir tek o temsil edebiliyor. Bir tek o bize bir iz, bir işaret bırakabiliyor.
Bugün Atatürk
Kültür Merkezi’nin (AKM) yapıldığı yerden Alman Konsolosluğu’na kadarki
kısımda, Alman Konsolosluğu’nun da üzerinde oturduğu mekânda, yine Ayazpaşa’ya
kadar inen büyük bir Müslüman mezarlığı vardı. Bunu 1910’larda İngilizlerin
çektiği hava fotoğraflarında bile görebiliyoruz. Semavi [Eyice] Bey’in
[d. 1923] anlattığına göre, Alman Konsolosluğu’nun bitişiğindeki bir bina
yıkıldığında, daha doğrusu yeniden yapılmak üzere yıkıldığında, temellerinden
mezar taşlarının üst üste konulduğu ortaya çıkıyor. Yâni Alman Konsolosluğu’nun
altında, Müslüman mezar taşları temel malzemesi, dolgu malzemesi olarak
kullanılmış. O kadar büyük bir rezalet.
Kezâ,
işte Mevlevîhâne, sokak aralarında bazen rastladığımız Kaptan Paşa çeşmeleri,
işte zaman zaman görebildiğimiz bazı mahalle mescidleri… Yıkılanları
saymıyoruz.
Yine
meselâ 19. yüzyıl sonlarında 1880’ler civarında çekilmiş bazı Galata
fotoğrafları vardır. Orada meselâ bakarsanız, bir Fatih’teki sokaktan hiç de
farklı değildir. Yine ahşab binalar, cumbalar, kafesler, şunlar, bunlar. Peki,
nasıl oldu da bu bölgede Müslümanlar, Müslüman kültürü bu kadar yaygınken -ki
şu ân aklıma gelmiyor daha birçok başka misâl verilebilir-, bu kadar kısa bir
zamanda bu bölge, silüetinden zihinlerimizdeki imajına kadar hızlı bir değişim
geçirebildi ve biz bile bunu kabul eder hâle geldik?.. Şimdi burası hakikaten
düşünmeye değer.
Demek ki
bir yerin Müslümanlara âit olması veya bir zamanlar Müslüman hassasiyetiyle
şekillendirilmiş olması, o yerin bize âid olduğunun mutlak garantisi değil. Yâni
bir süre sonra tıpkı Endülüs’te olduğu gibi kökü kazınabiliyor. Oradaki miras
yok edilebiliyor ve oraya yeni bir kimlik, yeni bir miras varmış gibi bir
kimlik lanse edilebiliyor.
HARUN YÜKSEL: Tam burada bir şey sormak
istiyorum. Şimdi Endülüs’ün Haçlılar tarafından alınması ve kimliğinin
değiştirilmesiyle, Moğol istilâsı sırasında Anadolu’da ve İslâm dünyasında
yapılan tahribat, kültürel tahribat arasında, yine bugün Beyoğlu’nda
anlattığınız mezarların bile yağma edilmesi arasında, bunu Türkiye’ye
yaygınlaştırarak çıkarsak bir kıyas yapabilir miyiz? Yâni Endülüs’te
yaşananlarla Moğol istilâsında yaşananlar arasında bir benzerlik, bir eksiklik,
bir fazlalık var mı?
TURGUT CANSEVER: Ben, müsaade ederseniz…
HARUN YÜKSEL: Tabiî efendim, buyurun lütfen.
TURGUT CANSEVER: Yok efendim… Şimdi 1270, Sivas’ın
Moğollar tarafından işgal edildiği seneler… Çifte Minareli Medrese yapılıyor.
Ve Gökmedrese yapılıyor. O Moğollar yapıyor… Cacabey Camii gibi. Pek çok…
Endülüs’te İslâm eserlerinden iz bırakılmıyor. Hepsi yok ediliyor.
Doğrusu
tarihimize karşı tavrımız bu bakımdan ibretle anlaşılması gereken bir tahribkâr
tavır. Şimdi yüce Osmanlı Devleti, yâni Roma’dan sonra Çin gibi büyük
kültürlerin ötesinde, insanlık tarihinin vücuda getirdiği en büyük kültür. Yine
ben bu tezi savunmak için sanat tarihi açısından bir şey söylemek istiyorum. Ernst
Diez diyor ki, “16. asır Osmanlı Çini Sanatı insanlık tarihinde 4-5
asırda bir ortaya çıkabilen bir üslûbtur, olaydır. Bu üslûb hâdisesini insanlık
tarihinde milattan evvel 4.-5. asır Yunan heykel sanatıyla karşı karşıya
koyabiliriz”. Yâni tüm Batı dünyası, bugünkü Batı kültürü, “her şey odur”
dediği 4.-5. asır kültürü ile bu karşı karşıya konulabilir, diyor.
Şimdi
bütün o yüce Osmanlı kültürünün bir küçük tezahürü o. Ki, daha neleri var.
Bunun kurulduğu şehir Bursa, yüz bin kişilik bir şehir, 3.5 milyonluk, felâket bir
kirliliğinin içerisinde o yüz bin kişilik şehir yok oluyor.
Edirne,
bu büyük devletin ikinci büyük pâyitahtı, 70-80 bin kişi yaşıyor. Edirne’nin
1.5 milyon olması tehlikesi orada. O zaman o da yok oluyor.
İstanbul’u
düşünürseniz, tarihî yarımada 300-350 bin nüfuslu. Bugün 10 milyonluk şehrin
içerisinde o 300 bin kişilik şehir artık hiç yok. Yalnız topoğrafya denizden 60
metre yüksek, Süleymaniye’nin kubbesi 48
metre, minareler 67 metre yukarıda, onun için onlar hâlâ
var, hâlâ fark ediyoruz.
Burada,
doğrusu son dönemin büyük günahı var. Ama tahribat daha evvel başlıyor. III.
Selim [1761-1808], Kanunî’nin [1495-1566] Sinan’a [1489-1588]
inşa ettirdiği, Sinan’ın Kanunî için inşa ettiği Üsküdar
sahilindeki köşkleri yıkıyor, yerine kışla yapıyor. Sultan Mahmud’la [1785-1839]
beraber. Ve bu “ilerleme” addediliyor. Temel değerler kaybedilmiş bulunuyor.
Müsaade
eder misiniz, Mustafa Bey?
MUSTAFA ARMAĞAN: Tabiî buyurun.
TURGUT CANSEVER: Mustafa Bey de bence
birçok önemli nokta üzerinde durdu. Ben onları doğrusu biraz daha hatırlanır hâle
getirmek istiyorum.
Mustafa Bey dedi ki: “Çok büyük
çeşitlilik var dünyada. Biz bu çeşitliliği yok ediyoruz”. Bu çeşitliliğin
olması çok önemli bir şey, yalnız bu çeşitlilik, “ferdiyetin yüceliği” temel
telâkkîsine tekâbül ediyor. Her şehir, bir şehirler camiası içinde birer
ferdiyetse, onların her birinin şahsiyeti var, bu çok önemli. Yalnız, bunlar
arasında herhangi bir bağ yok demek de değil. Bunların hepsi bir temel
içerisinde. Yâni varlık karşısında alınan tavır. Varlığın idrak ediliş biçimi
ile ilgili olarak bir biçimlenme iradesi, bir üslûb vücuda getirme açısından,
ortak, cihanşümûl değerleri taşıyorlar. Yalnız o açıdan değil, aynı zamanda bu
şehirlerin insana hitab etme biçimi, ruh hâlimize hitab etme biçimleri
açısından da öyle. Aynı zamanda bu şehirlerin içerisinde cereyan eden sosyal
hayatta hem farklılıklar var, hem de çok büyük bir ortak kültür var.
Şimdi bu
kültürün eski değerleri karşısında tamamen bigâne, hattâ düşmanca bir tavır
oluştu. İstanbul Yeni Cami’nin inşaından 50 sene sonra Sultan III. Ahmet [1673-1736],
sarayının kapısına Sultanahmet Çeşmesi’ni yapıyor. İstanbul mimarları saray
çevresinde üç gün gösteri yapıyorlar. “Hünkârın bu süslü püslü nesneyle
İstanbul halkının yüce zevkini rencide etmeye hakkı yoktur” diyorlar. Şimdi
orada savunulan şey, bir “yüce zevk”. Öbür gelen süslü püslü. Şimdi o süslü
püslü nesne bile bugün bize mucize gibi güzel görünüyor. Tereddînin,
çöküntünün, tâ bilinmeyen bir seviyesine inmiş bulunuyoruz. Nasıl inilmiş bu
yere?..
Bakın,
bir yerde “saygı” varsa orada bir değerlendirme çabası var demektir. Burada
saygı temeli tamamen yok edilince, insanlar yanlarındaki başka bir şekilde
söyleyenle hiçbir şekilde saygıyla bir ilişki kurmak ihtiyacını duymuyorlar.
İnsanlar
çevrelerine, “bu çevrede ne var, güzel olan ne var?” diye bakma kabiliyetlerini
kaybetmiş bulunuyorlar. Doğrusu bu noktada –çok özür diliyorum, siz temas
ettiniz, biraz daha belirgin hâle getirmek istiyorum-, bir bakıma büyük bir kültürel
yön değişmesi de var. Âdeta Osmanlı dünyası bir kültüre sahib değilmiş de,
insanlar temiz elbise giyip konser yahud tiyatro seyrederlerse kültürlü
olurlarmış zannediliyor. Bu bakımdan 19. asır tiyatrosu aşağılık, mübtezel bir
nesnedir. Bu mübtezel nesnenin karşısına gidip, ceketinizi ilikler, o aptallığı
seyrederseniz kültürlü oluyorsunuz. Ama o tarihte de, ondan evvel de Osmanlı
insanı, yaşadığı çevrenin her noktasının güzelliğini fark ediyor, yaşıyor,
değerlendiriyor.
Osmanlı...
İnegöl’deki evler, Bursa’daki evlere çok benziyorlar. Ama Bursa’daki evler bir
öğleden sonrasının renkleriyle boyalı, İnegöl’deki evler bir sabahın
renkleriyle boyalı. Yâni İnegöllü evini boyarken, “benim İnegölüm Bursa’nın
doğusundadır” diyor, “güneşi ben görüyorum evvelâ” diyor, “bu şehir beyaz, açık
sarı, parlak mavi renklerle oluşmalı” diyor. Bursalı da diyor ki, “benim şehrim
öğleden sonrasının şehridir.” Koyu sarı, koyu yeşil, koyu mavi; onlarla şehrini
yapıyor. Şimdi bu, çevrenin şuuru içerisinde hayatın her ânını, kendisiyle
çevre arasında bir ilişkiyi fark ederek yaşayan ve o ilişkiyi, güzelliği ve
hayatına güzellik katan çevre unsurlarını fark ederek yaşayan insan; kültürü
hayatının her ânında yaşayan insandır.
