İNSAN FAALİYETLERİNİN
DÖRT BİÇİMİ VESİLESİYLE
Hayreddin Soykan
Her ne kadar ruhumuzun
birliği ve parçalanamaz bütünlüğü içinde tüm şimdi sayacağımız “dört” faaliyet biçimi birbirini besliyor ve
etkiliyorsa da, bir başka deyişle, her ne kadar hayatımızın kesintisiz akışı
içinde hepsi ruhumuzdan doğup yine ruhumuza dönüyor ve böylece içiçe geçerek
ilk bakışta birbirinden ayırdedilmesi güç bir nitelik belirtiyorsa da,
kendimizi ve diğerlerini “anlamak” ve başkalarıyla “anlaşmak” bakımından, en
başta böyle bir ayrımı netleştirmek bize lüzumlu görünüyor.
Benedetto Croce’nin “Estetik”
adlı eserinde yeralan tasnifle ve bizim belki kifâyetsiz yorumlarımızla, çok
kısaca, şöyle sıralayabiliriz bunları:
Sezgi veya bedahet bilgisi:
Fizikî bir uyarıcı karşısındaki “algı” veya fizikî bir uyarıcı olmasa da
hayâlimizde oluşturduğumuz bir “tasavvur” olarak, eşya ve hâdiseleri, TEKLERİ
idrâk eden “teorik” faaliyet biçimi. “Şu bahçemdeki çiçek açmış Şeftali ağacı”
gibi… İfâde veya ifâde değil, güzel veya çirkin değerlendirmesi, “sezgi” dairesinde
sözkonusu. Kendi içimizde yahut başkalarıyla yaptığımız her nevîden “konuşma”
dahil, dil, tarih, sanat ve edebiyat, “sezgi”nin hükümran olduğu sahalar.
Aklî faaliyet veya kavram
bilgisi: Tek olanlara dair böylesi farklı farklı sezgileri müşahhas
vasıflarından tecrid eden, “üst” ve “kuşatıcı” bir birliğe kavuşturan, teklerin
âid olduğu “bütün”e işaret eden, yani özleştirip kavramlaştıran, sonrasında bu
kavramlar arasında da zihnî bağlantılar kuran, kısacası mücerred KÜLLÎLERİ
idrâk eden ve bu KÜLLÎLERİ birbirine bağlayıp sistemleştiren “teorik” faaliyet
biçimi. “Şeftali, ağaç, bitki, bitkileri hayvanlardan ayıran özellikler” gibi…
Doğru veya yanlış değerlendirmesi, “kavram bilgisi” dairesinde mevzubahis. Aşağıdan
yukarıya yaklaşık bir tertible, fen, ilim, ideoloji, felsefe ve nihayet en
yüksek seviyedeki temsilcisiyle “hikemiyyat”, bu ülkenin zirveleri.
Faydalıya yönelik veya
“ekonomik” faaliyet: Sezgi veya tasavvur olarak gördüğümüz TEKLERİ hedefleyen
ve TEKLERİ isteyen iradî “pratik” faaliyet biçimi. “Şu şeftaliyi yeme isteği ve
davranışı, bu adamı dövme isteği ve davranışı, oradaki köpekten kaçma isteği ve
davranışı” gibi. İstemenin, bir şeyden “kaçınmayı isteme”yi de kapsadığı
düşünülmek kaydıyla, faydalı veya zararlı, haz veya acı değerlendirmeleri,
“ekonomik faaliyet” dairesinde gündeme gelir. “Psikolojik” tarzında nitelediğimiz
tüm duyguların; memnuniyet veya memnuniyetsizlik, sevgi veya nefret, öfke veya
korku, ilginçlik veya sıkıcılık, sinirlendiricilik veya korkutuculuk ve sayısız
benzerleri çerçevesinde ortaya çıkan ve “belli” kişi, şey, hâdise ve mevzulara
dair hemen tüm “hissî” tepki ve davranışlarımızın içinde değerlendirilebileceği
basamak işte burasıdır. Psikoloji, ekonomi, hukuk ve siyaset, bu çerçevede söz
sahibi addedebileceğimiz disiplinlerden birkaçı.
Ahlâki faaliyet: Aklın
temin ettikleri gibi KÜLLÎLERİ, ama bu kez kendilerine uyulacak mücerred KÜLLÎ
zorunluluklar hâlinde hisseden, tekleri “tek” olarak değil de KÜLLÎ bir “GAYE”
için “vasıta” olarak görüp isteyen, işte bu mânâda KÜLLÎLERİ isteyen iradî
“pratik” faaliyet biçimi. “Bir dostun ikramını geri çevirmek ayıb olduğu ve
dostun gönlünü hoş etmek iyi olduğu için uzatılan şeftaliyi yeme isteği ve
davranışı” gibi… İyi veya kötü, hayır veya şer değerlendirmesi “ahlâkî faaliyet”
dairesindedir ki, sırf “ekonomik” olanın ya haz ya acı verici niteliğine
karşılık, burada görünüşte acı veren bir davranış iyi, aynı minvâlde, görünüşte
zevk veren bir başka davranış da kötü olabilir; mesele “niyet” ve “gaye” itibariyle,
davranışın neye “vasıta” ve “vesile” olduğudur. Uğrunda acı da çekilse fiilî
cihadın “iyi”, İslâm düşmanı bir rejimde popo büyütmeninse “kötü” olması
misâli. Ahlâk veya etik sahası, bu basamağın başvuru mercii. Ancak aynı
zamanda, tüm geçmiş teorik ve pratik basamaklar üzerindeki en tesirli “merkezî
fakülte”dir bizim için ahlâk. Vicdanımızda duyduğumuz iç zorunluluğun “emredici
ve değerlendirici” gücüyle; ilgi, sevgi ve dikkatimizi “küllî prensipler” hâlinde
neyi bilmemiz, istememiz ve yapmamız gerektiğine çevirici oluşuyla; aynı
şekilde nelerden kaçınmamız gerektiğini vaz’edici niteliğiyle ve böylelikle iç
dünyamız kadar dış dünyamızı da tanzim edicilik vasfı taşımasıyla, ruhumuzu
yoğurup biçimlendiren “otorite”dir ahlâk! Tek tek “belli” davranışların ne
olması veya olmaması gerektiğini vaz’eden hukuksa, Mütefekkir Salih
Mirzabeyoğlu’nun ifâdesiyle, “ahlâkın pıhtılaşması”.
Tüm bu basamakların
üstünde taht kuran “din”e geldiğimizde, o, ister teorik ister pratik, hayat ve
faaliyetin her köşe ve basamağını kuşatıp kapsayarak, tümü için emredici ve
biçimlendirici ölçüler veren yegâne zirve!
Buraya kadar dile
getirmeye çalıştıklarımızda bilhassa dikkat edilmesi gereken nokta, Croce’nin
de uyardığı üzere, yukarıdaki ilk iki “teorik” faaliyet biçimiyle “kâinat”a
yaklaştığımız ve muhtevâsındaki varlıkları ANLADIĞIMIZ, sonraki iki “pratik”
faaliyet biçimiyle de “kâinat”ı İSTEYEREK DEĞİŞTİRDİĞİMİZDİR.
