ANA SAYFA HABERLER DERGİLER BAYİ ADRESLERİ BİZE YAZIN İRTİBAT
SON HABER:  

28 ŞUBAT YARGILANSINAKADEMYA PANELLERİİBDA KÜLLİYATI İNDEKSLERİKALEMİNDEN MİRZABEYOĞLUKÜRT MESELESİRÖPORTAJLARSÖZ ÇAKAL CARLOSTA

- NECİB FAZIL -- SALİH MİRZABEYOĞLU -ABDÜLHAMİD KOÇAAHMED EYMENAKADEMYAALİ NACARAV. ALİ RIZA YAMANAV. GÜVEN YILMAZAYŞEGÜL AHFABİLGEHAN ERENCOYOTTEDR. NEVZAT ŞİPLEMEFATİH TURPLUGÖKHAN GÜMÜŞGÜLÇİN ŞENELHAKAN YAMANHAYREDDİN SOYKANHÜLYA UYARİKTİBASKÂZIM ALBAYRAKKENAN DURUMAHMUD E. DURUMÜJDE BAYRAMMUSTAFA SEÇKİNEROĞUZ YILDIRIMÖMER EMRE AKCEBEOSMAN AKYILDIZREHA SUVARİREİ TAKAHARARUKİYE AVCIRUKİYE ŞENELSEDAT BULUTSELÇUK ARSLANSELİM GÜRSELGİLSENCER EKİNSEZAİ KIRLANGIÇSİZDEN GELENLERTURAN DEMİRÜMİT ELÖNÜZELİHA KILIÇPARLAR

HAYREDDİN SOYKAN
Yazıları Paylaş
Batılı Enformasyon ve Teknolojik Kıskaç
Eklenme: 2011-01-01 | Okunma: 298

BATILI ENFORMASYON VE

TEKNOLOJİK KISKAÇ

 

Hayreddin Soykan

 

Teknoloji; kendisini doğuran "işlenmiş enformasyon"u da onu "işleyecek" ve onunla "işlenecek"lere sunmak üzere kendine "üretim" mevzuu yapmış ve "enformasyon teknolojisi"ni doğurmuş durumda. Böylece baskı teknolojisi, uydu teknolojisi, sinema ve TV yayıncılığı teknolojisi, telekomünikasyon (telefon, telsiz, faks, teleks, uydu vs.) teknolojisi, bilgisayar teknolojisi ve diğerleri sayesinde; enformasyonun saklanması, işlenmesi, çoğaltılması ve dağıtılması, üstelik dünyanın en ücrâ köşesine kadar yaygınlaştırılması imkân dahiline girmiştir bugün.

Dünya üzerindeki teknolojik, siyasî, askerî, iktisadî ve kültürel hakimiyetini enformasyon teknolojisiyle daha bir pekiştirme gücüne kavuşan Batı, bunu, hem kendi içinde üretim, tüketim ve kültür vesilesi kılmış, hem de yeryüzünün diğer parçalarındaki rakib medeniyetleri ruhî, fikrî ve maddî "istikrarsızlık-destabilizasyon" kıskacında kendine köle etmenin "manipülasyon aracı" olarak kullanmaya başlamıştır.

Batı'nın enformasyon teknolojisinin rakib medeniyetleri hangi yollardan boyun eğdirmeye yöneldiğine ve maalesef başardığına bazı örnekler verelim dilerseniz.

Teknolojinin davet ettiği endüstrileşme (sanayileşme); şu faktörlerin katılım ve düzenlenmesini şart koşar: Makine, âlet, yapım metodu, sermaye, enerji, hammadde, kalifiye insan gücü, pazarlama, siyasî ve iktisadî ortam ve diğerleri...

