DİL MESELEMİZ ÇEVRESİNDE
Hayreddin Soykan
“Dil, atalardan bize kalan bir miras, bir emanettir; kuşaktan kuşağa
aktarılan bu emanete karşı, paha biçilmez, mukaddes ve dokunulmaz şeylere karşı
duyulan saygı gösterilmelidir.” (Nietzsche)
Nasıl Güdükleştik?
“Güdük” kavramı tıbta
şöyle tarif edilir: “Bir organ yahut iskeletin bir bölümünün, cerrahi teşebbüsle
veya bir TRAVMA sebebiyle vücuttan ayrılması neticesinde, o organdan geriye
kalan bölüm”. Bir bakıma, ahı gitmiş vahı kalmış, eskisi gibi çalışamayan,
kendinden beklenen fonksiyonu gösteremeyen, şeklen az veya çok var olsa da
fonksiyonca eski gücünden mahrum uzuv…
Herkesçe bilinen
anlamıyla, yine “güdük”: “Büyüyememiş, küçük kalmış, bodur kalmış, bitmemiş, tamamlanmamış,
sonuç vermemiş, gelişmemiş”. Diğer bir ifadeyle, yine şeklen az çok mevcutken,
gelişiminin belli bir safhasında durmuş, artık kendisinden bekleneni veremez
olmuş bir şey, bir hadise, bir uzuv veya bünye…
Tıbta “güdük” bıraktıran
faktörlerden “cerrahî teşebbüs” ne demek malûm, ya “travma”? O da şöyle “Canlı
üzerinde (normal) beden ve ruh acısından daha önemli ve etkili yaralanma
belirtileri bırakan tecrübe”.
Peki, böyle bir
“travma”nın, onu yaşayanda yolaçtıkları? İşte bir tanesi: “Dissosiyatif amnezi
dediğimiz, travma öncesi, esnâsı veya sonrasına ait olayları hatırlayamama; ne
olduğunu, ne yaptığımı bilmiyorum, kimlerle konuşmuşum, nerelerden geçmişim
bilmiyorum, bir de baktım buradayım, hatta şimdi neredeyim bilmiyorum!” durumu.
Yani, tam da toplumumuzun bugünkü hâlet-i ruhiyesi…
Ya bu “dissosiyatif” de ne
ola ki derseniz, sorunuzu şöyle cevablıyor uzmanlar: “Ruhî dünyamızdaki iç uyum
ve harmoninin kaybına genel olarak sağlıksız dissosiyasyon adı verilir.
Dissosiyasyon kelime olarak ayrılma, bölünme, kopma, çözülme gibi anlamlar
taşır. Psikolojik açıdan ise, kişinin zihninde yeralan duygu, düşünce, hatıra
ve benzeri muhtevaları geçici olarak kompartımanlaştırması, bir kenara koyması
anlamına gelen bir mekanizmadır. Bu mekanizma aşırı ölçüde olduğunda, kişinin
ruhî bütünlüğü tehdit altına girer.
Bahsi içtimaî sahaya
taşırsak, bugün dünya üzerindeki hemen her toplumun kendi tarih ve hususiyetleri
dairesinde “tecrübe” ettiği “cerrahî teşebbüs” yahut “travma”lardan söz
edebilsek dahi, burada kendi toplumumuzun tecrübe ettiğini ve bunun yolaçtığı
bazı neticeleri tasvir etmeye çalışacağız.
Evet, Kanunî’den önce
bizde herkes ve herşey bir “bütün” hâlindeyken, hem bünye bütünü hem bünyeye
dahil uzuvlar kendilerinden beklenen fonksiyonu pek güzel yerine
getirebilirken, yani “ahlâk telâkkisi ve dünya görüşü” bakımından herkes ve
herşey birbirine her mânâda muvafık “ideolojik” bir birlik, bütünlük ve
tamamlayıcılık arzederken, diğer bir ifadeyle “ne yapmamız gerektiği ve kim
olduğumuz” üzerinde içtimaî benliğimizde henüz şübhe ve inkâr bulutları toplanmamışken,
kısacası “inandığımız”la “yaşadığımız” arasında aşılması zor duvarlar daha inşâ
edilmemişken, olanlar oldu.
İlk başladığında pek göze
çarpmaz, ama giderek vücudun her yanına sirayet eden ve artık saklanamaz bir
kangren gibi, toplumumuz, demek ki “kültürümüz”, demek ki “dilimiz”, Üstad
Necib Fazıl’ın tesbitiyle, Kanunî’den bu yana “ruhî” bir gerileme, bir bozulma,
bir dejenerasyon çığırına girdi.
İslâm aşkını, İslâm
vecdini, tümünü “var” kılan İslâm ahlâkını, her “yeni” zamanda hep “yeni” fikir
verimleri ortaya koyması gereken İslâmî dünya görüşünü günden güne yitirmekten
neş’et eden bu içtimaî “travma”nın herkes ve herşeydeki “dejenere” akisleri,
günden güne azmanlaştı; maddî ve manevî cihetlerden zerre zerre, parça parça,
kısım kısım bünyeyi parçaladı, çürüttü ve kokuttu; giderek her sahada bugünkü
çapına ulaşan acziyet ve mahviyet levhalarını doğurdu.
Neticede, üstte geçen “dissosiyasyon”
kavramının çerçevesine girecek tarzda, “travma sonrası” hafıza kaybı, kimlik
kaybı, duygu ve düşüncelerin birbirleriyle aynı “kök”te buluşup beslenerek
bünyeyi “ileriye” intikal ettiremesi, içtimaî kültür unsurlarının “dudaklar
başka söyler, bacaklar başka yürür” minvâlinde ayrılıp savrulması niteliği
belirten “salgın” içtimaî hastalık, gittikçe gelişir ve derinleşir oldu.
Üstad’ın “İdeolocya Örgüsü”ndeki ifadesiyle:
“Doğudan fışkırmış,
Doğunun gerçek ruhuna ermiş, onu örnekleştirmiş, nefsinde halkalamış, Batıya
doğru yürütmüş, handiyse Batıyı devirecek hale gelmiş; sonra kabuk üstü donup
kalmış, yeni zaman yemişlerine can verecek kök feyzini emmekten uzak yaşamış,
doğurucu ve yaşatıcı aşk ve çile dairesinden kayıp çıkmış, hikmetini kaçırdığı
şekillere incisiz istiridye kabukları gibi tutunmaya çalışmış; ve sonra doğan
ve gelişen Batının karşı saldırışları önünde topyekûn Doğuyla beraber
gerilemiş, geriledikçe gerilemiş, bir uçurumdan öbür uçuruma sürüklenmiş, fakat
sükûtun dibini boylamış, gizli bir bünye sırrı yüzünden hastalığa dayanmış,
apışmış ve donmuş, devir devir sahte ve gülünç kurtuluş hareketlerine şahit
olmuş, nihayet büsbütün tasfiye vaziyetine düşmüş, bir şahlanışta kendisini
yalnız mekân çerçevesinde kurtarabilmiş, derken işin satıh ve maddede en
dizginsiz Garp taklitçiliğine ve öz kök alâkasızlığına döküldüğünü görmüş,
zaman çerçevesindeyse bir türlü kurtarıcısını bulamamış bir millet olmak
şuuruna sımsıkı bağlıyız.”
