ANA SAYFA HABERLER DERGİLER BAYİ ADRESLERİ BİZE YAZIN İRTİBAT
SON HABER:  

28 ŞUBAT YARGILANSINAKADEMYA PANELLERİİBDA KÜLLİYATI İNDEKSLERİKALEMİNDEN MİRZABEYOĞLUKÜRT MESELESİRÖPORTAJLARSÖZ ÇAKAL CARLOSTA

- NECİB FAZIL -- SALİH MİRZABEYOĞLU -ABDÜLHAMİD KOÇAAHMED EYMENAKADEMYAALİ NACARAV. ALİ RIZA YAMANAV. GÜVEN YILMAZAYŞEGÜL AHFABİLGEHAN ERENCOYOTTEDR. NEVZAT ŞİPLEMEFATİH TURPLUGÖKHAN GÜMÜŞGÜLÇİN ŞENELHAKAN YAMANHAYREDDİN SOYKANHÜLYA UYARİKTİBASKÂZIM ALBAYRAKKENAN DURUMAHMUD E. DURUMÜJDE BAYRAMMUSTAFA SEÇKİNEROĞUZ YILDIRIMÖMER EMRE AKCEBEOSMAN AKYILDIZREHA SUVARİREİ TAKAHARARUKİYE AVCIRUKİYE ŞENELSEDAT BULUTSELÇUK ARSLANSELİM GÜRSELGİLSENCER EKİNSEZAİ KIRLANGIÇSİZDEN GELENLERTURAN DEMİRÜMİT ELÖNÜZELİHA KILIÇPARLAR

HAYREDDİN SOYKAN
Yazıları Paylaş
Enformasyon ve İdeolojik Formasyon
Eklenme: 2011-01-01 | Okunma: 314

ENFORMASYON VE İDEOLOJİK FORMASYON

 

Hayreddin Soykan

 

Müteakib makalelerimizde en ziyade yer vermeyi arzu ettiğimiz husus, “enformasyon”un bir nevî tarihçesi ve hassaten antik toplumlardan bugüne ne hüviyette bir içtimaî rolü, hangi “enformasyon vasıtaları” seyrinde üstlendiği. Bu noktada dikkatleri kendisine en çok çeken çatallanmalar, ilim adamlarının benimsediği bir terminoloji dahilinde “sözlü kültür” ve bilâhare “yazılı kültür” toplumları arasındaki bariz farklar kadar, günümüzün “elektronik yayıncılık” teknolojisiyle girilen bir diğer ve öncekilerden birçok bakımdan farklılık arzeden süreç olmakta. Olanca çeşitliliklerine ve kullanılan vasıtaların tüm bir toplum hayatını en geniş ve en derin mikyasta sarsan tesir ve yeniliklerine rağmen, değişmeyen “öz”, fert ve toplumun birbirini besleyip, kendisini bir diğerine yansıtan “ortak” kimyası olarak gözükmekte. Şimdi dilerseniz bu “kimya” üzerinde bir nebze durup, “enformasyon vasıtaları” ile üzerlerinde, mecazen kullandığımızı ihtar ederek elbette, ne tür “kimyevî işlemler” gerçekleştirildiğini sonraya bırakalım.

Burada altını çizmeye çalışacağımız hususlar, İBDA Külliyatına âşina gönüldaşlarımızın zaten malûmu; çünkü, nerdeyse tamamen okuduklarımızdan yansıyan ifadeler hâlinde ve orijinal olmaklığı bakımından zâtımıza ait pek de kayda değmez katkılardan ibaret bir çerçevede. Ne var ki, vazgeçilmez ehemmiyeti bakımından, “tekrar”ın da en üst seviyede belirleyici olduğu alanlardan biridir “enformasyon” bahsi. Çünkü “enformasyon”, fert ve toplumda bir “kimlik” teminine dairdir; “kimlik” ise, bir toplumu “kendisi” kılan “ortak” bilgi ve nitelikler bütününe dairdir ki, tüm bu “ortak bilgiler”, her toplumda mündemiç “KÜLTÜREL HAFIZA” tarafından, daha doğrusu bu hafızanın emanet edildiği fertler ve eserler tarafından, ayrıca farkında olunarak yahut olunmayarak mütemadiyen tekrarlanır, birbirine yansıtılır ve hep yeniden biçimlendirilir. Belli bir “içtimaî ve hususî öz”ün, her vesileyle, geçmişe dönük olarak canlandırılması, geleceğe dönük olarak yaşatılması, sürekli üretilip yansıtılması, “şimdi”de biçimlendirilmesi ve böylelikle hep yeniden HATIRLANMASI ve HATIRLATILMASI temin edilir. Demektir ki, değeri sahibinden bilinmek ve gösterilmek kaydıyla, hatırlamak ve hatırlatmak üzere “tekrar”, bazen bir “zorunluluk”tur. “Dil, konuşularak yaşar!” hikmetince, “bilinenler aracılığıyla bilinmeyene köprü kurmak” için, “bilinenler” dairesinde saydığımız hikmetleri hep “bilinir” kılmak ve toplumda “sembolleştirmek”, bazen bir vazifedir. “Yerinde sayan bir kimlik”ten belki daha kötüsü, erozyona yüz tutmuş hafızasıyla “yitirilen bir kimlik” temâyülüdür bizce. Bu kadarıyla kalmaz çünkü hâdise ve “yaşadığı gibi inanmaya başlamak” tehlikesi baş gösterip, “kimlik krizi” denilen âidiyet bunalım ve kaymaları görülür burada. Artık böyle bir girişten sonra, “ortak hafızamız”ı tazelemeye çalışabiliriz o hâlde.

