Anlaşmazlıkları
Çözmeye Dair Birkaç İpucu
Hayreddin
Soykan
Hayatımız,
doğduğumuzda kendimizi aralarında bulduğumuz yahud yaşadığımız toplulukta
karşımıza çıkan insanlarla "anlaşma"larımız seyrinde sürüp gitmekte.
Bunun yanısıra, yakın veya uzak çevremizdeki insanlarla olduğu kadar, bizzat
kendi içimizde yaşadığımız türlü "anlaşmazlık" da bir hakikat. Biz
burada "anlaşma ve anlaşmazlık" meselesini çok çeşitli yönlerden ele
almaya çalışmayacak, yalnızca pratik ipuçları addettiğimiz birkaç noktaya
"kabaca" temas etmeye bakacak, böylelikle elden geldiğince ufuk açıcı
olmayı deneyecek, aslî cevabları ehlinden şümûlüyle öğrenmek üzere araştırmayı
ise okuyucumuza bırakacağız.
Anlaşmak
Bütünleşmektir
Anlaşmak,
münasebet hâlindeki birden fazla insanın "genel"de veya "belli
bir mevzu"da (fikrî yahud ahlâkî) üst bir "ölçü"de buluşması,
benzer bir "fikir" veya "değer"i paylaşması, aynı
"mânâ bütünü"ne kendilerini ircâ etmesi anlamına geldiği gibi, böyle bir
fikrî veya ahlâkî ortaklık bulunmasa dahi, birbirinden "malzeme" veya
"ortak çıkar" itibariyle "istifade" etmesi, bir
"alışveriş"e benzer tarzda buluşması anlamına da gelebilir. Bakkalla
müşterinin, birinin aldığı mal, diğerininse aldığı para üzerinden
gerçekleştirdikleri, sonucu memnuniyet olan "faydalı" alışverişleri
veya "maddî" anlaşmaları gibi. Burada, bakkalla müşterinin aynı
"fikir ve değer bütünü"nde, aynı "dünya görüşü"nde
buluşarak "anlaştıklarını" pek söyleyemeyiz. "Genel" bir
anlaşma olmasa dahi, "belli bir mevzu"da olsun ortak fikir ve
değerlere sahib olduklarını da aynı şekilde kolayca söyleyemeyiz. Ancak, bir
"çıkar ortaklığı"nda buluşup anlaştıklarını hiç tereddüt etmeden
ifade edebiliriz.
Yine
bir başka anlamda, birbiriyle münasebet hâlindeki birden fazla insanın
birbirlerinin meramını anlamaları da (tek tek bunu "iyi-doğru-güzel"
bulurlar veya bulmazlar, ayrı mesele), "anlaşmak" dairesinde
değerlendirilebilir. Dostlar da düşmanlar da birbirlerinin kasdını çoğu
"anlarlar", bu bakımdan "anlaşırlar", fakat aynı
"fikir ve değer bütünü"ne meseleyi ircâ etme ortaklığı noktasında
anlaşmayabilir, yani aynı hükmü paylaşmayabilirler. Şayet fikir ve değer
bakımından ortak bir "bütün"de, her iki tarafı da şemsiyesi altına
alan bir üst "ölçüler çerçevesi"nde kaynaşma vâki değilse, kişilerin
birbirlerini karşılıklı olarak -kendi mevzilerini korumaları şartıyla!- büyük
ölçüde anladıklarını, fakat belki hiçbir şekilde
"bütünleşmediklerini" söyleriz.
Tüm
bu arzetmeye çalıştıklarımız muvacehesinde, bizce, en başta "nasıl bir
anlaşma" peşinde olduğumuzun tesbiti bir zaruret olsa gerektir.
Şöyle
ki, muhatabımızla "fikir ve değer" yönünden bir kaynaşma
arayışındaysak şayet, aradığımız "tam ve nihaî anlaşma"nın temin
edicisinin yalnızca ortak bir "dünya görüşü" olduğunu söyleyebiliriz.
