ANA SAYFA HABERLER DERGİLER BAYİ ADRESLERİ BİZE YAZIN İRTİBAT
SON HABER:  

28 ŞUBAT YARGILANSINAKADEMYA PANELLERİİBDA KÜLLİYATI İNDEKSLERİKALEMİNDEN MİRZABEYOĞLUKÜRT MESELESİRÖPORTAJLARSÖZ ÇAKAL CARLOSTA

- NECİB FAZIL -- SALİH MİRZABEYOĞLU -ABDÜLHAMİD KOÇAAHMED EYMENAKADEMYAALİ NACARAV. ALİ RIZA YAMANAV. GÜVEN YILMAZAYŞEGÜL AHFABİLGEHAN ERENCOYOTTEDR. NEVZAT ŞİPLEMEFATİH TURPLUGÖKHAN GÜMÜŞGÜLÇİN ŞENELHAKAN YAMANHAYREDDİN SOYKANHÜLYA UYARİKTİBASKÂZIM ALBAYRAKKENAN DURUMAHMUD E. DURUMÜJDE BAYRAMMUSTAFA SEÇKİNEROĞUZ YILDIRIMÖMER EMRE AKCEBEOSMAN AKYILDIZREHA SUVARİREİ TAKAHARARUKİYE AVCIRUKİYE ŞENELSEDAT BULUTSELÇUK ARSLANSELİM GÜRSELGİLSENCER EKİNSEZAİ KIRLANGIÇSİZDEN GELENLERTURAN DEMİRÜMİT ELÖNÜZELİHA KILIÇPARLAR

HAYREDDİN SOYKAN
Yazıları Paylaş
Faaliyetlerde "Kişiler"i Ölçü Almak
Eklenme: 2011-01-01 | Okunma: 368

FAALİYETLERDE “KİŞİLER”İ ÖLÇÜ ALMAK

Hayreddin Soykan

 

Bir “deneme” kaleme alanlara, daha doğrusu yeni başlayanlara yapılan bir tavsiyedir: “Tek başına” çok genel konuları yahut “tek başına” çok özel noktaları bir yazının mevzuu yapmak yerine, önce genel bir konuya “hangi bakımdan”, hangi hususî zâviyeden yaklaşacağını belirle ve yalnızca bunu berraklaştırmaya çalış. Geneli özelde, bütünü parçada göstermeye ve irtibatlandırmaya gayret et. Çünkü öbür türlü, muhtemelen, ya ayakları yere basmayan, parçalarda berraklaşmayan ve hayattan kopan “havada” genellemeler yahut “bütün”le irtibat noktalarını kuramayan, belli küçük parçalara veya çok özel noktalara saplanıp kalan bir “dağınıklık” tehlikesi bekleyecektir bizi.

Doğrudur ve “Faaliyetlerde Kişileri Ölçü Almak” başlığı da böylesi genel ve itiraf etmek gerekirse bir nebze “havada” bir mevzuya numûnedir. Çünkü, fikrin ve hayatın binbir mevzuu ve İBDA’ya muhatab binbir kişi için, elbette farklı yer ve zamanlarda, farklı şartlar altında değişebilecek binbir “kişileri ölçü alış” tarzı mevzubahistir. Böyle “genel” bir başlık altında her ne söylenirse söylensin, bizce netice, belli bir kişinin, belli bir mevzuya, belli bir yönden, gizli-açık belli bir amaçla, belli bir zaman-zeminde ve belli şartlar altında verdiği “sınırlı” bir cevab olmaktan ileriye geçemeyecektir.

Varılabilecek netice her ne kadar bu olsa bile, böylesi “gayretler” de bazen çok değerlidir. Nihayetinde, her çabanın kendisine göre değerleneceği yahut değerlendirilebileceği “mihenk”, eksik ve yanlışların kendisine nazaran tesbit ve telâfi edilebileceği “mihrak”, herkesin ve herşeyin toparlanacağı “üst” ölçü ve ölçülendirmeler bellidir ve bunların tesbit ve takib yeri de –tek tek bizlerin sınırlı, ânlık ve yetersiz cevab çabaları değil-, elbette Büyük Doğu-İBDA kütübhanesinin tâ kendisidir.

