Hilmi Yavuz’la Kültür,
Felsefe, Edebiyat, Siyaset
Röportaj: Hayreddin Soykan
TAKDİM
Hilmi Yavuz, 14 Nisan 1936'da İstanbul’da doğdu.
Kabataş Erkek Lisesi'ni bitirdi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ndeki
eğitimini yarıda bırakıp, İngiltere'ye gitti. BBC'nin Türkçe bölümünde çalıştı.
Londra Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi. Türkiye'ye
döndükten sonra çeşitli yayınevleri ve ansiklopedilerde görev aldı. Cumhuriyet,
Milliyet, Yeni Ortam gazeteleri ve çeşitli dergilerde "Ali Hikmet"
imzasıyla inceleme, eleştiri ve denemeler yazdı. Mimar Sinan Üniversitesi,
İstanbul Teknik Üniversitesi ve Boğaziçi Üniversitesi’nde öğretim görevlisi
olarak çalıştı. İlk şiirleri Kabataş Erkek Lisesi'nde edebiyat öğretmeni Behçet
Necatigil yönetiminde çıkan "Dönüm" dergisinde yayınlandı. Hâlen
Zaman gazetesinde kültür yazılarına ve Bilkent Üniversitesi'nde öğretim
görevlisi olarak çalışmaya devam etmektedir. TRT-2’de her Pazar günü "Önce
Şiir Vardı" adlı bir program yapmaktadır. Mimar Sinan Üniversitesi Sanat
Tarihi bölümüne devam ettiğimiz dönemde derslerine girdiğimiz hocamız Hilmi
Yavuz’la ilgili olarak en canlı hatıralarımız, nedense kendisiyle bazı edebiyat
meseleleri üzerine yaptığımız tartışmalar. Şimdi okuyacağınız bu röportaj
vesilesiyle de galiba bu geleneği bozmadık ve bazı noktalarda yine tam olarak
anlaşamadık. Belki de meramımızı anlatamadık. Hakemliği değerli okuyucularımıza
bırakmak sanıyoruz en doğrusu. H.S.
İSTANBUL KAOTİK BİR ASYA ŞEHRİDİR
İstanbul’un 2010 Avrupa Kültür Başkenti olarak ilân
edilmesi çerçevesinde neler söylemek istersiniz?
Benim
İstanbul Avrupa 2010 Kültür Başkenti projesi konusunda ciddi tereddütlerim,
dahası şübhelerim var. Bunu daha önce Zaman
gazetesinde yazdığım bir iki yazıda dile getirmiştim. Şübhelerim şundan kaynaklanıyor.
Herşeyden önce, İstanbul bir Avrupa şehri midir? Önce onun bir Avrupa şehri
olup olmadığını “irdelemek” lâzım. Şayet bir Avrupa şehriyse, işte o zaman onun
“başşehir” olması meselesini tartışabiliriz. Bence İstanbul, bir Avrupa şehri,
modern bir şehir değil.
Avrupa
2010 Kültür Başkenti çerçevesinde 1000’e yakın faaliyetin gerçekleştirilmek
üzere olduğunu biliyoruz. Ama, acaba bunlar bu şehri gerçekten bir Avrupa
şehrine dönüştürecek seviyede radikal faaliyetler midir; buna bakmak lâzım.
Hatta bu faaliyetlerden de önce, evvelâ bu şehrin kendisine bakmamız gerekiyor.
Acaba modern bir şehir midir?
Bakıyorsunuz,
burnumuzun dibinde, 20 milyonluk bu metropolün merkezi Taksim’de, meydanın
ortasında bir otobüs garajı var. Şimdi dünyanın hangi Avrupa kentinde, bir
metropolün merkezinde garaj olur? Böyle bir şey olabilir mi? Dünyanın hangi
şehrinde, kaldırımlar birer otoparka dönüştürülmüştür? Nerede görülmüş?
Bu şehir
bir Avrupa şehri değil, bir kaotik Asya şehridir. Mesele budur.
Dolayısıyla...
Hani öncelikle bu şehrin bir Avrupa şehri olduğunu isbatlamak gerekir diyorum
ya –ki değil!-, şimdi soruyorum:
Bütün bu
Avrupa Kültür Başkenti projesinin gerçekleştireceği faaliyetler nerede olacak?
