Çakal
Carlos:
TALABANİ’YLE FRANSA’DA
EYLEM YAPTIK
Nevzat Çiçek / Haftalık Özgün
Duruş Gazetesi, 10 Aralık 2010
Kimilerine göre “ilk
devrimci gerilla lideri”, kimilerine göreyse “gözünü kırpmadan adam öldüren
terörist” Carlos, Tahkim Yayınları arasında çıkan “Söz Çakal Carlos’ta” adlı
kitabında önemli ifşaatlarda bulunuyor.
Batılı istihbarat
servislerini ve Mossad’ı tam 25 yıl peşinde koşturan ve tam yakalandı denirken
her seferinde dahice atlatan, hakkında sayısız kitap yazılıp birçok film
çekilen, 1994’te Sudan’da yakalandıktan sonra 16 yıldır Fransız
hapishanelerinde yatmakta olan 20. Yüz yılın efsane gerilla lideri “Çakal
Carlos” (Venezüellalı kimliğiyle Ilich Ramirez Sanchez veya müslüman kimliğiyle
Salim Muhammed), hâlen bir Fransız
cezaevinde, aldığı müebbet hapis cezasını çekiyor olsa da, “hasımları”
tarafından henüz “işi bitirilmiş bir düşman” olarak görülmüyor. Carlos’un
tâbiriyle, kendisiyle “hiç kesintisiz uğraşılıyor”.
Kimilerine göre
“Filistin’in kurtuluşu için savaşan ilk milletlerarası devrimci ve efsanevî
gerilla lideri”, kimilerine göreyse “gözünü kırpmadan adam öldüren, 20.
yüzyılın en çok aranan teröristi” olan Carlos’un, geçtiğimiz günlerde Tahkim
yayınları arasından çıkan ve Alfa dağıtım tarafından piyasaya verilen “Söz Çakal Carlos’ta” adlı eserinde Carlos,
merkezine Türkiye’yi alarak günümüz dünya siyasetine ve Türk dış politikasına
bakışını sergiliyor, bu arada kıta kıta ülke ülke bugünkü dünyanın analizini
yapıyor.
Gazeteci Fazıl Duygun,
Hayreddin Soykan, avukatlar Güven Yılmaz ve Ahmet Arslan’ın görüşmelerinden ve
sorularından oluşturularak yayımlanan kitapta, Carlos, sadece “görüş” beyan
etmiyor. Tam da böylesi “sıradışı” geçmişi olan bir insandan bekleneceği üzere,
birtakım “gizli” dosyaların kapaklarını da aralıyor. Bu çerçevede, dünya
gündemindeki gelişmelerin basına yansımayan tarihî ve stratejik arka planını,
Doğuda ve Batıda öne çıkan siyasî şahsiyetlerin gizli özgeçmiş ve siyasî
ajandalarını, İsrail’e karşı Filistin’de başlayıp Avrupa şehirlerine taşıdığı
silahlı mücadelesindeki bilinmeyenleri, birçoğu bugün de yaşayan devlet
başkanlarıyla olan bağlantılarını, Üsame Bin Ladin ve Ebu Nidal’den Nurettin
Güven’e yasadışı dünyanın meşhurlarıyla olan beraberliklerini, Mehmet Ali
Ağca’yı nereden tanıdığını, hangi Türk militanın bir Mossad ajanını Paris’te
bıçaklayıp öldürdüğünü, Türk Solcuları ve Ülkücüler kadar İslâmcı Türklerle
bugüne dek şahıs veya teşkilât seviyesinde kurduğu ilişkileri ve daha birçok
şeyi, Türkiyeli avukatlarına ve gazeteci dostlarına olanca samimiyetiyle açıklıyor,
tüm çıplaklığıyla ifşâ ediyor.
Ağca’yı Carlos’mu eğitti?
