FAALİYETLERDE
“KİŞİLER”İ ÖLÇÜ ALMAK
Hayreddin Soykan
Bir “deneme” kaleme
alanlara, daha doğrusu yeni başlayanlara yapılan bir tavsiyedir: “Tek başına”
çok genel konuları yahut “tek başına” çok özel noktaları bir yazının mevzuu
yapmak yerine, önce genel bir konuya “hangi bakımdan”, hangi hususî zâviyeden
yaklaşacağını belirle ve yalnızca bunu berraklaştırmaya çalış. Geneli özelde,
bütünü parçada göstermeye ve irtibatlandırmaya gayret et. Çünkü öbür türlü, muhtemelen,
ya ayakları yere basmayan, parçalarda berraklaşmayan ve hayattan kopan “havada”
genellemeler yahut “bütün”le irtibat noktalarını kuramayan, belli küçük parçalara
veya çok özel noktalara saplanıp kalan bir “dağınıklık” tehlikesi bekleyecektir
bizi.
Doğrudur ve “Faaliyetlerde
Kişileri Ölçü Almak” başlığı da böylesi genel ve itiraf etmek gerekirse bir
nebze “havada” bir mevzuya numûnedir. Çünkü, fikrin ve hayatın binbir mevzuu ve
İBDA’ya muhatab binbir kişi için, elbette farklı yer ve zamanlarda, farklı
şartlar altında değişebilecek binbir “kişileri ölçü alış” tarzı mevzubahistir.
Böyle “genel” bir başlık altında her ne söylenirse söylensin, bizce netice,
belli bir kişinin, belli bir mevzuya, belli bir yönden, gizli-açık belli bir
amaçla, belli bir zaman-zeminde ve belli şartlar altında verdiği “sınırlı” bir
cevab olmaktan ileriye geçemeyecektir.
Varılabilecek netice her
ne kadar bu olsa bile, böylesi “gayretler” de bazen çok değerlidir.
Nihayetinde, her çabanın kendisine göre değerleneceği yahut
değerlendirilebileceği “mihenk”, eksik ve yanlışların kendisine nazaran tesbit
ve telâfi edilebileceği “mihrak”, herkesin ve herşeyin toparlanacağı “üst” ölçü
ve ölçülendirmeler bellidir ve bunların tesbit ve takib yeri de –tek tek
bizlerin sınırlı, ânlık ve yetersiz cevab çabaları değil-, elbette Büyük Doğu-İBDA
kütübhanesinin tâ kendisidir.
Şu hâlde, bizim burada serdetmeye
çalışacağımız birkaç husus da, muhakkak ki “sınırlı” bir cevab çerçevesinde ve
şahsımıza delâletle “bizce” niteliğinde olacaktır. Kısacası, “faaliyetlerde
kişileri ölçü alma”nın olanca çerçevesini vermek veya hissettirmek yerine, belki
yalnızca “ona dair” birkaç basit, hatta çok yetersiz çizgiden ibaret
kalacaktır.
Bu gözle değerlendirilmek
üzere, özellikle genç dostlarımızın kendi faaliyet tarzlarını belirlerken
faydalı bulabileceğini ümid ettiğimiz bazı noktalara temas etmeye çalışabiliriz
artık.
“Ölçü”, İBDA Mimarı’dır
İBDA’yı yahut İBDA’ya dair
herkes ve herşeyi değerlendirebilmenin yegâne “ölçü”sü, İBDA Mimarı’dır; yâni
O’nun Külliyatıdır, yazdıkları, söyledikleri ve yaptıklarıdır. Tüm faaliyetler,
faaliyet muhtevâ ve tarzları, sadece buna göre teşkil edilecektir.
Peki, ya faaliyet
tarzlarında sözkonusu olabilecek anlaşmazlıklar?
Bu düstur en başa
alındıktan sonra, çözülemeyecek hiçbir mesele de yoktur bizce. Şayet
çözülemeyen veya çözülemeyecek meseleler olabileceği ifâde edilirse, bunların
ya “İBDA Mimarı’nın muradı”nın kestirilemeyişinden, tüm İBDA bağlıları için
hâkim ve hakem mevkiindeki Külliyatın yeterince takib edilemeyişinden, böyle
bir takibin baş şartı olan şahsî olgunlukların geliştirilemeyişinden kaynaklandığı
veyahut da çözüm değil de çıkar ve fayda sahası olan “şahsî” meselelerden
doğduğu söylenebilir.
“İdeal” istikametindeki
tüm faaliyetler, ne kadar çeşitlenirse çeşitlensin, ne kadar birbirine uzak
noktalara giderse gitsin, sonuçta çözüme ve toparlanmaya dair olup, mizaç ve
meslek farklarından mütevellid olarak, zaman ve zemin şartlarına bağlı biçimde,
“her yiğidin bir yoğurt yiyişi” meâlince olacaktır.
