ANA SAYFA HABERLER DERGİLER BAYİ ADRESLERİ BİZE YAZIN İRTİBAT
SON HABER:  

28 ŞUBAT YARGILANSINAKADEMYA PANELLERİİBDA KÜLLİYATI İNDEKSLERİKALEMİNDEN MİRZABEYOĞLUKÜRT MESELESİRÖPORTAJLARSÖZ ÇAKAL CARLOSTA

- NECİB FAZIL -- SALİH MİRZABEYOĞLU -ABDÜLHAMİD KOÇAAHMED EYMENAKADEMYAALİ NACARAV. ALİ RIZA YAMANAV. GÜVEN YILMAZAYŞEGÜL AHFABİLGEHAN ERENCOYOTTEDR. NEVZAT ŞİPLEMEFATİH TURPLUGÖKHAN GÜMÜŞGÜLÇİN ŞENELHAKAN YAMANHAYREDDİN SOYKANHÜLYA UYARİKTİBASKÂZIM ALBAYRAKKENAN DURUMAHMUD E. DURUMÜJDE BAYRAMMUSTAFA SEÇKİNEROĞUZ YILDIRIMÖMER EMRE AKCEBEOSMAN AKYILDIZREHA SUVARİREİ TAKAHARARUKİYE AVCIRUKİYE ŞENELSEDAT BULUTSELÇUK ARSLANSELİM GÜRSELGİLSENCER EKİNSEZAİ KIRLANGIÇSİZDEN GELENLERTURAN DEMİRÜMİT ELÖNÜZELİHA KILIÇPARLAR

HAYREDDİN SOYKAN
Yazıları Paylaş
Muhakeme Sıhhati ve Fikrî Altyapının Rolüne Dair
Eklenme: 2011-01-01 | Okunma: 307


MUHAKEME SIHHATİ VE FİKRÎ ALTYAPININ ROLÜNE DAİR

Hayreddin Soykan

 

Önce Muhakeme Altyapısı

Herhangi bir mevzuda görüş serdederken, çıkış noktamızın bir “bedahet” teşkil etmesi yetmiyor, yani "doğru düşünce" yetmiyor, muhakeme faaliyetinin de "doğru" yürütülmesi gerekiyor ki (doğru düşünme faaliyeti), ancak böylelikle varacağımız sonucun, nihaî hükmün de doğruluğu sözkonusu olabilsin.

Dışımızdakilerin yanlışları, hem çıkış noktası olarak “BÜTÜN” FİKRE BAĞLI (ki, ancak İslâmî bir “dünya görüşü”yle mümkündür!) "doğru" düşünceyle başlayamayışlarından, hem de “parça” doğrularla başlasalar dahi, bu kez de ya "doğru muhakeme" usulünü takib edemeyişlerinden yahud o “parça doğru”yu KENDİLERİNDE BULUNMAYAN “BÜTÜN” FİKRE bağlayamamalarından neş'et ediyor diyebiliriz.

Bizim yanlışlarımızsa, belki "başlangıç"ta değil de, "muhakeme usulü"nde düğümleniyor çoğu. Bundan dolayı, başlangıç noktasında müşterek dahi olsak, sonunda çatallanabiliyor işler. Bu bakımdan, bize "gönüldaşlarımızın ufkunu açıp, tesirini misilsiz ziyadeleştirebilecek bir şey tavsiye etseniz, bu ne olurdu?" diye soracak olsalar, bugün için özellikle tek bir şeyi arzederdik:

Herhangi bir konuyu (şey, kişi, kurum, durum veya hâdise) muhakeme etmezden yahud değerlendirmezden önce, İbdacı muhakeme usulünü anlamaya yardımcı "altyapı"yı temin. Yani, "İbdacı muhakeme usulü"nden dahi önce, en başta "muhakeme" ve “muhakeme usulleri” nedir, ne değildir, dayandığı esaslar, kurallar, dünya düşünce tarihinde genel bilgi haline gelmiş unsurlar nelerdir, önce buradan başlamak. Çünkü böylece, sadece başkalarıyla değil, en başta Liderimizi ve gönüldaşlarımızı daha doğru değerlendirmeyi öğrendiğimizi farkederiz. Yine, arkasını ve temelini sağlama almış bir kadronun, dağları taşları deviren bir “diyalektik”le aşamayacağı fikrî veya fiilî engel yoktur çünkü.