“Roma’da, Papa’ya saldırı
konusunda sorgulandım. Tabiî ki Ağca’yı ben eğitmedim. Sorguda bana, Ağca’nın
Suriye’de milletlerarası devrimciler için kurduğum askerî kamplardan birinde,
Bulgar ve Doğu Alman gizli servis elemanları tarafından eğitildiğini
söylediler. Evet, Suriye’de yaşamıştım ama orada hiçbir zaman askerî
kamplarımız falan olmadı, çünkü bizim kamplarımız Lübnan’daydı. Suriye’de kamp
kurmak bizim için mesele değildi, isteseydik kolayca yapardık ancak, ne biz
bunu istedik ne de buna bir ihtiyaç hâsıl oldu. Çünkü, şayet kamplarımız
Suriye’de olsaydı, Suriye istihbarat servisinin gözleri üzerimizde olduğu hâlde
faaliyet göstermek zorunda kalacaktık. Biz de bu sebeple Lübnan’da kurduk
kamplarımızı. Biz dilediğimiz zaman Şam’a gidip hiç para ödemeden
kalabiliyorduk, hizmetimizde olan evler ve arabalar vardı. Daima silahlıydık.
Yani orada çok rahat davranabiliyorduk. Burası, normal. Fakat, ne orada
kamplarımız vardı ne de Mehmet Ali Ağca’nın bizimle ilgisi. Başka bir şey daha
var: Albay Alparslan Türkeş’i biliyorsunuz. Bu zâtla hiç karşılaşmadım. Ancak,
liderlikte ondan sonra gelen ikinci adam, Sofya’da yaşıyordu. Bu kişiyi zaman
zaman davet eder ve görüşürdük. Bulgarlarla falan çalışan, silah vesair işlerle
meşgul büyük bir gangsterdi. Bana da onu Bulgarlar tanıştırdı. Çok kibar bir
adamdı, selâmlaşırdık, akşamları bazen restoranlarda konuşurduk. 1970’lerin
sonu ve 80’lerin başı. Ama hepsi buydu ve daha da ötesi yoktu. Sürgündü, Türkiye’ye
dönmek istemiyor ve Sofya’da kalıyordu. Çok uzun zaman oldu, şimdi adı hatırıma
gelmiyor. Büyük bir mafyacıydı.”
“İsrail askerleri
kasten avukatımı vurdu”
Benim esas avukatlarımdan
yani 1997’deki yargılanmam sırasında Isabelle ve Venezüellalı avukatım Milagros
Irureta Ortiz’le beraber beni savunan Lübnanlı avukatım Dr. Hani Süleyman,
-İsrail ablukasını yarmak ve insanî yardım götürmek üzere- Gazze’ye giden Türk
gemilerinden birindeydi. İşte bu avukatım, İsrailli komandolar tarafından, her
iki ayağından da kurşunla vuruldu. Üstelik bu tesadüfen gerçekleşen bir hâdise
de değildi ve sırf “Carlos’un avukatı” olduğu için kasden vuruldu.
İsrailliler Av. Hani
Süleyman’ı çok iyi tanıyorlardı. Çünkü bir buçuk sene kadar önce yine Gazze’ye
doğru yola çıkan bir yardım filosundaydı ve Başpiskopos (Kapuçi)’yle beraber
teknedeydi. İsrailliler o zaman da filonun yolunu kesmişler ve kendisini çok
fena dövmüşlerdi.
Bu defa ise, onu fark
eder fark etmez, direkt hedef gözeterek yani makineli tüfekle falan değil,
doğrudan bir kurşun bir ayağına, bir kurşun da diğer ayağına sıktılar.
Kurşunlar, Süleyman’ın ana sinirlerini, motor sinirlerini kesmiş. Yaşanan
hâdise vesilesiyle, bu suçlulara ne derece ulaştığımızı, onların nezdinde ne
anlama geldiğimizi görebilirsiniz. Lübnanlı meşhur bir insana karşı yapılan
böyle bir hareketin mânâsı çok büyük. Tabiî onlar için Lübnan da ayrıca büyük
bir problem.
“Sudan’dan Fransa’ya
nasıl kaçırıldım”
Altmış kadar Sudan gizli
servis görevlisinin gözetim ve koruması altında, hastaneden kaldığım villaya
gidip gelmeyle geçen bir hayat sürmekteydim. Hareketlerimiz sınırlandırılmıştı.
Biz de bundan istifade ediyor, bu sınırlı çerçeve dahilinde etrafta
dolaşabiliyorduk. Bizi Hartum`da faaliyet gösteren yabancı gizli servislerinden
koruyorlardı. Kaldı ki, onları ben de fark etmiştim. Biz de, Üsame bin Ladin,
Ebu Nidal ve İmad Mugniye`yle beraber, bu koruma şemsiyesi altında hayatımızı
sürdürüyorduk. Ve birgün, gözlerimi Fransa`da, CIA ve Fransız gizli servis
yetkilileri karşısında açtım. Beni satmışlardı. Kimdi peki sorumluları?
