ANA SAYFA HABERLER DERGİLER BAYİ ADRESLERİ BİZE YAZIN İRTİBAT
SON HABER:  

28 ŞUBAT YARGILANSINAKADEMYA PANELLERİİBDA KÜLLİYATI İNDEKSLERİKALEMİNDEN MİRZABEYOĞLUKÜRT MESELESİRÖPORTAJLARSÖZ ÇAKAL CARLOSTA

- NECİB FAZIL -- SALİH MİRZABEYOĞLU -ABDÜLHAMİD KOÇAAHMED EYMENAKADEMYAALİ NACARAV. ALİ RIZA YAMANAV. GÜVEN YILMAZAYŞEGÜL AHFABİLGEHAN ERENCOYOTTEDR. NEVZAT ŞİPLEMEFATİH TURPLUGÖKHAN GÜMÜŞGÜLÇİN ŞENELHAKAN YAMANHAYREDDİN SOYKANHÜLYA UYARİKTİBASKÂZIM ALBAYRAKKENAN DURUMAHMUD E. DURUMÜJDE BAYRAMMUSTAFA SEÇKİNEROĞUZ YILDIRIMÖMER EMRE AKCEBEOSMAN AKYILDIZREHA SUVARİREİ TAKAHARARUKİYE AVCIRUKİYE ŞENELSEDAT BULUTSELÇUK ARSLANSELİM GÜRSELGİLSENCER EKİNSEZAİ KIRLANGIÇSİZDEN GELENLERTURAN DEMİRÜMİT ELÖNÜZELİHA KILIÇPARLAR

HAYREDDİN SOYKAN
Yazıları Paylaş
Siyaset Üzerine
Eklenme: 2010-12-29 | Okunma: 413

Siyaset Üzerine

Hayreddin Soykan

 

SİYASET: “OLMAK” VE “OLDURMAK”

“Siyaset” çerçevesine, “bakış açısı”na göre, “alan” olarak birbirinden farklı görünen birçok şey girebileceği gibi (idare, hukuk, savaş, diplomasi, ekonomi vs), yine aynı mefhumla, birbiriyle ilgili de olsa “kasdı bakımından” farklı birçok başka şey de girebilir (usûl, taktik, maslahat, tavır, tedbir, telkin vs).

Bizim bu makalede “siyaset”le temelde neyi kasdettiğimiz ise, şöyle: İçe doğru usûlünce “olmak”, dışa doğru usûlünce “oldurmak”. Bu ifade, Büyük Doğu-İBDA’nın “siyaset” tarifinden kendi anladığımızı ortaya koyarak ve bunu da bir nebze özleştirmeye çalışarak, “meâlen” çerçevelediğimiz bir tariftir. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun Hukuk Edebiyatı adlı eserinden takib ediyoruz:

«Hakîm – Büyük Doğu Mimarı’nın, “siyaset”i ölçülendirmesi: İslâm inkılâbında siyaset, içeriye doğru, her çizgisi ve noktası tamam bir ideolocya manzumesine dayalı bütün bir tekevvün işinin manivelâ dehâsıdır. Bu yüzden o, teker teker kendi aslî hamle ve hareket şubeleri içinde ifade edilebilir; toplu ve merkezî olarak belirtilemez... İslâm inkılâbında toplu ve merkezî siyaset, ancak “haricî politika” ifadesiyle, dışarıya doğru olanıdır!..

Hâkim – Sanıyorum bu ölçülendirmenin daha iyi anlaşılabilmesi için, her mevzuun kendi usul-esas ve kuralları içinde ele alınabileceği hakikatini gözönünde tutmak lâzım!..»