Özetlersek, Kanunî
öncesinde biz, tam ve sağlıklı bir bünyeydik. Yalnız, kademe kademe öyle iniş
devrelerinden, öyle “travma” dönemlerinden geçtik ki, o eski sağlıklı bünye
gitti, bir isim ve ne olduğu tartışılır bir cisimden ibaret “güdük” bir toplum
kaldı geriye. Gelişimi bir noktada durmuş, kendini yenileyemeyen, kendini
bertaraf etmeye gelenlere direnemeyen, bilâhare nefs emniyetini kaybeden, maddede
küçülen, mânâda büzülen, “kimlik bunalımı”nı şifâsı güç bir raddeye taşıyan ve
Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet safhalarındaki gibi “intihar” benzeri
yeltenişleri “tedavi” addeden bir toplum olduk.
Uzatmadan, gelen gideni
arattı, toplumu beterin beteriyle tanıştırdı, işte “Kemalizm” tecrübesine de,
bu tersine gidişe sadece nihaî ve öldürücü bir “tüy” dikmek kaldı.
İçtimaî Güdükleşmenin İlacı
“Dissosiyatif” bozukluk
demiştik. Tıbta, “travma” sonrası bu nevî bozukluk yaşayanlara tavsiye edilen
“tedavi” yalnızca şu:
“Dissosiyatif bozukluklar
bir ilaç tedavisinin henüz bulunmadığı tek psikiyatrik bozukluk grubudur.
Serotonerjik antidepresanlardan yararlanılabilir, ancak etkisi sınırlıdır. Tek
yararlı tedavi yöntemi psikoterapidir, psikoterapi ile tam iyileşme olanağı
vardır. Dissosiyasyonun psikoterapisi ancak bu konuyu bilen terapistler
tarafından yapılabilir. İyi yapılmayan psikoterapi yıllar da sürse sonuç vermez
ve kişinin yardım alma ümidini ve terapiste güvenini körelttiğinden, sonraki
müdahaleleri de güçleştirir”.
İşte bizim toplumumuzun
da şiddetle böyle bir “terapi-tedavi”ye ihtiyacı var. Mevcut “ruh ve kafa”yla,
yani gerçekte bu “ruhsuzluk” ve bu “kafasızlık”la asla erişemeyeceği, zaten
bugüne dek de erişemediği, ancak ruhî sağlığına kavuşursa erişebileceği ve şu
ân için “kel başa şimşir tarak” vasfı arzeden “maddî” ve “iktisadî” gelişme
hayallerine değil, ruhî ve fikrî tedaviyedir onun “aslî” ihtiyacı! O hâlde, ihtiyaç
duyulan “tedavi” bizce biriciktir ve “dissosiyatif” bozukluğun yegâne ilacı
olarak takdim edilen “psikoterapi”ye benzer, ancak çok farklı ve onun ötesinde
bir “terapi-tedavi” keyfiyetinden başkaca bir şey değildir: LOGOTERAPİ!
“Psikoterapi'de Yeni Bir
Yaklaşım: Logoterapi ve Viktor Frankl” başlıklı çalışmasında, Dr. Abdülkerim
Bahadır şöyle açıklıyor bize “Logoterapi”yi:
«Adını Yunanca bir kelime
olan "Logos" (Anlam)'tan alan Logoterapi (Logotherapie), Viktor
Frankl öncülüğünde kurulmuş yeni bir psikoterapik yaklaşımdır. "Anlam"ı
merkez kavram olarak kabul eden bu ekol, "anlam kazandırma yoluyla
terapi"yi temel tedavi metodu olarak benimser. Logoterapi'nin savunduğu "anlam yoluyla
terapi" düşüncesi, an’anevî psikoterapinin savunduğu "terapi yoluyla
anlam" düşüncesine tamamen ters bir anlayışa karşılık gelir. An’anevî
psikoterapi anlayışı, anlama ulaşma; kendini gerçekleştirme; olmak istediği
gibi olma; mutluluğa ulaşma vb. gibi sağlıklı bir kişiliğin ifadesi olarak
kabul edilen niteliklere ulaşmayı, örneğin Ödipal çatışmaları çözmeye, iğdiş
edilme korkusundan kurtulmaya bağlar. Oysa psikolojik tetkikler açıkça
göstermektedir ki, anlamlılığın gözardı edildiği bir girişimde, ortadan kaldırılan
her nevroz, yerini çoğu zaman "Varoluş Boşluğu"na bırakmaktadır. Bu tarz
trajik bir neticenin en önemli sebebi, insanın en temel temâyülü olan “anlam arayışı”nın
dikkatten uzak tutulması ve tatmin imkanından mahrum bırakılmasıdır.»
“İnsan” adlı son eserinde
Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun çerçevelediği veçhile:
“Logoterapi, hastaya
kendi hayatında mânâ bulması için yardım etmeyi bir görev saymaktadır.
Logoterapi, hastanın, kendi varoluşunun gizli logos’unun (mânâsının) farkına
varmasını sağlaması ölçüsünde tahlilî bir süreçtir”.
Mecazdan hakikate
kıvrılırsak, bugün toplumumuzun yitirdiği ve “ehil olmayan terapistler”in sahte
kurtuluş formülleriyle tedavi ümidinin en şiddetli mikyasta örselendiği
keyfiyet ve hususiyet, toplum olarak bizim “varoluş” mânâ ve misyonumuzdur, aynı
şekilde “tarih muhasebemiz”dir, demek ki “kim” olduğumuz ve “ne” yapmamız
gerektiğidir.
Bir başka deyişle, fert
ve toplum olarak hem dünümüz hem bugünümüz hem yarınımız bakımından, nereden
gelip nereye gittiğimizi kalem kalem örgüleştiren, saha saha yapılması gerekeni
istikametlendiren, bizden olan ve olmayanların en derin katmanlarına kadar
kritiğini gerçekleştiren, toplum olarak istikbâlimizin kefili ve imkânlarımızın
gelişme zemini olacak bir “ideoloji”, bir “ruh ve fikir” mimarîsidir bizim tek
ilacımız. Bizi yeniden sağlığa, yeniden birlik ve bütünlüğe, yeniden içtimaî
hafızamıza, yeniden öz benliğimize, yeniden “hâkim” bir şahsiyet ve keyfiyete
kavuşturacak bir “ruh ve fikir” sistemi, tümünü temin edici bir “ahlâk” kökü, görüşü
ve bünyesidir. Kalbimizdeki “normatif”, yani değerlendirici ve emredici
“otorite”yi yitirdik önce biz. Diyor ya Üstad:
“Ruh ve ahlâk, herhangi
bir fayda mevzuunda, insan iradesini hayra yöneltecek tek müessir olduğuna
göre, bu ana müessir üzerinde herhangi bir inhiraf, artık başka şubelerdeki
inhirafların o şubelere mahsus çerçeveler içinde düzeltilmesini imkânsız kılar.