“Sûretler olmasaydı,
mânâlar ebediyen bilinemezdi” hikmeti muktezâsınca, ister müşahhas veya
muhayyel teklere dönük “sezgi” dairesindeki idrâkımızda, isterse aklımıza hitab
eden küllîlere dönük “kavram” dairesindeki idrâkımızda, mücerred “mânâ”ya
bizleri eriştiren bir “köprü” olarak, “sûret” veya “teferruat” vasfı taşıyan
bir “tek” sezgisi, “parça”ya dair bir sezgi görüyoruz. “Tek tek şu şeftali
ağaçlarına dair bir sezgim veya bana anlatılanlardan sonra hayâlimde beliren
bir şeftali ağacı tasavvuru olmasaydı, şurada veya buradaki, hepsi birbirinden farklı
şeftali ağaçlarını kuşatan bütün bir ŞEFTALİ kavramına da erişemeyecektim” misâli.
Bir diğer ifâdeyle, mücerred (yani görünmez) ve “küllî” olan, şu karşımdaki tek
olanda, yani cüz’î olanda ferdîleşiyor ve böylece “bütün” parçada tecellî
ediyor. İBDA Mimarı’nın “Aslı gösteren teferruat ve teferruatı kendine bağlayan
asıl” tesbitini hatırlıyoruz.
Sezgi, “bilgi”dir.
Kişinin, bizzat kendisinden veya çevresinden kaynaklanarak “maruz kaldığı”
varlığa, maddeye, intibâlara ruhunda mütemadiyen verdiği bir “biçim”dir.
İBDA’nın “ruhun ruhla bilinişi” formülasyonu çerçevesinde, ruhun temin ettiği,
objektifleştirdiği, müşahede ettiği, ifâde ettiği bir “form”dur. Daha doğrusu,
sezgi bir bilgi, bilgi bir biçim (form), biçimse bir ifâdedir. Madem ki ruhun
“maruz kaldığı” varlık muhtevâsı sürekli değişmektedir, bu değişen muhtevâya
verilen “form” da sürekli değişir ve RUHUMUZUN HİÇBİR İFÂDESİ BİR DİĞERİNİN
AYNI DEĞİLDİR.
Gerçi “şeftali ağacı”
dendiğinde “herkes için” aynı olan bir kavramdır sözkonusu olan. Ancak bu
“kavram”ın her insandaki “ferdîleşmesi” ve belli bir ândaki “ifâdesi”, yine o
kavramı kullananın “şahsî” mânâ rengini alır ve tüm diğerlerinden başkalaşır.
Kim, nerede, ne zaman, ne vesileyle, ne gayeyle, hangi duyguyla “şeftali”den
bahsediyor? “Şeftali” kelimesinin geçtiği her yerde, bu kelimeyi her yönden
kuşatan ve ona diğer “şeftali”lerden bambaşka bir “mânâ rengi” kazandıran böyle
bir “kuşatıcı” atmosfer sözkonusudur. Kavramları belli “kelime”lerle ifâde
etmemize nazaran, şayet kullandığımız her kelimenin bu “atmosfer” bakımından “dile
getirildiği âna dair” bir “sezgi ifâdesi” olduğunu dikkate alırsak, Croce’nin
tesbitiyle, sözlüklerdeki “kelimeler” herkes için aynı anlamda kullanılmayacaktır.
Yahut, “kavramlar”, kavramlar için konmuş o “tarifler”, fiiliyatta herkes için
“aynı” anlama gelmez, bir başka deyişle birebir aynı anlamda kullanılmaz. O
“küllî”ye, o “kavram”a, o kavram için tesbit edilmiş olan o “kelime”ye
tutunurum, ama onu başkalarından ayrı bir yerde, ayrı bir zamanda ve ayrı bir gayeyle
kullanır, ona artık benim için “tam o ânda” taşıdığı “anlam”ı katarım.
Kısacası, küllîyi ferdîleştiririm.
Diğer taraftan, ahlâkî
bir varlık olan, vicdanında “küllî” bir zorunluluk olarak “iyi”yi duyup isteyen
ve bu “iyi”yi faaliyete dökmek isteyen ben, mücerred (yani ruhen bilinir ama
görünmez) bu gayeyi, hiçbir “müşahhas” yahut “muhayyel” TEKE yaslanmadan, onu
“vasıta” ve “vesile” kılmadan gerçekleştiremem. İyi olmak ve iyilik yapmak
istiyorsam, bunu ruhumda yahut çevremde mevcud teklere, fertlere, teferruata,
vasıtalara, sûretlere, vesilelere yönelmeden, özetle bu nevî “parça” unsurları
“sıçrama taşı” veya “manivela” kılmadan başaramam. O hâlde, ahlâkî faaliyet de,
aynen aklî faaliyetin sezgide “görünüş”e ulaşması gibi, faydalıya yönelik veya
Croce’nin tâbiriyle “ekonomik” faaliyette “görünüş”e ulaşıyor. Bir başka
tâbirle, küllî olan, ister “teorik” isterse “pratik” faaliyet biçimlerinde
olsun, ferdî olanda billurlaşıyor. Nasıl demin bahçemdeki şeftali ağacından
hareketle şeftali kavramına varıyorsam yahut şeftali diye bir kavramdan
haberdar olduğum için onun da şeftali ağacı olduğunu biliyorsam, sırf
oburluğumdan kaynaklanan bir arzuyla şeftali yemem dışında, ancak dostumun
ikram ettiği şeftaliyi yiyerek gösterebilirim iyiliğimi. Bu durumdaki
faaliyetim dostuma karşı duyduğum ahlâkî mesuliyetten ötürü iken, ki şeftaliyi
ayrıca sevmem yahut sevmemem farketmez, diğer durumda sırf oburluktan ötürü ve
tokken gidip bir şeftali yemem, benim ahlâkîliğimin menfî vasfını, iyiliğimi
değil de nefsâniyetimi gösterir daha çok. “İyi”ye vesile olduğu için
“faydalı”ya yönelişten ziyade, o şeyi sırf “haz” için istemek gibi. Çocuk yahut
haramdan korunma gayeli evlilikle, haz gayeli fuhuş farkı misâli.
Ruhun teorik ve pratik
faaliyet biçimlerini “dört basamak” hâlinde sıralarken “tek”lere ve “parça”lare
dönük olanlardan bahsetsek de, bunların “kendi içinde” müstakil addedilebilecek
bir “bütünlük” belirttiğini de unutmayalım. Sezgi, tek tek eşya ve hâdiselere
yönelik olsa da, verilen “biçim” olarak bütünlüklü bir “ifâde” veya
“kompozisyon”dur; “işte bu bizim şeftali ağacımız!” gibi. Faydalı olana, belli
bir objeye dönük istek ve davranışım da yine kendi içinde bir bütündür; “canım
çektiğinde gidip o şeftaliyi yemem” gibi.
