Mirzabeyoğlu Davası
Hukukun Siyasîleşmesi
Prensibine(!)
En Güzel Örnektir
- Furkan Dergisi’nden İktibas -
ENES
MOLLAOĞLU’NUN RÖPORTAJI
İBDA
Fikriyatı’nın kurucusu Salih Mirzabeyoğlu’nun avukatı Güven Yılmaz’la
yaptığımız röportajı, bir davanın ibretlik vesikası olarak takdim ediyoruz… E.M.
Bir
cümle ile tarif etmek gerekirse, Salih Mirzabeyoğlu kimdir?
Salih Mirzabeyoğlu’nu, tek cümle ile, “teklif ettiği yeni dünya
düzeni ile mevcut rejimlerin muhalifi bir mütefekkir” olarak tarif etmek yanlış
olmaz sanırım. Ancak bu muhalefet, niteliği itibariyle kuru bir eleştiriden
ibaret değildir. Aksine, O’nun muhalefetinin nedenini ve niçinini; teklif
ettiği dünya görüşünün bir yansıması olarak hukukî, siyasî, iktisadî, içtimaî,
felsefî, tasavvufî, bediî… kısacası insana ve topluma dair her alanda
gerçekleştirdiği fikrî çalışmalar sonucu ortaya koyduğu, şimdilik 60’a yakın
telif eserinde aramak gerekir.
Müvekkiliniz
Salih Mirzabeyoğlu’nu bir fikir adamı olarak nitelendirdiniz. Peki şu ân niçin
cezaevinde?
Bilindiği üzere Sokrat, yoldan sapmış, doğrudan
sapmış, kendilerini bu sebeble perişan etmiş, insanlıktan çıkmış Atinalılara
hak ve hakikati gösterebilmek bakımından elinden geleni yaptı. Yaptığı şey
neydi; yanlışlarını onlara söyleyerek, o yanlışlar yerine hangi doğruya sahib
çıkmaları gerektiğini dile getirmek. Beğenmediler. “Sen” dediler, “bizim
alışkanlıklarımıza, bizim çıkarlarımıza, bizim bizden öncekilerden
devraldığımız hayat biçimine karşı çıkıyorsun. Sen kurulu düzeni yıkmak
istiyorsun.” Mâlum, yargıladılar Sokrat'ı. “Suçlusun” dediler. O
meşhur savunmasını yaptı. Büyük Jüri toplandı. Baldıran zehiri içerek ölüme
mahkûm ettiler.
Müvekkiliniz
ile Sokrat arasında bir benzerlik olduğunu mu düşünüyorsunuz?
Sokrat ne yapmış? Döneminde mevcut yanlışları dile getirmiş
ve bunların yerine doğru olanları teklif etmiş. Bir ordu kurarak veya bir
suikastle, rejim yıkmaya çalışmamış. Sanırım burada asıl önemli olan husus,
Atinalıların Sokrat’ı suçlarken O’na söyledikleridir. Ne diyordu Atinalılar, ”sen
bizim alışkanlıklarımıza, çıkarlarımıza, bizden öncekilerden devraldığımız
hayat biçimine karşı çıkıyorsun.” Bu cümleler tarihi süreç içinde her
toplumda farklı kalıblarda olsa da aynı mahiyette söylenegelmiştir.
Kaldı ki bu cümleler günümüz insanı için de pek yabancı
değil herhalde. Nitekim Carlos da aynı şekilde gerek kendisinin gerekse Salih
Mirzabeyoğlu’nun emperyalistler tarafından cezaevlerinde tutulmaya
çalışılmasını buna benzer cümlelerle izah etmekte…
İnsanlık tarihi boyunca insan ve topluma dair hastalıkların
teşhis ve tedavisi için fikir geliştirenler; maalesef bu hastalıklardan
nemalananlar tarafından haksız bir şekilde suçlanmışlardır. İktidar ve güce
sahib olan bu parsacılar; değişik ikna metodlarıyla, bu insanların zararlı
oldukları noktasında toplumu kandırmayı çoğu kez başarmışlardır. Ancak zaman
içinde parsacıların maskesi düşmüş ve reçete sunanların haklılıkları
anlaşılmıştır. Sağlığında kıymeti bilinmeyen bu insanların fikirlerine
ölümlerinden sonra büyük değer verilmiş ve bu değerler insanlık fikir tarihinin
gelişiminin temel taşları olarak kabul edilmiştir.
Batı şimdi bir yandan düşünce tarihinde Sokrat gibi bir
değere sahib olmakla övünürken, diğer yandan geçmişte olduğu gibi “alışkanlıklarımıza,
çıkarlarımıza, bizden öncekilerden devraldığımız hayat biçimine karşı
çıkıyorsun” edebiyatına bugün de devam etmektedir. 11 Eylül uçaklama
hadisesinin ardından ABD başkanının “hayat tarzımıza saldırı” sözünü
hatırlarsınız.
Bu olayla ilgili, sosyolojik ve siyasî tesbit
ve tahlilden, hukukî yansımaya geçecek olursak; daha öncesi de var olmakla
birlikte, Sokrat döneminde mevcut olan Yargının Siyasîleşmesi, tâ Milattan
öncesinden bugüne kadar pek çok olayda kendini göstermiştir. Ancak günümüzde
buna en son ve en iyi örnek olarak Salih Mirzabeyoğlu’nun yargılanmasını
gösterebiliriz.
Müvekkilinizin
âdil yargılanmadığını mı düşünüyorsunuz?
Öyle düşünüyorum.
Bu apaçık bir gerçeklik olarak meydan yerinde. Bu dava ile hukukun genel
prensiblerinin birçoğu alaşağı edilmiştir. "ÂDİL YARGILANMA HAKKI" VE "TABİÎ HÂKİM" kuralı Anayasa ve uluslararası
sözleşmelerle teminat altına alınan en temel insan haklarındandır. Her şeyden
önce müvekkilimiz hakkında karar veren yer, Devlet Güvenlik Mahkemeleri...