Şu hâlde, bizim burada serdetmeye çalışacağımız birkaç husus da, muhakkak ki “sınırlı” bir cevab çerçevesinde ve şahsımıza delâletle “bizce” niteliğinde olacaktır. Kısacası, “faaliyetlerde kişileri ölçü alma”nın olanca çerçevesini vermek veya hissettirmek yerine, belki yalnızca “ona dair” birkaç basit, hatta çok yetersiz çizgiden ibaret kalacaktır.

Bu gözle değerlendirilmek üzere, özellikle genç dostlarımızın kendi faaliyet tarzlarını belirlerken faydalı bulabileceğini ümid ettiğimiz bazı noktalara temas etmeye çalışabiliriz artık.

 

“Ölçü”, İBDA Mimarı’dır

İBDA’yı yahut İBDA’ya dair herkes ve herşeyi değerlendirebilmenin yegâne “ölçü”sü, İBDA Mimarı’dır; yâni O’nun Külliyatıdır, yazdıkları, söyledikleri ve yaptıklarıdır. Tüm faaliyetler, faaliyet muhtevâ ve tarzları, sadece buna göre teşkil edilecektir.

Peki, ya faaliyet tarzlarında sözkonusu olabilecek anlaşmazlıklar?

Bu düstur en başa alındıktan sonra, çözülemeyecek hiçbir mesele de yoktur bizce. Şayet çözülemeyen veya çözülemeyecek meseleler olabileceği ifâde edilirse, bunların ya “İBDA Mimarı’nın muradı”nın kestirilemeyişinden, tüm İBDA bağlıları için hâkim ve hakem mevkiindeki Külliyatın yeterince takib edilemeyişinden, böyle bir takibin baş şartı olan şahsî olgunlukların geliştirilemeyişinden kaynaklandığı veyahut da çözüm değil de çıkar ve fayda sahası olan “şahsî” meselelerden doğduğu söylenebilir.

“İdeal” istikametindeki tüm faaliyetler, ne kadar çeşitlenirse çeşitlensin, ne kadar birbirine uzak noktalara giderse gitsin, sonuçta çözüme ve toparlanmaya dair olup, mizaç ve meslek farklarından mütevellid olarak, zaman ve zemin şartlarına bağlı biçimde, “her yiğidin bir yoğurt yiyişi” meâlince olacaktır.

İdeal istikametine dönük olmayan meselelerde ise, her zaman bir çözüm yolunun bulunamayacağı besbellidir. O hâlde, “çözümü müşkül” görünenlerin çözüm yolu da âşikâr olmaktadır ki, bu da sadece, “ideal istikametine dönmek”ten ibarettir.

 

“Kişiler”i Ölçü Almak yahut Almamak

Soru şudur: Ne yapmalı? “Ölçü”, İBDA Mimarı olduğuna göre, elbette O’nun istediği istikamette davranmalı.

Ne var ki, pratikte ortaya çıkan türlü faktörler, bunu ya geciktirici ya engelleyici yahut saptırıcı olabilmektedir. Biz bu yazımızda, “kişiler”le ilgili olan yöne, o da sadece “ölçü almak” bahsiyle sınırlı olarak temas etmeye çalışacağız.

Evet, problemlerin bir yönü, çoğu kişinin, “kitabî” olmaktan ziyade, “şahsî” bağlılıkları “ölçü” kabul etmesinden; bir diğer ifadeyle, ilgi, bilgi, sevgi ve nefretlerindeki kıstası “çevresinde gördüğü insanlar” olarak tesbit etmesinden neş’et etmektedir bize göre. Fikrî zâviyeden bu nokta, “diyalektiklerin çelmesini aşamayış” meâlindeki yetersizliğe de işaret edicidir bir yönüyle.