Bu bâbda nakletmek
istediğimiz son bir husus, Türkçeye “Hakikat Bilgisine Yükseliş” ismiyle
tercüme edilen “Mearicü’l Kuds” adlı eserinde, İmam-ı Gazalî Hazretlerinin
buyurduklarıdır. Vukûfiyetimiz son haddiyle yetersiz de olsa, hisse
devşirebileceğimize inandığımız ve bir kısmını İBDA Külliyatından da
hatırlayacağımız hikmetler:
“İnsanın haricindeki
hiçbir araz, araza mahal olan bir cisim, bitki ve hayvan küllî’yi idrak edemez.
Küllî, küllî olması yönüyle kendine has bir vahdete sahibtir. Asla bölünemez.
Meselâ insan mutlak bir küllî kabul edildiği takdirde onun yarısı, üçte biri
veya dörtte biri olamaz. O halde küllî sûreti (sûret-i külliye) kabul eden şey
bir cevherdir. Bir cisim veya araz değildir. Onun mekânı ve ciheti olmadığı
için gösterilemez. Onun vücudu aklî bir vücuttur. His için her şeyden daha
hafi, akıl için herşeyden daha zâhirdir.”
“Şeriat haricî bir
akıldır. Akıl dahilî bir şeriattır. Şeriat ve akıl iç içe, omuz omuza
(mütâdidân) olup, bu ikisine bir demek mümkündür. Şeriat haricî bir akıl olduğu
için Allah-u Tealâ birçok kafiri Kur’ân-ı Kerim’de akılsızlıkla damgalamış ve
“Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bunun için akletmezler” buyurmuştur.”
“Şeriat akıldan koptuğu
takdirde ondan hiçbir şey zuhûr etmez. Zira nasıl göz olmayınca ışık fayda
vermez ise, ışık olmayınca da göz acze düşer.
Ey kardeşim bilmiş ol ki
akıl kendi başına çok az şeyi halledebilir. Zira akıl birşeyin cüziyyâtına değil,
sadece külliyâtının bilgisine vakıf olabilir. Mesela Hakk’a inanmanın, doğru
sözün, helâl alış-verişin, adaletle muamelenin ve de iffetin güzel olduğunu
cüzî olarak değil, küllî olarak bilebilir. Oysa ki şeriat eşyanın hem
cüziyyâtını, hem külliyâtını bildirerek, neyin itikad edilmesi gereken birşey
olduğunu ve neyin adalet olduğunu teker teker açıklar.
Kısaca akıl şeriatın
tafsîlatını bilemez. Halbuki şeriat bazen aklın karar kıldığı şeyi ifade
ederek, gafilleri tenbih ederek, marifete ait hakikatleri delillerle izhar
ederek, unutulanı hatırlatarak, şer’î hususları öğretip, kıyamet ahvalinin
tafsilini talim buyurarak kişiyi hidayete ulaştırır. Öyleyse diyebiliriz ki
şeriat sahih itikadlar ve müstakîm fiillerin nizamıdır; dünyevî ve uhrevî
maslahatların kılavuzudur.”
Anlaşma yahut
anlaşmazlıklardan bahsederken sık sık kendisine atıfta bulunacağımız böyle bir
ön malûmat denemesinden sonra, artık bahsimizi aktüel meselelerle
irtibatlandırmaya çalışabiliriz.
Zorunluluk, Sorumluluk ve Çocuk
Sevdiklerimiz, çevremizdeki,
cemiyetimizdeki insanlar, acı çekiyor, ruhen ve fikren dağılıyor, benlikleri
bir ihtiras ve heyecan kaosuyla cadı kazanı gibi kaynıyor, herbiri kendi yönüne
çeken parça ilgi, bilgi, sevgi ve dürtüler; ruhî, fikrî, ailevî, meslekî,
içtimaî vs. muvazeneleri altüst ediyor. Kısacası, insanlar
"toparlanamıyor" ve mütemadiyen parçalara dağılıyor, savruluyor. Ve
kendisi gibi, çevresini de ifsad ediyor. Acı ve fâcialar müştereken
paylaşılıyor. Çocukluğumuzdan bu yana, belki hepimizin benzerlerini yaşadığı
türden dağınıklar ve kaotik dalgalanmalar... Şayet "Yeni Nizâm" ve
"Yeni İnsan” idealini yükseltiyorsanız, bu idealin nefsinizde ve fertlerde
mayalanması gereğini farkediyorsanız, elbetteki “nizâm”ın ferdde ve cemiyette
“zorunluluklar-prensipler” etrafında bir toplanma, toparlanma ve bütünleşme
duygu ve yapısı gerektirdiğini de idrâk ediyorsunuz demektir. “Yeni İnsan”
örneği hâlinde, kadın ve erkeği, “aslî” keyfiyetlerini kazanma ve
sorumluluklarını yüklenmeye dâvetle, ideal önündeki kapasitenizce bunun yolunu
gösterme gereğini de!..
Çocukların
"sorumsuz-mesuliyetsiz"liğinden dem vurulur ya sık sık, hani hiçbir
kural tanımadan keyfince oynamak ve dağılmak isteğinden, işte bugünkü neredeyse
tüm kaotik duygu, düşünce ve davranışlara damgasını vuran hastalık ve
yetersizlik de bu olsa gerek: Sorumsuzluk ve dağınıklık!.. Varlığın,
varlığının, hayatın ve hayatının mânâ ve gayesini bilmeyiş, bütünleştiremeyiş,
hayatında tatbik edemeyiş ve bilse de davranışlarında umursamayış, hatta kötüye
kullanış... İdeali; "küllî" ve "değişmez" prensipler
bütününü ifâde eden aslî hayat gayesini,
"organik-nefsî-parçalı-değişken" ihtiyaç, çıkar, fayda ve dürtülerin
emrine vererek bir yerde "insanlık"tan çıkış... Çocuk, kendi çağına
yakışanı yapmasıyla belki hepimizden fazla insandır, lâkin yaşça büyüse de hep
çocuk kalan ve çocukça davranan "sorumsuz"sa, artık başka sınıftan.
Yaptığı, son haddiyle yanlış; kendi çocuklarından başlayarak başka
"insan"ları da "insanca" var etme ve varoluşu onlarla
paylaşma, rehber ve örnek olma sorumluluğunu yerine getiremeyişi sebebiyle de, yakışıksız.
Sorumsuzun en başta
tanımadığı en büyük suçuna gelince... Dünyada
"alacaklı-evsahibi-sorumsuz" değil, "borçlu-kiracı-sorumlu"
olarak bulunduğu ve "benim dediği ne varsa hepsini başkasına borçlu"
olduğu için, hayatının tümünün bir "borç ödeyiş" vazifesine,
faziletine ve bunun zevkine hasredilmesi gereğini idraksizlik ve umursamayıştır
herhâlde bu suç.
Şahsın varlığı,
"kendinden menkûl" değil; "Zorunlu Varlık"a, "Mutlak
Varlık"a nisbet ve izafetle... Bilgisiyse, "Mutlak Fikir"e,
"Küllî Ruh" ve "Küllî Mânâ"ya nisbet ve izafetle...
Zorunlu'ya tâbîlik ve O'na daimî sorumluluk; O'nun vaz'ettiğine nisbetle herkes
ve herşeye sorumluluk da bundan; herkes ve herşeyde O'nun "âyetleri"!..