Önemli
bir insan, Ananda Coomaraswamy [1877-1947], “seyredilen ve yaşanan”
kültürlerden bahsediyor. İnsanları ensesinden tutup sürükleyen Batı Avrupa
kültürü, evvelâ kilise, sonra feodal beyler, sonra krallar, sonra Bonapart
diktatörler. Yâni 20. asra kadar hep devam ediyor. Bugün Kohl olacak
yarın başkaları olacak, Stalin var, vs… İnsanları böyle sürükleyen bir
üst otoritenin, insanların onu takib etmesini bir zaruret addeden bir kültürün
yerine, yüce insanların meydana getirdikleri güzel bir dünyanın her ân
güzelliğini yaşayarak, o güzellikle hayatlarının her ânını güzelleştirerek,
güzellik heyecanıyla doldurarak yaşayan insanların kültürü... Maalesef, çeşitli
askerî kayıplar sebebiyle uğradığı bir küçüklük, alçaklık kompleksi sonunda, bu
kültür bir kenara itilmiş bulunuyor.
Bugün Ahmed
Hamdi Tanpınar’dan bahsettiniz, o vesileyle de bir şey söylemek istiyorum.
Hatırladığım hususlardan bir tanesi, meselâ, Bursa’da çocukların Fener
Alayı’dır, değil mi? Erzurum’da kuyumcular esnafının şeyi… Bunların hepsi biraz
evvel sözünü ettiğimiz Süleymaniye’de yaşayan insan gibi, Bursa’da yaşayan
insan gibi, hareket hâlindeki gözün, hareket hâlinde olan bir dünyayı takib etmesi
şeklinde anlatılmıştır.
Artık
biz bugün varlığın dinamik yapısını kaybetmiş, onunla dinamik yahud statik hiç
alâkası olmayan yâni insanı insan yapan, dünyayı idrak eyleminin dışında
yaşayan varlıklar gibi yaşıyoruz. Ve her noktası ayrı bir güzellik olarak
üretilmiş, aynı zamanda hepsi bir bütün olan, hepsi İslâm âleminin ayrılmaz bir
parçası olan bütün bir dünyayı tahrib ediyoruz. Şimdi bugün mekteblerimizde,
mimarlık mektebinin birinci sınıfına gelen genç çocuğa hocaları “sen
yaratıcısın” diyorlar. Daha eline kalem almasını bilmeyen çocuğa, “yaratıcısın”
dediğin zaman, o insanın etrafına bakıp da “saygıyla” anlama şansı kalır mı?..
Şimdi son olarak bir şey eklemek ihtiyacı hissediyorum.
HARUN YÜKSEL: Buyurun…
TURGUT CANSEVER: Bugün hakikaten tam bir tahribatı
yaşadık. Bu tahribatın en hazin noktasında duruyoruz. Ama önümüzdeki 30 senede
daha başımıza ne gelecek? Şimdi İstanbul’un nüfusunun yarısı gecekonduda
yaşıyor. Ve bir deprem olursa İstanbul’da 5.5 milyon insanın enkaz altında
kalma tehlikesi var. Bunu İstanbul Deprem Enstitüsü hocaları söylüyorlar,
yazılıyor, çiziliyor, kimsenin kılı kıpırdamıyor. Türkiye’de olursa, takrîben
15 milyon insanın şehirlerde enkaz altında kalma tehlikesi var. Önümüzdeki 30 senede
şehirlerimizde 50-55 milyon insana ev yapmak mecburiyetindeyiz. Bugüne kadar
takib ettiğimiz politikaları değiştirmezsek, 30 sene sonra şehirlerimizde 75
milyon insan yaşayacak, bunun 50-55 milyonu gecekondularda yaşayacak. Şimdi bir
toplum olarak ayakta kalma ihtimalimiz ortadan kalkıyor.
Şayet
biz herhâlükârda toplum olarak varlığımızı sürdürmek istiyorsak… Yâni
politikacılar ne söylerlerse söylesinler, o onu söylüyor, bu bunu söylüyor,
birbirlerini nasıl yerlerse yesinler... Türk toplumu kendi hareketini başlatıp,
bu şehirleri âdil bir şekilde, sokakta yatan çocuklar olmayacak şekilde,
milyonlarca insanın gecekondu mafyasının zebûnu olup kaçak yapılar yapmak
mecburiyetinde kalmasına razı olmadan, o insanların çocuklarının da güzel bir
dünyada yaşamaya hakkı olduğunu düşünerek, şehirlerimize yerleşecek 55 milyon
insanın güzel şehirlerde yerleşmesini sağlayacak hareketi başlatmak
mecburiyetindeyiz.
İşte bir
konferans, dünyanın en büyük konferans organizasyonu HABİTAT, bu meseleleri
konuşuyor. Türk Hükümetinin kılı kıpırdamadı. Resmî rapor, Türklerin bu
trajedisini anlatmak yerine, filânca politikacının yaptığı bir rezaleti dünyaya
başarılı bir işmiş gibi göstermek gibi ahlâksızca, sahtekârca yaklaşımlar içinde
geçti. Ama hakikaten biz, 15 milyon insana köylerimizde, 50-55 milyon insana
şehirlerimizde, önümüzdeki 20-30 sene içerisinde doğru dürüst evler, doğru
dürüst şehirler kurmazsak, bugün karşı karşıya bulunduğumuz hâdise ortada.
İnsanlar niçin kaçıyorlar Türkiye’den, niçin işçilerimiz Almanya’da, niçin iş
adamlarımız Türkiye’de değil de kimisi şurada, kimisi burada? Çünkü bu
memlekette yaşama imkânı ortadan kalkıyor.
HARUN YÜKSEL: Yaşanılır olmaktan çıkmış. Evet…
TURGUT CANSEVER: Evet. Yâni insanın var olma
şartları yok ediliyor. Dolayısıyla gerçekten en yüksek sesle konuşalım, güzel
olma vasfından en ufak fedakârlık yapmadan. Ama bugün cârî olan israfın
tamamını yok edecek şekilde. Bütün insanlarımıza güzel evleri inşa edecek
yaklaşımı benimsetmek mecburiyetindeyiz. Ondan biraz evvel mekân telâkkîsi
dolayısıyla bahsettiniz. Temel inanç sistemlerinin üzerinde inşa edilmesi gerektiği
da âşikar… Bu bakımdan Mustafa Bey’e katılıyorum, hep beraber hangi
inanç temelleri üzerinde, hangi bilgi temelleri üzerinde bu meseleyi
aşabiliriz; bunu her fırsatta konuşmamız lâzım. Afedersiniz, bir şey ilâve
etmek istiyorum.
HARUN YÜKSEL: Tabiî buyurun…
TURGUT CANSEVER: Şimdi tabiî ki büyük bir idrak
seviyesi… Yalnız idrak değil, onun gerçekten tüm kalbî derinlikleriyle beraber
yaşanması, bunu mümkün kılan eğitim sistemi… Bunlar o ürünleri verdiler. Ama
eğer biz bir vahşet ortamının oluşmasına müsaade edersek, o vahşet ortamının
ortaya koyacağı mesajlar, yâni vahşet ortamını doğuran hastalıklı düşünme ve
davranış biçimlerine, inanç sistemi bozukluklarına tekabül eden o dünya, bir
asır varlığını sürdürecek… O, bir asır varlığını sürdürdüğü takdirde, gelecek
nesiller o vahşi ortam tarafından şartlanacaklar. Onların tekrar güzel bir
dünyayı tasavvur etmeleri imkânı olmayacak.
Biz
bahtiyarız, hâlâ Bursa’da iki mahalle var... Aynı şekilde, Süleymaniye’nin
çevresindeki eski konakların pencereleri, İstanbul’un normal olarak var olan pencerelerinden
daha küçüktü. Üsküdar Mihrimah Sultan Camii’nin arkasındaki sadrazam
konaklarının, paşa konaklarının pencereleri de yine daha küçüktü. Onları
yücelterek görüyorduk. Artık Süleymaniye’yi o şekilde yücelmiş görmüyoruz.
Mihrimah Sultan Camii’ni de görmüyoruz. Bunu gören bir nesle mensub olarak ben
biliyorum, size naklediyorum.
Ama biz
bu gidişimizi düzeltmezsek, bunları tekrar keşfetmek, asırlar süren yeni
çabaların sonunda mümkün olacak. Osmanlı dünyası da bir ânda oluşuvermedi ki! Dokuz
asırlık Osmanlı–İslâm gelişmesinin içinden çıktı Osmanlı dünyası da.
Velhasıl,
“bugün ne yapmalıyız?” sorusu önemli. Bugün karşı karşıya kaldığımız en önemli
mesele ne? Şunu hatırlamamız lâzım, yapılan her bina, aşağı-yukarı bir asırlık
ömre sahibtir. Ve her bina, yanında yapılacak alanı etkiler. Dolayısıyla
yapılan her kötü şey, her olumsuz şey, bir olumsuz gelişme zincirinin
başlangıcıdır. Bu zinciri kırmadığımız takdirde, bir taraftan, böyle
milyonlarca insanımızın hayat şartları tam bir sefâlet, tam bir vahşet hâline
gelecek ve toplumumuz yok olacaktır.
HARUN YÜKSEL: Yâni bilim-kurgu filmlerindeki
gibi, bir mağara ortamına…
TURGUT CANSEVER: Mağara ortamına…
HARUN YÜKSEL: Vahşi bir ortama geri döneceğiz.
TURGUT CANSEVER: Bakınız, yâni… Kanal 7’de fakir
insanlara yardım için bir şeyler toplayıp gidenlerin, o yardımı götürdüğü
yerlerde yaşayan insanların yaşadığı hayatı tasavvur edin… Onlar bir mağara
hayatından da kötü… Mağara hayatında yine bir kollektivite vardı, yine bir
topluluk vardı, birbirleriyle bir dayanışma vardı. Bu vahşet, insanlık dışı bir
toplumun ulaşabileceği son nokta… Ama yine şimdi bunlar belirli miktarda. Ne
kadar? Diyelim ki 32-35 milyon şehir nüfusu varsa, 15-16 milyon kişinin yerine
50 milyon kişi o şartlarda yaşıyor olursa, artık o toplumu bir noktaya getirmek
imkânı kalmayacaktır.
