Mirzabeyoğlu’na
MGK İşkencesi mi?
Hayreddin Soykan
“Cihazlı”
zihin kontrolü olarak bilinen ve İngilizce literatürde electronic weapon,
electromagnetic weapon, psychotronic weapon, directed-energy weapon,
neurological weapon, non-lethal weapon şeklinde isimlendirilen TELEGRAM,
varlığı “askerî sır” kapsamında değerlendirilmekle beraber, artık mızrak çuvala
sığmadığı için saklanamayan; ABD, Rusya, İngiltere, Fransa, Almanya başta olmak
üzere bellibaşlı bütün büyük devletler ve müttefiklerinde bulunan; literatürde
“öldürücü olmayan elektromanyetik silâhlar (non-lethal electromagnetic
weapons)” arasında gösterilmekle beraber, yolaçtığı tesirler bakımından kolayca
insan öldürebilen; beyne ses ve görüntü transfer etmekle kalmayıp, beyinden de
enformasyon devşirebilen; vücudun tüm bölgelerini elektromanyetik dalgalar
göndererek etkileyip manipüle edebilen; bu arada maksimum acı verebilen korkunç
bir silâh teknolojisi... Kökü, CIA ve KGB’nin II. Dünya Savaşı ertesinde
yapmaya başladığı ve bugün milyonlarca resmî belgeyle deşifre olan “zihin
kontrolü” çalışmalarına dayanıyor. Türkiye’de de, varlığı resmen
kabullenilmemekle beraber, başta Amerikan ve İsrail gizli servislerinden
teknoloji ve metodoloji transfer edilerek, MİT ve Genelkurmay’ın kimi
unsurlarınca “hedef” veya “kobay” olarak görülen kimi vatandaşlara karşı aktif
olarak kullanılıyor.
Malûm ve en meşhur örnek hâlinde Mütefekkir Salih
Mirzabeyoğlu, işte bu silâhın, yâni TELEGRAM’ın Türkiye’deki bir numaralı ve en
korkunç tatbikatının hedefi olarak, Bolu İl Jandarma Komutanlığı’nın bahçesinde
ve dibinde kurulu Bolu F Tipi Cezaevi’ndeki hücresinde, bu barbarca işkenceyi
11 yıldır çekiyor. Bu arada, failler ve icraatlarıyla ilgili “ipuçlarını” da
her hafta BARAN dergisinde tefrika edilen “Ölüm Odası / B-Yedi” adlı eserine
serpiştiriyor.
Aslında, Mirzabeyoğlu’na yapılan TELEGRAM
işkencesinin kararlaştırıldığı mahfilin MGK olduğundan bizim –uzun zamandır- zerrece
şübhemiz yoktu, fakat anlatacaklarımızdan sonra nihaî hükmü sizin vermenizi istediğimizden,
başlığımızı “soru işareti”yle bitirdik.
Bugüne kadar “Mirzabeyoğlu’na TELEGRAM
yapılması MGK’da kararlaştırıldı” tarzında bir ifade yazılıp çizilmedi. Fakat yazılmamış
olsa da bu hüküm, muhtemelen birçok kişinin zihnindeki ortak kanaatti.
Yazılmadı, çünkü “hâlden” anlaşılan sayısız delile rağmen, elde “yazılı” bir bilgi-belge-delil
yoktu.
Nihâyet, o “yazılı” delil de geldi.
Mirzabeyoğlu, geçen haftaki, yâni 28
Temmuz 2011 tarihli BARAN
dergisinin 237. sayısında yayınlanan “Ölüm Odası” eser
tefrikasının 63. bölümünde şöyle dedi:
- "Şu oldu, bu oldu, şu oluyor
vesaire. Birçok hâdise, hem tekrara düşmemek için, hem de "şartlar"
itibariyle anlatılamaz olması, hem de bende anlatmanın hevesi olmaması
bakımından şimdi saded dışı kalıyor. RUTİN DIŞI İŞLER, maşayı elinde tutanlara
göre göze geliyor; malûm-u âliniz..."
Bir işkencenin faillerini en iyi
bilecek kişi elbette bizzat o işkencenin mağduru olacağına göre, Mirzabeyoğlu’nun
-büyük harflerle vurguladığımız- “RUTİN
DIŞI İŞLER” tâbiri, TELEGRAM’ın ASIL faili olan “mahfil”i aydınlatan, daha
doğrusu kesinleştiren bir “ipucu”ydu bize göre. Üstelik sadece “mahfil”i değil,
-muhtemelen- TELEGRAM kararını aldıran “kişi”leri de ele veren bir ipucu:
Hıristiyan-Yahudi Batı Emperyalizminin Türkiye’deki
çıkarlarını temsil eden “3000 AİLE”, bu çıkarların “en yüksek karar organı” MGK
ve onların TELEGRAM’ın başladığı dönemdeki baş temsilcisi SÜLEYMAN DEMİREL!..
