ANA SAYFA HABERLER DERGİLER BAYİ ADRESLERİ BİZE YAZIN İRTİBAT
SON HABER:  

28 ŞUBAT YARGILANSINAKADEMYA PANELLERİİBDA KÜLLİYATI İNDEKSLERİKALEMİNDEN MİRZABEYOĞLUKÜRT MESELESİRÖPORTAJLARSÖZ ÇAKAL CARLOSTA

- NECİB FAZIL -- SALİH MİRZABEYOĞLU -ABDÜLHAMİD KOÇAAHMED EYMENAKADEMYAALİ NACARAV. ALİ RIZA YAMANAV. GÜVEN YILMAZAYŞEGÜL AHFABİLGEHAN ERENCOYOTTEDR. NEVZAT ŞİPLEMEFATİH TURPLUGÖKHAN GÜMÜŞGÜLÇİN ŞENELHAKAN YAMANHAYREDDİN SOYKANHÜLYA UYARİKTİBASKÂZIM ALBAYRAKKENAN DURUMAHMUD E. DURUMÜJDE BAYRAMMUSTAFA SEÇKİNEROĞUZ YILDIRIMÖMER EMRE AKCEBEOSMAN AKYILDIZREHA SUVARİREİ TAKAHARARUKİYE AVCIRUKİYE ŞENELSEDAT BULUTSELÇUK ARSLANSELİM GÜRSELGİLSENCER EKİNSEZAİ KIRLANGIÇSİZDEN GELENLERTURAN DEMİRÜMİT ELÖNÜZELİHA KILIÇPARLAR

SÖZ ÇAKAL CARLOSTA
Seçtiklerimiz Paylaş
Çakal Carlos ÖZGÜN DURUŞ’a Konuştu (Cuma Gerger, Haftalık Özgün Durus)
Eklenme: 2011-01-04

Çakal Carlos

ÖZGÜN DURUŞ’a Konuştu:

 

TALABANİ SUÇ ORTAĞIMIZDI,

O NİÇİN YARGILANMIYOR?

 

Cuma Gerger / Haftalık Özgün Duruş Gazetesi,

17 Aralık 2010

 

 

Çakal Carlos’la ilgili olarak geçen sayımızda yayınladığımız “Talabani’yle Fransa’da Eylem Yaptık” başlıklı haberle ilgili olarak, Carlos (Ilich Ramirez Sanchez veya müslüman adıyla Salim Muhammed) Fransa’da yattığı Poissy Cezaevi’nden “gazetemize özel” bir açıklama yaptı. Her hafta telefonla aradığı Türk avukatı Güven Yılmaz aracılığıyla Özgün Duruş’a konuşan Carlos, bir yandan iddiasını sürdürdü, diğer yandan da bu ilişkinin niteliğine açıklık getirdi. “Söz Çakal Carlos’ta” adlı eseri Türkçeye kazandıran Hayreddin Soykan, 11 Aralık 2010 tarihinde gerçekleşen bu konuşmayı, bizim için İngilizceden Türkçeye çevirdi.

 

Çakal Carlos: Selâmün aleyküm. Yeni bir haber var mı?

Av. Güven Yılmaz: Bu hafta bazı gazeteler ve internet siteleri, Türkiye’de çıkan kitabınızla ilgili olarak çeşitli haberler yaptı.

Çakal Carlos: Çok iyi.

Av. Güven Yılmaz: Meselâ, Hürriyet Gazetesi yazarı Ertuğrul Özkök, kitabınız üzerine “Yeni Bomba: Çakaleaks Sızıntıları” başlıklı bir yazı yazdı.

Çakal Carlos: “Çakaleaks” mi? (Gülüyor.)

Av. Güven Yılmaz: Bir diğer güzel haber de şöyle: Özgün Duruş isimli önemli bir İslâmcı gazete de, sizin Talabanî’yle olan teşkilat ve eylem bağınızla ilgili olarak, manşetten verdikleri özel bir haber yaptı. Bu konuyla ilgili olarak ilâve etmek veya izahata kavuşturmak istediğiniz noktalar olup olmadığına dair de, bizden ricaları oldu. Yapacağınız açıklamayı, çıkacak sayılarında aynen yayınlayacaklar. Talabanî’yle Fransa’da, Avrupa’da veya dünyanın başka bir köşesinde nasıl bir ilişkiniz olduğuna, kendisini nereden tanıdığınıza dair bize neler söyleyebilirsiniz?

