HEKİMOĞLU İSMAİL (ÖMER OKÇU) İLE
SAİD-İ NURSÎ'DEN NECİB FAZIL'A...
TAKDİM
Hekimoğlu İsmail (Ömer Okçu), 1932 yılında Erzincan'da, okuma yazma
bilmeyen bir anne babanın çocuğu olarak, kitab bulunmayan bir evde dünyaya
gelir. Yıllar sonra dedesinin ismi olan Hekimoğlu İsmail mahlasıyla yazdığı
"Minyeli Abdullah" adlı eseri satış rekorları kıracak, eserin sinema
uyarlaması ise kapalı gişe oynayacaktır.
İlkokulu bitirdiğinde, ileride geçim sıkıntısı
çekmemek arzusuyla memur olmak ister ve bunun için, maddî sıkıntılar içinde
ortaokula gider; bir yandan okurken, diğer yandan da fizikî güç gerektiren
işlerde çalışmaktadır. Ortaokulu bitirdiği dönemde, gördüğü bir ilân üzerine
astsubay olmaya karar verir. Olur da.
Yıl 1950. Bir ikindi vakti Süleymaniye Camii'ne
girer. Cemaat iki kişidir. Biri o, diğeri imam. Hoca efendi "haydi
kametle" der. Peki kamet nasıl getirilir? Hayatının işte bu safhasında,
okumaya ve her şeyi araştırmaya başlar. "Serdengeçti", derken
"Büyük Doğu" ile tanışır. İlk yazılarını Babaeski'de tek odalı bir
evde yazar ve mesleğinin nezaketine nazaran, büyük bir cesaretle Üstad Necib
Fazıl'a yollar. Görev yaptığı dönemde füze eğitimi için Amerika'ya gönderilir.
Türk Hava Kuvvetleri'nden 1972 yılında emekli olur.
1967 yılında yazdığı "Minyeli Abdullah" adlı romanı
sebebiyle defalarca gözaltına alınır ve bir bölümü gönüldaşlarımızla birlikte
aynı koğuşta olmak üzere bir müddet de hapis yatar. Pek çok gazete ve dergide
yazılar yazmış, yurtiçi ve yurtdışında sayısız konferanslar vermiş, bu süreçte
40'dan fazla esere imzasını atmıştır. Hâlen Zaman gazetesindeki köşesinde
yazmaktadır.
Ömer Okçu ağabey, beynine giden damarlarda yaşanan tıkanıklık
sebebiyle geçtiğimiz yıllarda felç geçirmiş olup, uzunca bir süredir de tedavi
görmekte. Bu kıymetli röportaj için teşekkür etmek, duyduğumuz şükran hissini
ifade etmekte âciz kalacaktır. Kendilerine âcil şifalar ve hayırlı uzun ömürler
diliyoruz. H.S.
Röportaj: Hayreddin Soykan
Ömer ağabey, geçirdiğiniz ve hâlen de süren ağır
rahatsızlığınıza rağmen, dâvânın ve müminlerin istifadesi söz konusu olan
yerde, üstelik son haddiyle mazur olduğunuz hâlde bile nefse bahane tanımayıcı
bir vazife aşkıyla röportaj teklifimizi kabul etmeniz, bizleri ziyadesiyle
mütehassis ve mahcub etti. Bu heyecanınız, "20'lik ihtiyarlar ve 70'lik
delikanlılar" tesbitinin ne derece isabet arzettiğine dair canlı bir
şahitlik kıymeti teşkil etti bizim için. Dilerseniz, sohbetimize bu noktadan
başlayalım. Bir müslümanın sahib olması gereken "vazife aşkı"
hasletiyle ilgili olarak bizlere neler söyleyebilirsiniz?
Bediüzzaman şöyle buyuruyor: "Der tarık-ı
acz-i mendi lazım amed çar çiz; acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak,
şükr-ü mutlak ey aziz!.."
Yani, "Ben aciz, siz acizlere yolumu şöyle
çizerim; acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, Allah'a karşı aczinizi fakrınızı bilin.
Şevk-i mutlak, her durumda çalışın. Şükr-ü mutlak, her halinize şükredin."
