Yazıda İç Şekil ve Dış
Şekil
Hayreddin Soykan
DIŞ ŞEKİLDEN ÖNCE İÇ
ŞEKİL
Hem konuşarak veya
yazarak "kendini ifade", hem de dinleyerek veya okuyarak "ifade
edileni anlama" hâdisesi, her ne kadar biri "ifadeci", diğeri
"muhatab" hüviyetinde tezahür de etse, neticede her ikisi de
"şuur"da doğmuş bir "biçim"e karşılık gelir. Şöyle ki,
konuşarak veya yazarak ifade ettiğimiz de, dinleyerek veya okuyarak anladığımız
da, neticede bir “biçim”dir. Açıkçası, bu anlamda her ikisi de, birer
"biçim olan ifade" olarak doğar. Bu noktada hemen herkes hemfikir
olsa da, biz bu makalemizde, hemfikir olmak bir yana, birçoğumuzun üzerinde
herhangi bir fikrimizin bile olmadığını sandığımız, ancak bir yazıyı hakikaten
“yazı” kılan İÇ ŞEKİL meselesine temas edeceğiz.
Evet, ifade etmek için
de, ifade edileni anlamak için de şuurumuzun bir İÇ ŞEKİL – İÇ SÛRET anlamında
"BİÇİM"i müşahede ihtiyacı vardır ki, “maddî şekil – maddî biçim”
dairesinde değerlendirilen işitilir veya görülür sesler, harfler, çizgiler,
renkler, şekiller ve diğerleri, yalnızca şuurdaki asıl “iç şekil – iç sûret”in AKİSLERİ
veya HATIRLATICILARI mesabesindedir, yâni ruhta doğan "biçim"in tâ
kendisi değildir. Şu hâlde, buradaki anlamıyla “şekil” veya “biçim”, herkesin
anladığı anlamda “dış” unsurlar toplamı değildir.
İBDA Mimarı’nın
altını çizdiği bir hikmet:
- “Herhangi bir şeyin sureti DÜŞÜNCENDE belli
olmadıkça onu idrak etmiş olamazsın; çünkü idrakın o şeye mutabık olması
icabeder. Bir şeyin DÜŞÜNCEDE belli olması, olduğu gibi idrakın şartıdır.” (Mirzabeyoğlu, 1998a: 254,
vurgular bize âit)
Demek ki, konuşur veya
yazarken yalnızca kelime ve cümlelerin sathında gelip giderek, birtakım
kelimeleri yanyana getirerek (böylesi cümleler zahiren ne kadar muhteşem
görünürse görünsün), sözkonusu “iç şekil – iç sûret” elde edilemez. Öyleyse,
varacağımız şu netice son derece önemlidir:
Şuurda
"biçim"ini bulamamış sözler "ifade" olmadığı gibi, böylesi
"biçimsiz" sözlerle ne herhangi bir mânâ ifade edilebilir ne de
böylesi sözlerden bir mânâ çıkartılabilir. Çünkü bu nevî sözler, "ifade
garabeti"nden öte bir değer taşıyor değildir. Şayet bir şeyi bir türlü
anlatamıyorsak, aslında onu en başta biz anlamamışızdır ve şuurumuzda doğmuş
bir “iç şekil – iç sûret” yoktur. Aynı şekilde, şayet bize anlatılan bazı
şeyleri bir türlü anlayamıyorsak, üzülmeye de gerek yoktur, çünkü büyük
ihtimalle karşımızda anlaşılabilecek bir “iç şekil – iç sûret” yoktur. Bu
çerçevede Goethe, “şekil” davasının çoğunun bilmediği ve bu yüzden hiç
de dikkat etmediği bir incelik olduğunu vurguluyor:
- “Malzemeyi herkes
önünde hazır görür, ÖZÜ ancak ona birşeyler katabilen bulur. ŞEKİL ise çoğunluk
için bir SIRDIR.” (Mirzabeyoğlu, 1998b: 203, vurgular bize âit)
Goethe’nin
telaffuz ettiği üç kavrama daha yakından bakmak şart görünüyor: ÖZ, ŞEKİL ve
SIR. İlk başta bunların birbirinin zıddı olduğu zannedilebilir; hani “öz” ve
“sır” içte, şekil “dışta” bulunur zannı. Acaba öyle mi? Cevab, Mütefekkir’den:
- «ŞEKLİN, “özden; bu yüzdendir ki ÖZ!” hakikatini
ve onun SIRRÎLİK hikmetini, bir misâlle çerçevelemek kabildir:
- “Bir melodi ele alalım... Bu melodi, sadalardan
meydana gelmiştir; fakat, bütünü bakımından bir ferdîliğe ve bir vahdete
maliktir. Nitekim aynı melodiyi başka bir tona nakledersek, bu nakilde
değişmeyen tek bir sada kalmadığı hâlde, melodiyi mükemmelen tanırız. Demek ki
ŞEKİL, unsurların verimi olmak şöyle dursun, bilâkis bu UNSURLARDAN
BAĞIMSIZDIR...”