Beni anlıyor musun? Meselâ balmumundan yapılmış bir heykel topyekûn erirken, o
heykelin kayan burnunu, düşen gözünü, çarpılan ağzını ve kopan kolunu ayrı
ayrı, müstakil olarak düzeltmeğe kalkmaktan bir şey çıkmaz. Heykelde, bütün bu
unsurların tecelli zemini olan topyekûn vücudu kurtarmak lâzımdır. Bir
cemiyette topyekûn ruh ve ahlâk dâvası bütünleşmeden, herhangi bir idarî,
içtimaî, iktisadî, sınaî, ilmî, siyasî, edebî, beledî, sıhhî ve daha bilmem kaç
türlü dâvayı mevziî çerçevelerde hal ve fasletmeğe kalkmak; biraz evvel işaret
ettiğim gibi vebalı bir hastanın dudağındaki çatlaklara (pomat) sürmekten
farksız olur.”
“Bilenler bilmeyenlere
nakletsin” hikmetine istinaden bildirelim ki, Kanunî’den bu yana 500 yıldır
beklediğimiz “kurtarıcı ilaç”, çürütülen ve kurtlandırılan medeniyet çınarımızı
yeniden diriltip “ahlâk kökü”ne bağlayacak “can suyu”, yine bu toplumun en
seçkin çocuklarınca örgüleştirilmiş, geliştirilmiş ve hâlen de geliştirilmektedir.
50 küsur eseri, destanlık çile ve emeğiyle “Yürüyen Büyük Doğu”nun mümessili
olarak Salih Mirzabeyoğlu’nun tesbitiyle, “Büyük Doğu” ruh ve anlayış
sisteminin mimarı NECİB FAZIL, işte bu “misyon”un KURUCU mümessilidir:
"Beş asırlık tarih
dilimimizle birlikte içinde yaşadığımız çağın nabzını yakalayan ve ideali
aramayla toprağa bağlanma arasındaki bir berzahta kıvranan insanoğlunun oluş
ıstırabını hakikatin hakikatine nisbetle heykelleştiren adam…”
İktibasta geçen “Beş
asırlık tarih dilimimizle birlikte içinde yaşadığımız çağın nabzını yakalayan”
ifadesi şu bakımdan son haddiyle mühim ki, bir toplumda onu yaşatıcı “ruh ve
ahlâk”, ona kimlik ve istikamet kazandıran “kültürel hafıza” ve onun hayat
tarzını nesilden nesile intikal ettiren “gelenek” örselenmeye başlayınca, toplum
ve kültür unsurları oradan oraya savrulmaya ve iç bütünlüğünü yitirmeye
başlayınca, yitip gitmemek için yapılması gereken ilk iş, Batıda “KANON” da
denilen, “Büyük Gelenek” mimarîsini tesbit edip GÖRÜNÜR ve PAYLAŞILIR
kılmaktır.
Yani, artık o toplumun
vazifesi, geçmişte başka başka “intikal” tarz ve müesseseleriyle “yaşanılır”
olan bu “içtimaî ruh” ve “kültürel formasyon”u, bir başka deyişle, “gelenek” sayesinde
bizzat yaşandığı ve tatbik edildiği için KALEM KALEM ÖLÇÜLEŞTİRİLİP TESBİTE VE
YAZIYLA ESERLEŞTİRMEYE çoğu gerek göstermeyen bu “içtimaî ruh” unsurlarını, bu
kez bambaşka bir “müesseseleştirme” tarzıyla “ihyâ” ve “inşâ” etmektir. Bir diğer
ifadeyle, “BİZİM” OLAN VE OLMAYANLARIN, ruh, ahlâk, fikir, sanat, aksiyon, kök,
köken, gelenek, örf, kısaca fert ve topluma şâmil tüm ayırdedici husûsiyet ve
müesseselerimiz çerçevesinde, “TEKER TEKER” ve bir “MİMARÎ BÜTÜNLÜK” hâlinde
eserleştirilmesi, bir “ruh ve fikir sistemi” hâlinde örgüleştirilmesidir
gereken. Yeniden “hayata dönme” iradesi taşıyan bir toplumun en âcil ihtiyacı,
ancak böyle bir “kalb masajı” olacaktır hiç kuşkusuz!
“Kanon” da zaten,
etimolojik olarak, “inşâ ölçüsü”, “mimarî ölçü” anlamına gelen bir kelimedir.
“Kanon”, oradan oraya akıp savrulma istidadı gösteren içtimaî bir geleneğin tüm
unsurlarını “aynen” kabul etmez, aralarından “olması ve benimsenmesi gereken”leri
seçer, düzenler, istikametlendirir ve herşey ama herşeyi “ölçülendirir”,
uyulması gereken “norm” ve bürünülecek “form” olarak müşahhaslaştırır, şahsî
veya zümrevî keyfîliklere kesin bir sed çeker. Hayata yeni bir “KANUN” getirir
“kanon”. O, alelâdeye yahut teferruata da boğulmaz. Bu anlamda, “BÜYÜK
KANUN”dur o; “ANAYASA”dır, “BÜYÜK GELENEK”tir “kanon”. “Kültürel Hafıza” adlı
eserinde Jan Assman, işte böylesi âcil bir “kanon” ihtiyacı duyulan, yani gelenekte
mevcut hazır şablonların artık iş görmediği şartları tasvir ediyor:
«Kanon “neye göre hareket
etmeliyiz?” sorusunu cevablar. Cevabın hazır olmadığı ve duruma göre bulunması
gerektiği zaman, yani müşahhas gerçeklik, an’anevî ve tabiî sayılan gerçeklik
kavrayışının öngördüğü tipik durumların ötesine geçiyorsa ve geçmişten
devralınan “ölçü”ler duruma gereğince denk düşmüyorsa daha da âcilleşir. Neye
göre hareket edileceğinin bilinmediği böylesi durumlar, ihtimaller alanının âni
genişlemesine bağlı olarak karmaşıklık arttığı zaman ortaya çıkar.»
Babadan oğula, ustadan
çırağa bir “gelenek” hâlinde devredilen, gerekli ruh ve iş unsurlarına bu
“birebir” münasebetlerle tevarüs edilen bir “sanat” veya “zanaat” düşünelim.
Şayet mezkûr “sanat” yahut “zanaat” şu veya bu sebeble ortadan kalkma tehlikesi
arzediyorsa, nedir yapılması gereken? Elbette, kalan son temsilcilerinden en
akıllısının, bu sanatın gerekli tüm “madde ve mânâ” unsurlarını, bir “usûl”
olarak, riayet edilmesi gereken “esaslar” olarak, bürünülmesi gereken “ruh ve
ahlâk” olarak, gözetilmesi gereken “ölçüler” olarak, birer birer tesbit etmesi
ve o sanat yahut o zanaatın sistemli bir “TATBİK FİKRİ”ni örgüleştirmesidir.
Ancak böyle bir “YAZILI” reçete sayesinde o sanat ve o sanatın sanatçıları, o
zanaat ve o zanaatın zanaatçıları kaybolmaz, böylelikle yenilere “ÖLÇÜ” ve “ÖRNEK”
sağlanmış olur.
