ANA SAYFA HABERLER DERGİLER BAYİ ADRESLERİ BİZE YAZIN İRTİBAT
SON HABER:  

28 ŞUBAT YARGILANSINAKADEMYA PANELLERİİBDA KÜLLİYATI İNDEKSLERİKALEMİNDEN MİRZABEYOĞLUKÜRT MESELESİRÖPORTAJLARSÖZ ÇAKAL CARLOSTA

- NECİB FAZIL -- SALİH MİRZABEYOĞLU -ABDÜLHAMİD KOÇAAHMED EYMENAKADEMYAALİ NACARAV. ALİ RIZA YAMANAV. GÜVEN YILMAZAYŞEGÜL AHFABİLGEHAN ERENCOYOTTEDR. NEVZAT ŞİPLEMEFATİH TURPLUGÖKHAN GÜMÜŞGÜLÇİN ŞENELHAKAN YAMANHAYREDDİN SOYKANHÜLYA UYARİKTİBASKÂZIM ALBAYRAKKENAN DURUMAHMUD E. DURUMÜJDE BAYRAMMUSTAFA SEÇKİNEROĞUZ YILDIRIMÖMER EMRE AKCEBEOSMAN AKYILDIZREHA SUVARİREİ TAKAHARARUKİYE AVCIRUKİYE ŞENELSEDAT BULUTSELÇUK ARSLANSELİM GÜRSELGİLSENCER EKİNSEZAİ KIRLANGIÇSİZDEN GELENLERTURAN DEMİRÜMİT ELÖNÜZELİHA KILIÇPARLAR

HAYREDDİN SOYKAN
Yazıları Paylaş
Yazıda İç Şekil ve Dış Şekil
Eklenme: 2010-12-29 | Okunma: 405

Yazıda İç Şekil ve Dış Şekil

Hayreddin Soykan

 

DIŞ ŞEKİLDEN ÖNCE İÇ ŞEKİL

Hem konuşarak veya yazarak "kendini ifade", hem de dinleyerek veya okuyarak "ifade edileni anlama" hâdisesi, her ne kadar biri "ifadeci", diğeri "muhatab" hüviyetinde tezahür de etse, neticede her ikisi de "şuur"da doğmuş bir "biçim"e karşılık gelir. Şöyle ki, konuşarak veya yazarak ifade ettiğimiz de, dinleyerek veya okuyarak anladığımız da, neticede bir “biçim”dir. Açıkçası, bu anlamda her ikisi de, birer "biçim olan ifade" olarak doğar. Bu noktada hemen herkes hemfikir olsa da, biz bu makalemizde, hemfikir olmak bir yana, birçoğumuzun üzerinde herhangi bir fikrimizin bile olmadığını sandığımız, ancak bir yazıyı hakikaten “yazı” kılan İÇ ŞEKİL meselesine temas edeceğiz.

Evet, ifade etmek için de, ifade edileni anlamak için de şuurumuzun bir İÇ ŞEKİL – İÇ SÛRET anlamında "BİÇİM"i müşahede ihtiyacı vardır ki, “maddî şekil – maddî biçim” dairesinde değerlendirilen işitilir veya görülür sesler, harfler, çizgiler, renkler, şekiller ve diğerleri, yalnızca şuurdaki asıl “iç şekil – iç sûret”in AKİSLERİ veya HATIRLATICILARI mesabesindedir, yâni ruhta doğan "biçim"in tâ kendisi değildir. Şu hâlde, buradaki anlamıyla “şekil” veya “biçim”, herkesin anladığı anlamda “dış” unsurlar toplamı değildir.

İBDA Mimarı’nın altını çizdiği bir hikmet:

- “Herhangi bir şeyin sureti DÜŞÜNCENDE belli olmadıkça onu idrak etmiş olamazsın; çünkü idrakın o şeye mutabık olması icabeder. Bir şeyin DÜŞÜNCEDE belli olması, olduğu gibi idrakın şartıdır.” (Mirzabeyoğlu, 1998a: 254, vurgular bize âit)

Demek ki, konuşur veya yazarken yalnızca kelime ve cümlelerin sathında gelip giderek, birtakım kelimeleri yanyana getirerek (böylesi cümleler zahiren ne kadar muhteşem görünürse görünsün), sözkonusu “iç şekil – iç sûret” elde edilemez. Öyleyse, varacağımız şu netice son derece önemlidir:

Şuurda "biçim"ini bulamamış sözler "ifade" olmadığı gibi, böylesi "biçimsiz" sözlerle ne herhangi bir mânâ ifade edilebilir ne de böylesi sözlerden bir mânâ çıkartılabilir. Çünkü bu nevî sözler, "ifade garabeti"nden öte bir değer taşıyor değildir. Şayet bir şeyi bir türlü anlatamıyorsak, aslında onu en başta biz anlamamışızdır ve şuurumuzda doğmuş bir “iç şekil – iç sûret” yoktur. Aynı şekilde, şayet bize anlatılan bazı şeyleri bir türlü anlayamıyorsak, üzülmeye de gerek yoktur, çünkü büyük ihtimalle karşımızda anlaşılabilecek bir “iç şekil – iç sûret” yoktur. Bu çerçevede Goethe, “şekil” davasının çoğunun bilmediği ve bu yüzden hiç de dikkat etmediği bir incelik olduğunu vurguluyor:

- “Malzemeyi herkes önünde hazır görür, ÖZÜ ancak ona birşeyler katabilen bulur. ŞEKİL ise çoğunluk için bir SIRDIR.” (Mirzabeyoğlu, 1998b: 203, vurgular bize âit)

Goethe’nin telaffuz ettiği üç kavrama daha yakından bakmak şart görünüyor: ÖZ, ŞEKİL ve SIR. İlk başta bunların birbirinin zıddı olduğu zannedilebilir; hani “öz” ve “sır” içte, şekil “dışta” bulunur zannı. Acaba öyle mi? Cevab, Mütefekkir’den:

- «ŞEKLİN, “özden; bu yüzdendir ki ÖZ!” hakikatini ve onun SIRRÎLİK hikmetini, bir misâlle çerçevelemek kabildir:

- “Bir melodi ele alalım... Bu melodi, sadalardan meydana gelmiştir; fakat, bütünü bakımından bir ferdîliğe ve bir vahdete maliktir. Nitekim aynı melodiyi başka bir tona nakledersek, bu nakilde değişmeyen tek bir sada kalmadığı hâlde, melodiyi mükemmelen tanırız. Demek ki ŞEKİL, unsurların verimi olmak şöyle dursun, bilâkis bu UNSURLARDAN BAĞIMSIZDIR...”

Bu vakıâ, ezbere tarafından kullanılan “şiirde İÇ ŞEKİL” meselesi için de güzel bir misâldir; dikkat ediliyorsa, şeklin unsurlardan bağımsız yönü, onu doğrudan doğruya ÖZE AİT ve ÖZÜN KENDİ demek olan bir mânâya yükseltiyor...” (Mirzabeyoğlu, 1998b: 242-243, vurgular bize âit)

Bunlardan bizim çıkartabileceğimiz belki en büyük ders, konuşan veya yazan herhangi bir insanın, hakikaten “anladığı” neyse, şuurunda berrak biçimde “sûret”lenen, “şekil”lenen veya "biçim"lenen neyse, yalnızca onu konuşmaya veya yazmaya davranmasıdır. Mütefekkir’in Marifetname’de altını çizdiği üzere: “Siz, mevzuu anlamadıkça, onu başkasına anlatamazsınız.” (Mirzabeyoğlu, 2007). Zaten insan, ister basit ister girift, anladığından ötesini ne kadar uğraşsa da “ifade” edemez.

Aslına bakılırsa konuşmak veya yazmak, tam da bu yüzden o kadar "zor" değildir. Zorluk, bizim anladığımızı derlitoplu yazmak yerine, gerçekte pek anlamadıklarımızı "ifade" etmeye davranmamızdan dolayıdır. Bu "tam anlamadıklarımız", yontulması veya atılması gereken "fazlalıklar"dır ki, ne kadar "değerli" görünseler de, yazıdan bilhassa uzak tutulmalıdır. Şayet “aslında anlıyorum ama anlatamıyorum” tarzında bir düşünce bizi istilâ ederse, yine bilinmelidir ki, bu da “anlamıyorum” demenin bir diğer şeklidir yalnızca. Benedetto Croce, çok yerinde olarak bu zannın üzerine gider:  