Bediüzzaman 80 yaşındayken, dağın tepesinde
ağacın üstüne çıkmış, oturmuş, Risale-i Nurları okuyor, tashih ediyordu. Yani
"ihtiyarladım, hastalandım, çalışamam" yok!..
Ömer Nasuhi Bilmen Hazretleri hastalanmıştı. Onu
ziyarete gittim. Yere serili bir yatağın üzerinde yorganı sırtına almış, hocam
oturuyor... Klasik bir soru, "nasılsınız" diye sordum. Buyurdu ki,
"Şu tefsiri bitirip ölmeyi diliyorum Allah'tan..." Gerçekten Allah
onun duasını kabul etti. On ciltlik tefsirini tamamladı ve vefat etti.
Mehmet Zahit Kotku Hazretleri, Zeyrek'te
otururdu, biz akın akın oraya giderdik. Onun huzurunda oturmak bize şevk verirdi.
"Tövbe edin, 'Allah' deyin." derdi. Acayip bir şeydi onun hayatı...
Günahların sel gibi aktığı bir devirde o, büyük bir kaya gibi, günah selinin
önüne geçti, gelen çöplükler o kayada yeşerdi... Gezmek yok, tozmak yok, maaş
yok, para yok. Kapıdan çıkınca hemen öldürülebilirdi amma o onlarla alâkadar
olmazdı. Teslim olmuştu, ne olursa olsun...
Rahmetli Hulusi Yahyagil ağabey... 1928 Dersim
hareketinde bölük komutanıydı. Demek ki yaşı 91, 92'ydi ben gördüğümde.
Yürüyemiyordu. Onu kucaklar derse götürürlerdi. Ders bitince yine kucaklar eve
getirirlerdi. Sorulan sorulara cevap verir, ilmi konuları açıklardı. Hulusi
ağabey, içimizde bir abide gibi dururdu.
Yaşar Tunagür hocam; Allah rahmet eylesin,
ömrünün sonuna kadar aklını ve kültürünü İslam'a hizmette kullandı. Kısacası
hayatını İslam'a vakfetti.
Necip Fazıl, benim şeyhimdi… “Geceler bizim!”
diye haykırır, sabahlara kadar vazifesi uğruna çalışırdı.
Yıllarca gezdirdim hoyrat başımı,
Aradım bir ömür, arkadaşımı.
Ölsem dikecek yok mezar taşımı;
Halime ben bile hayret ederim.
Yarış atı besleyecek kadar zenginken, öldüğünde
mezar taşı diktirecekleri bir parası yoktu. Malını, mülkünü, canını Allah için
harcadı…
Biz böyle mübarek insanların yaşayışına hayran
olduk…
Onlardan öğrendiğimiz şuydu: Yılgınlık, ümitsizlik ve bahaneler, Müslüman’ın
semtine uğrayamaz.
"Genç bilebilse, ihtiyar yapabilse"
hikmeti, malûmunuz. Bu bahiste sizlerin tecrübe ve değerlendirmeleri bizler
için son derece kıymetli. Genel bir çerçeve dâhilinde, nelere dikkat etmemizi
tavsiye edersiniz?
İsterseniz Asr-ı Saadet'e gidelim. Sahabenin az
olduğu devirleri düşünelim. Her tarafı müşrikler doldurmuşken, bir avuç
sahabenin durumunu hayal edelim. Bunlardan biri diyebilir ki: "Ben bir
insanım. Benim cürmüm ne ki hükmüm ne olsun? Koskoca dünyada İslamiyet'i yayma
dâvâsını nasıl güdebilirim?" Ama böyle dememişler. Onlar, "mademki
ben Müslüman'ım, öyleyse İslamiyet'i öğrenmeliyim ve yaşamalıyım" diyerek,
tek başlarına da kalsalar, İslamiyet'i öğrenmek ve anlamak gayesiyle yaşamışlar.
Allah'ın rızasını bunda aramışlar, bu gaye onların hayatını doldurmuş.