Herkes ve herşeyde O'na dönük istikameti görüp "seçme", kalben
"isteme" mükellefiyeti ki, "iman" da bu değil mi zaten?
Çokluktan birliğe sıçrama, kendini aşma marifeti... Meâlen “Âlemin insan,
insanın O'nu bilmek için yaradılışı” hikmeti... O ki, "Vâcibü'l
Vücûd" olan; "Varlığı Zarurî-Zorunlu olan, Vücûdu mutlak var olan,
yokluğu mümkün olmayan"...
Kısaca formüle edebiliriz
sanırız: "İman" ve İslâm"la mükelleflik "akıllı"
olmakla, "küllî-zorunlu" olanı farkedebilici "temyiz"
hassasına mâlikiyetle, böylece "yetişkin"liğe geçiş imkânına,
"zorunluyu seçme" hürriyetine sahib olmakla başlar. Zira bu insan,
"zorunlu"yu kalben ve fikren idrak iktidarında olduğu için, artık
"sorumlu-mesul"dur; "borç ödeme"ye başlama vaktidir.
Allah'ın kendisine kefîl olduğu ve kâinatın bir "anne" gibi bağrında
büyüttüğü çocuksa, henüz "zorunlu"yu akletmek ve zıddını tenkid etmek
iktidarında olmadığından, yetişkinlik çağına dek, yaptıklarından
"sorumsuz-mesuliyetsiz" kalır.
Zorunluluğun bir mânâsı
da, bir şeyin tâbî olduğu "küllî" kanun demek olması; olanın, bilinenin
ve yapılanın "mânâsı" yahut "gayesi"; ilke, kategori,
prensip, kâide, esas vs. derken, çoğu defa böyle bir "zorunluluk"tur
kasdımız... "Mutlak Hükümler-Nasslar" bir yana, Zorunlu Varlık'a
nisbetle "zorunsuzluk"lara, "imkân ve ihtimâllere açık"
olsa da, "geçerlik ufku" olarak böyle sayısız tecrübî ve ideal
mahiyette "kanun" tanır, bilir ve temin ederiz. "Mutlak
Zorunluluk", değişmez, değiştirilemez, "hiçbir şarta bağlanamaz"
ve başka türlü olamaz demektir bir anlamda; oysa yaşadığımız âlemin hususiyeti,
her ân değişir ve değişebilir "eşyâ ve hâdiseler" zaman ve zemininde
akışı. Öyleyse, realite zımnında "mutlak" değil, "izafî
zorunluluklar-kanunlar"dan bahsedebiliriz en fazla. Ve tümünü "Mutlak
Kanun"da fânî görürüz "ilk prensibe ircâ" yolunda...
Fakat realiteye ışık
tutup yol gösteren, prensipleri sayısız insanın "tecrübe"sinde
kavranılmış ve başlangıcında yahut nihâyetinde Mutlak Kanun'da, "Bir
Kanun"da fânî olan bu beşerî cehdin "kazancı-verimi" kanunlara,
varlığın bu mânâlandırmalarına, "nisbî-izafî" de olsa bu
"zorunlu" kanunlara iltifat etmeyiş, iltifat etmeyeni ve çevresini
çarpar en başta.
Yine de hatırlatalım ki,
meselâ "zorunlu" addedilen "tabiat kanunları"nın bu vasfı
dahi, "belli sayıdaki" tecrübenin bir noktada "aklen"
kutublaşmasına dairdir ve onlarda bile "zorunsuzluk-hürriyet-başka türlü
de olabilirlik" imkânı olarak, Emile Boutroux’un ifâdesiyle "Üstün
Müdahaleci"nin "Mutlak Hür İrade"si her dâim tecellîdedir.
Meâlen, "Dilediğini dilediğince eyleyen Allah!"... Ancak biz kullara
düşen, "aslî" zorunluluklarla zıdlaşmadan ve onlara "ircâ"
edip "muvazene" kurarak, bahsettiğimiz "nisbî"
zorunluluklara, böylesi "tabiî ve içtimaî kanunlar"a, bu
"vesile"lere tutunmak yine de!.. O'nun tecellîlerinden, iman ve
"bağlı akıl-selim akıl"la, O'na yol bulmaya bakmak!.. İlgilisini,
"zorunluluk" ve "zorunsuzluk" bahsinin kimi inceliklerini
takib bakımından, Emile Boutroux'un "Zorunsuzluk Doktrini"ne
istikametlendirebiliriz. Mümkün hata ve eksiklerimizi orada tashih için...
Biz tekrardan,
"nisbî-izafî" de olsa, realitede yolumuzu kaybetmememize
"vesile" olan bu "zorunlu-küllî" kanunlara dönelim. Hani
"yıldırım" gibi; yıldırımın hangi mevsim ve mevkî şartlarında
yeryüzüne düştüğüne dair -zorunluluğu izafî de olsa- "kanun"ları
umursamayıp, ailenizi yahut dostlarınızı yağmurdan korumak için onları bir
ağacın altına götürürseniz, kendinizi ve sevdiklerinizi büyük bir tehlikeye
atmış olursunuz yalnızca. Bugün ferdleri, aileleri, toplumları ve insanlığı
yakıp kavuran "kaotik yıldırım"ların, parçalanmanın ve yabancılaşmanın
en mühim sebeblerinden belki en başta geleni de, işte, yazımızın mihrakını
oluşturan şu nokta:
"Çocuk"ların,
varlığın mânâsını "kendinde" bilip bütünleştiren bir
"insan" olarak "yetiştirilemeyiş"i!.. Asıl tuhaf olan ise,
"çocuk"ları yetiştirebilecek ne bir "yetişkin"in ne de bir
"yetiştirici-bütünleştirici" FİKİR'in, aile ve toplumda hemen hiç
varolmayışı!..
Büyümeyen, Büyütemeyen, Toparlanamayan “Çocuk”
Hayat tecrübesi dediğimiz
şey, bir anlamda, herkesi ve herşeyi "yerine ve çağına göre" değerlendirmeyi
öğrenmekle bir sayılabilir. Fakat pratikte çoğumuz, çocuktan yetişkin gibi,
yetişkinden çocuk gibi, kadından erkek gibi, erkekten kadın gibi, sanatçıdan
savaşçı gibi, savaşçıdan sanatçı gibi, câhilden âlim veya âlimden câhil gibi
davranmasını beklemişizdir birçok kez. Tabiî kendimizi de sağlıklı
değerlendiremeyişimize işarettir bu. Kendimizi bilmiyoruz ki, "kendimizde
toplu" âlemi bilelim; varlığı, varlığımızda mânâlandırabilelim. Temelde
böyle bir tavır, herşey ve herkesi kendi "varlık prensibi"ne ircâ ve
ona nisbetle takdiri bilemeyişimize hamledilebilir. Hayata ve hayattakilere
dair "bütün" bir bakış açısı ve tenkid ölçülerine mâlik
olamadığımızın, sezgi ve düşüncelerimizdeki dağınıklığın bir ifâdesi... Ruhen
ve fikren "toparlanamayış"ın delili... Kemmiyetlerde savrulup,
"keyfiyetçi" olamayışın tezahürü... Üstad'ın ifâdesiyle
"keyfiyetçilik", meâlen, herşeyi "kendi oluş cevherine
ircâ" değil mi?..
