ANA SAYFA HABERLER DERGİLER BAYİ ADRESLERİ BİZE YAZIN İRTİBAT
SON HABER:  

28 ŞUBAT YARGILANSINAKADEMYA PANELLERİİBDA KÜLLİYATI İNDEKSLERİKALEMİNDEN MİRZABEYOĞLUKÜRT MESELESİRÖPORTAJLARSÖZ ÇAKAL CARLOSTA

- NECİB FAZIL -- SALİH MİRZABEYOĞLU -ABDÜLHAMİD KOÇAAHMED EYMENAKADEMYAALİ NACARAV. ALİ RIZA YAMANAV. GÜVEN YILMAZAYŞEGÜL AHFABİLGEHAN ERENCOYOTTEDR. NEVZAT ŞİPLEMEFATİH TURPLUGÖKHAN GÜMÜŞGÜLÇİN ŞENELHAKAN YAMANHAYREDDİN SOYKANHÜLYA UYARİKTİBASKÂZIM ALBAYRAKKENAN DURUMAHMUD E. DURUMÜJDE BAYRAMMUSTAFA SEÇKİNEROĞUZ YILDIRIMÖMER EMRE AKCEBEOSMAN AKYILDIZREHA SUVARİREİ TAKAHARARUKİYE AVCIRUKİYE ŞENELSEDAT BULUTSELÇUK ARSLANSELİM GÜRSELGİLSENCER EKİNSEZAİ KIRLANGIÇSİZDEN GELENLERTURAN DEMİRÜMİT ELÖNÜZELİHA KILIÇPARLAR

HAYREDDİN SOYKAN
Yazıları Paylaş
"Çok Kolay Bir İş" Olarak Yazarlik
Eklenme: 2010-12-28 | Okunma: 682

"Çok Kolay Bir İş" Olarak Yazarlik

Hayreddin Soykan

 

Meşhur "Düşünen Adam" heykelinin meşhur heykeltraşı Rodin'e, bir heykeli nasıl yaptığı sorulur. Şu kadarcık olur cevabı:

"Çok kolay; taşın fazlasını atıyorum, geriye heykel kalıyor."

Diğer yandan, herhangi bir heykeli üzerinde yıllar yılı müthiş bir sabır ve titizlikle çalışan, ama sonra şöyle konuşan da aynı Rodin'dir:

"Bir iş, bittiğinde bile mükemmel değildir."

Şu hâlde, burada iki incelik öne çıkıyor bizce:

Birincisi; ne yaptığını bilen bir insan için, mesele sadece ruhundaki "biçim"i malzemeye yansıtmaktır. Mânâdan kendi payına düşeni, eşyaya -kağıda, taşa, sese, tuvale, sahneye ve diğerlerine- nakşetmektir. Ruhunda billurlaşan "biçim"in ifadesi olmayan tüm fazlalıkları (ister teneke, ister altın), eserine katmamaktır.

İkincisi; bir eserin vücud bulması için bize düşen, yalnızca azami gayrettir. Mutlak mükemmellikse, harcı değildir kulun. Mânâdan payına düşen, adı üstünde, sadece bir "pay"dan ibarettir; "akis"tir, "hisse"dir. Yâni, sonsuz mânânın tamamı olmadığı gibi, belki bir zerresi dahi değildir.

İşte bunun gibi, usta bir yazara nasıl yazdığı sorulacak olsaydı, alınacak cevablardan biri de aynı istikamette olabilirdi:

"Çok kolay; kelimelerin fazlasını atıyorum; geriye yazı kalıyor."

Ve yine ekleyebilirdi:

"Bilseniz bazen ne kadar zordur bu kolayı yapmak ve ne büyük emek ister. Üstelik, ne kadar güzel yazılırsa yazılsın, eser mânâyı kuşatıp hapsedici olamaz, belki yalnızca o sonsuz mânâya okuyucusunu davet etmekle kalır."