Sudan`ın siyasî lideri
Dr. Hasan Turabî döneminde oldu bu. Turabî, uğradığım ihanetten sonraki
hayatının büyük bölümünü ya cezaevinde ya ev hapsinde geçirdi. Diğer bir
sorumluysa, Sudan devlet başkanı Ömer el-Beşir; şimdinin "aranan"
adamı. "Milletlerarası hukuk"a, "milletlerarası adalet"e,
"milletlerarası mahkeme"ye inanmadığımı daha önce defaatle
belirtmiştim. Bu sebeble, Sudan halkı ve devletinin, "Milletlerarası Ceza
Mahkemesi" tarafından El-Beşir aleyhine alınan kararı tanımamalarını ve
Sudan`ın hukukî bağımsızlığı mücadelesini destekliyor, tüm Sudanlılara candan
iyi dileklerimi arzediyorum. Burada başkanın şahsını değil, bir devletin
başkanlık müessesesini ve bir ülkenin hukuken bağımsızlığını destekliyorum. Bu
noktada haricî bir müdahale kabul edilemez
Latin Amerika’daki
İslami yükseliş
İslâm, bilhassa yerli
halk arasında ve yine birçok devrimci arasında günden güne yayılmaktadır.
Uruguay’daki Tupamaros’u (Millî Kurtuluş Hareketi-MLN) biliyorsunuz. Onların
etkili olduğu şehir alanları vardır, Montevideo ve kıyı bölgeler vesaire.
Onlar, daha çok şehirli insanlardır. Ve bir de dağlarda yaşayan bir cephesi
vardır ki, yerlilerdir bunlar ve bu insanlar da Müslüman oldular ve hâlen
oluyorlar. Birkaç sene önceki bir durumdan bahsediyorum size ve bu, Latin
Amerika için son derece yeni bir hadise. Üstelik, aynı durum Venezüella için de
geçerli ve her geçen gün çok sayıda insan İslâm’a geçiyor. Çünkü, Katolik
Kilisesi siyasî olarak bugüne kadar halka karşı hep ezenlerin ve
emperyalistlerin yanında saf tutmuştur. Bundan dolayı, insanlarda taşımış
oldukları dine karşı bir şüphe doğmuş ve çoğu da İslâm’a dönmüştür.
Kürt meselesi ve
“Demokratik açılım”
Kürtler, Türkiye
Cumhuriyeti’nde eşit vatandaşlar olmalıdır. Cumhuriyet çerçevesi içinde, Kürt
dili ve kültürüne saygı gösterilmelidir. Bu gerçekleştiği ânda, artık herhangi
bir devrime, silahlı direnişe ve yeniden diriliş mücadelelerine gerek
kalmayacaktır. Kürtler zaten dört ülkeye bölündükleri ve sınırları da tamamen
bu ülkelere bitişik olduğu için, bir Kürdistan Cumhuriyeti’nin kurulup
yaşatılabilmesi hâliyle gerçekçi değildir. Üstelik, Kürtlere meselâ Irak’ta
anayasa teminatıyla haklarının teslim edildiği, her türlü saygıdeğer vatandaş
hakkının böylece teminat altına alındığı da bir hakikattir. O hâlde, benzer
hakların burada da teslim edilmesi, bin yıldır beraber yaşamış bu iki kavmin,
aynı Osmanlı devletindeki gibi, barış ve işbirliği içinde yaşayan devletine
sadık vatandaşlar olmasının ve güçlü bir Türkiye’nin temelini teşkil etmesinin
önünü açacaktır. Kandil dağından inen ve teslim olan PKK`lılar meselesine.
Bence bu, doğru yolda atılmış güzel bir adım ve ümit vaadedici bir
başlangıçtır. Bilvesile, bunun bir Amerikan planı çerçevesinde gerçekleştiğini
öne sürmek de, yapılanların doğru istikamette olduğu gerçeğini değiştirmez bence.
