"ENFORMASYON"
DEYİNCE
Hayreddin Soykan
Ele aldığımız meselelerin
akışı içinde, kelimenin büründüğü anlamlar ve ilgili olduğu bahisler şübhesiz
şu ânkinden daha iyi anlaşılacak olmasına rağmen, bir fikir vermesi
düşüncesiyle, "enformasyon"un basitçe İngilizce lûgat karşılığını
verelim önce. Enformasyon, kabaca, “bilgi, bilgilendirme, haber, aydınlatıcı
malûmat” demek. İlk elde “kabaca” mânası bu olan enformasyon, ilişkili veya
ilişkilendirildiği mevzular seyrinde ve ilerde görüleceği üzere, “irtibat, iletişim,
yayma, yaygınlaştırma, haberleşme, komünikasyon” benzeri tâbirler etrafında ve
çok çeşitli alanlarda tafsil ve icmal edilen, ilişkilendirilip
merkezîleştirilen bir vakıa, bir tezahür ve inceleme sahası gerçekte.
Bilvesile, bu yazımızda
biz, enformasyonun "kök" itibariyle "form'landırmak",
"şekillendirmek", "form'a sokmak" tarzında mânâlandırmalara
yol vermesi hasebiyle, kültürel veya ideolojik formasyona girmek ve büründürmek,
değiştirmek ve dönüştürmek misyonuyla bilhassa ilgili olacağız. Zaten “bilgi”, İBDA’nın
mütemadiyen altını çizdiği üzere, "varlığın muhtevasından şuurun çıkardığı
FORM" meâlince değil mi?.. Enformasyon da, bu bakışla, “form'landırmak”,
“bilgiyi temin etmek” ve "bilgilendirmek" değil mi?.. Yine aynı
çizgide, “yepyeni bir insan ve toplum” doğurmak; “yepyeni bir dünya” kurmak;
ezcümle, kendinde, çevresinde ve âlemde “olmak ve oldurmak”?..
Önce iştikak ve ıstılah
dairesinde (etimolojik ve terminolojik) birkaç malûmat:
ENFORME ETMEK: Gramer
bakımından “fiil”. Belli bir mevzuda “eğitmek, yetiştirmek, alıştırmak, terbiye
etmek, antrenman yapmak, sürüklemek, nişan almak, doğrultmak (silah), alıştırma
yapmak, öğretmek, bilgilendirmek, görevlendirmek, okutmak, emir vermek, talimat
vermek” anlamında. Lâtince “formlandırmak veya forma sokmak”tan geliyor ki, bu
da “şekil vermek, şekil almak, biçimlendirmek, şekillendirmek, düzenlemek,
yönlendirmek, şekillenmek, kalıbını almak, kurmak, oluşturmak, biçim almak,
ortaya çıkmak, gelişmek, okutmak, öğrenim gördürmek” anlamlarını hâvî. Giderek,
önce, “haberleri, gerçekleri, hakikatleri, vakıaları, unsurları, durumları, faaliyetleri”
rapor etmek, anlatmak, söylemek, bildirmek, ihbar etmek, hazır bulundurmak,
sunmak anlamlarını kendi mânâ çerçevesine katıyor; bilâhare, “bilgi verici,
aydınlatıcı, öğretici, eğitici olmak” anlamını da, diğerleri yanında kendisinde
taşımaya başlıyor.
ENFORMASYON: Gramer
bakımından “isim”. Aynı Lâtince kökten türeme ve “enforme etme faaliyeti”
anlamında ki, bu faaliyetin “kendisi” veya “verimi” olan netice hâlinde,
“konsept, fikir, görüş, kavram, mefhum, tasavvur, hayal etme, düşünce, kanaat,
amaç, plan, niyet”; ve aynı çizgide, “ana hat, iskelet, dış çizgi, kontur,
taslak, özet” anlamlarını ihtivâ ediyor. Hemen bir süre sonra da, bugünkü
yaygın kullanımıyla “nakledilen, yaygınlaştırılan, paylaştırılan ve paylaşılan
bilgi” anlamını (komünikasyon) bağrına alıyor.
