İBDA'YI
ANLAMAYA (ÇALIŞMAYA)
NEREDEN BAŞLAMALI?
Hayreddin
Soykan
Başlığımızda
yeralan sorunun, belki de kısacık bir cevabı var: En başından! "En başından",
ama nasıl; işte okumakta olduğunuz "deneme"nin konusu da bu.
Başlığımızdaki
sorunun muazzam şümûlü, giriftliği ve zorluğu dikkate alınırsa, bizi bekleyen müşkül
takdir edilecektir. Nitekim, verilebilecek muhtemel cevablardan yalnızca
birini, belki de en iddiasız olanını takdime çalışacağız az sonra. Sayısız
yoldan yaklaşılabilecek, sayısız bakış açısından cevabı aranabilecek bir
meseledir çünkü önümüzdeki. Bizim böyle bir soruya cevab arama isteği duyuşumuzsa,
geçmişte çoğumuzun hissettiği bir ihtiyacı şu ân aynen hisseden birçok insanın
bulunduğunu müşahede etmemize, üstelik bir kısmının bu soruyu cevablandırmamızı
bizzat taleb etmesine dayanıyor. Cevabımızın cevabların en tamı ve güzeli
olmayacağını şimdiden bilsek ve itiraf etsek bile, yine de elimizden gelen en işe
yarar cevabın verilmesi borcu bizi bekliyor.
Ezcümle,
bir yandan vazife hissiyatıyla, diğer yandan acziyet itirafıyla, ancak asıl bu
vesileyle bir fikir cennetine belki ilk kez ayak basabilecek dostların duyacağı
sevincin hayâliyle, böylesi cüret belirten bir teşebbüse davranıyoruz.
İslâmı "Anlamak"
Değil,
İslâma
Muhatab "Anlayış"
"Anlamak"
ibaresinden başlayalım dilerseniz.
"Anlamak"
şayet akılla kuşatıp kavramak demekse, bunun İBDA bahsinde mümkün olamayacağını
peşinen arzetmek durumundayız.
Bizlerin İBDA
Külliyatı sayesinde belki ilk âşinâ olduğumuz inceliklerden biri de şudur ki, "akıl",
karşısına çıkan hemen her şeyi kendi dar kalıblarına, meselâ "tek bir
esasa", tek bir kanuna, tek bir sebebe, tek bir şarta, tek bir çerçeveye sığdırmaya
ve irca etmeye çalışır. Adama göre elbise biçmek yerine, elinde mevcud elbiseye
göre adamı budamaya, o daracık elbiseye adamı sokmaya çalışır. Tüm bu kesip biçmelerden
sonra çoğunlukla "kuşa döndürdüğü" hakikate bakıp, "Hah, şimdi
anladım" der çıkar.
Oysa İBDA'nın
bize öğrettiği, meâlen, hakikatlerin "Allahın tecellisi" olduğudur. Sonsuz
bir "Birliğin-Vahdetin" idrakımıza akseden tezahürlerinden birer
tezahür olduğudur. Böyle bakıldığında, "Allahın tecellisi" olan ve görünüşe
çıktığı zaman ve zeminin sınırlı çerçevesinin gerisinde sonsuz bir hikmet ummanı
saklayan bir hakikat, bir diğer ifadeyle, uçsuz bucaksız mânâ denizinden idrak
aynamıza damlayan bu katre, olanca dipsizliğiyle kendi kıt ve sığ idrakımıza sığabilecek
yahud sığdırılabilecek olan değil, belki ancak bize dönük yönü, sezgimize hitab
eden veçhesi ve aklımıza sığdırabildiğimiz kadarı yahud tarafıyla idrakımıza
hitab edendir. Bu mânâda, "hakikatler" dediğimiz, sonsuz ve aslıyla "Bir"
hakikatten devşirdiğimiz birer "pay" veya "hisse"dir sadece.
