Siyaset Üzerine
Hayreddin Soykan
SİYASET: “OLMAK” VE “OLDURMAK”
“Siyaset” çerçevesine, “bakış
açısı”na göre, “alan” olarak birbirinden farklı görünen birçok şey girebileceği
gibi (idare, hukuk, savaş, diplomasi, ekonomi vs), yine aynı mefhumla, birbiriyle
ilgili de olsa “kasdı bakımından” farklı birçok başka şey de girebilir (usûl,
taktik, maslahat, tavır, tedbir, telkin vs).
Bizim bu makalede “siyaset”le temelde
neyi kasdettiğimiz ise, şöyle: İçe doğru usûlünce “olmak”, dışa doğru usûlünce
“oldurmak”. Bu ifade, Büyük Doğu-İBDA’nın “siyaset” tarifinden kendi
anladığımızı ortaya koyarak ve bunu da bir nebze özleştirmeye çalışarak, “meâlen”
çerçevelediğimiz bir tariftir. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun Hukuk
Edebiyatı adlı eserinden takib ediyoruz:
«Hakîm – Büyük Doğu Mimarı’nın,
“siyaset”i ölçülendirmesi: İslâm inkılâbında siyaset, içeriye doğru, her
çizgisi ve noktası tamam bir ideolocya manzumesine dayalı bütün bir tekevvün işinin
manivelâ dehâsıdır. Bu yüzden o, teker teker kendi aslî hamle ve hareket
şubeleri içinde ifade edilebilir; toplu ve merkezî olarak belirtilemez... İslâm
inkılâbında toplu ve merkezî siyaset, ancak “haricî politika” ifadesiyle,
dışarıya doğru olanıdır!..
Hâkim – Sanıyorum bu
ölçülendirmenin daha iyi anlaşılabilmesi için, her mevzuun kendi usul-esas ve
kuralları içinde ele alınabileceği hakikatini gözönünde tutmak lâzım!..»
Dilerseniz, yukarıdaki iktibastan
bizim neler anladığımıza bir bakalım:
Birincisi, bizim için siyaset,
Büyük Doğu-İBDA dünya görüşünü esas almak üzere, herkesin bulunduğu alan, yer
ve zamanda, o alanın, o yerin ve o zamanın şart ve gereklerine göre
“tekevvün-oluş” işini gerçekleştirmesi; bu “oluş” işinde ise, “şabloncu”
olmayıp, “gerekeni gerektiği yerde yapması”dır; kısacası, her iş sahasında
“manivelâ dehâsı”nı işletmesidir. Hedeflerine varmak üzere “durumdan vazife
çıkarabilmesi” ve elde yahut çevrede mevcut vasıta veya vesilelere
tutunabilmesi, tüm bunları en yüksek noktada verimlendirebilmesidir.
İkincisi, her işin “siyaset”i
kendine göredir. Bir ilim adamının, bir aksiyon adamının, bir sanat adamının,
bir teşkilatçının, bir iktisatçının, bir ziraatçinin, bir zanaatçının, bir
savaşçının yahut tüm diğerlerinin “belirli hedeflere varmak üzere” kendi sahası
içinde tatbik edeceği siyaset, elbette diğerlerinin birebir aynısı
olmayacaktır. Aksine, “her mevzuun kendi usul-esas ve kuralları içinde ele
alınabileceği hakikati” bakımından, kendi usulleri, esasları ve kuralları
dahilinde gerçekleşecektir. Ne var ki, “dallardaki” tüm bu ayrılıklar, aynı
“ideolocya kökü”nde toplanmak ve aynı “kök”ten cansuyu devşirmekle mükelleftir.
Üçüncüsü, bir organizmadaki farklı
uzuvlar kendi fonksiyonlarını ayrı ayrı ve bambaşka tarzlarda yerine getirseler
dahi, -aynı “bütün”e bağlı birer “parça” olmaları hasebiyle- nasıl toplamda
“yekpâre” bir âhenk, birlik, bütünlük, işbölümü, dayanışma ve birbirine
bağlılık belirtiyorsa, aynı “ideolocya bünyesi” dahilinde yahut şemsiyesi
altında farklı fonksiyonları icrâ edenler de böylesi bir âhenk, birlik,
bütünlük, işbölümü, dayanışma ve birbirine bağlılık belirtir. Şu hâlde, bu
farklı organ yahut sahaların her biri, kendi iç “siyaset”leri bakımından farklı
olsalar bile, “bünye” yahut “kök birliği” itibariyle, hem dışarıya karşı hem de
dışarıdan görünüşleri bakımından, topluca “aynı” bünyenin siyasetini ifade
ederler.