Dilerseniz, yukarıdaki iktibastan bizim neler anladığımıza bir bakalım:

Birincisi, bizim için siyaset, Büyük Doğu-İBDA dünya görüşünü esas almak üzere, herkesin bulunduğu alan, yer ve zamanda, o alanın, o yerin ve o zamanın şart ve gereklerine göre “tekevvün-oluş” işini gerçekleştirmesi; bu “oluş” işinde ise, “şabloncu” olmayıp, “gerekeni gerektiği yerde yapması”dır; kısacası, her iş sahasında “manivelâ dehâsı”nı işletmesidir. Hedeflerine varmak üzere “durumdan vazife çıkarabilmesi” ve elde yahut çevrede mevcut vasıta veya vesilelere tutunabilmesi, tüm bunları en yüksek noktada verimlendirebilmesidir.

İkincisi, her işin “siyaset”i kendine göredir. Bir ilim adamının, bir aksiyon adamının, bir sanat adamının, bir teşkilatçının, bir iktisatçının, bir ziraatçinin, bir zanaatçının, bir savaşçının yahut tüm diğerlerinin “belirli hedeflere varmak üzere” kendi sahası içinde tatbik edeceği siyaset, elbette diğerlerinin birebir aynısı olmayacaktır. Aksine, “her mevzuun kendi usul-esas ve kuralları içinde ele alınabileceği hakikati” bakımından, kendi usulleri, esasları ve kuralları dahilinde gerçekleşecektir. Ne var ki, “dallardaki” tüm bu ayrılıklar, aynı “ideolocya kökü”nde toplanmak ve aynı “kök”ten cansuyu devşirmekle mükelleftir.

Üçüncüsü, bir organizmadaki farklı uzuvlar kendi fonksiyonlarını ayrı ayrı ve bambaşka tarzlarda yerine getirseler dahi, -aynı “bütün”e bağlı birer “parça” olmaları hasebiyle- nasıl toplamda “yekpâre” bir âhenk, birlik, bütünlük, işbölümü, dayanışma ve birbirine bağlılık belirtiyorsa, aynı “ideolocya bünyesi” dahilinde yahut şemsiyesi altında farklı fonksiyonları icrâ edenler de böylesi bir âhenk, birlik, bütünlük, işbölümü, dayanışma ve birbirine bağlılık belirtir. Şu hâlde, bu farklı organ yahut sahaların her biri, kendi iç “siyaset”leri bakımından farklı olsalar bile, “bünye” yahut “kök birliği” itibariyle, hem dışarıya karşı hem de dışarıdan görünüşleri bakımından, topluca “aynı” bünyenin siyasetini ifade ederler.

Dördüncüsü, ister bir organizma, isterse belli bir dünya görüşünü hayata hâkim kılmak üzere teşkilâtlanmış fertlerin savunduğu, yaşattığı ve kadrosunu teşkil ettiği bir “ideolocya bünyesi” sözkonusu olsun, her ikisinin de gayesi bir noktada toplanır: “Var olmak ve var kalmak”! Şayet mevzuumuz, sonsuzluk gayesine perçinli âlemşümûl bir “ideolocya” ise, buna bir de “ideal” ilâve etmek gerekir ki, şudur: “İnsanoğlunu olanca kadrosuyla var kılmak ve sonsuzluğa kavuşturmak”! Şöyle ki, hayvanî bir organizmanın gayesi belki sadece nefsen “var kalmak” ve bu yoldaki “var olma siyaseti” gereğince kimi zaman başkalarını yok etmek iken, açıkçası başkalarını da bir bütün olarak “var kılmak” gayesi gütmüyor iken, ebedîliğe perçinli böyle bir “ideolojik bünye”nin gayesi, kendini “var kılmak” kadar, bilhassa başkalarını da aynı bütünlüğün içine katıp kendisi gibi “var kılmak”tır. Onun rakiblerini tasfiyesi, bu bakımdan, bir “temel siyaset” ifadesi değil, kendi hayatiyetini sürdürmek için geçici ve zarurî bir safha hâlinde başvurduğu bir “siyaset tavrı”dır. Bu çerçevede, onun “temel siyaset”i, tüm insanlara sonsuzluk yolunu açmak ve göstermektir, “hep birlikte var olmak ve var kalmak”tır. Demek ki, sadece “olmak” değil, aynı zamanda “oldurmak”tır. Tam da bu yüzdendir ki, meâlen, İslâmın şiddeti bile merhametin tâ kendisidir.