Politika
mı önemli, iktisad mı önemli? Hayır, bugün yanlış politika takib ediliyorsa
yarın düzeltilir. Eğer bugün yanlış iktisadî kararlar alınıyorsa, yarın
düzeltilir. Ama yaptığımız kötü şeyler, inşa ettiğimiz, dünyaya ilâve ettiğimiz
çirkinlikler, onlar katiyyen hemen değişmeyecektir.
Dolayısıyla,
bugünden sonra yapacağımız şeylerin iyi olması için, bütün bir Türk toplumu
olarak savaş vermek mecburiyetindeyiz. O savaşın temelleri, Mustafa
Bey’in söylediği gibi, her yapılan şeyin kendi şahsiyetine sahib olması ama
ülke ölçeğinde bir bütünlük içinde şahsiyet sahibi olması. Bunların işte
değişebilen ve değişmeyen kısımlarının tanımlanması, sabit kalan şeylerle
değişebilenlerin tâyini… Bizi bu tereddîye götüren temel yanılgılardan
arınarak...
Aslî
değerlerimiz... Sultan Ahmed Çeşmesi karşısında tepki gösteren İstanbul
mimarları, Sultan’a tepki gösterenler, “rıza”nın, “zühd”ün savunmasını ortaya
koyuyorlardı. Yâni “süslü püslü bir şey” diye tenkid ettiklerinde, aza
razı olmak, aza razı olmanın güzelliğinin yüceliğini fark ederek bunu
savunuyorlardı. Bugün, kimisinin cebhesine teneke, kimisinin cebhesine cam,
kimisine boya koyarak meydana getirdiğimiz soytarılık ortamının seviyesizliğine
karşı, ciddi bir şekilde bütün bir toplum olarak karşı çıkmak
mecburiyetindeyiz.
HARUN YÜKSEL: Evet… Şimdi ben burada sözünüzü
kesiyorum müsaadenizle… Siz devam edecek misiniz?
MUSTAFA ARMAĞAN: Devam edeyim mi?
HARUN YÜKSEL: Devam edecekseniz buyurun…
TURGUT CANSEVER: Afedersiniz, bir şey daha
söyleyeyim, bakınız şimdi, demin son derece önemli bir diğer noktayı gördük…
Burası bir tekke, burası bir mezarlık. Mezarlıklarımızı yok ettik.
Şehirlerimizi yok ediyoruz. Bu saygısızlıktan ne çıkabilir? O zaman, bugün
yapmamız gereken ilk iş ne? Tarihten elimizde kalmış kültür değeri nerede varsa,
bize bırakılmış ne varsa, onları korumak birinci vazifemiz olmalı. Onların yok
olmasını önlemek birinci vazifemiz olmalı.
HARUN YÜKSEL: Çok teşekkür ederiz efendim.
Buyurun…
MUSTAFA ARMAĞAN: Şimdi bu yorumların üzerine
söylenecek pek fazla bir şey yok galiba ama, yine de ben dilimin döndüğünce Turgut
Bey’in bıraktığı noktadan devam etmek istiyorum. Şimdi benim de içinde olduğum
nesil, yâni yaklaşık 1960 doğumlu olanlardan itibaren, kısmen işte 12 Eylül
öncesini ilk gençlik yıllarında yakalamış olan neslin ve ondan sonraki, 12
Eylül’den bugüne kadarki üniversite gençliğinin “Müslüman” geniş dairesi içinde
tarif ettiklerimiz, bir İslâmî devlet modeli üzerinde tartışıyorlardı. Biz de
çok tartıştık. Bu İslâmî devlet, sanki “failsiz” bir devletti. Yâni içinde
bizim olmadığımız, fakat birileri tarafından kurulacak ve önümüze bir altun
tepsi ile uzatılacak, bir saat hassaslığında çalışan, hiçbir probemi olmayan,
hiçbir problemle karşılaşmayacak bir mesiyanik [mesihçi, mehdîci] devlet
üzerinde tartışılıyordu. Hâlâ da var böyle tartışanlar. Ve bu tartışmalar
içerisinde hep Asr-ı Saadet’e göndermeler yapılıyor ve bugün olmaması
gerekenler Asr-ı Saadet’ten delillerle ortaya konuluyordu. Kur’ân’dan, Hadislerden.
Fakat bu bakış, temelde bir dikkatsizliği de yâni bugün mevcud olanın atlandığı
bir dikkatsizliği de beraberinde getiriyor. Yâni bir tarafta geçmiş var, bir
tarafta mükemmel geçmiş var, bir tarafta mükemmel gelecek var. Ama bugün yoktu
bunda. “Hâl” yoktu. Mazi ve istikbal, hepsi tıkır tıkır çalışıyordu.
HARUN YÜKSEL: Yaşadığımızı sineye çekiyorduk yâni…
MUSTAFA ARMAĞAN: “Bugün” âdeta biz yaşamıyorduk ve
geçmişte “fail”inin biz olmadığımız mükemmel düzen. Ama “bugün” her nasılsa var
olmuş birtakım genç insanlar olarak konuşuyorduk meseleleri. Ve özellikle bu
nesil, eli ekmek tutup iş yapmaya, hayatını kazanmaya, çevresini etkilemeye,
ailesini geçindirmeye hazır hâle geldiğinde, daha önceden ilke olarak savunduğu
şeylerin ne kadar hayatla bağdaşmaz tarafları olduğunu fark edince, bu ilkelerinden
çok çabuk vazgeçti ve âdeta ilkesiz insanlar gibi mevcut şartların içerisinde
kaybolmakta hiçbir beis görmedi. Bunu aslında sol, “1968 nesli” diye
kendilerini yere göğe sığdıramayan sol grub içinde de görmek mümkün. Yâni
onların da, şu ânda solculukla bir alâkası kalmadı. Kimisi finans sektöründe
genel müdür. Yâni kapitalizmin doruk noktasındaki yerlerde, banka müdürleri,
işletmeciler, kimisi iş adamı, bizzat kendisi kapitalist olmuş. Dev-Genç grubu
meselâ. Bundan 3-4 sene önce bir yerde toplanmışlar, hattâ bir gazetede,
sanıyorum Milliyet’te haberi çıkmıştı. Dev-Genç marşını söyleyecekler,
herkes büyük bir heyecanla ilk mısrayı söylüyor, fakat ikinci mısraya gelince
unutmuşlar, arkadan bir-iki kişi söylüyor. Üçüncü mısrada hiç kimse
hatırlamıyor. Şimdi bu traji-komik bir şey tabiî.
Bizim
Türkiye’de 1960 sonrası neslin içine yuvarlandığı yanılgılar bataklığı hepimizi
bir şekilde bir yerinden çekti ve bugünün meseleleri üzerinde düşünme
melekemizi kaybettik. Bu meselâ daha müşahhas bir şekilde, 1994 yılından
sonraki Mahallî İdareler seçimini kazanan Refah’lı belediyelerde gözüktü. Yâni
önceden bir hazırlık yok. Bir retorikten öte müşahhas, plânlı, şehir hakkında,
belediye hakkında, insanların bu şehirde nasıl yaşayacağı hakkında, nasıl
yaşaması gerektiği hakkında, hiçbir müşahhas bilgileri olmadan, birtakım
insanlar işbaşına geldiler. Ve bazı projeler yaptılar.
Meselâ,
toplu konut projeleri... İlk akıllarına gelen şeylerden bir tanesi bu oldu. Bu
projelerin başındaki bir insanla vaktiyle bir röportaj yapmıştım. Fakat önce
genel olarak bugünkü şehirleşmenin yanlışlarından söz etmek icab etti. İşte
bugünkü şehirleşme şu açıdan kötü, bugünkü şehirleşmede apartmanlar insan
ilişkilerini bozuyor. İslâmî kaygıları ortadan kaldırıyor. Komşuluk bağlarını
zedeliyor, falan filân. Yâni o hepimizin aşağı-yukarı düşünebileceği eleştiriler
gündeme getirildi o zât tarafından. Belediyenin içinde önemli bir mevkîde bir
kişi idi. Fakat söz belediyenin yapmakta olduğu toplu konutlara geldi. “Peki”
dedim, “sizin bu eleştirdiğiniz ve olmasının yanlış olduğunu düşündüğünüz
konuların doğrularını kendi yaptığınız toplu konutlarda uygulayabildiniz mi? Yâni
en azından hani bütünü olmasa bile bir kısmına uygulanabilirdi bu?” Orada
tabiî çaresizlik içerisinde. Bunların âdeta uygulanamayacağını itiraf etti. Bugün
biz insanlara en hızlı, en rahat, en ucuz mesken yapmakla mükellefiz gibi bir
gerçeğe sığındı.
Şimdi
hepimizin hâli bu. Daha doğrusu, bugün iş başında olanlar belki daha görünür
bir biçimde bu tezadı yaşıyor ama, birçoğumuz böyle bir tezadın içinde
bulunuyoruz: Bir ideal şehir tasavvuru var. Ama işbaşına geldiğimizde, bir
şeyler yapmak istediğimizde, yaptığımız, hiçbir zaman inançlarımıza uygun
şeyler olmuyor.
O zaman
bence şu soruyu sormak anlamlı: Ya inançlarımız anlamsız, temelsiz, bugün geçerli
olmayan, havada kalan şeyler yahud da biz yanlış yapıyoruz. Bu ikisinden
birinin yanlış olması lâzım. İkisinin birden yanlış olamayacağını düşünürsek, inançlarımızın
doğru olduğundan kuşku duymamız için bir sebeb yok. Onu kabul ediyoruz. O zaman
da, demek ki bizim dile getirdiğimiz düşüncelerle yaptığımız şeyler arasında
büyük bir çatışma var. Bu, biraz önce verdiğim diğer misâllerle beraber
düşünüldüğünde, en büyük handikaplarımızdan birisini oluşturuyor. Âdeta bugün, Attila
İlhan’ın [1925-2005] bir cümlesini aktarayım: “Bugün şehirlerimizde”
diyor, “minareler olmasa burada Müslümanların yaşadığına delâlet eden hiçbir
şey yok.” Yâni “burada bir Müslüman yaşıyor” dedirtecek hangi eserimiz var,
inancımızın hangi tecellîsi, tezahürü mevcut?
