MUHAKEME SIHHATİ VE FİKRÎ ALTYAPININ ROLÜNE DAİR
Hayreddin Soykan
Önce Muhakeme Altyapısı
Herhangi
bir mevzuda görüş serdederken, çıkış noktamızın bir “bedahet” teşkil etmesi
yetmiyor, yani "doğru düşünce" yetmiyor, muhakeme faaliyetinin de
"doğru" yürütülmesi gerekiyor ki (doğru düşünme faaliyeti), ancak
böylelikle varacağımız sonucun, nihaî hükmün de doğruluğu sözkonusu olabilsin.
Dışımızdakilerin
yanlışları, hem çıkış noktası olarak “BÜTÜN” FİKRE BAĞLI (ki, ancak İslâmî bir “dünya
görüşü”yle mümkündür!) "doğru" düşünceyle başlayamayışlarından, hem
de “parça” doğrularla başlasalar dahi, bu kez de ya "doğru muhakeme"
usulünü takib edemeyişlerinden yahud o “parça doğru”yu KENDİLERİNDE BULUNMAYAN
“BÜTÜN” FİKRE bağlayamamalarından neş'et ediyor diyebiliriz.
Bizim
yanlışlarımızsa, belki "başlangıç"ta değil de, "muhakeme
usulü"nde düğümleniyor çoğu. Bundan dolayı, başlangıç noktasında müşterek
dahi olsak, sonunda çatallanabiliyor işler. Bu bakımdan, bize "gönüldaşlarımızın
ufkunu açıp, tesirini misilsiz ziyadeleştirebilecek bir şey tavsiye etseniz, bu
ne olurdu?" diye soracak olsalar, bugün için özellikle tek bir şeyi
arzederdik:
Herhangi
bir konuyu (şey, kişi, kurum, durum veya hâdise) muhakeme etmezden yahud
değerlendirmezden önce, İbdacı muhakeme usulünü anlamaya yardımcı
"altyapı"yı temin. Yani, "İbdacı muhakeme usulü"nden dahi
önce, en başta "muhakeme" ve “muhakeme usulleri” nedir, ne değildir,
dayandığı esaslar, kurallar, dünya düşünce tarihinde genel bilgi haline gelmiş
unsurlar nelerdir, önce buradan başlamak. Çünkü böylece, sadece başkalarıyla
değil, en başta Liderimizi ve gönüldaşlarımızı daha doğru değerlendirmeyi öğrendiğimizi
farkederiz. Yine, arkasını ve temelini sağlama almış bir kadronun, dağları
taşları deviren bir “diyalektik”le aşamayacağı fikrî veya fiilî engel yoktur
çünkü.
Ezcümle,
bizim gibi, “tefekkür” dünyasına “metodsuz” ve “ortasından” bir giriş
yapmalarındansa, öncelikle “altyapı” ve “usul-metod” üzerinde yoğunlaşmalarını,
sağlam bir temel üzerinde yükselip, bizim yaşadığımız bocalamaları hiçbir zaman
yaşamamalarını arzu ederdik. Buysa, tabiî olarak, kademe kademe, sınıf sınıf
yükselen bir "tekâmül-olgunlaşma" programını takib mânâ ve değeri
taşıyacaktır: "Önce ilkokul, sonra ortaokul, lise, üniversite... ve
profesörlük". Mütefekkir’in, ucuzculuğun nefyi ve disiplinin lüzûmu
bakımından, bir ân önce belli bir sahaya yönelip kademe kademe yükselerek
neticede “eser” verici olabilmeye dair bir ihtarı vardır; meâlen:
"Çalışmaya
şimdi başlasan, ancak 10-15 sene sonra birşeyler söyleyebilirsin!"