Beşincisi, bir “manivelâ dehâsı” olarak siyaset, her işi ve herkesi “tabiatına göre” ele alıp kavramak bakımından bir yönüyle “zanaat”tır ki mevzuuna hakimiyet ifadesi  olarak “ustalık” belirtir, ancak aynı zamanda bir “sanat”tır ki yeni durumlarda yepyeni tavırlar alış, “ihtimaller âleminin mihrak noktasını yakalayış” ve “koku alma”yı biliş olarak bir “dehâ” ifadesidir. Siyasetin nasıl bir “zanaat” veya “sanat” olduğuyla ilgili bir gazete köşesinde rastladığımız ve hepimizin istifade edeceğini düşündüğümüz bir iktibasın tam yeri olsa gerektir:

“Siyaset, at terbiyecisi anlamına gelen seyis kökünden türemiş bir kelimedir. Seyis, atın terbiyesine, ehlileştirilmesine ve nizamîleştirilmesine yönelik olan belli bir zanaata (poesis) sahib kişidir. Zanaat ise bir işi cevherine uygun bir biçimde yapmak anlamına gelir. İyi bir bakır zanaatkârı, bakırı tanıyan, ona hangi araçlarla nasıl şekil vereceğini bilen, ölçüyü tutturabilen kişidir. Hem Sokratik gelenekte hem de İslâm’da adalet her şeyin yerli yerinde olması, yapılması olarak tarif edilir.

Bir çocuğa karşı âdil olmak ve ona zulmetmemek için çocuğun cevherini bilmek ve ona uygun davranmak gerekir. Çocuğuna sürekli çikolata alan bir baba sonunda onu hasta eder. Babanın çocuğun çikolatayı reddedemeyecek bir fıtratının (cevherinin) olduğunu ve aşırı çikolatanın ona zarar vereceğini bilmesi gerekir. Bu da bir babalık siyasetidir.

Halife Harun Reşid’in siyaseti bir hamal başından öğrendiğini söylemesi boşa değildir. Kendisi bir gün, gemiden indirdikleri çuvalları bir depoya istifleyen hamalların başında duran bir çavuşun, bütün hamallara her seferinde taşıdıkları çuvalları siyasetle koymalarını söylediğine şahid olunca, şaşkınlıkla çavuşa ‘Hiç çuvalın siyaseti olur mu?’ diye sormuş ve bunun üzerine çavuş şöyle cevab vermiştir: ‘Elbette çuvalın da bir siyaseti vardır. Onun siyaseti, hiçbir tarafı patlamadan nazikçe konulmasıdır; devrilmeyecek şekilde yerleştirilmesidir; diğer çuvallara da yer bırakacak şekilde istif edilmesidir.’ Dolayısıyla siyaset seyise, seyislik zanaata, zanaat adalete gönderme yapar.”

 

SİYASET VE SAVAŞ

Bir “ideolocya”, İBDA Mimarı’nın ifadesiyle “ferdin ve toplumun inşaındaki bütün esasları veren fikirler manzumesi” olduğuna göre, kuşkusuz “HEDEF, İKTİDARDIR”. İktidarın “hedef” olduğu yerde ve bu hedefte “başkaları”nın oturduğu demde, yapılması gereken iş de elbette bir “ihtilâl-inkılâb”tır. Bu noktada, siyasetin “kurucu” rolü öne çıkmaktadır bizce. Diğer taraftan, şayet “ideolocya”, bir çekirdek kadro yahut toplum ifadesiyle müesseseleştirilmişse, yâni dar veya geniş “teşkilât” ifadesine kavuşturulmuşsa, “ihtilâl-inkılâbçı teşkilât” veya “devlet teşkilâtı” niteliği arzediyorsa, siyasetin bu defaki “ilâve” rolü, “kurulan”ı “korumak” ve “düzenlemek”tir diyebiliriz. İster öyle ister böyle, “siyaset” her adım ve her seviyede tesbit edilmiş yahut edilecek hedeflere “vardırıcı” hamlelerin de niteliğidir buna göre. Bu çerçevede “siyaset”in ne olduğunu, yine Mütefekkir’den dinleyelim:

«Bir dünya görüşüne göre siyaset, kurucu, koruyucu ve düzenleyici rolü ile “iç” ve “dış”a doğru varılacak hedef doğrultusunda, hedeflerin tesbitinin sonuçlandırılışı olarak bir aksiyon ifadesi; fikri hayata geçirmenin manivelası ve sisteme bağlı bir şube. Bu husus siyasetin temel hareket noktasıyla birlikte sebebini de gösterir.»

Anlaşılıyor ki, İKTİDAR HEDEFLİ “ideolojik bünye” bakımından siyasetin bir yönü "iç oluş", bir deyişle "kendisini" her veçhesiyle ve bir bütün olarak yaşatıp var kılmak, kendisini "kendisi" yapan değerleri “her cebhede” korumak, geliştirmek ve yükseltmek iken, hassaten "dışına karşı" diğer bir yönü de, “oldurucu” ve “genişletici” mücadeleyle içiçe ihtilâl-inkılâbçı bir "savaş"tır.

Savaş, sadece DOĞRUDAN “stratejik hedefler”in değil, DOLAYLI “taktik hedefler”in de hakkını vermek demek olduğuna, yâni “yol” her zaman cetvel gibi “düz” olmayacağına ve “virajlar” bakımından zaman zaman “kıvrımlı” olacağına göre, savaşın yolu da, "Harb, hud'adır" mutlak ölçüsü dairesinde, bazen ruha giran gelen "geçici" virajları almak ve böylesi "vesile"lere tutunmaktan geçebilir. Burada da, "iş içinde iş" denilebilecek kimi zorluklar zuhur eder yahut edebilir bazen.

Bu bâbda hatırımıza ilk gelen hususlardan biri, taktik yönelimin niteliğinin (“bağlıların kalbî itminanını temin” zaviyesinden) umûma ilân edilmesinin, muhatabı kaçırtma nevînden komplikasyonlara yol açarak, arzulanan faydayı berhavâ etmesidir meselâ. Veyahut, tam tersine ilân edilmediği zaman da, kimi bağlıların kalbinde tereddüt ve buğz tohumlarını yeşertmesi, yeşertebilmesi.

Belki daha da kötüsü, kimi zaman yaşandığı üzere –Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan, Alparslan Türkeş ve Turgut Özal örneklerindeki gibi-, belli bir dönem “taktik” olarak tasvib ediliyor görünen bir kişide yahut meselâ belli bir dönem Amerika’ya yakın “görünmek” gibi bir meselede, ezcümle kurum veya şahıs olarak bir dönem şunu veya bunu desteklemekte, siyasetin esası olan ve bir dâvayı "kendisi" yapan değerlerin de “bağlılar nezdinde” örselenmesi anlamına gelecek bir "kraldan çok kralcılığın", temel değerleri taktik yönelimlerden tenzih etme şartının ihmalinin bazı zamanlar husûle gelebilmesi... Meşhur örneğimizdeki gibi, ineği yiyip organizmamıza mâletmek yerine, gün gelip mâledilecek olan ineğe dönüşülmesi tehlikesi veya böylelerinin çıkabilmesi...