Artık bu makalenin yazılış vesilesine gelebiliriz o hâlde: Bir yazar için, bu "kolay" nasıl olur da bazen bu derece zordur? Yahud, yine bir yazar için, bu "zor" nasıl bu kadar kolaydır? Ayrıca, hem bir "zorluk" hem de bir "kolaylık" belirten böyle bir işe talib olanların en çok dikkat etmesi gerekenler neler olabilir?

 

Herkesin Yapabileceği Bir İş Olarak Yazarlık

Her insan bir müzisyen kadar güzel şarkı söyleyemez; ancak, ağzından belli derecede âhenkli ses ve sözler çıkartmaya yine de herkes muvaffak olabilir. Aynı şekilde, her insan bir ressam kadar güzel resim çizemeyebilir; ancak, belli şekilleri gayet muntazaman çizmeye elbette herkes muktedir olabilir.

Şöyle bir netice çıkarabiliriz o hâlde buradan: Ustalar çapına erişemese de, ustalarla kendinde ortak olan bir "potansiyel"i, yâni "yazma istidadı"nı, herkes belli ölçüde işleyip geliştirebilir.

Şunu da rahatça söyleyebiliriz aynı şekilde: Her insan bir yazar kadar mükemmel fikirler ve satırlar kaleme alamayabilir; ancak, şayet düşünebiliyor ve eli kalem tutuyorsa, onun da derlitoplu yazabileceği birşeyler muhakkak vardır. Yeter ki, heykeltraşın taşın fazlalıklarını yonttuğu gibi, o da sözlerin fazlalıklarını yontmaya davransın bir.

Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu'nun, "bizde de böyle olsaydı" zımnında değerlendirdiğimiz, bu bâbtaki tesbiti şöyledir; meâlen:

"Batı'da, meselâ bir itfaiyeci, emekli olduktan sonra oturup hatıralarını kitablaştırabiliyor; böyle bir yazı kültürü yerleşmiş."

Bu iktibasın ışığında devam edersek, mesele, herhangi bir meslek erbabının eline kalem almasından ibaret de değildir. Bizce bu vesileyle dile getirilebilecek bir diğer incelik, başkalarının belki hiçbir zaman o hakikilik ve kifâyette nakledemeyeceği hayat tecrübelerini diğer insanların da ilgi ve bilgisine sunmak, böylesi nadide tecrübeleri tüm bir toplum veya insanlıkla paylaşmaktır. Meselâ, bir itfaiyeci olmadığımıza göre bizim asla yazamayacaklarımızı, görmüş geçirmiş bir itfaiyeci elbette yazabilir; kaldı ki, yaşadıklarının kanlı canlı tecrübesini, itfaiyeci olmayan başka herkesten çok daha iyi biçimde yazıya aksettirebilir. Örnekte "itfaiyeci" olanı, dilersek, tek tek her insana, her meşguliyet veya tecrübe sahasının fail yahud müşahidlerine şâmil kılabiliriz. Ne muazzam bir fayda, biraz düşününce.

Netice olarak bizlere düşen, belki bir ilim âşığı derecesinde olmasa da herkesi "okur" kılmak olduğu kadar, meslekten bir yazar kadar olmasa da herkesi aynı zamanda "yazar" kılmaktır. Günümüzün lafta "modern"lerinin halkın zihnini dört bir koldan iğdiş etmesinin, televizyon yahud internet karşısında toplumu sersemleştirmesinin, milleti kağıt ve kalemden böylece soğutmasının tamamen zıddı olarak, tüm toplumu hakikaten "okur-yazar" kılmaktır.