Bir
başka deyişle, sahamız için gerekli olmayan kitablarla yahud çerezlik
kitablarla oyalanmadan, her yeni çıkan kitaba da iltifat etmeden, yani fikir “klasik”lerinden
şaşmadan, müthiş bir "seçmeci-seçkinci" titizlikle okuyarak ve tabiî
vaktimizi de müthiş bir "tasarruf"la kullanarak tekâmül. Mantık
bahsi, “kuru” tarafında kalmamak ve “kullanana göre hizmet eden ikiyüzlü”
vasfına aldanmamak üzere, niçin ilk kalkış noktası olmasın ki bunun? Fıkıh
Usulü’yle ilgili olarak kaleme aldığı “El-Mustasfa” adlı şaheserinin girişine
bir “mantık ilmi” mukaddimesi koyma gereği duyan İmam-ı Gazalî Hazretleri,
bakınız ne diyor bu bahiste:
“Bu
girişte, aklın idrak edebileceği hususlar ile onların tarif ve burhan konusunda
kapsamını zikredeceğiz. Hakiki tarifin ve hakiki burhanın şartını ve
kısımlarını, Mihakku'n-Nazar ve Mi'yaru'l İlm kitablarında zikrettiğimizden,
bir metod veya bir parça olarak zikredeceğiz. Bu giriş, Usul ilmine ait
olmadığı gibi, onun özel mukaddimelerinden de değildir. Bilâkis o, bütün
ilimlerin mukaddimesidir. Bunu iyice bilmeyen bir kimsenin bilgilerine asla
güvenilmez.”
Safdil Muhakeme: Ya İyi Ya Kötü
“İbdacı
muhakeme”ye “yüksek matematik" dersek, “muhakeme altyapısı”nın "iki
kere iki acaba kaç eder?"in cevabı yahud muhtemel cevablarının araştırılması
olduğu söylenebilir. Altyapısı sağlam böyle bir "muhakeme” veya “tartışma”
usulü ortaya konulduğunda, artık "bu kişi iyidir" yahud "bu kişi
kötüdür" gibi, çocukların veya mahallemizdeki komşu hanımların dünyasına
has muhakeme gayretlerinin ortadan kaybolduğu görülecektir. Öyle ya, insan, aynı
ânda "ruh ve nefs"e sahib olan bir varlıktır, şöyle bakılınca
iyiliği, böyle bakılınca kötülüğü görünür. Biz alelâde kullar dairesinde "mutlak
iyi" yahud "mutlak kötü" hiç kimse yoktur. İtibar “son nefes”e
olduğu gibi, bugün de "oluş"a nisbetle değerlendirilir. Dün
"kötü" olan, bugün de aynı kötülüğü yapmaya mahkum değildir. Diğer
yandan, dün "iyi" olan da aynı iyilikte devam etmiyor olabilir.
Ayrıca, her insanın, OLUŞ’uyla, "eserinin düşmanlığını aşarcasına tekâmül
etme" fırsatı vardır ki, gün gelir kiminin geçmişteki iyiliği
"maraz" çıkarır da, ötekinin geçmişteki kötülüğü bundan aldığı ders,
edindiği tecrübe ve ettiği tevbeyle iyiliğe çevrilir.
Oysa
çevremizdeki çoğu kişinin, "ruh ve nefs" sahibi herhangi bir
"insan"ı, yahud “görünür veya görünmez” sevabı-günahıyla
"İslâm'daki insan"ı en basit çizgileriyle dahi tanımadığı müşahede
edilecektir. Sabahtan akşama "o iyi, bu kötü" demekle ömür tükettikleri
fark edilecektir. Halbuki, bir “insan” hakkında araştırılması gereken nokta,
onun “ne bakımdan” iyi yahud “ne bakımdan” kötü olduğudur. Soru “o iyi biri
midir?” şeklinde yanlış sorulunca, cevab da yanlış yahud “eksik” olacaktır
kısacası. Bu doğrultudaki sorular “NE BAKIMDAN?” ile, bu doğrultudaki değerlendirmeler
de “ŞU BAKIMDAN” ile başlamalıdır bizce.
Sadece
tek tek şahıslar değil, aynı çizgide, hiçbir kurum ve hiçbir şey de
"mutlak" iyi yahud "mutlak" kötü değildir. Ne yönde, hangi
zaman ve zeminde, hangi kayıd ve şart altında değerlendirdiğimizle ilgili
olarak, "bize göre" şu noktada iyi, “bize göre” bu noktada kötü
olabilir yalnızca. “Genel”i ve “oluş”u bakımındansa, yani “tamamlayıcı
vasıfları”yla birlikte, bu meyanda hem iyi hem kötüdür o. Bunun ismi
"ortada" olmak değil, "şuur seviyesinin her değişiminde
gerçeklik seviyesi de değişir" hikmetine “muhakeme usulü” vesilesiyle minnacık
da olsa bir kapı açmaya çalışmaktır bizce.