Ezcümle, bizim gibi, “tefekkür” dünyasına “metodsuz” ve “ortasından” bir giriş yapmalarındansa, öncelikle “altyapı” ve “usul-metod” üzerinde yoğunlaşmalarını, sağlam bir temel üzerinde yükselip, bizim yaşadığımız bocalamaları hiçbir zaman yaşamamalarını arzu ederdik. Buysa, tabiî olarak, kademe kademe, sınıf sınıf yükselen bir "tekâmül-olgunlaşma" programını takib mânâ ve değeri taşıyacaktır: "Önce ilkokul, sonra ortaokul, lise, üniversite... ve profesörlük". Mütefekkir’in, ucuzculuğun nefyi ve disiplinin lüzûmu bakımından, bir ân önce belli bir sahaya yönelip kademe kademe yükselerek neticede “eser” verici olabilmeye dair bir ihtarı vardır; meâlen:

"Çalışmaya şimdi başlasan, ancak 10-15 sene sonra birşeyler söyleyebilirsin!"

Bir başka deyişle, sahamız için gerekli olmayan kitablarla yahud çerezlik kitablarla oyalanmadan, her yeni çıkan kitaba da iltifat etmeden, yani fikir “klasik”lerinden şaşmadan, müthiş bir "seçmeci-seçkinci" titizlikle okuyarak ve tabiî vaktimizi de müthiş bir "tasarruf"la kullanarak tekâmül. Mantık bahsi, “kuru” tarafında kalmamak ve “kullanana göre hizmet eden ikiyüzlü” vasfına aldanmamak üzere, niçin ilk kalkış noktası olmasın ki bunun? Fıkıh Usulü’yle ilgili olarak kaleme aldığı “El-Mustasfa” adlı şaheserinin girişine bir “mantık ilmi” mukaddimesi koyma gereği duyan İmam-ı Gazalî Hazretleri, bakınız ne diyor bu bahiste:

“Bu girişte, aklın idrak edebileceği hususlar ile onların tarif ve burhan konusunda kapsamını zikredeceğiz. Hakiki tarifin ve hakiki burhanın şartını ve kısımlarını, Mihakku'n-Nazar ve Mi'yaru'l İlm kitablarında zikrettiğimizden, bir metod veya bir parça olarak zikredeceğiz. Bu giriş, Usul ilmine ait olmadığı gibi, onun özel mukaddimelerinden de değildir. Bilâkis o, bütün ilimlerin mukaddimesidir. Bunu iyice bilmeyen bir kimsenin bilgilerine asla güvenilmez.”

 

Safdil Muhakeme: Ya İyi Ya Kötü

“İbdacı muhakeme”ye “yüksek matematik" dersek, “muhakeme altyapısı”nın "iki kere iki acaba kaç eder?"in cevabı yahud muhtemel cevablarının araştırılması olduğu söylenebilir. Altyapısı sağlam böyle bir "muhakeme” veya “tartışma” usulü ortaya konulduğunda, artık "bu kişi iyidir" yahud "bu kişi kötüdür" gibi, çocukların veya mahallemizdeki komşu hanımların dünyasına has muhakeme gayretlerinin ortadan kaybolduğu görülecektir. Öyle ya, insan, aynı ânda "ruh ve nefs"e sahib olan bir varlıktır, şöyle bakılınca iyiliği, böyle bakılınca kötülüğü görünür. Biz alelâde kullar dairesinde "mutlak iyi" yahud "mutlak kötü" hiç kimse yoktur. İtibar “son nefes”e olduğu gibi, bugün de "oluş"a nisbetle değerlendirilir. Dün "kötü" olan, bugün de aynı kötülüğü yapmaya mahkum değildir. Diğer yandan, dün "iyi" olan da aynı iyilikte devam etmiyor olabilir. Ayrıca, her insanın, OLUŞ’uyla, "eserinin düşmanlığını aşarcasına tekâmül etme" fırsatı vardır ki, gün gelir kiminin geçmişteki iyiliği "maraz" çıkarır da, ötekinin geçmişteki kötülüğü bundan aldığı ders, edindiği tecrübe ve ettiği tevbeyle iyiliğe çevrilir.