Rakibler arasındaki savaşın niteliğini ve hayatta-ayakta kalma mücadelesini, bir rakibin diğerine dayattığı silahın gücü ve vasıfları belirlemez mi bir bakıma? Aynen öyle oldu ve Batının her şubede verimlendirdiği sınaî güç ve makineleşme, ona karşı ve kendi içinde varlık gösterebilmek için rakiblerini de sanayileşme ve makineleşmeye sevketti. Fakat, evdeki hesab çarşıya uymadı. Peki ne oldu? Teknoloji ve makineleşmeyi kendi "edebiyyat" ("mücerred ve müstakil idrak zemini") ve imkanları içinde doğuramayan bu toplumlar, endüstriyel ürünlerini ve "know-how" denilen yapım metodunu kimseye hayrına vermeyecek olan Batının bunları ticarî bir meta olarak pazarlayıp satışa çıkarmasına, marifetinin özünü kendine saklayıp dilediği kadar kırıntıyı lütfetmesine, bir lütuf(!)la beraber dayattığı siyasî, askerî, iktisadî, kültürel müeyyide ve tavizlere boyun eğdiler, eğmek zorunda kaldılar sonunda.

İBDA Külliyatından öğrendiğimiz üzere, yaygın anlamından farklı olarak, "söz" çevresindeki tüm "saf fikir, ilim ve güzel sanatlar"ı kapsayıcı genişlikte kullandığımız "edebiyyat"ın, "mücerred ve müstakil idrak zemini" hüviyetiyle ideolojik bağımsızlığı kuşatacağı, bununsa teknik ve teknolojik verimleri de doğuracağı bilinmek kaydıyla, şunun altını çizmek lüzumludur bu noktada:

"Ağır sanayii (endüstriyi) kurmadan önce, ağır sanayii doğuracak mücerret idrak zemini hâlinde, müsbet ilim dallarının EDEBİYYAT'ı lâzımdır ki, gerek doğuş, gerek değer, gerekse ihtiyaç olarak bu idrak, «ruh»a mukavemet eden varlığı kavrama çilesini belirten «mücerret idrak-mücerret fikir» in yolda bıraktıklarıdır..." (*)

Bu tesbitler, Kanuni'den bugüne toplum olarak bizim de yaşadığımız, Batı karşısında mahkûm toplumların fikirde ve teknikte "montaj sanayii"ni niçin aşamadıkları hususunu çerçeveliyor. BD-İBDA’nın hepimize öğrettiğidir bu: Fikirde ağır sanayiini kuramayanların teknikte bunu başarmaları mümkün değil. Teknik ve geliştirilmiş olarak teknolojiyi doğuran zaten fikir!.. Fikir ki, kendi iç dünyasını ve kendini çevreleyen dış dünyayı anlama, kavrama, ifade ve sistemleştirmenin manivelası. Fikir olmayınca, yani neyin ne olduğu ve neyin nasıl yapılacağı bilinemeyince, yemek yemeyi “bilmeyen” adamın sofra başında kaşığı kulağına, bardağı kafasına boca etmesi gibi, eldeki hammadde ve insan gücü değerlendirilemez; ve yemek dolu kaşığın, başkasının eliyle ağzına götürülmesini beklemenin de bir bedeli vardır elbette: Kölelik ve lütfedilen kadar yemek!.. Sömürülmüş, geri kalmış veya "geri bıraktırılmış" ülke insanlarının bugünkü "montaj sanayii" ve "protezler medeniyeti", sanırız artık daha bir derinden kavranma vesilesine ermiş olsa gerektir bu vesileyle.

İşte Batı, muhatablarının bu zaaflarını yakalamış olarak, misâli Enformasyon Teknolojisi'nden verirsek; yapım metodundan (know-how) “enformasyon” ihtiva eden yayınlara; patent haklarından hammadde veya yarı-mamûl veya mamûl gereç, âlet ve makinelere; bilgisayarından uydu teknolojisi ve istifadesine; uluslararası haber ajanslarının hizmetlerinden(!) her tür frekans hizmetlerine; optik alet ve makinelerden sinemacılık sektörüne; telekomünikasyon (telefon, telsiz, uydu haberleşmesi, faks, telekonferans vs.) teknolojisinden televizyon yayıncılık ve programlarına; matbaacılık ve her türlü basın-yayın teknolojisinden Enformasyon Teknolojisi çerçevesindeki "eğitim" yaftalı "ticarî" kurs ve kurumlara; daha neler ve neleri, bin çeşit yol ve gözbağcılıkla pazarlar, sömürülmeyi göze alan ülkenin imkân, gelir ve haysiyetini devşirme karşılığında satar.