Neticede,
böyle bir "muhakeme başlangıcı", şu veya bu yolla ama mutlaka, belli
kifâyet derecesinde halledilmek durumundadır. "Altyapı" olmaksızın,
"üstyapı" da olmuyor çünkü. "Yanlış muhakeme"nin neticesi,
eksik veya yanlış hükümler çünkü.
Bununla
ilgili bir diğer mesele… “Yanlış muhakeme”nin neticesi olarak ortaya çıkan böylesi
hükümlere, uzmanları “safsata” diyor. Çok sık rastlanan bir safsata nevî
olarak, “bir durumu muhakeme ederken, onu alâkasız şahıs veya mevzuların bağlantı,
lügatçe ve çerçevesiyle değerlendirmek” örnek gösteriliyor. Şöyle bir durum
farzedelim meselâ: Bir hususta sağlam delillere dayanarak ve üstelik doğru da bir
muhakeme yürütüp, nihayet bir neticeye varıyorsunuz. Yetiyor mu peki? Hayır. Çünkü
muhatabınız atılıyor: “Bu senin kibrinin bir ifadesi, zaten arkadaşların da
yaramaz!” İyi de, “kibir" kişinin kendi iç muhasebesidir ve böyle bir
hissi muhatabımız bizden, biz de muhatabımızın sözlerinden çıkartsak dahi, bu
ancak bir "suizan" belirtir, üzerinde durulan mevzuu ilgilendirmez,
umumun ilgisini-bilgisiniyse elbette gerektirmez. “Arkadaşlar”ımızın
muhatabımızca beğenilmemesi, hâkezâ bambaşka bir bahistir. Şayet bir
"hakikat" dillendirilmeye çalışılıyorsa, söyleyen ister kibir, ister
ucub, ister fısk, ister riyakârlık içinde bulunsun, arkadaşları da ne kadar “yaramaz”
olursa olsun, "her mevzu, kendi usul, esas ve kurallarıyla ele
alınır" meâlindeki hikmet ve "Hakikati söyleyene bakarak
öğrenme..." ölçüsü icabı, belli bir mevzuu başka şahıs veya mevzuların
lügatçe ve çerçevesiyle gölgelemeye lüzum yoktur. Gölgelenmeye çalışılırsa ne
olur? Arzettik; “yanlış muhakeme”nin neticesi olan bir “safsata”.
Sonuç olarak,
“formel ve diyalektik mantık” bahsinin ilmî, hikemî ve felsefî çehrelerine
"temel" itibariyle ve bir yolla âşinâlık kesbettikten yahud
kesbettiğimize inandıktan, “Safsata Kılavuzu” tarzında isimlendirmelerle takdim
edilen hususları belli bazı eserler vesilesiyle inceledikten sonra tekrar
Külliyat’a başvurmak, hiç şübhemiz yok ki, son haddiyle verimli ve ufuk açıcı
olacaktır. İBDA Diyalektiği’nin uyardığı bir nokta olarak, “sistem, felsefe,
ilim” ve sair tüm düşünce ve disiplinler, “metodlarının genel ilmî prensibleri”ni
mantık ilminden devşirdiğine göre, “muhakeme” vesilesiyle böyle bir başlangıç,
kendi ihtisas mevzuumuzu tayin veya takibte anahtar bir kıymet de ifade edebilecektir.
Külliyat perspektifinden insan ve toplum meselelerini daha iyi tahlil edebilmedeki
rolünü saymıyoruz bile.