Psikolojideki “rol modeli” kavramı, aynı şekilde kanlı canlı “kahraman ihtiyacı”, bu bakımdan dikkate şâyândır. İnsanlar, en küçük yaşlardan itibaren, direkt kitablar ve fikirler tarafından değil, çevredeki insanlar ve bunların ortaya koyduğu davranış örnekleri tarafından biçimlendirilmeye müsaittir. Gerçi belli bir çağdan itibaren, “tenkid” hassasının daha da inceltilmesi ve geliştirilmesi gerekse de, daha çok kitabların rehberliğinde “incelikle” işletilebilecek olan bu hassa ihmal edilmekte, güdük kalmakta, onun yerine “çevredeki insanlar” ne diyor ve yapıyorsa, ona göre bir davranış yolu belirlenmektedir. “İyi” denilenlerden “iyilikler”, “kötü” denilenlerden “kötülükler”, “faydalı” denilenlerden “faydalar” ve böylece hemen herşey öğrenilmekte veya tevarüs edilmektedir.

Kuşkusuz, “çevredeki insanlar” son haddiyle değerlidir, ciddi mânâda ne öğrenilmişse –belki- çoğu onlar yoluyla bize gelmektedir, hatta öyle işler vardır ki yalnızca “birebir” insanî münasebetler yoluyla öğrenilmelidir. Ancak, insana düşen bir başka vazife daha vardır ki, bu da “nefs muhasebesi”dir; kimden, neyi, ne şekilde aldığının tesbiti ve bunların “hakikatte” ne derece iyi, güzel ve doğru olduğunun “inceden inceye” tetkiki...

“Nefs muhasebesi”nin olmadığı yahut kitabî ölçülerin hükmetmediği yerde, atadan, aileden, eşten, dosttan, liderden, ağabeyden, sivrilmiş kişilerden, kısaca “çevredeki insanlar”dan alınanların, pek öyle “tenkid” süzgecinden geçirilmeksizin “ölçü” belleneceği izahtan vârestedir. Tam da bu sebeble, Çin’de doğanlar Çin kültürünü, Kenya’da doğanlar oranın kültürünü, İtalya’da doğanlar İtalyan kültürünü ve başkaları da başka doğdukları yerin kültürünü, çoğu olanca çerçevesiyle “kendi kültürü” kılar. Oralarda kime ve neye “iyi” denmişse, belli bir kişi için de “iyi” odur çoğu, “doğru” ve “güzel” diye kime ve neye deniliyorsa, aynı şekilde “doğru” ve “güzel” de yine onlardır çoğu. Oysa, “öyle” midir hakikaten?..

İşte bunun gibi, İBDA bahsinde de insanlar, kimden, neyi, ne şekilde aldıklarının ve bunun mahiyetinin “hakikaten” ne olduğunun “inceden inceye” muhasebesini yapmayı bilmelidirler. Neye göre “muhasebe”? Tabiî ki, “yegâne ölçü” olan, İBDA Mimarı’na göre; “konuşan İBDA Mimarı” olarak, en başta O’nun Külliyatına göre. Kendileri de O’na göre bir “değer” belirten, çevredeki belli kişilere göre değil elbette. “Kişiler”in nerede “ölçü” alınacağı, alınması gerektiği yahut alınabileceği hususu dahi, yine O’na göre.

Anlaşılıyor ki mesele, “tek başına” kişilerin ölçü alınıp alınmaması meselesi de olmayıp, bunun neye ve kime göre, ne zaman ve ne şartlarda gerekli olup olmadığında düğümlenmektedir. “Ben kişileri ölçü almam” demek de, “ben kişileri ölçü alırım” demek de, tek başına doğru ve ciddi bir cevab değildir bizce. Asıl önemli olan, neyin nerede “ölçü” alınacağını tâyin eden “temel ölçü”dür; yâni, sadece ve yalnızca, O’nun yazdıkları ve söyledikleridir.

 

Her Devrin Kendi Seçkinliği

“Anakronik” şeklinde isimlendirilen bir vakıa vardır. Kabaca ifade etmeye çalışırsak, bir meseleyi kendi zamanının şartlarından bağımsız olarak değerlendirmek; aynı çizgide, “bugün”e, geçmiş şartlar hâlen mevcutmuş gibi, bambaşka bir zamanın ölçüleriyle bakmak... Bugünü münasebetsiz biçimde geçmişe yahut geçmişi münasebetsiz biçimde bugüne taşımak...

Hazreti Ali’nin, “çocuk yetiştirme” bahsindeki muazzam “ölçü”sü malûm; meâlen, çocukları kendimiz gibi yetiştirmeye kalkmamamız gereği, çünkü onların bambaşka bir zaman için doğmuş olması hikmeti...