Batı medeniyetinin şübhesiz bugününü doğuran, kendine has kültürel bir tarihi ve gelişimi sözkonusudur. Eski Yunan'dan Ortaçağ Engizisyonuna, Rönesans'tan Aydınlanmacılara, Fransız İhtilali'nden Sanayi Devrimi'ne, Feodal yapılardan Liberal Demokrasilere, Skolastik Felsefe'den Pozitivizme, I. Dünya Savaşı'ndan II. Dünya Savaşı'na, klasik sömürgecilikten yeni "inceltilmiş-şeffaflaştırılmış-mücerretleştirilmiş" sömürgeciliğe, keşiflerden uzay yolculuklarına, Haçlı Savaşları'ndan Kültür Emperyalizmine, sayısız faktörlerin biçimlendirdiği bir Batı Dünyası var karşımızda.

Bu tarihî hadise ve vakıaları, hakiki müessir ve faktörleriyle bir bütün içinde değerlendirecek çapa erişmeden, ondan da önce, kendi medeniyetinin avantaj ve zaaflarıyla köklü bir tarih muhasebesini gerçekleştirmeden, Batının herhangi bir hususiyetini taklide kalkışmak, münasebetsizlik ve hariçten gazel okumayı aşamıyor, tam tersine, günümüzün "dejenere-özü tahrib edilmiş" kravatlı maymunlar sürüsü fenomenine sebebiyet veriyor. Taklitle tahribin buluştuğu yer!..

Doğrusu Batı, kendini pazarlamayı biliyor ve kendi için "kurtarıcı" addettiği birtakım kurum ve kavramları -demokrasi, tecrübî ilimcilik, liberalizm, kapitalizm, tüketimcilik gibi-, âlemşümûl bir ideal vasıf taşıyormuşçasına, maymunlarına ve müşterilerine yediriyor. Balıktan kuşa organ nakli misali, her toplum bünyesi hazımsızlık, dejenerasyon ve yabancılaşmanın yol açtığı sancılarla kıvranıyor elbette. Hastalığının kaynağını bilmediğinden, tekrar Batıya dönüp, susuzluktan ölmek üzere olanın benzin içmesine benzer, taklitçiliğini ve esaretini bir kısırdöngü halinde pekiştiriyor. Batının diğerlerini siyasî anlamda esir etmesinin kökenlerini bu psikolojide görmek gerekiyor. Enformasyon Teknolojisi ise, fiilî saldırı ve işgaller bir yana, Kültür Emperyalizmi niteliğindeki yeni sömürgeciliğin, belki en başta, esirleriyle arasındaki "teneffüs borusu"nu teşkil ediyor.

Toplum hissiyat ve hayat gayesinin örnek ve düzenleyici timsali "lider" olmaksızın içtimaî muvazenenin temini zorluğu hesaba katıldığında; Engizisyonu yaşamış ve dünya ötesi bir inanıştan pragmatizm ve çıkarcılığa istihâle etmiş Batı tipi demokrasinin, diğer toplumların dünya görüşlerinde mündemiç “ruh ve ahlâk müeyyideleri” ve "kahramanlık ideali"ni tahrib edişi anlaşılacaktır eminiz. Tavandan tabana, ruhunu körkütük bir hayranlık güdüsüyle Batıya satmış üç beş işbirlikçinin, üstelik despotlukla dikte ettiği demokrasicilik oyunu, tabiî ortamı oluşmadığından ne gerçek anlamda "Batı tipi" nitelik kazanabilmiş, ne de demokrasicilikle birlikte geleceği varsayılan sanayileşme gerçekleşebilmiştir. Aksine, elini verenin kolunu, kolunu ve neticede vücudunu kaptırması şeklinde, açık veya gizli, siyasî ve kültürel işgalin yolu açılmıştır.