Herkes Haklı Herkes Haksız
O hâlde,
kendi yaptığımız değerlendirmeler kadar, muhatablarımızdan beklediğimiz
değerlendirmeler de daima şu çizgide olmak borcundadır: Bir şey, bir eser, bir
kimse veya bir hadise "basitçe", yani “safdilce” iyi yahud kötü,
faydalı yahud zararlı, müsbet veya menfi olarak peşin peşin ve kestirmeden nitelendirilmeyecek,
bu nevî soru veya cevablar kâfi görülmeyecek, mümkünse tek tek "ne
bakımdan, hangi sistemin veya bahsin veya ilmin veya tekniğin çerçevesine göre,
kime göre, hangi ölçüye nisbetle, hangi güvenilir verilere göre, hangi zaman ve
zemine göre, hangi şartlara göre, hangi gayeyi yahud faydayı temine göre" benzeri
soruların cevabı hâlinde takdim veya taleb edilecektir.
Yoksa,
Nasreddin hocanın hikâyesindeki gibi, "herkes" aynı zamanda haklı,
"herşey" aynı zamanda faydalı; yahud bu kez ters istikamette
"herkes" aynı zamanda haksız, "herşey" aynı zamanda faydasız
hükmüne çıkartılabilir. Hemen herkes ve herşeyin, “aynı zamanda” haklı yahud haksız,
aynı şekilde faydalı yahud faydasız veçheleri mevcuttur veya olabilir çünkü. "Tuz
faydalıdır" demek yetmiyor; ne bakımdan ve kime göre? Yahud, "tuz
zararlıdır" demek de yetmiyor; ne bakımdan ve kime göre? Bebek için mi,
genç için mi, yaşlı için mi, hasta için mi, doktor için mi, sağlam için mi,
çiftçilik için mi, hayvancılık için, kimya için mi? Yine, bir ilaç için mi, bir
mamul madde için mi, bir yemek için mi, bir yiyeceği muhafaza için mi, içme
suyu için mi? Veya, her neyi taleb ediyorsak, ona göre veya onun için “tuz”un
vasfı yahud değeri nedir?
Bu
tarzda çerçevesi netleştirilmiş soru ve cevabların sözkonusu olmadığı durumlar,
meselelerin avamîleştirildiği, insanlar arası münasebetlerdeyse giderek
mübtezelleştirildiği zaman ve zeminlere delâlet eder. Misâl olarak, “oluş”
çerçevesi, zamanı ve zemini, sebebi ve sonucu, hangi şartlarda gerçekleştiği netleştirilme
zahmetine girilmeyen herhangi bir hâdise hakkında sorulan "NE olmuş?"
sorusu dedikoducu avamın etrafında izdiham oluşturduğu, "acaba NİÇİN olmuş?"
ise az sayıda seçkin insanın ilgisini çeken sorudur. Hakiki İBDA bağlıları asıl
bu ikincisini sorar ve asıl bunun cevabını arar. Böylece, her mevzuun
"dedikodu"dan öte hakikatini araştırır.
Anlayış Temeli Olarak Fikrî
Altyapı
İtiraf
etmek gerekirse, yazdıklarımızın belki tümünü, içimizde yıllardır tüten bir
"hüzün" yazdırıyor bize. Yine çoğumuzun bizzat yaşadığını bildiğimiz türden
bir hüzün. Bu da, çevremizle hepimizin yaşadığı türden
"anlaşmazlık"lar...
1. Bugün
toplumda kimse kimseyle "temelde" pek anlaşamıyor, çünkü "fikrî
ve ahlakî ideal birliği" yok. Çünkü, henüz Büyük Doğu-İBDA “dünya görüşü”
hayata hâkim değil. Zıtlıkları “üst” bir “muvazene”de birleştirici, ilgili ölçü
ve ölçülendirmeleri takdim edici, gerekli kıymet hükmüne bağlayıcı ve taraflar
arası “hakem” rolü görücü böylesi umumî bir “anlayış” yok. Hâl böyle olunca, geriye sadece şahsî veya
zümrevî çıkar savaşı yahud nefsanî itiş-kakışlar kalıyor. Bu durumun belki en
"vecîz(!)" ifadesiyse şu: "İnsan insanın kurdudur".
Sözkonusu meşhur lafın hikâyesi "kabaca" bir özet halinde şöyle; Dr.
Mustafa Günay yazıyor:
«"İnsan
insanın kurdudur" deyişinin sahibi Thomas Hobbes'a göre insanlar doğuştan
eşittir. Bu eşitlik, sonuçta amaçlarına erişme umudunun eşitliğini sağlar.
