|
RÖPORTAJLAR
|
|
Seçtiklerimiz
|
|
Av. Ali Rıza Yaman: "Müvekkilime Telegramla İşkence Yapılıyor" Eklenme: 2010-12-29 Müvekkilime Telegramla İşkence Yapılıyor
İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu'nun avukatlarından Ali Rıza Yaman,
Mirzabeyoğlu'na yapılan Telegram işkencesiyle ilgili olarak Akit
Gazetesi'nin sorularını cevabladı.
MURAT ALAN’IN RÖPORTAJI
İBDA-C lideri olduğu iddiasıyla gözaltına alınıp müebbet hapis
cezasıyla cezalandırılan Salih Mirzabeyoğlu, 12 yıldır cezaevinde
yatıyor. 11 yıldır telegram işkencesine maruz kaldığı söylenen Salih
Mirzabeyoğlu, şu anda Bolu F Tipi Cezaevi’nde ve 6 yıldır 3 metrekarelik
tek kişilik hücrede tutuluyor. Kamuoyunun yakından tanıdığı Salih
Mirzabeyoğlu’nun durumunu avukatı Ali Rıza Yaman ile konuştuk. Müvekkili
Mirzabeyoğlu’na ileri teknolojik yöntemler kullanılarak işkence
yapıldığını vurgulayan Ali Rıza Yaman, 56 eser sahibi bir ilim ve sanat
adamının hukuksuz bir şekilde alı konulduğunu, yapılan işkencelere
rağmen Mirzabeyoğlu’nun insanlığa faydalı olacak eserler üretmeye devam
ettiğini ifade etti. Mirzabeyoğlu yargılaması ve Ergenekon iddianamesine
de giren telegram işkencesine kadar birçok konuyu Mirzabeyoğlu’nun
avukatı Ali Rıza Yaman ile konuştuk.
AKİT: Salih Mirzabeyoğlu’nun yaşam koşullarından başlayalım isterseniz?
Av.
Ali Rıza Yaman: Salih bey, biliyorsunuz 12 yıldır cezaevindedir. 11
yıldır telegram işkencesine maruzdur. Şu anda Bolu F Tipi Cezaevi’nde, 6
yıldır kaldığı 3 metrekarelik tek kişilik hücresindedir.
AKİT: Kimlerle görüşebiliyor?
Av. Ali Rıza Yaman: Haftada bir gün, iki saat avukatlarıyla.. İki haftada, o da bir saat ve kapalı olmak üzere ailesiyle...
AKİT: Sizin haricinde?
Yaman:
Bizim haricimizde, hiç kimseyle görüşemiyor. İdam cezası verildiği ve
bu, ağırlaştırılmış müebbete çevrildiği için tam bir tecrit altında.
AKİT:
Röportaj öncesi bahsettiğiniz telegram işkencesine geleceğiz... Ondan
önce hukuk sürecini kısaca anlatmanızı rica ediyoruz.
Yaman:
Hukuk sürecini; “Fikri idam teşebbüsü” olarak özetleyebiliriz.
Mirzabeyoğlu Davası’nda hukuk, fikri idam teşebbüsünün bir âleti, bir
maşasıdır. Ve ortada sonucu başından belli bir tiyatro vardır. O dönemin
İçişleri ve Adalet Bakanı’ndan polisine medyasına kadar herkesin rolü
bu tiyatroda bellidir. Tiyatro, Salih Bey’in 29 Aralık 1998’de, saat 14
sularında o gün için ilkokula giden çocuğunu almak üzere gittiği okulun
önünde başlıyor... Salih Bey’in yanında eşi ve diğer çocuğu olduğu
hâlde, üzerine saldırılıyor. Okulun önünde, eşinin ve çocuklarının
yanında ve hiçbir resmî belge gösterilmeksizin... Aynı hukuk tanımaz
tavırla, evi ve arabası aranmış, daha sonra da eşiyle birlikte, emniyete
götürülmüştür.
ÖRGÜT EVİNDE YAKALANMIŞ ALGISI OLUŞTURULDU
AKİT: Bakın bu hiç bilinmiyor. Sanki örgüt evinde çatışmada yakalanmış gibi bir algı var kamuoyunda.