KOMÜNİKASYON: Gramer
bakımından “isim”. Yine Lâtinceden türeme ve “ortak, müşterek, genel, yaygın
kılmak; kaba saba, kaba, âdi kılmak; sıradan, bilinen; bayağı, alelâde,
alışılagelmiş kılmak”; yani, yaygınlaştırmak ve topluma ulaştırıp mâletmek
merkezinde, bilhassa “vermek, pay vermek, bildirmek, söylemek, açıklamak,
uygulamak, paylaşmak, bölüşmek, katılmak, iştirak etmek, ortak kullanmak”
anlamlarına geliyor. Kelimenin bugünkü yaygın anlamlarıysa şu çerçevede: “İletişim,
haberleşme, tebliğ; bağlantı, irtibat, temas, yayma, nakletme, haber, mesaj,
ulaşım”. Madem “kitle iletişim vasıtaları” aracılığıyla gönderilen, iletilen,
bildirilen, nakledilen “mesaj”lardan bahsetmekteyiz biteviye; o hâlde “mesaj”:
MESAJ: “Bir haberci, ulak,
kurye veya taşıyıcı kablo, kılavuz kablo tarafından iletilen komünikasyon,
yayın; haber; îmâ, çıtlatma, bildirme, teklif; resmî bir konuşma, tebliğ veya
duyuru; bir peygambere yahut ruhanî bir şahsiyete ilhâm olunan sözler; bir
eserin (kitab, resim, film vs) ana teması veya ahlâkî anlamı” demek ki, Lâtince
kök itibariyle “göndermek, sevketmek, yollamak, atmak, fırlatmak, etmek,
(duruma) sokmak, coşturmak”tan geliyor. Bunlara ilâveten, mesaj kelimesinin
bugün de çok yaygın olarak kullanılan, “bir şeyin geniş anlamı” anlamına gelişi
ise, 1800’lerden sonra. Ve şimdi de, bu bahiste Türkçedeki belki en yaygın
kelime: Haberleşme!
MUHABERE: Haberleşme.
Karşılıklı birbirine haber verme.
MUHABERET: Ziraat etmek,
ekip biçmek. Ve, “ziraat” deyince, tabiî ki hatırlanması icab eden kelime,
“kültür” ve “irfan” mefhumları yerine de kullanılagelmiş “hars”:
HARS: Tarla sürmek;
maârif; kültür; ekin; mal toplamak, kazanmak; teftiş ve tedbir eylemek;
korumak; küp; tahmin etmek; yalan söylemek; acıkmak; yarmak, yırtmak.
HARS-I IRKÎ: Millî maârif. Irkî hars.
Hemen hatırımıza geliveren
incelik, İBDA Mimarı’nın “Gençliğe Hitabediyorum” levhasında arzettiği:
«Davayı, estetik,
diyalektik, ideolojik ve politik sahalarda beslemek ve ocaklaştırmak... Meydana
gelemeyişlerin sırrını kendi "antitez"inde göstermek ve ortada ne
kadar zaaf varsa davan lehinde semerelendirmek… Asla küçük ve bücür oluşlara ve
erişlere yanaşmamak, sahte tesellilere miskinliğe kapılmamak…
"Hepçilik"ten vazgeçmemek ve zerrece taviz vermemek… Strateji ve
taktik dilinden anlamak ve taviz vermemeyi öküzlük etme sanmamak… MİLLET
TARLASINI, ÜNÜFORMALI VE ÜNÜFORMASIZ GENÇ FİDANLAR VE YENİ EKİNLER HALİNDE
DONATMAK… Yepyeni bir diyalektikle muazzam bir kültür ve telkin savaşına
girişmek, gerektiği yerde gerekeni yapmak, sır dolu bir strateji yolundan
istikbalini hazırlamak…» Ferd ferd “ideolojik formasyona girmek” ve toplumu da
bu ruh ve istikamette “oldurmak”?.. “Kültür Dâvamız”?.. İBDA Mimarı’nın
“Berzah” isimli eserinin ilk “takdim” cümleleri o hâlde:
«İmâm-ı Rabbanî
Hazretleri, “talebe, ruhunda ilmin mayasını tutturmaya bakmalıdır, yoksa ezbere
ilimle birşey olmaz; zaten ilmin gayesi de o mayayı tutturmaktır!” buyurur...
Fransızların kültür tarifi malûm:
- “Kültür, birçok şey
bildikten ve onları unuttuktan sonra, kalan bilebilme hassasıdır!”
