Yazmak: Kelimelerle
Resmediş
Hayreddin Soykan
ÖNCE HASSASİYET VE
AKLIN YETKİNLİĞİ
Mesele "yazma
güçlüğü" olduğunda, öncelikle şu soruların cevabının araştırılacağı
bellidir:
İyi yazmak için, ne
kadar vurgulansa azdır ki, şuurumuzda evvelâ berrak bir "biçim"
doğmalıdır. Bu "biçim", herkesin anladığı anlamda belki bir "dış
şekil - dış sûret" değil, fakat en başta bir "iç şekil - iç
sûret"tir. Maddî vasıtalara aksetmezden evvel ruhta doğan ve şuurda
berraklaşan bu "manevî biçim"den kasdımız da, aslına bakılırsa bu
"iç şekil"den başka bir şey değildir. "Dış şekil" dediğimiz
"hatırlatıcılar", yâni sesler, harfler, resimler, hacimler; kısaca,
işitilir, görülür yahut bir yolla "algılanır" diğer şekiller, bizce
bir sonraki iştir.
Peki, öncelikli ve
belirleyici olduğunu mütemadiyen ifade ettiğimiz ve "manevî biçim"
tarzında bir kavramlandırmayla anlaşılır kılmayı denediğimiz bu "iç şekil
- iç sûret" acaba nasıl temin edilir? Bunun için, bizce, önce doğru
düşünmek, doğru düşünmek için kelime ve kavram muhtevasıyla beraber sistematik
bir muhakeme tarzı, böylesi sağlam bir muhakemenin ihtiyaç duyduğu ölçüler
manzumesi olarak da "ideolojik bir bünye" gerekmektedir. Daha
doğrusu, böyle bir "ideolojik bünye"nin, bizde "ideolojik
formasyon" kıvamını bulması gerekmektedir. Şuur dairesi yalnızca aklî
kavram ve bilgilerden ibaret olmadığına nazaran, aynı zamanda
"hassasiyet" meleke ve muhtevâmızın da, sezgi gücümüz ve hissî
tecrübelerimizin de yetkinleştirilip zenginleştirilmesi elzemdir. Madem ki
"önce hisseder, sonra fikrederiz", demek ki "hassasiyet",
aklî yetkinlikten bile öncelikli bir mevkîdedir. Akla "istikamet"
veren, onu "yönlendiren" özelliğimizdir çünkü "hassasiyet".
Öyleyse, şu olacaktır
soru: Bu "öncelik"lerdeki durumumuz acaba ne merkezdedir? Cevab şu
bakımdan çok önemlidir ki, kendi dar çerçevelerindeki şahidliklerini veya şahsî
tecrübelerini yazacak olanlar için belki o derece mühim olmasa da, bizim için
başlıca "yazı temeli", iman hassasiyetiyle bağlanılan inanç esaslarından
ve böyle bir hassasiyet ikliminde yaşatılan ideolojik bir bünyeden hareket eden
"sağlam bir muhakeme"nin yoğurduğu kelime ve kavramlarla
"düşünme"dir. "İç şekil"in "dış şekil"e aksetmesi
hâlinde, böyle bir "düşünme"nin yazıya geçirilişidir arzu edilen.
O hâlde, ancak
"usûlünce" başarılmış böyle bir düşünmeden hareket ettiğimiz ve yine
bu temel üzerinde yeni bir safhaya geçip "usûlünce" yazmaya
davrandığımız takdirde, gerektiğince iyi yazabileceğiz.
"Usûlünce"
düşünme ve akabinde "usûlünce" yazmaya davranma gereğini
şuurlaştırmak o kadar mühimdir ki, yanlış bir istikamette "bin adım"
gitmektense, doğru istikamette "bir adım" atmak ve peşisıra bu
adımların sayısını arttırmak, bizce kurtarıcı kıymettedir.