Yaman:
Bilinmiyor, çünkü 28 Şubat medyası tam da belirttiğiniz gibi “Efsanevî
örgüt lideri Salih Mirzabeyoğlu, saklandığı örgüt evinde yakalandı”
tarzında haberler yapmıştır. Oysa ki, okulun önünde, ailesinin
yanında... Salih Bey, o gün için 41 tane eserin altına imza atmış bir
fikir adamıdır. Hakkında hiçbir arama, yakalama, tutuklama kararı
yoktur. Ama buna rağmen, sanki aranıyormuş, sanki kaçıyormuş ve sanki
kaçtığı yerde yakalanmış gibi bir havayla haber servis edilmiştir...
Daha sonrasında; sorgulama aşaması. Bu sorguda, hukuk adına sergilenen
tiyatronun ruhunu veren çok ilginç diyaloglar yaşanıyor. Müsaadenizle
aktarmak isterim.
AKİT: Buyurun...
Yaman: Sorguda
Salih beye; “Yukarıdan bastırıyorlar, sen İBDA-C örgütünün lideri
olduğunu mecburen kabul edeceksin!” deniliyor.
AKİT: Çok ilginç...
MADEM BİR ÖRGÜT VAR, SEN DE LİDERİ OLMALISIN!
Yaman:
Daha da ilgincini söyleyeyim... Salih Mirzabeyoğlu’na; “Biliyoruz.
Tamam, hiç kimseyle görüşmediğini ve tanımadığını kabul ediyoruz;
talimat da vermediğini kabul ediyoruz... Gelelim şu liderlik
mevzuuna...” deniliyor. Salih Bey de; “Hiç kimseyle görüşmemişim,
talimat vermemişim, bunu siz de biliyor ve söylüyorsunuz. Ben bu durumda
illegal bir örgütün nasıl başı olabilirim ki?” diye mukabelede
bulunuyor. Aynı polis ısrarla devam ediyor: “Gel sen şunu güzellikle
kabul et. Hem biz sana kötülük yapmak istemiyoruz. İsteseydik evinin
bahçesine eroini gömer, ‘Eroin yakaladık’ derdik.” Salih Bey bu ‘cazip’
teklifi kabul etmeyip, fikir adamlığından bahsedince; sorgucular 28
Şubat Türkiye’sinde hukukun nasıl işlediğini gösteren fevkalâde bir lâf
ediyor: “Aslanım, savcı senin kitaplarını okuyacak değil ya... Buradan
önüne ne giderse o.” O kadar ki iddianamede Salih Bey için; “Örgüt
mensuplarının gerçekleştirdiği eylemlere doğrudan doğruya katıldığı
tespit edilmemiş olmakla beraber...” ifadesi mevcuttur.
AKİT: Tespit edilemediyse, neye istinaden ceza veriliyor?..
Yaman:
Tespit yok, münasip görme var... İBDA-C markasıyla faaliyet gösteren
yapılar var. Bunlar hiç kimseden emir ve talimat almadan eylem yapıyor.
Vakıa bu. Bu vakıa karşısında iddia makamı; “Lidersiz bir örgüt
düşünülemediği gibi, örgüt mensuplarının gerçekleştirdiği eylemlerden de
örgüt liderinin sorumlu tutulmaması eşyanın tabiatına aykırı düşer.
İBDA-C adlı örgüt mensuplarının gerçekleştirdiği tüm eylemlerden örgüt
lideri de sorumludur. İBDA-C örgüt mensuplarının Kumandan kod adlı sanık
İzzet Erdiş’e bağlılığı...” diyor. Ortada hiyerarşik bir ilişki yok.
Hiyerarşi olması bir tarafa, tanışıklık yok. Eylem yok. Talimat yok.
Fikrî bir yakınlık, bağlılıktır söz konusu olan. O gün için 41 tane eser
vermiş bir yazarın fikirlerinin etkisinin olmasından daha tabii ne
olabilir? Kaldı ki, tanışıklık da olabilir. Bu bir şey ifade etmez.