Dördüncüsü, ister bir organizma,
isterse belli bir dünya görüşünü hayata hâkim kılmak üzere teşkilâtlanmış
fertlerin savunduğu, yaşattığı ve kadrosunu teşkil ettiği bir “ideolocya
bünyesi” sözkonusu olsun, her ikisinin de gayesi bir noktada toplanır: “Var
olmak ve var kalmak”! Şayet mevzuumuz, sonsuzluk gayesine perçinli âlemşümûl
bir “ideolocya” ise, buna bir de “ideal” ilâve etmek gerekir ki, şudur: “İnsanoğlunu
olanca kadrosuyla var kılmak ve sonsuzluğa kavuşturmak”! Şöyle ki, hayvanî bir
organizmanın gayesi belki sadece nefsen “var kalmak” ve bu yoldaki “var olma siyaseti”
gereğince kimi zaman başkalarını yok etmek iken, açıkçası başkalarını da bir
bütün olarak “var kılmak” gayesi gütmüyor iken, ebedîliğe perçinli böyle bir
“ideolojik bünye”nin gayesi, kendini “var kılmak” kadar, bilhassa başkalarını
da aynı bütünlüğün içine katıp kendisi gibi “var kılmak”tır. Onun rakiblerini
tasfiyesi, bu bakımdan, bir “temel siyaset” ifadesi değil, kendi hayatiyetini
sürdürmek için geçici ve zarurî bir safha hâlinde başvurduğu bir “siyaset
tavrı”dır. Bu çerçevede, onun “temel siyaset”i, tüm insanlara sonsuzluk yolunu
açmak ve göstermektir, “hep birlikte var olmak ve var kalmak”tır. Demek ki,
sadece “olmak” değil, aynı zamanda “oldurmak”tır. Tam da bu yüzdendir ki,
meâlen, İslâmın şiddeti bile merhametin tâ kendisidir.
Beşincisi, bir “manivelâ dehâsı”
olarak siyaset, her işi ve herkesi “tabiatına göre” ele alıp kavramak bakımından
bir yönüyle “zanaat”tır ki mevzuuna hakimiyet ifadesi olarak “ustalık” belirtir, ancak aynı zamanda
bir “sanat”tır ki yeni durumlarda yepyeni tavırlar alış, “ihtimaller âleminin
mihrak noktasını yakalayış” ve “koku alma”yı biliş olarak bir “dehâ” ifadesidir.
Siyasetin nasıl bir “zanaat” veya “sanat” olduğuyla ilgili bir gazete köşesinde
rastladığımız ve hepimizin istifade edeceğini düşündüğümüz bir iktibasın tam
yeri olsa gerektir:
“Siyaset, at terbiyecisi anlamına
gelen seyis kökünden türemiş bir kelimedir. Seyis, atın terbiyesine,
ehlileştirilmesine ve nizamîleştirilmesine yönelik olan belli bir zanaata
(poesis) sahib kişidir. Zanaat ise bir işi cevherine uygun bir biçimde yapmak
anlamına gelir. İyi bir bakır zanaatkârı, bakırı tanıyan, ona hangi araçlarla
nasıl şekil vereceğini bilen, ölçüyü tutturabilen kişidir. Hem Sokratik
gelenekte hem de İslâm’da adalet her şeyin yerli yerinde olması, yapılması
olarak tarif edilir.
Bir çocuğa karşı âdil olmak ve ona
zulmetmemek için çocuğun cevherini bilmek ve ona uygun davranmak gerekir.
Çocuğuna sürekli çikolata alan bir baba sonunda onu hasta eder. Babanın çocuğun
çikolatayı reddedemeyecek bir fıtratının (cevherinin) olduğunu ve aşırı
çikolatanın ona zarar vereceğini bilmesi gerekir. Bu da bir babalık siyasetidir.