Bu vakıâ, ezbere tarafından kullanılan “şiirde İÇ
ŞEKİL” meselesi için de güzel bir misâldir; dikkat ediliyorsa, şeklin
unsurlardan bağımsız yönü, onu doğrudan doğruya ÖZE AİT ve ÖZÜN KENDİ demek
olan bir mânâya yükseltiyor...” (Mirzabeyoğlu, 1998b: 242-243, vurgular bize âit)
Bunlardan bizim
çıkartabileceğimiz belki en büyük ders, konuşan veya yazan herhangi bir
insanın, hakikaten “anladığı” neyse, şuurunda berrak biçimde “sûret”lenen,
“şekil”lenen veya "biçim"lenen neyse, yalnızca onu konuşmaya veya
yazmaya davranmasıdır. Mütefekkir’in Marifetname’de altını
çizdiği üzere: “Siz, mevzuu anlamadıkça, onu başkasına anlatamazsınız.” (Mirzabeyoğlu,
2007). Zaten insan, ister basit ister girift, anladığından ötesini ne kadar
uğraşsa da “ifade” edemez.
Aslına bakılırsa
konuşmak veya yazmak, tam da bu yüzden o kadar "zor" değildir.
Zorluk, bizim anladığımızı derlitoplu yazmak yerine, gerçekte pek
anlamadıklarımızı "ifade" etmeye davranmamızdan dolayıdır. Bu
"tam anlamadıklarımız", yontulması veya atılması gereken "fazlalıklar"dır
ki, ne kadar "değerli" görünseler de, yazıdan bilhassa uzak
tutulmalıdır. Şayet
“aslında anlıyorum ama anlatamıyorum” tarzında bir düşünce bizi istilâ ederse,
yine bilinmelidir ki, bu da “anlamıyorum” demenin bir diğer şeklidir yalnızca. Benedetto
Croce, çok yerinde olarak bu zannın üzerine gider:
- «Çoğu şöyle dendiği duyulur: Kafamda birçok
önemli düşünce var, fakat, onları ifade etmeyi başaramıyorum. Eğer bunu
söyleyenler, hakikaten bu gibi düşüncelere sahib olsalardı, bunları hakikatte
güzel ve uyumlu (âhenkli) kelimeler hâline koyacaklar ve böylece de onları
İFADE etmiş olacaklardı. Ve eğer bu düşünceler, ifade edildiklerinde ortadan
kalkıyor gibi görünüyor, yetersizleşiyor ve yoksullaşıyorsa, o zaman bunlar,
ASLINDA VAR OLMADIĞI IÇIN böyle oluyorlarlar. (…)
Tıpkı para bakımından zengin olduğunu sanan bir
insanın aritmetik tarafından yalanlanarak cezalandırılması gibi (aritmetik,
servetinin ne kadar tuttuğunu ona isbat eder), aynı şekilde, düşünce ve fantazi
tasavvurları bakımından zengin olduğunu sanan bir insan, eğer ifade etmedeki
kabiliyetsizliğini aşmaya zorlanacak olursa, gerçekliğe toslayacaktır. Biz
birinciye “say” diye bağırırız; ikinciye “konuş”, işte kalem al ve kendini
ifade et deriz.»