Çakal Carlos: Öncelikle, benim bu hususta daha önce söylediklerim, Talabanî’nin bir Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) “mensubu” olarak Paris’e gönderildiği anlamına gelmiyor. Ancak aynı şekilde, bizimle bağlantısız olduğu anlamında da değildir bu. Evet, Talabanî bizim Paris’teki “siyasî temsilcimiz”di ve bu sebeble eylemlerimizin kanunî sorumluluğuna da iştirak ediyordu; ama, bakınız nasıl:

Talabanî, zamanında Lübnan’a gelmişti ve mülteci olarak Beyrut’ta kalıyordu. Irak’a dönemiyordu, çünkü Molla Mustafa Barzanî’yle ciddi problemleri vardı. Barzanîler onu öldürmek istiyordu. Bu yüzden, ikinci eşi –ki çok iyi olduğu kadar, cesur da bir militan hanımefendiydi- ve çocuğuyla birlikte Beyrut’ta ikamet ediyordu. O hanıma FHKC tarafından bir daire tutulmuştu ve orada birlikte kalıyorlardı. Oradan da Paris’e geçtiler.

Paris’te diplomatik, hem de hakiki bir Mısır diplomatik pasaportuyla bulunuyordu Talabanî. Enver Sedat’ın veya çevresindekilerin arkadaşı olduğundan falan almamıştı bu pasaportu. Sedat’tan önce aldığı bir Mısır pasaportu taşıyordu. Bu imkânlarından dolayı Paris’te yaşadı ve belli siyasî temaslarda bulunmak üzere, FHKC’nin de siyasî temsilciliğini yaptı.

Talabanî’yle, Paris’te olduğum sıralarda şahsım bakımından direkt bir münasebetim olmadı. Şu yüzden ki, o dönemde bile oldukça tanınan bir şahsiyetti Talabanî. Böyle olunca, tahmin edilebilir güvenlik mülâhazalarından ötürü onunla bağlantı kurmadım. Talabanî’nin güvenilmez bir adam olması değildi burada mesele. Kendisi, tüm Batılı istihbarat servisleri tarafından biliniyordu. Böyle bir kişiye yaklaşmam düşünülemezdi şübhesiz.

O vakitler Talabanî hakkında sahib olduğumuz kanaat, Molla Mustafa Barzanî’ye kıyasla, müsbet yöndeydi.

Molla Mustafa Barzanî, Kuzey Irak’taki Kürdistan Millî Hareketi’nin büyük tarihî lideridir. Ne var ki, feodal bir liderdi o. An’anevî, kabile yapısına bağlı bir lider. Kabile temelli olarak, Stalinci tarzda, Sovyetler Birliği’ne de yakın durmuştur Barzanîler. Üstelik, Sovyet ordusunda üç yıldızlı bir generaldi Molla Mustafa Barzanî; Sovyet tarafında, Almanlara karşı savaşmıştı. Azerbaycan topraklarında kurduğu Mahabad Kürt Cumhuriyeti’ni de, yine Rusların desteğiyle teşkil etmişti, malûm.

Celal Talabanî ise, Kürt liderler arasında belki en entellektüel kişidir. İyi eğitimlidir. Bağdat Üniversitesi’nde hukuk okumuştur. Mükemmel derecede Arabça konuşur; tabiî İngilizce de bilir. Oldukça da radikaldi gençliğinde. Molla Mustafa Barzanî’nin yaptığı bazı yanlışlardan dolayı, onunla zıtlaşmıştır. Mustafa Barzanî, Şah’a gereğinden fazla güvenmişti. Şu oldu bu oldu, biliyorsunuz, hayatının son yıllarında Amerika Birleşik Devletleri’ne gitti, çok hastaydı ve orada hayatını kaybetti.

