"Çok Kolay Bir İş" Olarak Yazarlik
Hayreddin Soykan
Meşhur "Düşünen Adam" heykelinin meşhur
heykeltraşı Rodin'e, bir heykeli nasıl yaptığı sorulur. Şu kadarcık olur
cevabı:
"Çok kolay; taşın fazlasını atıyorum, geriye
heykel kalıyor."
Diğer yandan, herhangi bir heykeli üzerinde yıllar yılı
müthiş bir sabır ve titizlikle çalışan, ama sonra şöyle konuşan da aynı Rodin'dir:
"Bir iş, bittiğinde bile mükemmel değildir."
Şu hâlde, burada iki incelik öne çıkıyor bizce:
Birincisi; ne yaptığını bilen bir insan için, mesele
sadece ruhundaki "biçim"i malzemeye yansıtmaktır. Mânâdan kendi payına
düşeni, eşyaya -kağıda, taşa, sese, tuvale, sahneye ve diğerlerine- nakşetmektir.
Ruhunda billurlaşan "biçim"in ifadesi olmayan tüm fazlalıkları (ister
teneke, ister altın), eserine katmamaktır.
İkincisi; bir eserin vücud bulması için bize düşen,
yalnızca azami gayrettir. Mutlak mükemmellikse, harcı değildir kulun. Mânâdan
payına düşen, adı üstünde, sadece bir "pay"dan ibarettir;
"akis"tir, "hisse"dir. Yâni, sonsuz mânânın tamamı
olmadığı gibi, belki bir zerresi dahi
değildir.
İşte bunun gibi, usta bir yazara nasıl yazdığı
sorulacak olsaydı, alınacak cevablardan biri de aynı istikamette olabilirdi:
"Çok kolay; kelimelerin fazlasını atıyorum;
geriye yazı kalıyor."
Ve yine ekleyebilirdi:
"Bilseniz bazen ne kadar zordur bu kolayı yapmak
ve ne büyük emek ister. Üstelik, ne kadar güzel yazılırsa yazılsın, eser mânâyı
kuşatıp hapsedici olamaz, belki yalnızca o sonsuz mânâya okuyucusunu davet
etmekle kalır."
Artık bu makalenin yazılış vesilesine gelebiliriz o
hâlde: Bir yazar için, bu "kolay" nasıl olur da bazen bu derece
zordur? Yahud, yine bir yazar için, bu "zor" nasıl bu kadar kolaydır?
Ayrıca, hem bir "zorluk" hem de bir "kolaylık" belirten
böyle bir işe talib olanların en çok dikkat etmesi gerekenler neler olabilir?
Herkesin Yapabileceği Bir İş Olarak Yazarlık
Her insan bir müzisyen kadar güzel şarkı söyleyemez;
ancak, ağzından belli derecede âhenkli ses ve sözler çıkartmaya yine de herkes
muvaffak olabilir. Aynı şekilde, her insan bir ressam kadar güzel resim
çizemeyebilir; ancak, belli şekilleri gayet muntazaman çizmeye elbette herkes
muktedir olabilir.
Şöyle bir netice çıkarabiliriz o hâlde buradan:
Ustalar çapına erişemese de, ustalarla kendinde ortak olan bir "potansiyel"i,
yâni "yazma istidadı"nı, herkes belli ölçüde işleyip geliştirebilir.
Şunu da rahatça söyleyebiliriz aynı şekilde: Her insan
bir yazar kadar mükemmel fikirler ve satırlar kaleme alamayabilir; ancak, şayet
düşünebiliyor ve eli kalem tutuyorsa, onun da derlitoplu yazabileceği birşeyler
muhakkak vardır. Yeter ki, heykeltraşın taşın fazlalıklarını yonttuğu gibi, o
da sözlerin fazlalıklarını yontmaya davransın bir.
Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu'nun, "bizde
de böyle olsaydı" zımnında değerlendirdiğimiz, bu bâbtaki tesbiti şöyledir;
meâlen:
"Batı'da, meselâ bir itfaiyeci, emekli olduktan
sonra oturup hatıralarını kitablaştırabiliyor; böyle bir yazı kültürü yerleşmiş."