Anlaşılıyor ki,
irfan-kültür, “bilebilme hassasına âit bilgi”, bilginin diğer çeşidini de
kendine bağlıyor: Bir şeyin nerede aranacağını bilme ve ne aradığını bilme…
Meselâ, bir hâkim ve avukat, gelmiş geçmiş bütün kanunları ezberlemiş insan
değildir. Bir cerrah da, ameliyathâneye bu bilebilme-yapabilme hassasıyla
girer; ve gerektiğinde nereye müracaat edeceğini bilerek. Başka bir misâlle:
Ameliyathânedeki âletleri hademe de tanır ama, ameliyatı yapan cerrahtır.»
Bu noktada bizce bilinmesi
ve bildirilmesi zaruri olan nokta, meseleye kendi zâviyemizden bakarsak, "enformasyon/malûmat"
ve "ideolojik formasyon/irfan" kutublarının farklı anlam ihtivâ
etmeleri olsa gerektir… Şu hâlde, bizim için olması gereken:
"Kendi"nden
hareketle sonuçlandıran için BİLGİ; muhatabı için "işlenmemiş" intibâ,
veri, done, haber niteliğiyle kendini dayatan MALÛMAT olan
"enformasyon", ideolojik formasyona mâlikiyetle ve "bilmeyi
bilici" İRFAN melekesiyle "KENDİ"NE DÖNÜŞTÜRÜLMEK zorunda!..
Böylece, malûmattan hakiki BİLGİ'ye geçiş. İrfana mâlik olup, enformasyonu
"kendi"ne dönüştürmekse; ideolojik formasyona mâlikiyetten geçiyor.
İdeolojik formasyona mâlik olmak da, bir "Müslüman" için, "her
örgüsü tezatsız" bir dünya görüşüne, "ideolocya"ya bağlılıktan
geçiyor. Sistemli ve kapsamlı bir ideolocyaya bağlılıkta "bilmeyi
bilecek" kadar malûmat, irfan sahibi olmaya yeterken; ideolocyasız ve
tabiî irfansız malûmat, bilindiği ve görüldüğü üzere, "eşek yükü"ne
dönmekte…
Günümüz toplumlarında
yaşatılan hâdise: Bir yandan Kültür Emperyalizmine ve tek yönlü enformasyon ve
propaganda bombardımanına buğzederken; diğer yandan, “ideolojik formasyon”
bahsinde henüz “istiklâl” kazanılmadığından, mahkum etmeye çalıştığına fikren mahkum
olmaktan sıyrılamayış; aynı minvâlde, “kitle iletişim araçları”na teknolojik
hakimiyeti bir yana, bu teknolojiyi Batı medeniyetinin siyasî, kültürel,
iktisadî ve askerî hakimiyetini dünya yüzünde pekiştirme gayesiyle kullanan
Batı’ya, yine bu süreçte rakib medeniyet ve toplumlara hastalıklarını ve
"hazımsızlığın/mâledemeyişin" yolaçtığı parçalanmayı zerkeden Kültür
Emperyalizmine esaretten kurtulamayış. Batı'nın kültürel işgali altında bir
"kurtuluş" savaşının verildiği böyle bir zaman ve zeminde, idraklerin
nasıl iğdiş edilip uyuşturulduğunu ve bütünlük şuurunun nasıl parçalanarak
manipüle edilmeye hazır hale getirildiğini derinden fark etmek, bu yüzden
ziyadesiyle mühim.
İnandığıyla öğrendiği
başka başka olmak, teneffüs ettiğimiz "işgal" havasına nazaran
şaşırtıcı değil. Asıl şaşırtıcı olan, bu bakımdan, öğrendiğini inancına uygun
kıvama kavuşturacağına ve dâvasının izzetini antitezinin sefaletine veya
malûmatın karmaşıklığına hâkim çapa ulaştıracağına; yani “kendine göre
FORM’landıracağına”, tam tersini yaparak, inancını kalbine gömüp, öğrendiğini
dilinde ve davranışlarında yaşatmaktır bizce! İnancımız mı meselelere kendi
rengini verecek güçte değil; yoksa, ideolojik formasyonumuz olmadığından mı Batı
karşıtlarının sergilediği belki yegâne şey, bütünlenmenin aksine parçalanmak,
hâkimiyetin aksine mahkûmiyet ve bir misalle, "yediğimiz elmayı
organizmamıza mâledeceğimize, kendimizin elmaya dönüşmesi" olmakta?..