Öncelikle; “varoluş ferden yaşanır” ve doğan her insanın topluma katılıp bir fert olması, taklitten dereceler içinde tahkike uzanan bir süreç dahilinde, şuurunu "yıkması, yapması ve zenginleştirmesiyle" gerçekleşir. Yine, insanoğlunun dil aracılığıyla kendisini keşfedip muhitiyle etkileşim içinde topluma katılması süreci, sürü halinde yaşayan hayvanların mükerrer içgüdülerinin tersine, daima şuurlu ve gayeli, lâhzalık değil süreli bir davranış serisine karşılık gelirken, tabiatta “tek başına” kalmış ve bu yüzden şuurlandırılmamış bir insanın, "insan"lıktan pek bir nasibi olmaz. Balta girmemiş ormanlarda yıllar sonra bulunan ve tek başına yaşadığı için "hayvanlaşmış vahşi"lerin, fizyolojik olarak "insandan olma"larından başka, ahlâkî anlamda “insanî” tek bir orijinalitesi mevcut değil bu bakımdan. Doğuşundan itibaren sürüye katılıp, türünün programlanmış içgüdülerini ölümüne dek sürdüren hayvanın tersine, insan için başlangıçta insiyâkî bir mahiyet belirten hayat, zaman içinde giderek “zaman dışı” bir şuur buudunun hazırlop değil HAZIRLAYICI niteliğine kavuşur. Aynı şekilde, “şuurlu” insan hayatı, toplumundan ilk başta “taklit” yoluyla aldığı "elsiz kolsuz tecritler" niteliğindeki “dil-düşünce” etkisini, benliğinde yeni ve kendine has "bütün bir dünya kuran" bir akışla ORİJİNALLEŞTİRİCİ bir seyir takib eder. “Toplumunun kimliği”nden kopmaz ancak, “kendi kimliği”yle bu “ortak” kimliğe katılır.

Anlaşılacağı üzere, toplum içinde şuurlandırılarak "fert" keyfiyetine kavuşan insan, kendisinden sonrakine de şuurlandırarak, ona "toplumun bir ferdi" niteliğini kazandırır. İnsan, mânevî anlamda hem “müessir” hem de “müteessir” olabilen bir nitelik belirttiği içindir ki, toplum bir "etkileşim sistemi" fonksiyonu görür. Böylelikle, tek yönlü müessir olma yahut tek yönlü eser olma kalıbını, böylece "kütle" olma iftirasını da kırarak, her ferdin bir başka dünya veya âlem oluşunu tesciller.

Kitlelerin şuursuz kütleler olamayacağı ve "dalgalar üzerinde salınıp duran şamandıra örneği" yakıştırmasını haketmediği anlaşılırken, belki böyle nitelendirenlerin kasdettiği bir diğer inceliğe dikkat çekmek doğru olur: Varoluşunu, varoluş hakikatini her safhada muhasebe ederek bütünleyenle; bunu nisbeten pasif bir nitelikte, hazırlop ve derinliğine muhasebe edilmemiş verilerle inşâ eden arasındaki kalite, tahkik ve "tesir edici"lik farkı!.. Tahkik ve taklit farkı!.. Davranma ve davranışlarını kontrol bâbında, daha çok etkileyenler bir safta, daha çok etkilenenler diğer safta. Tesiri tâdil edilmemiş “enformasyon”un mağdurlarına, “kimliği kaymış”lara, çoğu bu ikinci grupta rastlanır zaten.

