ENFORMASYON VE İDEOLOJİK FORMASYON
Hayreddin Soykan
Müteakib makalelerimizde
en ziyade yer vermeyi arzu ettiğimiz husus, “enformasyon”un bir nevî tarihçesi
ve hassaten antik toplumlardan bugüne ne hüviyette bir içtimaî rolü, hangi
“enformasyon vasıtaları” seyrinde üstlendiği. Bu noktada dikkatleri kendisine
en çok çeken çatallanmalar, ilim adamlarının benimsediği bir terminoloji
dahilinde “sözlü kültür” ve bilâhare “yazılı kültür” toplumları arasındaki
bariz farklar kadar, günümüzün “elektronik yayıncılık” teknolojisiyle girilen
bir diğer ve öncekilerden birçok bakımdan farklılık arzeden süreç olmakta.
Olanca çeşitliliklerine ve kullanılan vasıtaların tüm bir toplum hayatını en
geniş ve en derin mikyasta sarsan tesir ve yeniliklerine rağmen, değişmeyen “öz”,
fert ve toplumun birbirini besleyip, kendisini bir diğerine yansıtan “ortak”
kimyası olarak gözükmekte. Şimdi dilerseniz bu “kimya” üzerinde bir nebze
durup, “enformasyon vasıtaları” ile üzerlerinde, mecazen kullandığımızı ihtar
ederek elbette, ne tür “kimyevî işlemler” gerçekleştirildiğini sonraya
bırakalım.
Burada altını çizmeye
çalışacağımız hususlar, İBDA Külliyatına âşina gönüldaşlarımızın zaten malûmu;
çünkü, nerdeyse tamamen okuduklarımızdan yansıyan ifadeler hâlinde ve orijinal
olmaklığı bakımından zâtımıza ait pek de kayda değmez katkılardan ibaret bir
çerçevede. Ne var ki, vazgeçilmez ehemmiyeti bakımından, “tekrar”ın da en üst
seviyede belirleyici olduğu alanlardan biridir “enformasyon” bahsi. Çünkü
“enformasyon”, fert ve toplumda bir “kimlik” teminine dairdir; “kimlik” ise,
bir toplumu “kendisi” kılan “ortak” bilgi ve nitelikler bütününe dairdir ki,
tüm bu “ortak bilgiler”, her toplumda mündemiç “KÜLTÜREL HAFIZA” tarafından,
daha doğrusu bu hafızanın emanet edildiği fertler ve eserler tarafından, ayrıca
farkında olunarak yahut olunmayarak mütemadiyen tekrarlanır, birbirine
yansıtılır ve hep yeniden biçimlendirilir. Belli bir “içtimaî ve hususî öz”ün,
her vesileyle, geçmişe dönük olarak canlandırılması, geleceğe dönük olarak yaşatılması,
sürekli üretilip yansıtılması, “şimdi”de biçimlendirilmesi ve böylelikle hep
yeniden HATIRLANMASI ve HATIRLATILMASI temin edilir. Demektir ki, değeri
sahibinden bilinmek ve gösterilmek kaydıyla, hatırlamak ve hatırlatmak üzere
“tekrar”, bazen bir “zorunluluk”tur. “Dil, konuşularak yaşar!” hikmetince,
“bilinenler aracılığıyla bilinmeyene köprü kurmak” için, “bilinenler”
dairesinde saydığımız hikmetleri hep “bilinir” kılmak ve toplumda
“sembolleştirmek”, bazen bir vazifedir. “Yerinde sayan bir kimlik”ten belki
daha kötüsü, erozyona yüz tutmuş hafızasıyla “yitirilen bir kimlik” temâyülüdür
bizce. Bu kadarıyla kalmaz çünkü hâdise ve “yaşadığı gibi inanmaya başlamak”
tehlikesi baş gösterip, “kimlik krizi” denilen âidiyet bunalım ve kaymaları görülür
burada. Artık böyle bir girişten sonra, “ortak hafızamız”ı tazelemeye
çalışabiliriz o hâlde.
