Edebiyatçı, Araştırmacı,
Akit
Gazetesi Köşe Yazarı
Sibel Eraslan:
“Mirzabeyoğlu, Sükût Suikastına
Maruzdur!”
Röportaj:
Gülçin Şenel
HAYATTA
VE SANATTA ÖRNEK KADINLAR
“Siret-i
Meryem”, “Can Parçası Hazreti Fatıma”, “Çöl/Deniz Hazreti Hatice” gibi eserlerinizde
İslam’ın “cennetle müjdelenen” kadın şahsiyetlerini yazdınız. Bu bakımdan
soruyorum: Cehennem gibi bir modernizm buhranını acısı ve çelişkisi ile tecrübe
eden günümüz Müslüman kadınına ve günümüzün kadın idrakına, “mukaddes” cennet
kadınları ne söylüyorlar?
Gülçinciğim,
“Rabbimiz; bize dünyada ve ahirette iyilikler ver, bizi cehennem ateşinden koru”
duasından başka tutunacağımız birşey var mı? Modernizmin, evet bir tür fıtrat
dışı dayatmalar yığını olarak düşünüldüğünde, dünyadaki cehennem olarak isimlendirilmesi
veya teşbihi edebî açıdan uygun düşebilir. Ama dinen, cennet ve cehennemin
istılahî anlamları elbette ahiretle ilgili. Bununla birlikte, Kur’andaki cennet
ve cehennem tasvirleri hep dünyadaki benzeşimler üzerinden anlatılmış insan
muhayyilesine. Mukaddes annelerimizin hayatları da bu çerçevede cennetle münasebetli…
Onların rızası, cesareti, öne atılışları ve gayretleri ile bir kere daha
düşünülmesi gerekiyor. Bizde edebiyat, Tanzimattan bu yana -sanat adına- seküler
baskılarla şekillendirildiği için, günümüzdeki edebî zevk, gelenekten ve an’anevî
sanat tarzlarından bağını kopartmayı kendi adına mükemmellik olarak addetti
uzun yıllar… Cennet kadınları oysa, edebiyatın gündeminde olmalıydı ki, cennet
tasavvuru da yitik masal veya efsane olmaktan çıkıp hayatiyet
kazanabilsin…
Müslüman kadının
kendini edebiyatta, sanatta, fikirde ve eylemde ifade etmesi için, illâ feminizm
mi gerekiyor, yoksa İslamî referanslar bu konuda yeterli ve tamamlanmış mıdır?
Senin bu konuda hassas
olduğunu biliyorum (gülüyor). İllâ feminist olmak gerekmiyorsa da, iş yapan, iş
gören, göğüs geren kadınlık performansları, dünya kriterlerine göre feminizm
içinde değerlendiriliyor. Özellikle şiir, kadınların başarısı konusunda mevcut
cimri dili ile, sanki kadınlara kapalı bir tür kadın dışı “kozmik oda” mevkiinde.
İşin güncel yönüdür bu. Bir de problemdeki asıl önemli vurgu, İslamî
referanslar meselesi var. Hazreti Fatıma’nın döneminin en büyük şairelerinden
olduğunu bilmiyordum meselâ araştırmalarıma başlamadan evvel. Babasının (S.A.V)
vefatından sonra öyle muazzam beyitlerle okuduğu bir divanı var ki… Kezâ
Hazreti Meryem de, yaşadığı dönemin en büyük hattatlarından ve hafızlarından…
Hacı Zihni Efendi’nin 1870’lerin ikinci yarısında yazdığı Meşâhir-un Nisâ
adlı iki ciltli “meşhur kadınlar” atlası var. Orada hem ilim hem sanat hem
siyaset dünyasındaki kadınları okuyunca, bizdeki yerleşik Şark kadınına dair
bütün ircâcı, indirgemeci ezberler bozuluyor. Serpil Çakır’ın Osmanlı’da
Kadın Hareketi adlı tezi de kezâ, bize Osmanlı dönemindeki kadın dergileri,
gazeteciler ve sivil toplum örgütlenmeleri hakkında ciddi bilgiler veriyor.
Yani kadın hareketi bizde cumhuriyetle başlamış yeni bir iş değildir. İbni
Battuta, seyahatnâmesinde, Osmanlı kuruluş dönemindeki Bacıyanı Rum teşkilatına
hayranlığını aktarmıştır. Kezâ Osmanlı kadın sultanları, şehir topografyamızın
mühürleri olan sivil mimarînin ve sosyal dayanışmanın en mükemmel örneklerini
sergilemişlerdir. Bizim hafızamızı ören bu annelerimizin güçlü kadın kimliğini,
bugünkü koordinatlarımızı belirlemede müsbet bir temel olarak görüyorum. Bana
güven veriyor annelerimiz… Her kız annesine benzer. Encâmımızı annelerimizin bu
genetik şifreleri çiziyor bugün bile… Ve yarın da çizecek…
“Parçası
Benden” ve “Balık ve Tango”da, çok güzel bir edebiyat üslubu ortaya
koydunuz. Hatta diyebiliriz ki, bu alanda gösterdiğiniz başarı
makalelerinizdeki başarınızı bir hayli geçiyor. Edebiyat alanında başka neler
yapmayı düşünüyorsunuz? Meselâ roman var mı?