(Croce, 1983: 120, 122, vurgular bize âit)
Peki Croce, kimi insanların kafalarında
hakikaten berrak biçimde mevcut olan bir düşünceyi “yazıyla” aynı berraklıkta
nakledememesi gerçeği ortadayken, acaba haksızlık mı ediyor? Bizce hayır. Eğer
o düşünce sende varsa, önce “konuş” diyor Croce. Çünkü konuşmak,
doğrudan ve tabiîdir; kelimeler kâfi gelmese de, “hâl diliyle” zaten anlatırız
zihinde “şekillenen” o düşünceyi. Bilâhare Croce, -bir nevî- eğer gayret
eder ve usûlünce yazmayı öğrenirsen, sende mevcut o düşünceyi elbette yazman da
gerekir diye ekliyor. Croce’nin asıl itirazı, “düşüncede” berrak biçimde
şekillenmemiş bir düşüncenin “dışta” ifadeye dökülmesi gayretkeşliğine, hattâ
sahtekârlığınadır. Zira düşüncede berrak biçimde şekillenen bir düşünce, önce
konuşurken, sonra yazarken, “kendine uygun kalıb”ı temin etmesini zaten bilir.
İfadenin içimizdeki berrak “sûret” veya “melodi”si, bize “dışta” her zaman yol
gösterir. Sanatkârın veya usta bir yazarın yaptığı da bundan başkası değildir:
- “Konuya BİÇİM vermek, tasavvur edici hafızayı
kullanarak çamura ŞEKİL vermeye benzetilebilir. Heykeltraş, elindeki çamur
parçasını, ZİHNİNDE taşıdığı görüntüye benzetinceye kadar yoğurur, şekil
verir.” (Barzun,
Graff, 2004: 16, vurgular bize âit)
Bu zâviyeden “sûret-şekil” ve “mânâ”, zihinde aynı
ânda billurlaşır; billurlaşan böylesi her sezgi veya düşünceyse, aynı zamanda
bir “biçim” ve “ifade” vasfı kazanır. Bize de yalnızca, bunu “dıştaki” en uygun
ifade araçlarına AKSETTİRMEK, bir deyişle DIŞLAŞTIRMAK kalır. Hani kafamızdaki
berrak bir düşünceyi, muhatabımıza, içinde bulunduğumuz şartlara, zamana ve
zemine göre ifade için bir nebze “duraklarız” ya, aynen bunun gibi, “uygun” bir
ifade arayışıdır “dışlaştırmak”. “Olmayan”ı ifade bocalaması veya gayretkeşliği
değil.
“Sûret-şekil” ve “mânâ”, zihinde aynı ânda
billurlaşır, dedik. “Aynı ânda billurlaşır” deyince, Üstad Necib Fazıl’ı
hatırlamamak ne mümkün:
- “Olukta olgunlaşan damla, kopacak hâle gelmeden
tam bir ŞEKİL ve KALIB doldururken; arı, o harikulâde verimini mumdan altı
köşeli duvarlar içinde istif ederken; örümcek zikzaklı şarkısını lif lif
örgüleştirirken; yemişin her nevî, lezzetine göre bir renk ve çizgi plânını
işaret ederken, ŞEKİL VE KALIPTAKİ DERİN SIRRI hissedememek, sadece
ahmaklıktır.”
(Mirzabeyoğlu, 1998b: 211, vurgular bize âit)
Üstad’ın “olukta olgunlaşan damla, kopacak hâle gelmeden tam
bir şekil ve kalıb doldururken” demesine nazaran, bir makale veya eseri “ne
zaman” kaleme alabileceğimiz hususu da bizce aydınlığa kavuşmuş oluyor:
Ruhumuzda net olarak “şekillenince”. Andre Gide’nin bu bâbta Günlük’ünde
zikrettiğini, Mütefekkir Mirzabeyoğlu Marifetname’sinde
naklediyor:
- “Kaleme almak için, eserin benliğimizde susmasını
beklemek lâzımdır.”