Devlet Güvenlik Mahkeme heyeti içinde askerî hâkim ve savcı... Temyiz dilekçelerimizde
de belirttik. Bu davanın soruşturma safhası da
dâhil olmak üzere yargılama safhasının bir bölümü DGM'lerde askerî hâkim ve
savcıların görev aldığı dönem içinde yapılmıştır. Bu durumun "tabiî hâkim"
kuralına açıkça aykırı olduğu yasama organı tarafından da kabul edildiğinden,
askerî hâkim ve savcıların DGM'lerdeki görevlerine son verilmesine dair kanun
çıkarılmıştır.
Yine
bilindiği üzere Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ve Avrupa Birliği
müktesebatı çerçevesinde askerî hâkim ve savcıların heyetlerden çıkarılmasından
sonra kanunî düzenleme ile Devlet Güvenlik Mahkemeleri de kaldırılmıştır. Şimdi söyleyeceğim husus son
derece önemlidir: Başta Mirzabeyoğlu davası olmak üzere, ister mahkeme heyeti
içinde askerî hâkim veya savcı var olsun, isterse tüm heyet sivil hâkim ve
savcılardan oluşsun, Devlet Güvenlik Mahkemeleri tarafından verilen ve
kesinleşerek hâlen infaz safhasında olan tüm kararlar kanunî dayanaktan
yoksundur ve keenlemyekün -sanki hiç olmamış gibi- addedilmelidir.
Bunu
biraz açar mısınız?
Elbette. Zaman bakımından kanunun uygulanması bahsi içinde konuyu
ele alıyoruz. Hukukun temel prensiblerinden biri, “SUÇUN İŞLENDİĞİ ZAMAN YÜRÜRLÜKTE
BULUNAN KANUN İLE SONRADAN YÜRÜRLÜĞE GİREN KANUNLARIN HÜKÜMLERİ FARKLI İSE,
FAİLİN LEHİNE OLAN KANUN UYGULANIR.” Bu prensib, yeni TCK’nın
7. maddesinin 2. fıkrasına da aynen geçmiştir. Bu prensibi Mirzabeyoğlu
davasında müşahhaslaştıracak olursak, daha önce söyledik, yargılamanın bir
bölümü DGM'lerde askerî hâkim ve savcıların görev aldığı dönem içinde
yapılmıştır. Kezâ idam kararı yine DGM tarafından verilmiştir. Bu karar infaz
edilmemiş, fail lehine olduğu düşünülen (ki bunun ne derece doğru olduğuna daha
sonra temas edeceğiz) idam cezası, ağırlaştırılmış müebbed hapse çevrilmiştir.
Bu karar da tarafımızdan temyiz edilmiş ise de maalesef Yargıtay’ca onaylanmıştır.
Konuyu dağıtmadan toparlayalım. DGM’ler kanunla kaldırıldı. DGM’lerin kanunla
kaldırılmasından önce bu mahkemelerce karara çıkartılmış ve henüz infazı
bitmemiş tüm davalarla ilgili olarak, sanık tarafından hiçbir başvuru
yapılmaksızın re’sen yeniden yargılama yapılmalıdır. Devlet Güvenlik
Mahkemeleri’nin kaldırılması gerekçelerine de baktığımızda, bu bir yandan Âdil
Yargılanma Prensibi gereğidir, bir yandan da failin lehine olan yasanın uygulanması
prensibi gereğidir. Mirzabeyoğlu cezaevinde, niçin? DGM tarafından verilen bir
karar gereği... Peki DGM’lere ne oldu? Bilinen sebeblerle kanunla kaldırıldı...
YÂNİ KANUNLA
KALDIRILAN VE YOK EDİLEN BİR MAHKEME TARAFINDAN VERİLMİŞ BİR KARARLA MİRZABEYOĞLU
VE AYNI DURUMDA BULUNAN PEK ÇOK KİŞİ HÂLÂ CEZAEVİNDE.
Bu
durumda, kaldırılan her mahkemenin geriye dönük kararları yok mu sayılacak?
Meselâ Aile Mahkemeleri kuruldu. Öyleyse Asliye Hukuk Mahkemeleri’nin Aile
Mahkemeleri görevine giren davalar yeniden mi ele alınacak?
Elbette
hayır. Burada diğer mahkemelerle DGM’leri farklı tutmak gerekir. DGM’ler tıpkı
İstiklâl Mahkemeleri, Yassıada Mahkemesi gibi olağanüstü şartlarda
oluşturulmuştur. Bu mahkemeler, yargının siyasîleşmesine örnek gösterilecek
nitelikte mahkemelerdir. Nitekim konjonktür değiştiğinde bu mahkemelerden çıkan
kararlar sorgulanmış ve hattâ infaz edilenlerin itibarları yine devlet eliyle
iade edilmiştir. 28 Şubat darbecilerinin yasama, yürütme ve yargı kuvvet ve
organları üzerinde silâh zoruyla kurduğu kesif baskının izleri hem hafızalarda
tazedir ve hem de etkisini bir ölçüde hâlen devam ettirmektedir. Aralarında
yüksek yargı organı mensublarının da bulunduğu bir kısım savcı ve hâkimlerin darbeciler
tarafından Genelkurmay Başkanlığı'na çağrılarak brifing adı altında talimatlar
verilmesiyle başlayan bu süreç, o zamanın Genelkurmay İkinci Başkanı tarafından
mahallî savcılıklara kimler hakkında dava açmaları gerektiği konusunda yazılı
ve sözlü talimatlar verilmesiyle sürmüştür. Bunlar basına yansıyan ve herkes
tarafından bilinen hususlardır.
Burada
DGM’lerin kaldırılış gerekçelerine bakmak gerekir. Bu mahkemelerin varlık veya
yokluğu, teknik bir husus değildir. Aksine, hukuk devleti ilkesi doğrultusunda,
var olmaması gerektiği için kaldırılmıştır. Geç de olsa, şeklen de olsa bir
yanlıştan dönülmüştür. Hukuk Devleti içinde var olmaması gerektiği düşünülen BU MAHKEMELERİN VERDİĞİ TÜM
KARARLAR YENİDEN GÖZDEN GEÇİRİLMELİ VE İNFAZ SAFHASINDAKİLER VE HATTÂ İLERİDE
İTİBARLARI İADE EDİLMESİ MUHTEMEL OLDUĞUNDAN İNFAZI BİTENLER İÇİN DE YENİDEN
YARGILAMA YAPILMALIDIR. Bu, hukukun üstünlüğünün tescil
edilmesidir. Bu, hukuk devleti kavramının, sadece yazılı bir metin olarak
kalmasının ötesinde, fiilî olarak ortaya konulması ile devletin kendi itibarını
kurtarmasıdır.