Bunun gibi, tarihî, ruhî,
ahlâkî, içtimaî, maddî ve manevî husûsiyetlerimiz bakımından, kısaca
“kültürümüz” bakımından, bir deyişle “kim olduğumuz” ve “ne yapmamız gerektiği”
bakımından, çalkantı, buhran ve tehlikeler başgösterdiğinde yapılacak ilk iş,
aynen kaybolmaya yüz tutan bir sanat yahut zanaatın “ihyâ” ve tüm unsurlarıyla
yeniden “inşâ” edilmesi gereğinde tesbit ettiğimiz gibi, “kültür dâvâmız”ın,
“irfan dâvâmız”ın, “tarih muhasebemiz”in, “fert ve toplum idealimiz”in, “devlet
ve medeniyet projemiz”in “TEKER TEKER VE ESER ESER ÖRGÜLEŞTİRİLMESİ”dir. Buysa,
bildik “vasat” fikir ve sanat adamlarının altından kalkabileceği bir misyon
olmayıp, sadece ve sadece, kelimenin olanca mânâsıyla “BÜYÜK” fikir ve sanat
kahramanlarının harcıdır. “Örgüleştirilmesi” gereken, alelâde bir sanat yahut
zanaatın “usûl”ü veya “tatbik fikri” değil, bir “İDEOLOCYA”dır, bir
“İDEOLOJİ”dir, “FERT VE TOPLUM ARASI
İNANILAN VE BAĞLANILAN FİKİRLER MANZUMESİ”dir, “FERDİN VE TOPLUMUN İNŞAINDAKİ
BÜTÜN ESASLARI VEREN FİKİRLER MANZUMESİ”dir. Büyük Doğu ve İBDA Mimarlarının
neyin “MİMAR”ı oldukları, tam da bu zâviyeden süzülmelidir. Tarihimizdeki
“büyük mütefekkir eksikliği”nin, Büyük Doğu-İBDA Külliyatında niçin bu derece
şiddetle vurgulandığı da!
Hatta ve hatta, “ilaç”
temini için yatağa serilmeyi beklemeye de lüzum yoktu halbuki, emredilen ve
yapılması gereken bunun tam aksiydi, “baştan” alınmalıydı tüm “sağlık
tedbirleri” ve “baştan” kurulmalıydı o muhteşem “sağlık sistemi”. Ancak
maalesef tarihimizde cereyan eden, yalnız kayıtsızlık ve hazırlıksızlık olmuş,
mikrop vücudun her yanına yayıldığındaysa, iş işten çoktan geçmiştir. Üstad
söylesin:
“Tarihimizin her devrinde
korkunç bir yokluk temsil eden büyük Türk mütefekkirinin, büyük ve şahsî Türk
filozofunun meydana gelmeyişi yüzünden, İslâmî ruh ve ideolocya, büyük fütuhat
hamleleri geçer geçmez, yeni tefsirlere, yeni nefs muhasebelerine, yeni heyecan
ve hamlelere, bilhassa sabit ve devamlı bir (Site – Medine) mefkûresine
ulaştırılamadı.”
Ezcümle, bir faciadır
yaşadık ve bakiyesini de hâlâ yaşamaktayız. Lâkin, bugün itibariyle artık
yepyeni bir çağ başlangıcındayız. Çünkü, içtimaî “güdüklük”ten kurtulma ve
yeniden sağlıklı bir bünyeye kavuşmanın, bu sayede önce kendimiz sonra dünya
için “yeni bir nizam” temin ve teklifinin reçetesi, insanımız ve insanlığın
belki son varoluş şansı hâlinde, artık önümüzdedir. “İlaç” tamamdır, yeter ki
“hasta”, hâlinin ve hastalığının şuurunda, daha mühimi, bundan kurtulma arzu ve
iradesinde olsun!
İçtimaî Bunama ve Dil-Harf Devrimi
Toplumumuzda Kanunî’den
bugüne şâhid olduğumuz üzere, bir kültürdeki “güdükleşme”nin hemen bitişiğinde
kendini gösteren husus, “içtimaî bunama”dır. Çünkü, o topluma “biz” kimliği
bahşeden “kültürel hafıza” muhtevasına lâyıkıyla tevarüs edilemiyor, her
kültürel hafızada mündemiç “köken” bilgisi yanında, her saha ve her yeni
durumda “ne yapılması gerektiği”ni vaz’eden ruh intikal ettirilemiyor, içtimaî hafızada
mevcut ölçüler gereğince bilinip tatbik edilemiyor demektir.
Köken bilgisi verici,
kimlik takdim edici, ama aynı zamanda bugünü tanzim edici, geleceğe yol
gösterici, hayata ölçüler vaz’edici “formatif ve normatif” bir gücü,
“biçimlendirici ve emredici” bir niteliği vardır bir kültürün. Madem ki kültür,
başkaları değil de “belli insanlar” içindir, onların fert fert ruhen ve zihnen
“paylaştığı”dır, öyleyse ortak “kültürel hafıza”nın gücüdür bu. Kültür,
“bağlayıcı bir yapı” olarak, işte bu “biçimlendirici, değerlendirici ve
emredici” gücünü, o kültürü taşıyanların ruh ve zihinlerine en derin katmanlara
kadar sirayet ettirebilmişse ve ettirebildikçe yaşar, yaşatılır ve geleceğe
“intikal” eder. Sözünü işittiremeyen, sözünü dinletemeyen bir “bağlayıcı” yapı,
artık şemsiyesi altındaki fertleri “bağlayamaz” olur ve dağılır gider sonunda.
Tarihimize döndüğümüzde,
Cumhuriyet devresine gelinceye kadar, “köken” bilgisi dairesinde o derece ciddi
bir eksiklik yoktu belki; Tanzimat devresinden itibaren zayıflamaya yüz tutsa
da, “kültürel hafıza”mızın “formatif” gücü, köken bahşedip kimliğimizi
biçimlendiren gücü, kuşkusuz hâkimdi toplumumuza. Ancak mesele kültürümüzün “normatif”,
yani “değerlendirici ve emredici” gücüne, “ahlâkî” keyfiyetine gelince,
gerileme ve bozulma daha baskın ve âşikârdı. İslâm ruhunun, İslâm aşk ve
vecdinin Kanunî’den bu yana pörsümeye yüz tutmasıyla birlikte, İslâmın ruhlarımızdaki
“normatif” gücü, bizi biz yapan kültürümüzün bu en yüksek otoritesinin gücü
gittikçe zayıfladı. Bizi zâtına ve birbirimize sımsıkı “bağlayan” bu güç
çözülmeye başlayınca da, fırtınada kendisini limana bağlayan ipi çözülmüş gemi
gibi, dalgalar arasında savrulmaya başladık. Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet
tecrübeleri, hep bu ipi çözülmüş, kendisini kendisi yapan “kültür limanı”na
bünyesini sıhhatle ve sağlam biçimde bağlayıcı güçten kopmuş toplum gemimizin
savrulduğu yabancı adacıklar yahut ölümcül kayalıklardır. Güya üzerimizde
taşıdığımız “kadîm” kültür elbiseleri, kültür formları ise, ruhu ve müeyyidesi
zayıflayan, değer ve mânâsı gereğince idrak edilmeyen aksesuarlara dönmüştür.