TURGUT CANSEVER: Mustafa Bey…
MUSTAFA ARMAĞAN: Buyurun…
TURGUT CANSEVER: Burada acaba sizin sorduğunuz
soruyu biraz tartışalım mı? Sakatlık nerede? Peygamberimiz, “Ümmetimin zevâli
kötü emîrlerle, kötü âlimlerden olacaktır” diyor. “Kötü emîri” ve “kötü
âlimi” de tarif ediyor. “Hükümdarın iyisi âlimin ayağına gider, âlimin
kötüsü hükümdarın ayağına gider” buyuruyor. Şimdi tamamen emrediyor, para
veriyor, yanına bir adam alıyor, o adama emrediyor, o adam da yapıyor. Şu ân,
teknik çözümleriyle yahud sanat çözümlemesiyle herhangi bir insan kabiliyetiyle
vücuda getirilecek bir ürünün vücuda getirilmesiyle ilgili karar verici kişi
ile o kararı doğru istikamete sevk edecek kişi arasında kopukluk var. Yâni bu
kopukluk, evvelâ Hadis-i Şerif’in “hükümdarın iyisi âlimin ayağına gidendir”
diye başlaması boşuna değil.
HARUN YÜKSEL: Evet.
TURGUT CANSEVER: Ama işte ayrıca da “insanların
en iyisi âlimin iyisi, insanların en kötüsü âlimin kötüsü” diye buyruluyor.
Kalkıp da, o gökdelenlerin projelerini çizenler ve onların inşaını yapanlar da,
onlar da, bu belediyenin imkânlarını kullanmadan evvel Fatih’te çirkin apartmanlar
yapıyorlardı. Yâni toplum, kendi içerisinden doğru değerlendirmeler ile, iyinin
ve kötünün kimler tarafından yapıldığını ortaya koymak ve bunun için bir çaba sarf
etmek mecburiyetinde. Yoksa bir deliyi, bir aptalı, ordunun Genel Kurmay
Başkanı yaptınız, Başkumandan yaptınız, sonra da, “ah bizim ordu niye böyle
perişan!” diye feryad ediyorsunuz. Bilgi ve otorite arasındaki ilişki seviyesi
yıkılmış bulunuyor ve bugün ülkeyi idare edenler bu çöküntüyü düzeltecek hiçbir
şey yapmıyorlar. Onlar yapmadığı gibi, -sizin “biz suçluyuz” dediğiniz üzere-,
düşünürler, meslek adamları, onlar da yapmıyorlar. Bugün herkes, kısa bir çıkar
için –onu da anlattınız- daha evvel çok inandığını söylediği şeyleri hemen fedâ
ediveriyor. Hemen satabiliyorlar.
HARUN YÜKSEL: Yâni burada ahlâkî bir zaaf sözkonusu...
Bir de ben oradan şuna geçeceğim, rahmetli Üstad’ın bir benzetmesi var;
şimdi siz bir çirkinliğin, bir kötülüğün, bir yanlışlığın ıztırabını
çekiyorsunuz ve feryad ediyorsunuz; “şu yanlıştır” diyorsunuz, “şundan
dönülmelidir” diyorsunuz. Bunun ıztırabını gerçekten çekiyorsunuz. Fakat şöyle
bir şeyden bahsediyor Necib Fazıl rahmetli: “Iztırab çekme hassasını
kaybettik biz” diyor. Ve ıztırab çekme hassasının kaybedilebileceğine dair
de tıbbî bir hastalıktan bahsediyor. Bu hastalığa yakalanan bir İngiliz soylusu,
oturmuş şöminesinin karşısında gazetesini okurken, ayaklarını da uzatmış,
ayakları tutuşuyor, farkına varmıyor. Ve bugünkü durumumuzu buna benzetiyor ve “biz
ıztırab çekme hassamızı kaybettik” diyor.
Bir
diğer ifadeye, sizin bu feryatlarınıza bir melce, bir cevab bulabilmek için,
insanların ıztırab çekiyor olması lâzım. Yöneticiler bunun ıztırabını çekmiyor,
yönetilenler bunun ıztırabını çekmiyor. Açıkçası, ortada bir paslaşma var.
“Bizim parti gelirse, bana ihale verecek, bana makam verecek, mevki verecek”
diye düşünüyor ve gidip o partiye oy veriyorum. Sanki partiler böyle çok büyük
işler yapacaklarmış gibi filân yapıyorlar da, neticede “kendi takımları”
geliyor ve Türkiye’nin iktisadî pastası iktidara gelenler tarafından sürekli
yağmalanıyor. Sürekli yağmalandıkça da fakirlik sürekli artıyor. Sonuçta
iktisadî pasta, böyle kökten sürekli takviye edilen bir pasta değil.
TURGUT CANSEVER: Bağışlayın, şu daha ağır bir…
HARUN YÜKSEL: Vak’adan…
TURGUT CANSEVER: Ortaya koymak ihtiyacını
hissediyorum. Şimdi üç büyük dinin birinci peygamberi Âdem peygamberdir. Âdem’le
Havva, Cennette bulunuyorlar. Cennette, tarifi icabı, âhenk mutlak. Âhenk
mutlak olduğu için, Cenneti fark etmek de mümkün değil. Çevreyi fark etmek de
mümkün değil. Şeytanın dürtüsüyle memnû meyve yeniyor ve günah işlenmiş oluyor.
Musevîlik ve Hıristiyanlık, günah işlediği için insanın cennetten kovulduğunu
söylüyor. Bizim dinimiz diyor ki, pişman oldu insan, günah işlediğini fark etti
ve pişman oldu. Ve dolayısıyla Rahman ve Rahîm Allah günahı affetti. Fakat bu
fiille yaptığı işi ve günahını fark ettiği zaman –ki idrak onunla ilgili-,
dünyayı da fark ediyor. Böylece dünyayı bilince, dünyanın sorumluluğunu
yükleniyor. Bu sorumluluğu yüklenebilen yaratık hâline geliyor. O sorumluluğu
yüklendiği zaman, dünyayı yaratan Allah-u Teâlâ’nın bu dünyayı hüsn-ü muhafaza
eden halifesi mertebesine, ekmel-i mahlûkat mertebesine yükseliyor.
İslâm mütefekkirleri,
bu hâdise için, daha evvel “beşer” vardı diyorlar. Yâni cennetteki varlık; beşer.
O ne günahının farkında, ne doğrunun, ne yanlışın. Yâni bütün diğer yaratıklar
gibi. Diğer canlılar gibi. Neredeyse toplumumuz, diğer canlıların seviyesine
inmiş bulunuyor. Hiçbir sorumluluk duygusuna sahib değil. Doğrusu insanlara
kendilerinin hangi mevkîde olduğunu anlatmamız icabediyor. Tabiî hep biliyoruz
ki, bu birinci peygamberin hikmeti olmadan, bir ikincisi mümkün değil. Herhangi
bir tekâmül mümkün değil. Göklere yükselen betonlarla çirkinlikleri yapmanın,
herhangi bir tekâmül eseri olmadığını bütün Türk toplumunun bilmesi lâzım.
Dünyayı güzelleştirecek şeyin ne olduğunu ortaya koyacak bir şuurun tesis
edilmesine ihtiyaç vardır. Tabiî ıztırab yok. Çünkü o dünyanın mes’ûliyetini
yüklenmiş olanlar dışındaki canlıların, kolları ayakları kesilmezse, yaralanmazsa,
başka ıztırabları yok. Yâni insan olarak gerçekten utanılacak bir hâl
yaşıyoruz. Tabiî bu dünyaya karşı, bugünkü nesillere karşı sorumsuzluğun
ötesinde, gelecek nesillere karşı yaptığımız şey, çocuklarını katleden
nesillerin yaptıklarından başka bir şey değil.
HARUN YÜKSEL: Her şeyi talan ediyoruz. Her şey
talan ediliyor. Efendim, şimdi biz buradan yavaş yavaş müşahhasa doğru
geliyoruz, şehre geçtik. Şehir konusunda şehirleşme konusunda bir şeyler
lütfederseniz…
TURGUT CANSEVER: Doğrusu vaktimiz çok
azaldı. Onun için az bir şey söylemek gerekiyor.
Mekke-i Mükerreme’de dinini anlatamadığı, dinini kabul
ettiremediği zaman, vahşi güçlerin saldırısı içerisinde o dini anlatma ve kabul
ettirme imkânı olmadığını gördüğü zaman, Hazreti Peygamber Mekke’yi bırakıyor.
Vahşi güçlerin bulunmadığı bir yere gidiyor.
Bugün, içerisinde takrîben 30 milyon insanın yaşadığı şehirler,
tamamen vahşi güçlerin hâkimiyeti altında olan yerlerdir. Vahşi güç olma
iddiasında bulunan ahlâksızların hâkim olduğu, “imâr plânı” diye yapılan ve
bugünkü çirkinliklere sebeb olan yanlışların hâkim olduğu yerlerdir.
İstanbul için nazım plânı yapılıyor. Bir plân niçin yapılır?
Geleceği iyileştirmek için. İstanbul’un hukukçuları diyorlar ki, “bu nazım plâna
göre tatbikat plânları yapılmadıkça, eski tatbikat plânları geçerlidir.”
Ama nazım plânı diyelim ki, İstanbul’un bir yöresinde 4 kattan fazla bina
yapılmayacak demiş. O yörede şimdi ne kadar 4-5 katlı ve 20 sene evvel inşa
edilmiş bina varsa, onların hepsi yıkılıyor. Yerine 15 katlı binalar inşa
ediliyor. Orada 15 katlı binaların hepsi tamamlandığı zaman, o yörede nefes
alacak hava da olmuyor.
Hâlbuki hukukçu, hakkın ve adaletin tesis edicisi olması gereken
kişi. Plânın amacı ne? Daha sağlıklı bir dünya değil mi? Yâni o adam nasıl bir
vahşetin vasıtası ki, kalkıp, “bu iyi olmayı gerektiren kural geçersizdir, kötü
olan geçerlidir.” diyor. Tabiî, gecekondu mafyasının çok katlı ruhsat almak
için politik baskıları, her çeşit entrika da bunların içerisinde.
Bütün tarihî güzelliklerimizin yok edildiği, tabiatımızın yok
edildiği bu vahşi güçlerin var olduğu ortamın dışına çıkmak gerekiyor.
Bir belediye reisi, Ege’de bilgisayarlarla donatmış belediyesini.