Yok, sadece maddî, bedenî veya şahsî ihtiyaçlarımız karşılansın, şahsî
hırslarımız tatmin edilsin, şahsî tutkularımız doyurulsun istiyorsak, burada
"mânevî" bir bütünleşme arzusundan değil, "nefsî, bedenî ve
maddî" bir çıkar temininden, dışımızdakilerle ancak "şahsî"
çıkarlarımıza hizmet ettiğince gerçekleşebilecek bir "anlaşma"dan,
bir "alışveriş"ten, yahud bize bir "alacağımızın
tevdii"nden veya bize dönük bir "hizmet arzı"ndan bahsediyoruz demektir.
Şahsî
çıkarlar farklı farklı olduğu için, "manevî" temel üzerinde
yükselmeyen, bu mânâda "haklı" bir taleb belirtmeyen "şahsî
çıkar veya şahsa hizmet" merkezli münasebetlerin, çoğu zaman ve zeminde
"çatışma" doğuracağı, anlaşmaların değil de anlaşmazlıkların ebesi
olacağı bellidir. Bu yüzden, dünyaya "ALACAKLI" gözüyle bakan
kişilerin bu nevî "anlaşma" arayışlarını elbette en başından mahkûm
ediyor, saded dışı bırakıyoruz. Böylesi insanların ne kendi içlerinde
bulabilecekleri, ne de çevrelerine verebilecekleri herhangi bir
"kalıcı" huzur vardır çünkü. Bu tür insanlara uzun uzadıya izahatlar
yapmak yerine, dünyaya bir alacaklı olarak değil, bir "BORÇLU" olarak
geldikleri; "hep bana" şiarını yaşatıcı bir tanrı taslağı değil,
kendisine ve çevresine hizmetle mükellef bir "kul" oldukları
hatırlatılmalıdır belki yalnızca.
Fakat,
hemen şu hususu da ilâve etme gereği duyuyoruz: "Manevî" bir temel,
ortak bir "dünya görüşü", paylaşılan bir "fikir ve değer
bütünü" merkezinde halkalanan insanların şahsî, bedenî ve maddî
ihtiyaçlarını karşılama talebleri, "alacaklı bakış"tan çok farklı bir
çerçeve dahilinde değerlendirilmek durumundadır. Burada sözkonusu olan
talebler, kuşkusuz, sözü edilen ortak "manevî" anlaşma zemininin bir
gereğidir aynı zamanda. Çünkü bunlar, "şahsî çıkar" savaşı veya
"şahsa hizmet" anlaşmazlıkları dairesinde görülmek yerine, haklı taleblerin
karşılığını arayış kıymeti belirtir ve deminkilerin aksine, üstelik övülürler
de. Temeldeki "manevî" anlaşma, bütünleşme ve kaynaşmanın zarurî
neticesi ve gereğidir onlar. Meselâ, şayet ben, benimle aynı "dünya
görüşü"nde buluşan idarecilerime veya şahsımdan mesul olanlara karşı
vazifelerimi kâmilen yerine getiriyorsam, onlar da benim hemen her türlü
"haklı" şahsî, bedenî ve maddî ihtiyacımı karşılamakla, bunların
temin yollarını teşkilâtlandırmakla veya yol göstermekle mükelleftirler. Bu
noktada kimse kimseyi "nefsanî" davranmakla, "çıkarlarının
peşinde" koşmakla itham edemez. Kötü olan, "sırf nefsanî"
olandır; kökü manevî olsa da tezahürü "nefse müteallik" olan değil.
Bedenî veya maddî ihtiyaçlardan kesilmiş hayaletler değiliz ne de olsa.
Kendimizle
Anlaşmazlıklarımız
Kendimizle
olan anlaşmazlıklarımız çok çeşitli sebeblere dayanabilir. Aynı şekilde, çok
çeşitli yer ve zamanlarda, farklı ortamlar ve farklı yaşlarda, yine çok çeşitli
şekillerde ortaya çıkabilir.
Bizce
herşeyden önce, meselenin hakikaten "ne" olduğunu "teşhis"e
bakmalı, çözümler ona göre araştırılmalıdır.