Günümüzdeki durumun bizce pek şaşırtıcı olmayan bir diğer vechesi, bu "okumaz-yazmaz"lığın, özellikle Batı'nın kültür emperyalizmi tezgâhından geçmiş toplumlarda çok vahim noktalara ulaşmasıdır. Amerika'nın Sesi Radyosu'nun (VOA) internet sayfalarında yayınlanan ve üniversitede "yazma" dersleri veren Amerikalı bir akademisyenin -kendi toplumları dışındakileri açıkça küçük görücü- şu değerlendirmesi ziyâdesiyle dikkat çekicidir. Yaklaşık olarak:

"Amerika Birleşik Devletleri'ne okumaya gelen üniversite öğrencilerinin en göze çarpan yetersizliği, doğru düzgün yazmayı bilmemeleri. Bu yetersizlik şunu gösteriyor ki, sözkonusu öğrencilerin geldikleri ülkelerde ciddi bir yazma eğitimi verilmediği gibi, öğretmenlerinin yazmayı ne derece bildiği de son derece kuşkulu. Böyle yetersiz bir eğitim geçmişiyle aramıza katılan gençler için bu vakitten sonra bizler ne yapabiliriz, doğrusu ben de bilmiyorum."

Ne yapılmaması ve olunmaması gerektiğini acıtıcı bir şekilde kafamıza kakan bu değerlendirmeden sonra, ne yapılması gerektiği de aynı berraklıkta ortaya çıkıyor: Bir devletin "kültür politikası", bizim için de bir "kültür inkılâbı", sadece aydınlar çevresinde dönüp duran bir fikir imtiyaz ve yüksekliğine mevzu olmadığı ve olmaması gerektiği gibi, "okur-yazar"lık da belli seçkinlerin inhisarında değildir ve olmamalıdır. Fertler -bizce istisna bahaneleri aranmadan-, her vesileyle ve her derecede okumaya ve yazmaya teşvik edilmelidir.

 

Dört Dil Kabiliyetini Geliştirmek

Her insanda "ortak" olan bellibaşlı dil potansiyelleri, diğer bir deyişle, biraz gayretle geliştirilip melekeleştirilebilecek ve nihayet "kabiliyet" vasfını kazanacak birtakım "ortak" istidatlar vardır. Umumiyetle dört sınıfta mütalâa edilirler: Konuşmak, dinlemek, yazmak ve okumak.

Bu dört "kabiliyet", yâni "işlenmiş ve geliştirilmiş istidat", meşhur İtalyan estetikçi Benedetto Croce'nin tasnifiyle, şuurun "deha" ve "takdir" ritimlerine delâlet etmekte bizce.

"Deha" dairesinde olanları, gerçekte "İFADE" dairesinde olanlar olarak, "konuşmak" ve "yazmak" şeklinde tesbit edebiliriz. Konuşmak "sesle ifade" iken, yazmak "yazıyla ifade"dir. Birincisi, "şifahî-dudakla" konuşma, ikincisi "kitabî-elle" konuşmadır. Neticede her ikisi de "ifade" etmedir ve ikincisi (yâni, yazmak), birincisinin (yâni, konuşmak) geliştirilmiş şeklidir. Ne var ki, konuşmak daha tabiî bir faaliyetken, yazmak bir "enstrüman-âlet" kullanmak gibidir ve "usûlünce" öğrenilmesi gerekir.

"Takdir" dairesinde olanlarıysa, gerçekte "ANLAMA" dairesinde olanlar olarak, "dinlemek" ve "okumak" şeklinde tesbit edebiliriz. Dinlemek, "sesle anlama" iken, ikincisi "yazıyla anlama"dır. Birincisi "kulakla" anlama, ikincisi "gözle" anlamadır. Neticede her ikisi de "anlama"dır ve ikincisi (yâni, okumak), birincisinin (yâni, dinlemek) geliştirilmiş şeklidir. Ne var ki, dinlemek daha tabiî bir faaliyetken, okumak bir "enstrüman-âlet" kullanmak gibidir ve "usûlünce" öğrenilmesi gerekir.