(Mirzabeyoğlu, 2007: 182)
Dikkat edildiyse, “şekil” veya “biçim” bahsi
üzerinde bilhassa durduk ve birbirini destekleyen hikmet ve şâhidlikleri arka
arkaya verdik. Şu yüzden buna gerek duyduk ki, “iyi yazma”nın PÜF NOKTASI,
“şekil” veya “biçim” bahsini derinden anlamaktır ve gerisi tamamen bu bahsin
çeşitlenmelerinden ibarettir. Goethe, tam da bu yüzden olsa gerek, “Şeklin
malzeme gibi iyi sindirilmesi gerekir, hattâ o daha da güç sindirilir.”
demiştir. (Mirzabeyoğlu, 1998b: 203)
Özetle, “şekil” davası, bildik anlamda basit bir
“şeklîlik” veya “sathîlik” mevzuu değil, ummân misâli muazzam derinliği olan
inceler incesi bir meseledir. Ne var ki, makalemiz boyunca biz, bu derinliğin
-o da dilimiz döndüğü ve idrakımız eriştiğince- yalnızca sathından haber
vermekte; hakiki derinliğe tâlib olanlarıysa, İBDA külliyatına davetle iktifâ
etmekteyiz. Bu derinliğe bir misâl vermek bâbında, meramımızı anlatırken
uygunluğu ve kolaylığı bakımından seçtiğimiz İÇ ŞEKİL mefhumunu ele alalım.
İBDA külliyatında bu mefhum, bizim idrakımızın yeterince nüfûz edemediği bir
yükseklikte ve çok daha ince nüanslarıyla işlenmektedir. Buyrunuz:
- «Şeklin “sırrî” bir hakikati var; “herşeyde
parçaların toplamından fazla birşey vardır” hikmeti icabı, şekil, unsurların
verimi olmak şöyle dursun, -sadalar değişse de melodiyi tanımamız örneğindeki
gibi-, unsurüstü birşeydir... “Bir meçhulü bir malûmla anlatmak” usûlümüz
içinde görülüyor ki, diyalektik de kökünde “unsurüstü” birşeydir; “hakikat”
veya “hakikati olmayan mahiyet” hâlinde... Ve Goethe’den “İÇ ŞEKİL”
davası:
- “Hakiki edebiyat dehâsı, ortaya çıktığı her
yerde, kendi içinde bir bütündür; isterse dilin yetersizliği, dış tekniğin veya
ne olursa olsun bir şeyin yetersizliği karşısına çıkmış olsun. Onun içinde
yüksek bir İÇ ŞEKİL vardır ki, sonunda herşey bunun hizmetine girer; karanlık
ve bulanık alanda bile sonra berraklıkta olduğundan daha mükemmel çalışır.”
Usul, “esas”a götüren yoldur; esas, onunla elde
edilir... Diyalektik de bunun düzeni, tertibi... Askerin yanyana diziliş
tertibi “diyalektik” ise, hizâ da “usul”; ortaya çıkan “nizam” görüntüsü de
“esas”... Ve hepsi yanyana ve içiçe kavramlar olarak, kullanıldığı yere
nisbetle mânâ alır... Bu cümleden olarak “İÇ ŞEKİL” de, “kelimeler ve cümleler
üzerinde herhangi bir kalıb ifâdesi değil de, kelimeler ve cümleler vasıtasıyla
kalıbta bir fikir edası”nı gösteren “üslûb” ile aynı çizgide... “İÇ ŞEKİL”
davasını da Üstadım’dan gösterelim:
- “Şiirde dış mânâ, büyük muhteva yekûnuna giren
zâhirî delâlet unsurlarının heykeli; iç mânâ ise bu heykelin edasından tütücü
gizli delâletler... Bunlardan biri tebliğ, öbürü telkin mevzuu... İşte şiirde,
doğrudan doğruya, “dışın dışı, iç, için içi” gizli mânâların esîrî kıvrımlarını
örgüleştiren edadır ki, İÇ ŞEKLİ dokur. Bu dokunun malzemesi, yine doğrudan
doğruya dış âhengin ötesindeki iç âhenk, kelimelerin dış mânâsı altındaki iç
mânâ, kelime münasebetlerinde lezzetleşen mizaç tavrı ve duygu hâli... İÇ
ŞEKİL, en büyük tecrit işi olan şiirin, müşahhas kalıbı üzerine binmiş mücerret
ruhudur.”»