Buradan hareketle, aynı ânda sahib olamayacakları bir şeyi isterlerse çatışma
doğar. Çatışma, düşmanlığı ve diğerini baskı altına almayı yahud yok etmeyi
doğurur. Kişi kendi varlığını korumak için gerekli her şeyi yapacaktır. İnsanın
tabiatında üç temel savaş sebebi mevcuttur; rekabet, güvensizlik ve şan,
şeref... Birincisi kazanç için, ikincisi güvenlik, üçüncüsü ise sosyal statü
için mücadele etmeye iter.
Birincisinde,
insan, kazanmak için çevresindeki fizikî ve sosyal unsurları hakimiyetine
katmak ister, bunun için şiddete bile başvurur. İkincisinde kendini korumak
için, üçüncüsünde de aynı gerekçelerle şiddete başvurur, yani sonuç olarak
birlikte yaşayan herkes herkese karşı savaş halindedir. Bu tabiî bir durumdur.
İşte bu noktada devlet olmalıdır.»
Mesele
“nefsaniyet”se, haklıdır Hobbes. Ne var ki, içinde “insan” olan her hâdise bir
“ruh-nefs” savaşını aksettiriyor da olsa, bizim için “nefs”ten ibaret değildir
insan. İyiyi, doğruyu, güzeli ve sonsuzluğu özleyen “ruh”tur belirleyici olan.
Nefsine ve demek ki maddesine hâkim “ruhçuluk”tur şiarımız olan. Yukarıdaki
türden “daimî” bir “kurtluğu” elbette kabul etmiyoruz. Mütemadiyen birbirini
ısırmak insanı "kurt" yapabilir belki, doğrudur, ancak insanı
"insan" yapanın RUH merkezli olarak "mânâ temelinde"
anlaşması ve “ahlâkî ölçülerde” birleşmesi olduğunu biliyor ve savunuyoruz biz.
Ama nasıl? Her yerde ve her zeminde öncelikle bu "temel"
netleştirilsin arzu ediyoruz.
Değil
mi; tohumunu şahsiyetimizde meyve verici birer ağaca yükselteceğimiz ve her
sahada insan ve toplum meselelerini çözücü irfan kıvamına kavuşturacağımız
“dünya görüşü”müz İBDA’dan, onun ihtilâl-inkılâbından, yani iktidarından daha
büyük ve daha köklü başka hangi “anlaşma temeli” olabilir? Hem İslâm hayata
hâkim kılınmayacak ve bu uğurda mücadele edilmeyecek, hem de herkes bu “küfür”
yahud “kurt” düzeninde gül gibi yaşayıp geçinecek; yok öyle yağma! Zaten olmaz,
olamaz ve olmuyor da!
2. Kendileriyle
muhtelif içtimaî münasebetler içine girdiğimiz dostlar, hatta aile ferdleri dahi
birbirleriyle anlaşamıyor. Mütefekkir'in "Yaşamayı Deneme" romanında
meâlen ifade ettiği gibi bir hâlet-i ruhiye sanki toplumda kol geziyor:
"Dost geçinenlerin yara aldığın yerden saldırmaya hazır köpekbalıkları
gibi etrafında dolandığı...". Bu nokta da, deminki "insan insanın
kurdudur" vasatının tezahürü besbelli ve bu duruma has da yine meşhur ve
yine "veciz(!)" bir tesbit var: "Kurtlukta düşeni yemek
kanundur." İstisnâ olarak gönüldaşlarımızı saymazsak, sanki etrafta
"dostlar" ve “candan aile ferdleri” değil de, elinde kürek, sendelediğin
ânda seni taş yağmuruna tutup önce bayıltacak, bilâhare toplu bir histeri krizi
hâlinde ve bir daha başını kaldıramayacağın şekilde "gömecek"
rakiblerin var. "Düşenin dostu olmaz" da diyorlar buna. Oysa,
"düşenin dostu olmasa da, mutlaka gönüldaşı olur" şiarını yükseltmek
istiyoruz biz. Allah, Rahman ve Rahîm; "rahmeti geçti gazabını". “Kulları-halifeleri”
de öyle olmalı değil mi o hâlde? Öldürmeye ve gömmeye değil, gerçekte
"olmaya ve oldurmaya" geldik çünkü biz. "Şiddet" bile
merhametin (lafta değil, kalbte "duyulan" bir merhametin) tecellisi
olmalı ve ateşi soğumayan bir intikam gibi "ebediyen"
sürdürülmemelidir bizce.