Bu vesileyle, iyice anlaşılması elzem görünen ilişkili bir diğer bahse, "ifade ve biçim" içiçeliğine temas etmek istiyoruz şimdi. Şöyle ki, hem "kendini ifade", hem de "ifade edileni anlama" hadisesi, biri "ifadeci" diğeri "muhatab" hüviyetinde tezahür etse de, gerçekte her ikisi de "şuur"da doğmuş bir "biçim"e karşılık gelir. Açıkçası, bu anlamda her ikisi de, birer "biçim olan ifade" yahud aynı anlama gelecek şekilde "ifade olan biçim" olarak doğar. İfade etmek için de, ifade edileni anlamak için de şuurumuzun manevî bir "BİÇİM"i müşahede ihtiyacı vardır ki, maddî biçim dairesinde değerlendirilen sesler, harfler, çizgiler, renkler, şekiller ve diğerleri, yalnızca şuurdaki asıl "manevî" biçimin HATIRLATICILARI mesabesindedir, yani ruhtaki "biçim"in tâ kendisi değildir. Ressam Kandinsky'nin, meâlen, "dış şekil" ve "dış güzellik"ten önceki "esas" olduğunu defaatle vurguladığı "iç zorunluluk" ve "iç güzellik" biçimidir asıl temini gereken.  

Demek ki, yalnızca kelime ve cümlelerin sathında gelip giderek, birtakım kelimeleri yanyana getirerek (böylesi cümleler zahiren ne kadar muhteşem görünürse görünsün), sözkonusu manevî "biçim" elde edilemez. Öyleyse, varacağımız şu netice son derece önemlidir: Şuurda "biçim"ini bulamamış sözler "ifade" olmadığı gibi, böylesi "biçimsiz" sözlerle ne herhangi bir mânâ ifade edilebilir ne de böylesi sözlerden bir mânâ çıkartılabilir. Çünkü bu nevî sözler, "ifade garabeti"nden öte bir değer taşıyor değildir. Şayet bir şeyi bir türlü anlatamıyorsak, aslında onu en başta biz anlamamışızdır ve şuurumuzda doğmuş manevî bir "biçim" de yoktur. Aynı şekilde, şayet bize anlatılan bazı şeyleri bir türlü anlayamıyorsak üzülmeye de gerek yoktur, çünkü büyük ihtimalle karşımızda anlaşılabilecek manevî bir "biçim" yoktur.

Buradan çıkartılabilecek belki en büyük ders, konuşan veya yazan herhangi bir insanın, hakikaten anladığı neyse, şuurunda berrak biçimde "biçim"lenen neyse, yalnızca onu konuşmaya veya yazmaya davranmasıdır. İster basit, ister girift, insan anladığından ötesini istese de ifade edemez. Zaten konuşmak veya yazmak, bu yüzden o kadar da "zor" değildir. Zorluk, bizim anladığımızı derlitoplu yazmak yerine, gerçekte pek anlamadıklarımızı "ifade" etmeye davranmamızdan dolayıdır. Bu "tam anlamadıklarımız", işte en başta sözünü ettiğimiz "fazlalıklar"dır ve ne kadar "değerli" görünseler de, yazıdan bilhassa uzak tutulmalıdır.

 

Kabiliyetleri "Ayrı Ayrı" Geliştirmek

Öyleyse, şunu -tüm kalbimizle inanarak- ifade etme vakti gelmiştir: Konuşabilen herkes, biraz gayretle yazabilir; dinleyebilen herkes, biraz gayretle okuyabilir. Elbette, "ustalık" başka birşeydir. Konuşabiliyoruz diye nasıl hepimiz "hatib" olmuyorsak, yazabiliyoruz diye hepimiz "yazar" da olmayız. Saydığımız "dört dil kabiliyeti"nin ayrı ayrı ustaları bulunsa da, makalemiz vesilesiyle biz, nasıl olabildiğince iyi bir "yazar" olabiliriz bahsiyle ilgileniyoruz yalnızca. Daha açık ifade etmek gerekirse, bir "usta" derecesine ulaşamasak da, meselenin, bir "enstrüman" çalmayı öğrenmek gibi biraz gayret istediğini vurgulamak istiyoruz sadece.