Molla Mustafa Barzanî zamanında Kürt bölgelerinde kimi İsrailliler cirit atıyor ve Kürdistan’ın bağımsızlığı mücadelesine yardımcı olacakları gerekçesiyle himaye görüyordu. Talabanî, rahatsızlık duydu bundan. İdeolojik olarak, o sıralar oldukça antisiyonist bir tavrı vardı Talabanî’nin.

Ancak şunu da eklemeliyim: Bağdat’la yeni bir anayasa temeli üzerinde barış yaptıkları dönemde Molla Mustafa Barzanî, Ürdün’e İsrail’e karşı savaşmaları için Kürt savaşçılar, gönüllü peşmergeler göndermişti ki, hayatımda şu âna kadar bu derece cesur insanlar görmedim bir daha. Hâlâ bile inanabiliyor, anlayabiliyor değilim, nasıl oldu da bu insanlar o kadar risk alarak savaşabildiler. Bağırıyor, marşlar söylüyor ve korkusuzca saldırıyorlardı. Şaka değil, karşılarında gerçek ve berbat derecede güçlü bir ordu vardı ama, onların umurunda bile değildi ölmek.

Tüm bunlara rağmen, kendi kontrolünde olduğu dönemde Molla Mustafa Barzanî, Kuzey Irak’ta İsraillilerin hareket etmesine izin vermişti. Bu gerçek, yine de, Molla Mustafa Barzanî’nin tamemen siyonistler tarafında olduğu anlamına gelmiyordu. Kürdistan’ın bağımsızlığı fikri etrafında kendince siyasî sebebleri vardı. Ama bugünkü manzaraya baktığımızda, şimdikilerde o da yok, bugün Kuzey Irak’ta MOSSAD üsleri bulunuyor. ABD üsleri kadar açık değiller belki, Amerikan üslerini herkes biliyor ama, neticede MOSSAD da artık yerleşik orada.

İşte o dönemde Talabanî, böylesi stratejik sapmalara karşı tavır aldı ve Barzanîlerle sert bir çatışma içine girdi. Bu sebeble Irak dahilinde çok zor bir duruma düştü, bu noktada FHKC onu kanatları altına aldı ve Paris’te siyasî temsilci olarak görevlendirdi. Açıkçası, o dönemde Paris’teki “adamımız”dı Talabanî.

Talabanî’nin temsilcimiz olduğu demde biz, tüm Avrupa’da, İsrail özel kuvvetleriyle savaşıyorduk. Aslında kendimizi savunuyorduk. Çünkü saldırılar çoğunlukla İsraillilerden geliyordu. Bu bakımdan, daha ziyade “savunma” çerçevesindeydi eylemlerimiz. E tabiî, biz de bu arada birtakım karşı saldırılar yaptık. Elbette burada fazla teferruat verecek değilim (gülüyor).

Evet, Talabanî çerçevesinde söyleyebileceklerim işte bu çerçevede. Talabanî hakkında geçmişte daima yumuşak bir kanaatim vardı fakat, şu ânda yapıyor olduğu şeylerden dolayı hiç memnun değilim, doğrusu hiç de hoşlanmıyorum.

Bir dönem, Saddam ve Barzanîler barış anlaşması yapmaya çalışıyordu. Talabanî gitti Amerika Birleşik Devletleri’ne yanaştı ve bu anlaşmayı sabote etti. 1990’ların başındaki bu muhtemel anlaşma eşiğinde Talabanî yan çizip anlaşmayı imzalamaya yanaşmayınca, bilâhare ABD vurdu, sonunda Irak’ı işgal etti. Bu tamamen Talabanî’nin suçudur demiyorum ama, büyük sorumluluğu vardır.

Size, Talabanî’yle ilgili olarak, beni şok eden bir hâdiseden bahsedeceğim.

Saddam, benim şahsî bir arkadaşım değildi. Ancak, bizimle daima dayanışma içinde olmuş, bize saygıyla yaklaşmış ve Filistin davasını kendi siyasî çıkarlarına âlet eden diğer Arab rejimlerinin başındakiler gibi istismarcı olmamıştır. Neticede bizler, Filistin davası için, Arab davası için savaşan, bu mücadele boyunca hiçbir şahsî çıkar peşinde koşmayan, prensibleriyle yaşayan ve kahramanca eylemlere imza atan milletlerarası devrimci şahsiyetlerdik. Bugüne dek hep böyle olduk. Bize bu samimi mücadelemiz zaviyesinden saygıyla yaklaşanlara karşı, biz de saygı duyduk. Saddam’a saygımız bundandır.