Öncelikle; “varoluş ferden
yaşanır” ve doğan her insanın topluma katılıp bir fert olması, taklitten
dereceler içinde tahkike uzanan bir süreç dahilinde, şuurunu "yıkması,
yapması ve zenginleştirmesiyle" gerçekleşir. Yine, insanoğlunun dil
aracılığıyla kendisini keşfedip muhitiyle etkileşim içinde topluma katılması
süreci, sürü halinde yaşayan hayvanların mükerrer içgüdülerinin tersine, daima
şuurlu ve gayeli, lâhzalık değil süreli bir davranış serisine karşılık
gelirken, tabiatta “tek başına” kalmış ve bu yüzden şuurlandırılmamış bir insanın,
"insan"lıktan pek bir nasibi olmaz. Balta girmemiş ormanlarda yıllar
sonra bulunan ve tek başına yaşadığı için "hayvanlaşmış vahşi"lerin,
fizyolojik olarak "insandan olma"larından başka, ahlâkî anlamda “insanî”
tek bir orijinalitesi mevcut değil bu bakımdan. Doğuşundan itibaren sürüye
katılıp, türünün programlanmış içgüdülerini ölümüne dek sürdüren hayvanın
tersine, insan için başlangıçta insiyâkî bir mahiyet belirten hayat, zaman
içinde giderek “zaman dışı” bir şuur buudunun hazırlop değil HAZIRLAYICI niteliğine
kavuşur. Aynı şekilde, “şuurlu” insan hayatı, toplumundan ilk başta “taklit”
yoluyla aldığı "elsiz kolsuz tecritler" niteliğindeki “dil-düşünce” etkisini,
benliğinde yeni ve kendine has "bütün bir dünya kuran" bir akışla
ORİJİNALLEŞTİRİCİ bir seyir takib eder. “Toplumunun kimliği”nden kopmaz ancak,
“kendi kimliği”yle bu “ortak” kimliğe katılır.
Anlaşılacağı üzere, toplum
içinde şuurlandırılarak "fert" keyfiyetine kavuşan insan, kendisinden
sonrakine de şuurlandırarak, ona "toplumun bir ferdi" niteliğini
kazandırır. İnsan, mânevî anlamda hem “müessir” hem de “müteessir” olabilen bir
nitelik belirttiği içindir ki, toplum bir "etkileşim sistemi" fonksiyonu
görür. Böylelikle, tek yönlü müessir olma yahut tek yönlü eser olma kalıbını,
böylece "kütle" olma iftirasını da kırarak, her ferdin bir başka
dünya veya âlem oluşunu tesciller.
Kitlelerin şuursuz
kütleler olamayacağı ve "dalgalar üzerinde salınıp duran şamandıra
örneği" yakıştırmasını haketmediği anlaşılırken, belki böyle
nitelendirenlerin kasdettiği bir diğer inceliğe dikkat çekmek doğru olur:
Varoluşunu, varoluş hakikatini her safhada muhasebe ederek bütünleyenle; bunu
nisbeten pasif bir nitelikte, hazırlop ve derinliğine muhasebe edilmemiş
verilerle inşâ eden arasındaki kalite, tahkik ve "tesir edici"lik
farkı!.. Tahkik ve taklit farkı!.. Davranma ve davranışlarını kontrol bâbında,
daha çok etkileyenler bir safta, daha çok etkilenenler diğer safta. Tesiri
tâdil edilmemiş “enformasyon”un mağdurlarına, “kimliği kaymış”lara, çoğu bu
ikinci grupta rastlanır zaten.
"KENDİ"NDEN
HAREKET OLARAK "TEKNİK"
İnsan topluluklarının
"kütle" olmadığını, aksine, mânevî bakımdan "tesir eden" yahut
"tesir alan" olarak faaliyetlerde bulunduğunu belirttik. Peki, bu “şuurlu
insan” faaliyetlerinin niteliğini nasıl değerlendirmeli? Yani, insanları
faaliyete sevkedenin, onlara neyi nasıl yapacağını öğretenin ve insanlardaki
birlik noktalarıyla ayrılıkları belirleyenin ne olduğunu nasıl ele almalı? Biz,
“ideolojik formasyon”a varacak bir hat üzerinde, “teknik” kavramı muvacehesinde
“yaklaşmayı” deneyelim ve İBDA Külliyatının “hafızamızdaki” rehberliğinde, az
çok anladıklarımızı nakle devam edelim.