28 ŞUBAT’TAN EYLÜL 1999 MGK TOPLANTISI’NA
Batının “YENİ DÜNYA DÜZENİ”nin Batıcı 28 Şubat
“post-modern” darbesiyle Türkiye’de kökleştirilmeye çalışıldığı, 1999 yılı
içerisinde de gerekirse yüzbinlerce Müslümanın kanı pahasına gerçekleştirilecek
bir darbeyle perçinleneceği “hazırlıklar” malûm. Ne var ki, bu “hazırlıklar”,
sözkonusu barbarca darbeye direneceği ve halk direnişine liderlik edeceği
öngörülerek 1998 sonunda mesnedsiz biçimde tutuklanıp hapse atılan
Mirzabeyoğlu’nun “1999 Kurtuluş Yılı” ilânıyla sekteye uğratılır, Müslüman halk
Mirzabeyoğlu etrafında teyakkuza geçer, darbecilere asıl büyük “topuz” ise tam da
darbe toplantısı yaptıkları yer ve zamanda (17 Ağustos 1999 Gölcük depremi!) kafalarına
iner.
Yazar Rauf Atilla Polat, Haberx internet sitesindeki
köşesine yazdığı 25 Ocak 2011 tarihli ve “Gölcük’teki CIA-MOSSAD Toplantısı”
başlıklı makalede bakınız neler anlatıyor:
- “Mason Bektaşiler grubu üyesi 4 kişiyle birlikte 14-17
Ağustos 1999 tarihleri arası Gölcük’te BND, CIA ve MOSSAD’ın da katıldığı bir
toplantı yapıldı. Bu toplantıda Türkiye için çok önemli kararlar alındı. Irak
savaşındaki Türkiye’nin rolü bu toplantılarda atıldı. Çıkarılacak kriz
için kimlerle işbirliğine gidileceği, yurt dışında kimlerin
kullanılacağı bu toplantıda karara bağlandı. Alınan diğer kararlar ise 1999 sonrası
süreçte bir bir ortaya çıktı. Gölcük’teki toplantıda toplanan bilgiler son
safhadaydı. Gölcük`teki istihbarat biriminde sadece fişlenme listeleri değil,
aynı zamanda önemli isimlere yapılacak suikastlar ve darbe sürecinde
uygulanacak stratejiler de yer alıyordu. Planı yürürlüğe sokacaklardı ki; 17
Ağustos gecesi yaşanan depremle karanlık ODA yerle yeksan oldu. Hani, zalim
zulmünde ısrar eder diye bir söz vardır ya; işte bu Cunta ekibi de yılmadan,
usanmadan yeni listeler hazırladı, depremin altından çıkan bazı belgelerle
birlikte 2001 krizi çıkarıldı. 25 bin memur tek tek fişlemiş, milyonlarca CD
hazırlamışlardı. 2001’den sonra da cuntanın yapılanması birkaç değişiklik
dışında Şener Paşa’ya kadar hemen hemen aynı kadro ile devam etti... Ve Gölcük
kozmik olarak kalmaya hep devam etti... Hatta o toplantıya katılan bir işadamı,
bir emekli DERİN CUMHURBAŞKANI ve üst düzey tanıdık üç simanın daha
olduğunu da yine ifade etmiştik... Aradan fazla bir zaman geçmeden bir yıl
sonra Balyoz belgeleri Gölcük`te ortaya çıktı... Bence asıl üzerine gidilmesi
gereken mevzu Gölcük`teki kozmik odada Çetin Doğan`ın kimden emir aldığı
belgesinin bulunması... Var mı yok mu o da ayrı bir mesele... Ancak gerçek olan
bir şey var ki o da Doğan`ın tek başına darbe kararı almadığı... Kimler emir
verdi? Damadının bu işte bir parmağı var mı?... Ayrıca 1999`da
planın bütün safhalarını bitiren o 5 isim (yani medya patronu, S.D, Ç.D,
H.K ve o kulüp başkanı) depremden önce karargahtan ayrılmışlardı...”
Yazar Rauf Atilla Polat’ın kasdettiği “darbeci” ve “3000 aile”nin
temsilcisi isimlerin kimler olduğunu, aynı yazarın başka makalelerinden
öğreniyoruz: Aydın Doğan, SÜLEYMAN DEMİREL, Çetin Doğan, Hüseyin Kıvrıkoğlu ve
Aziz Yıldırım!