 

"KENDİ"NDEN HAREKET OLARAK "TEKNİK"

İnsan topluluklarının "kütle" olmadığını, aksine, mânevî bakımdan "tesir eden" yahut "tesir alan" olarak faaliyetlerde bulunduğunu belirttik. Peki, bu “şuurlu insan” faaliyetlerinin niteliğini nasıl değerlendirmeli? Yani, insanları faaliyete sevkedenin, onlara neyi nasıl yapacağını öğretenin ve insanlardaki birlik noktalarıyla ayrılıkları belirleyenin ne olduğunu nasıl ele almalı? Biz, “ideolojik formasyon”a varacak bir hat üzerinde, “teknik” kavramı muvacehesinde “yaklaşmayı” deneyelim ve İBDA Külliyatının “hafızamızdaki” rehberliğinde, az çok anladıklarımızı nakle devam edelim.

İdealde ve pratikte gözlenen birlik ve ayrılıkları anlamanın yine insanın "kendi"sinde düğümlendiği ve yine insanın "kendi"sini anlamaktan geçtiği hususu öncelikli olsa gerek. Öyleyse, bu öncelikli gördüğümüz hususa, insan faaliyetleri dendiğinde ilk hatıra gelen kavramlardan "pratik" veya "teknik" kavramlarını anlamaya çalışmakla bir giriş yapmaya çalışalım.

Pratik veya teknik dediğimiz, insan faaliyetlerinin ruhî çabaya dayanması ve "ben" şuurundan çevreye açılması göz önüne alındığında, şöylece izah edilebilir sanırız: Ruha kendini dayatan varlığın, ruhun sıçrayarak kendini (süje-fail olarak) her dem üstte tuttuğu (duygu-düşünce-iradî davranış hâlindeki) YAPMAK verimine yolaçışı, bununsa aynı ânda ruhun ruhla “sezilişi-bilinişi” tarzında BİLGİ'yi tecelli ettirişi, “ruhî bir pratik” değil midir? Yahut “pratik”ten kasıt, başına “ruhî” sıfatını koyalım koymayalım, başka nedir? Şu hâlde, şuurlanmış her fert, "kendinden hareketli" vasfını hâizdir diyebiliriz. Ve aksiyonunu kendindeki istidadın açığa çıkışı halinde gerçekleştirmesi bakımından, bir diğer insanla ortak bir paydada buluşuyor demektir: “Kendinden hareketli” oluşuyla aynı, hareket yönü ve karakteriyle farklı.

O halde pratik veya teknik, insanın “kendisi”nin dışında ve dışarıdan ithal edilebilecek bir “nesne” olmayıp, "kap, dibine sızdırır!" hikmetince, ruhta ve fikirde neye mâlik olunmuşsa, ancak onun açılımı ve ifadesi mesabesinde değerlendirilmek ve "değer" verilmek durumunda. Şimdi soru şu: Nasıl bir “ruh”, nasıl bir “fikir” ve nasıl bir “ruh ve fikrin” can verdiği toplum nizamı? Aynı çizgide, teknik ve teknolojiye de kan ve can verecek nasıl bir “ruh ve fikir”? Öyle ya, vurguladığımız üzere, teknik ve “sistemli” çerçevesiyle teknoloji, dışarıdan ithal edilen değil, içeriden ifraz ve ifade edilen bir keyfiyet olmak borcunda. Teknoloji bahsini yeri geldiğinde biraz daha açmaya çalışacağız. Ama önce, fert ve topluma hayatiyet, hâkimiyet ve medeniyet bahşeden bir “ruh ve fikir” çerçevesi olarak "ideolocya-dünya görüşü"ne bir bakalım.

 

"İDEOLOCYA-DÜNYA GÖRÜŞÜ" VE TOPLUM NİZAMI

Pratik veya teknik kavramını, "kendi"nden hareket (duygu, düşünce, iradî davranış) veya "kendi"nden hareketle "verim-eser-aksiyon-amel" oluşu minvalinde açıkladık. Ya "kendi"mizi nerede arayacağız? İşte "kendi"mizi arayış ve ifadede başvuracağımız kavram ve alanlardan birkaçı: Dil, dünya görüşü, ideolocya, ideal, toplum malûmu, küllî malûm, küllî ruh... Doğru, tam, geniş, derin ve teferruatlı bilgi için İBDA külliyatına başvurulması gereğinin altını çizerek, “dil ve dünya görüşü” ilişkisiyle mevzuumuza devam edelim dilerseniz.