"Huzuru
huzursuzlukta bulma" ve daimî bir tekâmül peşinde olmayı da bir
"huzur ve kendisiyle barışık olma" nevi addederek ifade etmek
gerekirse, kendimizle anlaşmak ve barışmak, anlamlandırma ihtiyacını
karşılaması itibariyle bir yönüyle "fikrî", yapılandan memnuniyet
ifadesi bakımından diğer yönüyle "iradî"dir; bu ikincisine
"hissî"dir de diyebiliriz. Kendimizle olan anlaşmazlığımız da, şu
hâlde her iki yönden izaha kavuşturulmalıdır.
Şayet
kendi içimizdeki bu anlaşmazlığı yeterince anlamlandıramıyorsak, mesele
öncelikle "fikrî" bir nitelik arzetmektedir ki, anlamlandırmak üzere
gerekli fikrî araştırma yapılmalı ve ehline sorulmalıdır. Ne var ki, böyle bir
araştırma ve soruşturma safhasına katlanmaktansa, kendi başımıza kendi
kendimize teşhis koymaya davranırız çoğu. Böyle olunca, teşhislerimiz isabet
arzetmez pek. Yanlış bir teşhis üzerinde tatbik edilecek tedavinin sonuç
vermeyeceği, izahtan varestedir elbet.
Ruh
ki, daha meçhuldür "beden"den. Oysa, bedenî rahatsızlıklarımıza bir
teşhis koyması için doktora gitme gereği duyar, aynı şekilde bir cihazımız
bozulduğunda tamirciye koşmayı çoğu ilk çare biliriz de, nedense ruhî ve fikrî
problemlerimizde böyle bir "yardım arama" lüzumunu sıklıkla
hissetmez, aksine, hatırı sayılır kısmımız "davranışımızın anlamı
bakımından" kendisini ruh mütehassısı sayar, üstelik yardım çağırmadan
kıvrandığımız bu yerde kendimizi harab ederek, bir de şefkat bekleriz
herkesten.
Meselenin
"cahil inadı"ndan mütevellid fikrî tarafı hallolsa dahi, kimi zaman
da "hakikaten" bildiğimizin gereğini yapamaz, bu sebeble, yaptığımız
yahud yapamadığımızdan dolayı vicdan azabı çeker, içimiz içimizi yer ve
şiddetli bir memnuniyetsizlik duyarız bazen.
Bunun
çözümüne dair bizce ilk tesbit, mükemmelliğin "şipşak" bir netice
olmadığı, İBDA'nın "sıra ile oluş prensibi"nce, tedricî bir tekâmül
mevzuu olduğudur. Koşmak için önce emeklemek, bilâhare doğrulmak, derken
yürümek, en sonunda istenilen hareketi kâmilen yapabilmek vardır çünkü. Bir
diğer ifadeyle, düşüp kalkmaların bir "koşma" başarısının zarurî ön
basamakları olduğu unutulmamalıdır. Öyleyse, ayakların güç, bedenin denge
kazanması için "güçlendirme" çalışmaları yapılmalı, şayet ısrarla bu
"güçlendirme" çalışmalarından kaçınılıyorsa, işte o zaman içten içe
derin bir memnuniyetsizlik ve suçluluk duygusu duyulmalıdır. "Ben ömür
boyu yatalak kalacağım" der gibi davranana, daha doğrusu doğrulmak için
"davranmayana", başkası neyleyebilir zaten?
Kısaca
toparlamaya çalışırsak, şöylece çerçeveleyebiliriz:
Önce,
kendimizle anlaşmazlığımızın "ne" olduğuna dair bir
"teşhis" çabasına girip, bir "durum tesbiti" yapmak.
Hemen
akabinde, bu "netice"ye yol veren "sebeb"i, yani
"müessir"i, gerekli şahsî ve fikrî istişarelerle ehlinden tahkik
etmek. Bu noktada, hem şahıslar hem de kitablar, bir "başvuru mercii"
addedilebilir.
Son
olarak, yukarıda arzetmeye çalıştığımız tarzda berraklaştırılmış bir
"durum" ve "sebeb" tesbitinden sonra, "ne
yapılmalı"ya, yani "çözüm"e karar verip, azim ve sebatla bu
"reçete"yi tatbik etmek.