Mirzabeyoğlu’nun hangi plânları bozabileceği için tutuklandığını, tüm bu
tedbirlere rağmen bilâhare “kimin” plânlarını bozduğu için TELEGRAM işkencesiyle
cezalandırıldığını anlamak için, “1999 süreci”ni iyi kavramak önemli. Bu
yüzden, yaşananları bir de Bugün gazetesi köşe yazarı Nuh Gönültaş’ın 22 Ocak
2011 tarihli “Bunlar Uslanmazlar” başlıklı makalesinden göstermek istiyoruz:
- “Darbe hastası subaylar var. Doğan’ın
cibilli din alerjisi vardır. Aslında Balyozcular ilk Balyoz darbesini 17
Ağustos 1999 depreminde yedi. İzmit depreminin en önemli kazancı, bir iç savaş
çıkartacak planların ve fişlemelerin yerin dibine gömülmesiydi. Çünkü deprem
üssü Gölcük’te 2 milyon vatandaşın fişlendiği kozmik arşiv vardı. Nisan 1999
MGK toplantısında Doğan’ın yazdırdığı kararları Çevik Bir onaylatmak için
Ecevit hükümetine baskı yapıyordu. Ecevit, ‘iç savaş çıkar’ endişesiyle direndi
ve imzalamadı. Ecevit, Bir ve MGK Genel Sekreteri Erol Özkasnak’ın emekli
edilmesi için Genelkurmay Başkanı olacak Hüseyin Kıvrıkoğlu ile anlaştı. Bir’in
bunu öğrenmesinin ardından garip bir şekilde Kıvrıkoğlu’na Kıbrıs’ta suikast
düzenlendi ama kıl payı ıskalayan kurşun arkasındaki albayı şehit etti. Güven
Erkaya ve Çetin Doğan, gemi azıya almışlardı. 130 bin memurun namaz kıldığı
veya eşi başörtülü olduğu için, YAŞ kararları gibi yargısız infazla memurluktan
atılmalarını hükümetten talep ediyorlardı. Bu atmosferde, 10 ile 17 Ağustos
1999′da Gölcük’te yapılan istihbarat toplantısına yabancı istihbarat
örgütlerinden üst düzey yetkililer katıldı. Deprem sayesinde fişler kayboldu
ancak uslanmadılar, bir sene sonra 30 bin memuru tekrar fişlediler. 2000 ve
2001 ekonomik krizleri çıkartıldı. Başbakan Ecevit, Mehmet Haberal’ın Başkent
hastanesinde esir edildi! Bir gecede Merkez Bankası’ndan 10 milyar dolar çekip
yurtdışına transfer eden Bank of America, City Bank ve Deutsche Bank’ı kimin
organize ettiği saklandı. Türk halkını bir gecede yüzde 50 fakirleştiren
devalüasyon gecesinde para kaçırma furyasına katılan 38 İstanbul baronunun
kimler olduğunu kamuoyu henüz öğrenemedi ama bilen biliyor. 28 Şubat sürecinde
Çetin Doğan’ın zorla çıkarttığı polisin bölgesine askeri sokan EMASYA genelgesi
iptal edilmeden, Anayasa’nın 145 ve 125. maddeleri değiştirilmeden, ‘askeri
vesayeti’ arzulayan içimizdeki darbe hastalarından kurtulmamız zordu.”
Peki 17 Ağustos 1999’da tepelerinde patlayan depremden
sonra “kıyım” plânları altüst olan, onca sene hazırladıkları milyonluk “fişleme”leri
kaybolan Demirel ve darbeci-cuntacı avânesinin Mirzabeyoğlu’na hınçları bitti
mi? Elbette, hayır! 30 Eylül 1999’da Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel
başkanlığında toplanan MGK şu “enteresan” kararı aldı:
- “Milli
Güvenlik Kurulu (MGK), Eylül ayı olağan toplantısı, Cumhurbaşkanı Süleyman
Demirel başkanlığında 30 Eylül 1999 tarihinde gerçekleştirildi. MGK
toplantısında, deprem sonrasında yapılan çalışmalar, CUMHURİYET REJİMİNE, ÜLKE
BÜTÜNLÜĞÜNE YÖNELİK YASADIŞI FAALİYETLER VE CEZAEVLERİNDE MEYDANA GELEN OLAYLAR
DEĞERLENDİRİLDİ. CEZAEVLERİNDE DEVLET VE KANUN HAKİMİYETİNİN TAM ANLAMIYLA
SAĞLANMASI İÇİN GEREKLİ İDARİ VE YASAL TEDBİRLERİN, VAKİT GEÇİRİLMEKSİZİN
ALINMASI GEREKTİĞİ üzerinde duruldu.”
Tabiî ki bunlar, kamuyouna “açıklanan” tarafıdır Mirzabeyoğlu’na
yönelik “MGK Operasyonu”nun. Operasyonun açıklanmayan “gizli” safhaları ise,
kısa zaman sonra tek tek belli olur:
5 Aralık 1999’da binlerce jandarmanın katıldığı bir
operasyon düzenlenir Metris Cezaevi’ne. Yalnız, onlar adına “üzücü” bir sonuç çıkar
ortaya: 100’den fazla asker rehin alınır, 100 kadarı da yaralanır. Bu kez
Metris Cezaevi’ne, daha sonraki (“Hayata Dönüş”(!) diye bilinen) “Tufan”
operasyonunun provası mâhiyetinde, 25 Ocak 2000’de en seçkin birliklerinin, en
garib silâh ve kimyevî gazlar kullanarak gerçekleştirdiği “Noel Baba”
operasyonu düzenlenir. 1 şehid ve 10’dan fazla yaralı veren İBDA bağlıları “ele
geçirilir” sonunda. “Seçkin” subay ve askerler, Mirzabeyoğlu’nu ölümüne döver
orada. Ne var ki, öldürmeyen Allah öldürmez ve Mirzabeyoğlu ağır yaralı
vaziyette Kartal Cezaevi’ne nakledilir. Ve Mirzabeyoğlu’na tam da o cezaevinde,
sonradan tüm Türkiye’nin duyacağı TELEGRAM (cihazlı zihin kontrolü) işkencesi
en barbar hâliyle uygulanmaya başlanır.