Bu
tartışmalar, Abdullah Öcalan ile ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararı
sonrası da yapılmıştı.
Evet. Ancak bu tartışmalar çok dar ve sığ bir planda gerçekleşti.
Olaya daha ziyade sosyolojik ve psikolojik ve hattâ ideolojik bakan bir ikisini
saymazsak, hukukçular yargılamanın yeniden yapılması gerektiğinde mutabıktılar.
Hattâ hatırlayacaksınız, dönemin “bakan”ı da âdeta bu kervana katılmış ve “Yargılayalım
canım, ne olacak, nasıl olsa aynı karar verilecek” diyerek keramet(!)
bahşetmişlerdi. Bir yandan anayasanızda hukuk devleti olduğunuzu iddia
edeceksiniz, diğer yandan hukuk devleti olmanın gerektirdiği hiçbir şeyi
yapmayacaksınız; hattâ tersini yapacaksınız ve sonra da “hukukunuza uyun!”
diyen Mirzabeyoğlu’nu cezaevine atacaksınız.
Peki
sizce Mirzabeyoğlu, DGM’de değil de başka bir mahkemede yargılansaydı, bu
cezayı almayacak mıydı?
Mesele ceza alıp almamaktan ziyade, yargılamanın hangi şartlar
altında ve nasıl yapılmış olduğudur. Bunun için de, Mirzabeyoğlu’nun Emniyet’e
alınmasından tutun da karar safhasına kadar, tüm yargılamayı en ince teferruatına
kadar incelemek gerekir. Ve hattâ yargının siyasîleştirilmesi teşebbüslerine de
örnek bir dava niteliğinde, hukuk fakültelerinde ders olarak okutturulması
gerekir. Gerek gözaltına alınması gerekse gözaltındaki muameleler sırasında
yaşanan hukuksuzluklar, yargılamanın âdil olmayacağının tâ başından delili idi.
Zaten müvekkilimiz de mahkemeye gönderdiği dilekçe ile, yargılamanın âdil
yapılacağına inanmadığı için duruşmalara katılmayacağını bildirmiştir.
Mirzabeyoğlu’nu
yargılamanın âdil olmayacağı fikrine ulaştıran saik nedir? Bu genel bir
kanaatin sonucu mudur? Yoksa yaşanılan bir şey mi var?
Elbette bu
içi boş bir kanaat değil. Bunun için Mirzabeyoğlu’nun mahkemede yaptığı
savunmada geçen şu cümleye bakmak yeter:
- «Fikrimi peşinen söyleyeyim. T.C. içinde yaşayan 3000
aile; hukuk da bunların çıkarına göre, siyaset de, ordu da, polis de... Kendi
aralarındaki dalaşmalar bir yana, bunlar hukuk üstü imtiyazlı bir zümredir!
Devlet hukuk demektir ve hukukun olmadığı yerde devlet değil çete vardır. Bu
çerçevede emir komuta zinciri içinde hareket eden DGM’lerin mânâsı da bellidir.
DGM Savcılığı’nın aynen aldığı polis sorgulaması sırasında “Yukarıdan
bastırıyorlar, sen İBDA-C örgütünün lideri olduğunu mecburen kabul edeceksin!”
diyen, sanıyorum Komiser Bahri’nin tavrı buna tipik bir örnektir.»
Şimdi, poliste sorgu esnasında “Yukarıdan
bastırıyorlar, sen İBDA-C örgütünün lideri olduğunu mecburen kabul edeceksin!”
tehdidine muhatab bir kişinin yargılamanın âdil yapılacağına inanmasını
bekleyebilir misiniz? Nitekim hatırlayacağınız üzere mahkemece idam hükmü
verildiğinde Mirzabeyoğlu “TİYATRO BİTTİ” diyerek yargılama safahatını
tarih sayfalarına not etti…
Mirzabeyoğlu’nun
mahkemeye çıkartılması da olaylı oldu ve Metris Cezaevi’nden alınırken
yaralananların yanı sıra tutuklulardan bir kişi de ölmüştü.
Kan akıtılan ve bir kişinin ölümüne yol açan 25 Ocak 2000 Metris
operasyonunun hikâyesi uzun ve ayrı bir inceleme konusu... Öncelikle şunu
belirtmekte fayda var. Mirzabeyoğlu ve birlikte yargılandığı iki arkadaşı, bu
tarihten 4 gün önce duruşmaya çıkacaklarını Cezaevi İdaresi ve Savcılığı'na
bildirmişlerdi. Mirzabeyoğlu'nun yaklaşık 200 sahifelik savunması da bitmiş ve
tam bir "kitablık çapta savunma" olmuştu... Bu savunma,
Mirzabeyoğlu'nun 42. kitabı olarak da basılacaktı... Bu operasyon, buna rağmen
yapıldı. Devlet, tâbir-i caizse 5 Aralık’ın rövanşını almak için bu operasyonu
gerçekleştirdi. Hem de Müslümanlara karşı Hıristiyanların sembolü olan NOEL
BABA ismi ile. HUKUK
DEVLETİNDE İNTİKAM HİSSİ İLE HAREKET!..
5
Aralık olayı dediğiniz, Metris’deki isyan sanırım.
Evet bu da ayrı ve incelenmesi gereken bir başlık. Ancak konuya
ilişkin davalar devam ettiği için şu aşamada daha fazla konuşmak yerinde
değil.
Mirzabeyoğlu’nun
mahkemeye çıkartılması hadisesine dönecek olursak...