Kemalizm tam bu noktada
ortaya çıkmış ve zayıflayan, zayıflatılan, örselenen, değer ve mânâsı
kaybedilen, daha çok alışkanlık icabı bürünülen tüm bu aksesuarlara, tüm bu
kültür formlarına “ölümcül” tekmesini savurmuştur. Böylece, o güne dek
seleflerinin zayıflattığı “normatif ve formatif”, “emredici ve biçimlendirici”
kültür bağlarını kökünden kesmeye ve tasfiyeye davranmıştır. Mahallenin
delikanlılarıyla pek içli dışlı olmaya başlayan kıza, “Bırak masum kız
numaralarını, gel orospuluk yap ki hem zevk hem para alasın!” demiş, demekle
kalmayıp bunu devlet çapında ve cebren müesseseleştirmiştir. Böylece, bilhassa devlet
ve nisbeten toplum katında, öz kültürümüzle aramızdaki bağların, öncelikle ruhu
uçmuş “normatif” yönü, sonra ve son olarak da daha ziyade şeklen itibar edilen
“formatif” yönü “cebren” tasfiyeye muhatab kılınmıştır. Kemalizm, bir “sebeb”ten
ziyade bir “sonuç”, ama zalim ve öldürücü bir sonuçtur.
“İçtimaî bunama” tek
başına Kemalizmin suçu değildir, ama içtimaî bunamayı “dil ve harf
devrimleri”yle bir “kültür katliamı”na çeviren, bunayarak unutmak için dahi öncelikle
unutulacak bir “düşünce” gerekeceğine nazaran, “dil”le oynayarak bizzat
“düşünce”yi katleden de odur! İnsan, hafızasında mevcut “kelime”lerle düşünür. Ya
kelimeler de elinden alınırsa, kendileri vasıtasıyla düşüneceği ne kalır peki
geriye? Felsefe profesörü Takiyettin Mengüşoğlu, kendisi de aslında bir
“Kemalist” olmasına rağmen, zımnen itiraf ediyor devrimlerle gelinen noktayı,
idraklerin nasıl “iğdiş” edildiğini:
«Dil, insandan sonra
yahut onun yanı başında olup-biten bir varlık sferi (alanı) değil, onunla
birlikte ortaya çıkan bir varlık-sferidir. Daha önce de gördük ki, dil
varlık-dünyasını adlandırarak oluşuyor. İmdi dil ile varlık-dünyası arasında da
sıkı bir “korrelation” (karşılıklı bağ) vardır. Hele düşünmenin dil olmadan var
olmasına imkân yoktur; çünkü düşünme, ancak varlık-dünyasında “korrelat”ı
(karşılığı) ve herhangi bir anlamı olan kelimelerle olur. Dil ve düşünme vb.
gibi aktlar (faaliyetler), dil ve başka varlık-sferleri arasında o derece
kenetlenmiş, sıkı bir bağ vardır ki, UYDURULARAK ORTAYA ATILAN KELİMELER,
derhal göze çarpıyorlar; cümlenin düşünce yapısında bir boşluk meydana
getiriyorlar. ÇÜNKÜ VARLIK-DÜNYASINDA “KORRELAT”I BULUNMAYAN BİR KELİMENİN
HERHANGİ BİR DÜŞÜNCEYİ ANLATMASINA İMKÂN YOKTUR. Bir kelimenin varlık-dünyasında bir
“korrelat”ının bulunması da, o kelimenin düşünme ve görme ile birlikte oluşması
demektir.»
Evet, Kemalizm, “içtimaî
travma”yı kendilerinden devraldığı selefleri gibi “eli işte, gözü oynaşta”
tavır takınmayacak, madem oynaşılacaktır, bunu bir “devlet tavernası” olarak tesis
edip, istisnasız her ferdi zorla iştirak ettirerek yapacaktır. Emelini
müesseseleştirirken, “dejenerasyon”da ve “kültür-kimlik” kaybında ne kadar
ciddi ve dönüşsüz olduğunu, öz kültürümüzün, ruhu uçsun uçmasın, tüm
“biçimlendirici ve emredici” unsurlarını birbiri peşisıra “devrimler”le
devirerek gösterecektir. Asıl “bitirici” ve “öldürücü” hamlesi ise “dil ve harf
devrimleri” olacak, böylece öz benliğimizin doğruluş ve canlanışına mâni “son
tabut çivisi” de çakılmış olacaktır!
Fakat, bu öyle bir
hamledir ki, inandığı ve bağlandığı ne olursa olsun, hiçbir haysiyetli devrimin
tevessül edemeyeceği bir cürüm belirtecektir: Değiştirmek istediğini katletmek!
İster Türk deyin, ister Kürd, isterse bir başkası, “Anadolu insanı” o gün
katledilmiş, hasta da olsa bir toplum asıl o gün diri diri mezara gömülmüş, bir
vatana işte o gün ihanet edilmiştir. Kendisine ihanet edilen yalnızca Anadolu
insanı da değil, belki en başta mücerred “insanlık” haysiyeti olmuştur. Dil ki
“insan”dır; dille oynanarak ve “düşünen insan”ı artık düşünemez hâle sokarak,
en büyük “insanlık suçu” işte o gün işlenmiştir.
Elbette, “iktidar”ın
olduğu hemen her yer, “sistemli unutturma”nın tatbik edildiği, tarihin yeniden
yazıldığı, aslında “kültürel hafıza”nın, “içtimaî hafıza”nın yeniden
biçimlendirilmeye çalışıldığı, böylece iktidara meşruiyet verici niteliklerin
“içtimaî hafıza”ya aşılanıp dikte ettirildiği, bu “hafıza temeli” üzerinde
geleceğin de tanzim edilmek istendiği bir yerdir. Sözkonusu olan bir “devrim”se,
daha ileri bir “unutturma”nın tatbik edildiği, kültürel hafızada mündemiç
“emredici ve biçimlendirici” unsurların “kısmen” genleriyle oynandığı yerdir bu
kez. Fakat, ne tür bir iktidar ve devrim olursa olsun, bir “kültür”, bir
“kimlik”, bir “toplum bünyesi”, TAMAMEN değiştirilmeye kalkılmaz, genleri
TAMAMEN değiştirilmeye çalışılmaz, hele onun mevcut dili ilgâ edilip “yeni bir
dil” dikte ettirilmeye davranılmaz. Çünkü bu, bir toplumun kalbini ve beynini
çıkarıp, yerine “hayvan kalbi ve beyni” nakletmeye benzer, insandan insana
organ nakli gibi izahı kabil değildir, çünkü “dil”i gidenin “insanlığı”, onu
“insan” yapan vasfı gitmiştir asıl. Dil aynı zamanda bünyesinde yatan “kültür
miras ve muhtevası” da demek olduğuna göre, tüm bir hafızası ve kimliği de
gitmiştir. Daha önce de vurguladığımız gibi, insan “anadili”ndeki kelimelerle
görüp düşündüğüne göre, idrakı da “iğdiş” edilmiştir. Bu bir “yaralama” değil, “taammüden
cinayet”tir.
Görülüyor ki, “dil ve
harf devrimleri”, o devrime vücud veren düşünceyi doğru bulalım veya bulmayalım,
basit bir “hafıza yenileme” operasyonu değildir. “Harf devrimi”yle öz
kültürümüze âit bin yıllık bir mirasın o ândan itibaren erişilmez, kendisinden
beslenilmez, bugünümüz ve geleceğimize ışık tutacak tarihimizin anlaşılmaz
olduğu, bugün “aklı başında” hemen herkesçe kabul veya itiraf edilmektedir.
Fakat, “dil devrimi”yle Cumhuriyetin ilk yıllarında yürütülen “operasyon”la
gerçekte nelerin yitirildiği, bugün o derece idrak edilir gözükmemektedir. Asıl
“idraklerin nasıl iğdiş edildiği” yani!