Robert Moore ve Douglas
Gillette isminde iki Amerikalı psikoloğa âid, daha önce sözünü ettiğimiz ve bu
çalışmanın yapılmasına vesile olduğunu ifâde ettiğimiz "Kral, Savaşçı,
Büyücü, Âşık / Olgun Erkeklik Arketipleri Yeniden Keşfediliyor" adlı
eserin belki en güzel tarafı da, çocukluğu, gençliği ve yetişkinliği,
erkekliğin tekâmül safhalarını, ayrı çağ ve keyfiyet hususiyetleri tarzında
değerlendirişi. Hepsini aynı "kategori"ye sokup tekdüzeleştirmeyişi
ve birbirinin varlık prensiplerini diğerine taşımayışı... Yetişkinliğe giden
her çağı da, takdir edilmesi ama zaman içinde geçilmesi gereken bir süreç olarak
değerlendirmesi... Ve neticede, hakiki tekâmül ve yetişkinliği, meselâ bir
"erkek" için, insan ötesi, küllî, ideal, çıkarların fevkinde bir
gayenin "hizmetçiliği"nde, böyle bir "aşkın" idealde
"toparlanış"ta ve çocukça egoistliğin, sınırlarını bilmez kibrin
"sembolik ölüm"ünde görmesi...
Çocukların
yetiştirilmesinde en esaslı unsur, karşısında "örnek" biçimde
davranan ve hakikaten "yetişkin" olan bir insanın, çocuğu çocukluktan
kurtarmaya "ayna" olabilmesidir. Boş yere kitabları yardıma
çağırırız, eğer kendimiz bir "örnek", bir "yetişkin"
olamamışsak!.. Mütefekkir, şöyle altını çiziyor bu inceliğin:
"Çocukların yalnız
emir ve nasihata değil, daha çok örneğe ve esere ihtiyacı vardır."
İşte sözünü ettiğimiz
psikologlarca yazılmış eserde de bu durum, olanca çıplaklığı ve tüm medeniyete
yayılmış menfî neticeleriyle ele alınıyor ve deniyor ki; bugün Batı
toplumlarının en başta gelen krizlerinden biri, "yetişkin" bir
erkeğin, keyfiyetine uygun davranan bir "baba"nın bulunmayışı ve
giderek yokoluşudur. İster sadist isterse mazohist olsun, "zayıf"
karakterli bir "baba" yahut "erkek" tipi, hem çocukların
kendi kimliklerini sağlıklı biçimde bulmalarını, hem de toplumda olgun, üretici
ve birbiriyle doğru münasebetler kuran insanların varlığını sabote ediyor.
İnsan ötesi bir “ideal”in temsilcisi oluş değil, saldırgan veya âciz
"ego"istlik hükmünü icrâ ediyor. Feministlerin haksız yere erkek
cinsine atfettikleri "âciz, tacizkâr, saldırgan, çevresinin verimliliğini
kıskanıp sabote eden" tip, aslında henüz büyüyememiş bir "erkek
çocuk" psikolojisidir yahut kısmen de erkekliğin gölgede kalmış, vahşi
yönlerinin ifâdesidir.
Ve
"ataerkillik" diye aşağılandığı sanılan da, hakiki olgun
"erkek" potansiyeli, yetişkin "erkek" arketipi değildir.
Çünkü, "ataerkil-koca çocuk", sadece kadınlara değil, kendi
çocuklarına ve çevresindeki diğer hemcinslerine de saldırgan ve kıskançtır; o,
olgunlaşmamış bir seviyeye saplanıp kalmış "bodur erkeklik"tir.
Bu "erkek çocuk
psikolojisi", pasiflik ve zayıflık, şahsî hayatında müessir ve ibdâcı olamama,
başkalarının (erkek veya kadın) hayatını ve üreticiliğini zenginleştirememe,
onların varoluşlarının tekâmülünü teşvik etme yerine boğmaya yeltenme, daha üst
bir şuur ve kimliğe sıçramayı beceremeyip, tüm duygu, düşünce ve davranışlarını
bu "küllî" idealde "toparlayamayıp" sürekli
"farklı" ve "egoistçe" hedeflere dağılma, organizmasına ve
egosuna yönelik dış tesirlerden mütevellid daimî “saplantı” yaşama, yani fikrî
hâkimiyetle tüm bu kaotik duygulanmaları dışlaştırıp aşamama şeklinde kendini
karakterize eder. Gerisini kitabdan takib edelim dilerseniz:
«Bazı erkeklerin
"kendilerini toparlayamadıklarını" duyarız sık sık. Burada
kastedilen, sözkonusu kişinin kendine ait bütünleştirici derin yapıları
yaşayamamasıdır. Bu erkek parçalanmıştır; kişiliğinin çeşitli kısımları
birbirinden kopmuş ve birbirinden bağımsız -sıklıkla kaotik- hayatlara yol
açmıştır. "Kendini toparlayamayan" erkek, büyük ihtimalle, erkekliğin
derin yapılarının yolunu açan ritüel eriştirme imkânına sahip olamamış bir
erkektir. Ve bu erkek küçük bir çocuk olarak kalır. Bunu özellikle istediği
için değil, hiç kimse ona bu çocuk enerjisini erkek enerjisine dönüştürmeyi
göstermediği için. Hiç kimse onu erkeksi potansiyellerin olduğu dünyanın
doğrudan ve iyileştirici hayatlarına yönlendirmemiştir.»
Bu iktibasta dikkatinizi
dikkatinizi çekmiştir belki: "Ritüel eriştirme"... Ritüel; âyin,
"çoğunlukla mukaddes bir anlama sahib, belirli hareketlerin tekrarından
oluşan merasim"...
Dün ve bugün birçok
medeniyette karşılaşılan ve "çocuk erkek"ten "yetişkin
erkek"e ruhî sıçramayı temin eden, bu hissî ve zihnî kopuşu sağlayan
"ritüel eriştirme"nin en önemli üç yönüyse şöyle görünüyor:
Merasim büyüğü: Bilge bir
yaşlı erkek yahut kadın... Eriştirme süreci boyunca hadiseyi yönlendirip,
eriştirilen çocuğu karşı tarafa güçlü ve tam olarak gönderir. Çocuğun içinde
gizli potansiyelleri derinden harekete geçiren, "ayna" gibi ona
ondakini gösteren, çocuğun iradesini kendi iradesine tâbî kılıp çocuksu
"ego"dan kurtaran "tam" insan... “Rol modeli”…
Mukaddes mekân: Çocuğu
dış dünyanın tesirinden koruyan, "nefsî-organik-egoist-dünyevî"
yönünü harekete geçirdiği için bilhassa kadınlardan tecrid edilmiş hususî mekân
ki, eriştirme bitinceye kadar çocuk buradan çıkamaz. "Nefsî-organik"
sınırlarını ve âcizliğini anlayıp gururdan, "ego"nun
belirleyiciliğinden kurtulması ve "sınırsız-sonsuz-küllî" gayelere
ruhunda yol açabilmesi için, burada dayanılmaz hissî tecrübelere ve hatta
işkencelere tâbî tutulur erkek çocuk. Erkek geleneğine ve toplum ahlâkının ideal
değerlerine boyun eğmeyi öğrenir çocuk. Tevazûu öğrenir ki, bu, iki noktayı
derinden farkediştir: Sınırlarını bilmek ve ihtiyaç duyduğu yardımı başkasından
edinebilmek!..