Dereceler içinde hakkını verip verememesi bir yana, kazanılmış bir "kâinat planı" halindeki “dil” içinde duygu, düşünce ve iradî davranışlarını ortaya koyan insanın bu fonksiyonu, dilin bir “dünya görüşü” kıvamında ferdin ruhunda şekillenmesine karşılık gelir. Dil ayrıca öğrenilir, dünya görüşü ayrıca kazanılır denilemez bu bakımdan, en azından ilk başta; bu ikisi, birbirini karşılıklı tâyin edip geliştiren ruhî bir faaliyet sürecinde öğrenmekle yapmayı kaynaştırır. Burada, ferdin, doğduğu ândan itibaren kendisini içerisinde bulduğu “dilde mündemiç” dünya görüşüyle beraber, çevresinden gelen tüm bir etkiler bütününe vereceği tepkiler bütününün “hususiyet”i olarak, bir “şahsiyet” ifadesine büründüğü de söylenebilir.

İBDA Mimarı'nın tesbitiyle "ideolocya manzumesi, sistem, dünya görüşü" şu demek:

"Eşya ve hadiseleri kavramanın mizaç (karakter), üslûb (ifade tarzı) ve usul ölçüsü oluyor. Usul ne demektir?.. Bir ilim veya tekniğin asıl mevzuundan önce öğrenilmesi gereken başlangıç bilgileri, «esas» a götüren yol olarak «metod» karşılığı. O hâlde dünya görüşü, sistem, ideolojik vahidler (mevzular ve mevzu bölümleri) manzumesi... Evet; bunlar, varlığa yanaşan şuurun mizaç, üslûb ve usul ölçüsünü gösteren, bu mahiyetiyle de her türlü mevzuuyla kayıtlı (ilim ve teknik) idraktan önce, yani bir mevzuya tahsis olmuş mahâlli idraktan önce gelen tekniktir. Teknik neydi?.. Uygulama, pratik, hareket, emek, yapma varlık..." (1)

Gördük ki, ideolocya veya dünya görüşü; "mizaç, üslûb ve usul ölçüsü" oluşuyla her insana, her mizaca ve hareket çerçevesine, her insanî oluş şubesine ölçüler verici, kendini hep yeniden her şuur ve her alanda üretici, aynı merkezî bütünlükte buluşurken sayısız alanda farklı farklı tezahür edici bir bünye... Karşılıklı etkileşim bünyesi...

Yine İBDA Mimarı'ndan vereceğimiz bir diğer "ideolocya" tarifi:

"Fert ve toplum arası inanılan ve bağlanılan fikirler manzumesi... Ferdin ve toplumun inşâındaki bütün esasları veren fikirler manzumesi" (2)

Sözkonusu ideolocya manzumesinin bir “devlet ve toplum nizamı” şeklinde hayata tatbiki; tatbikçilerin, iş ve oluş sahalarına bağlısı oldukları ideolocyayı "bilmeyi bilici" bir şahsiyet ve mesele çözücü keyfiyet kıvamını tutturmuş olarak taşımalarıyla realize edilebilir elbette. Mevcut “insan ve toplum” zemini üzerinde, böylece kurulur “yeni nizam, yeni insan”…

Biliyoruz ki her toplum, tarihin binlerce yıllık kültür bakiyesi üzerinde mensublarını kendine bağlayan din, dil, an'ane, örf, tarih, ideal ve kavim ortaklığı gibi değişik faktörlerin belirleyici ve bütünleyici olduğu; böylece fertlere belli bir topluma mensubiyet fikri kazandıran “orijinal kültür”üyle medeniyet tarihindeki yerini alır. Dinamik bir hüviyet arzeden sözkonusu kültür vasatı, bir "toplum malûmu" halinde, içinde doğana nelerin duygu, düşünce ve davranış planına çıkabileceğini “kodlayıp”, onun bir bilgilenme macerası seyrinde gerçekleştireceği ruhî tekâmülünün "sırra açık" ve önceden kestirilemez verimini de kendine katarak hayatiyetini sürdürür ve zenginleşir.