Av. Harun
Yüksel, hatıralarını kaleme aldığı bir yazısında o günleri şöyle özetliyor:
- «Bu
operasyonda hiçbir tutuklu isyan veya direniş göstermediği hâlde, özel olarak
eğitilmiş ve daha önce de Ulucanlar Cezaevi olayını gerçekleştirmiş özel
jandarma birliği, 25 Ocak 2000 günü saat 4'te Mirzabeyoğlu ve diğer İBDA-C
davası sanıklarının bulunduğu koğuşa ihtarsız ve ihbarsız yaylım ateşi açmış ve
daracık koğuşa yüzlerce gaz bombası ve kimyevî bomba atmıştı.
Operasyon komutanının “devlet
sözü, kılına zarar gelmeyecek” lafına karşılık, devletin sözüne güvenmediğini
söyleyen Mirzabeyoğlu’na şahsen söz verilmiş ancak, komutanın göz kırpması ve
göz yumması ile operasyonu düzenleyen jandarma birliği tarafından sağ salim
teslim alındıktan ve elleri arkadan kelepçelendikten sonra tekme, yumruk ve
dipçik darbeleriyle linç edilmek istenmiş, bu darbeler altında bayıldığında da,
öldü sanılarak bırakılmıştı.
Mirzabeyoğlu işte bu
şartlar altında kan, barut, kimyevî madde ve is kokan Metris'ten alınıp Kartal
Cezaevi'ne getirilerek müşahede bölümünde 5 metrekarelik rutubetli bir hücreye
tek başına konuldu. Eli yüzü ve bütün vücudu yara bere içinde idi. Bir bacağı,
bayıldığında kırmak için çok uğraştıklarından, diğerinin üç misli
kalınlıktaydı, üzerine basamıyordu. Darbelerin tesiriyle sık sık baygınlık
geçiriyordu... Söylemeye lüzum var mı bilmiyorum; yanına ne doktor uğramıştı ne
bir ilaç verilmişti, ne de yaralarına pansuman yapılmıştı...
Mirzabeyoğlu, ertesi
gün olağanüstü güvenlik tedbirleri altında, hurdahaş edilmiş vücudu, yara bere
içindeki yüzü, kesilmiş saçı sakalı, kanlı ve çamurlu elbiseleriyle DGM
huzurunda... Mahkeme, Mirzabeyoğlu’na “bu hâlin nedir” diye soracağına, ayakta
bile duramaz hâldeki sanıktan savunma yapmasını istiyor... Bu hukuk skandalı
karşısında, biz de savunma avukatları olarak davadan çekildik ve duruşma
salonundan dışarı çıktık.»
Burada dikkat edilmesi ve
üzerinde durulması gereken bir skandal var. O da şu: Mirzabeyoğlu, çıkan bir
arbedede yaralanmış ve bu hâle gelmiş değil. Tek bir yarası ve hattâ çiziği
olmadığı hâlde teslim olmuş ve kelepçelendikten sonra hurdahaş edilmiştir.
Bunun devlet güvencesi ile bağdaşmaması bir yana, “delikanlılığa” da
sığmayacağı ortada!..
Bir
tarafta can emniyeti kendilerine emanet edilenler tarafından canına
kasdedilmesi, diğer taraftan mahkemenin bu görüntü karşısındaki “bağımsız”(!)
yargı tavrı!.. Kartel medyasının “traş” muhabbetini söylememe bile gerek yok
sanırım...
Mirzabeyoğlu’nun
yargılanmasında pek çok hukukî prensibin alaşağı edildiğini söylediniz, bu
minval üzere devam edecek olursak, neler söyleyeceksiniz?
Evet.
Aslında hep bu konu üzerindeyim. Ancak daha iyi izah etmek açısından ister
istemez biraz ayrıntıya kaçıyorum. Müvekkilimizin savunmasından takib edelim:
- «1975'den beri dergi, kitab faaliyetleri hâlinde fikir üreten ve
1984'den beri de bunu İBDA markası ile gerçekleştiren ben, "fikir
suçu" kapsamında doğrudan şahsî faaliyetimle ilgili olarak suçlanabilmem
durumu bir yana, ne dün için, ne bugün ve ne de yarın, benden yapılan
iktibaslar veya bana yapılan atıflardan dolayı, legal veya illegal işlerin
mesulü tutulamam...»
Bu
cümleler, anlaşıldığı üzere, SUÇUN ŞAHSÎLİĞİ PRENSİBİ’ne dairdir. Yine
müvekkilimiz, savunmasında, «ben bir fikir adamıyım; bıçak yaparım, o bıçakla isteyen
ekmek keser, isteyen adam keser» diyerek, tek cümleyle aslında
suçun şahsîliği prensibini özetliyor. Aslında bu konunun daha iyi
anlaşılabilmesi için; İBDA nedir, İBDA-C nedir, Cebhe ve Kendinden Zuhur kavramları
neyi ihtiva etmektedir, tüm bunlar hakkında bilgi sahibi olmak gerekir. Yeri
gelmişken belirtelim; müvekkilimizin İŞKENCE adlı eserinden
hatırladığım bir bölüm var ki, konuyu özetliyor:
- «Dikkatimi çeken hususlardan biri de, ne MİT'te ve ne de Siyasî Şube'de,
sorgulamayı yapanlardan hiçbiri, fikir plânında hiçbir şeyden haberdar
değillerdi... İBDA-C örgütü diye bir davaya balıklama dalan adamlar, İBDA'nın
kitabî yönünde tam bir cahil idiler... Adeta, mikrobu bilmeden doktorluk
taslamak gibi bir şey... Bütün bilgileri, gazete haberleri çerçevesinde idi; ve
gazete okuyucusu olarak devşirdikleri haberleri istihbarat yapmış gibi
topluyor, bir zaman sonrada bunları İstihbarat Teşkilâtı'nın çalışması diye
basına veriyordu...»