İşin
aslı şu olsa gerektir ki, kendisini kendisinden -nefsinden!- ibaret sayan ve
dünyaya bir "alacaklı" gözüyle bakan kişinin derdi hiçbir zaman
bitmeyeceği gibi, kalıcı şifa da bulamayacaktır. Çözüm istikameti, bu mânâda
tektir çünkü: Kendini "kendinden ibaret" saymamak, tam tersine,
nefsini daima bir "bütün"e ircâ, âidiyet ve borçluluk içinde
görebilmek. Yaşamanın mânâ ve gayesini, herkes ve herşeye duyduğu böyle bir
"borç", nefsi dışındaki bir "gaye" ve bir ideale
"nisbet"te müşahede edebilmek mealincedir işte bu çözüm; kendinden
geçip kendini bulmak misâli.
"Logoterapi",
üzerinde belki en ziyade durulması gereken mefhumdur ezcümle.
Anabamızla
Anlaşmazlıklarımız
Çevremizle
anlaşmazlıklarımızın belki ilk görüldüğü yer, ailemiz olsa gerektir. Anne ve
baba, bir "kulluk borcu" olarak çocuklarını yetiştirip
şekillendirmekle, onların maddî-manevî ihtiyaçlarını belli bir yaşa kadar
karşılamakla mükellef şahsiyetlerdir. Allah, anababayı, Mütefekkir'in ifadesiyle
"en güzel eserleri" hâlinde cemiyete kazandırsınlar diye çocuklarını
yetiştirmekle mükellef kıldığı gibi, çocukları da "kulluk itaati"
terbiyesini almaları ve "borçlu bir hizmetkâr" olduklarının şuuruna
ermeleri için öncelikle anababaya itaatle mükellef kılmıştır sanki.
Bilhassa
her türlü takdirin fevkinde hizmet ve fedakârlığıyla çocuklarını büyüten anne
başta olmak üzere, ebeveynimize karşı olan bu borcumuz, bizim için
"ödenemez" bir vasıf arzetmektedir. Öyleyse, anababamızla olan
ihtilaflarımızda alttan alması gereken ve en ziyade fedakârlık yapması gereken
kişiler, sadece ve yalnızca biz çocuklardır hâliyle. Aile, bizim
"itaat" terbiyesini almakla mükellef kılındığımız bir yetiştirme
ocağıdır ki, bu ocağın yaradılış hikmetine muvafık olarak, burada sesimizi en düşük
seviyeye indirmemizin hikmeti de bir nebze âşikâr olsa gerektir. "Üf bile
dememe" emrinin açıklık ve kesinliği önünde, izahat hamaratlığına mahal
bile yok gerçi.
Ne
var ki, henüz küçük bir çocuk da olsa, yetiştirilen madem ki bir insandır, onun
da bir gün yuvadan uçacağı, zaten yuvasından uçup yeni yuvalar kurabilsin diye
hayata hazırlandığı besbellidir. Demek ki, hernekadar çocuklarını kendi
eserleri olarak gören ve böyle görmekten kurtulması pek mümkün görünmeyen
ebeveynler içten içe kabullenmeye yanaşmasalar da, sadece "eser"
değil, aynı zamanda "müessir" olan -"tesir edici" olan- bir
insan, ilk çocukluktan sonra kendi yolunu takib edecek, kendi yolunu takible
mükellef olacak ve artık şahsiyetini kendi "öz eseri" olarak kendisi
şekillendirme istikametine girecektir. İBDA Külliyatında meâlen ifade edildiği
üzere, artık "itaat ve korku"dan, "hürriyet ve cesaret"
iklimine kanat açacaktır. Bu "kırılma"nın en az hasarla
atlatılmasından mesul olan, şübhesiz anababasına ödenmez borcu olan çocuktur ve
muhtemel hasarlardan dolayı en başta hesab vermesi gerekecek de yine elbette
odur.