- «Çoğu şöyle dendiği duyulur: Kafamda birçok önemli düşünce var, fakat, onları ifade etmeyi başaramıyorum. Eğer bunu söyleyenler, hakikaten bu gibi düşüncelere sahib olsalardı, bunları hakikatte güzel ve uyumlu (âhenkli) kelimeler hâline koyacaklar ve böylece de onları İFADE etmiş olacaklardı. Ve eğer bu düşünceler, ifade edildiklerinde ortadan kalkıyor gibi görünüyor, yetersizleşiyor ve yoksullaşıyorsa, o zaman bunlar, ASLINDA VAR OLMADIĞI IÇIN böyle oluyorlarlar. (…)

Tıpkı para bakımından zengin olduğunu sanan bir insanın aritmetik tarafından yalanlanarak cezalandırılması gibi (aritmetik, servetinin ne kadar tuttuğunu ona isbat eder), aynı şekilde, düşünce ve fantazi tasavvurları bakımından zengin olduğunu sanan bir insan, eğer ifade etmedeki kabiliyetsizliğini aşmaya zorlanacak olursa, gerçekliğe toslayacaktır. Biz birinciye “say” diye bağırırız; ikinciye “konuş”, işte kalem al ve kendini ifade et deriz.» (Croce, 1983: 120, 122, vurgular bize âit)

Peki Croce, kimi insanların kafalarında hakikaten berrak biçimde mevcut olan bir düşünceyi “yazıyla” aynı berraklıkta nakledememesi gerçeği ortadayken, acaba haksızlık mı ediyor? Bizce hayır. Eğer o düşünce sende varsa, önce “konuş” diyor Croce. Çünkü konuşmak, doğrudan ve tabiîdir; kelimeler kâfi gelmese de, “hâl diliyle” zaten anlatırız zihinde “şekillenen” o düşünceyi. Bilâhare Croce, -bir nevî- eğer gayret eder ve usûlünce yazmayı öğrenirsen, sende mevcut o düşünceyi elbette yazman da gerekir diye ekliyor. Croce’nin asıl itirazı, “düşüncede” berrak biçimde şekillenmemiş bir düşüncenin “dışta” ifadeye dökülmesi gayretkeşliğine, hattâ sahtekârlığınadır. Zira düşüncede berrak biçimde şekillenen bir düşünce, önce konuşurken, sonra yazarken, “kendine uygun kalıb”ı temin etmesini zaten bilir. İfadenin içimizdeki berrak “sûret” veya “melodi”si, bize “dışta” her zaman yol gösterir. Sanatkârın veya usta bir yazarın yaptığı da bundan başkası değildir:

- “Konuya BİÇİM vermek, tasavvur edici hafızayı kullanarak çamura ŞEKİL vermeye benzetilebilir. Heykeltraş, elindeki çamur parçasını, ZİHNİNDE taşıdığı görüntüye benzetinceye kadar yoğurur, şekil verir.” (Barzun, Graff, 2004: 16, vurgular bize âit)

Bu zâviyeden “sûret-şekil” ve “mânâ”, zihinde aynı ânda billurlaşır; billurlaşan böylesi her sezgi veya düşünceyse, aynı zamanda bir “biçim” ve “ifade” vasfı kazanır. Bize de yalnızca, bunu “dıştaki” en uygun ifade araçlarına AKSETTİRMEK, bir deyişle DIŞLAŞTIRMAK kalır. Hani kafamızdaki berrak bir düşünceyi, muhatabımıza, içinde bulunduğumuz şartlara, zamana ve zemine göre ifade için bir nebze “duraklarız” ya, aynen bunun gibi, “uygun” bir ifade arayışıdır “dışlaştırmak”. “Olmayan”ı ifade bocalaması veya gayretkeşliği değil.