Her genç ben ne olacağım demelidir. Ve bir hedef
tayin etmelidir. Futbol oyununda gol kelimesinin mânâsı, hedeftir. Yani o
oyunda hedef olduğu için oyuncular koşuyor. Hedef olmasa hiçbiri koşmaz. İşte
insanın da hayatında hedefler olmalıdır. Mesela gençlik yıllarımda "ben
sefil perişan olmayacağım" diye kendi kendime konuşurdum. Bu sebeple
gençler kahveye giderken ben derse gittim. Amacım oraya gidenlerden farklı
olmaktı. Kendi kendime İngilizce, Osmanlıca öğrendim. Kitaplar okudum,
kitapları anlamaya çalıştım. Çünkü benim bir hedefim vardı.
Gençlere tavsiyem, gelecekteki hayatlarını daha
iyi şartlarda yaşamak istiyorlarsa bugünden hazırlansınlar. Maddî güç olmadan,
hizmet de olmaz. Önce eğitim veya sanat üzerinde durmalı ki ekonomik bir
sıkıntı yaşamasın. Ayrıca ilim ve irfan için eğitim almalı...
80 Yıllık ömrümde neler gördüm, neler geçirdim…
Bir gence ilk tavsiyem şu: Mutlaka alimlerin yanında, yakınında ol. Onların
derslerine, sohbetlerine katıl. Bugünün gençleri alimlerin dizinin dibinde
oturacak, başka türlü olmaz.
Mevlana Şemseddin Muhammed Rucî Hazretlerine
atfen, hepimizin kulağına küpe bir hikmet şöyle: "Şu halk ne garip şeydir!
Yarın olsa da bir iş işlesem diye bir lâf eder. Bilmez ki, bugün, dünün
yarınıdır. Bugün ne işlemiştir ki, yarın bir şey işleyebilsin". Aynı
şekilde, "Erteleyenler, yarıncılar helâk oldu" meâlindeki hadis-i
şerîf de malûmumuz. Maddî-manevî kabiliyetlerimizi daha fazla ertelemeden
geliştirmemiz ve vazifelerimizi tam vaktinde aşk ve şevkle yapabilmemiz
noktasında bizlere neler söyleyebilirsiniz?
Mesela elimizde bir fidan var. “Ya hu yarın
dikerim ben bunu.” diyor adam… Yarına kadar da fidanın kökleri hava alır,
kurur. Adam “yarın” fidanı dikince de fidan yeşermiyor. Aynen öyle de,
"yarın ben iyi insan olacağım diyen, bugün kötü adamdır." Niye bugün
değil de yarın? "Yarın iyi olacağım" diyoruz; bu emri veren benim!
Hayatımızı Kur'an ölçüsünde yaşamaya bugünden başlayacağız. Tren zamanında
kalkar, uçak zamanında havalanır, geç kalan yetişemez… Güneş mesaisine bir
dakika bile gecikmiyor. Fırtınalar, takvimin söylediği zamanda kopuyor,
çiçekler, vakti gelir gelmez açıyor… Bu ilahî nizamın dışına çıkıp, “ vazifeyi
sonra yaparım” diyen, gemiyi kaçırır…
Hayat bir imtihan, malûmunuz. Türlü dertle,
belâyla ve hastalıkla beraber, muhtelif imkânsızlıklarla da boğuşmak durumunda
kalıyoruz. Bir günümüz bollukla geçerken diğer günümüz darlıkla, bir günümüz
sıhhatle geçerken diğer günümüz rahatsızlıkla, bir günümüz izzetle geçerken
diğer günümüz zilletle, bir günümüz gönül ferahlığıyla geçerken diğer günümüz
üzüntüyle geçiyor. Böyle olunca, gönlümüzce bir şeyler yapabileceğimiz o saat
bir türlü gelmiyor sanki. Peki, bu dert ve mazeretleri ileri sürmekte hakikaten
mazur muyuz sizce? 
1950 yılında bir rüya gördüm. Trende gidiyorum.
Dediler ki: "Bediüzzaman Said Nursi de, bu trende seyahat ediyor."
Hemen fırladım, Bediüzzaman'ın yanına gitmeye
koyuldum. Üçüncü mevki bir kompartımanda sekiz kişi oturmuş, pencerenin dibinde
de Bediüzzaman Hazretleri vardı. Ben içeri girip, Üstad'ın elini öpmek istedim.