Saddam, düşmanlarının bile kendisine saygı duyduğu bir şövalyedir bana göre. Diğer hainlerle aynı kefeye konulması haksızlıktır. Tamam, Saddam zamanında Kürtler Irak’ta kötü muamelelere tâbi tutulmuştur. Bu mânâda, Kürtlerin onu sevmesi gerektiğini söyleyecek değilim. Bunu anlarım. Sadece Irak’ta değil, İran’da da, Türkiye’de de, Suriye’de zulüm görmüşlerdir. Ancak, acaba Talabanî’nin yaptığı gibi, işgalcilerce Saddam’ın başına getirilenlere alkış tutmak mıdır doğru olan? Saddam, doğum yeri Tikrit civarındaki bir köyün dışında saklandığı yerde işgalcilerce yakalandığında, bunu bir “müjde” olarak dünyaya duyuran Celal Talabanî oldu. Kendisinin de sorumlu olduğu bir işgalin neticesi olan böyle bir durumda, bu sevinç neyin nesidir? Talabanî, devrimci ve milliyetçi olduğu demlerde bu eski yoldaşım, şu ân yanlış taraftadır. En kötüsü, işgalciler tarafından Irak’taki kukla hükümetin başına getirilmeye en lâyık kişi olarak görülmek gibi bir ihanetin icrâcısıdır. Ayıbtır.  

Sonuç olarak, Talabanî’nin geçmişte benimle birlikte “fiilî eylem” yaptığını ifade etmek, tarihî gerçekler bakımından pek doğru olmaz. Çünkü onunki “siyasî” bir temsilcilikti ve burası kesindir. Ancak benim durumu da takdir edin: Ben, direnişin Avrupa’daki silahlı biriminin başıydım. Bu açıdan, onun gibi kimliği âşikâr ve tanınan biriyle umum önünde buluşmam veya görüşmem düşünülemezdi. Ne var ki bu, onun bizim eylemlerimiz bakımından tamamen “sorumsuz” olduğu anlamına da gelmez. Ancak, nedense bu “siyasî sorumluluğu” dolayısıyla hiçbir zaman takibata uğramamış ve yargılanmamıştır. Oysa, Avrupa’daki diğer fedaîler gibi, benim gibi, o da 1970’lerdeki eylemlerimizden dolayı yargılanabilirdi.

Bu “eylemler” dolayısıyla onun yargılanmasını, cezalandırılmasını diliyor falan değilim. Neticede bunlar, kahramanca aksiyonlardır. Yalnızca, o sözde “kanun önünde eşitlik” ilkesinin onun için de geçerli olmasını isterdim. Talabanî’nin niçin yargılanmadığının sebebini bulmak, ABD tarafından bugünkü kukla Irak devletinin başına getirilmesine bakılırsa, hiç de zor olmasa gerek.

Herkes, eylemlerinin karşılığını görmeli, işlediği suçun cezasını çekmelidir. Ve en büyük suç da, ihanettir. Vatanına ihanetin, prensiblerine ihanetin, Allah’a ihanetin cezası çekilmelidir. Biz İsrail’le, Batılı istihbarat servisleriyle, hain Arab rejimleriyle işbirliği yapan hainleri infaz ettik, hattâ birkaçını bizzat ben kendi ellerimle bertaraf ettim.

Diyeceğim şudur: Hem Allaha ihanet etmiş hem de cezasız kalmış olmanız kabul edilemez.

Allahü Ekber!

 




Dergimizin Son Sayısı Çıktı!
Sayı: 2 - II.Dönem Güz 2011



Anasayfa | Yazılar | Haberler | Seçtiklerimiz | Dergiler | Dergi Aboneliği
Künyemiz | Hakkımızda | Bayilerimiz | Dergimize Yazın | Web Sitemize Yazın
                                 Copyright © Telif Hakları AKADEMYA'ya Aittir