Ortada hiyerarşi yok, eylem yok, eylem talimatı yok, tanışıklık yok...
Buna rağmen ‘olsa olsa budur’ mantığı üzerine bina edilen bir hüküm var.
Bu sakat mantıkla verilen karar, idam olmuştur. Özdemir Sabancı’yı
öldürdüğü söylenen Fehriye Erdal’ın yaptığı eylemden, yaşamış olsalardı,
Engels ve Marks sorumlu tutulup, onlara idam cezası verilebilir mi?
Bunu hangi hukuk mantığı kabul eder?
AKİT: Peki bu kadar aleni bir hukuksuzluk nasıl yapılabilir?
Yaman:
Bu kadar aleni bir hukuksuzluk, ancak amir-memur ilişkilerine göre
belirlenen bir hukuk sisteminde yapılabilir. Hele bu ilişki tarzı, 28
Şubat gibi hukuk haysiyetinin yerlerde süründüğü bir dönemde daha
belirgin hâle gelmişse durum daha vahimdir. 28 Şubat sürecinin ruhunu,
mantığını en iyi bilenlerin başında gazeteniz ve okuyucuları gelir. Yeri
gelmişken belirtelim; tesbih tanesi gibi dizilip, brifing alan ve
aldıkları emre göre hareket eden sözde hukukçulara karşı gazetenizin
verdiği mücadele; son derece takdire şayandır.
TELEGRAM METODUYLA İŞKENCE
AKİT: Telegram işkencesine gelelim isterseniz.
Yaman:
Belirttiğimiz gibi; Salih Mirzabeyoğlu, 12 yıla yakın bir zamandır
cezaevindedir, Kartal F Tipi Cezaevi’ne alındığı günden bu yana, yani
2000 yılından beridir de telegram işkencesine maruzdur. Telegram, yani
zihin yönlendirme işkencesi; düşünce formunun, sistem zihniyetinin
dışarıdan değiştirilmesi teşebbüsüne ve bu maksatla irâdenin, kimliğin,
kişiliğin parçalanmasına yönelik olarak yapılan bir işkence türüdür.
İşkencenin hedefi; insan iradesinin teshir ve zapt altına alınıp,
istenildiği gibi yönlendirilmesidir. Hâl bu olunca iç içe bahisler
hâlinde telegramın birçok yönü ortaya çıkmaktadır... Burada hedef; insan
iradesidir. ‘İnsan iradesi’ni hedef alan bir işkenceyi anlamak,
anlamlandırmak, mukavemet etmek, ciddi bir fikrî seviyeye sahip olmayı
gerektirir. Telegramın felsefî, fizikî, ruhî, ilmî, tıbbî, teknik,
mühendislik, metafizik, psikolojik, parapsikolojik, nörofizyolojik, vs,
vs... birçok yönü var...
AKİT: Salih Mirzabeyoğlu’nun şikâyeti nedir?
Yaman:
Daha önceden de ifade edildiği gibi; hem Salih Bey’in ve hem de bizim
en büyük şikayetimiz bu... Yani meseleye bir psikiyatr edasıyla
yaklaşılıp, “Evet, şikayetiniz nedir?” denilmesi. İşkence; “Evet
şikayetiniz nedir?” denildiği ânda başlıyor. Bu soru, işkencenin en
önemli unsurlarından biri ve hatta bizatihi kendisidir. Telegramı
anlamak için belli bazı mevzulara dair malûmat sahibi olmamız gerekir.
Bunlardan biri de mantık ilmidir, özellikle de “yeni mantık”... Zira
işkence; hâkim ispat mantığı ve sorunu üzerine bina edilmiştir. Hadi
ispatlayalım. Ne yapalım? Elektro-manyetik dalgaları elimizle yakalayıp,
gösteremeyeceğimize göre... Mevzu zannediyorum anlaşılıyor. Binlerce
km. öteden biri sizi cep telefonundan arıyor. Nasıl arıyor, nasıl sesini
duyuruyor? Milyarlarca telefonun frekansı niçin ve nasıl karışmıyor?