Bu iktibasın ışığında devam edersek, mesele, herhangi
bir meslek erbabının eline kalem almasından ibaret de değildir. Bizce bu
vesileyle dile getirilebilecek bir diğer incelik, başkalarının belki hiçbir
zaman o hakikilik ve kifâyette nakledemeyeceği hayat tecrübelerini diğer
insanların da ilgi ve bilgisine sunmak, böylesi nadide tecrübeleri tüm bir
toplum veya insanlıkla paylaşmaktır. Meselâ, bir itfaiyeci olmadığımıza göre
bizim asla yazamayacaklarımızı, görmüş geçirmiş bir itfaiyeci elbette
yazabilir; kaldı ki, yaşadıklarının kanlı canlı tecrübesini, itfaiyeci olmayan
başka herkesten çok daha iyi biçimde yazıya aksettirebilir. Örnekte
"itfaiyeci" olanı, dilersek, tek tek her insana, her meşguliyet veya
tecrübe sahasının fail yahud müşahidlerine şâmil kılabiliriz. Ne muazzam bir
fayda, biraz düşününce.
Netice olarak bizlere düşen, belki bir ilim âşığı
derecesinde olmasa da herkesi "okur" kılmak olduğu kadar, meslekten
bir yazar kadar olmasa da herkesi aynı zamanda "yazar" kılmaktır.
Günümüzün lafta "modern"lerinin halkın zihnini dört bir koldan iğdiş
etmesinin, televizyon yahud internet karşısında toplumu sersemleştirmesinin,
milleti kağıt ve kalemden böylece soğutmasının tamamen zıddı olarak, tüm
toplumu hakikaten "okur-yazar" kılmaktır.
Günümüzdeki durumun bizce pek şaşırtıcı olmayan bir diğer
vechesi, bu "okumaz-yazmaz"lığın, özellikle Batı'nın kültür
emperyalizmi tezgâhından geçmiş toplumlarda çok vahim noktalara ulaşmasıdır. Amerika'nın
Sesi Radyosu'nun (VOA) internet sayfalarında yayınlanan ve üniversitede
"yazma" dersleri veren Amerikalı bir akademisyenin -kendi toplumları
dışındakileri açıkça küçük görücü- şu değerlendirmesi ziyâdesiyle dikkat
çekicidir. Yaklaşık olarak:
"Amerika Birleşik Devletleri'ne okumaya gelen
üniversite öğrencilerinin en göze çarpan yetersizliği, doğru düzgün yazmayı
bilmemeleri. Bu yetersizlik şunu gösteriyor ki, sözkonusu öğrencilerin
geldikleri ülkelerde ciddi bir yazma eğitimi verilmediği gibi, öğretmenlerinin
yazmayı ne derece bildiği de son derece kuşkulu. Böyle yetersiz bir eğitim
geçmişiyle aramıza katılan gençler için bu vakitten sonra bizler ne yapabiliriz,
doğrusu ben de bilmiyorum."
Ne yapılmaması ve olunmaması gerektiğini acıtıcı bir şekilde
kafamıza kakan bu değerlendirmeden sonra, ne yapılması gerektiği de aynı
berraklıkta ortaya çıkıyor: Bir devletin "kültür politikası", bizim
için de bir "kültür inkılâbı", sadece aydınlar çevresinde dönüp duran
bir fikir imtiyaz ve yüksekliğine mevzu olmadığı ve olmaması gerektiği gibi,
"okur-yazar"lık da belli seçkinlerin inhisarında değildir ve olmamalıdır.
Fertler -bizce istisna bahaneleri aranmadan-, her vesileyle ve her derecede
okumaya ve yazmaya teşvik edilmelidir.
Dört Dil Kabiliyetini Geliştirmek
Her insanda "ortak" olan bellibaşlı dil
potansiyelleri, diğer bir deyişle, biraz gayretle geliştirilip melekeleştirilebilecek
ve nihayet "kabiliyet" vasfını kazanacak birtakım "ortak"
istidatlar vardır. Umumiyetle dört sınıfta mütalâa edilirler: Konuşmak,
dinlemek, yazmak ve okumak.
Bu dört "kabiliyet", yâni "işlenmiş ve
geliştirilmiş istidat", meşhur İtalyan estetikçi Benedetto Croce'nin
tasnifiyle, şuurun "deha" ve "takdir" ritimlerine delâlet
etmekte bizce.