İdeal istikametine dönük
olmayan meselelerde ise, her zaman bir çözüm yolunun bulunamayacağı
besbellidir. O hâlde, “çözümü müşkül” görünenlerin çözüm yolu da âşikâr
olmaktadır ki, bu da sadece, “ideal istikametine dönmek”ten ibarettir.
“Kişiler”i Ölçü Almak
yahut Almamak
Soru şudur: Ne yapmalı? “Ölçü”,
İBDA Mimarı olduğuna göre, elbette O’nun istediği istikamette davranmalı.
Ne var ki, pratikte ortaya
çıkan türlü faktörler, bunu ya geciktirici ya engelleyici yahut saptırıcı
olabilmektedir. Biz bu yazımızda, “kişiler”le ilgili olan yöne, o da sadece
“ölçü almak” bahsiyle sınırlı olarak temas etmeye çalışacağız.
Evet, problemlerin bir
yönü, çoğu kişinin, “kitabî” olmaktan ziyade, “şahsî” bağlılıkları “ölçü” kabul
etmesinden; bir diğer ifadeyle, ilgi, bilgi, sevgi ve nefretlerindeki kıstası
“çevresinde gördüğü insanlar” olarak tesbit etmesinden neş’et etmektedir bize
göre. Fikrî zâviyeden bu nokta, “diyalektiklerin çelmesini aşamayış” meâlindeki
yetersizliğe de işaret edicidir bir yönüyle.
Psikolojideki “rol modeli”
kavramı, aynı şekilde kanlı canlı “kahraman ihtiyacı”, bu bakımdan dikkate
şâyândır. İnsanlar, en küçük yaşlardan itibaren, direkt kitablar ve fikirler
tarafından değil, çevredeki insanlar ve bunların ortaya koyduğu davranış örnekleri
tarafından biçimlendirilmeye müsaittir. Gerçi belli bir çağdan itibaren,
“tenkid” hassasının daha da inceltilmesi ve geliştirilmesi gerekse de, daha çok
kitabların rehberliğinde “incelikle” işletilebilecek olan bu hassa ihmal
edilmekte, güdük kalmakta, onun yerine “çevredeki insanlar” ne diyor ve
yapıyorsa, ona göre bir davranış yolu belirlenmektedir. “İyi” denilenlerden
“iyilikler”, “kötü” denilenlerden “kötülükler”, “faydalı” denilenlerden “faydalar”
ve böylece hemen herşey öğrenilmekte veya tevarüs edilmektedir.
Kuşkusuz, “çevredeki
insanlar” son haddiyle değerlidir, ciddi mânâda ne öğrenilmişse –belki- çoğu
onlar yoluyla bize gelmektedir, hatta öyle işler vardır ki yalnızca “birebir”
insanî münasebetler yoluyla öğrenilmelidir. Ancak, insana düşen bir başka
vazife daha vardır ki, bu da “nefs muhasebesi”dir; kimden, neyi, ne şekilde
aldığının tesbiti ve bunların “hakikatte” ne derece iyi, güzel ve doğru olduğunun
“inceden inceye” tetkiki...
“Nefs muhasebesi”nin
olmadığı yahut kitabî ölçülerin hükmetmediği yerde, atadan, aileden, eşten,
dosttan, liderden, ağabeyden, sivrilmiş kişilerden, kısaca “çevredeki
insanlar”dan alınanların, pek öyle “tenkid” süzgecinden geçirilmeksizin “ölçü”
belleneceği izahtan vârestedir. Tam da bu sebeble, Çin’de doğanlar Çin
kültürünü, Kenya’da doğanlar oranın kültürünü, İtalya’da doğanlar İtalyan
kültürünü ve başkaları da başka doğdukları yerin kültürünü, çoğu olanca
çerçevesiyle “kendi kültürü” kılar. Oralarda kime ve neye “iyi” denmişse, belli
bir kişi için de “iyi” odur çoğu, “doğru” ve “güzel” diye kime ve neye
deniliyorsa, aynı şekilde “doğru” ve “güzel” de yine onlardır çoğu. Oysa,
“öyle” midir hakikaten?..
İşte bunun gibi, İBDA
bahsinde de insanlar, kimden, neyi, ne şekilde aldıklarının ve bunun mahiyetinin
“hakikaten” ne olduğunun “inceden inceye” muhasebesini yapmayı bilmelidirler.
Neye göre “muhasebe”? Tabiî ki, “yegâne ölçü” olan, İBDA Mimarı’na göre;
“konuşan İBDA Mimarı” olarak, en başta O’nun Külliyatına göre. Kendileri de
O’na göre bir “değer” belirten, çevredeki belli kişilere göre değil elbette.
“Kişiler”in nerede “ölçü” alınacağı, alınması gerektiği yahut alınabileceği
hususu dahi, yine O’na göre.