Halife Harun Reşid’in
siyaseti bir hamal başından öğrendiğini söylemesi boşa değildir. Kendisi bir
gün, gemiden indirdikleri çuvalları bir depoya istifleyen hamalların başında
duran bir çavuşun, bütün hamallara her seferinde taşıdıkları çuvalları
siyasetle koymalarını söylediğine şahid olunca, şaşkınlıkla çavuşa ‘Hiç çuvalın
siyaseti olur mu?’ diye sormuş ve bunun üzerine çavuş şöyle cevab vermiştir:
‘Elbette çuvalın da bir siyaseti vardır. Onun siyaseti, hiçbir tarafı
patlamadan nazikçe konulmasıdır; devrilmeyecek şekilde yerleştirilmesidir;
diğer çuvallara da yer bırakacak şekilde istif edilmesidir.’ Dolayısıyla
siyaset seyise, seyislik zanaata, zanaat adalete gönderme yapar.”
SİYASET VE SAVAŞ
Bir “ideolocya”, İBDA Mimarı’nın
ifadesiyle “ferdin ve toplumun inşaındaki bütün esasları veren fikirler
manzumesi” olduğuna göre, kuşkusuz “HEDEF, İKTİDARDIR”. İktidarın “hedef”
olduğu yerde ve bu hedefte “başkaları”nın oturduğu demde, yapılması gereken iş de
elbette bir “ihtilâl-inkılâb”tır. Bu noktada, siyasetin “kurucu” rolü öne
çıkmaktadır bizce. Diğer taraftan, şayet “ideolocya”, bir çekirdek kadro yahut
toplum ifadesiyle müesseseleştirilmişse, yâni dar veya geniş “teşkilât”
ifadesine kavuşturulmuşsa, “ihtilâl-inkılâbçı teşkilât” veya “devlet teşkilâtı”
niteliği arzediyorsa, siyasetin bu defaki “ilâve” rolü, “kurulan”ı “korumak” ve
“düzenlemek”tir diyebiliriz. İster öyle ister böyle, “siyaset” her adım ve her
seviyede tesbit edilmiş yahut edilecek hedeflere “vardırıcı” hamlelerin de
niteliğidir buna göre. Bu çerçevede “siyaset”in ne olduğunu, yine Mütefekkir’den
dinleyelim:
«Bir dünya görüşüne göre siyaset,
kurucu, koruyucu ve düzenleyici rolü ile “iç” ve “dış”a doğru varılacak hedef
doğrultusunda, hedeflerin tesbitinin sonuçlandırılışı olarak bir aksiyon
ifadesi; fikri hayata geçirmenin manivelası ve sisteme bağlı bir şube. Bu husus
siyasetin temel hareket noktasıyla birlikte sebebini de gösterir.»
Anlaşılıyor ki, İKTİDAR HEDEFLİ “ideolojik
bünye” bakımından siyasetin bir yönü "iç oluş", bir deyişle "kendisini"
her veçhesiyle ve bir bütün olarak yaşatıp var kılmak, kendisini
"kendisi" yapan değerleri “her cebhede” korumak, geliştirmek ve
yükseltmek iken, hassaten "dışına karşı" diğer bir yönü de, “oldurucu”
ve “genişletici” mücadeleyle içiçe ihtilâl-inkılâbçı bir "savaş"tır.
Savaş, sadece DOĞRUDAN “stratejik
hedefler”in değil, DOLAYLI “taktik hedefler”in de hakkını vermek demek
olduğuna, yâni “yol” her zaman cetvel gibi “düz” olmayacağına ve “virajlar”
bakımından zaman zaman “kıvrımlı” olacağına göre, savaşın yolu da, "Harb,
hud'adır" mutlak ölçüsü dairesinde, bazen ruha giran gelen
"geçici" virajları almak ve böylesi "vesile"lere
tutunmaktan geçebilir. Burada da, "iş içinde iş" denilebilecek kimi
zorluklar zuhur eder yahut edebilir bazen.
Bu bâbda hatırımıza ilk gelen hususlardan
biri, taktik yönelimin niteliğinin (“bağlıların kalbî itminanını temin”
zaviyesinden) umûma ilân edilmesinin, muhatabı kaçırtma nevînden
komplikasyonlara yol açarak, arzulanan faydayı berhavâ etmesidir meselâ.
Veyahut, tam tersine ilân edilmediği zaman da, kimi bağlıların kalbinde
tereddüt ve buğz tohumlarını yeşertmesi, yeşertebilmesi.