3.
Külliyat’ı yeterince anlayamıyoruz, demek ki Liderimizi anlayamıyoruz ve asıl
O'nunla anlaşamıyoruz, kısacası ve çoğunlukla "muradı
kestiremiyoruz". "Necib Fazıl'la Başbaşa"dan:
«-"Muradı
kestirme davası ile ilgili olarak, Efendi Hazretlerinden bahsediyordunuz
efendim!.."
-"Evet;
ne sorulursa, onun cevabı alınıyor ve sayfalar sonsuz İlâhî bir kamus gibi,
bildirilmesi gerektiği kadariyle alınıyordu... Zaten nasibte olmadıktan sonra,
izâhın çoğu da hiç, azı da... Zira o, kelimelerden başka bir şey, bir feyz, bir
nur veriyor; ve kelimeler, sadece işin kemmiyet örgüsüne memur, zarurî bir
âletten ileriye gidemiyor... İzâh... Hiçbir şeyi izâhla çözemediğimiz gibi,
izâhsız da yapamıyoruz... İş izâh davasına gelince... Sana bir ölçülendirme
vereyim: Peşin fikir, her türlü isbattan önce var olan veya var olan alınan
"bedahet" ve "mütearife", muradı kestirme davası, teferruatı
kendine bağlayan asıl, unsurüstü terkib davası, vesaire... Bu keyfiyetlerin
sözkonusu olduğu, bahis mevzuu olduğu yerlerde, işin "vasıflandırma
yoluyla aydınlatılması" diye bir usulden haberdar olunmadığı zaman,
tümevarım ve tümdengelim yeri kestirilemediği zaman, her meselenin kendi
esas-usul-gaye-hedef ve kuralları içinde nisbetlendirilebileceği davası
anlaşılmadığı zaman... Evet; izâh etmişsindir, o anlaşılmaz!"
-"Üstadım,
bir veli, "mürid, şeyhinin rıza nazarının hangi noktalarda olduğunu
kestirmek zorundadır; bu iş, Allah'ın kolaylık verdiğine kolay, yoksa
başarılamayacak kadar zor bir iştir!" diyor... Daha muradın apaçık olduğu
yerlerde bile, mesele aktarılamıyor..."
-"İşte
İslâm diyalektiği, o tür inceliklerden çekilecek ipliklerin örgüleştirilebilmesinin
ürünüdür... Nasıl?..”»
Bilvesile,
Külliyata ilk defa başlayacaklara yahud ara verip de yeniden Külliyata
başlayacaklara, yine hafızalarını tazelemeyi dileyen gönüldaşlara "Necib
Fazıl'la Başbaşa"yı hararetle tavsiye ederiz.
4. Meselenin
“her yönüyle” olmasa da, "bir yönüyle" belki yalnızca şahsımızı
ilgilendiren tarafındaysa, Mütefekkir'in zamanında bir "kitab"
denememiz için yaptığı bir tenkid yatıyor. Parça parça arzedilen hususları bir
bütün hâlinde nakletmeye çalışırsak, meâlen şöyle:
"Altyapıyı
halletmeden, direkt kılcal damarlardan meseleye girmişsin! Altyapı
halledildikten sonra, yazmak çok kolaydır; yalnızca oradan oraya iplikler
çekilir. Altyapım çok sağlamdır. Bu bakımdan, benim kadar okumuş kimse de
yoktur. Bu mânâda, ben çok kolay yazarım."
Evet,
böyle diyor Mütefekkir. Bu tesbitin “herkesi” ilgilendirdiğini düşündüğümüz
yönünden devam edersek, "altyapı" öyle bir şey ki, bu
halledilmedikten sonra, yukarıda saydığımız türden anlaşmazlıklara sebeb olması
bir yana, kurduğumuz tüm fikir binaları da çökmeye mahkum görünüyor. Yunus Emre
Hazretlerinin buyurduğu yahud O'na atfedildiği üzere:
“Yerden
göğe küp dizseler,
Birbirine
bendetseler,
Altından
birin çekseler,
Seyreyle
sen gümbürtüyü.”