"Kürt açılımı",
Türkiye için böyle bir birleşme ve bütünleşmenin ilk adımlarındandır ve değeri
de belirttiği bu doğru istikamet bakımındandır. Yoksa, netice şu veya bu olur,
Amerika`nın geride başka bazı planları olur, bunlar ayrı bahisler. Açıkçası, bu
müsbet teşebbüslere tavır alan Türk milliyetçileri de şunu unutmamalıdırlar ki,
"Büyük Türkiye" olmanın yolu buralardan geçmektedir ve bunun
alternatifi, "Büyük Türkiye" olmak değil, kendi kendisiyle boğuşan ve
dışarıda da Batı emperyalizmine hizmet eden, bilhassa Amerika Birleşik
Devletleri`nin çıkarlarını koruyup kollayan bir "devletçik" olmaya
devam etmektir. Bu mudur istedikleri. . Bu meyanda, Anayasa Mahkemesi`nin Kürt
Partisini (DTP`yi) kapatmasına çok şaşırdığımı ifade edeceğim. Hepimiz, PKK
fedâilerinin silahlı mücadeleyi bırakıp kanun dairesinde siyasî mücadele
yapmalarını istemiyor muyduk? Türk ordusuyla savaşmak yerine, cemiyet
meydanında hür ve açık biçimde siyasî mücadele vermelerini beklemiyor muyduk?
Şimdi, böyle kanunî bir mücadelenin zemini olabilecek bir partiyi kapatmak da
neyin nesidir? Onlara, haydi hep beraber dağa çıkın mı denmek isteniyor? Bu,
bence çok büyük bir aptallıktır ve kanaatim o ki Sabetaycıların yeni bir
provokasyonudur. Çünkü, hâdise kanunî siyaset dairesine girmek tarzında
gelişseydi, bu hem Türk toplumunun, hem de Türk ordusunun menfaatine olacaktı,
özellikle de çocuklarını askere gönderenlerin ve ordudaki erlerin menfaatine.
Öyle ya, dağlarda generallerin bizzat kendileri savaşmıyor, halkın çocukları
savaşıyor. Paralı asker değil ki onlar, Türk toplumunun çocukları.
Anayasa referandumu
Türkiye’de geçtiğimiz
günlerde bir “referandum” oldu. Bir kısım insan bunu boykot ederken, diğerleri
oyunu kullandı ve sonuçta hukukî bir ilerleme gerçekleşti, “kanun hakimiyeti”ni
tesis etmek üzere müsbet bir adım atılmış oldu. Bu sâyede, an’anevî olarak
ülkeyi kontrol eden Sabetayist klik, son sözü söyleme imkânını teoride artık
kaybetti. Tabiî ki henüz her şey bitmiş değil, hâlâ devam eden bir süreç söz
konusu.
Üstelik, korkarım ki bir şey
daha var Türkiye’yi bekleyen. Korkum şu bakımdan: Bu nevî ilerlemeler yoluyla,
sonunda Türkiye’yi Brüksel’deki bürokratların eline terk etmek, halkı bu
istikamete sürmek istiyor da olabilirler. Yâni, Türkiye’yi bir Avrupa Birliği
ülkesi yapıp, kontrolünü Brüksel’e devrettirmek. Gerçi şurası da bir gerçek:
Türkiye bugün tam bağımsız bir ülke değildir. Ülkede yabancı güçler yâni
yabancı üsler mevcuttur; aynı şekilde, son “Mavi Marmara katliâmı” sebebiyle
İsrail’le büyük problemler söz konusu olsa bile, Türkiye’deki siyonistler,
–elbette halk arasında değil ama- ordu, emniyet, istihbarat gibi idareci
çevrelerde hâlâ çok güçlüdürler. Elbette halk, Türkiye Cumhuriyeti anayasasında
müspet ilerlemeler gerçekleştirmek üzere referanduma giderken, bu işin sonunda nereye
varabileceğini bilemez. Bir diğer ifadeyle, mevcut olan kadarıyla bile olsa
sahip olunan bağımsızlığın, Avrupa Birliği üyesi olunarak neticede Brüksel’e
devredileceğini ve ekonomiyi ilgilendiren yasalarda artık sadece Brüksel’in
dayattıklarının geçerli olacağını bilemez. Brüksel’i “son söz sahibi” kılmaksa,
protestanların ve Yahudilerin karar mercii olduğu ABD temelli bankacılık
sisteminin boyunduruğu altına girmek anlamına gelir.