(Mirzabeyoğlu, 1998b: 215-216, vurgular bize âit)
İÇ ŞEKLE UYGUN DIŞ ŞEKLİ BULMAK
Zihinde billurlaşan şekil, sûret veya biçim, DIŞA
ister bir cümle kadar küçük, isterse bir kitab kadar büyük çaplı AKSETSİN,
neticede kendi içinde bir BÜTÜNDÜR. “Bütün” anlaşılmadan “parçalar” da
anlaşılamayacağına göre, muhataba meramımızı ifade ederken de, muhatabın
meramını anlamaya çalışırken de başlıca mesele, önce “bütün”e sahiblik veya
önce “bütün”ü kavramaktır. Yoksa hâdise, fili bir “bütün” olarak göremeyen
körlerin parça parça fil tarifine yahud körlerden parça parça fil tarifi almaya
döner ki, birincisi “anlatamamak”, ikincisi “anlayamamak”tır.
İç şeklin kendi içinde bir “bütün” olduğunu bilmek
ve üstelik bu “bütün”e zihninde mâlik olmak , “iyi yazma” bahsinde tek başına
yeterli midir? Değildir. Mesele, bu iç şekle “uygun” dış şekli bulmak, bu iç
şekli yine bir “bütün” hâlinde okuyucuda da temin edecek dış şekil unsurlarını
tertib ve terkib etmektir. Dış şekil unsurlarıysa, yazmak sözkonusu olduğunda,
paragrafların, cümlelerin ve kelimelerin hep beraber belirttiği “yazı
bütünü”dür. İşte yazara düşen de, “ana fikir” denilen “öz” hâlindeki “bütün”ü
yukarıdan aşağıya doğru tüm yazıya şâmil kılıcı bir nizam temin etmek; bu
birlik ve bütünlüğü “parça” hüviyetindeki tüm diğer “alt bütünlere” yaymaktır.
Sözkonusu “alt bütünler” ise, önce paragraflar, sonra da cümlelerdir. En
alttaki “parça” unsurlar olarak KELİMELER, yukarıya doğru cümle bütünü içinde
anlam kazanır. CÜMLELER, yine yukarıya doğru paragraf bütünü içinde anlam
kazanır. PARAGRAFLAR ise, yine yukarıya doğru yazı bütünü içinde anlam kazanır.