Fakat kapının önündeki adam hemen ayağa kalktı, beni göğüsleyerek dışarı
çıkardı:
"Sen kimsin?" dedi. Ben de,
"Risale-i Nur dağıtıyorum" diye cevap
verdim.
Bu sözümü duyan Bediüzzaman, dışarı çıktı.
Koridorda onunla karşı karşıya geldik. Bediüzzaman'ın elini tuttum, öpmeye
başladım. İki defa öptüm. Bu sırada Bediüzzaman gayet sinirli bir şekilde
bağırdı:
"Elimi öp, şekeri öpme!"
Dikkat ettim, Bediüzzaman'ın avucunun içi şeker
doluydu. Ben de iki defa bu şekerleri öpmüşüm. Üçüncüsünde Bediüzzaman'ın elini
öptüm ve uyandım...
Rüyayı kendim tabir ettim: Şimdi ben bu hizmetin
şekerleme tarafındayım fakat çileli zamanlar da gelecek...
Nitekim öyle oldu...
Mahkemelerde, hapishanelerde, karakollarda
dolaştırıldım. Allah'ın lütfuyla tahkikî iman derslerinden geri kalmadım.
Şu anda hasta yatıyorum. Ameliyat oldum.
Hastalık, Allah'ın gönderdiği bir hediyedir. Çünkü hastalığı veren Allah'tır.
Allah'ın yarattıklarında kötülük yoktur.
Hastanede yatarken dedim ki, “hani insan
Ankara'ya gider gelir ya, ben de ahirete gittim geldim. Ahirete gidip gelmenin
yorgunluğunu hissediyorum...”
Türlü derde deva buldum ben elimle çok zaman,
Kimse bilmez bir tabibe ben de muhtacım şimdi.
Durgun sular, akıntı olmadığında bulanır, rüzgâr
esmese hava kirlenir. Hayat bir bütündür. Sağlık hastalıkla, iyilikler
musibetlerle çalkalanır. İnsan bazen dünya hayatına o kadar dalıyor ki, ölüm
aklına bile gelmiyor. Çevresindeki insanlara ölümü yakıştırıyor fakat ölümün bir
gün kendi kapısını çalacağını düşünmüyor. Hastalıklar, musibetler burada
devreye giriyor, "Ey insan, ölüm var, ahiret var, aklını başına al"
diyor. Geçen zaman geri gelmiyor. Ömrünün sınırlı olduğu gerçeğini unutuyor
insan. Şimdi ben dönüp maziye bakıyorum, ömrüm bir kuş tüyü gibi uçup gitmiş.
Sanki bir gün bile yaşamamışım...
Üstad Necip Fazıl diyor ki,
Bir fikir ki, sıcak yarada kezzap,
Bir fikir ki, beyin zarında sülük.
Selâm, selâm sana haşmetli azap;
Yandıkça gelişen tılsımlı kütük…
İnsan böyle… Yandıkça gelişir.
Bir sırrımı ifşa edeyim… Ne zaman ki Amerika’dan
getirdiğim buzdolabını ve teybi hizmete verdim, ondan sonra bende inkişaf
başladı… Yani müridi demiş “Şeyhim himmet.” Şeyh demiş “Evladım hizmet…”
Eskiler der ki, “Yok olmayan var olamaz.” Seksen
yıllık ömrümde, çeşit çeşit dertler gördüm, sonuç: Minyeli Abdullah…
Koca bir ömrü İslam dâvâsını tebliğe vakfeden,
her vesileyle yazan ve gerek sohbet gerek konferans dairesinde insanımızla
fikir ve tecrübelerini paylaşan, hatta bu uğurda bir bölümünü gönüldaşlarımızla
birlikte geçirmek üzere cezaevinde de yatan bir büyüğümüz olarak, bir dâvâ, bir
ideal adamının tesirli olması bakımından en başta dikkat etmesi gereken husus,
sizce söyledikleri veya yazdıkları mıdır, yoksa başka bazı hasletleri mi?