Özetle,
çocuk, hem bedeni hem şahsiyetiyle yahud bedenen bir yere ayrılmasa dahi
şahsiyetiyle yuvasından uçarken, sonsuz minnettarlığını hiç bıkmamacasına
beyanla, "usulca" açılmalıdır cemiyet meydanına. Her nereye açılırsa
açılsın, İslâm'ın açık emri mucibince, her fırsatta aslî yuvasına dönme ve
hizmette kusur etmeme şiarını yaşatmalıdır daima.
Dostlarımızla
Anlaşmazlıklarımız
Dünyaya
bir alacaklı edâsıyla yaklaşmayan her "insan" için, dostluğun kıymeti
âşikârdır. Meşhur deyişteki gibi, "Vefa, yalnızca bir semt ismi
değildir." İyi kötü günlerimizi paylaştığımız, birbirimize sayısız
iyilikle mukabele ettiğimiz, birbirimizden değeri ölçülemeyecek şeyler
öğrendiğimiz, en zor zamanlarda birbirimizden güç aldığımız,
"kendimiz" olan bir maziyi birlikte paylaştığımız dostlarımızı, sırf
küçük "alacak" hesablarıyla veya küçük "zıdlaşma"
bahaneleriyle gönlümüzden silip hayatımızdan çıkarmamız, şübhesiz yakışık alır
bir şey değildir. Eski dostlarını gözünü kırpmadan silebilen, demektir ki
şimdiki dostlarını da aynı hissizlikle silebilecektir. Şu hâlde o, dostluğuna
hiçbir zaman itimad edilemeyecek belki en birinci kişidir.
Dost,
iman dairesindeki sapmalar müstesnâ, sırf bu ortak bağ, karşılıklı borç ve mazi
dolayısıyla "şartsız" sevilecek, zaman zaman kendisinden uzak da
olunsa yahud belli bir süre kasden uzak da durulsa, yani öyle de gerekse,
kalbten hiçbir zaman silinmeyecektir. Dost, şayet dostsa, pazara veya
çıkarların zıdlaştığı yere kadar değil, mezara kadar dosttur ve bu bâbta
söylenebilecek olan da bu kadardır bizce.
Ancak
şurası da ayrıca bir hakikattir ki, en yakınından en uzağına kadar, kişi
çevresindeki belki hiç kimseye "mutlak" bir itimad duymak durumunda
değildir. Hatta en başta nefsine duymayacaktır böylesi bir itimadı.
Başkalarının da kendisine böylesi "mutlak" bir itimad duymamasını hoş
görecektir aynı şekilde. "Düşmez kalkmaz Bir Allah"tır madem, o
hâlde, büyük büyük sözlerle o "dostluk" edebiyatı ve yine o sitem
üstüne sitem niyedir? Eksiği veya kusuruyla dostları sevememek ve yaradılış
hikmeti zımnında dostların birbirinden güç alamaması niye? Veyahud, sanki hiç
kusursuzmuşçasına nefsine duyulmasını istediği o mutlak itimad niye?
En
güzel dostluk, eksiklerin birbirini tamamladığı, beşer hüviyetiyle birbirinin
kusuruna örtü olduğu ve alacaklıların çatıştığı değil de borçluların her daim
birbirine hizmet ettiğidir bizce.
Genel
Olarak Anlaşmazlıklarımız
Hayatta
türlü insanla münasebet kurmamız icab eder ki, kimisi yakın, kimisi de uzak
çevremizdendir. Bunların bazıları yakın dostumuz veya akrabamızken, bazıları da
sadece "bir süre" birlikte iş yaptıklarımızdır. Tabiî ki, her
kesimden insanla zaman zaman anlaşamadığımız demler olur. Yakınlarımıza olan
"şartsız" yakınlığımız ve kalbî bağlılığımız bir yana, peki halka
halka çevremizdeki diğer tanıdıklarla olan anlaşmazlıklarda ne yapmalıyız?