Nitekim
bu tesbit ve endişenin tezahürünü iddianamede görüyoruz: “İBDA-C adlı örgütün lideri olan kod adı ile
kurulacak Büyük Doğu İslâm Devletinin Komutanı seçilecek olan Kumandan Kod
Salih İzzet Erdiş'in örgüt mensublarının gerçekleştirdiği eylemlere doğrudan
doğruya katıldığı tesbit edilememiş olmakla beraber.... Lidersiz bir örgüt
düşünülmediği gibi, örgüt mensublarının gerçekleştirdiği eylemlerden de örgüt
liderinin sorumlu tutulmaması eşyanın tabiatına aykırı düşer. “
Dikkatinizi
çekerim, bu cümle hava tahmini yapan bir meteoroloji uzmanına değil, maalesef; “müddeî,
iddiasını isbat ile mükelleftir” prensibi doğrultusunda iddiasını kesin ve
inandırıcı bir delille isbat etmek zorunluluğunda olan İddia Makamı’na ait.
Üstteki lehe delil cümlesiyle, alttaki aleyhe iddiayı bertaraf eden ve delili
eşyanın tabiatına aykırılıkta arayan hukuk adamı!.. Bu cümlenin neresinden
tutalım, neresinden bahsedelim. “Kumandan”ın Mirzabeyoğlu’na ait bir lakab
olduğundan mı? Madem bir devlet kuracak, “devlet başkanı” olmak varken niçin “komutan”lıkla
yetineceğinden mi?
Yine iddianameden
takib edelim: “Bizzat
kendisi tarafından kaleme alınan ve İBDA/C adlı örgüte sempati ile bakanlara
okutturulmak suretiyle siyasî ve ideolojik bir bilinç verilmesinde kullanıldığı
ve Büyük Doğu İslâm Devletini’nin nasıl kurulacağı hususunda kitablarında yer
vererek örgüt mensublarına yön vermektedir” diyor Sayın
Savcımız. Sanığın hem lehine hem de aleyhine olan delilleri toplamakla mükellef
olan Sayın Savcı, her ne hikmetse haklarında bir yasaklama kararı bulunmayan bu
kitabları bir yandan örgüt rehberi gibi gösterirken, diğer yandan meselâ müvekkilimizin
İBDA Diyalektiği isimli eserinde açıkladığı “Kanuni yoldan veya kanun dışı yoldan, kim ne
yaptıysa şerefinin ve mesuliyetinin kendine ve zümresine ait olacağı CEBHELER
dönemi…” cümlesini es geçiyor. Gayet açık; mesuliyeti de şerefi de
yapana ait... Yâni bir cebhe tarafından yapılan işin şerefi veya mesuliyeti
başka bir cebhede başkaca bir iş yapan kişiye ait olamaz.
İki cebhe arasında bile birbirlerinin eylemi sebebiyle diğerinin
suçlanabilmesi mümkün değil iken, tüm bunların dışında bulunan İBDA
Fikriyatının ve temsilcisinin suçlanabilmesi sonsuz kere imkânsızdır.
Ancak
buna rağmen, yukarıda belirttiğimiz gibi, “Kumandan
Kod Salih İzzet Erdiş'in örgüt mensublarının gerçekleştirdiği eylemlere
doğrudan doğruya katıldığı tesbit edilememiş olmakla beraber.... Lidersiz bir
örgüt düşünülmediği gibi, örgüt mensublarının gerçekleştirdiği eylemlerden de
örgüt liderinin sorumlu tutulmaması eşyanın tabiatına aykırı düşer.”
cümlesi ile “Suçun Şahsîliği Prensibi” alaşağı edilirken, hukuk tarihinde yeni
bir prensib ihdas ediliyor. Müddeînin iddiasını isbat sadedinde yetersiz
kaldığı ve isbat için delillerin yetmediği yerde kullanılmak ve devreye sokulmak
üzere yepyeni bir prensib... MÜNASİB GÖRME PRENSİBİ!.. Madem örgüt var,
lidersiz örgüt olamayacağına göre liderliğe en lâyık kişi budur.
Müvekkilinizin
cezalandırılmasına yetecek derecede dosyada delil mevcut değil miydi peki?
Müvekkilimizin
kitablarını örgüt rehberi olarak niteleyen Sayın Savcı, iddianamede bir takım
eylemleri sayarak, “İBDA/C adlı silâhlı terör örgütünün 1994 yılından
30/12/1998 tarihine kadar gerçekleştirdiği bu eylemlerin Emniyet Genel
Müdürlüğü’nün Cumhuriyet Başsavcılığımıza gönderdiği yazılardan
anlaşılmaktadır.” demektedir. İddianamenin tanzim tarihi 12.01.1999. Bu
tarihi özellikle verdim. 1994 senesinde Konya’da yapılan bir operasyon sonucu
yakalananların üzerinde bir bildiri çıkıyor. Daktilo ile yazılmış bu bildiriyi
Salih Mirzabeyoğlu’nun Ankara’dan postaladığı düşünülerek hakkında gıyabî
tutuklama kararı veriliyor. Sonra Konya DGM Adana’ya taşınıyor. Adana DGM de,
diğer sanıklar hakkında karar verilerek, Salih Mirzabeyoğlu’nun ifadesi
alınamadığından hakkındaki dosya tefrik edilerek, yetkisizlikle İstanbul DGM’ye
gönderiyor. Adana DGM tarafından 11 Mayıs 1998 tarih ve 1998/44 sayılı
yetkisizlik kararında, “HAKKINDA HERHANGİ BİR DELİL ELDE EDİLEMEDİĞİ VE
SANIĞIN YAYINCILIĞINI YAPTIĞI dergileri ve örgütsel faaliyetleri İstanbul
ilinde yönettiği” gerekçe olarak gösteriliyor. İstanbul DGM de dosyayı
tekrar 25.05.1998 tarihinde Adana DGM’ye geri gönderiyor ve diyor ki:
-
«ADANA DEVLET GÜVENLİK MAHKEMESİ CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI'NIN SANIĞIN
HAKKINDA YETKİSİZLİK KARARINDA YAZILDIĞI ŞEKİLDE DELİL ELDE EDİLEMEMİŞSE
TAKİBSİZLİK KARARI VERME OLANAĞI BULUNDUĞU GİBİ, DOSYA İÇERİĞİNE GÖRE SANIĞIN
İSTANBUL DEVLET GÜVENLİK MAHKEMESİ CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI YETKİSİ ALANINA
GİREN BİR EYLEMİ DE TESBİT EDİLEMEMİŞTİR. İÇİŞLERİ BAKANLIĞI'NIN DOSYA
İÇERİSİNDE BULUNAN 3 MART 1998 TARİHLİ YAZISINDA BU SANIĞIN İSTANBUL'DA
YAYINLANAN YASAL DERGİLERİNDEKİ FAALİYETLERİN DE YASADIŞI ÖRGÜTÜN ÜYESİ VE
YÖNETİCİSİ OLDUĞU DELİLİ OLAMAZ.»