İsrail Türkiye ile
başa çıkamaz
Türkiye hükümeti,
devrimci değil, reformcu bir hükümettir. İktidardaki partinin –inanç
seviyesinde de olsa- ideolojik temeli İslâm olduğu için, kendilerine oy veren
Müslüman çoğunluğun hissiyatına hürmet duymak zorundalar. Ancak benim gördüğüm,
büyükelçiye karşı alınan tavrın sathî olduğudur. Neticede, hangi hükümet başta
olursa olsun, Türk hükümetine karşı yapılacak böyle bir aşağılayıcı ve çocukça
hareketin karşılığı daima benzer olurdu. İsrail kim ki? Hiçbir tarihî derinliği
olmayan küçücük bir devlet. Karşısındaki Türkiye ise, hem tarih hem coğrafya
itibariyle köklü bir devlet. Elbette, belki görünüşte de olsa, bir şekilde
haddi her zaman bildirilirdi.
Benim görmek istediğim ve
olması gereken tavır ise, Türkiye Cumhuriyeti’ni kendine destekçi kılmış
İsrail’e, siyonizmin bugüne kadar işlediği suçlara Türkiye’yi de ortak etmiş bu işgalci devlete
toptan bir red tavrı almak, siyonizmin ve emperyalizmin merkez karargâhı olan
NATO’dan çıkmak ve üslerine kapıyı göstermektir. Bu gerçekleşene kadar,
alınacak –güya- her tedbir, “kozmetik” denilen nevîden olmaya mahkûmdur. Bugüne
kadar da hep öyle oldu. Tek bir tedbir “hakiki”ydi ki, onu ayrı tutuyorum:
İsrail’in geçtiğimiz yıl Anadolu topraklarındaki bir tatbikata Türkiye
tarafından dahil edilmeyişi. Tedbir dediğin böyle olur, böyle de olmalıdır. Ancak,
yeterli değildir.
Türkiye, İslâm
düşmanlarının, sömürgecilerin, ırkçıların, kendileriyle savaşmak ve mağlub
etmek zorunda olduklarımızın kampı NATO’ya mensub olduğu müddetçe, siyonizmin
suç ortağı olmaya maalesef devam edecektir.
Talabani bizimle birlikte
operasyonlara katıldı
Kürt meselesi cidden çok
girift bir mevzudur. Söylemek istediğim şey şu: Kürt toplumunun, müstakil bir
toplum olarak, bir kavim olarak tanınma hakkı vardır. Ne var ki, Kürdistan
toprakları dört ayrı ülkeye bölünmüştür. Az birazı Ermenistan ve Azerbaycan’da
olmak üzere, asıl olarak Türkiye’nin doğusunda, İran’da, Irak’ta ve Suriye’de
Kürt bölgeleri mevcuttur. Irak’ın kuzeyinde 1958 Devrimi’nden sonra, Kürtlere
birçok haklar tanınmıştır, bir bakıma Kürt özerk bölgesi oluşturulmuştur.
Şimdiyse, Amerikan işgalinden ve işgalcinin bölge düzenlemesinden sonra Irak’ta
tam anlamıyla merkezî bir hükümet bulunmadığından, Kürtlerin bu durumdan kendi
lehlerine faydalanmak istemelerini ve Mesud Barzanî’nin tavrını
anlayabiliyorum.
Başkan Talabanî geçmişte
Avrupa’da bizimle birlikte çalışıyordu, 1970’lerin başında Fransa’da
operasyonlar düzenlerken, Talabanî de bizimle birlikteydi ve bizim Fransa
temsilcimizdi. Kendisinin Mısır diplomatik pasaportu vardı. Onu Paris’te
kullanıyorduk. Birlikte eylem düzenliyorduk. Fransız polisi de bunu bilir.
Ancak şimdi bakıyoruz, zât-ı şahaneleri devlet başkanı, falan filan olarak
ağırlanıyor, kabul görüyor. Neyin karşılığında? Ben burada cezaevindeyken,
bizimle birlikte operasyonlara katılan Talabanî bir sarayda yaşıyor şimdi. Ona
saray verdiler. Niçin? Emperyalistlerle, sömürgecilerle işbirliği yaptı çünkü.