Kendi halk tabanına ve kültürel tarihine dayanmayan siyasetçiler, meşruiyet temellerini kendi kaynaklarından göstermek yerine, Batılı efendilerine ve Kültür Emperyalizmine sığınmışlar, bunun sonucunda, Batılı yazarlardan çalakalem tercümeler, işgal karargahı yabancı okullar, Batıyla askerî ve siyasî ittifaklar, idareciler ve toplumlar arası çeşitli vesilelerle tezgahlanmış temaslar, Batılılardan alınan mükâfat ve ekonomik teşvikler, her türlü basın-yayın vasıtası ve verimini Batı ahlâk ve hayat tarzını kaim etmek üzere ülkeye ve toplum bünyesine boca etmeler, Batılının siyasî desteği(!) karşısında ülke kaynaklarını sömürüye açış ve ekonomiyi Batının ikinci ve üçüncü sınıf mallarına bağımlı bir pazara dönüştürmeler, kendi kaynaklarını "rantabl" ve işletilebilir kılamadığından Batıya dış borç prangasıyla perçinlenerek siyasî, ekonomik, askerî, teknolojik ve kültürel esareti sağlamlaştırıcı bir "ipotek" altına girmeler… Daha ne tasmalar ve zincir halkaları...

Batının Enformasyon Teknolojisi ve siyasî etkilerine dair incelenmesi gereken bir başka vakıa da, “uluslararası haber ajansları” tekelleri!.. Ve, onların, Batılı enformasyoncuların yakıştırdığı sıfatla "Üçüncü Dünya Ülkeleri"ne olan tesirini az biraz anlamaya çalışalım şimdi de.

"Üçüncü Dünya" ülkeleri denilen Batı hakimiyetine boyun eğdirilmiş toplumlar, dünya nüfusunun üçte ikisini oluşturmalarına rağmen, bu ajans tekellerine ancak onda birlik nisbette mevzu olmakta, bunlar da ancak, "bunalım gazeteciliği", Batı çıkarları ve hayat tarzına yönelik Batılı ve Batıcı "işgal" güçlerinin değerlendirecekleri malûmat, beyin yıkama ve belli bir kültürel-siyasî görüşü benimsetme gibi Batıcı perspektiften imal edilen ve eğilip bükülen haberler vasfını taşımakta. Amerikalıların Associated Press (AP)'si, İngilizlerin Reuters'i, Fransızların Agence France Presse (AFP)'si ve Almanların (DPA)'sı; "Üçüncü Dünya" ülkeleriyle ilgili haberlerinde "bunalım haberciliği"ni şu tarz haberlerle abonelerine ulaştırırlar:

Tabiî âfetler, komşularla savaş, iç savaş, katliamlar, isyanlar, siyasî krizler, yönetim ve rejim değişiklikleri, Batı çıkarlarına değişik alanlarda saldırılar, Batıcı hayat tarzının gelişimi ve problemleri vs...

Diğer haberlere gelince, ki burada siyasî propaganda belirleyicidir, gayet iyi hatırlayacağınız şu tür haberler servise konulur:

Yeni dünya düzeninin nimetleri; sömürdükleri için açlık ve kıtlıkların yaşandığı ülkelere BM, Kızılhaç, NATO ve Batılı ülkelerin yaptıkları "insanî"(!) yardımlar ve kimi "nankör"(!)lerin "yardımsever" Batılılara "vahşice"(!) saldırıları; "köktendinci-fundamentalist"lerin aydın Batıcı rejimlere karşı "barbarca" terörist saldırıları; "barışsever" İsraillilerin "savaşsever" Filistinlilerin "terörist" içgüdülerini nasıl ıslah etmeye çalıştıkları ve düzenledikleri (tabire dikkat!) “misillemeler”; BM, G-7, UNESCO, IMF gibi kurumların "Üçüncü Dünya" ülkelerinin gelişmesi ve problemlerinden kurtulması için yaptığı "eşsiz" yardımlar vs...

Batılı haber ajanslarının bu haberleri, Batıcı "Üçüncü Dünya" ülkeleri yönetimlerince "ilgili" veya varsa "uyandırıcı" kısımlar sansürlenerek, haberin Batıcı mesajı ise değiştirilmeyerek "mahallî"(!) hizmete sunulur ve devletin resmî haber ajanslarında (bizdeki AA gibi) kitlelerin gözüne sokulur.