Oysa çevremizdeki çoğu kişinin, "ruh ve nefs" sahibi herhangi bir "insan"ı, yahud “görünür veya görünmez” sevabı-günahıyla "İslâm'daki insan"ı en basit çizgileriyle dahi tanımadığı müşahede edilecektir. Sabahtan akşama "o iyi, bu kötü" demekle ömür tükettikleri fark edilecektir. Halbuki, bir “insan” hakkında araştırılması gereken nokta, onun “ne bakımdan” iyi yahud “ne bakımdan” kötü olduğudur. Soru “o iyi biri midir?” şeklinde yanlış sorulunca, cevab da yanlış yahud “eksik” olacaktır kısacası. Bu doğrultudaki sorular “NE BAKIMDAN?” ile, bu doğrultudaki değerlendirmeler de “ŞU BAKIMDAN” ile başlamalıdır bizce.

Sadece tek tek şahıslar değil, aynı çizgide, hiçbir kurum ve hiçbir şey de "mutlak" iyi yahud "mutlak" kötü değildir. Ne yönde, hangi zaman ve zeminde, hangi kayıd ve şart altında değerlendirdiğimizle ilgili olarak, "bize göre" şu noktada iyi, “bize göre” bu noktada kötü olabilir yalnızca. “Genel”i ve “oluş”u bakımındansa, yani “tamamlayıcı vasıfları”yla birlikte, bu meyanda hem iyi hem kötüdür o. Bunun ismi "ortada" olmak değil, "şuur seviyesinin her değişiminde gerçeklik seviyesi de değişir" hikmetine “muhakeme usulü” vesilesiyle minnacık da olsa bir kapı açmaya çalışmaktır bizce.

Neticede, böyle bir "muhakeme başlangıcı", şu veya bu yolla ama mutlaka, belli kifâyet derecesinde halledilmek durumundadır. "Altyapı" olmaksızın, "üstyapı" da olmuyor çünkü. "Yanlış muhakeme"nin neticesi, eksik veya yanlış hükümler çünkü.

Bununla ilgili bir diğer mesele… “Yanlış muhakeme”nin neticesi olarak ortaya çıkan böylesi hükümlere, uzmanları “safsata” diyor. Çok sık rastlanan bir safsata nevî olarak, “bir durumu muhakeme ederken, onu alâkasız şahıs veya mevzuların bağlantı, lügatçe ve çerçevesiyle değerlendirmek” örnek gösteriliyor. Şöyle bir durum farzedelim meselâ: Bir hususta sağlam delillere dayanarak ve üstelik doğru da bir muhakeme yürütüp, nihayet bir neticeye varıyorsunuz. Yetiyor mu peki? Hayır. Çünkü muhatabınız atılıyor: “Bu senin kibrinin bir ifadesi, zaten arkadaşların da yaramaz!” İyi de, “kibir" kişinin kendi iç muhasebesidir ve böyle bir hissi muhatabımız bizden, biz de muhatabımızın sözlerinden çıkartsak dahi, bu ancak bir "suizan" belirtir, üzerinde durulan mevzuu ilgilendirmez, umumun ilgisini-bilgisiniyse elbette gerektirmez. “Arkadaşlar”ımızın muhatabımızca beğenilmemesi, hâkezâ bambaşka bir bahistir. Şayet bir "hakikat" dillendirilmeye çalışılıyorsa, söyleyen ister kibir, ister ucub, ister fısk, ister riyakârlık içinde bulunsun, arkadaşları da ne kadar “yaramaz” olursa olsun, "her mevzu, kendi usul, esas ve kurallarıyla ele alınır" meâlindeki hikmet ve "Hakikati söyleyene bakarak öğrenme..." ölçüsü icabı, belli bir mevzuu başka şahıs veya mevzuların lügatçe ve çerçevesiyle gölgelemeye lüzum yoktur. Gölgelenmeye çalışılırsa ne olur? Arzettik; “yanlış muhakeme”nin neticesi olan bir “safsata”.