Doktorluğa özenen gaddar bir
hastabakıcının, “kalb ve beyin nakli ameliyatı” yapayım derken, hastanın
“kalbini ve beynini” yerinden söküp, yerine hayvan organları gömmesi
davranışıdır oysa “dil devrimi”. “Kalb” kelimesini hususen kullandık, çünkü
“dil”deki kelimeler ve o dille yazılmış eserler, sadece “aklî” verimlerin
kendilerinde billurlaştığı kalıblar değil, asıl o dili konuşanların tüm bir ruh
ve ahlâk dünyasına, duygu ve değerlerine, tavır ve tutumlarına, tüm bir iç
dünyasına, yani kalbine “ayna” olan ve binlerce yıldır bu “kalbî” ve “aklî”
renklerle donatılmış, işlenmesine tüm bir insanlığın iştirak ettiği, o kelimeyi
kullanan her insanın kendi ruhundan bir katkı yaptığı mücevherlerdir gerçekte.
O kelimeleri yeni ve uydurulmuşlarıyla değiştirmek, kömürün milyonlarca yıllık
bir süreçten sonra “elmaslaşması” hatırlanırsa, bu mücevherleri atıp, yerine
ruhsuz, mânâsız, tarihsiz, değersiz ve şekilsiz “plastik etiketler” koymak
gibidir. Çin, Fransız ve Rus devrimlerinin bile yapmadığı, yapmayı aklından
bile geçirmediği böyle bir cinayeti işlemek için, düşünün nasıl zifiri bir
cehalet, öz kültürüne ne taşkın bir garez ve ne pervâsız bir zulüm karakteri
olmalı bir iktidarda. “İslâm düşmanı” olmak başka bir şey, “insan düşmanı”
olmak daha başka. Şöyle yazıyor gönüldaş Selim Gürselgil:
«Rusya’da bütün geçmiş
değerleri allak bullak eden Bolşevikler, Rus diline dokunmayı akıllarının
ucundan bile geçirmemişlerdir. Stalin, "Marksizm ve Dil" isimli
eserinde, "Sovyet devriminin dili, Puşkin’in dilidir!" diyerek,
yaklaşık kendisinden bir asır önce ortaya çıkan modern Rus dilini iftiharla
müdafaa eder. (…) "Allah" yerine, mücerred "ilâh" kasdı
bile olmayan, ama ibtidaî kabilelere mahsus totem inancından gelen (tanrı),
“peygamber” yerine şaman reislerinden kalma (yalvaç) kavramını getirenler,
“Türkiye Cumhuriyeti” yerine (Türkeli Toplumcuklanması), “Mustafa Kemal” yerine
(Ayıklanımsal Olgunluk) gibi herzeleri düşünmekten niçin kaçınmış olabilirler?»
Cevabını biz verelim;
mesele “üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek”tir de ondan! Ne olursa olsun, isterse
tüm bir tarih ve toplum mezara gömülsün, yeter ki İslâm ve İslâmı hatırlatıcı
bir şey kalmasın geriye! İsmet İnönü, Ulus gazetesinde 15 Nisan 1969 tarihinde
yayınlanan beyanatında, hiç saklamamış zaten bu “âşikâr” emeli:
“Harf inkılabı sadece
okuyup-yazma kolaylığı için yapılmamıştır. Harf inkılabını biz kültürümüzü değiştirmek
için yaptık. Arap kültüründen kurtulmak için yaptık. Artık eski yazıya
dönülmeyecektir. Bunun mânâsı, artık eski kültürümüzle bağımız kalmadı
demektir.”
Okuyup-yazma kolaylığının
sözkonusu olmadığı şuradan da belli ki, harf devriminden 40 yıl sonra dahi
Türkiye’de okuma-yazma nisbeti yüzde 52 iken, 1987’de bu seviye ancak yüzde 67’ye
çıkarılabilmiştir. Oysa, kargacık burgacık binlerce “ideogram” ezberlemek
zorunda olan, ama bu sayede öz kültürlerinin gücünden ve hazinelerinden
kopmayan Japonya’da durum, yüzde 100’dür! Üstelik bu “zorluk”, onların
gençlerinin zekâsını işletici ve geliştirici bir netice doğururken, hatta yolda,
evde veya işte buldukları en küçük zaman fırsatında çoğu Japon hemen bir kitab
veya gazeteye sarılırken, Türkiye’deki gençlere ve ortaya konulan kültür
verimlerine baktığımızda, bizde zekâ seviyesi günden güne gerilemekte, gençler
birkaç yüz kelimeyle ıkınıp sıkınarak dertlerini anlatacak bir “kültür
seviyesi” belirtmektedir. Doğrudur, onlar “yüzde yüz” Cumhuriyet çocuklarıdır!
Dr. Şükrü Ünalan “dil
devrimi”yle ilgili bir araştırmasında, Kemalizmin sadece “harf”lere değil, aynı
şiddette öz kültürümüzün “kelime”lerine de niçin düşman olduğunu şu şekilde
izah ediyor. Malûmu ilâm kabilinden de olsa, bilmeyenlere bildirmek
cümlesinden, nakledelim:
«Bolşevik devriminden
sonra bile Rusya’da yaşanmayan dilde ırkçılık, Anadolu’da toplumun geçmişiyle
bütün bağlarının koparılması için yapılmış bir beyin yıkama operasyonudur.
Bunun sebebini Nurullah Ataç’ın “kelime”ye düşmanlığında açıkça görebiliriz.
Ataç’a göre “kelime” içinde bin yıllık bir kültürü barındırır ve Allah’ın Kelâm
sıfatını çağrıştırır, ilâ-yı kelimetullah’ı çağrıştırır. “Kelime” kelimesi
dilden sökülüp atılmadıkça bu düşünceler sökülüp atılamaz. Bu amaçla önce “tilcik”,
sonra da “sözcük” uydurulmuş, bunlardan sözcük tutmuştur.»
Bunu böylece gören sadece
biz olmadığımız gibi, mesele sırf “ideolojik” bir muhalefet hadisesi de
değildir, az biraz iz’an ve insafı olan her insanın apaçık tesbit edebileceği
bir hakikattir. Aynen Attila İlhan’da olduğu gibi:
«Dil meselesi Gazi'nin
yanlış yaptığı iki işten biridir. (…) Batılı çocuklar kendi dillerinden 16.
yüzyılda yazılmış bir eseri okuyup anlıyor, ben bile 16. yüzyılda yazılmış Fransızca
bir eseri okuyup anlıyorum. Ama kendi dilimden Divan edebiyatını anlayamıyorum.
Milli Eğitim Bakanlığı'ndan gelip “Tedrisatta ne yapmak lazım?” diye sordular. Onlara
da söyledim. Osmanlıca bütün liselerde mecburi ders olarak okutulmalı. Arapça
ve Farsça da ihtiyarî (seçmeli) olarak okutulmalı. Eğer bu yapılmazsa 20 yıl
sonra Türkler geçmişlerinden hiçbir şey okuyamayacak hâle gelecekler. Ve Türkiye
ya Türkiye olacak ya bitecek.»