“Sûret-şekil” ve “mânâ”, zihinde aynı ânda billurlaşır, dedik. “Aynı ânda billurlaşır” deyince, Üstad Necib Fazıl’ı hatırlamamak ne mümkün:

- “Olukta olgunlaşan damla, kopacak hâle gelmeden tam bir ŞEKİL ve KALIB doldururken; arı, o harikulâde verimini mumdan altı köşeli duvarlar içinde istif ederken; örümcek zikzaklı şarkısını lif lif örgüleştirirken; yemişin her nevî, lezzetine göre bir renk ve çizgi plânını işaret ederken, ŞEKİL VE KALIPTAKİ DERİN SIRRI hissedememek, sadece ahmaklıktır.” (Mirzabeyoğlu, 1998b: 211, vurgular bize âit)

Üstad’ın “olukta olgunlaşan damla, kopacak hâle gelmeden tam bir şekil ve kalıb doldururken” demesine nazaran, bir makale veya eseri “ne zaman” kaleme alabileceğimiz hususu da bizce aydınlığa kavuşmuş oluyor: Ruhumuzda net olarak “şekillenince”. Andre Gide’nin bu bâbta Günlük’ünde zikrettiğini, Mütefekkir Mirzabeyoğlu Marifetname’sinde naklediyor:

- “Kaleme almak için, eserin benliğimizde susmasını beklemek lâzımdır.” (Mirzabeyoğlu, 2007: 182)

Dikkat edildiyse, “şekil” veya “biçim” bahsi üzerinde bilhassa durduk ve birbirini destekleyen hikmet ve şâhidlikleri arka arkaya verdik. Şu yüzden buna gerek duyduk ki, “iyi yazma”nın PÜF NOKTASI, “şekil” veya “biçim” bahsini derinden anlamaktır ve gerisi tamamen bu bahsin çeşitlenmelerinden ibarettir. Goethe, tam da bu yüzden olsa gerek, “Şeklin malzeme gibi iyi sindirilmesi gerekir, hattâ o daha da güç sindirilir.” demiştir. (Mirzabeyoğlu, 1998b: 203)

Özetle, “şekil” davası, bildik anlamda basit bir “şeklîlik” veya “sathîlik” mevzuu değil, ummân misâli muazzam derinliği olan inceler incesi bir meseledir. Ne var ki, makalemiz boyunca biz, bu derinliğin -o da dilimiz döndüğü ve idrakımız eriştiğince- yalnızca sathından haber vermekte; hakiki derinliğe tâlib olanlarıysa, İBDA külliyatına davetle iktifâ etmekteyiz. Bu derinliğe bir misâl vermek bâbında, meramımızı anlatırken uygunluğu ve kolaylığı bakımından seçtiğimiz İÇ ŞEKİL mefhumunu ele alalım. İBDA külliyatında bu mefhum, bizim idrakımızın yeterince nüfûz edemediği bir yükseklikte ve çok daha ince nüanslarıyla işlenmektedir. Buyrunuz:

- «Şeklin “sırrî” bir hakikati var; “herşeyde parçaların toplamından fazla birşey vardır” hikmeti icabı, şekil, unsurların verimi olmak şöyle dursun, -sadalar değişse de melodiyi tanımamız örneğindeki gibi-, unsurüstü birşeydir... “Bir meçhulü bir malûmla anlatmak” usûlümüz içinde görülüyor ki, diyalektik de kökünde “unsurüstü” birşeydir; “hakikat” veya “hakikati olmayan mahiyet” hâlinde... Ve Goethe’den “İÇ ŞEKİL” davası:

- “Hakiki edebiyat dehâsı, ortaya çıktığı her yerde, kendi içinde bir bütündür; isterse dilin yetersizliği, dış tekniğin veya ne olursa olsun bir şeyin yetersizliği karşısına çıkmış olsun. Onun içinde yüksek bir İÇ ŞEKİL vardır ki, sonunda herşey bunun hizmetine girer; karanlık ve bulanık alanda bile sonra berraklıkta olduğundan daha mükemmel çalışır.”

Usul, “esas”a götüren yoldur; esas, onunla elde edilir... Diyalektik de bunun düzeni, tertibi... Askerin yanyana diziliş tertibi “diyalektik” ise, hizâ da “usul”; ortaya çıkan “nizam” görüntüsü de “esas”... Ve hepsi yanyana ve içiçe kavramlar olarak, kullanıldığı yere nisbetle mânâ alır... Bu cümleden olarak “İÇ ŞEKİL” de, “kelimeler ve cümleler üzerinde herhangi bir kalıb ifâdesi değil de, kelimeler ve cümleler vasıtasıyla kalıbta bir fikir edası”nı gösteren “üslûb” ile aynı çizgide... “İÇ ŞEKİL” davasını da Üstadım’dan gösterelim:

- “Şiirde dış mânâ, büyük muhteva yekûnuna giren zâhirî delâlet unsurlarının heykeli; iç mânâ ise bu heykelin edasından tütücü gizli delâletler... Bunlardan biri tebliğ, öbürü telkin mevzuu... İşte şiirde, doğrudan doğruya, “dışın dışı, iç, için içi” gizli mânâların esîrî kıvrımlarını örgüleştiren edadır ki, İÇ ŞEKLİ dokur. Bu dokunun malzemesi, yine doğrudan doğruya dış âhengin ötesindeki iç âhenk, kelimelerin dış mânâsı altındaki iç mânâ, kelime münasebetlerinde lezzetleşen mizaç tavrı ve duygu hâli... İÇ ŞEKİL, en büyük tecrit işi olan şiirin, müşahhas kalıbı üzerine binmiş mücerret ruhudur.”» (Mirzabeyoğlu, 1998b: 215-216, vurgular bize âit)

 

İÇ ŞEKLE UYGUN DIŞ ŞEKLİ BULMAK

Zihinde billurlaşan şekil, sûret veya biçim, DIŞA ister bir cümle kadar küçük, isterse bir kitab kadar büyük çaplı AKSETSİN, neticede kendi içinde bir BÜTÜNDÜR. “Bütün” anlaşılmadan “parçalar” da anlaşılamayacağına göre, muhataba meramımızı ifade ederken de, muhatabın meramını anlamaya çalışırken de başlıca mesele, önce “bütün”e sahiblik veya önce “bütün”ü kavramaktır. Yoksa hâdise, fili bir “bütün” olarak göremeyen körlerin parça parça fil tarifine yahud körlerden parça parça fil tarifi almaya döner ki, birincisi “anlatamamak”, ikincisi “anlayamamak”tır.

İç şeklin kendi içinde bir “bütün” olduğunu bilmek ve üstelik bu “bütün”e zihninde mâlik olmak , “iyi yazma” bahsinde tek başına yeterli midir? Değildir. Mesele, bu iç şekle “uygun” dış şekli bulmak, bu iç şekli yine bir “bütün” hâlinde okuyucuda da temin edecek dış şekil unsurlarını tertib ve terkib etmektir. Dış şekil unsurlarıysa, yazmak sözkonusu olduğunda, paragrafların, cümlelerin ve kelimelerin hep beraber belirttiği “yazı bütünü”dür. İşte yazara düşen de, “ana fikir” denilen “öz” hâlindeki “bütün”ü yukarıdan aşağıya doğru tüm yazıya şâmil kılıcı bir nizam temin etmek; bu birlik ve bütünlüğü “parça” hüviyetindeki tüm diğer “alt bütünlere” yaymaktır. Sözkonusu “alt bütünler” ise, önce paragraflar, sonra da cümlelerdir. En alttaki “parça” unsurlar olarak KELİMELER, yukarıya doğru cümle bütünü içinde anlam kazanır. CÜMLELER, yine yukarıya doğru paragraf bütünü içinde anlam kazanır. PARAGRAFLAR ise, yine yukarıya doğru yazı bütünü içinde anlam kazanır. Kısacası, bir yazıdaki her “parça” unsur, mutlaka “yazı bütünü” içinde ve “ana fikir” altında bir anlam ve değer kazanır:

- “Yazılı mesajların anlaşılması, kelimelerin teker teker algılanması ile değil, cümlenin ve paragrafların tamamının dikkate alınmasıyla gerçekleşir. (…)

Bir yazıda sadece kelimelerin [lûgat] anlamlarını bilmek de çoğu zaman yeterli olmayabilir. O KELİMELERE yazarın yüklediği yeni anlamları, kelimenin CÜMLE oluştururken kazandığı anlamı, PARAGRAF içindeki anlamını ve nihayet bütün bu dil unsurlarının BÜTÜNLEŞMİŞ şekli olan YAZININ varlık sebebine [amacı ve ana fikrine] göre kazandığı anlamı da çıkarmak gerekir.” (Aktaş, Gündüz, 2009: 86, 35, vurgular bize âit)