En büyük meydanında otobüs garajının olduğu, kaldırımlarının otomobiller
tarafından istilâ edildiği, otomobillerin insanları yediği bir şehirde olacak.
Şimdi
bütün bu faaliyetler, meselâ bir dans veya tiyatro faaliyetinin anlamı, bana
sorarsanız, olsa olsa birer “cilâ” çekmekten ibaret olacaktır. O cilâyı
kazıdığınız zaman, altından bu “Asya şehri” manzaraları çıkacaktır. Tevfik
Fikret’in dediği gibi, “bin kocadan artakalan bîve-yi bâkir” olarak dişlerini
gösterecektir.
GÜNÜMÜZ FELSEFESİNDE SİSTEMSİZLİK
Şimdi, nasıl değerlendireceğinizi merak ettiğimiz
bir diğer mesele... Sizce dünya bir fikir buhranı yaşıyor mu? Son üç-dört
yüzyıl birçok ideolojiye fidelik etmiş dev şahsiyetler çıkaran Batı medeniyeti,
“entelijansiya” noktasından bugün de aynı üretkenliği gösterebiliyor mu size
göre?
Dünya
bir fikir buhranı yaşıyor mu, diye soruyorsunuz. Tamam ama, hangi açıdan?
Meselâ, eski “bütüncü” felsefe sistemleri artık
yok. Epistemolojisiyle, estetiğiyle, etiğiyle, dünyayı kavrayan, toplumu
kavrayan sistemlere artık rastlamıyoruz. Aynı şekilde, bir Bergson, bir Sartre
gibi, kendi başına “ekol” teşkil eden insanlar artık hakikaten yok mu, yoksa
var da biz mi bilmiyoruz.
Anladım,
anladım. Zaten ben de oraya gelecektim. Şimdi bu mânâda sistemli bir
felsefenin, 20. yüzyılın –diyelim- ikinci yarısından sonra, Avrupa’nın fikir
hayatında ağırlığını hissettirdiğini söylemek mümkün değil. Ama zaten
felsefenin de “sistemli” olup olmaması, yâni sizin söylediğiniz gibi
epistemolojisi, estetiği, metafiziği, ontolojisi, vesairesiyle Kant’ın,
Aristoteles’in, Hegel’in yahut Sartre’nin yaptığı gibi sistemleştirilmiş ve
bütüncü yapılar takdim edip etmemesi, 21. yüzyıl için artık gerçekten de
geçerli mi?
Bir
postmodern çağda yaşıyoruz ve postmodern çağ, belki de bize sistemsizliği,
parçalılığı, bütüncü olmak yerine fragmanter oluşu, merkezî bir argümanın
çevresinde inşâ edilmiş olan böyle bir arşitektonik sistem yerine
merkezsizleşmiş, desantralize olmuş bir düşünce sistemini dayatıyor da
olabilir. Nitekim, özellikle Nietzsche’den bu yana, Avrupa düşüncesi bu
istikamette bir dönüşümü bize dayatıyor. Yâni bu tür “bütüncü” sistemlerin
yerine, daha parçalı, daha fragmanter, merkezî olmayan, içinde çelişkileri
olan, ama bu çelişkilerin problematize edilmediği sistemlilik veya
sistemsizlikleri getiriyor.
Avrupa’nın
fikir tarihinde çok mühim bir dönüşümdür bu, bana sorarsanız. Bunu da çok tabiî
kabul etmek lâzım. Anlaşılabilir bir şeydir.
Fakat,
hep bu böyle olacak, felsefe dediğimiz şey mutlaka böyle yapılmak durumunda
olacak diye bir şey sözkonusu değil tabiî.
Peki böyle bir durum, kategorik anlamda, “olması
gereken” diye bir mefhumu nakzetmiyor mu sizce de?
Hayır,
hayır. Böyle dediğinizde, “olması gereken”i bir “mutlak” mesele olarak
görüyorsunuz demektir siz. Ama böyle bir mutlaklık yok ki?