YAZI USTALIĞI İÇİN
YAZI ÇIRAKLIĞI
Yanlışta veya ters
yolda ısrar zımnında sıkça karşılaşılan bir çıkmaza misâl olarak, ardarda
kitablar okuyarak iyi bir yazar olunabileceği ümidi gösterilebilir. Halbuki,
bizce yapılması gereken, bir taraftan "okuyucu" olarak anlayışı ve
ustalığı geliştirirken, diğer taraftan "yazar" olarak da kabiliyet ve
ustalığı "ayrıca" geliştirmektir.
Üstelik bu ustalık
nev'i, yâni yazarlık, öyle kendiliğinden gelişebilecek bir nitelik
belirtmeyecek, en başta ve kaçınılmaz olarak, aynen bir yabancı dili umum
önünde ilk kez konuşmaya veya yazmaya çalışanların başına geldiği gibi, umum
önüne türlü acemilik, dağınıklık ve yanlışlıkla çıkmayı göze almak tarzında bir
cesaret gerektirecektir. Oysa, tüm bu aksaklıklar tabiîdir ve bir deyişle
"eğitim zayiatı" cümlesindendir. Her ustanın öncelikle bir çıraklık
devresinden geçtiği; sonrasında Shakespeare çapına bile erişilse, bunun
ilk elde zorunlu olduğu, bizce bedahettir.
Nasıl öğrenilen bir
dilde "pratik" tek kişiyle yapılan bir iş değilse ve karşısında
yönlendirici muhatablar gerektirirse, "yazma pratiği" de kişinin
kendi başına kolayca ustalaşabileceği bir kabiliyet mevzuu olmayacaktır. Onun
da muhatablara ve yönlendiricilere, elbette teşvikçilere, hatta düzelticilere,
hatta ve hatta tenkidçilere ihtiyacı vardır.
"Sizler yetişen
genç fidanlarsınız. Çıkan dergiler sizin için bir imkândır. Yazın!"
meâlindeki tavsiye, çözüm istikametini ele vericidir.
YAZAR: BİZİ GEZDİREN
REHBER
Ve yine nasıl bir
"enstrüman" çalmayı öğretmek için kaleme alınmış sayısız
"usûl" kitabı varsa, "ayrıca" öğrenilmesi gereken bir
ustalık nev'i olarak "yazma usûl ve teknikleri"ni de anlatan birçok
kitab vardır. Biz bu eserlerde zaten bulunanları tekrarlamak yerine, önemli
bulduğumuz ve ipucu değerinde addettiğimiz bir noktaya dikkat çekmeye
çalışacağız: Bir yazar, bizi elimizden tutup gezdiren bir "rehber"dir
gerçekte!..
Peki nasıl bir rehber?
Mevzuu "yazma
usûlü" olan hemen tüm makale veya kitablarda, şu incelik veya ipucu öne
çıkartılır: Yazar, bize "ne"yi "hangi bakımdan" yahut
bakımlardan anlatacağını daha en başından sezdiren, "tez"ini pek öyle
saklamaksızın çoğu başlangıçta söyleyen, okuyucuyu neyle karşılaşacağına dair
"ruhen ve zihnen" hazırlayıcı böyle bir "giriş" yapan,
ardından fikirlerini "planlı" biçimde tasnif edip "geliştiren",
sonunda ilk başladığı noktaya -ama bu kez tüm söylediklerini "birbirine
bağlayıcı" bir değerlendirmeyle- dönen, böylece baştaki kanaatini en
sonunda mühürleyen kişidir.
Anlaşılıyor ki yazar,
bir dairenin belli bir noktasından başlayarak okuyucusunun elinden tutan, onu o
daire boyunca muhtelif bilgiler vererek gezdiren, okuyucuyu en sonunda yine
seyahatin başladığı noktaya -fakat bu defa ruhen ve fikren zenginleştirmiş
olarak- getirip bırakan kişidir.