Metris’e düzenlenen benzeri görülmemiş jandarma
operasyonlarıyla başlayan ve TELEGRAM’la en barbar seviyeye yükseltilen tüm bu
“gizli” operasyon kararlarının alındığı yer ve zaman, belli ki 30 Eylül 1999’da
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel başkanlığında toplanan MGK Toplantısı’dır!
Tarihe bir “not” düşmek bakımından, bu toplantıya katılan “sorumlu”ların isim
ve ünvanlarını resmî bir belgeden sıralayalım:
- “Toplantıya
Başbakan Vekili Devlet Bahçeli, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin
Kıvrıkoğlu, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan, İçişleri
Bakanı Sadettin Tantan, Milli Savunma Bakanı Sabahattin Çakmakoğlu, Dışişleri
Bakan vekili Şükrü Sina Gürel, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Atilla Ateş,
Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral İlhami Erdil, Hava Kuvvetleri Komutanı
Orgeneral Ergin Celasin, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Rasim Betir ile
Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Orgeneral Cumhur Asparuk katıldı.
Oramiral İlhami Erdil’in Deniz Kuvvetleri Komutanı, Orgeneral Ergin Celasin’in
Hava Kuvvetleri Komutanı ve Orgeneral Cumhur Asparuk’un ise MGK Genel Sekreteri
olarak ilk defa katıldıkları toplantıda, MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun,
Olağanüstü Hal Bölge Valisi Gökhan Aydıner ile Emniyet Genel Müdür vekili Turan
Genç de hazır bulundu. Toplantının bir bölümüne Devlet Bakanı Mehmet Keçeciler
ile Bayındırlık ve İskan Bakanı Koray Aydın da katıldı.
Toplantıya Oramiral İlhami Erdil
Deniz Kuvvetleri Komutanı, Orgeneral Ergin Celasin Hava Kuvvetleri Komutanı ve
Orgeneral Cumhur Asparuk ise MGK Genel Sekreteri olarak ilk defa katıldı. Başbakan
Bülent Ecevit`in de ABD`de olması nedeniyle toplantıda hükümetin başı olarak
Başbakan Vekili Devlet Bahçeli hazır bulundu.”
MGK’NIN “RUTİN DIŞI” OPERASYONLARI VE
TELEGRAM
Türkiye’de MGK, hernekadar “hukukî” bir zeminde teşekkül
ettirilmiş gözükse de, aslında “hukuk”a bağlı kalmak zorunda olmayan, yâni
“hukukun üstünde” olan, asıl görevi olarak da Türkiye’yi Batılı efendilerinin
arzu ve çıkarları istikametinde yöneten “3000 aile”nin irade ve kararlarını
“devlet kararı” hâline getiren “en yüksek karar organı”dır. Bu “en yüksek karar
organı”nın hıncı ve hışmına hedef olarak TELEGRAM işkencesine maruz bırakılan
Mirzabeyoğlu, bunu çıkarıldığı ilk duruşmada DEŞİFRE etmiştir zaten:
- “T.C. içinde yaşayan 3000 aile;
hukuk da bunların çıkarına göre, ordu da, polis de... Kendi aralarındaki
dalaşmalar bir yana, bunlar hukuk üstü imtiyazlı bir zümredir! Devlet, hukuk
demektir ve hukukun olmadığı yerde devlet değil, çete vardır. Bu çerçevede,
emir komuta zinciri içinde hareket eden DGM`lerin mânâsı da bellidir; DGM
Savcılığı`nın aynen aldığı polis sorgulaması sırasında, "yukarıdan
bastırıyorlar, sen İBDA-C örgütünün lideri olduğunu mecburen kabul
edeceksin!" diyen (sanıyorum Komiser yardımcısı) Bahri`nin tavrı, buna
tipik bir örnektir. (...)
Sözkonusu tesbit, varlığını bizzat çarpıklığa borçlu
ve bu çarpıklıktan nemalanan "3000 aile" diye ifade ettiğim zümrenin
çıkarına göre bir müesseseleşme kurumlaşmanın, devlet kurumunun halini
gösteriyor...
Bu çerçevede benim davamda da görüldüğü gibi bir ucu
devlet içinde olan basın, çok bahsedilen gücünü ahlaklı veya ahlaksız
çalışanlarından değil, onları kendi çıkarı için kiralayanların gücünden
almaktadır...
Hani şu; 20 milyonu gerçek anlamda aç ve geri kalanı
köle, uşak ve korucu haline getirilmiş ve bir kısmı da -mesela siyasiler ve
değişik meslek mensupları- çıkar ortağı edinilmiş bir insan coğrafyasında
tereyağından kıl çeker gibi trilyonları ve katrilyonları götürenlerin gücü.”