Bunun
gibi, bildik okyanuslara kıyasla sonsuz büyüklükte bir okyanus tahayyül etmeye çalışırsak,
o muazzam deryadan kiminin bir zerre, kiminin bir damla, kiminin bir kaşık,
kiminin bir avuç, kiminin bir bardak, kimilerinin de kademe kademe daha fazlasını
alması, fakat hiçbirinin o okyanusu tamamen görememesi, kuşatamaması, yani bu
meyanda "anlayamaması" gibidir sanki "SONSUZ HAKİKAT" KARŞISINDAKİ
MEVKİİMİZ. Kim ki avucundaki su zerresini bize gösterip "işte okyanus
budur ve bundan ibarettir" der, işte ona deriz hepimiz ahmak diye. Halbuki,
okyanustan miniminnacık bir "parça", bir "zerre", bir "iz",
bir "haberci", bir "delil"dir o yalnızca, okyanus "bütün"ünün
kendisi değildir asla.
Aynı çizgide,
güneşi olanca azamet ve mahiyetiyle bizzat göremeyip de, onun baş gözümüze,
tabiata, gezegenlere, gök cisimlerine, denizlere, camlara, aynalara, âletlere
yansıyan "akisleri"ni idrak edişimiz de herhâlde bunun gibidir. Akla
kalsa, selîm akla değil de vehme kalsa, işte şu, gözüme, denize, teleskoba, taşa
toprağa akseden şeyden ibarettir güneş, oralarda nasıl görünüyorsa aynen öyle
birşeydir güneş, diyecektir. Oralarda görünenin güneşin bizzat kendisi değil
de, o zeminlere yansıyan ve tek tek o zeminlerin hususiyetlerine göre farklı farklı
tezahür eden "akisleri" olduğunu, içten içe teslim etmek
istemeyecektir. Kuşatabildiğini "var", kuşatamadığını "yok"
veya "boş" sanan VEHİM...
Demek ki
bize düşen, "bütün"ü kuşatıp "anlamak" yahud anladığını iddia
etmek değil, zaten mümkün de değil, kuşatılamaz olan "bütün"ün idrakımıza
akseden işte o "parça"sını, yani "bütün"e dair idrakımıza düşen
o "hisse"yi takdim anlamında, sahih bir "anlayış" göstermektir.
Ancak "iman"la bağ kurulabilir o sonsuz ve sınırsız "bütün"e,
o aklın yahud vehmin görebildiği sınırlı "akis" veya "zerre"yi
ircâ edebilmektir. Madem ki o "bütün" bizim için bir "sır"dır,
o hâlde kendisini çevreleyen "duvarlara-sınırlara" toslayacağı belli
aklî muhakeme telâşeleriyle değil, "sır"ra yaraşır ve "sır"ra
ulaşır bir "SIR İDRAKI" ile KÖPRÜ kurabilmektir. Başın en başında, "zannımızı"
itiraf etmektir. Tüm bunları söylemekten muradımız olan bahse kıvrılırsak şayet;
akıl nezdinde "kuşatılamaz" azametini hiçbir şeyle mukayese edemeyeceğimiz
"İslâm"ı anlamak bahsi, artık anlaşılıyor ki, bundan sonra, daha doğru
bir ifade hâlinde "İslâma muhatab anlayış" veya "sır idrakı"
meselesi olarak telaffuz edilmeli, ancak bu çerçevede ortaya konulmalı, sorular
ve cevablar yalnızca buna göre değerlendirilmelidir.
Şu hâlde,
bizim için İslâm bir "umman", İBDA ise bu ummandan halkın istifadesi
için tesisatlandırılmış bir "cansuyu" meâlincedir; ummandan halka inen,
halktan ummana yükselen dinamik bir "fikir sistemi"dir. Yine, bizim için
İslâm bir güneş, İBDA o güneşi en güzel aksettiren, o "mânâ ışığı"nı olanca
berraklığıyla halkın üstüne ve kalblerine düşüren bir "ay" yahud "ayna"
gibidir; "yenilenen bir göz" ki, ferd ferd her insanın kalbini berrak
bir "ayna" kılma idealini "devlet" çapında teşkilatlandırma,
bunun ferd ve toplum nizamını kurma gayesi güdendir. İBDA daha neler ve
nelerdir ki, acemice tesbitlerimizin aslı, esası ve gerisi İBDA Külliyatındadır.