Bu kadar âşikâr olanı
daha da âşikâr kılmak gibi bir gayrete girmeksizin, artık sorabiliriz: Peki, ne
yapmalı? Bizce ve elbette, Attila İlhan’ın işaret ettiği çözüm istikameti
üzerinde, hangi kanaatten olursa olsun, herkes ciddi ciddi düşünüp teklifini
netleştirmeli. Bu bir “imaj” veya “spekülasyon” meselesi değil, bir “varlık ve
yokluk”, vatan ve toplum için bir “ölüm kalım meselesi”dir!
İslâm Harflerini Islâh, Benliğimizi İhyâdır!
“Arab harfleri” diye
yaftalanarak yasaklanan harfler, “İslâm harfleri”dir. “Türk harfleri” diye
göklere çıkarılan alfabenin Hıristiyan kültüründe yeşermiş “Latin harfleri”
olduğu ve dileyenin kendisine “Hıristiyan harfleri” demekte hür olduğu gibi!
“İslam Harfleri” adlı bir internet sitesinde yeralan bir mütalaa, çok güzel
hikâye ediyor “İslâm harfleri”nin tarih ve hüviyetini:
«İslam harflerinin
nerelerde kullanıldığı sorusuna verilecek en yuvarlak ve kesin cevap;
"İslam’ın ve Müslüman’ın gidebildiği her yer"dir. Bunda mübalağa
yoktur: Zira İslam’ın yayılıp ulaştığı her yere -baskı ve zorlama olmaksızın-
gitmiş ve her asırda milyonlarca insanın -Müslüman olsun veya olmasın- din,
ticaret ve anlaşabilmede vasıta olmuştur. Özellikle İslam’ı kabul eden
milletler yazıyı da kabul etmişler ve tabiî olarak o milletlerin kullandığı
birçok alfabe de artık kullanılmaz olmuştur. Bu arada Müslümanların maddî ve
manevî üstünlükleri, birçok Müslüman olmayan insanları da İslam harflerini
öğrenmeye mecbur etmiştir.
İslam’ın çeşitli ırklara
mensup hükümetleri gidebildikleri her yere bu yazıyı da beraber götürmüşler ve
böylece dünyada belki de hiçbir yazıya nasip olmayacak bir tarzda -baskı ve
zorlama olmaksızın-yayılmıştır. Zira Müslümanlar gittikleri yerlerde -yazı bir
tarafa- dinî baskı dahi yapmamışlardır. Esasen buna gerek de yoktu.
Bugün Avrupa ve
Amerika'nın maddî yükselişi ve sömürgeleri dolayısıyla geniş ölçüde yayılmış
olan Latin yazısından sonra ikinci sırayı alan İslam yazısı; Hicret'in ilk
yüzyılında önce Irak'daki Beni Lahm ülkesinde hâkimiyetini kurmuş, daha sonra
Arap topraklarına sığmayarak, hatta Arapça ile olan mutlak beraberliğinden de
çıkarak, gittiği yerlerin dillerini terennüm etmiştir. Bu haliyle başka
yazılara nasip olmayan bir tahta oturmuştur.
Artık "Arap
yazısı" hüviyetinden "İslam yazısı" hüviyetine girerek
Avrasya'nın birçok yerleriyle beraber Sibirya'ya ulaşırken, Kuzey-batı
Afrika'da Berberi yazısını, Mısır'da Kıptî yazısını; Suriye, Arabistan ve
Irak’ta Aramî, Süryanî ve diğer Sâmî yazılarını kısmen de Yunan yazılarını
yutarak hakimiyetini ilan etmişti. Oradan doğuya yönelerek İran’da Pehlevî ve
Orta Asya'da Uygur yazılarının yerine geçmişti. Buralarda da kalmayarak;
Afganistan, Belucistan, Hindistan, Malezya,
Sumatra, Cava ve Çin'e
ulaşmıştır.
Bu cümleden olarak;
Madagaskar, Sudan, Hindistan, Filipin adaları, Zengibar, Mozambik adaları ve
Adriyatik kıyılarında ilim, irfan ve ticaret bahçelerinde güller açtırarak,
Fars, Çağatay ve Osmanlı edebiyatlarında nice eşsiz meyvelerin verilmesinde
yegâne vasıta olmuştur.
Ezcümle; Avrupa'da
Boşnaklar, Arnavutlar, Kafkasya'da Çerkezler, Rusya Türkleri ve diğer bütün
müslüman toplulukları tarafından kullanılmasıyla beraber, Endülüs mağriblileri
tarafından İspanyolca yazmada kullanılmıştır. Bu yazıyı alan her millet, kendi
dilinin fonetik (savtî) özelliklerine göre bir takım şekil ve harfleri de
ekleyerek benimseyip kullanıyordu.»
Bilhassa Rusya ve
Türkiye’deki devrimler akabinde “İslâm harfleri” yenileriyle (Latin ve Kiril) değiştirilmeden
önce, İslâm dünyasının yüzde doksanından fazlası kendi lisanlarını bu harflerle
yazmakta, ancak kendi öz lisanlarında mevcud olup da “Arab harfleri” arasında bulunmayan
“sesli” yahut “sessiz” sesleri, ya varolan harflerde tadilat yaparak ya yeni
harfler ekleyerek ya seslendirmeye matuf tâlî kıymette işaretler ilâve ederek
veyahut da varolan harflere yeni sesler tahsis ederek temin etmekteydiler.
Böylelikle, birebir Arab harflerinin kopyalanması değil, “ıslah” edilerek kendi
öz kültürlerinin ifadesine uygun hâle getirilmesi, Arab harflerine “millî” bir
hüviyet kazandırılması mevzubahis olmaktaydı.
Bu sebeble, yeniden “öz
benliğimize dönüş”, öz kültürümüzün hazine ve mirasına yeniden tevarüs
sözkonusu olacağı demde ilk iş, bunun hangi usûllerle hayata geçirilebileceği
ve nasıl bir “alfabe”nin buna uygun olacağının tesbitidir ki, bizce bu aynı
zamanda “İslâm harfleri”nin KENDİ TOPLUMUMUZ İÇİN ISLÂHI hamlesine bitişik
olacak; ilgili sahaların uzmanları, gerekeni, en yüksek seviyede titizlikle
araştırıp şekillendirerek yapacaktır.
Tanzimat’tan Cumhuriyet’e
bu nevî “harf ıslâhı” tartışma ve teşebbüsleri sürekli bahis mevzuu edilmiş,
mevzu kafalarda ziyadesiyle billurlaşmış, Latin alfabesi propagandacılarına
Ziya Gökalp, Kâzım Karabekir ve Namık Kemal’in de dahil olduğu sayısız ilgili
ve uzman en yerinde cevabları vermiş, ancak ne var ki, maksadı üzüm yemek değil
de bağcıyı dövmek olanlar, bin yıllık bir kültürü mezara sokmayı ve idrakı
“iğdiş” etmeyi seçmişlerdir. Bu sonuncular için mesele, İslâm harflerinin
Türkçe’ye uygunsuzluğu değil, bizzat İslâm’ın kendisine duydukları hınç ve
düşmanlıktır. Biz bu vesileyle sadece, Latin Alfabesiyle İslâm harfleri
arasındaki kıyaslamayı bir Lisâniyat uzmanının tesbitleriyle arzedecek, takdiri
sizlere bırakacağız.