İçişleri
Bakanlığı’nın 3 Mart 1998 tarihli yazısı ve İstanbul DGM’nin 25.05.1998 tarihli
yazısı ile Salih Mirzabeyoğlu’nun yasadışı örgütün üyesi ve yöneticisi olmadığı
tescil ve tesbit edilmişken, 5 ay içinde ne değişti de böyle bir dava açılıyor?
Bunun hukuk kavramları dâhilinde izah edilebilmesi mümkün mü? HUKUKUN SİYASÎLEŞMESİ
prensibine(!) bundan daha güzel bir örnek var mıdır?
Yine yargının bağımsızlığını zedeleyen bir başka husus da, örgüt
davalarında sanıklar hakkında Emniyet Müdürlüğü’nden görüş alınması. “Görüş”
kavramını özellikle söylüyorum. Asıl olan “bilgi alınması”dır. Ancak maalesef
gerek savcılarımız gerekse mahkemeler, Emniyet Müdürlüğü’nden verilen cevabî
yazılara bir bilgi olarak değil muteber bir görüş olarak bakmakta ve
iddianamelerinde ve kararlarında delil başlığı altında yer vermektedirler.
İddianamede aynen şöyle geçiyor:
- «Emniyet Müdürlüğü’ne yazılan yazılarımızda sanık Salih
İzzet Erdiş’in örgüt içerisinde konumu ve İBDA/C adlı örgütün Türkiye genelinde
yaptığı eylemler sorulmuş, Emniyet Genel Müdürlüğü cevabî yazılarında; İBDA/C
adlı örgütün liderinin Kumandan kod sanık Salih İzzet Erdiş olduğunu
belirtmiştir.»
Madem bu konuda Emniyet yazısına itibar edeceksiniz, niçin
yargılama yapıyorsunuz? Hukuk devleti miyiz, polis devleti mi? Kanaatimce daha
da ilerisi... Neden diyecek olursanız, hemen burada şu çelişkiye dikkat çekmek
isterim: Bir yandan yukarıda belirttiğim İçişleri Bakanlığı’nın 3 Mart 1998 tarihli
yazısında müvekkilimizin örgüt üyesi veya yöneticisi olarak nitelendirilmemesi,
ancak tıpkı iddianame örneğinde olduğu gibi birkaç ay sonra İBDA/C adlı örgütün
lideri olarak belirtilmesi. Bu
arada ne değişti de emniyet karar değiştirdi? Fazla söze hacet yok sanırım.
Bir diğer önemli vakıa da, örgüt tarafından yapıldığı iddia edilen
eylemlerden, fiilî olarak katılmasa bile örgüt lideri olarak müvekkilimizin
sorumlu tutulması. Savunmalarımızda da belirttik: 1999 öncesi İBDA/C örgüt
üyesi olduğu gerekçesi ile pek çok kişi hakkında davalar açıldı. Ancak bu
davaların hiç birinde müvekkilimiz hakkında gerek azmettirmekten gerekse örgüt
liderliğinden dava açılmadı. O zaman iki ihtimâl var. Birincisi, müvekkilimizin
yargılandığı davaya konu iddianamede tek tek sayılan 100 civarında eylem ile
ilgili diğer şahıslara karşı dava açıp da müvekkilimiz aleyhine dava açmayan
savcılar vazifelerini savsaklamışlar; bu nedenle yargılanmaları gerekir. İkinci
ihtimâl, önceki savcıların yaptıkları doğru, ama bu iddianameyi hazırlayan
savcı da, yargının siyasîleşmesi sürecinde vazifesini yapmış!
Dikkat ediyorsanız, şu kadar zamandır özet olarak anlatmaya
çalışsak da hâlâ iddianame aşamasındayız.
Âdil
yargılanma mevzuu ile alâkalı olarak iddianame safhasından yargılama safhasına
geçecek olursak, gerek müvekkilinizin gerekse avukatları olarak sizlerin
endişeleriniz nelerdi? Zaman bu endişelerinizde sizi haklı çıkardı mı?
Yargılamanın âdil olmayacağına ilişkin endişelerimiz, gerek
müvekkilimizin gerekse bizlerin savunmalarımızdaki ana tema idi.
Salih Mirzabeyoğlu savunmasının daha ilk cümlelerinde, “fikrimi peşinen söyleyeyim. T.C. içinde
yaşayan 3000 aile; hukuk da bunların çıkarına göre, siyaset de, ordu da, polis
de... Kendi aralarındaki dalaşmalar bir yana, bunlar hukuk üstü imtiyazlı bir
zümredir! Devlet hukuk demektir ve hukukun olmadığı yerde devlet değil çete
vardır. Bu çerçevede emir komuta zinciri içinde hareket eden DGM’lerin mânâsı
da bellidir. DGM Savcılığı’nın aynen aldığı polis sorgulaması sırasında,
“Yukarıdan bastırıyorlar sen İBDA-C örgütünün lideri olduğunu mecburen kabul
edeceksin!” diyen sanıyorum Komiser Bahri’nin tavrı buna tipik bir örnektir.” derken, hukukun
üstünlüğüne vurgu yapıyordu demiştik. Aslında müvekkilimiz bu cümlelerle aynı
zamanda, hukukun üstünlüğü prensibinin yasama ve yürütme organının yanında en
başta yargıyı bağladığını haykırırken, hukukun üstünlüğünün ortadan
kaldırılması ile ortada sadece kaba kuvvet kalacağını ve o zaman haklı olanın
değil kuvvetli olanın dediğinin olacağını ihtar ve ikaz ediyordu.
