Çakal Carlos
ÖZGÜN DURUŞ’a Konuştu:
TALABANİ SUÇ ORTAĞIMIZDI,
O NİÇİN YARGILANMIYOR?
Cuma
Gerger / Haftalık Özgün Duruş Gazetesi,
17 Aralık 2010
Çakal
Carlos’la ilgili olarak geçen sayımızda yayınladığımız “Talabani’yle Fransa’da
Eylem Yaptık” başlıklı haberle ilgili olarak, Carlos (Ilich Ramirez Sanchez
veya müslüman adıyla Salim Muhammed) Fransa’da yattığı Poissy Cezaevi’nden “gazetemize
özel” bir açıklama yaptı. Her hafta telefonla aradığı Türk avukatı Güven Yılmaz
aracılığıyla Özgün Duruş’a konuşan Carlos, bir yandan iddiasını sürdürdü, diğer
yandan da bu ilişkinin niteliğine açıklık getirdi. “Söz Çakal Carlos’ta” adlı
eseri Türkçeye kazandıran Hayreddin Soykan, 11 Aralık 2010 tarihinde
gerçekleşen bu konuşmayı, bizim için İngilizceden Türkçeye çevirdi.
Çakal Carlos: Selâmün aleyküm.
Yeni bir haber var mı?
Av.
Güven Yılmaz: Bu hafta bazı gazeteler ve internet siteleri, Türkiye’de çıkan
kitabınızla ilgili olarak çeşitli haberler yaptı.
Çakal Carlos: Çok iyi.
Av.
Güven Yılmaz: Meselâ, Hürriyet Gazetesi yazarı Ertuğrul Özkök, kitabınız üzerine
“Yeni Bomba: Çakaleaks Sızıntıları” başlıklı bir yazı yazdı.
Çakal Carlos: “Çakaleaks” mi?
(Gülüyor.)
Av.
Güven Yılmaz: Bir diğer güzel haber de şöyle: Özgün Duruş isimli önemli bir
İslâmcı gazete de, sizin Talabanî’yle olan teşkilat ve eylem bağınızla ilgili
olarak, manşetten verdikleri özel bir haber yaptı. Bu konuyla ilgili olarak
ilâve etmek veya izahata kavuşturmak istediğiniz noktalar olup olmadığına dair
de, bizden ricaları oldu. Yapacağınız açıklamayı, çıkacak sayılarında aynen
yayınlayacaklar. Talabanî’yle Fransa’da, Avrupa’da veya dünyanın başka bir
köşesinde nasıl bir ilişkiniz olduğuna, kendisini nereden tanıdığınıza dair bize
neler söyleyebilirsiniz?
Çakal
Carlos:
Öncelikle, benim bu hususta daha önce söylediklerim, Talabanî’nin bir Filistin
Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) “mensubu” olarak Paris’e gönderildiği anlamına
gelmiyor. Ancak aynı şekilde, bizimle bağlantısız olduğu anlamında da değildir
bu. Evet, Talabanî bizim Paris’teki “siyasî temsilcimiz”di ve bu sebeble eylemlerimizin
kanunî sorumluluğuna da iştirak ediyordu; ama, bakınız nasıl:
Talabanî,
zamanında Lübnan’a gelmişti ve mülteci olarak Beyrut’ta kalıyordu. Irak’a
dönemiyordu, çünkü Molla Mustafa Barzanî’yle ciddi problemleri vardı. Barzanîler
onu öldürmek istiyordu. Bu yüzden, ikinci eşi –ki çok iyi olduğu kadar, cesur da
bir militan hanımefendiydi- ve çocuğuyla birlikte Beyrut’ta ikamet ediyordu. O
hanıma FHKC tarafından bir daire tutulmuştu ve orada birlikte kalıyorlardı.
Oradan da Paris’e geçtiler.
Paris’te
diplomatik, hem de hakiki bir Mısır diplomatik pasaportuyla bulunuyordu
Talabanî. Enver Sedat’ın veya çevresindekilerin arkadaşı olduğundan falan
almamıştı bu pasaportu. Sedat’tan önce aldığı bir Mısır pasaportu taşıyordu. Bu
imkânlarından dolayı Paris’te yaşadı ve belli siyasî temaslarda bulunmak üzere,
FHKC’nin de siyasî temsilciliğini yaptı.
Talabanî’yle,
Paris’te olduğum sıralarda şahsım bakımından direkt bir münasebetim olmadı. Şu
yüzden ki, o dönemde bile oldukça tanınan bir şahsiyetti Talabanî. Böyle
olunca, tahmin edilebilir güvenlik mülâhazalarından ötürü onunla bağlantı
kurmadım. Talabanî’nin güvenilmez bir adam olması değildi burada mesele. Kendisi,
tüm Batılı istihbarat servisleri tarafından biliniyordu. Böyle bir kişiye
yaklaşmam düşünülemezdi şübhesiz.