İnsanın böyle bir “mutlak”ı meydana getirmesi,
bütünleştirebilmesi imkânı zaten yok. Fakat bir “Mutlak Fikir” kabul
etmeksizin, neye izafeten konuşulabilir?
“Fikir
yok” diye bir şey sözkonusu değil. Fakat bu fikir, işte Hegel’in,
Aristoteles’in, Kant’ın ifade ettiği gibi “sistemli” ve “bütüncü” denilmeksizin
de ortaya konulabilir. Yâni, bunun böyle olması gerektiği konusunda yukarıda
bir felsefe “idea”sı var da, ona bakarak mı yapıyoruz? Yok böyle bir şey. Öyle
de yapılır, başka türlü de yapılır. Bugüne kadar öyle yapıldıysa, bugünden
sonra da böyle yapılacak anlamına gelmez ki! Şimdi biz Nietzsche’yi filozof
saymayacak mıyız?
Kasdım, -felsefenin öyle veya böyle yapılmasından
ayrı bir yerde- şu çerçevede: Bizim bir şeyi “mutlak” olarak ortaya
koyamayışımız, neticede bir “Mutlak Fikir” gerekliliğini de hariçte bırakmaz.
Bizim bulunduğumuz noktanın “izafî” oluşunu söylemeye çalışıyorum.
Yok,
böyle bir şeyi ben kabul etmiyorum. Şu mânâda kabul etmiyorum: Bir şey şimdiye
kadar bir biçimde yapıldıysa, bu, bundan sonra da o şeyin aynı biçimde
yapılmasını zorunlu kılmaz. İnsanlar, 17. yüzyılda giyindikleri gibi
giyinmiyorlar bugün. Yâni herşey değişiyor. Biliyorsunuz, Heraklit’ten beri
dünyanın değişmeyen tek kuralı değişimdir. Dolayısıyla felsefe de, felsefenin
nasıl yapıldığı da değişecektir. Bir zamanlar öyle yapılıyormuş, ancak şimdi
öyle yapılmayabilir. Yapılmak gibi bir zorunluluk yok yâni. Bunun adı dayatma
olur.
Şimdi
artık “öyle” yapılmıyorsa, Avrupa’nın zihin tarihinde, fikir tarihinde veya
entellektüel tarihinde, bir malûliyet yahut bir zaafiyet demek değildir bu.
Şartlar değişmiştir, o kadar. Onlar öyle yapıyor idiyse, biz de böyle
yapıyoruz. Mesele budur.
“Mutlaklık” meselesini bir kenara bırakırsak;
kuantum fiziğindeki gelişmelerin, aynı şekilde Popper’in, Kuhn’un ilimde
getirdiği bazı argümanların, yine bu çerçevede, birbirini tamamlayan çeşitli
mantıkların sözkonusu edilişi, sözünü ettiğiniz bu yeni felsefe tarzını
gerektiren yahut etkileyen birer faktör olmuş mudur sizce?
Evet,
tabiî, tabiî.
MEDENİYETİMİZİ YENİDEN ÜRETMELİYİZ
Bir diğer sormak istediğimiz husus... Sizin
bulunduğunuz noktadan bakınca, Türk düşünce hayatı “olması gereken yeri”ne
nazaran nerededir? Dünyanın bugün geldiği noktada, Türk aydını üzerine düşen
rolü yerine getirebiliyor mu? Ondan beklenen nedir, ne olmalıdır?
Güzel.
Şimdi bir kere, “olması gereken yer”den neyi anlıyoruz, bunun açıkça ortaya
konması gerekir. Benim bakış noktam, düşünce hayatımızda, özellikle, öteden
beri yazıp söylediğim gibi, bizim medeniyetimize, yâni İslâm medeniyetine sahib
çıkılmamış olmasıdır. Bir mânâda, İslâm, sadece akaid ve şeriatten ibaret imiş
gibi takdim ediliyor. İslâmın bir medeniyet inşâ ettiği, bu medeniyetin bugün
için de yeniden üretilmesinin mümkün olup olmadığı gibi meseleler konuşulmuyor,
tartışılmıyor.