Sonuç olarak, “formel ve diyalektik mantık” bahsinin ilmî, hikemî ve felsefî çehrelerine "temel" itibariyle ve bir yolla âşinâlık kesbettikten yahud kesbettiğimize inandıktan, “Safsata Kılavuzu” tarzında isimlendirmelerle takdim edilen hususları belli bazı eserler vesilesiyle inceledikten sonra tekrar Külliyat’a başvurmak, hiç şübhemiz yok ki, son haddiyle verimli ve ufuk açıcı olacaktır. İBDA Diyalektiği’nin uyardığı bir nokta olarak, “sistem, felsefe, ilim” ve sair tüm düşünce ve disiplinler, “metodlarının genel ilmî prensibleri”ni mantık ilminden devşirdiğine göre, “muhakeme” vesilesiyle böyle bir başlangıç, kendi ihtisas mevzuumuzu tayin veya takibte anahtar bir kıymet de ifade edebilecektir. Külliyat perspektifinden insan ve toplum meselelerini daha iyi tahlil edebilmedeki rolünü saymıyoruz bile.

 

Herkes Haklı Herkes Haksız

O hâlde, kendi yaptığımız değerlendirmeler kadar, muhatablarımızdan beklediğimiz değerlendirmeler de daima şu çizgide olmak borcundadır: Bir şey, bir eser, bir kimse veya bir hadise "basitçe", yani “safdilce” iyi yahud kötü, faydalı yahud zararlı, müsbet veya menfi olarak peşin peşin ve kestirmeden nitelendirilmeyecek, bu nevî soru veya cevablar kâfi görülmeyecek, mümkünse tek tek "ne bakımdan, hangi sistemin veya bahsin veya ilmin veya tekniğin çerçevesine göre, kime göre, hangi ölçüye nisbetle, hangi güvenilir verilere göre, hangi zaman ve zemine göre, hangi şartlara göre, hangi gayeyi yahud faydayı temine göre" benzeri soruların cevabı hâlinde takdim veya taleb edilecektir.

Yoksa, Nasreddin hocanın hikâyesindeki gibi, "herkes" aynı zamanda haklı, "herşey" aynı zamanda faydalı; yahud bu kez ters istikamette "herkes" aynı zamanda haksız, "herşey" aynı zamanda faydasız hükmüne çıkartılabilir. Hemen herkes ve herşeyin, “aynı zamanda” haklı yahud haksız, aynı şekilde faydalı yahud faydasız veçheleri mevcuttur veya olabilir çünkü. "Tuz faydalıdır" demek yetmiyor; ne bakımdan ve kime göre? Yahud, "tuz zararlıdır" demek de yetmiyor; ne bakımdan ve kime göre? Bebek için mi, genç için mi, yaşlı için mi, hasta için mi, doktor için mi, sağlam için mi, çiftçilik için mi, hayvancılık için, kimya için mi? Yine, bir ilaç için mi, bir mamul madde için mi, bir yemek için mi, bir yiyeceği muhafaza için mi, içme suyu için mi? Veya, her neyi taleb ediyorsak, ona göre veya onun için “tuz”un vasfı yahud değeri nedir?

Bu tarzda çerçevesi netleştirilmiş soru ve cevabların sözkonusu olmadığı durumlar, meselelerin avamîleştirildiği, insanlar arası münasebetlerdeyse giderek mübtezelleştirildiği zaman ve zeminlere delâlet eder. Misâl olarak, “oluş” çerçevesi, zamanı ve zemini, sebebi ve sonucu, hangi şartlarda gerçekleştiği netleştirilme zahmetine girilmeyen herhangi bir hâdise hakkında sorulan "NE olmuş?" sorusu dedikoducu avamın etrafında izdiham oluşturduğu, "acaba NİÇİN olmuş?" ise az sayıda seçkin insanın ilgisini çeken sorudur. Hakiki İBDA bağlıları asıl bu ikincisini sorar ve asıl bunun cevabını arar. Böylece, her mevzuun "dedikodu"dan öte hakikatini araştırır.

 

Anlayış Temeli Olarak Fikrî Altyapı

İtiraf etmek gerekirse, yazdıklarımızın belki tümünü, içimizde yıllardır tüten bir "hüzün" yazdırıyor bize. Yine çoğumuzun bizzat yaşadığını bildiğimiz türden bir hüzün. Bu da, çevremizle hepimizin yaşadığı türden "anlaşmazlık"lar...