Belki daha da kötüsü, kimi zaman
yaşandığı üzere –Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Necmettin
Erbakan, Alparslan Türkeş ve Turgut Özal örneklerindeki gibi-,
belli bir dönem “taktik” olarak tasvib ediliyor görünen bir kişide yahut meselâ
belli bir dönem Amerika’ya yakın “görünmek” gibi bir meselede, ezcümle kurum
veya şahıs olarak bir dönem şunu veya bunu desteklemekte, siyasetin esası olan
ve bir dâvayı "kendisi" yapan değerlerin de “bağlılar nezdinde”
örselenmesi anlamına gelecek bir "kraldan çok kralcılığın", temel
değerleri taktik yönelimlerden tenzih etme şartının ihmalinin bazı zamanlar
husûle gelebilmesi... Meşhur örneğimizdeki gibi, ineği yiyip organizmamıza
mâletmek yerine, gün gelip mâledilecek olan ineğe dönüşülmesi tehlikesi veya
böylelerinin çıkabilmesi...
Tabiî bir de, kurucusunun asıl
"mikrobun başı" olduğu durumlarda yaşanan ve adına “taktik” (!) denen
kimi facialar vardır ki, akla zarar. Bir insanı sevmek ve bir insana inanmak,
belki en başında o sevgiye yol veren "kalbindeki iman"ı elden çıkarma
mazeret ve tesellisi verir mi hiç insana? O'nu ve mutlak kanunlarını tenzih,
her mümine düşen ve bu meyanda kalabalığa ve çevreye uymayı meneden
"şahsî" bir vazife değil mi? Belki başlangıçta “diyalogçular”ın kimi
bağlıları bugünkü gibi düşünmüyordu, belki en başında malûm “AB-ABD
Valileri”nin kimi sevenleri de öyle; fakat bugün bir bakıyoruz ki, kimi diyalog
yapacağım derken neredeyse "Hıristiyan", kimi de gerçekçi olacağım
derken apaçık "mürted" olmuş.
Neticede, bizi ilgilendiren müsbet
tarafıyla ve hüsnüzan dairesinde konuşursak, ihtilâl-inkılâbçı siyasetin kurucu
veya güdücüleri katında bilinen ancak bazen açıkça ifade edilemeyen hususların,
bağlılar dairesinde biraz çevreye açılındığında "TAKTİK" ve
"GEÇİCİ" bir tasvib değil de, "HAKİKİ" ve
"KALICI" bir tasvib imişçesine algılanabilmesi, yahut bir kişi veya
kurumun belli bir yönüne dönük "hakiki" tasvib veya "yiğide o
noktada hakkını teslim etme" tezahürlerinin, yine bağlılar katında çevreye
açılındığında "bütüne, bugüne, geçmişe ve geleceğe şâmil" kalıcı bir
tasvib imişçesine algılanabilmesi ve daha da umumî bir çerçeveye taşınarak
kitleye bu şekilde sirayet ettirilmesi veya bu tarzda savunulur olmasıdır
problem olan. Galiba bu nokta, istisnası pek az biçimde, hangi “siyasî çevre”ye
bakılırsa bakılsın, hemen her yerde kendi niteliklerince yaşatılan bir durum,
bir açmaz.
"Bir zaman gelecek ki,
münafığa dayanmadan, mümine geçim olmayacak!". Meâlen ölçü budur. Böyle
olacak diye, her gördüğü veya istifade ettiği münafığı kalbinin baş köşesine
buyur etmek de, “bu münafıkla işimiz ne?” diye güya keskinlik taslamak da, bir
paranın iki yüzü gibi, temelde aynı olan bir safdilliğin farklı tezahürlerini
andırır bizce.
Uzun lafın kısası, “savaş”
dairesindeki "siyaset" zor bir zanaat, sinir yıpratıcı bir saha, adı
üstüne bir “savaş”tır ve Allah bu sahada gayretlerini teksif eden tüm müminlere
sabır ve kuvvet versin; yine cümlemizden, gerçek ve derin mümin ferasetini
hiçbir ân eksik etmesin, diyoruz. Siyasetin “çirkin yüzü” üzerinde değil de,
kendi dosdoğru “ideolojik mücadelemiz” istikametinde yürüdüğümüz ve yürümek
istediğimiz için, asıl bu yönde birtakım mütevazi değerlendirmeler yapmakta
fayda mülâhaza etmekteyiz ki, bilâhare...
Aylık Dergisi, Mart 2010