Meselâ,
burada “bienal”ler yapılıyor. Büyük holdinglerimizin sponsorluğunu yaptığı ve
iki yılda bir düzenlenen bu sanat bienallerinin küratörleri, bunları hep, bizim
medeniyetimize şu veya bu şekilde atıfta bulunmayan birtakım konseptler seçerek
gerçekleştiriyorlar. Niye bundan sonraki bienalin konusu, –meselâ rahmetli Erol
Akyavaş’ın düşündüğü ve tasarladığı, ama bir türlü gerçekleştiremediği- Taksim
Meydanı’nda bir Miraç enstelasyonu projesi olmasın? Miraç, niçin bir bienal
konsepti olmasın? Buna benzer şeyler...
Demek ki
aslında, biz İslâmın mimarîsini unuttuk. Sinan orada duruyor. Bir de
İstanbul’un varoşlarında yapılan camilere bakınız. Hayatımda bu kadar büyük bir
zevksizlik görmedim. İslâm medeniyetinin mimarîsi Sinan’dan bugüne nereye
geldi, ona bakmak lâzım. Modern mimarî nereden nereye geldi, ona bakmak lâzım.
Musikî nereden nereye geldi, ona bakmak lâzım.
Itrî’den
kalkıp Ayça Tekindor’un “Buraları yıkılıyo, benden yıkılıyo, hergün peşime,
bıyıklı takılıyo”suna gelindiyse eğer, bunun bir mânâ ve medlûlünün olması
gerekir. Bu meselelere sahib çıkılmıyor. Olur böyle şeyler, deniyor.
Bugün
için Türk aydınının, Müslüman Türk aydınının birinci meselesi, bu medeniyete
sahib çıkmaktır. Bu medeniyetin yeniden üretilmesini mümkün kılacak şartları
söylemek, konuşmak, tartışmak ve onu hayata geçirmenin yollarını aramaktır. Bu
yapılmıyor. Bizzat Müslüman aydınlar tarafından yapılmıyor.
ŞİİR VE ROMANIN DURUMU
Tekrar dünyaya dönersek... Dünya edebiyatı, “Quo
Vadis?” dedikleri veçhile, sizce nereye gidiyor? Edebiyat eski fonksiyon ve
ağırlığını kazanmak için hangi yola kıvrılmalıdır sizce? Şiir ve roman, eski
ağırlığını yitirdi, diyebilir miyiz? Yeni sanat formları -meselâ film
senaryoları-, şiir ve romanın yanında yeni bir ağırlık sahası olabilir mi?
Yazarımız Hakan Yaman’ın tesbitiyle, Cervantes’e kadar gelen şiirden sonra,
Cervantes’le bayrağı alan ve bugüne kadar gelen romanı görüyoruz. Şimdi
–beğensek de beğenmesek de- televizyonun ve bilumum akrabalarının “görüntülü”
dünyasının daha revaçta olduğunu müşahede ediyoruz. Geçmişteki şiirin,
merasimlerin, ritüellerin, dansların “aktüel” rolünü, elbette çok daha farklı
bir muhtevayla şimdi televizyonun, sinemanın, bu tür şeylerin devraldığını
görüyoruz, böyle bir intibâ alıyoruz. Böyle olunca, edebiyattaki muhtevâyı film
senaryosu tarzında verme arayışlarına mı girmek gerekir, doğrusu biz de tam
olarak bilemiyoruz. Şiir ve romanın yanısıra tabiî, onların ortadan kalkmaları
elbette mevzubahis değil, sizce neler yapılabilir?
Kapitalist
toplumlarda edebiyatın, bu çerçevede romanın da, bir metâya dönüşmesi, bir
ticarî mala dönüşmesi kaçınılmazdır.
Her ne
kadar, Octavio Paz gibi bazı düşünürler, “edebiyatın mantığı, piyasanın mantığı
değildir” diyorlarsa da, aslında kapitalizm, edebiyatın mantığıyla piyasanın
mantığını aynîleştirmiştir. Tam da bu yüzden, “çok satan” kitablar ve romanlar
–“çok okunan” demiyorum!- diye bir şey var. Ve bu “çok satan” kitablar, aslına
bakılırsa, okur değil, müşteri üretiyorlar daha çok. Malın tâlibi müşteridir.