İşte bu çerçevede, İBDA bağlısı kişilerin değerlendirilme “ölçü”sü de büyük mikyasta vuzuha kavuşmaktadır sanırız. Şöyle ki, dün “zor” olanlar, bugün “kolay” iken, dün “kolay” olanlar bugün “zor”dur. Dünkü zorluğa bakmaksızın, bugünün şartlarında onu “kolay” bulmak yahut dünkü kolaylığa bakmaksızın, bugün onu “zor” bulmak, “anakronik” tesbitler dairesinde kalmaktadır çoğu.

Halbuki olması gereken, her meseleyi kendi zaman ve zemin şartları muvacehesinde kıymetlendirebilmektir. Basit bir misâl olarak, bir cihazın bugünkü son derece “modern” ve “geliştirilmiş” çehresine bakıp da, onun geçmişte ilk icad edildiği dönemdeki “sakîl” görünüşüyle alay etmek, hiç de insaflı bir bakış değildir. “Bugünün insanı” olduğu hâlde, o demde müthiş değerli olan o “ibtidaî” şekli aynen bugüne de taşımak yahut bugün onu daha da geliştirme borcuna gözlerini kapayarak, o eski şekli oturduğu yerden tenkid etmek, yanlıştır.

Demek ki, bugüne nazaran ne kadar yetersiz de görünse, geçmişte İBDA bağlılarının yaptıkları “kendi dönemlerinin seçkinliği” iken, bugünkü İBDA bağlılarına düşen de, bu “açılan yol” üzerinde kendi seçkinliklerini göstermeleri ve bayrağı her cebhede daha ileriye taşımalarıdır. Ağabeylerinin bugün de aynı “performans”ı gösterip gösteremedikleri, bugünün gereklerine ayak uydurup uyduramadıkları, aşklarını kaybedip kaybetmedikleri, onların “birinci” meselesi değildir. Orası, daha çok başkalarının “nefs muhasebesi”ne dairdir. Herkes, öncelikle, “sağına ve soluna bakmadan”, bugünün şartları ve gereklilikleri çerçevesinde, “kendi” iş ve eserini meydan yerine dikmekle mükelleftir.  

Şu hâlde, “daimî ölçü” İBDA Mimarı olduğuna göre, gençlerin “ağabey”lerini her noktada taklid etmeyecekleri ve onları her noktada ölçü almayacakları bir bedahettir. Ama aynı zamanda, bugün onların müthiş çilelerle açtığı yolda gitmelerine rağmen, o gün onların doğurduğu “tesir”i bugünkü “kendi” eser ve aksiyonlarıyla ve çok daha “tesirli” ve “olgun” biçimde doğurucu olmaksızın ağabeylerini küçümsemelerinin yanlışlığı da, bir diğer bedahettir. Taş üstüne taş, iş üstüne iş, eser üstüne eser yahut “basit” gördüklerinin üstüne “incelik” koyamayanların, kimseyi eleştirmeye de hiç şübhesiz hakkı yoktur.

Ormanda kendine yol açan “geçmişin köylüsü”ne o yolda at arabasını sürmek nasıl yakışıyorsa, “bugünün şehirlisi”ne de ancak asfaltta son sürat gitmek yakışır. O günün köylüsü bugün usta bir şöför olamamışsa da ne gam, sen son sürat gitmene bak. 

Hepimize düşen borç, bu bakımdan tektir: Devraldığımız bayrağı daha ileriye taşımak; şayet düşmüşse, tutup çok daha yükseklere kaldırmak...

Gerisi, –maalesef- yalnızca kendini kandırmak...

 

Kaynak: Furkan Dergisi, Mart 2010

Bu Yazı için İlk Yorumu Sen Gönder
İsim
Email
Mesaj



Dergimizin Son Sayısı Çıktı!
Sayı: 2 - II.Dönem Güz 2011



Anasayfa | Yazılar | Haberler | Seçtiklerimiz | Dergiler | Dergi Aboneliği
Künyemiz | Hakkımızda | Bayilerimiz | Dergimize Yazın | Web Sitemize Yazın
                                 Copyright © Telif Hakları AKADEMYA'ya Aittir