Ego'nun ölümü: Herhangi
bir erkekte, "erkek psikolojisi"nin var olabilmesi için, bir ölümün
gerçekleşmesi gerekir. Sembolik, psikolojik veya mânevî ölüm... Erkek çocuğun
"ego"su ölmelidir. Eski varoluş, davranış, düşünüş biçimlerinin, yeni
erkek doğmadan önce "ölmesi" gerekmektedir. Belki ölen
"ego" değildir ama, onun bağlandığı ve beslendiği "enerji merkezi"
değişmiştir. Kalb ameliyatındaki gibi, sanki "nefsi için" atan kalb
bir ân için durdurulup çıkartılmıştır da, yerine konulduğunda artık "küllî
bir ideal için" atması sağlanmıştır.
Tüm bu süreçte belki en
dikkate şâyan husus, çocuğun "organik-egoist-parçalara dağılmış" ruhî
yapısının "küllî" bir ideal veya toplum gayesi, ahlâkî düsturlar
çerçevesinde "toparlanması"nı temin olarak beliriyor. "Nefsi
için" ve onun dürtüleri peşinde yaşamaktan kurtarılıyor çocuk, gayesizlikten
çıkarılıyor ve "ideal için" yaşama aksiyonu başlıyor!.. Pasif,
pasif-agresif olmaktan öteye geçirilip, "kendi için" ama hep kendini
aşarak, aktif, ibdâcı, üretici, sorumlu, yardımsever, faziletli, soğukkanlı ve
gerektiğinde sert bir savaşçı olmasının yolu açılıyor.
Öbür türlü, nefsanîliğin
başıboş bırakıldığı demde hep bir dağınıklık; her dış tesirin peşinden gidiş;
âlemdeki herkesi hasmı veya rakibi görüş; duygu ve düşüncelerinde tam bir kaos
ve dağınıklık; keyfince dağıldığından çoğu zaman tam bir sorumsuzluk; insiyakî
olup “hakiki” bir temeli olmayan aşk ve nefretler; bastırılamayan bir heyecan,
korku ve güvensizlik veya bunu telâfi edici bir mekanizma olarak sebebsiz
saldırganlıkların ardına saklanış; veya tam tersine “duygusuz”, “meselesiz”,
“ıstırabsız” ölü bir hassasiyet(sizlik); "ego"sunun dar ilgi
çerçevesinden yükseğe çıkıp "bütün" bir görüşe sahib olamadığından
herkes ve herşeyi eksik gedik yahut yanlış mânâlandırma vb. hayata hâkim
olmakta...
Böylesi bir ruhî, fikrî
ve iradî dağınıklığın, parçalanmanın, kaotik yapılanmanın önüne geçip
"toparlanma"nın nerede olacağını gösteriyor Mütefekkir; belli ki,
denetleyici, dizginleyici, sorumluluk yükleyici ve ahlâkî zorunluluk vaz'edici,
ama bir o kadar da "hürriyet" sevinci ve mevzuuna ihtirasla bağlılık
bahşeden "fikir"de:
"Boş bırakılmış
topraklar, gübreli ve bereketli iseler, yüzbin çeşit otlarla dolar. Yararlı
olabilmeleri için onlara kazma vuruyor, işe yarar tohumlar ekiyoruz. Kadınlar
kendi başlarına kalınca biçimsiz birtakım et parçaları çıkarırlar; sağlam ve
tabiî bir beden için, bir tohum almaları gerekiyor. Ruhlar da böyledir; onları
bir fikirle uğraştırıp dizginlerini tutmazsanız, uçsuz bucaksız bir hayal
dünyasında, başıboş, öteye beriye dolaşıp dururlar. Böyle bir aylaklık içinde
ruhların kurmadığı hayal, düşmediği kuruntu, bulmadığı gariplik kalmaz; bir
amaca bağlanmayan ruh, yolunu kaybeder; çünkü, her yerde olmak, hiçbir yerde
olmamaktır."
Gereken, “logoterapi”dir!..
Sıçratıcı, Toparlayıcı ve Kurtarıcı “Fikir”
Fikir, ayaklanmış ve
zabtedilemez heyecanlarımızın, duygularımızın, çalkantı ve dağınıklıklarımızın,
nefsimizi istilâ etmiş ve çoğu nefsânîlikten doğan bu kaos muhtevâsının
dizginleyicisi ve bu duygu yangınının söndürücüsü... Nefsimizin bu kaosunu,
"üst-küllî" bir bütünlüğe sıçrayarak ve bağlanacağı zorunlulukla irtibatlandırarak
"aşıcı" ve "aşırtıcı"... Fâni nefsine veya diğer parça
fânîlere dönük nefsî temâyüllerle, ihtiraslarla, rabtolunmuşluklarla ruhunu
"esir" ve "rehin" etmiş olan, yokluğun ve sınırlılığın
tuzağına acıyla kelepçelenmiş olan biçarelerin kurtarıcı meleği...
"Bizi bilgili olmaya
zorlayan" ve bizde muvazenelendirilmeyi dayatan, mutlaka bir zorunluluğa
nisbet edilebilirse çözülüp aşılabilen, maddî-mânevî bütünlüğümüzü tehdit eden
"iç ve dış uyaranlar"... İşte "fikir", bu çalkalanan duygu,
düşünce ve davranış muhtevâsına verdiğimiz "biçim"dir ki, bu kaosun
bir muvazenede objektifleştirilmesine, dışlaştırılmasına, aid olduğu
zorunluluğa nisbet edilmesine dairdir. Nefsimizin şerrinden bizi kurtaran
itfaiye teşkilâtıdır sanki. Bir acıyı, korkuyu, saplantıyı, dehşeti ve benzeri
teessür hâllerini konuşarak veya yazarak "ifâde
edince-biçimlendirince", fikirleştirince, bunlardan belki tamamen belki
kısmen sıyrıldığımızı, dayanma gücümüzün yenilenip dinçleştiğini kim inkâr
edebilir? Fikir, bir deyişle, dağılan bütünlüğümüzün "toparlanması"
demektir. Hep yeniden "zorunlu"yu seçme ve "varoluş"
muvazenesini kazanma, bize yokluğu dayatıp muvazenemizi bozan zamanı yüzümüzü
hep yeniden varlığa ve sonsuza dönerek aşma demektir, diyebiliriz.
Sözün burasında, fikre ve
fikir işçiliğine tâlib herkesin dikkat etmesi gereken bir dağınıklık
tehlikesini hatırlatmak gerekiyor sanırız. L. Dugas, "Edebiyat ve Sanatta
Sıkılganlar" adlı eserinde şöyle dile getiriyor bunu:
"Nerede kalacağını
bilmeyen zekâ, her şeyi aynı zamanda öğrenmek ister, emeklerini dağıtır,
kabiliyetlerini harcar ve kendisini metafiziğe ve ahlâka doğru götüren gerçek
istidadından ayrılır. Yalnız bir konudan öbür konuya geçmekle, bir kitaptan
başka bir kitaba atlamakla, her şey üzerinde sathî bir bilgi edinmekle kalmaz,
kendi seviyesinden de aşağı düşer."