Kısacası, bir yazıdaki her “parça” unsur, mutlaka “yazı bütünü” içinde ve “ana
fikir” altında bir anlam ve değer kazanır:
- “Yazılı mesajların anlaşılması, kelimelerin teker
teker algılanması ile değil, cümlenin ve paragrafların tamamının dikkate
alınmasıyla gerçekleşir. (…)
Bir yazıda sadece kelimelerin [lûgat] anlamlarını
bilmek de çoğu zaman yeterli olmayabilir. O KELİMELERE yazarın yüklediği yeni
anlamları, kelimenin CÜMLE oluştururken kazandığı anlamı, PARAGRAF içindeki
anlamını ve nihayet bütün bu dil unsurlarının BÜTÜNLEŞMİŞ şekli olan YAZININ
varlık sebebine [amacı ve ana fikrine] göre kazandığı anlamı da çıkarmak
gerekir.” (Aktaş,
Gündüz, 2009: 86, 35, vurgular bize âit)
Kendilerinden yukarıdaki iktibası yaptığımız Şerif
Aktaş ve Osman Gündüz, “iyi bir yazı, iyi düzenlenmiş
paragraflardan; paragraflar iyi cümlelerden; cümleler ise doğru ve yerinde
kullanılmış kelimelerden meydana gelir” diyorlar. (Aktaş, Gündüz, 2009:
187) Peki saydıkları bu “iyi” yazı, cümleler ve paragraflarla “doğru ve
yerinde” kelimelerin ortak özelliği nedir? Cevab, şimdiye dek ifade etmeye
çalıştığımız üzere, tüm bu unsurların yekpâre bir “bütün” oluşturacak tarzda
“âhenkli” bir şekilde bir araya gelmesi; kendi “parça” hüviyetleriyle öne
çıkmak yerine, ancak bu “bütün” içinde anlam ve değer kazanır bir niteliğe
bürünmeleridir. Kısacası, “ana bütün”ün mânâ şemsiyesi dışına taşacak şekilde
hiçbir parçanın –tek başına ne kadar “değerli” de olsa- göze batmaması,
yontulması gereken bir “fazlalık” yahud “çıkıntı” teşkil etmemesidir. Yine Croce’den
dinliyoruz:
- “Bir
tragedya tasarlayan bir kimse, bir deyimle, büyük ölçüde intibâları büyük bir
pota içine döker; daha önce tasarlanmış olan ifadeler, yeni ifadelerle beraber
bir yığın içine atılır; tıpkı bir izabe fırınına biçim almamış bronz
parçalarının çok değerli heykellerle birlikte atılabilmesi gibi. Yeni bir
heykel elde etmek için, bu değerli heykeller, tıpkı biçim almamış bronz
parçaları gibi erimelidir. ESKİ İFADELER, diğer ifadelerle yeni, BİRLİKLİ bir
ifade hâlinde sentetik [terkibî] olarak birleşmek için tekrar intibâ olmak
gereğindedirler.” (Croce,
1983: 131)
Croce’nin “İNTİB” derken kasdettiği, henüz bir “ifade bütünü”
içindeki hususî “parça” rolünü almamış, yâni henüz işlenmemiş ve
BİÇİMLENDİRİLMEMİŞ MALZEMEDİR diyor; bu nevî ham intibâların niteliğini ve
onları düzene sokan İFADE BİÇİMİNİN fonksiyonunu anlatmayı Jacques Barzun
ve Henry F. Graff’a bırakıyoruz:
- «BİÇİM olmadığında, geçmişle ilgili bilgiler,
uykuda görülen rüyadaki karışık imajlar gibi gözden kaçar, kaybolur. Dikkatli
bir araştırmacı, karmaşık durumdaki bilgilerin ve fikirlerin tümüyle bir
başkasına nakledilemeyeceğini ve hattâ kendi zihninde bile uzun süre saklamanın
güç olacağını hemen kavrar. Çünkü insan beyni belli ölçüde düzen ve simetri
gerektirecek biçimde düzenlenmiştir. Satılan malların gelişigüzel
serpiştirildiği bir vitrin, seyredenlere zevk vermeyeceği gibi, insanın
aradığını bulmasını da güçleştirir. (...)
Bir yazının ne anlattığını tartışırken
“muhtevâsını” “biçiminden” ayrı tutarız; fakat bu ayırım gerçek değil
hayalîdir. Aslında muhtevâyı yalnızca biçimden anlayabiliriz; ama biçim daha
açık olduğunda, muhtevânın neler olabileceği daha kolay bilinebilir. Anlatmayı
amaçladıklarıyla anlattıklarının AYNI olmasını sağlamak araştırmacının
görevidir.»
(Barzun, Graff, 2004: 185-186, vurgular bize âit)
Son cümle canalıcı kıymettedir; evet, “anlatmayı
amaçladıklarıyla anlattıklarının AYNI olmasını sağlamak araştırmacının
görevidir.” Ne var ki, tüm bir “yazma” literatürünün de özü olan bu hedef,
bakkaldan ekmek almak kadar basit bir “anlaşma” hâdisesine değil, ciltlerce
kitaba karşılık gelen ancak yine de “ummândan katre” mikyasında kalmaya mahkûm
olan azîm bir meseledir. Şöyle ki, mesele parayı verip ekmeği almak değil,
okuyucuya tüm bir “ruhunu vermek”tir. Mütefekkir, “Bir adama tesir
etmek, ona kendi ruhunu vermek demektir.” hikmetinin altını çizer.