Kısacası MGK, halkın değil, Batılı efendilerinin arzu,
irade ve çıkarına tâbi “3000 aile”nin arzu, irade ve çıkarının en yüksek karar
ve icrâ organıdır. Peki, Hakkın ve halkın Mirzabeyoğlu gibi bazı mümtaz
temsilcileri bu “oligarşi”den hesab sormaya çıkarsa olacak olan nedir? Onlara
karşı da, MGK’nın “rutin dışı”, yâni “hukuk dışı” ve “hukuk üstü” vahşice
operasyonları icrâ edilecektir. Mirzabeyoğlu’nun geçen hafta söylediklerini
hatırlayalım:
- "Şu oldu, bu oldu, şu oluyor vesaire. Birçok hâdise,
hem tekrara düşmemek için, hem de "şartlar" itibariyle anlatılamaz
olması, hem de bende anlatmanın hevesi olmaması bakımından şimdi saded dışı
kalıyor. RUTİN DIŞI İŞLER, maşayı elinde tutanlara göre göze geliyor; malûm-u
âliniz..."
Mirzabeyoğlu`nun "gönderme" yaptığı "rutin
dışı işler" tâbirini yaşça çok genç olanlarımız belki bilmese de, bir
dönemin çok meşhur bir ifadesi, daha doğrusu itirafıdır bu. Ne “tesadüf”tür ki,
"MGK`nın da başı" eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel`in sözüdür:
- "Devletin rutin dışı işleri olur."
Kuşkusuz, "devletin rutin dışı işler"i her
kafasına esen devlet görevlisinin inisiyatifinde değildir. Emir, "büyük
yer"den gelir; yâni MGK`dan. Alınan karara göre "görevlendirme"
yapılır, ilgili devlet birimleri arasından "çeteler" teşekkül
ettirilir ve "operasyon" başlar! Aynen TELEGRAM`da (cihazlı zihin
kontrolü) olduğu gibi. Mirzabeyoğlu`na TELEGRAM mı yapılacak meselâ;
Genelkurmay şu kısmında, MİT bu kısmında, siyaset o kısmında, bürokrasi şurada,
hukuk burada, akademi orada falan "vaziyet" ve "görev"
alır. Kadro, kurgu ve sahne (cezaevi) hazırlanınca, düğmeye basılır.
Mirzabeyoğlu’nun “rutin dışı işler”le ilgili ifadelerinden
bizim anladığımız o ki, "rutin dışı işler", yâni TELEGRAM gibi
yasadışı derin devlet operasyonları, "maşayı" yâni TELEGRAM’cıları ve
diğer çetecileri "elinde tutanlara" yâni “3000 aile”nin temsilcileri
olarak Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Genelkurmay Başkanına "göre göze
geliyor", yâni paşa keyifleri öyle isterse, artık saklanamaz olursa yahud
kendilerinin canını yakan bir durum olduğunda deşifre oluyor, herkesçe görünür
hâle geliyor. "Göze gelen" meşhur "rutin dışı işler"e örnek
olarak Susurluk, Jitem ve Özal suikasti örnek gösterilebilir.
Sözün burasında, Ahmet Taşgetiren’in 9 Eylül 2003 tarihli
ve “rutin dışı” MGK operasyonlarını ele alan “Psikolojik Harekât” başlıklı
yazısından bir bölüm nakledeceğiz. Buradaki “psikolojik harekât” tâbiri ise,
İsmet Berkan’ın Radikal gazetesinde deşifre ettiği “gizli” MGK Genel
Sekreterliği Yönetmeliği’nde “rutin dışı” yâni yasadışı operasyonlar için
kullanılıyor:
-
“Bir ara 9. Cumhurbaşkanı Demirel devletin bazı "rutin dışı işler"i
olabileceğini söylemişti. Susurluk Raporu hazırlayan Kutlu Aktaş, rutin dışı
işler çerçevesinde bazı öldürmeler bile gerçekleşebileceğini, ancak bunu
yaparken zevahiri kurtarmak gerektiğini ifade etmişti. Susurluk`la "rutin
dışı" işler arasında "derin" bağlar bulunduğu adeta herkesin
açıkça ifade etmediği bir ortak kanaat durumundaydı ve o yüzden Susurluk davası
bir garip seyir takip etmişti. (...) Nihayet bazı Kürt işadamlarının peşpeşe
fail-i meçhullerle katledilmiş olması "rutin dışı" işler içinde
sayılmış ve normalleştirilmişti. Bir anlamda Doğu- Güneydoğu`da verilen
"Düşük Yoğunluklu Savaş", başka yerlerde ülkenin başka yerlerindeki
"rutin dışı" uygulamaları meşru(?) hale getirmişti. (...) O zaman ne
demek oluyor "bu cinayetler psikolojik harekat mıydı?" diye bir soru?
Sorunun çarpıcı olduğu çok açık. Demek istiyor ki İsmet Berkan:
-Söz
konusu isimler önce öldürüldü, ardından da psikolojik harekât malzemesi
yapıldı.
Hemen
aklımıza "Kim yapmış olabilir bunu?" sorusu geliyor. Ve Radikal`in
yayınları, bu cinayetlerle MGK Genel Sekreterliği`ne bağlı alt birimlerin
ilgisi olabileceği ihtimalini gündeme getiriyor. (...)
28
Şubat`lı günler... Rutin dışı günlerdi o günler...
Son
bir soru: Acaba Turgut Özal`ın ölümünde de psikolojik harekâtın rolü var mı?