1. Bugün toplumda kimse kimseyle "temelde" pek anlaşamıyor, çünkü "fikrî ve ahlakî ideal birliği" yok. Çünkü, henüz Büyük Doğu-İBDA “dünya görüşü” hayata hâkim değil. Zıtlıkları “üst” bir “muvazene”de birleştirici, ilgili ölçü ve ölçülendirmeleri takdim edici, gerekli kıymet hükmüne bağlayıcı ve taraflar arası “hakem” rolü görücü böylesi umumî bir “anlayış” yok. Hâl böyle olunca, geriye sadece şahsî veya zümrevî çıkar savaşı yahud nefsanî itiş-kakışlar kalıyor. Bu durumun belki en "vecîz(!)" ifadesiyse şu: "İnsan insanın kurdudur". Sözkonusu meşhur lafın hikâyesi "kabaca" bir özet halinde şöyle; Dr. Mustafa Günay yazıyor:

«"İnsan insanın kurdudur" deyişinin sahibi Thomas Hobbes'a göre insanlar doğuştan eşittir. Bu eşitlik, sonuçta amaçlarına erişme umudunun eşitliğini sağlar. Buradan hareketle, aynı ânda sahib olamayacakları bir şeyi isterlerse çatışma doğar. Çatışma, düşmanlığı ve diğerini baskı altına almayı yahud yok etmeyi doğurur. Kişi kendi varlığını korumak için gerekli her şeyi yapacaktır. İnsanın tabiatında üç temel savaş sebebi mevcuttur; rekabet, güvensizlik ve şan, şeref... Birincisi kazanç için, ikincisi güvenlik, üçüncüsü ise sosyal statü için mücadele etmeye iter.

Birincisinde, insan, kazanmak için çevresindeki fizikî ve sosyal unsurları hakimiyetine katmak ister, bunun için şiddete bile başvurur. İkincisinde kendini korumak için, üçüncüsünde de aynı gerekçelerle şiddete başvurur, yani sonuç olarak birlikte yaşayan herkes herkese karşı savaş halindedir. Bu tabiî bir durumdur. İşte bu noktada devlet olmalıdır.»

Mesele “nefsaniyet”se, haklıdır Hobbes. Ne var ki, içinde “insan” olan her hâdise bir “ruh-nefs” savaşını aksettiriyor da olsa, bizim için “nefs”ten ibaret değildir insan. İyiyi, doğruyu, güzeli ve sonsuzluğu özleyen “ruh”tur belirleyici olan. Nefsine ve demek ki maddesine hâkim “ruhçuluk”tur şiarımız olan. Yukarıdaki türden “daimî” bir “kurtluğu” elbette kabul etmiyoruz. Mütemadiyen birbirini ısırmak insanı "kurt" yapabilir belki, doğrudur, ancak insanı "insan" yapanın RUH merkezli olarak "mânâ temelinde" anlaşması ve “ahlâkî ölçülerde” birleşmesi olduğunu biliyor ve savunuyoruz biz. Ama nasıl? Her yerde ve her zeminde öncelikle bu "temel" netleştirilsin arzu ediyoruz.

Değil mi; tohumunu şahsiyetimizde meyve verici birer ağaca yükselteceğimiz ve her sahada insan ve toplum meselelerini çözücü irfan kıvamına kavuşturacağımız “dünya görüşü”müz İBDA’dan, onun ihtilâl-inkılâbından, yani iktidarından daha büyük ve daha köklü başka hangi “anlaşma temeli” olabilir? Hem İslâm hayata hâkim kılınmayacak ve bu uğurda mücadele edilmeyecek, hem de herkes bu “küfür” yahud “kurt” düzeninde gül gibi yaşayıp geçinecek; yok öyle yağma! Zaten olmaz, olamaz ve olmuyor da!

2. Kendileriyle muhtelif içtimaî münasebetler içine girdiğimiz dostlar, hatta aile ferdleri dahi birbirleriyle anlaşamıyor. Mütefekkir'in "Yaşamayı Deneme" romanında meâlen ifade ettiği gibi bir hâlet-i ruhiye sanki toplumda kol geziyor: "Dost geçinenlerin yara aldığın yerden saldırmaya hazır köpekbalıkları gibi etrafında dolandığı...". Bu nokta da, deminki "insan insanın kurdudur" vasatının tezahürü besbelli ve bu duruma has da yine meşhur ve yine "veciz(!)" bir tesbit var: "Kurtlukta düşeni yemek kanundur." İstisnâ olarak gönüldaşlarımızı saymazsak, sanki etrafta "dostlar" ve “candan aile ferdleri” değil de, elinde kürek, sendelediğin ânda seni taş yağmuruna tutup önce bayıltacak, bilâhare toplu bir histeri krizi hâlinde ve bir daha başını kaldıramayacağın şekilde "gömecek" rakiblerin var. "Düşenin dostu olmaz" da diyorlar buna. Oysa, "düşenin dostu olmasa da, mutlaka gönüldaşı olur" şiarını yükseltmek istiyoruz biz. Allah, Rahman ve Rahîm; "rahmeti geçti gazabını". “Kulları-halifeleri” de öyle olmalı değil mi o hâlde? Öldürmeye ve gömmeye değil, gerçekte "olmaya ve oldurmaya" geldik çünkü biz. "Şiddet" bile merhametin (lafta değil, kalbte "duyulan" bir merhametin) tecellisi olmalı ve ateşi soğumayan bir intikam gibi "ebediyen" sürdürülmemelidir bizce.