Ve fikir aynı zamanda,
içimizde dönüp duran ve kovdukça daha şiddetli hücum eden, bizi ikiliğe,
kendimizle, inandıklarımızla çelişkiye düşüren, yıllar boyu
muvazenelendiremediğimiz "saplantı"larımızı "içtimaîleştirir-yapıştıkları
kalb zarımızdan dışarı atar-objektifleştirip tesirsizleştirir", hiç
olmazsa ve daha doğrusu, eşit şartlarda mücadele edebileceğimiz bir meydana
savuşturur onları. Nereden saldıracağı belli olmayan, bu yarı şeffaf ama
korkunç hayâlet, "biçim" ve "hacim" kazanır, hamle
yaptığımızda yenilebileceği "zaaf" noktalarını ve
"anatomi"sini sergiler bize. Bu iç düşmanların, "ahlâkî
zorunluluklar"a nereden zincirlenebileceğini, sâdık bir köpek gibi nasıl tasmalanıp
kulübesine bağlanabileceğini öğretir fikir.
Aslı ve Sahtesiyle Kalb Ameliyatı
"Ritüel
eriştirme" zımnında söylediklerimizle İslâmî tatbikatta yaşanagelmiş
olanların, meselâ tekke ve medrese geleneğindeki seçkin ve mütekâmil terbiye
sahnelerinin mukayesesini ehline tevdî ediyoruz. "Nefs" terbiyesindeki
tekâmül basamaklarının, "kâmil" bir rehber tasarrufuyla tek tek
aşılması... Batı, çözümün aranacağı istikameti sezmekte; ama daha ilk birkaç
adım sonrasında pes etmektedir sanki. İslâm dışı tatbikatların çocuk
eriştirmeleri de, belki biri himmet eder diye cami avlusuna çocuk terketmeye
benzemekte!.. Doğrusu, bu sahibsizlerin "nefs-ego"sunu farklı bir
maskeyle tebârüz ettirme yönünden, şeytan pek başarılı himmet etmekte!..
Çocukların bu sahibsizliğine bakınca, varoluşçuların, kişinin dünyada "tek
başına bırakılmış", "terkedilmiş" olduğuna dair tesbitlerine hak
veresi geliyor insanın.
Kitabda, bir de
"sahte eriştirme" mekanizmalarından bahsediliyor ki, hapisanelerdeki,
asker ocaklarındaki, çetelerdeki, hücre evlerdeki "sahte" merasim
veya "şahsiyetsizleştirme" tatbikatları bunlar...
"Nefs-ego"yu öldürmek veya dizginlemek yerine, onu "başka bir
kılıkta", belki sadist belki mazohist kisveyle "yeniden"
hortlatmak; yani çocuğu yahut koca çocuğu yetişkinliğe bir türlü "eriştirememek"...
Yalnız şu husus bilhassa
vurgulanıyor ki, mesele erkekteki çocuğu öldürmek değildir, ama onu, çocukluğun
erkeksi güçlerini "aşkınlaştırmak"tır, idealin emrine vermektir.
Bugün, birçok terapistin, psikoloğun, psikiyatristin, psikanalistin ve
"eriştirme" erbâbı olarak kendilerini takdim edenlerin yaptığı ilk
şeyin de, genellikle, erkeklerdeki bu hayat kaynağını, bu ışıltılı ve kabına
sığmayan müessir enerjiyi doğru değerlendirememek, hemen "ego" diye
yaftalayıp imhâya yönelmek ve istidadları "vasat-ortalama-gri" bir
sahaya mahkûm etmek olduğu tenkid ediliyor eserde. Ve asıl imha edilmesi veya
doğru yöne kanalize edilmesi gerekenin, "başkasına saldırgan" veya
"âciz" egoist tutum, bu muvazenesiz ve sahte güç veya güçsüzlük
gösterileri olduğu işaret ediliyor. Çocuktaki bu enerjinin, aslında
"devâsâ" bir dehânın, istidadın sesi olduğu ama, erişkinliğe doğru,
aid olduğu "merkez"le, "Küllî Ruh"la, "Kollektif
Şuurdışı" enerjisiyle yeniden doğru bir irtibatı kurulamazsa, ortaya, bu
enerjisini "fânî-sınırlı" nefsiyle aynîleştirebilecek "sapkın-egoist"
koca çocukların çıkacağı ısrarla anlatılıyor.
Aşağıda, hem
"çocukluk" hem de "yetişkinlik-olgunluk" arketipleriyle
erkeği anlamaya; anlaşılır olması bakımından biraz da şemalaştırmaya
çalışacağız, kitaba sâdık kalarak.
"Dehâ",
"Küllî Ruh", "Kollektif Şuurdışı" tarzında yaklaşılabilecek
"küllî merkez"e, uygun bir bağlantıyla yönelmiş muvazeneli,
bütünlüklü, yetkin "çocukluk" arketipleri burada şöyle sıralanıyor:
"Mukaddes
Çocuk", "Kahraman", "Erken Büyümüş Çocuk",
"Ödipal Çocuk"...
Akabinde, sözkonusu
"çocukluk" arketiplerinin "yetişkinlik"teki muvazeneli
karşılıkları, aşkınlaşmış "üst" basamakları olarak da şu "olgun
erkeklik" arketipleri sıralanıyor:
"Kral",
"Savaşçı", "Büyücü", "Âşık"...
Ki, bu dört "erkeklik
biçimi", Benedetto Croce'nin, insan faaliyetlerini dört "temel
faaliyet biçimi"ne ayırmasına karşılık geliyor sanki; tekrar hatırlarsak:
Sezgi, Bedâhet, İman;
kâinata ve hâdiselerine, "tek"lere dönük ilk teorik
"idrak"... Beş duyu yoluyla algılarımız da bu çeşittendir ama,
"sezgi" daha geniş şümûllü bir mefhumdur; parçada bütünü, varlığın
"bir"liğini sezerek idrak gibi ... Müşâhede... «Ruhun
"nasıl" tavrı»...
Mantıkî Düşünme;
teklerin, hâdiselerin bilgisinden hareketle, ruhun "küllî
zorunluluklar"ın teorik bilgisine varıp içeride aklen "toparlanması"
tarzında, "kavramlaştırıcı-kanunlaştırıcı" idrak... Önceki basamağın
üzerinde yükselir. "Önce müşâhede, sonra muhakeme"... «Aklın
"niçin" tavrı»...
İradî Faaliyetin
Ekonomik-Faydalı Biçimi; iradî faaliyetin muhtevâ olarak dışa açılması, kâinatı
ve hâdiselerini, "tek"leri hedeflemesi, "istemesi" tarzında
pratik... "Vasıta-değer"ler alanı bir bakıma... “Ahlâkî” olanın
üzerinde tecelli ettiği “faydalı” yön... Önceki basamaklar üzerinde yükselir.
"Bilinen"i arar ve "ister" ya insan!..