Muazzam paralar… Şehirde 5 dakikada ruhsat veriyor. Hepsinde değil; “hepsinde”
diyor ama şehrin yüzde 60’ında ancak verebiliyor. Nüfus sayımında da ancak
yüzde 60’ını bilgisayarlara koyabilmiş. Yâni o âletler olduğu zaman her şeyin
olduğunu zannediyoruz. Oysa ancak yüzde 50’sini-60’ını bilgisayara koyabildiği
ortaya çıktı. Ve nüfusun yüzde 40’ı sayılamadı. Şimdi belediye başkanı diyor
ki, “ben” diyor, “bu kadar mükemmel yapıyorum her şeyi. Hemen 2 km ötede bir köy var, o köy 3 ayda hemen
çevresindeki araziyi sattı. 30 bin kişi yerleşti oraya”. Evet, “30 bin
kişi yerleşti oraya.” diyor. Belediye başkanının şehri, 80 bin yahud 100
bin kişilik bir şehir, ancak hemen yanındaki köy, 3 ayda 30 bin kişi olmuş…
Demek ki, bu 55 milyon insan, bir kat yukarı bir kat aşağı deyip,
milyarlarca trilyonlarca teferruat meselesinin içerisinde bu şehirlere yerleşecekse,
bugün mevcud olan şehirleri sınırlayarak, kontrol ederek, bu 55 milyon insanı “yeni”
şehirlere yerleştirmemiz lâzım. Bu ne demektir?
Türkiye toprakları 770 bin kilometre kare… Bu da, 60 milyon insanı
en yüksek standartta, en ferah şekilde [yeni] şehirlere yerleştirmeye kâfi
geliyor. Yâni 10 dönüm araziye 150 kişi yerleştirmek uygun oluyor. Bu hesaba
göre, devlet, 770 bin kilometre karelik Türkiye arazisinden 4.000 kilometre
kareyi –ki Türkiye topraklarının yüzde 60’ı-70’i hâlâ devletin elinde bulunuyor-
şehirleşmeye tahsis ediyorum dese, yeni alanlar ayırsa… Basit bir hesab
arzedeceğim: 1980’de 12 katlı binaların metrekaresi 22 bin liraydı, iki katlı
binaların metrekaresi ise 8.700 lira. Hâlbuki, 12 katlı binaların metrekaresine
22 ilâ-25 bin lira vermek yerine, işte o “yeni” alanlarda metrekaresine 8.700
lira vererek, bir, iki, üç katlı evlerden -her ailenin farklı bahçesi olacak
şekilde- şehirlerimizi inşa etmek mümkün. Bu şekilde, yeni şehir tasavvurumuzu
ortaya koymak gerekiyor.
HARUN YÜKSEL: Evet efendim… Çözümlere gelmeden,
biraz daha problemlere gelmek istiyorum ben…
MUSTAFA ARMAĞAN: Gelecek toplantıda galiba
çözümlere…
HARUN YÜKSEL: Şimdi şehre geldik, sizin ben…
TURGUT CANSEVER: Çözüm değil yalnız…
HARUN YÜKSEL: Biliyorum…
TURGUT CANSEVER: Teşhis…
HARUN YÜKSEL: Teşhisler…
TURGUT CANSEVER: Çok genel bir çerçeve…
HARUN YÜKSEL: Diyorsunuz, evet… Ben sizin
eserlerinize bakarken, şehre yaklaşımınızda bir şey hissettim. Şehre canlı bir
varlıkmış gibi, hafızası olan bir varlıkmış gibi bakıyorsunuz. Veya, bütün
bunları atfediyorsunuz. Şehirle insanın şübhesiz ruhî bir münasebeti var, etkileşimi
var. Şimdi bu ruhî çerçeve içinde, şehir-insan, şehir-ev, şehir-mahalle ruhuna
dair…
MUSTAFA ARMAĞAN: Tabiî şehirlerin ruhundan söz
edilince, görünüşte biraz idraki zor bir şey. Diğer bir ifadeyle, bunu insanlara
rahatça anlatabilmek çok kolay olmuyor. Ama ben bir açıklama yolu deneyerek
başlamak istiyorum müsaadenizle. Daha önce yine burada yapılan bir toplantıda
bunu bir miktar açıklamaya çalışmıştım fakat, herhâlde buradaki topluluğun çok
büyük bir bölümü o gün yoktu. Onun için tekrarlamakta bir sakınca yok.
Turgut Bey’in de eserlerinde sık sık
vurguladığı, “varlık tabakaları” yaklaşımı vardır. Yeni ontolojik ekol, esas
olarak Nicolai Hartmann’a [1882-1950], kökü de
kısmen Max Scheler [1874-1928] ve Kant’a [1724-1804] dayanır. Bu yaklaşımda varlıklar maddî
varlık tabakası, canlı varlıklar tabakası, psişik varlıklar ve akıl sahibi
insanın olduğu mental tabaka, zihin veya ruh tabakası diye tabakalara ayrılır. Tabiî
bu biraz mücerret bir tanımlama ama, onu biraz müşahhaslaştırmak istiyorum. Bir
örnek vererek…
Şimdi bunu ben bir başka filozofun görüşünden, kavramlarından borç
alarak; “dünya-1”, “dünya-2” ve “dünya-3” diye anlatacağım.
“Dünya-1” diye tabir ettiğimiz
şey, tabiat… Yâni insanın olmadığı, Cenab-ı Allah’ın yarattığı ve akıl sahibi
olmayan varlıkların ve cansızların var olduğu, bildiğimiz âlem. “İnsansız”
alan. Bu birinci dünya.
İkinci dünya, “insan”, yâni bir “fail” var artık. Düşünen, akleden
ve bu düşündüklerini teknik vasıtayla hayata geçirebilen bir varlık sözkonusu.
Üçüncü dünya dediğimiz şey de, insanın birinci dünyadan yâni
tabiattan yararlanarak ortaya koyduğu “insan eseri” ürünler. Yâni medeniyetin
hepsini kapsadığı gibi, -örneğimizde- şehirlerimizi, mimarîyi ve insan eliyle
meydana getirilmiş olan güzellikleri de çerçevesi içine alır. İnsanların bu
dünyada rahat etmek için, manevî tekâmüle ulaşabilmek için zorunlu olarak
ihtiyaç duyduğu temel ihtiyaçların karşılanması. Şimdi bu açıdan bakıldığında,
meselâ bir Süleymaniye, maddî varlık tabakası, yâni taş, tuğla, harç…
Ancak, tabiatın orada tecellî edişi olarak bakamıyoruz artık.
Oradaki taş, “taş” değil, başka bir şey. Oradaki tuğla, “tuğla” değil; harç, “harç”
değil. O artık insan eli değmiş olan taştır. O, “insan”ın biçimlendirdiği, “3.
dünya” dediğimiz insanın maddî dünya üzerindeki tasarrufu ile şekillenmiş bir
başka dünyadır. Dolayısıyla, o bize tabiattaki güzellik dışında başka bir
güzellik ilham eder.
İnsan, tabiattaki bir ormana girdiğinde, bir manzarayı
seyrettiğinde, tek tek nesneleri çok fazla seçemez. Yâni bir ağaç yığını
vardır, bu bütünlük cezbeder insanı, kendi içerisine alır. Ama insan eserinde “amaçlı
bir şey”, yâni o taşa “insan ruhu” sinmiş olduğu için, orada o eserin “amacı”
bizi çeker. O eserin bizi çarpan tarafı, insan ruhunun taşa sinmiş
tecellisidir.
HARUN YÜKSEL: Yâni insan, maddeye ruhunu
katıyor bir anlamda, öyle mi?
MUSTAFA ARMAĞAN: İster istemez. İnsan,
“şuurlu” artık orada. Taşın önündedir, içindedir. Dolayısıyla, şehir dışındaki bir
mekânla, bir kır manzarası, pastoral bir manzarayla, şehrin içindeki bir
bahçenin farkı, işlenmiş, “insan eli değmiş” olan tabiat ile, “insan eli değmemiş”
olan tabiat arasındaki farktır. Ve insanın meselâ bir bahçe içerisinde duyduğu hislerle
bir ormanın içerisinde duydukları farklıdır.
Bu sebeble, insan-mekân ilişkilerine ben biraz bu felsefî
çözümleme çerçevesinde yaklaştım. Şehirde bizim bir köprü dediğimiz, Sinan’ın
yaptığı –illâ camilerden örnek vermek gerekmiyor-, bir Mağlova Kemeri, işte bir
küçük çeşme, ahşab bir ev… Veyahud, bir yol, bir merdiven… Daha da küçük
parçalara kadar gidebiliriz. Bunların hepsi, insan ruhunun tesirini taşıyan
şeylerdir. Dolayısıyla bir “amaç”, bizim de büyük ölçüde anlayabildiğimiz,
paylaşabildiğimiz, fark edebildiğimiz bir amaçla yapılmıştır. Şu hâlde, bu
paylaşabildiğimiz amaçlar, bizi o mekânlarla bütünleştiren şeylerdir. Yâni aynı
inancı paylaşanların bir Süleymaniye’ye bakışıyla, başka inancı paylaşanların
bakışının aynı olması mümkün değildir. Aynı şeyi, bizim bir katedrale
bakışımızla, bir Hıristiyan’ın, bir Katoliğin bakışının aynı olmayışından
çıkartabiliriz.
HARUN YÜKSEL: Şöyle bir şey geldi
hemen aklıma: Doğru mu bilmiyorum, onu soracağım. “Biz Âdem’e kendi
ruhumuzdan üfürdük” buyruluyor ya; Yaradan, bize kendi ruhundan üfürüyor.
Dolayısıyla, bizde O’ndan bir şey var. Biz de maddeye kendi ruhumuzdan mı
üfürüyoruz bir anlamda, bu anlatılan mânâda?
TURGUT CANSEVER: Hiç şübhe yok. Hiç
şübhe yok… Ben, doğrusu, teferruatına girmek isterim.
MUSTAFA ARMAĞAN: Buyurun, zevkle…
TURGUT CANSEVER: Şimdi bakın efendim,
bizim üniversitelerimizde dört sene mimarlık okuyan genç bir insana diploma
veriyoruz ve o genç insan nükleer santral de yapıyor, hastahâne de yapıyor,
müze de yapıyor, mahalle de yapıyor, her şeyi yapıyor. Hâlbuki, dünyanın
ileride bulunan bir ülkesi olarak Japonya’da, burada bizim dört senelik
tahsilin içerisinde ve onun iki senesinde verdiğimiz eğitimin daha üstünde bir
eğitimi, dışarıda üniversitelerde alıyor; sanat tarihi okuyor, sanat felsefesi
okuyor, matematik okuyor, yapı fiziği okuyor. Sonra mimar olmak için imtihan
geçiriyor. Bir mimarın yanına geliyor. Orada onun hocası -üç sene beş sene
hiçbir sınırlama yok- “artık sen kendi başına bu işi yapabilirsin”
deyinceye kadar, o hocanın yanında yetişiyor.