Elektro-manyetik dalgalarla. Peki bu dalgaları eliyle tutup, “işte bu
dalgayla konuşuyorum” diyebilen var mı? O zaman? O zaman evvelâ şunu
anlayacağız; bu işkenceyi bildik ve hâkim ispat mantığıyla ispatlamaya
kalkmak işkencenin bizatihi kendisidir.
AKİT: Ergenekon sanığı Ümit Sayın’ın dediği gibi, kendi içinde boğmak, ...
Yaman:
Aynen... Telegramcıların mantığı şu: İşkence nasıl olsa ispatlanamaz.
İşkenceye muhatap kalan ısrarla meseleye dikkat çekerse kestirmeden
‘majör depresyon’ teşhisi konulur, alttan alta da ‘kafayı sıyırmış’
düşüncesi zerkedilir. Kendince majör depresyon teşhisinde bulunan doktor
bile meseleyi izah etmeye kalkan hastasını daha ilk cümlesiyle boğar:
‘Siz böyle bir şeyin olabileceğine gerçekten inanıyor musunuz?’ Bu söze
muhatap kalan kişi eğer Salih Mirzabeyoğlu değilse, yaşadıklarını
anlamlandıramaz, kendinden iyice şüpheye düşer ve işkenceden maksat
hasıl olur: İşkence katlanarak artar, insanın iradesi esir alınır,
kişinin en başta kendisine, daha sonra ailesine ve tedricen çevresine
yabancılaşması sağlanır.
DALGALARLA FİZİKİ İŞKENCE
AKİT: Fizikî tezahürleri nedir?
Yaman:
İşkence aynı zamanda fizikîdir de. İnsandaki arazın, hastalığın ortaya
çıkarılması suretiyle gerçekleşiyor bu saldırılar. Salih Bey’in kendi
kendine tespit ettiği bu hâdiseyi, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden bir
profesöre anlattığımızda Salih Bey’i doğrulamış ve ‘Bir noktaya teksif
edilen elektro-manyetik dalgalarla o bölgedeki rahatsızlık
azdırılabilir, belli yerler bloke edilebilir’ demiştir. Akla hayale
gelmedik ahlâksızca ifade ve görüntülerden, vurma, yakma, bloke etme,
kaşıntı verme şeklinde gerçekleşen fizikî saldırılara kadar işkencenin
her türlüsünü yaşayan Salih Mirzabeyoğlu’nun günlerce uyumadığı da
oluyor. Uyuyabildiği dönemlerde de fizikî olarak tazyik sürüyor, uyku
ile uyanıklık arasında bir hâlle karşılıklı cedelleşme devam ediyor.
‘Deliksiz ve rahat’ bir şekilde 2 saatlik uykunun ardından ‘tamam, bu
kadar yeter!’ denilerek yine uyandırılıyor.
ESER ÜRETMEYE DEVAM EDİYOR
AKİT:
Bir adliye muhabiri olarak bu mevzuların çokça konuşulduğuna şahid
oluyoruz. O konuşmalarda şöyle bir şey de söyleniyor: “Salih
Mirzabeyoğlu’na iddia ettiği işkence yapılsaydı, istediklerini yapar,
kitap yazdırmazlardı.” Ne diyorsunuz?
Yaman: Bunu biz de duyduk
ve bunların konuşulmasını güzel bir gelişme olarak algıladık. Zira
“böyle bir şey olur mu canım, nereden çıkartıyorsunuz, hapishane
şartlarının etkisiyle söylenen sözler” evresinden, “böyle bir şey
yapılmamıştır, yapılsaydı netice alınırdı” evresine gelinmiş demektir.
Ki, bunu telegramcıların mağlubiyetini kamufle çabası olarak görmek
mümkün. Zira işkencede istenilen neticenin alınamadığının en büyük
göstergesi; Salih Mirzabeyoğlu’nun bu süreçte yazdığı 15-16 tane
eserdir. Salih bey, bu eserleri için “Telegram Serisi” der. “Yapılmak
istenseydi, yapılırdı.” sözündeki yapılan aynı vahim mantık hatasına
ayrıca dikkat çekmek isterim.
AKİT: Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?