Okuyucu, yazarın
bizzat bilip tecrübe ettiklerini bilmeyen, ama samimiyetle bilmek de isteyen
bir dost gibidir. Hatta okuyucu, bu mânâda, gözleri görmeyen bir yolcudur
sanki.
İşte yazarın vazifesi
de, bu okuyucu dostunun muhayyilesinde tüm o gezilip görülen yerlerin tam bir
tasavvurunu sağlamak, gezdirdiği insan için etraftaki "seçilmiş"
unsurları en uygun kelimelerle ifade etmek olacaktır. Muhatabının kafasını
karıştırmamak için, gereksiz tüm "fazlalıklar"ı hiç düşünmeden
atacaktır. O derece mükemmel olmalıdır ki seçilen kelime ve cümleler, gözleri
görmeyen o dost, sanki gözüyle görüyormuş gibi herşeyi kafasında bir bir
canlandırabilsin. Rehberi olan yazar, -meselâ- bir binayı mı gezdirecektir ona,
bu durumda okuyucu yaklaşık olarak şunları işitecektir:
Şimdi seninle birlikte
bir binayı gezeceğiz. Gezeceğimiz bina şu semtte ve şu adreste. Üç katlı ve
altı daireli bir bina. Mimarî bakımdan şöyle bir görünüşü ve dış cebhesi var.
Beş basamaklı bir merdivenden çıkarak dış kapıdan giriyoruz. Karşımda iki daire
görüyorum, demek ki her katta ikişer daire var. Sağdaki daireye misafir olalım.
Şimdi bu dairenin içerisindeyiz. Burada üç oda, mutfak ve banyo var. Evin reisi
salonda gazete okuyor. Salon kapısının tam karşısında, bahçeye bakan genişçe
bir pencere bulunuyor. Pencereden, bahçedeki ağaçları görüyorum. Solumuzdaki
duvarda şöyle bir tablo asılı. Diğer odalara bakıyoruz şimdi. Bu odada şunlar
şunlar, öbür odadaysa şunlar şunlar var. Geldiğimiz gibi, yine aynı daire
kapısından dışarı çıkıyor, girdiğimiz dış kapıdan binayı terkediyor, aynı dış
merdivenlerden inip sokağa geri dönüyoruz. Evet, şimdi yine sokaktayız.
Kısacası yazar, bir
fotoğrafçı gibi, belli bir manzarayı önce uzaktan "kabataslak" ve
"bütün içindeki yeri" itibariyle gösteren, sonra "sınırlı bir
çerçeve" içine alan, sonrasında merceğini o geniş manzaranın "belli
bir noktası"na daha da yakınlaştırıp mıhlayan, gördüğü teferruatı bizimle
de paylaşan, sonra yine başladığı noktaya -bu kez zenginleşmiş ve muhatabını da
zenginleştirmiş olarak- geri dönen bir sanatçı misâlincedir.
Elbette, nisbeten
acemi bir yazar bunun tam tersini yapacak ve, ya kendisinin de tam olarak
seçemediği darmadağınık unsurları bize aynı dağınıklıkta anlatacak, oradan
oraya alâkasız geçişler yapacak, meselâ birinci kattan üçüncü kata ve oradan
bodrum katına atlayacak, yahut net biçimde bile görse, bunu aynı netlikte ve sadelikte
bize nakledemeyecek, netice olarak okuyucusunu tam bir kafa karışıklığına
sevkedecektir. Sonuç olarak, belli ki kendisinin de tam göremediğini yahut
anlayamadığını, bizden görmemizi veya anlamamızı bekleyecektir. Net biçimde
görüyor bile olsa, bu manzaranın bizim tarafımızdan da görülmesi için
harcanması zaruri olan emeğe yanaşmayacak, "gerekli" teferruatı
tasvir etmekte ihmalkâr davranacaktır.