Kendilerinden yukarıdaki iktibası yaptığımız Şerif Aktaş ve Osman Gündüz, “iyi bir yazı, iyi düzenlenmiş paragraflardan; paragraflar iyi cümlelerden; cümleler ise doğru ve yerinde kullanılmış kelimelerden meydana gelir” diyorlar. (Aktaş, Gündüz, 2009: 187) Peki saydıkları bu “iyi” yazı, cümleler ve paragraflarla “doğru ve yerinde” kelimelerin ortak özelliği nedir? Cevab, şimdiye dek ifade etmeye çalıştığımız üzere, tüm bu unsurların yekpâre bir “bütün” oluşturacak tarzda “âhenkli” bir şekilde bir araya gelmesi; kendi “parça” hüviyetleriyle öne çıkmak yerine, ancak bu “bütün” içinde anlam ve değer kazanır bir niteliğe bürünmeleridir. Kısacası, “ana bütün”ün mânâ şemsiyesi dışına taşacak şekilde hiçbir parçanın –tek başına ne kadar “değerli” de olsa- göze batmaması, yontulması gereken bir “fazlalık” yahud “çıkıntı” teşkil etmemesidir. Yine Croce’den dinliyoruz:

 - “Bir tragedya tasarlayan bir kimse, bir deyimle, büyük ölçüde intibâları büyük bir pota içine döker; daha önce tasarlanmış olan ifadeler, yeni ifadelerle beraber bir yığın içine atılır; tıpkı bir izabe fırınına biçim almamış bronz parçalarının çok değerli heykellerle birlikte atılabilmesi gibi. Yeni bir heykel elde etmek için, bu değerli heykeller, tıpkı biçim almamış bronz parçaları gibi erimelidir. ESKİ İFADELER, diğer ifadelerle yeni, BİRLİKLİ bir ifade hâlinde sentetik [terkibî] olarak birleşmek için tekrar intibâ olmak gereğindedirler.” (Croce, 1983: 131)

Croce’nin “İNTİB” derken kasdettiği, henüz bir “ifade bütünü” içindeki hususî “parça” rolünü almamış, yâni henüz işlenmemiş ve BİÇİMLENDİRİLMEMİŞ MALZEMEDİR diyor; bu nevî ham intibâların niteliğini ve onları düzene sokan İFADE BİÇİMİNİN fonksiyonunu anlatmayı Jacques Barzun ve Henry F. Graff’a bırakıyoruz: 

- «BİÇİM olmadığında, geçmişle ilgili bilgiler, uykuda görülen rüyadaki karışık imajlar gibi gözden kaçar, kaybolur. Dikkatli bir araştırmacı, karmaşık durumdaki bilgilerin ve fikirlerin tümüyle bir başkasına nakledilemeyeceğini ve hattâ kendi zihninde bile uzun süre saklamanın güç olacağını hemen kavrar. Çünkü insan beyni belli ölçüde düzen ve simetri gerektirecek biçimde düzenlenmiştir. Satılan malların gelişigüzel serpiştirildiği bir vitrin, seyredenlere zevk vermeyeceği gibi, insanın aradığını bulmasını da güçleştirir. (...)

Bir yazının ne anlattığını tartışırken “muhtevâsını” “biçiminden” ayrı tutarız; fakat bu ayırım gerçek değil hayalîdir. Aslında muhtevâyı yalnızca biçimden anlayabiliriz; ama biçim daha açık olduğunda, muhtevânın neler olabileceği daha kolay bilinebilir. Anlatmayı amaçladıklarıyla anlattıklarının AYNI olmasını sağlamak araştırmacının görevidir.» (Barzun, Graff, 2004: 185-186, vurgular bize âit)

Son cümle canalıcı kıymettedir; evet, “anlatmayı amaçladıklarıyla anlattıklarının AYNI olmasını sağlamak araştırmacının görevidir.” Ne var ki, tüm bir “yazma” literatürünün de özü olan bu hedef, bakkaldan ekmek almak kadar basit bir “anlaşma” hâdisesine değil, ciltlerce kitaba karşılık gelen ancak yine de “ummândan katre” mikyasında kalmaya mahkûm olan azîm bir meseledir. Şöyle ki, mesele parayı verip ekmeği almak değil, okuyucuya tüm bir “ruhunu vermek”tir. Mütefekkir, “Bir adama tesir etmek, ona kendi ruhunu vermek demektir.” hikmetinin altını çizer. (Mirzabeyoğlu, 2007: 132) Peki bu “ruh” nasıl verilir; işte bütün mesele.