(Mirzabeyoğlu, 2007: 132) Peki bu “ruh” nasıl verilir; işte bütün mesele.
En başta yazı, tek tek bambaşka duygu, düşünce ve
tecrübe dünyasına sahib okuyucuları hedefleyecektir. Bu bakımdan, yazarın ruhundaki
“şekil” ne kadar berrak olursa olsun, mesele bu şekli muhatabların ruh
dünyasında da –elden geldiğince- AYNEN teşkil ettirebilme usûl ve uslûbunu
bulma dairesinde gelişecektir. Bu bahsi bir başka çalışmamızda etraflıca ele
almaya çalışacağımız için, şimdilik kısaca bir “ipucu” bırakmakla iktifâ
edelim:
- “İnsan zihni bilgiye istekli olmakla birlikte,
bir başkasının fikirlerini almada belli bir direnç gösterir. Bu fikirleri
benimsemeden önce, insanın kendi fikirlerinin biçim, bağlantı ve yönelimleri
açısından bir başkasının fikirlerindeki benzeri özellikleri benimsemesi
gerekir. Aynı şekilde, bir yazarın, okuyucunun yabancı bir konuyu kabul
etmesini bir yolla sağlaması gerekir. Bunu yaparken, düzenli kullanıldığında
KONUŞMA VE YAZMA NİTELİKLERİ olarak tarif edilen pek çok araçtan yararlanır.
Bu nitelikler, AÇIKLIK, DÜZEN, MANTIK, KOLAYLIK,
BÜTÜNLÜK, TUTARLILIK, RİTİM, GÜÇ, SÂDELİK, TABİÎLİK, ZARAFET, ZEKÂ ve HAREKET
olarak adlandırılır. Ancak bunların hiçbiri birbirinden bağımsız düşünülemez;
çakışırlar, biri diğerinin anlamını güçlendirir veya belirsizleştirir; bir
başka deyişle USLÛB olarak bilinen tek bir güç hâline dönüşürler.» (Barzun, Graff, 2004: 219)
Netice olarak, yazarın
zihninde olmayan bir “resmin”, yâni bizim kullandığımız anlamda “iç şeklin”,
okuyucunun zihnine de aksetmeyeceği izahtan varestedir. Yazarın muhayyilesinde
bu "fikrî resim", yâni BİÇİM mevcud olduktan sonra, gerisi, nisbeten
"kolay" bir vesairedir.
KAYNAKLAR:
AKTAŞ, Şerif - GÜNDÜZ, Osman
(2009), Yazılı ve Sözlü Anlatım –Okuma, Dinleme, Konuşma, Yazma- 11.
Basım, Akçağ Yayınları, Ankara.
BARZUN, Jacques – GRAFF, Henry F.
(2004), Modern Araştırmacı, Trc: Fatoş Dilber, 14. Basım, TÜBİTAK,
Ankara.
CROCE, Benedetto (1983), İfade
Bilimi ve Genel Linguistik Olarak Estetik, Trc: İsmail Tunalı, 2. Basım,
Remzi Kitabevi Yayınları, İstanbul .
MİRZABEYOĞLU, Salih (1998a), Şiir
ve Sanat Hikemiyatı –Estetik ve Ahlâk-, 2. Basım, İBDA Yayınları, İstanbul.
MİRZABEYOĞLU, Salih (1998b), Büyük
Muztaribler I –Düşünce Tarihine Bakış-, İBDA Yayınları, İstanbul.
MİRZABEYOĞLU, Salih (2007), Marifetname
–Süzgeç ve Şekil-, 2. Basım, İBDA Yayınları, İstanbul.
Aylık Dergisi, Eylül 2010