Japonya’da böyle oluyor bu iş. Amerika’da yedi sene tahsil
yapıyor. Yedi sene tahsilden ve diplomasını aldıktan sonra, yedi sene de
mimarlığın bilfiil yapıldığı bir yerde çalışıyor. Ondan sonra imtihana giriyor.
O imtihana, hangi eyalette tahsilini yapmış ise –ki stajını da o eyalette
yapmak mecburiyetinde- yalnız orada giriyor ve ancak 14 senelik bir yetişme
döneminden sonra o eyalette iş yapabiliyor. Başka yerde yapamıyor. Başka yere
giderse, orada da yine imtihan olmak gerekiyor.
Şimdi iki toplumun dünyayı inşa etmeye atfettikleri önemi mukayese
edin bizimkiyle. Biz bunu katiyyen önemsemeyen bir yerdeyiz. Ama kabahat kimin?
Yanlış kimin?
Arkadaşlardan biri soruyor; bakınız diyor ki, “Mesele, güzel mekânların,
güzel şehirlerin yokluğu mu, yoksa güzel insanların yokluğu mu?”
Şöyle bakın, “Ümmetimin zevâli kötü emîrlerle, kötü âlimlerden
olacaktır” buyruluyor. Yâni “halktan olacaktır” denmiyor. “Kötü emîrlerle,
kötü âlimlerden olacaktır” deniyor.
Evet, şehirlerimizin bu derece kötü inşa edilmesinin sebebi… Bir
defasında, 1960’ta şunu yazdım: “Türk şehirleşmesini yöneten ve en üstte
bulunan altı kişiyi bir hafta aynı odaya koysanız, bunlar bir kümes bile çizemeyecek
kadar kabiliyetsizdirler.” Katiyen yalan değildi. Yalnızca politikacıların,
güç odaklarının şehir üzerinden hırsızlık entrikalarına âletlik ediyorlardı.
Onlar ve avâneleri şehirlerimizi bu hâle getirdiler.
İstanbul’da gökdelen yapılıyor değil mi? Peki acaba halk ne
istiyor Türkiye’de? Şu ân Anayasa Mahkemesi üyesi olan Sayın Sacid Adalı,
1990 yılında, Mimar Sinan Üniversitesi Bilim Vakfı olarak, Devlet Planlama
Teşkilatı ve Aile Araştırma Kurumu’ndan bir sipariş alıyor. Türk insanının,
Türk halkının evle ilgili isteklerini tesbit etmek üzere, iki sene süren bir
çalışma yapılıyor. Neticede, şehirlerde yaşayan halkın yüzde 92.8’i, yâni %
93’ü; “biz küçük de olsa bahçesi olan bir-iki katlı evlerde oturmak
istiyoruz” diyor. Ne var ki, bütün imar plânları, nerede 1-2 katlı ev varsa
onları yok edip yerlerine apartman yapmıştır.
Çocuğuyla ağacın, bahçenin ilişkisini kurmak isteyen; öyle evler
olursa, onların birbirleriyle mesafelerini, düzenlerini kurmak isteyen insan,
gecekondu yaptığı zaman bunu kuruyor. Türkiye’nin yapılar arası ilişkisinin en
güzel çözüldüğü yerler, gecekondulardır denilebilir. Şimdi bu insanlar mı
kabahatli, yoksa cetveli koyup çizip “bunun üzerine şunları yerleştireceksin”
diyen sorumsuzlar mı?
(Bir
dinleyici konuşuyor fakat söyledikleri anlaşılmıyor.)
TURGUT CANSEVER: Doğru da, tabiî orada da bir kusurumuz olduğuna
şübhe yok. Ama doğrusu, toplumların daha ziyade başındakilerin yanılgıları
sebebiyle, İslâm toplumları geçen asır vahşi sömürgecilerin zebûnu oldular.
O vahşi sömürgeciler, Tanzimat’ı tesis ettiler. Kavalalı Mehmed
Ali Paşa’yı [1769-1849] silahlandırıp Bursa’ya kadar getiren, İngiliz ve
Fransız sömürgeciler. Tabiî kalkıp da kendi devletine ihanet eden Kavalalı
Mehmed Ali Paşa’nın da kabahati var.
Kuşkusuz, Nizip savaşında [24 Haziran 1839 tarihinde Nizip'te
Mısır ile Osmanlı Devleti arasında meydana gelen muharebe], o gün düşmana hücum
etmek, taarruz etmek yerine, “gece istihareye yatacağım” diyen Osmanlı
Paşası’nın [Hafız Osman Paşa] da elbette kusuru var. O istihareye
yattığı zaman, Kavalalı İbrahim Paşa [1789-1848] ordularıyla onun
tepesine bindi o gece… Hafız Osman Paşa’nın da elbette kusuru var. Ama o
istihareye yatan paşanın kusuru, o ordudaki askerin kusuru değildir.
Tabiî ki, bir başka İslâmî kural da şu: “Bir kavim şirke
düşmedikçe, helâk etmeyiz” buyruluyor. Elbette rahat düşkünlüğü, işte teknolojiyi
bir ilâh hâline getirme, para merakı, mevkî merakı… Buna benzer bir sürü şeyi “yarı
ilâh” hâline getirmiş bulunuyoruz. Bu şirk, tabiî, bir toplumu bu hâle
getiriyor.
Ama madem ki gelecek nesillere karşı, hattâ kendi neslimizin masum
insanlarına karşı günah işlemiş durumdayız; şayet o günahı fark etmişsek, o içinde
bulunduğumuz şartları farketmişsek, bunu farkeden herkesin, başkalarını
arayarak, biraraya gelerek, o günahı telâfi edecek doğru yolda gerekli çabayı
ortaya koyması gerekiyor. Çabayı ortaya koymazsak, söylediğimiz gibi, kabahatli
olan biziz.
HARUN YÜKSEL: Yâni mutlak anlamda,
halk da olsa, yöneten de olsa, âlim de olsa, masumiyet yok. Ama vebâllerde,
derece derece halka doğru gelen bir şey var… Halkın da burada vebâli, herhâlde
böyle bir şeye katlanması, tahammül etmesi, sesini çıkarmaması…
TURGUT CANSEVER: Başka bir şey yapacak;
çaresi yok. Ama halka gidip de sorduğun zaman, “bak ben bunu isterim” diyor.
Bundan takrîben 25 sene kadar evvel, Fransız hükümeti böyle bir anket yaptı.
Fransa, apartmanda yaşamayı dünyada ilk defa tesis eden ülke; insanlar takrîben
2.5 asırdır apartmanda yaşıyorlar. Fransız şehir halkının yüzde 65’i, tıpkı
Türk halkında olduğu gibi, “bir-iki katlı, küçük de olsa bahçeli evlerde
yaşamak isteriz” dediler. Bütün Fransız mesken politikaları değişti.
Türkiye’de kimsenin kılı kıpırdamıyor. Kılı kıpırdamayanlara karşı isyan eden
de yok.
HARUN YÜKSEL: Kimse de bir şey yapmıyor…
TURGUT CANSEVER: İsyan eden de yok. Yâni
şu; burada herkese söz verilsin diyorum.
BİR DİNLEYİCİ: Beşerin özelliği,
maruz kalması; insanın özelliği, seçmesi… Bu ayırımı siz de yapıyorsunuz
kitablarınızda…
TURGUT CANSEVER: Evet, tabiî. Bakın
yalnız şöyle: Halk, dinine âit, inancıyla ilgili bir meseleyi konuşurken bile
sınırlamalarla karşı karşıya. Ne yapsın? Yapabildiği şey, kaçıyor… Almanya’ya
gidiyor, çöpçü olmayı tercih ediyor.
HARUN YÜKSEL: O da bir “çözüm”,
üretebildiği bir “çözüm” yâni…
TURGUT CANSEVER: O kaçıyor, Almanya’da
çöpçü olmayı tercih ediyor…
Şimdi bakın, doğrusu bazı insanlar, ileri bakıp, temiz kalble
oraya doğru yürümezlerse, elbette bir değişme olacak, ama bu nesillerin yok
olması şeklinde bir değişme olacak. Yok olacağız…
1930’larda ilk apartmanların yapıldığı yerlerde nasıl sosyal
meseleler ortaya çıktığı 40 senedir biliniyor. İngiltere 20 senedir ve Amerika
30 senedir bu çok katlı binaları yıkıyor. İngiltere’de her sene partiler arası
ortak mutabakatla bütçeye konulan bir para var. Önümüzdeki 10-15 sene
içerisinde İngiltere’de, bizim yaptığımız gibi yüksek bina hiç kalmayacak. Çünkü
orada, insanlar arası münasebetin, sosyal mesafelerin mevcut hâlinin doğru
olmadığı biliniyor. Ve o sebebten, bunun doğru oluşma şartları aranıyor. Bunun
için de, ufkî bir şekilde, arz üzerinde aileler arası mesafeler düzenlenerek,
insanların tabiatla uzaklığının adamakıllı azaltılması yoluyla çözümlere
erişilebileceği bilindiği için, apartmanlar İngiltere’de tasfiye ediliyor.
Şimdi Türk halkı... Ama önce, afedersiniz, bir hatıramdan
bahsedeceğim. 1977 Ekim ayında Atlanta’da Mesken Otoritesi başkan yardımcısıyla,
yâni teknik bir adamla bir günlük bir randevum var, konuştuk. Amerika’da o
tarihte 50 milyon kadar insan evsizdi. Bu insanlara merkezî hükümet
fonlarından, federal fonlardan ve belediye fonlarından ev yapıp veriyorlar. İşte
Mesken Otoritesi de, bu insanları evsahibi yapmayı ve eve yerleştirmeyi görev
sayan idarî teşkilat.
Buzdolabı, ocağı, evde her şey tamam. Yerleştirildikten sonra, en
fazla 9 ayda, vasatî 6 ayda bu insanlar, evin sökülüp satılabilecek ne kadar
parçası varsa onları söküp satıyorlar ve kayboluyorlarmış Amerika’da. Toz
oluyorlarmış… Bütün Amerika’da bu işin nasıl böyle yürüdüğünü ve insanlara ev
yapmaya nasıl muvaffak olamadıklarını, bu zât yarım gün bana anlattı. Ben de ona
yarım gün gecekonduları, bizim insanımızın hangi şartlarda kimlerle boğuşarak bunları
yapıp ailelerini barındırmak için çabaladıklarını anlattım. Akşam üzeriydi,
bana dedi ki, “dostum sen bu insanlardan bana 300 bin ilâ 500 bin tane ver,
ben sana bütün dünyayı imar edeyim.”