Kırık dökük, eksik gedik teşbihlerimizi bir tarafa bırakalım da, "İBDA
misyonu" neye dairdir, asıl Üstad Necib Fazıl'ın "İBDA KADROSU"na
"ithaf"ından, "İdeolocya Örgüsü" adlı şaheserinden gösterelim:
"İslâmı
Yenilemek"
* İslâm yenilenmez. Anlayışı
yenilemek gerekir.
* Anlayış mı? Nurun
aynadaki aksi... Aynayı yenilemek.
* Güneş yenilenemez, göz
yenilenir.
* İslâm, başı ve sonu
olmayan ebedi yeninin ismi... O'na her an biraz daha nüfuz etmektir ki, yenilik...
* "Bir günü bir gününe
eş geçen aldanmıştır" hadisindeki sonsuz hikmettir ki, yeninin ve yeniliğin
sırrını getirmiştir.
* Dâvâ işte bu mânada İslâm'ın
yeni neslini yuğurmakta...
* İslâm'ın en yeni, değiştirilmez
ve örnek nesli, Resûl eliyle yuğurulan sahabiler...
* Sahabilerin ardında "Tabi"ler
bu nesil çizgisini uzatmışsa da onlardan sonra dava içtimai planda zaafa uğramış
ve büyük ferdi zuhurların çevrelediği mahzun zümrelerden öteye geçilememiştir. Bu
tecellide, muhafazası en zor iş olan aşkı kaybetmenin ve kaba akılla yapayalnız
dış planda kalmanın neticesi olarak ilâhî hikmet aşikâr...
* Emevî ve Abbasî devrelerini
takip ederek Türk'ün eline geçen İslâmî devlet livası, 600 küsur yıllık gerçek
devlet hayatının ancak 250 senesinde böyle bir nesle yataklık etmiş, ondan
sonra 300 yıl korkunç bir aşk ve üstün anlayıştan yoksunluk çığırına girmiş, 100
küsur senedir de, aynı ham yobaz ve kaba softa idrakinin tersine dönük şekliyle
bütün cehdini İslâm'a karşı çıkmakta bulmuştur.
* O gün bugündür ki,
nesillere kahraman diye tanıtılanlar, İslâm'dan tiksinmenin fikrî ve fiilî icracıları
olmuştur.
* İslâmı, zatından
zerre feda etmeden olanca saffet ve asliyetiyle kucaklayabilecek ve nefslerinde
yenileyecek nesillerin böylece köküne kibrit suyu dökülmeye başlanınca din
ihtiyacından büsbütün kurtulamayan muvâzaacı mizaçlar her tarafta işi
reformculuğa dökmüş; ve olduğu gibi bir İslâm yerine, oldurulmak istenildiği
tarzda bir İslâm'a kapı açmaya bakılmıştır.
* Reformcu, İslâm'ı şu
veya bu görüş ve mezhep lokomotifine bağlamak, onu zatına ve aslına göre değil,
kendi şahsî nefsine ve idrakine iliştirmeye kalkmak, böylece çürük gördüğü bir
binayı kendince payandalamaya yeltenmek bakımından, İslâm'a cepheden zıt
olanlardan daha tehlikelidir; ve İslâm'ı kalb ve göz yenilenmesi yoluyla
koruyacak olan nesil, cemiyet dairesi içinde kendisine üç düşman tanıyacaktır: Aşksız
ham yobaz, duygusuz kâfir, nasibsiz reformcu... Yani ruhu, kör nefsinde kabuklaştıran,
büsbütün inkâr eden ve ikisi arasında arabuluculuğuna kalkışan...
* İslâm, 500 yıl kılıcını
elinde tutan Türkiye'de bozuldu ve her yerde altüst oldu. Bu, ancak Türkiye'de
düzelirse her yerde sağlığa kuvuşabileceğine ait İlâhî bir ihtar...
* İslâmı yenileyecek
olan nesil, bu ruh ve madde felâketleri Türkiye'sinde son ve som, hepçi ve bütüncü
tepki halinde zuhur etmekle mükellef...
* Bunca zevalin ardından
ancak kemal çığırı açılabilir.