İBDA’dan öğrendiğimiz üzere, "sıradışı", -inkılâb çapında meselâ!- "bir sıçrama" olmaksızın; bir fert, içinde doğduğu toplumun "şuur süzgeci"nin kazandırdığı duygu, düşünce ve davranış alışkanlıklarını, bir diğer ifadeyle, akıl, ahlâk ve nizamını ister tamamen isterse kısmen redde yeltensin, eleştirisi aynı "şuur süzgeci"nden geçeceği için, hâkim dünya görüşünden tamamen bağımsız bir kimlik kazanamaz. Bizler, bahsin “İNKILÂB” tarafında durduğumuz ve “YENİ BİR ŞUUR SÜZGECİ” temininin mücadelesini verdiğimize göre, “bizim” toplumumuza da kısaca temas etmenin yeri.

İdeal bir toplumda fertler nasıl yönlendirilir veya kendisinin, muhiti ve toplumuyla ilişkilerinde arzulananı yapması, arzulanmayanı yapmaması bakımından nasıl denetlenir, gerektiğindeyse engellenir? Her evin kapısına bekçi mi dikilecektir, her enformasyon vasıtası polisiye kontrol altında her ân teftiş mi edilecektir, yoksa toplumdaki fertler sayısınca ajan mı istihdam edilecektir?

Bu faraziye en başta “aritmetik” olarak imkansız gözükmektedir. Şöyle ki:

"1000 kişilik bir toplulukta bile, insanların birbiriyle kurabilecekleri bire-bir ilişkilerin toplamı (n (n-1)/2 formülüyle) 49.500'dür. Demek ki, on milyonluk nüfusu olan küçük bir «disiplinli» toplumda, gözetilmesi ve denetlenmesi gereken bire-bir ilişki hatlarının sayısı, yuvarlak hesab elli milyonu bulur. (Aslında 49.500.000.dir ama, yöneticiler birbirlerini daha yakından kollamak zorunda oldukları için bu sayı elli milyonu bile geçer!). Buna bir de ikili, üçlü, beşli... gruplaşmaları ve gruplararası iletişim hatlarını ilave ederseniz, hesab iyice karışır. Ama yine de, birçok toplumda bu hesabı görebileceğini zanneden aklıevveller çıkmıştır. Daha da çıkacaktır... Ve bunlar, yani insanların her an ne yaptıklarını denetim altında tutmayı kafalarına takmış olanlar, bu tutkularını kendilerince meşrulaştırmayı da ihmal etmezler. Bunlar genellikle kendilerini toplumun babası gibi gördükleri için, yaptıkları işi de toplumu kollamak, ona kol kanat germek, onu «uçurumlara sürüklenmekten kurtarmak» olarak algılarlar" (3)

İçtimaî hayatın sağlıklı bir bünye canlılığında istikrarlı deverânı, içtimaî muvazenenin her safhada kurulabilmesine bağlı olduğuna göre; buysa, içtimaî muvazenenin ifadecisi ve kefili olduğu şahsî-zümrevî çıkarlarla toplum çıkarlarının uyumunun, aynı şekilde, gaye ve hasretlerle halihazırdaki gidişat ve verimlerin taban tabana zıtlık arzetmemesinin, yine, inanç ve ideallerle söylenen ve yapılanların birbirini çelmemesinin teminine bağlı olduğuna göre, ne yapmalı ki, ferdin çıkar ve ihtiyacıyla toplumun çıkar ve ihtiyacı bağdaştırılabilsin? Neyi nasıl yapmalı ki, “mizaç, üslub ve usul” farklarının binbir türünü bağrında taşıyan fertlerin, istihdam ve istihsal sahalarının binbir çeşidi içinde, diğer fertlerle ve toplumuyla ilişkisi seyrinde, yine tüm bunların üstünde ve her toplum katmanında, İÇTİMAÎ MUVAZENE kurulsun? Bu noktada, tekrar “dil” bahsine dönmek isteriz.