Kitab da bir malsa eğer, onu satan alan da “müşteri”dir, “okur” değildir. Şu
hâlde, okurun müşteriye dönüştüğü, kitabın metâya dönüştüğü bir kapitalist
düzen sözkonusu. Bu, dediğim gibi, niteliksiz okur üreten bir sistem. Yâni,
şahsî beğenilerin dışında, medyada hangi kitabtan, hangi romandan sözediliyorsa
gidip onu satın alan, “Top-10”
listelerine –“en çok satan” listelerine- bakıp, ona göre kitab satın alan
insanlar. Bunlar niteliksiz okurlardır. Nitelikli okursa, kendi beğenisiyle
kitab seçer. Bir diğer ifadeyle, başkaları beğendi mi, beğenmedi mi diye
umursamadan kitab seçer. Demek ki, nitelikli okur sayısının giderek azaldığı,
ama niteliksiz okur veya müşteri sayısının giderek çoğaldığı bir dönemden
sözediyoruz.
Bu
dediklerim, roman için geçerli. Şiir içinse, artık pek geçerli değil, çok fazla
okunmuyor zaten. Şiir ölmeyecektir ama, can çekişmeye daha uzun bir süre, belki
birkaç yüzyıl daha devam edecektir.
Romanın her zaman tâlibi olacak, diyorsunuz...
Evet,
romanın geleceği var. Kapitalizmle roman arasında birebir bir ilişki var çünkü.
Marksist
terimlerle söylemek gerekirse, şiir, daha eski üretim tarzlarının bir mahsûlü,
bir edebî formu, bir edebî dile getiriş biçimi veya türü...
ÖNCELİK VESAYETİN KALKMASINDA
Son olarak, her mânâda alabilirsiniz, özellikle
siyasî bakımdan değerlendirebilirsiniz, bir sorumuz da şu olacak: Sizce Türkiye
nereye gidiyor?
Vallahi
ben, Türkiye’nin –politik anlamda- sivilleşmeye doğru gittiğini görüyorum. Bu
konuda hükümetin, yâni AK Parti hükümetinin çok önemli ve çok radikal
teşebbüslerde bulunduğunu, işte bu teşebbüslerin –ümid ediyorum ki- semeresinin
alınacağı günlerin yakında olduğunu düşünüyorum.
Benim
için Türkiye’nin birinci meselesi “sivilleşme”dir; Türkiye’de siyasetin
üzerinden, devletin veya bürokrasinin vesayetinin kalkmasıdır.
Biliyorsunuz, Türkiye’de “muhafazakâr kesim” de denilen
büyük potansiyelin Avrupa Birliği’ni kabullenme noktasına gelmesi, akabinde
böyle bir argümanın savunucusu ve bayraktarı olan AKP’yi desteklemesi, işte az
önce bahsettiğiniz “vesayet” yapısının sebeb olduğu, yılların getirdiği bir
bezmişlikten, yılmışlıktan, bu “vesayet”e olan tepkisinden de kaynaklanıyor.
Peki bu, bir “vesayet”ten çıkıp başka bir “vesayet”e girmek gibi de olabilir
mi? Yâni, kendi “dahilî” vesayetimizden çıkıp, –Amerika’nın plânları
çerçevesinde- bu kez “haricî” bir diğer vesayete girme tehlikesi sizce de yok
mudur? Birtakım gelişmelerin memnuniyet verici olduğunu biz de kabul ediyoruz
fakat, böyle bir tehlikenin de gözardı edilemez olduğunu düşünüyoruz.
Olabilir.
Ama, –bence- biz, öncelikli olarak sivilleşme meselesini ve Türkiye’deki
vesayet meselesini gündeme getirmeli ve tartışmalıyız. Bu meseleler
hallolduktan sonra, eski tâbirle, “âyine-yi devrân ne sûret gösterir”, onu
bilemeyiz.
İki tavşan aynı ânda kovalanırsa, ikisinden de
olunur, diyorsunuz.
Aynen
öyle diyorum; aynen öyle.
Çok teşekkür ediyoruz.
Aylık Dergisi, Şubat 2010