Peki,
"altyapı" denilen bu nesne nasıl halledilir? Misâl olarak, (fikir
binamızın inşâ âleti ilmi, yani "ilimlerin ilmi" olarak serdedilen "mantık-diyalektik"
bahsini az çok hallettiğimizi farzedersek) ele aldığımız herhangi bir meselenin
diyelim ki siyasî, psikolojik, sosyolojik, fizikî, iktisadî, hukukî vs. vs.
veçheleri var. Ancak sizde bu alan veya ilimlere dair bir “altyapı” yok, ne var
ki sürekli bu alan veya ilimlere has “mefhum-kavram” ve kanunları sözlerinizde veya
yazılarınızda kullanıp durmaktasınız. O ânda bir "Molla Kasım" çıksa
da, "Birader, habire bilindiğini farzederek, şu şu mefhum ve kanunları
kullanıp duruyorsun, peki bu kavram ve kanunlar neyin nesidir hiç biliyor
musun?" diye sorsa, işte o dem "bittiğimiz" demdir; devrilen
küplerimizin gümbürtüsünün kulak zarlarını patlattığı dem. Ezcümle,
hiçbirimizin mutlaka bir gün gelecek bu mahcubiyet ânını beklemesine gerek yok.
Bilmemek değil, öğrenmemek ayıb dendiği veçhile, geç de olsa bir yerlerden başlayarak
eksiğimizi telafi etme gayreti, bizce en güzeli, en doğrusu ve tabiî en
akıllıcası.
Mütefekkir'in,
Külliyat’ı anlayamadıklarını söyleyen gönüldaşlara tavsiyesi malûm, meâlen:
"Çok ve çeşitli kitab okuyun". Velhasıl, "içimizden öyle
gelenleri" değil de, "gerekli" temel eserleri okumaya
baktığımızda, inanın bu "altyapı oluşumu" üzerinde, karşımıza bambaşka
bir güzellik ve zenginlikle çıkacaktır Külliyat. Daha önce okuyup anladığımızı
sandığımız her satır, "bambaşka" ve "yepyeni" mânâlarını
açacaktır bize. Öbür türlü gereğince anlayamıyor ve anlayamayacağız;
Mütefekkir'in o eserleri yazarken sahib olduğu o müthiş fikrî temel ve
malûmatın milyonda birine bile mâlik değiliz çünkü. O “fikir çilesi”ne milyonda
bir payla dahi ortak olmadan, o “fikir ziyafeti”ne ortak olabileceğimizi
vehmediyoruz yalnızca. “Allah, çilesini çektirmediği nimeti vermez” halbuki.
Şu
hâlde, bu “muhatablık” şartlarında Külliyat’ı “anlamamak” değil, asıl
"anlamak" iddiamız tuhaf görünecektir herhâlde. Üniversite okuyan
arkadaşlarımız bilir, bu nevî “ilimlere giriş” eserlerini "zorla"
okuturlar öğrenciye. Biz (okuduğu dalda gelişme akıllılığını gösterenlerimiz
dışında) çoğu kendi kendimizi yetiştirmek durumunda olduğumuz için, bu çeşit “disiplinli”
bir okuma çabasına girmek kuşkusuz daha müşkül oluyor bizim için. Kitab okusak
dahi, o ânki hâlet-i ruhiyemize muvafık ve şahsî beğenilerimize hitab eden
eserleri alıyoruz elimize. Maalesef, "altyapı" eksiğimiz de bu
süreçte hemen hiç ellenmemiş olarak "eksik" kalmakta devam ediyor ve
olmadık zamanlarda "anlaşmazlık" veya "anlamazlık" olarak
tecelli edip, yüzümüzü kızartacak neticelere sebebiyet veriyor. Kısaca, küplerimiz
devrilmek üzere her dâim bekliyor.