"Deha" dairesinde olanları, gerçekte "İFADE"
dairesinde olanlar olarak, "konuşmak" ve "yazmak" şeklinde
tesbit edebiliriz. Konuşmak "sesle ifade" iken, yazmak "yazıyla
ifade"dir. Birincisi, "şifahî-dudakla" konuşma, ikincisi
"kitabî-elle" konuşmadır. Neticede her ikisi de "ifade"
etmedir ve ikincisi (yâni, yazmak), birincisinin (yâni, konuşmak) geliştirilmiş
şeklidir. Ne var ki, konuşmak daha tabiî bir faaliyetken, yazmak bir
"enstrüman-âlet" kullanmak gibidir ve "usûlünce" öğrenilmesi
gerekir.
"Takdir" dairesinde olanlarıysa, gerçekte
"ANLAMA" dairesinde olanlar olarak, "dinlemek" ve
"okumak" şeklinde tesbit edebiliriz. Dinlemek, "sesle
anlama" iken, ikincisi "yazıyla anlama"dır. Birincisi
"kulakla" anlama, ikincisi "gözle" anlamadır. Neticede her
ikisi de "anlama"dır ve ikincisi (yâni, okumak), birincisinin (yâni,
dinlemek) geliştirilmiş şeklidir. Ne var ki, dinlemek daha tabiî bir
faaliyetken, okumak bir "enstrüman-âlet" kullanmak gibidir ve
"usûlünce" öğrenilmesi gerekir.
Bu vesileyle, iyice anlaşılması elzem görünen ilişkili
bir diğer bahse, "ifade ve biçim" içiçeliğine temas etmek istiyoruz şimdi.
Şöyle ki, hem "kendini ifade", hem de "ifade edileni
anlama" hadisesi, biri "ifadeci" diğeri "muhatab" hüviyetinde
tezahür etse de, gerçekte her ikisi de "şuur"da doğmuş bir
"biçim"e karşılık gelir. Açıkçası, bu anlamda her ikisi de, birer
"biçim olan ifade" yahud aynı anlama gelecek şekilde "ifade olan
biçim" olarak doğar. İfade etmek için de, ifade edileni anlamak için de şuurumuzun
manevî bir "BİÇİM"i müşahede ihtiyacı vardır ki, maddî biçim
dairesinde değerlendirilen sesler, harfler, çizgiler, renkler, şekiller ve diğerleri,
yalnızca şuurdaki asıl "manevî" biçimin HATIRLATICILARI
mesabesindedir, yani ruhtaki "biçim"in tâ kendisi değildir.
Ressam Kandinsky'nin, meâlen, "dış şekil" ve "dış
güzellik"ten önceki "esas" olduğunu defaatle vurguladığı
"iç zorunluluk" ve "iç güzellik" biçimidir asıl temini
gereken.
Demek ki, yalnızca kelime ve cümlelerin sathında gelip
giderek, birtakım kelimeleri yanyana getirerek (böylesi cümleler zahiren ne
kadar muhteşem görünürse
görünsün), sözkonusu manevî "biçim" elde edilemez. Öyleyse, varacağımız
şu netice son derece önemlidir: Şuurda "biçim"ini bulamamış sözler
"ifade" olmadığı gibi, böylesi "biçimsiz" sözlerle ne
herhangi bir mânâ ifade edilebilir ne de böylesi sözlerden bir mânâ çıkartılabilir.
Çünkü bu nevî sözler, "ifade garabeti"nden öte bir değer taşıyor değildir.
Şayet bir şeyi bir türlü anlatamıyorsak, aslında onu en başta biz anlamamışızdır
ve şuurumuzda doğmuş manevî bir "biçim" de yoktur. Aynı şekilde, şayet
bize anlatılan bazı şeyleri bir türlü anlayamıyorsak üzülmeye de gerek yoktur,
çünkü büyük ihtimalle karşımızda anlaşılabilecek manevî bir "biçim"
yoktur.
Buradan çıkartılabilecek belki en büyük ders, konuşan
veya yazan herhangi bir insanın, hakikaten anladığı neyse, şuurunda berrak
biçimde "biçim"lenen neyse, yalnızca onu konuşmaya veya yazmaya
davranmasıdır. İster basit, ister girift, insan anladığından ötesini istese de
ifade edemez. Zaten konuşmak veya yazmak, bu yüzden o kadar da "zor" değildir. Zorluk, bizim anladığımızı
derlitoplu yazmak yerine, gerçekte pek anlamadıklarımızı "ifade"
etmeye davranmamızdan dolayıdır. Bu "tam anlamadıklarımız", işte en başta sözünü ettiğimiz
"fazlalıklar"dır ve ne kadar "değerli" görünseler de, yazıdan
bilhassa uzak tutulmalıdır.