O vakitler
Talabanî hakkında sahib olduğumuz kanaat, Molla Mustafa Barzanî’ye kıyasla, müsbet
yöndeydi.
Molla
Mustafa Barzanî, Kuzey Irak’taki Kürdistan Millî Hareketi’nin büyük tarihî
lideridir. Ne var ki, feodal bir liderdi o. An’anevî, kabile yapısına bağlı bir
lider. Kabile temelli olarak, Stalinci tarzda, Sovyetler Birliği’ne de yakın
durmuştur Barzanîler. Üstelik, Sovyet ordusunda üç yıldızlı bir generaldi Molla
Mustafa Barzanî; Sovyet tarafında, Almanlara karşı savaşmıştı. Azerbaycan
topraklarında kurduğu Mahabad Kürt Cumhuriyeti’ni de, yine Rusların desteğiyle
teşkil etmişti, malûm.
Celal
Talabanî ise, Kürt liderler arasında belki en entellektüel kişidir. İyi
eğitimlidir. Bağdat Üniversitesi’nde hukuk okumuştur. Mükemmel derecede Arabça
konuşur; tabiî İngilizce de bilir. Oldukça da radikaldi gençliğinde. Molla
Mustafa Barzanî’nin yaptığı bazı yanlışlardan dolayı, onunla zıtlaşmıştır.
Mustafa Barzanî, Şah’a gereğinden fazla güvenmişti. Şu oldu bu oldu,
biliyorsunuz, hayatının son yıllarında Amerika Birleşik Devletleri’ne gitti,
çok hastaydı ve orada hayatını kaybetti.
Molla
Mustafa Barzanî zamanında Kürt bölgelerinde kimi İsrailliler cirit atıyor ve
Kürdistan’ın bağımsızlığı mücadelesine yardımcı olacakları gerekçesiyle himaye
görüyordu. Talabanî, rahatsızlık duydu bundan. İdeolojik olarak, o sıralar
oldukça antisiyonist bir tavrı vardı Talabanî’nin.
Ancak şunu
da eklemeliyim: Bağdat’la yeni bir anayasa temeli üzerinde barış yaptıkları dönemde
Molla Mustafa Barzanî, Ürdün’e İsrail’e karşı savaşmaları için Kürt savaşçılar,
gönüllü peşmergeler göndermişti ki, hayatımda şu âna kadar bu derece cesur
insanlar görmedim bir daha. Hâlâ bile inanabiliyor, anlayabiliyor değilim,
nasıl oldu da bu insanlar o kadar risk alarak savaşabildiler. Bağırıyor,
marşlar söylüyor ve korkusuzca saldırıyorlardı. Şaka değil, karşılarında gerçek
ve berbat derecede güçlü bir ordu vardı ama, onların umurunda bile değildi
ölmek.
Tüm
bunlara rağmen, kendi kontrolünde olduğu dönemde Molla Mustafa Barzanî, Kuzey
Irak’ta İsraillilerin hareket etmesine izin vermişti. Bu gerçek, yine de, Molla
Mustafa Barzanî’nin tamemen siyonistler tarafında olduğu anlamına gelmiyordu. Kürdistan’ın
bağımsızlığı fikri etrafında kendince siyasî sebebleri vardı. Ama bugünkü
manzaraya baktığımızda, şimdikilerde o da yok, bugün Kuzey Irak’ta MOSSAD
üsleri bulunuyor. ABD üsleri kadar açık değiller belki, Amerikan üslerini
herkes biliyor ama, neticede MOSSAD da artık yerleşik orada.
İşte o
dönemde Talabanî, böylesi stratejik sapmalara karşı tavır aldı ve Barzanîlerle
sert bir çatışma içine girdi. Bu sebeble Irak dahilinde çok zor bir duruma
düştü, bu noktada FHKC onu kanatları altına aldı ve Paris’te siyasî temsilci
olarak görevlendirdi. Açıkçası, o dönemde Paris’teki “adamımız”dı Talabanî.
Talabanî’nin
temsilcimiz olduğu demde biz, tüm Avrupa’da, İsrail özel kuvvetleriyle
savaşıyorduk. Aslında kendimizi savunuyorduk. Çünkü saldırılar çoğunlukla
İsraillilerden geliyordu. Bu bakımdan, daha ziyade “savunma” çerçevesindeydi
eylemlerimiz. E tabiî, biz de bu arada birtakım karşı saldırılar yaptık.
Elbette burada fazla teferruat verecek değilim (gülüyor).
Evet,
Talabanî çerçevesinde söyleyebileceklerim işte bu çerçevede. Talabanî hakkında
geçmişte daima yumuşak bir kanaatim vardı fakat, şu ânda yapıyor olduğu
şeylerden dolayı hiç memnun değilim, doğrusu hiç de hoşlanmıyorum.