İBDA'nın
iş ölçüsü malûm: "İş işe, adam adama bağlı". Bundan anladığımız yahud
bizce anlamamız gereken şudur ki, kısa veya uzun süreli bir insanî münasebetin
gereği, o münasebetten güdülen gayenin temini olmalıdır. Bakkala gidiyorsak,
belli ki maddî bir ihtiyacımız sözkonusudur ve bu âcil ihtiyacı karşılamaktır
bizim için asıl olan. "Çok susamıştım, su almaya bakkala gittim, fakat
bakkal sigara tiryakisiydi, ben de tiryakileri sevmem, bu yüzden bir şey
almadan çıktım, gerçi susuzluktan tüm gün kıvrandım ama, prensiblerime de sadık
kaldığım için huzurluyum" diyen kişinin öncelikli vasfı nedir sizce? Bizce
"ahmaklığı"dır ki, oraya gidişinin gayesi sadece suyunu alıp
çıkmaktır çünkü, bakkalın huyu veya kaşı gözü değil. Bakkalın tiryakiliği,
yalnızca onunla aynı ortamda sürekli çalışacak yahud o kişiyle evlenmeyi
düşünecek kişiyi ilgilendirir öncelikle, susuzluktan kıvrananı değil.
"Bakkal"
için söylediklerimizi diğer ilim, sanat, zanaat veya hüner erbabına şâmil
kılarsak, tüm bu insanlarla münasebetimizin "aslî" niteliğini de daha
net kavramış oluruz: Kendi başımıza yapamayacağımız bir işimizi görmek, bir
ihtiyacımızı gidermek, bir gayeyi tahakkuk ettirmek, bir hedefe varmak, bir
eksiğimizi tamamlamak, vesaire. Kaldı ki, tüm bunları o kişiler sayesinde temin
ettiğimiz için, şahsen tasvib etmediğimiz yönleri bulunsa dahi, hepsine o
"fayda"ları bakımından minnettar olacağımız, bir şükran borcu duyacağımız
izahtan varestedir.
Diğer
taraftan, hangi mevkide olursak olalım yahud kendimize hangi mevkii
yakıştırırsak yakıştıralım, ehli olmadığımız veya bir başkasının hünerine
ihtiyaç duyduğumuz hemen her sahada, o sahanın ehline "tâbi" olmaktan
başkaca bir çıkış yolu yoktur. Devlet başkanı da olsa, uçağa bindiyse pilotun
talimatlarına uyacak, gemiye bindiyse kaptanın tavsiyeleri istikametinde
davranacak, doktora gittiyse o ne derse yapacak, terziye gittiyse ölçüsü
alınırken kendisinden istendiği gibi davranacak, velhasıl, madem ki bir
"iş"inin görülmesini istemektedir, öyleyse o işin "adam"ına
ve "âdâb"ına da tâbi olacaktır. Şübhesiz bu, "daimi" değil,
çoğu o işin görülmesi süresiyle sınırlı olacaktır, ancak, hemen daima bu
çerçevede olacaktır. Elbette tüm bu hizmetler veya haricî yardımlar sırasında,
kendisine hizmet veya yardım eden kişinin "o işin niteliğini
etkilemeyen" huyuyla ve kaşı gözüyle de ilgilenmeyecektir. Yoksa, tipini
beğendiği bir pilot bulamadığı için otobüsle Çin'e gitmeye, kaptanı itici
bulduğu için adaya yüzerek gitmeye, huyunu beğendiği bir doktor bulamadığı için
komaya girmeye tüm dillerde konulacak belki ilk teşhis, yine
"ahmaklık"tır.
Sözün
özü, yaradılışın, yaşamanın ve anlaşmanın "anahtar" mefhumu, bizce,
"Bir"e ve "Bütün"e olan kulluğumuz, tâbiliğimiz ve
borçluluğumuzdur. Dünyaya borç ödemeye değil de "almaya" gelmiş
muhterisler içinse, aslen tadı tuzu yoktur hayatın, çalar acı saati elleri
bomboş kalmanın; çünkü, dünyada her istediğini alabilmiş, biraz alsa da bir
zerre olsun öteye götürebilmiş herhangi bir "alacaklı" yoktur. Bugün
ödenmeyen borçlar birikir birikir de, tek tek sorulur hesabı nasıl olsa. Şimdi
değilse de sonra, ama mutlaka.
Aylık Dergisi, Kasım 2010