“Enforme etmek”, müsbet
anlamıyla “aydınlatmak ve malûmattar kılmak” demektir ki, ister Doğu isterse
Batı orijinli olsun, karşılaştığımız her bilgi ve mesajın, “bizcesini” bizzat
kendimiz biçimlendirmedikten “önceki” hüviyeti işte bu çerçevededir; yani,
muhatabın iddiası ve mesajının niteliği ne olursa olsun, bizim için “işlenmeyi
bekleyen hammadde” hüviyetincedir. Buna da durduk yerde kızmanın her zaman yeri
olmaz. Herkes, kendince “form”a sokar, muhatabınıysa “enforme” eder. Şayet,
“eserin tesirinin tâdil edilmesi” tarzında İBDA’nın özellikle vurguladığı
aksiyon başarılamaz da, size nakledildiği şekliyle muhatabı aynen benimseme ve
“kendi” olmaktan çıkma durumuna düşerseniz, artık enforme edilmiş değil, bir
nevî “forme edilmiş”, yani muhatabın dilediğince biçimlendirilip
şekillendirilmiş bir “nesne”yi andırıyor ve manipüle ediliyorsunuz demektir. Bu
da, kendisine ne verilirse “süzmeden” ve “işlemeden” kabule hazır “alık”
milyarların maalesef yaşatageldiği facianın tâ kendisidir bugün. “Medya”
dediğimiz meselâ, yöneldiği yığınları aptal yerine koyarak, insanları hiç ara
vermeksizin hoyrat biçimde gütmeye ve biçimlendirmeye davranıyor, buna karşılık
muhatab yığınlarsa, hemen hiçbir süzme ve ölçüp biçme gereği duymaksızın,
bunları nerdeyse aynıyla yutuyor. Şaşmaya ne gerek, puşt puştluğunu yapacak
elbette, ancak, ahmak veya aptal olmamak, kuşkusuz yalnızca bizim elimizde.
Toparlarsak; mevzu ister
enformasyon olsun, ister başka bir saha, genel görüntü itibariyle biz
Müslümanlar için, inanç ve bağlanıldığı iddia edilen fikir bir yerde, -olması
gereken- amel ve aksiyon bir başka yerde duruyor! İnanılanın iş ve eserle uygun
olmadığı yerde tecelli edense, “amel-aksiyon” olmayıp, İBDA’dan öğrendiğimiz
üzere, sadece "akt", yani güdük hareket ne yazık ki. İnandığı gibi
yaşama olmayınca, yaşadığı gibi inanmaya başlama dâvâsı veya!
İşte, "hakikat"lerin,
"insanın vardığıyla Allah'ın yarattığı" olarak "Mutlak
Ölçüler"de fânî oluşu şuuruyla İslam'a "teslim olmak" nerde, bir
diğer ifadeyle, kâinattaki tüm iş ve oluşların hakikatinin
"doğrusu"yla İslam'da, yanlışlarınsa İslam'a göre ve İslam'a izafeten
"yanlış" olduğunu anlamak ve bu anlayışı hâl ve verimler boyu
"yaşatmak" nerde, ele aldığı mevzuya dalıp çıkamayan teslimiyetçilik,
kendisine her söyleneni kabule hazır alıklık ve iddiasının bilfiil çürütücüsü
örnek nerde! İBDA, tam da bu gidişe “dünya çapında” bir “DUR!” demek için var
elbette. İBDA Mimarı’nın mühürlendirdiğince:
«“İslâm Tasavvufu ve Batı
Tefekkürü" kanatları arasında yerini tutan "Hikemiyat" binasının
kurucusu İBDA, birinciyi "insan ve toplum meselelerinin" hâlline
doğru nüfûz edilmesi gereken diye alır ve ikinciyi birincinin önünde hesaba
çekip kendi şekil ve süzgeç ölçüleriyle
aslileştirirken, bizzat kendi "kelâm ve mânâ toplayıcılığı" vasfının
çizgilerini göstermektedir…»
“Lâfzen” değil,
“hakikaten” BİZ olmanın reçetesi tek kelimeyle!..
Kaynak: Aylık Dergisi, Nisan 2008