Anlaşılıyor ki mesele,
“tek başına” kişilerin ölçü alınıp alınmaması meselesi de olmayıp, bunun neye
ve kime göre, ne zaman ve ne şartlarda gerekli olup olmadığında
düğümlenmektedir. “Ben kişileri ölçü almam” demek de, “ben kişileri ölçü
alırım” demek de, tek başına doğru ve ciddi bir cevab değildir bizce. Asıl
önemli olan, neyin nerede “ölçü” alınacağını tâyin eden “temel ölçü”dür; yâni,
sadece ve yalnızca, O’nun yazdıkları ve söyledikleridir.
Her Devrin Kendi
Seçkinliği
“Anakronik” şeklinde
isimlendirilen bir vakıa vardır. Kabaca ifade etmeye çalışırsak, bir meseleyi
kendi zamanının şartlarından bağımsız olarak değerlendirmek; aynı çizgide, “bugün”e,
geçmiş şartlar hâlen mevcutmuş gibi, bambaşka bir zamanın ölçüleriyle bakmak...
Bugünü münasebetsiz biçimde geçmişe yahut geçmişi münasebetsiz biçimde bugüne
taşımak...
Hazreti Ali’nin, “çocuk
yetiştirme” bahsindeki muazzam “ölçü”sü malûm; meâlen, çocukları kendimiz gibi
yetiştirmeye kalkmamamız gereği, çünkü onların bambaşka bir zaman için doğmuş
olması hikmeti...
İşte bu çerçevede, İBDA
bağlısı kişilerin değerlendirilme “ölçü”sü de büyük mikyasta vuzuha
kavuşmaktadır sanırız. Şöyle ki, dün “zor” olanlar, bugün “kolay” iken, dün
“kolay” olanlar bugün “zor”dur. Dünkü zorluğa bakmaksızın, bugünün şartlarında
onu “kolay” bulmak yahut dünkü kolaylığa bakmaksızın, bugün onu “zor” bulmak,
“anakronik” tesbitler dairesinde kalmaktadır çoğu.
Halbuki olması gereken,
her meseleyi kendi zaman ve zemin şartları muvacehesinde
kıymetlendirebilmektir. Basit bir misâl olarak, bir cihazın bugünkü son derece
“modern” ve “geliştirilmiş” çehresine bakıp da, onun geçmişte ilk icad edildiği
dönemdeki “sakîl” görünüşüyle alay etmek, hiç de insaflı bir bakış değildir. “Bugünün
insanı” olduğu hâlde, o demde müthiş değerli olan o “ibtidaî” şekli aynen
bugüne de taşımak yahut bugün onu daha da geliştirme borcuna gözlerini
kapayarak, o eski şekli oturduğu yerden tenkid etmek, yanlıştır.
Demek ki, bugüne nazaran
ne kadar yetersiz de görünse, geçmişte İBDA bağlılarının yaptıkları “kendi
dönemlerinin seçkinliği” iken, bugünkü İBDA bağlılarına düşen de, bu “açılan
yol” üzerinde kendi seçkinliklerini göstermeleri ve bayrağı her cebhede daha
ileriye taşımalarıdır. Ağabeylerinin bugün de aynı “performans”ı gösterip
gösteremedikleri, bugünün gereklerine ayak uydurup uyduramadıkları, aşklarını
kaybedip kaybetmedikleri, onların “birinci” meselesi değildir. Orası, daha çok
başkalarının “nefs muhasebesi”ne dairdir. Herkes, öncelikle, “sağına ve soluna
bakmadan”, bugünün şartları ve gereklilikleri çerçevesinde, “kendi” iş ve
eserini meydan yerine dikmekle mükelleftir.
Şu hâlde, “daimî ölçü” İBDA
Mimarı olduğuna göre, gençlerin “ağabey”lerini her noktada taklid etmeyecekleri
ve onları her noktada ölçü almayacakları bir bedahettir. Ama aynı zamanda,
bugün onların müthiş çilelerle açtığı yolda gitmelerine rağmen, o gün onların
doğurduğu “tesir”i bugünkü “kendi” eser ve aksiyonlarıyla ve çok daha “tesirli”
ve “olgun” biçimde doğurucu olmaksızın ağabeylerini küçümsemelerinin yanlışlığı
da, bir diğer bedahettir. Taş üstüne taş, iş üstüne iş, eser üstüne eser yahut
“basit” gördüklerinin üstüne “incelik” koyamayanların, kimseyi eleştirmeye de
hiç şübhesiz hakkı yoktur.
Ormanda kendine yol açan
“geçmişin köylüsü”ne o yolda at arabasını sürmek nasıl yakışıyorsa, “bugünün
şehirlisi”ne de ancak asfaltta son sürat gitmek yakışır. O günün köylüsü bugün
usta bir şöför olamamışsa da ne gam, sen son sürat gitmene bak.
Hepimize düşen borç, bu
bakımdan tektir: Devraldığımız bayrağı daha ileriye taşımak; şayet düşmüşse,
tutup çok daha yükseklere kaldırmak...
Gerisi, –maalesef- yalnızca
kendini kandırmak...
Kaynak: Furkan Dergisi, Mart 2010