Yeri gelmişken, çok mühim bir yanılgıya bilhassa dikkat etmek şart gözüküyor. Pek bilindiğine şahid olmadığımız bir inceliktir ki, insanlar iyi bir "hatib-konuşmacı" olunursa, iyi de bir "yazar" olunabileceğini vehmederler. Oysa bu, yanlıştır. Her kabiliyetin "ayrı ayrı" ve "usûlünce" öğrenilmesi gerekir. Yabancı dil öğrenenlerimiz bilirler, sürekli "okuma", yâni "okuyarak anlama" kabiliyetini geliştirenler, en basit günlük ifadeleri bile o yabancı dilde konuşamayabilirler; çünkü "konuşma", ayrıca geliştirilmesi gereken bir kabiliyettir. Bir başkası o yabancı dili konuştuğunda, deminki usta okuyucu yine pek bir şey anlamayabilir; çünkü "dinleme", ayrıca geliştirilmesi gereken bir diğer kabiliyettir. Aynı usta okuyucumuz, yine aynı yabancı dilde, üç satırı bir araya getirebilecek kadar olsun doğru düzgün yazamayabilir; çünkü "yazma" da, ayrıca geliştirilmesi gereken bir başka kabiliyettir. Bu kez öbür cebheden bakarsak, yabancı dili iyi konuşabilen yahud dinlediğini anlayabilen bir kişi, o yabancı dilde yazılanları anlama güçlüğü çekebilir. Turistik bölgelerde bir yabancı dili "sokakta" öğrenen nice insan, işte bu durumdadır; çünkü "okuma" da, yine ayrıca geliştirilmesi gereken bir kabiliyettir.

Kuşkusuz bizler, anadilimizi konuşmak gibi bir avantajdan dolayı, bahsin hiç olmazsa "konuşma" ve "dinleme" yönlerinde pek güçlük yaşamayız. Ancak iş "okuma"ya, hele hele "yazma"ya gelince, birtakım güçlükler başgöstermesi kaçınılmaz olur. Şimdilik sadece şu kadarını derinden kavrasak dahi, büyük bir mesafe katedilmiş olacaktır: İyi bir "konuşmacı" yahud "iyi bir okuyucu" olmak için yıllarımızı versek dahi, bu ustalıklarımız "yazma"ya aynı nisbet ve kifâyette yansımak zorunda değildir. Belli bir kol kasını güçlendirme çalışmaları yaparak vücudun diğer kaslarını da eşit biçimde güçlendirebileceğimiz kanaati, özellikle "dil kabiliyetleri" bahsinde, maalesef pek de isabetli bir teşhis veya ümid vaadeden bir çözüm değildir.

Son sözümüz, İBDA'nın o altun prensibini hep birlikte hatırlamamız olacak; meâlen:

“Her mevzu, kendi esas, usûl ve kuralları çerçevesinde çözümlenip aydınlatılabilir.”

Bizce, konuşmak, dinlemek, okumak ve özellikle "yazmak" da, hâkezâ böyledir. "Bir Yazı Nasıl Yazılır?" başlıklı herhangi bir makale yahut kitaba şöyle bir gözucuyla bakmak bile, "usûlsüz" teşebbüslerin fasid dairesinden çıkmak için belki birebirdir.

 Aylık Dergisi, Aralık 2009

Bu Yazı için İlk Yorumu Sen Gönder
İsim
Email
Mesaj



Dergimizin Son Sayısı Çıktı!
Sayı: 2 - II.Dönem Güz 2011



Anasayfa | Yazılar | Haberler | Seçtiklerimiz | Dergiler | Dergi Aboneliği
Künyemiz | Hakkımızda | Bayilerimiz | Dergimize Yazın | Web Sitemize Yazın
                                 Copyright © Telif Hakları AKADEMYA'ya Aittir