Batı Enformasyonunun en temel ve en bariz, diğer tüm neticeleri zincirleme biçimde doğuran tesiri kültürel alanda yaşanandır denilebilir. Bir kültür başka bir topluma giydirilmişse, elde edilmeyen ne kalmıştır ki?..

Daha önce bahis konusu ettiklerimiz hatıra getirilirse, Kültür Emperyalizminin etkilerini kalem kalem saymamıza ne gerek!

Seks, şiddet, ahlaksızlık, duygu sömürüsü, inançsızlık, tecrübî ilim putçuluğu, lüzumsuz hobiler, münasebetsiz müzikler, gereksiz malûmatlar, kışkırtılan hazlar, bencillik, geçmişe ve büyüğe saygısızlık, eşlere ve aileye sadâkatsizlik, tüketim hırs ve çılgınlığı, miskinlik, kafa dağınıklığı, ruhî zaafiyet ve sayısız vakıa, Batı tipi hayat tarzının "misyoneri" TV'lerden, internetten, radyolardan, gazetelerden, dergilerden, uydulardan, reklam metin ve panolarından, kullandığımız mamûllerden, ilişkide olduğumuz insanlardan, şehrin her sokağında açıktan akan bir kanalizasyon şebekesi misâli ferdi her yönden kaçacak delik bırakmamacasına kuşatır ve kafalarla gönüller, bunlarla İŞGAL edilir!.. İlâveten, "eğitim" kurumları, "kültürel" ve "sportif" faaliyetler, "siyasî" etkinlikler ve say sayabildiğince, Kültür Emperyalizmi, ahtapot gibi toplumda kollarıyla sarmalamadığı ve ruhunu boğmadığı, buna yeltenmediği fert bırakmaz. "İnancı" başka olduğu halde, "yaşadığı" ve "söylediği" çok daha BAŞKA olan fertler ve toplumlar böyle doğar!..

Meselenin askerî teknolojiye bakan yönündeyse, Batılı Enformasyon Teknolojisinin özellikle uzaya yerleştirdiği uydularla rakiblerini askerî anlamda "gözaltında" tuttuğu hususuyla beraber; geliştirilmiş telsizler, dinleyiciler, kameralar, fotoğraf makineleri benzeri optik mekanizmalar, merkezî bilgisayarlar, son sistem savaş araçlarını yönlendiren veya bunlara monte edilen enformatik cihazlar, ilk anda akla gelen "askerî hakimiyet" vesileleri...

Oysa hadisenin tek yönlü-yanlı propagandayla beraber bir de "caydırıcılık" ve silah sistemlerini "pazarlama" yönü vardır ki, Haçlı Savaşı niteliğindeki Körfez Savaşı'nın CNN'den naklen yayınlanması; diğer ülke TV'lerinin bunu aktarması; "Patriot" füzelerinin ne "muhteşem" bir savunma silahı olduğu (gökten Telaviv'e "Scud füzeleri" değil, "üç elma"ydı düşen!); "Müttefik Haçlı" uçaklarının ve füzelerinin "hedefini şaşmaz ve taş üstünde taş bırakmaz" teknolojileri; Türkiye'de bile, Zaman ve Türkiye Gazeteleri dahil tüm basının çarşaf çarşaf ve program üstüne program yaparak, bunun "dünyanın gördüğü en teknolojik ve akıllı silahların kullanıldığı savaş olduğu” propagandasını yapmaları; evet, tüm bunlar, milyonlarcası arasından ilk ânda hatıra geliveren basit bir-iki örnek hâlinde hafızalarımızdaki tazeliğini hâlâ koruyor. "Petrollü karabatak" palavrasını da (mizansen olduğu daha sonra açıklandı!) unutmayalım.

Yeri gelmişken soralım: Batı'nın "enformatik" kültürel işgali altında Batı tipi hayat tarzı ve propagandasının "gönüllü askeri" olmuş fertlerin, bu işgale ayrıca silahlı askerlik yapmalarına sizce hiç gerek var mıdır?