Bir dönem,
Saddam ve Barzanîler barış anlaşması yapmaya çalışıyordu. Talabanî gitti Amerika
Birleşik Devletleri’ne yanaştı ve bu anlaşmayı sabote etti. 1990’ların
başındaki bu muhtemel anlaşma eşiğinde Talabanî yan çizip anlaşmayı imzalamaya
yanaşmayınca, bilâhare ABD vurdu, sonunda Irak’ı işgal etti. Bu tamamen
Talabanî’nin suçudur demiyorum ama, büyük sorumluluğu vardır.
Size,
Talabanî’yle ilgili olarak, beni şok eden bir hâdiseden bahsedeceğim.
Saddam,
benim şahsî bir arkadaşım değildi. Ancak, bizimle daima dayanışma içinde olmuş,
bize saygıyla yaklaşmış ve Filistin davasını kendi siyasî çıkarlarına âlet eden
diğer Arab rejimlerinin başındakiler gibi istismarcı olmamıştır. Neticede
bizler, Filistin davası için, Arab davası için savaşan, bu mücadele boyunca
hiçbir şahsî çıkar peşinde koşmayan, prensibleriyle yaşayan ve kahramanca
eylemlere imza atan milletlerarası devrimci şahsiyetlerdik. Bugüne dek hep
böyle olduk. Bize bu samimi mücadelemiz zaviyesinden saygıyla yaklaşanlara
karşı, biz de saygı duyduk. Saddam’a saygımız bundandır.
Saddam,
düşmanlarının bile kendisine saygı duyduğu bir şövalyedir bana göre. Diğer
hainlerle aynı kefeye konulması haksızlıktır. Tamam, Saddam zamanında Kürtler
Irak’ta kötü muamelelere tâbi tutulmuştur. Bu mânâda, Kürtlerin onu sevmesi
gerektiğini söyleyecek değilim. Bunu anlarım. Sadece Irak’ta değil, İran’da da,
Türkiye’de de, Suriye’de zulüm görmüşlerdir. Ancak, acaba Talabanî’nin yaptığı
gibi, işgalcilerce Saddam’ın başına getirilenlere alkış tutmak mıdır doğru
olan? Saddam, doğum yeri Tikrit civarındaki bir köyün dışında saklandığı yerde
işgalcilerce yakalandığında, bunu bir “müjde” olarak dünyaya duyuran Celal
Talabanî oldu. Kendisinin de sorumlu olduğu bir işgalin neticesi olan böyle bir
durumda, bu sevinç neyin nesidir? Talabanî, devrimci ve milliyetçi olduğu
demlerde bu eski yoldaşım, şu ân yanlış taraftadır. En kötüsü, işgalciler
tarafından Irak’taki kukla hükümetin başına getirilmeye en lâyık kişi olarak görülmek
gibi bir ihanetin icrâcısıdır. Ayıbtır.
Sonuç
olarak, Talabanî’nin geçmişte benimle birlikte “fiilî eylem” yaptığını ifade
etmek, tarihî gerçekler bakımından pek doğru olmaz. Çünkü onunki “siyasî” bir
temsilcilikti ve burası kesindir. Ancak benim durumu da takdir edin: Ben,
direnişin Avrupa’daki silahlı biriminin başıydım. Bu açıdan, onun gibi kimliği
âşikâr ve tanınan biriyle umum önünde buluşmam veya görüşmem düşünülemezdi. Ne
var ki bu, onun bizim eylemlerimiz bakımından tamamen “sorumsuz” olduğu
anlamına da gelmez. Ancak, nedense bu “siyasî sorumluluğu” dolayısıyla hiçbir
zaman takibata uğramamış ve yargılanmamıştır. Oysa, Avrupa’daki diğer fedaîler
gibi, benim gibi, o da 1970’lerdeki eylemlerimizden dolayı yargılanabilirdi.
Bu
“eylemler” dolayısıyla onun yargılanmasını, cezalandırılmasını diliyor falan
değilim. Neticede bunlar, kahramanca aksiyonlardır. Yalnızca, o sözde “kanun
önünde eşitlik” ilkesinin onun için de geçerli olmasını isterdim. Talabanî’nin
niçin yargılanmadığının sebebini bulmak, ABD tarafından bugünkü kukla Irak
devletinin başına getirilmesine bakılırsa, hiç de zor olmasa gerek.
Herkes,
eylemlerinin karşılığını görmeli, işlediği suçun cezasını çekmelidir. Ve en
büyük suç da, ihanettir. Vatanına ihanetin, prensiblerine ihanetin, Allah’a
ihanetin cezası çekilmelidir. Biz İsrail’le, Batılı istihbarat servisleriyle,
hain Arab rejimleriyle işbirliği yapan hainleri infaz ettik, hattâ birkaçını bizzat
ben kendi ellerimle bertaraf ettim.
Diyeceğim
şudur: Hem Allaha ihanet etmiş hem de cezasız kalmış olmanız kabul edilemez.
Allahü
Ekber!