* Dört büyük halifenin
sırasıyla şiarları olan merhamet, celadet, edeb ve akılda tam ikmalli ve teçhizatlı
olarak, 15. İslâm Asrının eşiğinde, İslâmı yenileme davasını çözümlemeye güçlü nesilden,
ana rahmini tekmeleyici sesler duyuluyor. Aya gitmek hüner değil, bu sesleri güneşten
duyulacak derecede fikirde ve aksiyonda yükseltmek marifet..."
İBDA'ya
Muhatab "Anlayış"
İBDA, İslâma
nazaran bir "ay" ise de, onda mündemiç hakikatlere nüfûz borcu bakımından,
bizim için bir "fikir güneşi" değer ve niteliğindedir. Demek ki, dar
aklî kalıblarımıza sığdırdığımız iddiasıyla ortaya çıkıp, "İBDA tamamen şudur"
diyemeyiz; aksine, "bu güneşten idrak aynama aksedenler şunlardır" diyebiliriz.
"İslâma
muhatab anlayışın yenilenmesi" dâvâsının sözkonusu olduğu yerde, bu "yenilenme"nin
kendi muhatablarında da (yani "İBDA'ya muhatab" olan bizlerde de) hep
bir tekâmül, yenilenme ve yeniden davranışa geçmeyi davet ettiği bellidir. Kulluk
borcu, ferdîdir çünkü; İslâma bakan göz olarak kendi "anlayışını yenilemek"
ve yenilenen idrakının "gereğini yapmak" yani.
Öyleyse, İBDA'yı
da "anlayıp" zihninin bir köşesine koyma imkân ve ihtimali yoktur. Böyle
bir iddiayla çıkmak yerine, İBDA rehberliğinde bir ömür İslâm'dan "pay"
almak, "hisse" devşirmek, bir deyişle, bitmez tükenmez sonsuz bir
hazineden (nasib, samimiyet ve kapasitemiz mikyasınca) zerre zerre, damla
damla, avuç avuç hikmetler, cevherler ve mücevherler çıkartıp "zenginleşmek"
vardır. Buysa, İBDA'nın, bizler için, İslâm'ın sonsuz hazinelerine uzanabilmede
bir "rehber", bir "örnek", bir "ayna", bir "esas",
bir "usûl", bir "âlet", bir "plan", bir "program",
bir "strateji", bir "dil", bir "diyalektik", artık
bu çizgide ne varsa "hepsi" olduğuna; demek ki, "anlamak" gibi
statik değil, "anlayış" gibi dinamik bir mânâ belirttiğine işarettir.
Kısacası İBDA,
"anlamak" dairesinde "alıp bir kenara koyuş"a değil,
derinliğine ve genişliğine doğru her fikrî ve fiilî meselede, bir ömür sürecek
daimi bir "alışveriş"e delâlet etmektedir. İBDA'ya bu "anlayış"la
biraz daha nüfûz, "ayna"sı olduğu İslâm'a biraz daha nüfûz demek
olacaktır ki, bu bakımdan o, son nefese dek sürecek bir kulluk borcunun ifâsı kıymet
ve keyfiyeti belirtecektir; Allah'ı bilme ve bildiğiyle amel etme borcunun ifâsı...
Artık anlaşılsa
gerektir ki, mesele, "bizim takım" meselesi değil, İslâm'a "olanca
saffetiyle" biraz daha nüfûz, bu yolla İslâm'ın bizlerden taleb ettiğinin "olanca
haşmetiyle" tarafımızdan icrâsı meselesidir. Madem ki İslâm bir "dünya
nizamı"dır, o hâlde bu nizâmın dünya üzerinde "tesis"i
meselesidir. Ve yine bir başka veçhesiyle İBDA, işte bu "dünya nizamı"nın
Anadolu topraklarından başlayarak kuruluşunun "siyaset"i ve bu
siyasetin hedeflediği "devlet ve toplum ideali"ne remzdir.