(İmza: Korkut Özal. Neşe Düzel ile mülakat, Radikal 8 Eylül 2003)”
Anlıyoruz ki, Mirzabeyoğlu`na yapılan TELEGRAM hakkındaki
bunca bilgi, belge ve malûmata rağmen hâlâ ilgili zevâtın ve yetkili devlet
organlarının kıllarını kıpırdatmaması, işte bundandır. Ne zamanki
"maşa"larının ellerine tutuşturdukları bu “cihaz”ın kendilerinin de
canını yakacağını, hattâ alacağını sezerler -ki menfaatleri icabı sezseler
kendileri için iyi olur!-, Mirzabeyoğlu`na ve diğer kobaylara yapılan işkence
de açığa çıkar, sorumluları “yargı”ya taşınır.
BUGÜNKÜ MGK ÜYELERİ VE TELEGRAM
Tüm buraya kadar anlatılanlardan çıkan netice şudur: Bugünün
“MGK üyeleri” olarak Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Tayyip Erdoğan, TELEGRAM`ı
bilmiyor değildir. Yalnızca, şu ân "TELEGRAM`ı görmek" ve
"işkenceyi kesmek" işlerine gelmiyordur. Hani "devlette
devamlılık esas" ya, belli ki “devlet kararı”yla yapılan işkencede de
"devamlılık" esas onlara göre! Genelkurmay`ın başındakilerin kafasını
kopartanlar, üçbeş devlet görevlisinin elindeki "cihaz"a mı
ulaşamıyorlar?! "Yiyenler" çıkabilir ama biz değil!..
TELEGRAM, bıçak, mermi ve bomba gibi geride iz bırakmayan
bir silâh ve operasyon türü. Fakat failleri ve cihazı bulmayı "gerçekten"
isteyen için bunun da çok kolay bir yolu var: Mirzabeyoğlu`nun durumunda
meselâ, en alttaki gardiyandan, cezaevi memurundan, küçük rütbeli komutandan,
hapishâne müdüründen, cezaevi savcısından, cezaevi doktorundan başlarsınız
sorgulamaya, "emri kimden aldın?" diye sora sora yukarıya, önce “cihaz”ın
başındakilere ve oradan da onlara da emir verenlere (eski-yeni MGK üyelerine ve
ilgili MGK “alt birimleri”ne) ulaşırsınız! Merak etmeyin; "gerçekten"
faillere erişmek istiyorsanız, "emri kimden aldın?" sorusuna muhatab
kılabileceğiniz sayısız isim, hem Mirzabeyoğlu`nda hem gönüldaşlarda mebzul
miktarda mevcut!..
Artık TELEGRAM teknoloji ve metodolojisini ABD ve İsrail
başta olmak üzere Batılılardan almış "TELEGRAM üssü" GES (Genelkurmay
Elektronik Sistemler Komutanlığı), başında Tayyip Erdoğan`ın mutemed adamı
Hakan Fidan`ın bulunduğu MİT`e devrediliyor olduğuna göre,
"maşa"lardan yâni TELEGRAM cihazı başındaki görevli asker şahıslardan
ziyâde, BUGÜN Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül`ü "birinci sorumlu"
tutmak gerekiyor TELEGRAM işkencesinde.
Başbakan Tayyip Erdoğan, "bana dokunmayan TELEGRAM bin
yaşasın, şu ustalık dönemimde işim başımdan aşkın, beni sokmadıktan sonra
isterse Mirzabeyoğlu`nu haklasın!" diye düşünebilir ama, TELEGRAM’cılar
hiç de öyle düşünmüyor! Erdoğan`ı da takibe aldıklarını, hattâ kendisinin
".... danışmanı" olduklarını bile göğüslerini gere gere
söyleyebiliyorlar. Yalnız, Başbakan ne kadar farkında bilmiyoruz ancak,
"maşa"sı olan TELEGRAM’cıların elindeki teknoloji, kendisinin canını
almaya bir "düğme" kadar yakın!!! O danışmanları da,
"muhtemel" cenazesinde timsah gözyaşları dökmek yerine, kendisine
(yüzlerce benzeri olan) ve “sunî kalb krizleri tetikleme”yi de anlatan aşağıdaki
İngilizce makaleleri bir zahmet tercüme edip versinler. Tabiî, "Özal nasıl
ölmüştü?" diye hatırlatmayı da ihmal etmeden. Ölçü malûm: "Kim bir
zâlime yardım ederse, Allah o zâlimi ona musallat eder."
http://www.carnicominstitute.org/Elana_Freeland_Mar_31_2011_Directed_Energy_Weapons.pdf
http://english.pravda.ru/science/tech/14-08-2007/95965-psychotronic_weapon-0/
http://www.truthwinds.com/siterun_data/health/intentional_death/news.php?q=1213558589
SÜLEYMAN DEMİREL VE “RUTİN DIŞI” ÖZAL SUİKASTİ
MGK`nın "rutin dışı işler"inin nasıl icrâ
edildiğini en iyi kim bilir? Tabiî ki, "devletin rutin dışı işleri
olur" diyen Süleyman Demirel. O Demirel ki, bir başka “MGK üyesi” Turgut
Özal`ın idam fermanını veren kişidir veya o ekiptendir. Yâni Cumhurbaşkanı Gül
ve Başbakan Erdoğan, "nasıl olsa biz de MGK üyesiyiz, TELEGRAM`a ses etmez
de destek verirsek bize birşeycikler olmaz!" şeklinde nâfile hayâllere
kapılmasın deriz, çünkü muhtemelen "TELEGRAM"la ipi çekilen ve bu
cihaz marifetiyle sunî olarak tetiklenen kalb kriziyle ölen Turgut Özal da bir “MGK
üyesi”ydi. Süleyman Demirel`in bu nevi "rutin dışı işler"deki rolüyle
ilgili bir haberi, önemine ve parçaların birleştirilmesi arzumuza binaen arzedelim.