İdealde ve pratikte gözlenen
birlik ve ayrılıkları anlamanın yine insanın "kendi"sinde
düğümlendiği ve yine insanın "kendi"sini anlamaktan geçtiği hususu
öncelikli olsa gerek. Öyleyse, bu öncelikli gördüğümüz hususa, insan
faaliyetleri dendiğinde ilk hatıra gelen kavramlardan "pratik" veya
"teknik" kavramlarını anlamaya çalışmakla bir giriş yapmaya çalışalım.
Pratik veya teknik
dediğimiz, insan faaliyetlerinin ruhî çabaya dayanması ve "ben"
şuurundan çevreye açılması göz önüne alındığında, şöylece izah edilebilir
sanırız: Ruha kendini dayatan varlığın, ruhun sıçrayarak kendini (süje-fail
olarak) her dem üstte tuttuğu (duygu-düşünce-iradî davranış hâlindeki) YAPMAK
verimine yolaçışı, bununsa aynı ânda ruhun ruhla “sezilişi-bilinişi” tarzında
BİLGİ'yi tecelli ettirişi, “ruhî bir pratik” değil midir? Yahut “pratik”ten
kasıt, başına “ruhî” sıfatını koyalım koymayalım, başka nedir? Şu hâlde, şuurlanmış
her fert, "kendinden hareketli" vasfını hâizdir diyebiliriz. Ve
aksiyonunu kendindeki istidadın açığa çıkışı halinde gerçekleştirmesi bakımından,
bir diğer insanla ortak bir paydada buluşuyor demektir: “Kendinden hareketli”
oluşuyla aynı, hareket yönü ve karakteriyle farklı.
O halde pratik veya
teknik, insanın “kendisi”nin dışında ve dışarıdan ithal edilebilecek bir “nesne”
olmayıp, "kap, dibine sızdırır!" hikmetince, ruhta ve fikirde neye
mâlik olunmuşsa, ancak onun açılımı ve ifadesi mesabesinde değerlendirilmek ve
"değer" verilmek durumunda. Şimdi soru şu: Nasıl bir “ruh”, nasıl bir
“fikir” ve nasıl bir “ruh ve fikrin” can verdiği toplum nizamı? Aynı çizgide,
teknik ve teknolojiye de kan ve can verecek nasıl bir “ruh ve fikir”? Öyle ya, vurguladığımız
üzere, teknik ve “sistemli” çerçevesiyle teknoloji, dışarıdan ithal edilen
değil, içeriden ifraz ve ifade edilen bir keyfiyet olmak borcunda. Teknoloji
bahsini yeri geldiğinde biraz daha açmaya çalışacağız. Ama önce, fert ve
topluma hayatiyet, hâkimiyet ve medeniyet bahşeden bir “ruh ve fikir” çerçevesi
olarak "ideolocya-dünya görüşü"ne bir bakalım.
"İDEOLOCYA-DÜNYA
GÖRÜŞÜ" VE TOPLUM NİZAMI
Pratik veya teknik
kavramını, "kendi"nden hareket (duygu, düşünce, iradî davranış) veya
"kendi"nden hareketle "verim-eser-aksiyon-amel" oluşu
minvalinde açıkladık. Ya "kendi"mizi nerede arayacağız? İşte
"kendi"mizi arayış ve ifadede başvuracağımız kavram ve alanlardan
birkaçı: Dil, dünya görüşü, ideolocya, ideal, toplum malûmu, küllî malûm, küllî
ruh... Doğru, tam, geniş, derin ve teferruatlı bilgi için İBDA külliyatına
başvurulması gereğinin altını çizerek, “dil ve dünya görüşü” ilişkisiyle
mevzuumuza devam edelim dilerseniz.