Ben hikâyeciyim.
Müslüman edebiyatçı için Kıssa’nın anlamını yeterince bilmek ve özümsemek
gerekiyor. [Muharref] Tevrat’ı okudun mu bilmiyorum ama güzel bir eserdir ve
tam karşılığı olarak trajedidir diyebiliriz. [Muharref] İnciller de güzeldir,
özellikle Aziz Thomas’ınki (kanonikler içinde de Yuhanna’yı beğenirim).
İncil’in dili de liriktir ve edebiyattaki tam karşılığı dramdır diyebiliriz…
Kur’anı Kerim ise kıssaları seçmiştir bize hikmetlerden bahsetmek için. Kıssa,
ana caddeye (Şeriat) çıkaran küçük yol anlamında bir kelime… Kıssalarla Rahmanî
hikmetin yolculuğuna çıkarız. Attar Mantık-ut Tayr’ında, Galib Hüsn-ü
Aşk’ında, Fuzulî Leyla vü Mecnun’da bu usûlü kullanmışlardır. Hikâye,
şiire yakın, esrarlı ve kısa alanda çok yüksek gerilim isteyen yönleriyle edebî
sanatlar arasında beni en çok coşturan tarz… Roman değil, hikâyeler üzerinden
yürüyorum… Hz. Meryem’in hikâyesi için bu yüzden “Siret” dedim. “Çöl/Deniz” de
uzun hikâyeydi. Dergah yayınlarındaysa kısa hikâye çalışmalarımla devam
ediyorum.
28 ŞUBAT... BAŞÖRTÜSÜ... MAVİ
MARMARA...
Ekşi Sözlük’te “28 Şubat darbesini
Sibel Eraslan'dan dinlemek gerek” diye bir yorum var sizin hakkınızda.
Darbelerle hesablaşma sürecine girdiğimiz bugünlerden o güne baktığınızda neler
düşünüyorsunuz? Acaba sizce bir gün 28 Şubat darbesi ve darbecileriyle de hesablaşabilecek
miyiz?
28 Şubat, korkunç ve siyah bir
silindir gibi hatıralarımda. O günlerde herkes susuyordu. Şimdi çok şükür ki
konuşma alanları açıldı. Darbecilerle hesablaşma konusunda önemli geçitlerden
geçiyoruz. Ama yine de darbeleri hesaba çekecek bir yargı düzeninden
mahrumuz.
28 Şubat darbesi demişken, onun
bakiyesi olarak şiddetlenen başörtüsü yasakları ve mücadelesi devam ediyor.
Ancak “yasak” tüm şiddeti ile devam ederken, “mücadele” nisbeten geriledi.
Eylemlere katılımlar azaldı. Acaba iktidarda Ak Parti’nin olması, “keskin” bir muhalefeti
engelliyor mu, meselâ iktidarda CHP olsaydı mücadelenin “dozu” bugünkü gibi mi
olurdu?
Kesinlikle evet. Mevcut hükümetin
bu problemlerin içinden yetişmiş, yaşamış, tecrübesi olan kişilerden oluşmuş
olması bizde bir empati doğuruyor. Mağduriyet hâlâ aşılmış değil. Resmî
protokol krizleri ile üst seviyede devam eden mağduriyet görüntüsü, alttaki
bizler için büyük bir umutsuzluğa dönüşüyor ne yazık ki. Bir de, dünya da
değişiyor. Benim yetiştiğim dönemde üniversite okumanın anlamı ile bugünkü
üniversite anlamları çok farklı. Maddiyat ve kariyer tutkusu, insanları
ideallerinden edebiliyor. Bugünün çocukları bizim direnişimizi romantik ve
patetik bulabiliyor. Muhalefet dilini seviyoruz ama iktidar dilini henüz tam anlamıyla
keşfedemedik.
“Mavi Marmara” hâdisesinden sonra
gemide şehid edilenlerin ve İsrail terörizminin hesabı sorulamadı, tâbiri
caizse, hepimiz elimiz böğrümüzde kalakaldık. Bu meselenin siyasî “manevralarla”
çözülebileceğine inanıyor musunuz? Yoksa kökten bir politika değişikliği ile,
İsrail’i ilk tanıyan bu ülkenin, inisiyatif hakkını “her şeyi göze alarak”
kullanması gerekmiyor mu?