Kurbanın ne zaman öleceğini en doğru kim bilir, tabiî ki “katil”i; 25 Temmuz
2011 tarihli Bugün gazetesindeki haber:
- "Turgut Özal’la ilgili “Devlet Özal’ın öleceğini
biliyordu” tezini sorgulayacak Başsavcılık, Özal’ın vefatının ardından Köşk’e
çıkan Demirel’in Özal’ın ölümünden önce sipariş ettiği smokini de mercek altına
alacak.
İddiaya dayanak ise, Emin Çölaşan’ın basına yansıyan
çarpıcı ifadeleri olacak. Soruşturmayı yürüten Başsavcı Vekili Hüseyin Görüşen
ve Özel Yetkili Savcı Kemal Çetin, Çölaşan’a Demirel’le ilgili yazısını
sormuştu. Çölaşan 1 Mayıs 2002 tarihli yazısında, “1993’ün Ocak ayı. Meclis
Başkanı Hüsamettin Cindoruk’la Özal’dan söz ediyoruz. Kulağıma eğiliyor ve şu
sözleri söylüyor: Bu gidici. Yakında ölecek. Ben de ‘Olur mu, o hepimizi gömer’
karşılığını veriyorum. Halamın oğlu ise ‘haberin kaynağı babadır. Bu devlet
bilgisi... Sadece sen bil ve ağzını sıkı tut. Önümüzdeki yaz aylarını
çıkaramayacak. Bunu diyorsa bir bildiği vardır’ ifadelerini kullanmıştı.
Böylece Demirel’in Özal’ın ölümünü önceden bilip tedbir almadan neden smokin
siparişi verdiği iddiaları da incelenecek.”
Zaten, kendisi
de böyle bir “sunî kalb krizi saldırısı”ndan kılpayı kurtulan Mirzabeyoğlu, Cumhurbaşkanı
Turgut Özal’a nasıl suikast düzenlenmiş olduğu veya olabileceğini, fakat niçin
geride herhangi bir iz kalmadığını, “Ölüm Odası” adlı eserinin 24. bölümünde “ŞÜBHELİ
ÖLÜM” başlığı altında ifşâ etmiştir. Görülecektir ki, Turgut Özal’a muhtemelen TELEGRAM
cihazı marifetiyle bir saldırı yapılmış ve -İngilizce TELEGRAM literatüründe
sıkça geçtiği üzere- sunî olarak tetiklenen bir kalb kriziyle “tabiî”(!) yoldan
bertaraf edilmesi sağlanmıştır. Bilvesile, Turgut Özal’ın Özel Kalem
Müdürü Feyzi İşbaşaran’ın bu suikast öncesi siyasî atmosferi tasviri daima
hatırda tutulmalı, “yeni anayasa” teşebbüsünün Turgut Özal suikastine sebeb
olmasına benzer bir atmosferin bugün de sözkonusu olduğu, bu yüzden Tayyip
Erdoğan başta olmak üzere birçok devlet adamı ve yetkilinin hayatının da
tehlikede olduğu bilinmelidir. Bugünkü TELEGRAM teknolojisi, artık bildik
silâhlı-bombalı suikast zahmetlerine girmeyi gerektirmeyecek derecede kolay ve
sofistikedir.
NETİCE
Mirzabeyoğlu`na
TELEGRAM işkencesi bahsinde bizce "kesin"
olan birtakım hususları sıralayabiliriz artık:
1.
Mirzabeyoğlu`na uygulanan TELEGRAM işkencesi, "alttaki" belli bir
devlet biriminin tek başına inisiyatifi olmayıp, aksine tüm bu
"alttaki" devlet birimlerine (MİT, ordu, polis, adliye, mülkiye,
üniversite vs) hâkim ve hepsini kuşatıp yönlendiren bir "irade"nin
eseridir. Bunun da karara bağlanabileceği yegâne "kuşatıcı" mahfil,
MGK`dır.
2.
Mirzabeyoğlu`na uygulanan ve dünyanın görüp göreceği en barbarca işkence türü
olduğu tartışmasız TELEGRAM hiçbir hukukun affedemeyeceği bir "insanlık
suçu" olduğu için, üstelik gizliliği devletler arası anlaşmalarla teminat
altına alındığı için, umum önünde -bugüne kadar olduğu gibi!- asla
kabullenilmeyecek ve mutlaka üstü örtülmeye çalışılacaktır. TELEGRAM işkencesi,
bu yüzdendir ki, eski "MGK üyesi" Süleyman Demirel`in sözünü ettiği
"devletin rutin dışı işleri" cümlesinden bir "örtülü
operasyon" olarak kalmaya –kısa bir süre daha!- devam edecektir.