İş İçinde Kitabî Altyapı
Kendisiyle
etrafına kitablardan bir hisar örmek de belki aynı derecede yanlış. Şiarımız
malûm: "İş içinde eğitim". Yani, önce kitablarımıza gömülüp
yetkinleşelim, sonra meydan yerine çıkalım diye birşey yok. Bunlar “içiçe”
olmak durumunda. Gerek iş, gerek okul, gerek aile hayatı dairesindeki
mesuliyetlerimiz de düşünüldüğünde, vaktin ne kadar değerli olduğu anlaşılıyor
ki, bu noktada yapabileceğimiz yegâne şey "hayatımızı programlamak" olarak
öne çıkıyor. Mütefekkir'in bu bâbda tavsiyesi şudur hepimize, meâlen:
"Günde muntazaman hiç olmazsa 2 saat okumaya bakın!" Kısacası,
internete iki saat, TV'ye iki saat ayırıp da, kalan meşguliyetleri kitab
okumamaya mazeret sayıyorsak, burasının pek doğru olmayacağına dikkat etmemiz
gerekiyor. Anlamazlık ve anlaşmazlıkların sebebini dışarıda veya başkasında
aramak da âdil olmuyor.
Hülâsa
edersek, siyaset, tarih, hukuk, sosyoloji, psikoloji gibi sosyal ilimler kadar,
tasavvuf, İslamî ilimler (ne büyük ihtiyaç!), sanat, tıb, iktisat, matematik, fen
gibi sahalarda ilerlemek durumunda olan gönüldaşlarımız da, kendi sahalarının
temel ilimlerinin usulüne, metodolojisine, altyapısına dair eserler seçip
okumak durumunda. “Kestirme yol” arayışımız nafile; “iş içinde eğitim”
şiarından taviz vermeksizin, belki 10-15 sonra esas meyveleri devşirilmek
üzere, “zorunlu istikamet” budur
yalnızca. Takdir edilecektir ki, iş yapmamız için kimse 10-15 yıl
bekleyemeyecektir ayrıca.
Diğer taraftan,
gerek altyapı, gerek ilgilendiği saha, gerek meşguliyet, gerek yaş, gerek fıtrî
istidad, gerekse nasib bakımından diğerleri kadar ilmî bir yetkinleşme içinde
olamayacak dostlarımız, kardeşlerimiz, ağabeylerimiz yahud hanım kardeşlerimiz de
olacaktır. Burada mesuliyet, daha çok “okul görmüş” veya eli kalem tutan
gönüldaşlara, yani ister istemez bizlere düşüyor ki, biz de kendimizi
yetiştirmezsek, başka kim onlara ufuk açıcı fikrî destekte bulunabilir? Yani,
belki bizim kadar okuyamayacaklar ama vazifelerini de belki bizden çok daha iyi
yapacaklardır, ancak, biz onlara açacak ve sunacağız fikir-hikmet-sanat
ülkesinin zenginliklerini. Konuşmalarımızdan, yazdıklarımızdan,
yaptıklarımızdan ve edâmızdan, sanki bizimle beraber onlar da "okumuş
gibi" bir pay alacaklardır. Kısacası, "dayanışmalı fikir
oluşumu"nun yahud “yetiştiricileri yetiştirme”nin bir veçhesi de,
okuyanların gereğince okuyamayanları “zenginleştirme” vazifesidir aynı şekilde.
Netice şuraya
geliyor ki, mesele, camiamızın "fikir seviyesi"ni, okuyanların ve gereğince
okuyamayanların “karşılıklı” ve "birlikte" etkileşimiyle (ki bu da ev
veya iş köşelerine hapsolmakla olmaz elbet) yükseltmek ve BD-İBDA ruh ve
fikriyatını "fikri yaşamak, yaşamayı fikir bilmek" inceliğine mazhar olmaya
talib olacak biçimde, her köşede "yaşanılır" kılmaktır. Hiç olmazsa,
“bu yolda” samimi bir gayret içinde olmaktır.
Anlamanın,
anlaşmanın, üstün “anlayış”ın –nazarımızda- başkaca bir temin yolu görünmüyor.
Kaynak: Furkan Dergisi, Temmuz-Ağustos 2009