Dereceler içinde hakkını
verip verememesi bir yana, kazanılmış bir "kâinat planı" halindeki “dil”
içinde duygu, düşünce ve iradî davranışlarını ortaya koyan insanın bu
fonksiyonu, dilin bir “dünya görüşü” kıvamında ferdin ruhunda şekillenmesine
karşılık gelir. Dil ayrıca öğrenilir, dünya görüşü ayrıca kazanılır denilemez
bu bakımdan, en azından ilk başta; bu ikisi, birbirini karşılıklı tâyin edip geliştiren
ruhî bir faaliyet sürecinde öğrenmekle yapmayı kaynaştırır. Burada, ferdin, doğduğu
ândan itibaren kendisini içerisinde bulduğu “dilde mündemiç” dünya görüşüyle
beraber, çevresinden gelen tüm bir etkiler bütününe vereceği tepkiler bütününün
“hususiyet”i olarak, bir “şahsiyet” ifadesine büründüğü de söylenebilir.
İBDA Mimarı'nın tesbitiyle
"ideolocya manzumesi, sistem, dünya görüşü" şu demek:
"Eşya ve hadiseleri
kavramanın mizaç (karakter), üslûb (ifade tarzı) ve usul ölçüsü oluyor. Usul ne
demektir?.. Bir ilim veya tekniğin asıl mevzuundan önce öğrenilmesi gereken
başlangıç bilgileri, «esas» a götüren yol olarak «metod» karşılığı. O hâlde
dünya görüşü, sistem, ideolojik vahidler (mevzular ve mevzu bölümleri)
manzumesi... Evet; bunlar, varlığa yanaşan şuurun mizaç, üslûb ve usul ölçüsünü
gösteren, bu mahiyetiyle de her türlü mevzuuyla kayıtlı (ilim ve teknik)
idraktan önce, yani bir mevzuya tahsis olmuş mahâlli idraktan önce gelen
tekniktir. Teknik neydi?.. Uygulama, pratik, hareket, emek, yapma
varlık..." (1)
Gördük ki, ideolocya veya
dünya görüşü; "mizaç, üslûb ve usul ölçüsü" oluşuyla her insana, her
mizaca ve hareket çerçevesine, her insanî oluş şubesine ölçüler verici, kendini
hep yeniden her şuur ve her alanda üretici, aynı merkezî bütünlükte buluşurken
sayısız alanda farklı farklı tezahür edici bir bünye... Karşılıklı etkileşim bünyesi...
Yine İBDA Mimarı'ndan
vereceğimiz bir diğer "ideolocya" tarifi:
"Fert ve toplum arası
inanılan ve bağlanılan fikirler manzumesi... Ferdin ve toplumun inşâındaki
bütün esasları veren fikirler manzumesi" (2)
Sözkonusu ideolocya
manzumesinin bir “devlet ve toplum nizamı” şeklinde hayata tatbiki;
tatbikçilerin, iş ve oluş sahalarına bağlısı oldukları ideolocyayı
"bilmeyi bilici" bir şahsiyet ve mesele çözücü keyfiyet kıvamını
tutturmuş olarak taşımalarıyla realize edilebilir elbette. Mevcut “insan ve
toplum” zemini üzerinde, böylece kurulur “yeni nizam, yeni insan”…
Biliyoruz ki her toplum,
tarihin binlerce yıllık kültür bakiyesi üzerinde mensublarını kendine bağlayan
din, dil, an'ane, örf, tarih, ideal ve kavim ortaklığı gibi değişik faktörlerin
belirleyici ve bütünleyici olduğu; böylece fertlere belli bir topluma
mensubiyet fikri kazandıran “orijinal kültür”üyle medeniyet tarihindeki yerini
alır. Dinamik bir hüviyet arzeden sözkonusu kültür vasatı, bir "toplum
malûmu" halinde, içinde doğana nelerin duygu, düşünce ve davranış planına
çıkabileceğini “kodlayıp”, onun bir bilgilenme macerası seyrinde
gerçekleştireceği ruhî tekâmülünün "sırra açık" ve önceden
kestirilemez verimini de kendine katarak hayatiyetini sürdürür ve zenginleşir.
İBDA’dan öğrendiğimiz
üzere, "sıradışı", -inkılâb çapında meselâ!- "bir sıçrama"
olmaksızın; bir fert, içinde doğduğu toplumun "şuur süzgeci"nin
kazandırdığı duygu, düşünce ve davranış alışkanlıklarını, bir diğer ifadeyle,
akıl, ahlâk ve nizamını ister tamamen isterse kısmen redde yeltensin,
eleştirisi aynı "şuur süzgeci"nden geçeceği için, hâkim dünya
görüşünden tamamen bağımsız bir kimlik kazanamaz. Bizler, bahsin “İNKILÂB”
tarafında durduğumuz ve “YENİ BİR ŞUUR SÜZGECİ” temininin mücadelesini
verdiğimize göre, “bizim” toplumumuza da kısaca temas etmenin yeri.