3. Külliyat’ı yeterince anlayamıyoruz, demek ki Liderimizi anlayamıyoruz ve asıl O'nunla anlaşamıyoruz, kısacası ve çoğunlukla "muradı kestiremiyoruz". "Necib Fazıl'la Başbaşa"dan:

«-"Muradı kestirme davası ile ilgili olarak, Efendi Hazretlerinden bahsediyordunuz efendim!.."

-"Evet; ne sorulursa, onun cevabı alınıyor ve sayfalar sonsuz İlâhî bir kamus gibi, bildirilmesi gerektiği kadariyle alınıyordu... Zaten nasibte olmadıktan sonra, izâhın çoğu da hiç, azı da... Zira o, kelimelerden başka bir şey, bir feyz, bir nur veriyor; ve kelimeler, sadece işin kemmiyet örgüsüne memur, zarurî bir âletten ileriye gidemiyor... İzâh... Hiçbir şeyi izâhla çözemediğimiz gibi, izâhsız da yapamıyoruz... İş izâh davasına gelince... Sana bir ölçülendirme vereyim: Peşin fikir, her türlü isbattan önce var olan veya var olan alınan "bedahet" ve "mütearife", muradı kestirme davası, teferruatı kendine bağlayan asıl, unsurüstü terkib davası, vesaire... Bu keyfiyetlerin sözkonusu olduğu, bahis mevzuu olduğu yerlerde, işin "vasıflandırma yoluyla aydınlatılması" diye bir usulden haberdar olunmadığı zaman, tümevarım ve tümdengelim yeri kestirilemediği zaman, her meselenin kendi esas-usul-gaye-hedef ve kuralları içinde nisbetlendirilebileceği davası anlaşılmadığı zaman... Evet; izâh etmişsindir, o anlaşılmaz!"

-"Üstadım, bir veli, "mürid, şeyhinin rıza nazarının hangi noktalarda olduğunu kestirmek zorundadır; bu iş, Allah'ın kolaylık verdiğine kolay, yoksa başarılamayacak kadar zor bir iştir!" diyor... Daha muradın apaçık olduğu yerlerde bile, mesele aktarılamıyor..."

-"İşte İslâm diyalektiği, o tür inceliklerden çekilecek ipliklerin örgüleştirilebilmesinin ürünüdür... Nasıl?..”»

Bilvesile, Külliyata ilk defa başlayacaklara yahud ara verip de yeniden Külliyata başlayacaklara, yine hafızalarını tazelemeyi dileyen gönüldaşlara "Necib Fazıl'la Başbaşa"yı hararetle tavsiye ederiz.

4. Meselenin “her yönüyle” olmasa da, "bir yönüyle" belki yalnızca şahsımızı ilgilendiren tarafındaysa, Mütefekkir'in zamanında bir "kitab" denememiz için yaptığı bir tenkid yatıyor. Parça parça arzedilen hususları bir bütün hâlinde nakletmeye çalışırsak, meâlen şöyle:

"Altyapıyı halletmeden, direkt kılcal damarlardan meseleye girmişsin! Altyapı halledildikten sonra, yazmak çok kolaydır; yalnızca oradan oraya iplikler çekilir. Altyapım çok sağlamdır. Bu bakımdan, benim kadar okumuş kimse de yoktur. Bu mânâda, ben çok kolay yazarım."