Evet, halkımızı hor görmeye katiyen hakkımız yok. O insanlar çoluk
çocuklarını yerleştirmek için çaba sarfediyorlar. Köydeki sefaletten kurtulmak
için şehre gelip, çocuklarını okutup, yetiştirip, biraz daha iyi şartlarda
yaşatabilmek için geliyorlar. Gecekondu eşkıyası ile pazarlık ediyorlar,
anlaşıyorlar, razı oluyorlar. Ama biz, bu memleketi idare etme durumunda
olanlar, bu memleket için söz söyleme durumunda olanlar, o insanları gecekondu
eşkıyasına, jandarma dipçiğine, polis jopuna teslim ediyoruz. Türk halkını hor
görmeye kimsenin hakkı yok.
Bu insanlara, bakın, mesken meselesi olan bütün dünya ülkelerinde
arsa ve altyapı projesi adı altında projeler uygulandı. Bunu da, doğrusu en iyi
uygulayan, bir İslâm ülkesi; Pakistan. Müthiş güzel örnekler uyguladılar
Pakistan’da. Yâni arazi parçasını belediye, devlet ele geçiriyor, plânlıyor,
yolunu yapıyor, kanalizasyonunu yapıyor ve suyunu getiriyor. Burada insanlara
parselleri veriyor. Hattâ yine Pakistan’da, briket makinesi bile veriliyor. Bu
insanlar, kendi evlerini bu çerçevede yapıyorlar.
Böyle bir sistemin uygulanmadığı tek ülke, Türkiye... Bu kadar sâde
bir şey uygulasak, insanların ellerine plânlar versek ve en azından Pakistan’ın
yaptığı gibi birkaç yapı unsurunu versek, bizim gecekondu dediğimiz şeyler, gayrimeşrû
şeyler olmaktan çıkar. Toplumun yardımıyla vücuda getirilmiş mahalleler oluşur.
Pis su meselesi olmaz. Bunların suları olur. Toprakları gasbedilmiş topraklar,
arsalar olmaz. Sahibi oldukları arsalar olur. Ve o insanlara, eğer yapıyı
meydana getirecek parçaları, satın alabilecekleri yerleri hazırlasak, böyle ibtidaî
tekniklerle değil, son derece yüksek kalitede tekniklerle, son derece güzel
yapılar meydana getirirler…
BİR DİNLEYİCİ: Bu kadar müşahhastan
sonra biraz mücerrede geçmiş olacağız ama, ruhun ibdâ ile ihyâ [anlaşılmıyor]
yoksa teknikteki başıboş kayıtsız ilerleyiş mi bugünkü zaman-mekân ilişkisini
ortaya çıkarmıştır?
TURGUT CANSEVER: Zaman-mekân
ilişkisindeki bozukluğu ortaya çıkarmıştır.
BİR DİNEYİCİ: Bir de, yine rahmetli
Üstad Necib Fazıl’ın bu minvâlde söylemiş olduğu bir şiiri var, kısaca
zaman-mekân meselesiyle ilgili:
“Her fikir, her inanış, tek mevsimlik vesselâm;
Zaman ve mekân üstü biricik rejim, İslâm...”
Dediğinden anlamak, yâni sizden anlamak istediğimiz, zaman ve mekân
üstü bir rejim varsa (bu bir “anlayış” var demektir), zaman ve mekân üstü bu
anlayış ve onun ürünleri neler?
TURGUT CANSEVER: Tabiî ürünleri… Bu
zaman ve mekân üstü anlayış…
BİR DİNLEYİCİ: [Anlaşılmıyor]
TURGUT CANSEVER: Bütün insan
başarılarıdır. Bütün insan başarıları onunla olur.
MUSTAFA ARMAĞAN: Ama şimdi burada bir
tuhaflık var, yâni bir şey eğer zaman üstüyse, onun üzerinden sözetmek
zamansızlığı gerektirir, çünkü insanın alanına giren bir şey vardır orada.
Dolayısıyla, zamansızlığın içine sıkışmış bir beşerîliğin yahud insanlığın
ürünlerinden söz etmek gerekir. Yoksa zaman üstülük, bu anlamda Allah’a mahsus
bir şeydir ve O’nun hâkimiyetini kasdeder. Ama burada insanın…
TURGUT CANSEVER: Bir İlâhî emrin,
düzenin…
HARUN YÜKSEL: Prensibler
sisteminin…
TURGUT CANSEVER: Kur’ân-ı Kerîm’in
emri…
MUSTAFA ARMAĞAN: Ama bu her zaman…
TURGUT CANSEVER: Vahyin getirdiği ışık
içerisinde bir şey yapılmıyorsa -ki o mutlaktır, dolayısıyla zaman ve mekân
ötesindedir-, onun ışığı altında insanlar davranmıyorlarsa, o bakımdan tamamen
doğru, dünyevî ve zamana âit, şartlara âit çözümler üretilecektir… Ancak,
üretilmesi gerekenler de yine zamana ve şartlara göre...
HARUN YÜKSEL: O ışık altında…
TURGUT CANSEVER: O ışığın altında
üretilecektir.
MUSTAFA ARMAĞAN: O ışığın tek bir
tecellisi olmaz yâni. Çünkü artık kırılmaya uğramıştır ve zaman alanına girmiş
bir şeydir.
TURGUT CANSEVER: Elbette onu bizim
anladığımız kadar… Yâni onun dünyevî yansımasını, yâni kırılarak bize
yansımasını ne kadar doğru, ne kadar eksiksiz gerçekleştirebiliyorsak o kadar
başarımız artacaktır. Tamamen aynı şey…
BİR DİNLEYİCİ: Yalnız ben burada
zaman ve mekân üstü derken, tabiî ki, [anlaşılmıyor] kasdettim. Ancak öyle bir
rejim, öyle bir anlayış [anlaşılmıyor] “geçmeyen ân”ı, “solmayan renk”i … Zaman
ve mekan üstü anlaşılacak bir şeye [anlaşılmıyor] beş asır sonra yine o ânki
anlayışa da cevab verebilecek içtimaî eserler, anlayışlar imar eden o tür
insanlarımız olsun…
TURGUT CANSEVER: Burada bakın, ben Mustafa
Bey’in söylediği noktada, üzerinde durduğu noktada çok önemli bir taraf var,
ona işaret etmek isterim. Bu [anlaşılmıyor] Kur’ân-ı Kerîm [anlaşılmıyor] âit
değil mi? İlâhî hakikat, Allah’ın emri ve o öylece orada dursa bundan
yararlanamayız biz. Bizim onu yeniden ve yeniden sürekli anlama çabamız, onun
üzerinde sürekli bir düşünme çabamız zarurîdir.
HARUN YÜKSEL: Bir şey söyleyeyim
efendim, Üstad rahmetli, meâlen, diyor ki, “İslâm yenilenmez,
anlayışlar yenilenir.” Yâni İslâm karşısında biz, anlayışımızı -sürekli
değişen zaman şartlarına göre- yenilemek zorundayız…
TURGUT CANSEVER: Tam aynı şeyi
söylüyoruz değil mi? Siz de tam aynı şeyi söylüyorsunuz…
HARUN YÜKSEL: Gayet tabiî…
TURGUT CANSEVER: Kırılma dediğimiz
zaman, her defasında ondan yeni bir ışık alarak, yeni bir çözümleme üretmemiz
gerekir. O yeni çözümü üretme çabamız bittiği zaman, zaten onunla alâkamız da
kopmuş demektir. Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçukluları’nın büyük yapıcılığını,
ortaya koydukları yeni ürünlerin zenginliğini düşünün. Yalnızca araştırma
değil, sürekli bir alış-veriş içerisinde bulunmamız gerekiyor bu İlâhî ışıkla…
MUSTAFA ARMAĞAN: Zaten İslâm’ı asırlar
boyu diri tutan da, manevî dediğimiz değişmez prensiblerle sürekli bir diyalog içerisinde
olması. Şimdi Marshall G. S. Hodgson’un [1922-1968] İslâm’ın Serüveni
isimli kitabını İz Yayıncılık üç cild hâlinde yayınladı. Onun oryantalist
tezlere karşı öne sürdüğü bir şey var: “Dünya medeniyetleri içerisinde eğer
bir birlikten söz edilecekse, yâni bir medeniyetin kendi içinde bütün coğrafî
dağınıklığına veya tarihî değişimlere rağmen birlik içerisinde bir medeniyet
olmasından söz edilecekse, bu sadece İslâm’dır” diyor. Hıristiyanlık –meselâ-,
çok erken tarihlerde birbirinden alâkasız birkaç dünyaya bölünmüştür. Yâni
Katolik dünyası, Ortodoks dünyası…
TURGUT CANSEVER: Bakınız sayısı da
çok sınırlı… Yâni içinde bir tenevvü’ [çeşitlilik] olmayan birkaç tane kalıbın
içine girmiş bulunuyor.
MUSTAFA ARMAĞAN: “Yahudilik, kezâ,
çok erken bir dönemde kendi mekânını terk ederek başka bir yere göç etmek
durumunda kaldı. Dolayısıyla kendi kökleriyle olan bağlarını sıhhatli bir
şekilde devam ettiremedi” diyor.
Şimdi İslâm dünyasının hem bugünkü 15 asırlık macerası içerisinde
hem dağıldığı coğrafyanın tenevvüüne, çeşitliliğine rağmen bir bütünlük, bir
birlik oluşturmasını, temeldeki bu kurucu prensiblerine sürekli dönmesine, onun
ışığında kendisini sürekli yenilemesine yâni Kur’ân’a, Peygamberine, Asr-ı
Saadet’e ve orada vaz’edilmiş olan prensiblerle diyaloğunu koparmamış olmasına
bağlıyor. Ki bugün de bence İslâm’ın, Müslümanların ayakta kalmasının temel faktörlerinden
birisi, bu diyaloğu hepimizin bir şekilde, bir ucundan canlı bir diyalog hâlinde
devam ettirmemiz… Yâni ona sorular soruyoruz. O bize cevablar veriyor. Tekrar
sorular soruyoruz. Bence bahsettiğimiz bu arayış biterse, gerçekten hem İslâm’ın
sonundan hem belki dünyanın sonundan söz edebileceğiz. Yoksa bence her şeye
rağmen bir umut, bir yenilenme umudu mevcut Müslümanlar açısından.