Av.
Ali Rıza Yaman: Mirzabeyoğlu, cezaevine konulduğunda 41 eseri vardı.
Çok kısaca ve kabaca anlattığım süreçte her şeye, en başta da telegram
işkencesine rağmen 16-17 tane daha eser verdi... Konuşmaya buradan
başlayalım: 56-57 tane eserin altında imzası olan bir fikir adamı niçin
cezaevindedir? Kim, hangi mantıkla kendisini mahkûm etmiştir? Ve bu
haksızlık niçin olması gerektiği şekil ve kadarıyla konuşulmamaktadır?
Av.
Ali Rıza Yaman, telegramcıların mantığını şöyle anlattı: İşkence nasıl
olsa ispatlanamaz. İşkenceye muhatap kalan ısrarla meseleye dikkat
çekerse kestirmeden ‘majör depresyon’ teşhisi konulur, alttan alta da
‘kafayı sıyırmış’ düşüncesi zerkedilir. Kendince majör depresyon
teşhisinde bulunan doktor bile meseleyi izah etmeye kalkan hastasını
daha ilk cümlesiyle boğar: ‘Siz böyle bir şeyin olabileceğine gerçekten
inanıyor musunuz?’ Bu söze muhatap kalan kişi eğer Salih Mirzabeyoğlu
değilse, yaşadıklarını anlamlandıramaz, kendinden iyice şüpheye düşer ve
işkenceden maksat hasıl olur. İşkence katlanarak artar, insanın iradesi
esir alınır.
28 Şubat medyası “Efsanevi örgüt lideri
Salih Mirzabeyoğlu, saklandığı örgüt evinde yakalandı” tarzında haberler
yaparak kamuoyunu yanlış mecralara yöneltti. Oysa bu haber kökünden
yanlıştı. Yalanlanmalıydı. Fakat 28 Şubat medyası, yalanlama yerine,
sanki aranıyormuş, sanki kaçıyormuş ve sanki kaçtığı yerde yakalanmış
gibi bir edayla üzerine gitti. İddianamede “Örgüt mensuplarının
gerçekleştirdiği eylemlere katıldığı tespit edilememiş olmakla beraber”
denilerek lider olduğundan bahsedilip, işkence altında müebbet hapse
çarptırıldı.
“VERİRSİN DALGAYI İSA OLUR... ANLATMAYA KALKSA KİMSE İNANMAZ”
AKİT: Ergenekon İddianamesi’nde buna benzer bir ifadeyi hatırlıyorum...
Av.
Ali Rıza Yaman: Evet. Zannediyorum Ümit Sayın’ın ifadesiydi. “Verirsin
dalgayı, İsa olur, Musa olur... Anlatmaya kalksa, kimse inanmaz.” diyor.
2000’li yılların Türkiyesi’nde bu mevzu konuşulmaya başlandığı vakit,
yarım ağız konuşuluyor ve bütün cehd; nasıl ispatlanacağına veriliyordu.
Dayatılan ve sahte olan ispat mantığının dışına çıkan herkes hemen fark
eder ki; işkenceden gaye de asıl olarak budur. Özetlersek...
Elektro-manyetik dalgalarla yapılan işkenceyi; bildik türden hâkim ve
dayatılan ispat mantığıyla ispatlamak pek mümkün değildir. Zira diyalog
şöyle gelişecektir: Şikayetin nedir? Derdini anlat... İşte şöyle oluyor,
böyle oluyor... İspatlayabilir misin? Psikolojik sıkıntılarından dolayı
böyle söylüyor olabilir misin? Malûm hapishane şartları insana sıkıntı
verir, psikolojisini bozar... Kişinin dili döner ve meseleyi ifade
ederse söylemesi gereken şudur: Bahsettiğim elektrikî dalgaları elimle
tutup size gösteremem ya, nasıl bir ispat istiyorsunuz?
Akit Gazetesi, 20 Aralık 2010 |
|
En Son Eklenenler
En Çok Okunanlar
En Çok Yorumlananlar
Dergimizin Son Sayısı Çıktı!
Sayı: 2 - II.Dönem Güz 2011
|