Bununla
birlikte, “Acaba müvekkilimizin
savunmasında belirttiği ve Komiser Yardımcısı Bahri’nin sorgulama sırasında
“Yukarıdan bastırıyorlar, sen İBDA-C örgütünün lideri olduğunu mecburen kabul
edeceksin!” diye özetlediği tavır, bahsi geçen ve Sokrat’a da aynı gerekçelerle
karşı çıkan; hastalıklardan nemalanan parsacı takım “yukarıdakiler”in;
gerçekleri toplumdan gizleme çabasının bir sonucu olabilir mi? Diğer bir endişe
ki bunu tahayyül etmek bile bir hukukçuya işkence... Emniyet’e örgüt liderliğinin
kabul ettirilmesi talimatını verenler, acaba cür’et edip bağımsız yargıya da el
atarak mahkemenin sonucunu önceden bildirmiş olabilirler mi?.. Dedik ya,
düşünmek değil, tahayyül etmek bile bir işkence…” şeklinde yazılı savunmalarımıza
yansıyan cümleler, yargının bağımsızlığı ilkesine vurulmak istenen darbe
karşısındaki endişelerimizin birer tezahürüydü.
Yine, “sanıyorum,
geçen celsede ve bu celsede meseleleri fikir bazında etraflıca ve asıl
gerçeklere temas ederek ele alışım, dobralığım ve üslubum da, niçin güç
odaklarını kızdırdığımı gösteriyor... Tarafsız bir yargı örneği göstereceğini
beklediğim Mahkeme’den, bu hususu hassaten göz önünde tutacağını umuyorum;
Çünkü bu dava, benim davam olmanın ötesinde, hukukun üstünlüğü ve hukuk
haysiyetini gösteren bir dava olacaktır.” diyen Salih Mirzabeyoğlu’na “o konuda bize güvenebilirsiniz“ diyen mahkeme reisi Sedat
Karagül, ilerleyen günlerde bu görevden alınacak ve zaman olarak müvekkilimiz
hakkındaki davanın karara bağlanmasından sonra gazetelere yansıyan
beyanlarındaki, “DGM’DE MAHKEME REİSLİĞİM
DÖNEMİMDE TARAFIMA ETKİ EDİLMEK İSTENMEYEN HİÇBİR DAVA OLMADI” itirafıyla
yargının ne derece bağımsız(!) olduğuna ışık tutacaktı.
Hâkim değişikliğinden hemen sonra, müddeî iddiasını isbat
ile mükellef iken, hem savunma hem de müvekkilimizin suçsuz olduğunu isbat
sadedinde toplanmasını istediğimiz hiçbir delil toplanmadan apar topar bir
karar... Ve sonuç, idam... O gün bu kararı veren mahkeme reisi, bugün avukat
olarak mahkemelerde hukukun üstünlüğünden dem vuruyor ki, yaptıklarından sonra
bu cümlesi ile ne kadar zavallı bir konumda olduğunun farkında bile değil.
Velhasıl, siz istediğiniz kadar davanın fikir hürriyeti
kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini, bilemediniz örgüt üyeliği ve
yöneticiliği çerçevesinde yapılması gerektiğini, TCK 146. maddesinin bu olayda
uygulama imkânı olmadığını delil ve gerekçelerle ortaya koyun. Sonuç itibariyle
müvekkilimizin savunmalarında zikredilen Komiser Bahri’nin dediği oldu.
Peki
Yargıtay bu kararı onayladı mı?
Evet maalesef... Yargının siyasîleştiğini ve özellikle
Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin kararlarında bunun açıkça görüldüğünü söyleyerek
tüm üye hâkimleri reddetmemize rağmen, bu talebimiz reddedildi. Ve tüm hukuka
aykırılıklar dile getirilerek müvekkilimizin tabiriyle “hukuk namusu”nun
kurtarılması taleb edilmiş ise de, DGM’nin kararı onaylandı.
Salih
Mirzabeyoğlu’nun avukatları olarak yaptığınız açıklamada, hâlen Bolu F Tipi
Cezaevinde bulunan müvekkiliniz hakkında kanunun geriye yürütüldüğünü iddia
etmektesiniz. Bunu nasıl izah ediyorsunuz?
DGM mahkemeleri örneğinde, “failin lehine olan hükümler
uygulanmalıdır” diye belirtmiştim. Ancak her nedense, devletin her kademesinde
ve işinde, vatandaşın aleyhine olan her şey hiç vakit kaybetmeden uygulanırken,
lehe olanlar ise sanki uygulayıcıların cebinden çıkıyormuş gibi yavaş ve cimri
davranılıyor.
Bilindiği gibi müvekkilimiz, hâlen kendisine isnad edilen suçun
işlendiği ve hüküm kurulduğu zamanda yürürlükte bulunan cezayı değil, bunun
dışında bir başka cezayı çekmektedir ve 8.7.2005 tarihi itibariyle tek kişilik
hücreye konulmuş ve kanun geriye yürütülmüştür.
Anayasa’nın
38. maddesinde “kimseye suç işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan
cezadan daha ağır bir ceza verilemez” denir ve hukukun temel prensiblerinden
sayılan bu husus, TCK’nın 7. madde 2. fıkrasında “suçun işlendiği zaman
yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri
farklı ise, failin lehine olan kanun uygulanır ve infaz olunur“ şeklinde
belirtilmiştir.
Daha ağır
şartlar taşıyan hükümlerin uygulanması bu durumda mümkün olmadığına göre, 1999
ve öncesi fiilleri nedeniyle yargılanıp idam cezasına çarptırılan Salih
Mirzabeyoğlu ve O’nun konumunda olan diğer siyasî mahkûmlara, lehe olan yasanın
hükümlerinin uygulanacağı tabiîdir. Daha iyi anlaşılması bakımından olayı
teoriden pratiğe dökecek olursak, Salih Mirzabeyoğlu hakkında 1 Haziran 2005’te
yürürlüğe giren Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun
hükümlerini ve özelikle ağırlaştırılmış müebbed hapis cezasına yönelik infaz
rejimini uygulayamazsınız.