Evet, böyle diyor Mütefekkir. Bu tesbitin “herkesi” ilgilendirdiğini düşündüğümüz yönünden devam edersek, "altyapı" öyle bir şey ki, bu halledilmedikten sonra, yukarıda saydığımız türden anlaşmazlıklara sebeb olması bir yana, kurduğumuz tüm fikir binaları da çökmeye mahkum görünüyor. Yunus Emre Hazretlerinin buyurduğu yahud O'na atfedildiği üzere:

“Yerden göğe küp dizseler,

Birbirine bendetseler,

Altından birin çekseler,

Seyreyle sen gümbürtüyü.”

Peki, "altyapı" denilen bu nesne nasıl halledilir? Misâl olarak, (fikir binamızın inşâ âleti ilmi, yani "ilimlerin ilmi" olarak serdedilen "mantık-diyalektik" bahsini az çok hallettiğimizi farzedersek) ele aldığımız herhangi bir meselenin diyelim ki siyasî, psikolojik, sosyolojik, fizikî, iktisadî, hukukî vs. vs. veçheleri var. Ancak sizde bu alan veya ilimlere dair bir “altyapı” yok, ne var ki sürekli bu alan veya ilimlere has “mefhum-kavram” ve kanunları sözlerinizde veya yazılarınızda kullanıp durmaktasınız. O ânda bir "Molla Kasım" çıksa da, "Birader, habire bilindiğini farzederek, şu şu mefhum ve kanunları kullanıp duruyorsun, peki bu kavram ve kanunlar neyin nesidir hiç biliyor musun?" diye sorsa, işte o dem "bittiğimiz" demdir; devrilen küplerimizin gümbürtüsünün kulak zarlarını patlattığı dem. Ezcümle, hiçbirimizin mutlaka bir gün gelecek bu mahcubiyet ânını beklemesine gerek yok. Bilmemek değil, öğrenmemek ayıb dendiği veçhile, geç de olsa bir yerlerden başlayarak eksiğimizi telafi etme gayreti, bizce en güzeli, en doğrusu ve tabiî en akıllıcası.

Mütefekkir'in, Külliyat’ı anlayamadıklarını söyleyen gönüldaşlara tavsiyesi malûm, meâlen: "Çok ve çeşitli kitab okuyun". Velhasıl, "içimizden öyle gelenleri" değil de, "gerekli" temel eserleri okumaya baktığımızda, inanın bu "altyapı oluşumu" üzerinde, karşımıza bambaşka bir güzellik ve zenginlikle çıkacaktır Külliyat. Daha önce okuyup anladığımızı sandığımız her satır, "bambaşka" ve "yepyeni" mânâlarını açacaktır bize. Öbür türlü gereğince anlayamıyor ve anlayamayacağız; Mütefekkir'in o eserleri yazarken sahib olduğu o müthiş fikrî temel ve malûmatın milyonda birine bile mâlik değiliz çünkü. O “fikir çilesi”ne milyonda bir payla dahi ortak olmadan, o “fikir ziyafeti”ne ortak olabileceğimizi vehmediyoruz yalnızca. “Allah, çilesini çektirmediği nimeti vermez” halbuki.

Şu hâlde, bu “muhatablık” şartlarında Külliyat’ı “anlamamak” değil, asıl "anlamak" iddiamız tuhaf görünecektir herhâlde. Üniversite okuyan arkadaşlarımız bilir, bu nevî “ilimlere giriş” eserlerini "zorla" okuturlar öğrenciye. Biz (okuduğu dalda gelişme akıllılığını gösterenlerimiz dışında) çoğu kendi kendimizi yetiştirmek durumunda olduğumuz için, bu çeşit “disiplinli” bir okuma çabasına girmek kuşkusuz daha müşkül oluyor bizim için. Kitab okusak dahi, o ânki hâlet-i ruhiyemize muvafık ve şahsî beğenilerimize hitab eden eserleri alıyoruz elimize. Maalesef, "altyapı" eksiğimiz de bu süreçte hemen hiç ellenmemiş olarak "eksik" kalmakta devam ediyor ve olmadık zamanlarda "anlaşmazlık" veya "anlamazlık" olarak tecelli edip, yüzümüzü kızartacak neticelere sebebiyet veriyor. Kısaca, küplerimiz devrilmek üzere her dâim bekliyor.