İradî Faaliyetin Ahlâkî
Biçimi; tek tek hedeflediği muhtevâ dışarıda da olsa, iradî faaliyetin dış bir
motifle ve kuru bir faydacılıkla, nefsânî bir sevkle değil de, "ahlâkî
zorunluluk" duygusuyla gerçekleştirilmesi ve bu duygunun dayandığı
"küllî zorunluluklar"ın tâyini tarzında yeniden içte
"toparlanma" pratiği... "İdeal-değer" olarak,
“ekonomik-faydalı” faaliyetin bâtınıdır diyebiliriz buna; yapanın kasdına
nisbetle tabiî. "Vasıta-değer" rolü yükler o,
"ekonomik-faydalı" muhtevâya!.. İç ve dış cebhesiyle
"hukuk"un bütünlüğe kavuştuğu kat!.. Önceki basamaklar üzerinde
yükselir ve tesiri hepsini kuşatır. “İdeal”; teorik ve pratik tüm
faaliyetlerimizin içine sinmiş olarak, hepsinde tecellî eder. Gören de, düşünen
de, isteyen de "benliğimiz" neticede; tüm melekelerimiz içiçe!..
"İdeal"e uygun veya zıd da olsa, benliğimizden hareketle "duygu,
düşünce ve iradî faaliyet" olarak üç yöne açılan faaliyetlerimizin hepsi,
ideale nisbetle "değer" ve "mânâ" kazanır. İdeal,
pratiğimizi değerlendirip istikametlendiren "kalbimiz" ve onun teorik
faaliyet zemini olarak ideoloji, "aklımız-zihnimiz-beynimiz"
mesâbesindedir diyebiliriz. Tüm sonluların sonsuza izâfetle varoluşu gibi;
ideal, içimizdeki sonsuzluğa dönük yöndür ve tüm faaliyetlerin "ruhî
çaba"ya nisbet edilmesine dairdir, diyebiliriz. Ruh, kalb, ideal, sonsuz
derken; faaliyetlerimizin, kelimelerimizin ve kavramlarımızın toplandığı ve
dağıldığı "merkez"e işaret ederiz, demek mümkün... Croce’nin
ifâdesiyle insan, "teorik faaliyetleriyle kâinata yaklaşır, onu anlayıp
kavrar; pratik faaliyetleri ile de onu değiştirir!”...
Tedaî bu ya:
"Kral" erkek,
sanki, "Pratik-İradî Faaliyetin Ahlâkî Biçimi"nin kutublaştığı
tecelligâh...
"Savaşçı"
erkek, sanki, "Pratik-İradî Faaliyetin Ekonomik-Faydalı Biçimi"nin
kutublaştığı tecelligâh...
"Büyücü" erkek,
sanki, "Teorik Faaliyetin Mantıkî Biçimi"nin kutublaştığı
tecelligâh...
"Âşık" erkek,
sanki, "Teorik Faaliyetin Estetik-Sezgi Biçimi"nin kutublaştığı
tecelligâh...
Gerçi hepsi içiçe ve
temelde "bir" aksiyonun, "ruhî çaba"nın yönleri hâlinde...
"Var olma", "var kalma" ve "zamanı aşma"
gayesinin tezâhürleri hâlinde... Tümü, tek bir kişide, belki farklı
derecelerde, tecellî eder, edebilir, etmesi de gerekir.
Sözün burasında, âciz ve
eksik izâh gayretimizi bir tarafa bırakıp, bir İslâm büyüğünün bahsimize ışık
tutan tesbitine dikkat kesilelim. Şebüsterî Hazretleri "Gülşeni Râz” adlı
eserinde şöyle buyuruyor:
"Güzel ve iyi
huyların aslı olan huylar adalet, sonra hikmet, iffet ve yiğitliktir.
Hakîm oluş, işte güçte ve
sözde doğru olmaktan ibarettir. Bu dört huyla huylanan kişinin
Canı da hikmeti duymuş,
bilmiştir, gönlü de. Bir şeyin, ne üstüne düşüp uzun uzun düşünür; ne aldırış
etmeyip boşlar.
Şehvetini namuslulukla
örter.. şehvete fazla düşkün oluş da şehvetten kesilme gibi kendisinden
uzaklaşır.
Yiğit olur, alçaklanmadan
da arıdır, ululanmadan da.. kendisinde korku da yoktur, kızgınlık da.
Yolu, yordamı adalet oldu
mu zulmü yoktur, huyu güzelleşir.
Bütün iyi huyları
ortadır.. bir huyda ne ileri gider, ne geri kalır.
Her şeyde ortayı gözetme
dosdoğru sırata benzer.. iki tarafı da sanki cehennemin ta dibi.”
Şu ân için
söylediklerimiz ve söyleyeceklerimizin tümü, tashihe açıktır ve bugünkü
bakışımız çerçeve ve kapasitesincedir. Yeter ki, içinde sadra şifâ veya şifâya
yardımcı unsurlar bulunsun. İcadcısı olmasa da, hiç olmazsa, nakledicisi
olsun!..
Tüm bu
"muvazeneli-bütünlüklü" arketiplerin herbiri için de, bu muvazeneye
ulaşamamış ve ifrad-tefrid yönlerinde "sapmış" iki
"muvazenesizlik" tesbit ve târif edilmeye çalışılıyor sözü edilen
kitabta.. Meselâ, "Mukaddes Çocuk" için: "Minik Tiran"
(aktif sapma-ifrad) ve "Âciz Prens" (pasif sapma-tefrid)...
"Kral" için de: "Tiran" ve "Âciz"... Kitabın
kendisi kitabçılarda, geniş bir özetiyse internette bulunabilir.
Netice olarak şu
söylenmek isteniyor eserde:
Ne zannettiğin kadar
güçlüsün; haddini bil!.. Ne zannettiğin kadar âcizsin; potansiyelini bil!.. Mütefekkir'e
kulak verelim sözün burasında:
"Allah, kimseye
kemâli tam olarak vermemiştir"...
Öyleyse bize düşen,
eksiklerimizi olabildiğince ikmâl etmeye bakmak, sınırlarımızı iyice
farkettiğimiz noktada başka dostlarımıza veya başka insanlara ihtiyacımızı
şuurlaştırmak, evsahibi değil kiracı olduğumuz şuuruyla sorumluluk idrakını
kuşanmak, haddimizi bilmeyi de öğrenip, idealimizin düşmanları dışında,
insanoğlunun yanında vakûr ama "kul gibi oturup, kul gibi kalkmak"...
Fakat aynı zamanda,
"O'nun halifesi" olma şuuruna liyâkat kesbetme yolunda, tüm
potansiyellerimizi harekete geçirmeyi hedefleyen müthiş bir ihtiras ve aşkla
çalışmak, aramak, araştırmak, bulmak, yaygınlaştırmak, paylaşmak, insanların
hakkını zâyi etmeden sınırlarımızı zorlamak, nefse yük yüklemeyi ve onu buna
alıştırmayı ihmâl etmemek; kısaca, dünyaya hâkim olmak, idealimizi insanlığa ve
dünyaya hâkim kılmak!..
Kaynak: Aylık Dergisi, Şubat 2009