İBDA fikriyatının takibçilerinin malûmu olduğu üzere, dil, “ortak” bir "mânalar âlemi" temin edici yahut ettirici "semboller dünyası" oluşuyla, bir "dünya görüşü" vasfı da kazanır. İşte bu sembollerin dolaşımı ve kültür hayatı boyunca çok çeşitli mizaç ve oluşların rengine bürünerek fikir zenginliğini temin çabası; ancak çok yönlü, kapsamlı, yaygın ve "sirayet edici" çap ve güzellikte bir "kültür politikası"nın sürdürülmesine bağlı gözüküyor. Ve, daha rafine bir anlamda, “kültür-irfan” dediğimiz haslet, yalnızca aydınların inhisarında ve ilgi alanında değil, en basit fert ve meslekten en seçkinine kadar, ne yapacağından nasıl davranacağına, hayatın her sahasını kuşatıcı bir “fikir pusulası” değerinde. İnsanın hayvandan farkı, onun “kültürlü bir varlık” olarak, KÖKLÜ VE SİSTEMLİ biçimde “duyarak ve bilerek” davranması ve bunun en basit işten, “keşif ve buluş dehâsı”na kadar böyle olduğu gerçeği değil mi? Demek ki; dilin, dünya görüşünün, yine, tüm bir tarih mirasını kucaklayıp istikbâle uzanan bir kimliğin ifadesi olarak kültürün toplumdaki gelişimi, genişliği ve zenginliği de; "enformasyon"un, her unsuru yerli yerinde, gerektiği biçimde ve yeterince sunulup gerçekleştiriliyor yahut gerçekleştirilemiyor oluşuyla derinden ilgili. “Dolaşım”da olmayan “ideal”, mezarındadır çünkü. “Enformasyon”, her ferde ve toplumun her zerresine sirayet etmiş bir “kan dolaşımı”na da nişânedir çünkü.

Biraz önce, “her kapıya bir bekçi mi dikmeli?” diye sorarken, içtimaî rol ve vazifenin öğretilmesinden veya dikte edilmesinden çok, sevdirilmesinin; böylelikle, güzele duyulan "aşk"ın "velûdiyeti-doğurganlığı" gibi, kendindeki istidadın zevken geliştirilip, veriminin fert ve toplumun istifadesine sunulmasının ne kadar tabiî ve o kadar da elzem olduğunu hissettirmiştik. Telkinle aldığını tahkikle bulma, ideolojik bünyeden devşirdiği ipuçlarını üzerinde olduğu iş ve oluş sahasında açıp doğrulama ve zenginleştirme, her ferde kazandırılması gereken bir “ideolojik formasyon” işte bu bakımdan. Bu “formasyon”un tabiî hususiyeti; “irfan” dediğimiz "bilmeyi bilici" kıvamı tutturmak; bu sayede, maruz kalabileceği her türden "ham bilgi"yi, bu niteliğiyle enformasyonu, veri bombardımanını, artık nasıl nitelersek niteleyelim, her çeşit malûmatı bünyesine mâledici fikir cehdiyle “inandığına uygun hâle getirmek”tir diyebiliriz. "Balık tutmayı öğretmek" misâli sözkonusu "bilmeyi bilicilik", "kendinden" bir tabiîlik arzeder ki, İBDA'nın "kendinden zuhur" diyalektiğinin, hangi fikri ve "kendinden hareket-aksiyon"u temin edici ve ettirici olduğu sanırız bir nebze anlaşılmış olur. Öyleyse, bizim toplumumuzda fertler, güdülen değil, kendisine nasıl davranacağının alternatifleri sunularak aydınlatılan, kereste misâli yontulan değil, çeşit çeşit meyve vermek üzere en verimli “kültür” toprağında yetişen ve yetiştirilendir.

Zaten ideal bir toplumda fert ve toplum arası her türlü ilişki, “ideolojik formasyon”u geliştiren, perçinleyen ve zenginleştiren bir nitelik kazanacaktır. Çünkü, “ideolojik formasyon”un gayesi olan “dünya görüşü”, o toplumda her meselede yaşayan ve yaşatılan, hem öğretilip hem konuşulan bir DİL’dir; içinde doğan ve büyüyen için, ANADİL.

Devam edeceğiz.

 

Kaynaklar:

1) Salih Mirzabeyoğlu, Necib Fazıl'la Başbaşa /-İntibâ ve İlhâm-, İBDA Yay., 2 Basım, İstanbul 1989, s. 102

2) A. g. e., s. 94

3) Nabi Avcı, Enformatik Cehalet /-Kitle Kültürü-, Rehber Yay., İstanbul 1990, s. 122

 

Kaynak: Aylık Dergisi, Mayıs 2008

Bu Yazı için İlk Yorumu Sen Gönder
İsim
Email
Mesaj



Dergimizin Son Sayısı Çıktı!
Sayı: 2 - II.Dönem Güz 2011



Anasayfa | Yazılar | Haberler | Seçtiklerimiz | Dergiler | Dergi Aboneliği
Künyemiz | Hakkımızda | Bayilerimiz | Dergimize Yazın | Web Sitemize Yazın
                                 Copyright © Telif Hakları AKADEMYA'ya Aittir