Özetlemeye çalışırsak,
yazar, herşeyden önce "bütün resmi" gören, gördüğünü böyle bir
"çerçeve" içine alıp, akabinde biraz daha yakınlaştırarak bize de
göstermeyi deneyen bir "rehber" veya "zihin
ressamı"dır.
YAZMAK: KELİMELERLE
YAPILAN RESİM
Bir "eser"
ortaya koymanın en başta "fazlalıkları atmak" demek olduğunu
belirttiğimize ve "en kolay yol"un bu olduğunu işaretlediğimize göre,
yazarın bilhassa yapması gerekenler, şu âna dek söylediklerimizi özetleme
bâbında, belki yalnızca şunlar olacaktır:
Okuyucuya ilk olarak
"bütün resmi" vermek veya hissettirmek, teferruata buradan gitmek ve
her gerektiğinde yine "bütün"e dönebilmek...
Kelime ve cümlelerini
dikkatli ve tasarruflu biçimde kullanmak; ancak aynı zamanda, canlı ve zihinde
mevzuu canlandırıcı örnekler vermekten asla kaçınmamak...
Bazen "elma,
armut" nev'inden bile olsa, "bilinen" unsurlardan hareketle "bilinmeyen"lere
TASAVVUR KÖPRÜLERİ kurmak...
Kendisini yazara
emanet etmiş ve sanki gözleri görmeyen yahut hiç görmediği yerler kendisine
anlatılan bir dost olan okuyucunun kafasını karıştırmaktan ihtimamla
kaçınmak...
Etraftaki tüm unsurlar
arasından, sadece "gösterilmek istenen resme hizmet edici"
teferruatı, sade ve sistematik bir plan dahilinde aktarmak; tasnif ve
özetlemeyi bilmek...
Kısacası,
"anlaşılmak" için ve sanki kelimelerle okuyucu için bir
"resim" yaparcasına yazmak; kalan diğer herşeyi ise, ne kadar
değerli, canalıcı veya gözalıcı olursa olsun, hiç tereddüt etmeden atmak...
Yazarken, kendisini
okuyucunun yerine koymak, bir de okuyucu gözüyle yazdıklarını
"yeniden" okumak, şifahî konuşmadaki nefes aralarıyla tonlamayı veren
(meselâ, nokta ve virgül) yahut düşüncedeki zihnî ayırımları gösteren (meselâ,
noktalı virgül) "imlâ işaretlerini" yerli yerinde kullanıp
kullanmadığına dikkat etmek, yine aynı şekilde hangi kelimeyi öne hangisini
arkaya alırsa daha anlaşılır ve kasdolunanı aktarır olabileceğini düşünmek,
velhasıl "yanlış anlaşılma"ya yolaçıcı teferruat üzerinde ihtimamla
durmak ve bunları bekletmeksizin bertaraf etmek...
Netice olarak, yazarın
zihninde olmayan bir resmin okuyucunun zihnine de aksetmeyeceği izahtan
vareste. Yazarın muhayyilesinde bu "fikrî resim", yâni BİÇİM mevcud
olduktan sonra, gerisi çoğu "kolay" bir vesaire. İşte bu
"vesaire" için tüm yazar namzedlerine ışık tutucu olabilecek ve bu
makalemiz çerçevesinde söyleyemediklerimizi en geniş ve derlitoplu biçimde
sunabilecek bir esere gelince, o da şu olabilir bizce:
TÜBİTAK'tan çıkan,
cüz'î de bir fiyatı olan, üstelik 35 yıllık bir emeğin mahsulü, Jacques
Barzun ve Henry F. Graff tarafından kaleme alınmış Modern
Araştırmacı. Bir tavsiye zımnında, ilk olarak kitabın "Nasıl Yazmalı?"
kısmı okunabilir, sonra dilediğimiz biçimde en baştan başlayarak veya
seçtiğimiz bölümlerle devam edebiliriz diye düşünüyoruz.
Aylık Dergisi, Ocak 2010