 

İş İçinde Kitabî Altyapı

Kendisiyle etrafına kitablardan bir hisar örmek de belki aynı derecede yanlış. Şiarımız malûm: "İş içinde eğitim". Yani, önce kitablarımıza gömülüp yetkinleşelim, sonra meydan yerine çıkalım diye birşey yok. Bunlar “içiçe” olmak durumunda. Gerek iş, gerek okul, gerek aile hayatı dairesindeki mesuliyetlerimiz de düşünüldüğünde, vaktin ne kadar değerli olduğu anlaşılıyor ki, bu noktada yapabileceğimiz yegâne şey "hayatımızı programlamak" olarak öne çıkıyor. Mütefekkir'in bu bâbda tavsiyesi şudur hepimize, meâlen: "Günde muntazaman hiç olmazsa 2 saat okumaya bakın!" Kısacası, internete iki saat, TV'ye iki saat ayırıp da, kalan meşguliyetleri kitab okumamaya mazeret sayıyorsak, burasının pek doğru olmayacağına dikkat etmemiz gerekiyor. Anlamazlık ve anlaşmazlıkların sebebini dışarıda veya başkasında aramak da âdil olmuyor.

Hülâsa edersek, siyaset, tarih, hukuk, sosyoloji, psikoloji gibi sosyal ilimler kadar, tasavvuf, İslamî ilimler (ne büyük ihtiyaç!), sanat, tıb, iktisat, matematik, fen gibi sahalarda ilerlemek durumunda olan gönüldaşlarımız da, kendi sahalarının temel ilimlerinin usulüne, metodolojisine, altyapısına dair eserler seçip okumak durumunda. “Kestirme yol” arayışımız nafile; “iş içinde eğitim” şiarından taviz vermeksizin, belki 10-15 sonra esas meyveleri devşirilmek üzere,  “zorunlu istikamet” budur yalnızca. Takdir edilecektir ki, iş yapmamız için kimse 10-15 yıl bekleyemeyecektir ayrıca.

Diğer taraftan, gerek altyapı, gerek ilgilendiği saha, gerek meşguliyet, gerek yaş, gerek fıtrî istidad, gerekse nasib bakımından diğerleri kadar ilmî bir yetkinleşme içinde olamayacak dostlarımız, kardeşlerimiz, ağabeylerimiz yahud hanım kardeşlerimiz de olacaktır. Burada mesuliyet, daha çok “okul görmüş” veya eli kalem tutan gönüldaşlara, yani ister istemez bizlere düşüyor ki, biz de kendimizi yetiştirmezsek, başka kim onlara ufuk açıcı fikrî destekte bulunabilir? Yani, belki bizim kadar okuyamayacaklar ama vazifelerini de belki bizden çok daha iyi yapacaklardır, ancak, biz onlara açacak ve sunacağız fikir-hikmet-sanat ülkesinin zenginliklerini. Konuşmalarımızdan, yazdıklarımızdan, yaptıklarımızdan ve edâmızdan, sanki bizimle beraber onlar da "okumuş gibi" bir pay alacaklardır. Kısacası, "dayanışmalı fikir oluşumu"nun yahud “yetiştiricileri yetiştirme”nin bir veçhesi de, okuyanların gereğince okuyamayanları “zenginleştirme” vazifesidir aynı şekilde.

Netice şuraya geliyor ki, mesele, camiamızın "fikir seviyesi"ni, okuyanların ve gereğince okuyamayanların “karşılıklı” ve "birlikte" etkileşimiyle (ki bu da ev veya iş köşelerine hapsolmakla olmaz elbet) yükseltmek ve BD-İBDA ruh ve fikriyatını "fikri yaşamak, yaşamayı fikir bilmek" inceliğine mazhar olmaya talib olacak biçimde, her köşede "yaşanılır" kılmaktır. Hiç olmazsa, “bu yolda” samimi bir gayret içinde olmaktır.

Anlamanın, anlaşmanın, üstün “anlayış”ın –nazarımızda- başkaca bir temin yolu görünmüyor.

Kaynak: Furkan Dergisi, Temmuz-Ağustos 2009

 

Bu Yazı için İlk Yorumu Sen Gönder
İsim
Email
Mesaj



Dergimizin Son Sayısı Çıktı!
Sayı: 2 - II.Dönem Güz 2011



Anasayfa | Yazılar | Haberler | Seçtiklerimiz | Dergiler | Dergi Aboneliği
Künyemiz | Hakkımızda | Bayilerimiz | Dergimize Yazın | Web Sitemize Yazın
                                 Copyright © Telif Hakları AKADEMYA'ya Aittir