Gerek Başbakanımızın gerekse
Dışişleri bakanımızın bu konudaki samimi telâş ve hızlı intibak, milletlerarası
karar safhasındaki diplomatik çabalarını yakınen takib ediyorum. İsrail ve
Amerika’nın milletlerarası teamül ve müeyyideleri tanımadığı bir süreçte hukukî
soruşturmanın akıbetinden pek umutlu olmamakla birlikte, yine de hukukî
mücadele taraftarıyım. “Mavi Marmara” bizim gündemimizi yeniden Filistin’le
aktüelleştirdi… İsrail’le sadece devlet bazında ilişkimiz yok. Özellikle sivil
ticarî ilişkilerimiz çok yüksek. Yani sadece devletin alacağı ambargo kararları
ile yürümez. Tek tek hepimize düşen görevler var.
SALİH MİRZABEYOĞLU’NUN ÇİLESİ
Çoğu insanın adını bile anmaya
çekindiği bir dönemde siz, Salih Mirzabeyoğlu’nun haksız bir şekilde
yargılanmasını ve cezaevinde olmasını eleştirdiniz. Acaba siz de bizim gibi
Mütefekkir Mirzabeyoğlu’na yapılan haksızlıklara karşı Müslüman “aydınların”
çoğunun niçin derin bir sessizlik içinde olduğunu merak ediyor musunuz?
Salih Mirzabeyoğlu’nu düşünür ve
şair olarak her zaman ilgiyle takib ettim. Türkiye’de sanatçılar, potansiyel
düşünce suçlusudur çoğu kere. Said-i Nursî, Necib Fazıl böyleydi; Aliya
İzzetbegoviç böyleydi; Nurettin Topçu, Mehmet Âkif, Şule Yüksel, hep böyleydi
ne yazık ki… Hatta Yunanî estetisyenler diyebileceğimiz Ahmet Hamdi Tanpınar
ile Yahya Kemâl bile böyleydi; “sükut suikastına” maruz kalmışlardı. Bununla
birlikte, herkesin demokratik açılımda yer bulabildiği bir ortamda Mirzabeyoğlu
için kuşanılan sessizlik cidden problemlidir. Bu tür davalarda, düşünce
suçlusunun arkadaşlarına, sevenlerine, takibçilerine büyük vazifeler düşüyor.
Kamuoyu çalışmaları, halkla ilişkiler, meselenin her zeminde birebir
anlatılması, çok önemli. Haksızlığa uğramış olmak, evet, bizim asabımızı
bozabilir ama, asabı bozuk olmayanları da derdimize şâhid kılabilmek için
kuracağımız “dil” çok mühim. Savunma, sorumluluk ister.
Baran Dergisi’nde Mütefekkir Salih
Mirzabeyoğlu’nun “Ölüm Odası-B Yedi” isimli bir
eseri tefrika ediliyor. Size de dosya olarak göndermiştim. “Telegram”
işkencesini, hâlihazırda yaşadıkları ile birlikte, bir çeşit “günlük” gibi
anlatıyor. Siz hem bir hukukçu olarak hem de Müslüman olarak, Salih
Mirzabeyoğlu’na uygulanan bu işkence hakkında ne düşünüyorsunuz?
Telegram eserini önceden okudum, diğer yeni
tefrikaları ise henüz okuyamadım. Benim için çok korkunç ve tüyler ürpetici bir
metod “zihin sürüklemesi” yoluyla insanları kapana kıstırmak. İşkencenin her
türüne karşıyım, ister bedenî isterse ruhî olsun. Bir hukukçu, edebiyatçı
olarak, insan hayatına yaraşır bir hayatı savunmanın tarafındayım.
Son bir soru: Anayasa paketi referandumuna
sayılı günler kalmışken, bir hukukçu olarak, bu paketin muhtevası hakkında
neler söylersiniz?
Mevcut anayasa, bir darbe
anayasasıdır. Yeni ve halk katılımlı bir anayasa yapmak en büyük umudumuz. Ama
hiç olmazsa “yargı içinde yargı” şeklinde özetleyebileceğimiz mevcut kast
sitemini ve jüristokrasiyi kısmen değiştirebileme şansımız doğduğu için, değişimi
destekliyorum. Anayasa Mahkemesine ferdî başvuru hakkı, YAŞ kararlarının
denetime açılması, HSYK ve Anayasa Mahkemesi’nin oluşumunun yeniden
düzenlenmesi gibi önemli konular var… “Karargâh” yargısından “halk” yargısına
geçiş sürecinde önemli adımlardır bunlar…
Çok teşekkür ediyoruz.
Aylık Dergisi, Eylül 2010