Tabiî bir de, kurucusunun asıl "mikrobun başı" olduğu durumlarda yaşanan ve adına “taktik” (!) denen kimi facialar vardır ki, akla zarar. Bir insanı sevmek ve bir insana inanmak, belki en başında o sevgiye yol veren "kalbindeki iman"ı elden çıkarma mazeret ve tesellisi verir mi hiç insana? O'nu ve mutlak kanunlarını tenzih, her mümine düşen ve bu meyanda kalabalığa ve çevreye uymayı meneden "şahsî" bir vazife değil mi? Belki başlangıçta “diyalogçular”ın kimi bağlıları bugünkü gibi düşünmüyordu, belki en başında malûm “AB-ABD Valileri”nin kimi sevenleri de öyle; fakat bugün bir bakıyoruz ki, kimi diyalog yapacağım derken neredeyse "Hıristiyan", kimi de gerçekçi olacağım derken apaçık "mürted" olmuş.

Neticede, bizi ilgilendiren müsbet tarafıyla ve hüsnüzan dairesinde konuşursak, ihtilâl-inkılâbçı siyasetin kurucu veya güdücüleri katında bilinen ancak bazen açıkça ifade edilemeyen hususların, bağlılar dairesinde biraz çevreye açılındığında "TAKTİK" ve "GEÇİCİ" bir tasvib değil de, "HAKİKİ" ve "KALICI" bir tasvib imişçesine algılanabilmesi, yahut bir kişi veya kurumun belli bir yönüne dönük "hakiki" tasvib veya "yiğide o noktada hakkını teslim etme" tezahürlerinin, yine bağlılar katında çevreye açılındığında "bütüne, bugüne, geçmişe ve geleceğe şâmil" kalıcı bir tasvib imişçesine algılanabilmesi ve daha da umumî bir çerçeveye taşınarak kitleye bu şekilde sirayet ettirilmesi veya bu tarzda savunulur olmasıdır problem olan. Galiba bu nokta, istisnası pek az biçimde, hangi “siyasî çevre”ye bakılırsa bakılsın, hemen her yerde kendi niteliklerince yaşatılan bir durum, bir açmaz.

"Bir zaman gelecek ki, münafığa dayanmadan, mümine geçim olmayacak!". Meâlen ölçü budur. Böyle olacak diye, her gördüğü veya istifade ettiği münafığı kalbinin baş köşesine buyur etmek de, “bu münafıkla işimiz ne?” diye güya keskinlik taslamak da, bir paranın iki yüzü gibi, temelde aynı olan bir safdilliğin farklı tezahürlerini andırır bizce.

Uzun lafın kısası, “savaş” dairesindeki "siyaset" zor bir zanaat, sinir yıpratıcı bir saha, adı üstüne bir “savaş”tır ve Allah bu sahada gayretlerini teksif eden tüm müminlere sabır ve kuvvet versin; yine cümlemizden, gerçek ve derin mümin ferasetini hiçbir ân eksik etmesin, diyoruz. Siyasetin “çirkin yüzü” üzerinde değil de, kendi dosdoğru “ideolojik mücadelemiz” istikametinde yürüdüğümüz ve yürümek istediğimiz için, asıl bu yönde birtakım mütevazi değerlendirmeler yapmakta fayda mülâhaza etmekteyiz ki, bilâhare...

 Aylık Dergisi, Mart 2010

 

Bu Yazı için Gönderilmiş Yorumlar
mezuniyetimde 2. redkmseiine bezer bir model yaptirdim ama hic bana gitmedi demem o ki guzel sac modelinden cok size uygun olani secin
yETLvQsDXCDBtFM | 2012-02-24 21:28:35
İsim
Email
Mesaj



Dergimizin Son Sayısı Çıktı!
Sayı: 2 - II.Dönem Güz 2011



Anasayfa | Yazılar | Haberler | Seçtiklerimiz | Dergiler | Dergi Aboneliği
Künyemiz | Hakkımızda | Bayilerimiz | Dergimize Yazın | Web Sitemize Yazın
                                 Copyright © Telif Hakları AKADEMYA'ya Aittir