Büyük Doğu-İBDA'nın
"Kökler"den aldığı "kesintisiz" cansuyuyla örgüleştirdiği
bu "devlet ve toplum ideali", geçmişten yığılarak gelip bugün Kafdağı
çapına ulaşan ihtiyaçlar yanında, yarının muhtemel ihtiyaçlarına da cevab teşkil
edici, daha doğrusu "kendisindeki ipuçlarından hareketle" cevabın bünyesinde
aranacağı dinamik bir "icad" ve "model"dir aynı zamanda. Yani,
sahasında ilk, tek ve benzersiz bir "anlayış yolu" ve "devlet ve
toplum modeli" olması yanında, yine bu "anlayış" ve "model"in
hayata geçirilişinin kanlı canlı mücadelesidir; İslâmı hayata tatbik etme ve dünyaya
hâkim kılma mücadelesi... Küfür rejiminde yahud küfrün dünya hakimiyeti altında
bir oturaklık yer kapma, küfürle iktidarı paylaşma veya küfrün iktidarına
hizmetçilik yapma mücadelesi değil yani.
İBDA'nın
burada bir zerre mikyasınca, gücümüz ancak buna yettiği için sadece kapasitemiz
ve kabiliyetimiz kadarınca temas etmeye çalıştığımız mânâlarıyla beraber, asıl
temas edemediğimiz diğer zengin ve hududsuz mânâlarının mahiyet ve şümûlünü "hakikatiyle"
takibi Külliyat'a havale ederek, mevzuu bu çalışmanın muradına doğru
daraltabiliriz:
Evet, tüm
bunlarla eksik gedik söylemeye çalıştığımız incelik şudur ki, İBDA, hem Hakkı ve
hükümlerini lâyıkıyla bilme, hem Hakkın hükümlerini tatbik, hem de böylelikle
Hakkın hakimiyetini tesis yolu ve mihrakıdır; "bilme" ve "yapma"yı
bünyesinde birleştiren mihrak, "İslâmî" vasıfta "yapabilme"nin
yolunu gösteren mihrak, bu borcu ifâ yolunu tek tek her Müslümana gösteren ve öğreten
mihrak. Bir diğer ifadeyle, İslâm'ı "tatbik sistemi"; yine, İslâm
esasına ve hakimiyetine götüren "vasıta" sistem; kısaca, "tatbik-vasıta
sistem"dir İBDA. Bir diğer ifadeyle, birilerinin görmek istediği gibi, "aksiyon"dan
kopuk "sırf fikrî" bir yol ve model değil. Yine aynı birilerinin göstermek
istediği yahud başka bazılarının zannettiği gibi, derinliğine "fikir"den
kopuk "sırf fiilî" bir mücadele teşkilatı da değil. Ezcümle, ne kuru
fikir ne kuru hareket; aksine, kanlı canlı bir "fikir ve aksiyon mihrakı"dır
İBDA.
Artık
bitirirken, buraya kadar acemice de olsa söylenmeye çalışılanlardan İBDA'nın niçin
kıymette "biricik" ve ehemmiyette "öncelikli" olduğunu hâlâ
çıkaramamış olanlar varsa, elbette mümkündür ve anlatamama kabahati bizimdir,
bu dostlara da bir kıymetli gönüldaşın "misâl"i yardımıyla seslenelim:
"İBDA,
kızının fahişe, oğlunun ayyaş olmayacağı, istese de alenen
olamayacağı, yeltense de cebren oldurulmayacağı, aslında bunlara meyil doğurtan
teşvikçi bir ortamı asla bulamayacağı bir hayat nizamını, yani YAŞANMAYA DEĞER
BİR HAYATI devletleştirmek için var!"
Biz de âcizâne
şunu ekleyebiliriz:
"İBDA,
kabirde ve ahirette nelerden hesaba çekileceksek, işte tam da onların cevabını hazırlayıcı;
Müslümanları içli-dışlı küfrün yahud irtidadın kuyruğunda bir kukla ve hizmetçi
olarak yaşamaktan, Müslüman gibi inanıp kâfir gibi hayat sürmekten kurtarıcı bir
ülke ve dünya hakimmiyeti için var!"
Sahih bir "anlayış"la
İBDA'yı anlamaya (çalışmaya), "en başta" buradan başlanabilir bizce.
Kaynak: Furkan
Dergisi, Kasım 2009