Ceza
ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun hükümleri daha ağır şartlar mı
içeriyor?
Evet. Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin
İnfazı Hakkında Kanun’un 25. maddesine baktığımızda bunu açıkça görüyoruz. Bu cezanın infazı, ağırlaştırılmış
şartları gereği her gün devam eden ve bir ömür boyu da devam edegelecek olan
bir işkencedir. Burada infazın, 3 metrekarelik bir hücrede, diğer insanlardan
tecrid edilerek, tek başına, günde 1 saatlik bir havalandırma, 15 günde bir tüm
ziyaretçiler toplamı için 1 saatlik süre sınırlaması ile kesintisiz bir ömür
boyu devam edeceği dikkate alındığında insanı diri diri mezara gömmekten bir
farkı yoktur.
Aslında infaz
rejiminden önce ve buna bağlı olarak, ölüm cezası ile ağırlaştırılmış müebbed
hapsin hangisinin failin lehine olduğunu tartışmaya açmak gerekiyor. Yâni bir
kere idam kararı mı failin lehine, yoksa diri diri bir hücrede işkence çekerek
bir ömür boyu her gün ölmekten beter olmak mı? Bununla birlikte idam cezası
devam etse idi TBMM’nin onayı gerekecekti. Son dönemlerde meclisten böyle bir
onay çıkmaması âdeta teamül olmuş ve cezalar müebbede çevrilmekte idi. Müebbed
rejiminde 30 yıl gibi bir süre sonunda tahliye imkânı var iken, ağırlaştırılmış
müebbed rejiminde tahliye ancak ölümle mümkün. Yine infaz şartları açısından da
müebbed hapsin şartları ağırlaştırılmış müebbed hapsine göre daha iyi.
Bir
de açıklamalarınızda müvekkilinizin özel bir durumu sebebi ile dahi tek başına
bir hücrede kalmamasından bahsetmektesiniz. Bu konuyu biraz açar mısınız?
Elbette. Kısaca
izah etmeye çalışayım. Salih Mirzabeyoğlu’nun Kartal Cezaevi’ne naklinden sonra
burada 5 ay süreyle maruz kaldığı TELEGRAM-Zihin Kontrolü ile, kendisinden
mahkemelerde Kemalist olduğunu açıklaması istenmiş, bunun üzerine müvekkilimiz
de Kemalist olduğunu açıklamaktansa ideolojik bir tavırla hayatına son vermek
istemiştir. Bunun üzerine paniğe kapılan Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nün
yazılı emri ile tek başına kalmaması için yanına birisinin verilmesi
kararlaştırılmıştır.
Müvekkiliniz
üzerinde Kartal ve sonrasında Bolu’da tatbik edilen ve hâlen devam eden TELEGRAM
işkencesi hakkında kanunî bir müracaatınız oldu mu?
Elbette bu
konu ile ilgili gerekli yerlere yazılı ve şifahî bilgiler verildi. Ancak cevab,
klasik “DOKTORA
SEVKEDELİM” ölçüsünden öteye geçmedi. İsbatı kabil olmayan
şartlardaki bu hâdise karşısında doktorların tavrının ne olacağı da mâlum.
Yetkililerin bu mevzuyu ne kadar bildikleri bir yana, zaman içinde müvekkilimiz
tarafından yayınlanan kitab ve yazılar sonucu dahi, bilseler de görmezden
gelmeleri ve yok farzetmeleri dikkate şâyan. Olayın ilk patladığı günlerde
yaptığımız açıklamalar sebebiyle Salih Mirzabeyoğlu’nun avukatları olarak
hakkımızda açılan dava sessiz sedasız kapatılırken, yakın zamandaki tüm
açıklamalara rağmen bir karartma politikası uygulanmaktadır ki, en tepeden en
aşağıya kadar tüm yetkililer bu işin sorumlusudur. Ve sorumlular, zamanı
geldiğinde bu hukuk dışı uygulamaları nedeniyle hukuk önünde hesab
vereceklerini de unutmamalıdırlar.
Aşağı
yukarı her cümlenizde yargının siyasîleşmesine vurgu yaptınız. Bununla ilgili
günümüzdeki tartışmalara nasıl bakıyorsunuz?
İster resmî
ister gayr-ı resmî kurum-kuruluş ve şahıs, kim üstüne alınırsa alınsın, yargının siyasîleşmesini
hâkim-savcı atamalarına indirgeyerek, parsadan kendisine veya yandaşlarına
düşen payı beğenmediği için yaygara yapan zihniyet, bu bahse en
güzel örneğin, mahkemeye “tarafsız bir
yargı örneği göstereceğini beklediğim Mahkeme’den, bu hususu hassaten göz
önünde tutacağını umuyorum; Çünkü bu dava, benim davam olmanın ötesinde,
hukukun üstünlüğü ve hukuk haysiyetini gösteren bir dava olacaktır” ikazında
bulunan Salih Mirzabeyoğlu ve onun durumunda olan diğer siyasî mahkumların
yargılanma ve infaz süreci olduğunu görsünler.
Son
olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?
Salih
Mirzabeyoğlu, telif eserleriyle alternatif bir sistem teklif eden ve kendisini
“rejim muhalifi” olarak tanımlayan bir kişidir. Aslında alternatif demek de pek
doğru değil sanırım. Çünkü Salih Mirzabeyoğlu’nun teklif ettiği Yeni Dünya
Düzeni’ni TEZ olarak nitelendirmek daha doğru olacaktır. Bu sebeble, sözü yine,
TELEGRAM işkencesi altında olmasına ve içinde bulunduğu olumsuz şartlara rağmen,
adı ne olursa olsun tüm çetelerle mücadelesine fasılasız devam eden Salih
Mirzabeyoğlu’nun savunmasındaki bir cümle ile bağlayayım:
- «Devlet hukuk
demektir ve hukukun olmadığı yerde devlet değil çete vardır.»
Yeni Dünya Düzeni’nin tesisi için her nevi çete ile
mücadeleye devam.
KAYNAK: Furkan Dergisi, Şubat 2011.