Mevzuu İslâm harflerini
müdâfaa olan bu rapor, Azerbaycan Cumhuriyeti merkezi Bakü'de, 1926 senesi 26
Şubat'ından 26 Mart'ına kadar devam eden Türkiyat Kongresi'nde, Kazanlı genç
lisaniyat âlimi Âlimcan Şeref Bey tarafından okunmuştur. Sayfalarca tutan bu
rapordan çok çok kısaca birkaç iktibasla makalemizi nihayetlendireceğiz. Fakat
asıl “akademik” ve “teferruatlı” izah, kıyas ve tahlillerin raporun kendisinde
bulunduğunu, makalemizin hacmini taşırmamak için en sade ve anlaşılır olan
“özetleme” bölümünden ve sadece bir fikir vermesi sâikiyle bu kısmı seçtiğimizi
hassaten ifade edelim:
«Latin sistemi harflerin
şu meziyetleri vardır;
1) Harfler ayrı
olduklarından, savtî usul (ses usûlü – fonetik usûl) ile yazıyı öğretmek için
kolaylıklıdır. Lâkin okuma hadisesine muhalif olan bu usûl şimdi pedagoglar
tarafından reddedilmektedir.
2) Latin harfleri esasına
göre kurulan matbaa tekniğinin daha mükemmel olması, kısmen olsa da işe
yarayacak yazı makinalannın bulunması, harf şekillerinin ıslah olunan Arab
harflerine nisbetle yarı yarıya fazla olmasıyla beraber ıslah olunmayanlara
göre çok eksik olması. Lâkin şu veya bu sistem harflerin matbaa tekniği
cihetinden rüchanı herkesi alâkadar etmez. Ancak matbaacılar, dökümhaneciler ve
yazı makinası imâl eden fabrika sahipleri gibi sayıları mahdud olan
mütehassısları alâkadar eder.
3) Ufak teknik
kolaylıklar. Meselâ, satır istikâmetinin hem musikî notaları istikâmetiyle, hem
adedleri ve sair riyaziyat mefhumlarını ifade eden beynelmilel alâmetlerin
vaziyetiyle tevafuk etmesi. En çok istimal edilen rakamlar hakkında şunu
diyebiliriz ki yazı ile rakam istikâmetleri arasındaki tezadı biz bi'l-fiil
hemen hiç hissetmiyoruz. Nota sistemine gelince bu şimdilik bizde pek mahdud
daireleri alâkadar eder. Eğer ileride nota bizde herkesi alâkadar edecek bir
yola girerse ihtimal o zaman bizim için notanın istikâmetini değiştirmek meselesini
de ortaya koyabiliriz. (…)
4) Noktadan sonra yazılan
kelimelerde, nazım mısralannın başlarında, has isimlerde kullanılır büyük
(Majuscule) harflerin bulunması. Lâkin Arab sistemi harfleri kullanan herkes
biliyor ki, bu sistemde o nevi büyük harflerin fıkdanı hemen hiç hissedilmiyor.
Demek onlarsız da pek iyi iş görebiliriz.
5) Avrupa, Amerika ve
Esperanto ile müşterek harf sistemi tesbit etmek. Lâkin muhtelif kavimlerde
müstamel (kullanılan) harflerin şekil ve mânâ itibarıyla birbirine aykırı
olmasını, imlâların başkalığını nazar-ı itibara alırsak sistem müşterekliği
sıfır derecesine iner.
Burada şunu da
söylemeliyim ki, inkılabî usuller her mesele ve her zaman için yaramazlar.
Ancak geniş halk kitleleri efkârında tahammür edip de yine onlar tarafından
halledilmesi beklenilen meseleleri meydana çıkarmak için inkılabı usuller
tatbik edilir. Doğurduğu tebeddül yüzünden geniş halk kitlelerinin menfaatlerini
haleldar eden inkılabî usuller hiç de makbul değildirler.
6) Elbet müsteşrikler
bizim lisanımızda olan eserlerden yabancı elifba öğrenmeye muhtaç olmadan istifade
etseler pek güzel olurdu. Hususiyle bizim imlâmız akademik neşriyat imlâsına
uygunlaştırılsa. (…) Elbet elbisenin giyene göre biçilmesi lâzımdır. Lâkin bu
hal, giyeni giyime uydurmanın lüzumunu icab etmez. Diyorlar ki, Latin harfleri
kabul edilirse mahallî lisanları devlet lisanı yapmak kolaylaşacak ve millî
cumhuriyetlerdeki Ruslar için oradaki Türk dillerini öğrenmek daha kolaylıklı
olacaktır.Bunlara da «giyeni giyime uyduramayız» cevabını vereceğiz.
Arab sistemi harflerin şu
meziyetleri vardır;
1) Okuma hadisesine göre
Arab harfleri okumak için daha kolaylı olmakla beraber daha çabuk da yazılır.
2) Bu harfler stenografik
tabiatı haiz (yazı standartlarına uygunluk) olduklarından, Latin harflerine
nisbetle daha çabuk yazılırlar. Bu iki nokta harfin umumu alâkadar eden
cihetleridir.
3) Matbaa tekniği için
Arab harflerinin eski şekilleri Latin harflerine göre epeyce kolaylıksız iseler
de, onları, okuma hadisesini asla ihlal etmeden ıslah eylemenin imkânı
tecrübelerle sabit olmuştur. Islah edilen Arab harflerinin matbaalar ve
dökümhaneler için şimdiki Latin sistemine göre daha elverişli ve daha kolay
olduğu görülmüştür.
4) Okuma-yazmayı öğretmek
nokta-i nazarından ise, son günlerde yalnız Amerika ve Avrupa'da değil,
Sovyetler İttihadı'nda da makbuliyete geçmek üzere bulunan ve okuma hadisesine
istinad eden kelime usulüyle talim için en kolay harfler Arab harfleridir.
Bahusus onun normal ve makul imlâsıyla talim edilirse. İngilizlerde olduğu gibi
anormal imlâ alınırsa, bu cihetten Latin harflerinin de hiç bir ehemmiyeti
kalmaz.
5) Beynelmilel
münasebetler ve mütekabil medenî tesir meselesinde ise bugün Arab elifbası
coğrafî cihetten komşu ve lisan cihetinden pek yakın olan Türk kavimlerinin
yüzde doksanının müşterek elifbasıdır. Beynelmilel münasebetlerde elifba
müşterekliğinin yalnız şu şartlar dahilinde faydası görülebilir.
Böylelikle iki sistem
harfin meziyetlerini mukayese edince bizim bulunduğumuz şerait içinde Arab
harflerinin meziyetleri daha mühim, daha yüksek olduğu kanaatine geliyoruz.
Bize teklif edilen şey harf seçmek olmayıp, harf değiştirmek olduğundan takdim
edilen Latin harflerinde kullandığımız harflerde bulunmayan daha yüksek
meziyetler aramaya hakkımız vardır.»
Bitirirken, başta
telaffuz ettiğimiz anahtar bir mefhumu hatırlatacağız tekrar. Evet,
“logoterapi”dir bu; YİTİK ruh, mânâ ve kültür hazinelerimizin, muazzam bir
“fikir mimarîsi” hüviyetiyle örgüleştirilen Büyük Doğu-İBDA vasıtasıyla keşfi
ve keşfettirilmesi! İşte biricik ihtiyaç, işte yegâne çözüm!
Kaynak: Aylık Dergisi, Kasım 2008