İdeal bir toplumda fertler
nasıl yönlendirilir veya kendisinin, muhiti ve toplumuyla ilişkilerinde
arzulananı yapması, arzulanmayanı yapmaması bakımından nasıl denetlenir,
gerektiğindeyse engellenir? Her evin kapısına bekçi mi dikilecektir, her enformasyon
vasıtası polisiye kontrol altında her ân teftiş mi edilecektir, yoksa
toplumdaki fertler sayısınca ajan mı istihdam edilecektir?
Bu faraziye en başta “aritmetik”
olarak imkansız gözükmektedir. Şöyle ki:
"1000 kişilik bir
toplulukta bile, insanların birbiriyle kurabilecekleri bire-bir ilişkilerin
toplamı (n (n-1)/2 formülüyle) 49.500'dür. Demek ki, on milyonluk nüfusu olan
küçük bir «disiplinli» toplumda, gözetilmesi ve denetlenmesi gereken bire-bir
ilişki hatlarının sayısı, yuvarlak hesab elli milyonu bulur. (Aslında
49.500.000.dir ama, yöneticiler birbirlerini daha yakından kollamak zorunda
oldukları için bu sayı elli milyonu bile geçer!). Buna bir de ikili, üçlü,
beşli... gruplaşmaları ve gruplararası iletişim hatlarını ilave ederseniz, hesab
iyice karışır. Ama yine de, birçok toplumda bu hesabı görebileceğini zanneden
aklıevveller çıkmıştır. Daha da çıkacaktır... Ve bunlar, yani insanların her an
ne yaptıklarını denetim altında tutmayı kafalarına takmış olanlar, bu tutkularını
kendilerince meşrulaştırmayı da ihmal etmezler. Bunlar genellikle kendilerini
toplumun babası gibi gördükleri için, yaptıkları işi de toplumu kollamak, ona
kol kanat germek, onu «uçurumlara sürüklenmekten kurtarmak» olarak
algılarlar" (3)
İçtimaî hayatın sağlıklı
bir bünye canlılığında istikrarlı deverânı, içtimaî muvazenenin her safhada
kurulabilmesine bağlı olduğuna göre; buysa, içtimaî muvazenenin ifadecisi ve
kefili olduğu şahsî-zümrevî çıkarlarla toplum çıkarlarının uyumunun, aynı
şekilde, gaye ve hasretlerle halihazırdaki gidişat ve verimlerin taban tabana
zıtlık arzetmemesinin, yine, inanç ve ideallerle söylenen ve yapılanların
birbirini çelmemesinin teminine bağlı olduğuna göre, ne yapmalı ki, ferdin
çıkar ve ihtiyacıyla toplumun çıkar ve ihtiyacı bağdaştırılabilsin? Neyi nasıl
yapmalı ki, “mizaç, üslub ve usul” farklarının binbir türünü bağrında taşıyan
fertlerin, istihdam ve istihsal sahalarının binbir çeşidi içinde, diğer
fertlerle ve toplumuyla ilişkisi seyrinde, yine tüm bunların üstünde ve her
toplum katmanında, İÇTİMAÎ MUVAZENE kurulsun? Bu noktada, tekrar “dil” bahsine
dönmek isteriz.