Osman Yüksel Serdengeçti, dâvâ adamını şöyle
açıklamıştı:
“Sofraya yürür gibi, sehpaya gitmeyenler dâvâ
adamı değildir." Hanımı, hapis yattığı yıllarda, çocuğunu tedavi ettirecek
para bulamadığı için depresyona girip ayrıldı. Ankara'da Denizciler
Caddesi'ndeki dükkânını şöyle tarif ediyor: "Kömürlüğü ömürlük yaptık,
yeryüzünden iki buçuk metre aşağıdayız. Ölüm bile bizim için yükseliş
olacaktır." Küçücük bir dükkânda yaşıyordu. Tuvalet ihtiyacı için, caminin
tuvaletine giderdi.
İnsan hayatına sığmayacak işler yapan insanlar
var... Eski bir binanın taş duvarında, taşların arasından bir filiz çıkıyor ve
çiçek açıyor. Bu çiçek, içinde bulunduğu şartları hiçe sayıyor. "Bu
duvarda toprak yok, su yok, güneş, rüzgâr beni hırpalar" demiyor. Çiçek,
şartlara meydan okuyarak yeşeriyor. Lisan-ı hâl ile diyor ki: "Allah bana
'yeşer' dedi, ben de yeşerdim. Sonuç ve şartlar ne olursa olsun..." İşte
dâvâ adamı budur!
Yazı yazmak kolay, tesir etmek zordur.
İslamiyet, ölçü ve ahenk dinidir. Ölçü ve ahenk
ise "güzel"i ortaya koyar. Güzel yaşanmış bir hayat, aynı zamanda bir
eserdir. Hiçbir nazım ve nesir, güzel yaşanan bir hayat kadar güzel ve tesirli
değildir.
Peygamber Efendimiz'in hayatı en üstün ve en
tesirli bir eserdir. Öyle ki; O'nun biyografisi bile yaşadığı hayatın
gölgesidir. Sahabe, "anam babam sana feda olsun" diyor, o kadar
hayran bırakmış kendine...
Bir arkadaşım, Amerikalıya demişti ki; "Size
İslamiyet'i anlatayım mı?" Amerikalı da dedi ki; "Ben senin hayatını
beğenmiyorum ki dinini anlatasın! Bu konuda seni dinlemek istemiyorum. Sen,
bira içmeyen Amerikalılara benziyorsun!" Gerçekten o arkadaşın ahlâkı çok
bozuktu. Şaka yapacağım, milleti güldüreceğim diye kötü şeyler anlatırdı.
Sonuçta bir Hıristiyan, Müslüman'ı beğenmedi.
İnandığı gibi yaşamak, belagatin en tesirlisidir.
Dikkat edin, İslam büyükleri, susabildikleri kadar susmuşlar, sadece
İslamiyet'i yaşamışlar.
Harf inkılâbından sonra Kur'an yazısını okuyamaz
olduk. Risale-i Nur'lar da eskimez yazıyla yazılıyordu. Kitapları aldım,
okuyamadım. Okuyanları dinleyemedim. Anlayamıyordum Risale-i Nur'ları... Fakat
Bediüzzaman'ı ziyarete gittim, onun fakir yaşayışını gördüm, çok hoşuma gitti.
Hayatını anlatan ağabeyleri dinledim, kitaplar okudum, O'nu çok beğendim. Yani
ben Risale-i Nur'ları okuyarak değil, Bediüzzaman'ın yaşayışının tesirinde
kalarak Nur talebesi oldum. ALLAH demenin yasak olduğu devirlerde ALLAH
deyişine, elinde zengin olma imkânları varken, fakirane yaşamasına hayran
kalarak bağlandım ona...
Zübeyir ağabeyi, Bayram ağabeyi, Hüsrev ağabeyi,
Tahir ağabeyi düşündükçe diyorum ki; "Bu hayatlara nasıl hayran
olmazsın!"
Onlar, dünyaya önem vermedikleri için önemli
oldular!
Allah razı olsun Ömer ağabey, size çok teşekkür
ediyor, tekrar geçmiş olsun diyor, Allah'tan hayırlı, sıhhatli, bereketli uzun
ömürler diliyoruz.
Kaynak:
Aylık Dergisi, Aralık 2009