En başta yazı, tek tek bambaşka duygu, düşünce ve tecrübe dünyasına sahib okuyucuları hedefleyecektir. Bu bakımdan, yazarın ruhundaki “şekil” ne kadar berrak olursa olsun, mesele bu şekli muhatabların ruh dünyasında da –elden geldiğince- AYNEN teşkil ettirebilme usûl ve uslûbunu bulma dairesinde gelişecektir. Bu bahsi bir başka çalışmamızda etraflıca ele almaya çalışacağımız için, şimdilik kısaca bir “ipucu” bırakmakla iktifâ edelim:

- “İnsan zihni bilgiye istekli olmakla birlikte, bir başkasının fikirlerini almada belli bir direnç gösterir. Bu fikirleri benimsemeden önce, insanın kendi fikirlerinin biçim, bağlantı ve yönelimleri açısından bir başkasının fikirlerindeki benzeri özellikleri benimsemesi gerekir. Aynı şekilde, bir yazarın, okuyucunun yabancı bir konuyu kabul etmesini bir yolla sağlaması gerekir. Bunu yaparken, düzenli kullanıldığında KONUŞMA VE YAZMA NİTELİKLERİ olarak tarif edilen pek çok araçtan yararlanır.

Bu nitelikler, AÇIKLIK, DÜZEN, MANTIK, KOLAYLIK, BÜTÜNLÜK, TUTARLILIK, RİTİM, GÜÇ, SÂDELİK, TABİÎLİK, ZARAFET, ZEKÂ ve HAREKET olarak adlandırılır. Ancak bunların hiçbiri birbirinden bağımsız düşünülemez; çakışırlar, biri diğerinin anlamını güçlendirir veya belirsizleştirir; bir başka deyişle USLÛB olarak bilinen tek bir güç hâline dönüşürler.» (Barzun, Graff, 2004: 219)

Netice olarak, yazarın zihninde olmayan bir “resmin”, yâni bizim kullandığımız anlamda “iç şeklin”, okuyucunun zihnine de aksetmeyeceği izahtan varestedir. Yazarın muhayyilesinde bu "fikrî resim", yâni BİÇİM mevcud olduktan sonra, gerisi, nisbeten "kolay" bir vesairedir.

 

 

KAYNAKLAR:

AKTAŞ, Şerif - GÜNDÜZ, Osman (2009), Yazılı ve Sözlü Anlatım –Okuma, Dinleme, Konuşma, Yazma- 11. Basım, Akçağ Yayınları, Ankara.

BARZUN, Jacques – GRAFF, Henry F. (2004), Modern Araştırmacı, Trc: Fatoş Dilber, 14. Basım, TÜBİTAK, Ankara.

CROCE, Benedetto (1983), İfade Bilimi ve Genel Linguistik Olarak Estetik, Trc: İsmail Tunalı, 2. Basım, Remzi Kitabevi Yayınları, İstanbul .

MİRZABEYOĞLU, Salih (1998a), Şiir ve Sanat Hikemiyatı –Estetik ve Ahlâk-, 2. Basım, İBDA Yayınları, İstanbul.

MİRZABEYOĞLU, Salih (1998b), Büyük Muztaribler I –Düşünce Tarihine Bakış-, İBDA Yayınları, İstanbul.

MİRZABEYOĞLU, Salih (2007), Marifetname –Süzgeç ve Şekil-, 2. Basım, İBDA Yayınları, İstanbul.

 Aylık Dergisi, Eylül 2010

 

 

 

Bu Yazı için İlk Yorumu Sen Gönder
İsim
Email
Mesaj



Dergimizin Son Sayısı Çıktı!
Sayı: 2 - II.Dönem Güz 2011



Anasayfa | Yazılar | Haberler | Seçtiklerimiz | Dergiler | Dergi Aboneliği
Künyemiz | Hakkımızda | Bayilerimiz | Dergimize Yazın | Web Sitemize Yazın
                                 Copyright © Telif Hakları AKADEMYA'ya Aittir