İBDA fikriyatının
takibçilerinin malûmu olduğu üzere, dil, “ortak” bir "mânalar âlemi"
temin edici yahut ettirici "semboller dünyası" oluşuyla, bir "dünya
görüşü" vasfı da kazanır. İşte bu sembollerin dolaşımı ve kültür hayatı
boyunca çok çeşitli mizaç ve oluşların rengine bürünerek fikir zenginliğini
temin çabası; ancak çok yönlü, kapsamlı, yaygın ve "sirayet edici"
çap ve güzellikte bir "kültür politikası"nın sürdürülmesine bağlı
gözüküyor. Ve, daha rafine bir anlamda, “kültür-irfan” dediğimiz haslet, yalnızca
aydınların inhisarında ve ilgi alanında değil, en basit fert ve meslekten en
seçkinine kadar, ne yapacağından nasıl davranacağına, hayatın her sahasını
kuşatıcı bir “fikir pusulası” değerinde. İnsanın hayvandan farkı, onun “kültürlü
bir varlık” olarak, KÖKLÜ VE SİSTEMLİ biçimde “duyarak ve bilerek” davranması
ve bunun en basit işten, “keşif ve buluş dehâsı”na kadar böyle olduğu gerçeği
değil mi? Demek ki; dilin, dünya görüşünün, yine, tüm bir tarih mirasını
kucaklayıp istikbâle uzanan bir kimliğin ifadesi olarak kültürün toplumdaki
gelişimi, genişliği ve zenginliği de; "enformasyon"un, her unsuru
yerli yerinde, gerektiği biçimde ve yeterince sunulup gerçekleştiriliyor yahut
gerçekleştirilemiyor oluşuyla derinden ilgili. “Dolaşım”da olmayan “ideal”,
mezarındadır çünkü. “Enformasyon”, her ferde ve toplumun her zerresine sirayet
etmiş bir “kan dolaşımı”na da nişânedir çünkü.
Biraz önce, “her kapıya
bir bekçi mi dikmeli?” diye sorarken, içtimaî rol ve vazifenin öğretilmesinden
veya dikte edilmesinden çok, sevdirilmesinin; böylelikle, güzele duyulan
"aşk"ın "velûdiyeti-doğurganlığı" gibi, kendindeki
istidadın zevken geliştirilip, veriminin fert ve toplumun istifadesine
sunulmasının ne kadar tabiî ve o kadar da elzem olduğunu hissettirmiştik.
Telkinle aldığını tahkikle bulma, ideolojik bünyeden devşirdiği ipuçlarını
üzerinde olduğu iş ve oluş sahasında açıp doğrulama ve zenginleştirme, her
ferde kazandırılması gereken bir “ideolojik formasyon” işte bu bakımdan. Bu “formasyon”un
tabiî hususiyeti; “irfan” dediğimiz "bilmeyi bilici" kıvamı
tutturmak; bu sayede, maruz kalabileceği her türden "ham bilgi"yi, bu
niteliğiyle enformasyonu, veri bombardımanını, artık nasıl nitelersek
niteleyelim, her çeşit malûmatı bünyesine mâledici fikir cehdiyle “inandığına
uygun hâle getirmek”tir diyebiliriz. "Balık tutmayı öğretmek" misâli
sözkonusu "bilmeyi bilicilik", "kendinden" bir tabiîlik
arzeder ki, İBDA'nın "kendinden zuhur" diyalektiğinin, hangi fikri ve
"kendinden hareket-aksiyon"u temin edici ve ettirici olduğu sanırız
bir nebze anlaşılmış olur. Öyleyse, bizim toplumumuzda fertler, güdülen değil,
kendisine nasıl davranacağının alternatifleri sunularak aydınlatılan, kereste
misâli yontulan değil, çeşit çeşit meyve vermek üzere en verimli “kültür”
toprağında yetişen ve yetiştirilendir.
Zaten ideal bir toplumda
fert ve toplum arası her türlü ilişki, “ideolojik formasyon”u geliştiren,
perçinleyen ve zenginleştiren bir nitelik kazanacaktır. Çünkü, “ideolojik
formasyon”un gayesi olan “dünya görüşü”, o toplumda her meselede yaşayan ve
yaşatılan, hem öğretilip hem konuşulan bir DİL’dir; içinde doğan ve büyüyen
için, ANADİL.
Devam edeceğiz.
Kaynaklar:
1) Salih Mirzabeyoğlu,
Necib Fazıl'la Başbaşa /-İntibâ ve İlhâm-, İBDA Yay., 2 Basım, İstanbul 1989,
s. 102
2) A. g. e., s. 94
3) Nabi Avcı, Enformatik
Cehalet /-Kitle Kültürü-, Rehber Yay., İstanbul 1990, s. 122
Kaynak: Aylık Dergisi, Mayıs 2008