3. Şu
hâlde, sözkonusu işkence gizli bir "devlet operasyonu" olduğu için,
tüm devlet birimleri, MGK`da bu işkencenin durdurulması şeklinde
"yeni" bir karar alınmadıkça yahud kamuoyunda bu işkence deşifre
edilmedikçe yahud bir sebeble durdurmak zorunda kalınmadıkça, TELEGRAM’ı
-geçmişte ve bugün olduğu gibi- görmezden gelmeye, yâni "üç maymun"u
oynamaya devam edeceklerdir. Ola ki kendilerine mikrofon uzatılırsa, aynen bir
diğer "rutin dışı" MGK operasyonu olan Susurluk için Necmeddin
Erbakan`ın dediği tarzda ya "fasa fiso" diyecekler ya inkâr yoluna
sapacaklar yahud da "bir inceletelim" deyip geçiştireceklerdir.
TELEGRAM’cıların Mirzabeyoğlu ile “resmî yola başvur!” diye alay etmeleri
bundandır.
4. Demek ki,
"devlette devamlılık esastır" ilkesince, MGK, hükümet, adalet ve
güvenlik kadroları değişse bile, "yeni bir MGK kararı" alınmadıkça,
TELEGRAM maalesef –kısa bir süre daha!- aynen "devam" edecektir.
5. Bir
işkencenin faillerini en iyi bilecek kişi elbette bizzat o işkencenin mağduru
olacağına göre, Mirzabeyoğlu`nun vurguladığı üzere, TELEGRAM "dış
destek" alınarak uygulanan bir işkence olsa da, işkencecilerin hemen hepsi
de "yerli" kişi ve kurumlar, yâni "yerli" işbirlikçilerdir.
İleri sürdükleri işkence gerekçesi de zaten devletin "terörle
mücadele"sidir.
6. TELEGRAM
işkencesinin başındakiler, devlet mekanizması dışındaki "taşeron"
kişi veya örgütler değil, "devlet memuru"dur. Ancak aynen Susurluk ve
Jitem gibi diğer "rutin dışı" MGK operasyonlarında sözkonusu olduğu
üzere, "muvazzaf" TELEGRAM’cılar da dönem dönem çeşitli suç
örgütleriyle -Ergenekon meselâ!-, kanundışı faaliyet yürütenlerle, devşirilmiş tutuklu
ve mahkûmlarla, yabancı istihbarat servisleriyle ve farklı saha veya
sektörlerde faaliyet gösteren "devlet mekanizması dışındaki" muhtelif
kişi, grub -Dost tarikatı meselâ!- ve kurumlarla birlikte veya yardımlaşarak
faaliyet göstermektedir.
7. TELEGRAM
işkencesinin failleri hernekadar "devlet memuru" da olsalar,
yaptıkları iş "rutin dışı" bir işkence operasyonu olduğu için, mevcut
hukuk önünde suçludurlar, faaliyetleri kanun dışıdır, suçu "organize"
biçimde işlemeleri dolayısıyla da "çete" hükmündedirler. Aynen
"Susurluk çetesi" dendiği gibi, onlar için de "Telegram
çetesi" denmesi gerekmektedir.
8. Netice
olarak, TELEGRAM işkencesinin asıl ve birinci derecede sorumluları, "TELEGRAM
cihazı"nın başındaki "maşalar" ve cezaevi asayişinden sorumlu
"devlet memurları" değil, onlara bir "insan"a barbarca
işkence etme emri veren "yukarıdakiler"dir. Bunların da barındığı
"en yüksek karar organı", hepimizin bildiği üzere, MGK`dır. Öyleyse,
geçmişte veya bugün "MGK üyesi" olmuş ve olan herkes, tek tek bu
işkencenin asıl faili, asıl sorumlusu, asıl suçlusudur. Bir diğer ifadeyle, TELEGRAM
işkencesi sürdüğü müddetçe hiçbir mazeretleri kabul edilmeyecek ve "saf
numarası" yapmalarına asla aldanılmayacak olan, bu sebeble her fırsatta
kendilerinden hesab sorulması gereken asıl suçlular, asıl sorumlular, asıl
failler, şu "MGK üyeleri"dir:
Cumhurbaşkanı,
Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Milli Savunma Bakanı, İçişleri Bakanı, Dışişleri
Bakanı, Adalet Bakanı, Kuvvet Komutanları (Kara, Deniz, Hava ve Jandarma
komutanları) ve Başbakan Yardımcıları.
Bizce
"kesin" olan başka birçok husus bulunsa da, "şimdilik" bu
kadarı yeterli olsa gerektir.
NOT: Bu
makale hazırlanırken tesbit ve araştırmalarından ziyâdesiyle yararlandığım Akademya
ve Altay TELEGRAM Araştırma Masası’ndan Reha Suvari ve Ömer Emre Akcebe’ye bilvesile
çok teşekkür ediyorum.
KAYNAK: Haftalık
Baran Dergisi, Sayı 238, 4 Ağustos 2011