HARUN YÜKSEL: Efendim size bir soru
var burada. Bu arada ben sorayım; devam edelim, yoruldunuz mu?
MUSTAFA ARMAĞAN: Epeyce geç oldu
galiba. Bir de Ramazan gecesi…
HARUN YÜKSEL: Soru şöyle, okuyorum:
“Mimarî tarih mirasını ve tarihî dokuyu korumak ve yaşatmak için yapılacak
tüm müdahaleler, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulundan tasdik
alınmadan yapılamıyor… Bu konuda belediye için bile hiçbir hak yok deniyor. Sur
içi tarihî yarımadada müdahaleler 1/5000 nazım imâr plânı karara bağlanmadığı
için yine yapılamıyor. Dolayısıyla sistemde bir tıkanıklık var. Bu konuda ne
yapılabilir?”
TURGUT CANSEVER: Şimdi doğrusu
sistemde tıkanıklık yok. Aslında bu işi yapmak için “irade eksikliği” var.
Süleymaniye, Zeyrek Sultan… UNESCO Avrupa Konseyi tarafından desteklenecek
projeler olarak ele alındı. Ve bu kuruluşlar, Venedik için yaptıkları gibi, milletlerarası
bir kampanya ile tarihî yarımada ve İstanbul’un tarihî mimarlık mirasının
korunmasını milletlerarası bir mesele hâline getirdiler. Desteklenmek üzere...
Bu program çerçevesinde buraya yollanmış uzmanları, kendisine belediye başkanı
diyen [Bedreddin] Dalan Bey, “arkalarına tekme attım” diye
geri yolladı. İstanbul halkı karşı çıkmıyordu korumaya, bu belediye başkanı
karşı çıkıyordu.
Tabiî, yalnız belediye başkanı da değil. Belki 15 senedir
belediyede oturan ve “koruma plânlarını biz yapıyoruz, başkasına gerek yok”
diyenler de karşı çıkıyorlardı… Hem koruma plânını yapmıyorlar, hem orada
birbirleriyle geçinemiyorlar, hem de yapılmasının önünü kapatıyorlar.
[Dönemin Sivas Belediye Başkanı] Temel Karamollaoğlu haber
yolladı, “gelin Sivas’ta meskenle ilgili konuşalım” diye… Çok önemli dört
toplantı yapıldı. Sivas’ın gelişme stratejisi düzeldi. Ama o arada Temel
Bey, iş yapmak için, kötü imâr plânına göre bütün kanalizasyon projelerini
tamamladı. Kötü olan, yanlış imâr plânına göre. Ama onun yanında, yine Sivas’ın
nüfusunun artmasını önlemek üzere, Sivas’tan 30
km ötedeki Sıcak Çermik’te yeni bir şehrin kurulması için imâr plânı
yaptırdı ve bu şartları geliştirdi. Bir Osmanlı mahallesinin, Sivas’ın eski bir
mahallesinin yeniden kurulması görevini bana tevdî etti. Aslında kendisi tevdî
edemedi de. Temel Bey son seçimde değil, ondan evvel kazanmıştı zaten.
Ama son seçimden sonra, Kayseri Belediye Başkanı’nın yanında ona rastladım.
“Yavaş yavaş yapıyoruz” dedi. Ben dedim ki, “yavaş yavaş yapmak çok
büyük bir suç. Çabuk çabuk yapmanız lâzım.”
Sonra, Kayseri Belediye Başkanı beni çağırdı, işte eski
mahallelerin nasıl restore edilmesi lâzım, neler olabilir… Bunların hepsini
anlattık. Dedi ki, “ben seçime girerken Kayserili mimarlara iş vermeyi
taahhüd etmiştim.” Kayserili mimarlara iş vermeye başladı. Yâni Kayseri’nin
meselesi gitti. Kayserili mimarlara iş verme meselesi gündeme geldi.
Şimdi Refah Partisi belediye başkanlarına yönelttiğimiz bu tenkid,
doğrusu bütün diğer politik partilerin başkanları için de geçerli. Hepsi için
de değil. O kadarı da haksızlık olur. Başka partilerden bu işleri daha iyi
düşünmek isteyenler de var.
MUSTAFA ARMAĞAN: Bir kesimi, toplumun
bir partisini diğerlerinden çok da ayırd etmek, onları ayrı bir su geçirmez
bölmede farzetmek mümkün değil. Yâni bu birleşik kaplar gibi, buradan suyu koyarsınız
bu su eşit olarak diğer küplerin içerisine dağılır. Bir diğer ifadeyle, birçok
RP’li veya başka partili, belki iyi niyetli bütün insanların, Türkiye’deki bu genel
bozulmadan aynı derecede veya yaklaşık aynı derecede etkilendiklerini kabul
etmemiz gerekiyor.
TURGUT CANSEVER: Affedin, bakın
doğrusu RP’de çok daha doğruya yönelik bir iradenin varlığını teslim etmezsek,
çok büyük haksızlık yapmış oluruz.
MUSTAFA ARMAĞAN: Niyeti belki,
iradeden çok niyetin varlığı…
TURGUT CANSEVER: Ciddi bir niyet yâni
kararlılık…
HARUN YÜKSEL: Hemen şunu sorayım; yâni
bu irade mahallî idareler bazındaki bir irade mi, yoksa partinin Merkez Karar Yönetim
Kurulu’ndan gelen bir irade mi?
TURGUT CANSEVER: Ben mahallî idareler
bazında bunu daha belirgin olarak ifade etmek istiyorum.
Bir defasında da [Refah Partili] Diyarbakır Sur Belediye Başkanı
beni çağırdı. Plânları inceledik, onda bir koruma plânı var. Diyarbakır Kaleiçi,
Venedik gibi mucizevî güzellikte bir yer, müthiş bir mimarî ürün. Koruma plânı
diye de bir plân var. İşte iki katlı konakların yerine 4-5 katlı bitişik nizam
apartman inşa ediyor ve adı da “koruma plânı”. Yâni “korumama” plânı… Belediye
Başkanı’na dedim ki, “Cemal [Toptancı] bey, evvelâ bu plânı
yapmak lâzım.” O da, “Hocam, sen yap, ben yarın bu plânı mecliste iptal
ettireyim.” dedi. “Seni ertesi gün atarlar” dedim. Evet, öylesine
tedbirli olmamıza rağmen, ertesi gün değil ama, 6 ay sonra adamın belediye
başkanlığını lağvettiler. Yâni aslında “değişme”, mevcut statükoya hâkim olan
vahşi güçlerle çok dikkatli bir hesablaşmayla olacaktır.
MUSTAFA ARMAĞAN: Tabiî olarak o sizin
gibi birini bulma şansını elde etmeseydi, o da o yanlışı yapacaktı ve
uygulayacaktı. Bir uyarı…
TURGUT CANSEVER: Hayır, o kadar da
değil. Bakın, iki tane belediye başkanı vardı. Suriçi Belediye Başkanı -ki,
görevinden azledilen kişi-, o, mevcudun nasıl korunacağını, korunmasının ne
kadar önemli olduğunu biliyordu. Diğeri ise, tahsilli, doçent; o hiç bilmiyordu.
Biliyor musun, Büyükşehir Belediye Başkanı, Suriçi Belediye Başkanı’nın görevden
alınması için operasyonları düzenlemiş; her ikisi de “Refah Partili”…
HARUN YÜKSEL: Şimdi bir şey
söyleyeyim: “Mahallî idareler bazında en azından böyle bir duyarlılık var” diyorsunuz.
Bu Refah Partisi iktidar da oldu. Siyasî iktidarı kısmen de olsa ele geçirdi.
Sizin gibi bir insanı, meseleleri bilen bir insanı, bir gün davet edip sordular
mı, “biz ne yapalım Turgut Bey” diye?
TURGUT CANSEVER: Hayır, üst
kademelerde hayır…
HARUN YÜKSEL: Peki, teşekkür
ederim. Şimdi maalesef sonuna geldik, vaktimiz dolmuş, öyle bir not geldi bize.
Katılımcılara çok teşekkür ediyorum. Aslında ben kişi olarak sonuna kadar
dinlemeye âmâdeyim. Bilmiyorum siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?
MUSTAFA ARMAĞAN: Teşekkür ederiz.
Özellikle hanım konuklarımızın herhalde eve gitme zamanları geldi.
HARUN YÜKSEL: Onları da düşünmemiz
gerekiyor. Ben toparlama bâbında bir konuşma yapmayacağım. Şurada güzel bir
şiire denk geldim. Müsaade ederseniz onu okuyacağım. Ondan sonra hepinize iyi
geceler dileyeceğim.
Kapkara bir manzara var tabiî, “tesbitler” ve “teşhisler”de… Ben o
manzarayı biraz daha karartayım diye bu şiiri okuyacağım, işaretledim burada…
Şimdi Üstad Necib Fazıl’ın 1982 yılında yazdığı bir şiir, ismi: “Evim”…
Ve orada diyor ki:
Ahşap ev; camlarından kızıl biberler sarkan!
Arsız gökdelenlerle çevrilmiş önün, arkan!
Kefensiz bir cenaze, çırılçıplak, ortada…
Garanti yok sen gibi fâniye sigortada!
Eskiden ne güzeldin; evdin, köşktün, yalıydın!
Madden kaç para eder, sen bir remz olmalıydın!
Bir köşende annânem, dalgın, Kur’ân okurdu;
Ve karşısında annem, sessiz, gergef dokurdu.
Semaverde huzuru besteleyen bir şarkı;
Asma saatte tık tık zamanın hazin çarkı…
Çam kokulu tahtalar, gıcır gıcır silinmiş;
Sular cömert, “temizlik imandandır” bilinmiş…
Komşuya hatır soran sıra sıra terlikler;
Ölçülü uzaklıkta, yakın beraberlikler…
Seni yiyip bitiren, kırk katlı ejder oldu;
Komşuluk, mânâ ve ruh, ne varsa heder oldu.
Bir yeni nesil geldi, üstüste binenlerden;
Göğe çıkayım derken boşluğa inenlerden…
Seninle sarmaş dolaş, kökten bozuldu denge;
Vuran kimse kalmadı bu dâvayı mihenge…
Şimdi git, mahkemede hesap ver, iki büklüm;
Cezan, susuz, ekmeksiz, olduğun yerde ölüm!
Evim, evim, vah evim, gönül bucağı evim!
Tadım, rengim, ışığım, anne kucağı evim!
Kaynak: Akademya Dergisi, II. Dönem,
Sayı 1, Eylül-Aralık 2010, s. 110-143