Kabiliyetleri "Ayrı Ayrı" Geliştirmek
Öyleyse, şunu -tüm kalbimizle inanarak- ifade etme
vakti gelmiştir: Konuşabilen herkes, biraz gayretle yazabilir; dinleyebilen
herkes, biraz gayretle okuyabilir. Elbette, "ustalık" başka birşeydir.
Konuşabiliyoruz diye nasıl hepimiz "hatib" olmuyorsak, yazabiliyoruz
diye hepimiz "yazar" da olmayız. Saydığımız "dört dil
kabiliyeti"nin ayrı ayrı ustaları bulunsa da, makalemiz vesilesiyle biz,
nasıl olabildiğince iyi bir "yazar" olabiliriz bahsiyle ilgileniyoruz
yalnızca. Daha açık ifade etmek gerekirse, bir "usta" derecesine ulaşamasak
da, meselenin, bir "enstrüman" çalmayı öğrenmek gibi biraz gayret istediğini
vurgulamak istiyoruz sadece.
Yeri gelmişken, çok mühim bir yanılgıya bilhassa
dikkat etmek şart gözüküyor. Pek bilindiğine şahid olmadığımız bir inceliktir
ki, insanlar iyi bir "hatib-konuşmacı" olunursa, iyi de bir
"yazar" olunabileceğini vehmederler. Oysa bu, yanlıştır. Her
kabiliyetin "ayrı ayrı" ve "usûlünce" öğrenilmesi gerekir.
Yabancı dil öğrenenlerimiz bilirler, sürekli "okuma", yâni
"okuyarak anlama" kabiliyetini geliştirenler, en basit günlük
ifadeleri bile o yabancı dilde konuşamayabilirler; çünkü "konuşma",
ayrıca geliştirilmesi gereken bir kabiliyettir. Bir başkası o yabancı dili konuştuğunda,
deminki usta okuyucu yine pek bir şey anlamayabilir; çünkü "dinleme",
ayrıca geliştirilmesi gereken bir diğer kabiliyettir. Aynı usta okuyucumuz, yine
aynı yabancı dilde, üç satırı bir araya getirebilecek kadar olsun doğru düzgün
yazamayabilir; çünkü "yazma" da, ayrıca geliştirilmesi gereken bir başka
kabiliyettir. Bu kez öbür cebheden bakarsak, yabancı dili iyi konuşabilen yahud
dinlediğini anlayabilen bir kişi, o yabancı dilde yazılanları anlama güçlüğü
çekebilir. Turistik bölgelerde bir yabancı dili "sokakta" öğrenen
nice insan, işte bu durumdadır; çünkü "okuma" da, yine ayrıca geliştirilmesi
gereken bir kabiliyettir.
Kuşkusuz bizler, anadilimizi konuşmak gibi bir
avantajdan dolayı, bahsin hiç olmazsa "konuşma" ve
"dinleme" yönlerinde pek güçlük yaşamayız. Ancak iş
"okuma"ya, hele hele "yazma"ya gelince, birtakım güçlükler
başgöstermesi kaçınılmaz olur. Şimdilik sadece şu kadarını derinden kavrasak
dahi, büyük bir mesafe katedilmiş olacaktır: İyi bir "konuşmacı"
yahud "iyi bir okuyucu" olmak için yıllarımızı versek dahi, bu ustalıklarımız
"yazma"ya aynı nisbet ve kifâyette yansımak zorunda değildir. Belli
bir kol kasını güçlendirme çalışmaları yaparak vücudun diğer kaslarını da eşit
biçimde güçlendirebileceğimiz kanaati, özellikle "dil kabiliyetleri"
bahsinde, maalesef pek de isabetli bir teşhis veya ümid vaadeden bir çözüm değildir.
Son sözümüz, İBDA'nın o altun prensibini hep birlikte
hatırlamamız olacak; meâlen:
“Her mevzu, kendi esas, usûl ve kuralları çerçevesinde
çözümlenip aydınlatılabilir.”
Bizce, konuşmak, dinlemek, okumak ve özellikle
"yazmak" da,
hâkezâ böyledir. "Bir Yazı Nasıl Yazılır?" başlıklı
herhangi bir makale yahut kitaba şöyle bir gözucuyla bakmak bile,
"usûlsüz" teşebbüslerin fasid dairesinden çıkmak için belki
birebirdir.
Aylık Dergisi, Aralık 2009