Ve “medya”… Enformasyon araçlarının basın yayın alanındaki karşılığı "medya"dır. Medya'ya bu ismi takansa reklâmcılar. Çünkü medya (media), kelime olarak "aracı"lar anlamına geliyor. Yaptığı aracılıksa, üreten ve tüketen, arzeden ve talebeden arasındaki alışverişi sağlayan bağı kurması; toplumda "satılık mal veya hizmet"e karşı taleb doğurucu imaja ayna tutması ve doğurduğu ihtiyacı, medyanın sürekliliği ve yaygınlığı nisbetinde kalıcılaştırması oluyor. Reklâmcılar, kitlede kamçılanacak tüketim hırsını açığa çıkaracak imajın "form"landırıcı ve pazarlamacılarıdır bu yönden.

Bu arada; reklâmı yapılan "meta"nın fertlerde kamçıladığı tüketim hırsının doyurulması, tüketicinin ekonomik gücüne bağlıdır hiç şübhesiz. Ve kalkınmamış ülkelerde kışkırtılan bu tüketim hırs ve beklentileri, ekonomik güçsüzlük duvarına çarptığından, "uyarılmış" fertler huzursuzluğa itilir; sonrasındaysa, iktisadî ve siyasî krizlere, fuhşun ve şiddet nitelikli suçların artmasına; verimlilik motivasyonunun ve ahlâkın zayıflamasına; açıkçası, domino taşları misali, şehre göçü, çarpık kentleşmeyi, tarımın iflasını, işsizliği, kadın-erkek ve aile ilişkilerinin dejenerasyonunu, "ciklet" ve "gazoz sanayii" gibi “havâilikler”i, israfı, yolsuzluğu ve diğer "zincirleme" hastalıkları da peşine takarak, "İÇTİMAÎ MUVAZENE"nin çökmesine yol açar.

Batı medeniyetine bugün hâkim rengini ve gücünü veren hususun endüstrileşmesi olduğuna ve her endüstriyel mamûl, tüketilmek üzere çok sayıda üretildiğine göre, pazarlama alanında Batılı reklamcıların hünerlerini konuşturacakları ve Batılı müşteriden artan taleb fazlasını dünyanın diğer bölgelerinde "yedirmeye" çalışacakları âşikârdır. Tam da bu yüzden, fikirde ağır sanayii kuramadıkları için teknikte de ağır sanayii kuramamış olanlara, yine bu ülkelerden ucuza kapattıkları hammaddeyi işleyerek ürettikleri endüstriyel ürünlerine; TV, gazete, dergi, radyo, sportif karşılaşmalar, kültürel faaliyetler, ithalatçı "Üçüncü Dünya" firmaları, işbirlikçi "Üçüncü Dünya" yöneticilerinin çıkardıkları ithalat rejimleri, işbirlikçi "aydın"(!)larca geliştirilen "karşılıklı bağımlılık ve globalleşme" masalları, fuarlar, sinema ve çok çeşitli reklam yayınları kullanılıp İSTİSMAR edilerek taleb doğurtulurken; yaptığı "reklâm" masrafıyla vergiler ve nakliye giderlerini de fiyata "bindirerek" satar Batılı!.. "Tekel" olmanın neticesi, keyfî kâr marjını da dilediğince genişletir. Müşterisinin hayatta kalacağı "kadar", ekonomik "yardım" bile yapar.

Bizim "Üçüncü Dünya"lıya gelince; kendi imkanlarıyla çok daha düşük maliyete üreteceği ürünleri; "edebiyyat"ı, teknolojisi ve nefs muhasebesi olmadığından, millî gelirlerini yok pahasına elden çıkararak, üstüne bir de borç alarak rakibinden satın alır ve sonra hayıflanır: "Bu kadar para döktüm, bu kadar hammadde sattım, bu kadar borç aldım, bu kadar demokrasicilik oynadım, bu kadar Batı tipi hayat tarzını benimsedim, bu kadar Batıcı temelde okul açtım, bu kadar Batılı Enformasyonu ithal edip tercümeler yaptırttım, niçin hâlâ en fazla ‘montaj sanayii’ noktasına ulaşabiliyor ve dışa bağımlılıktan kurtulamıyorum?.."

Cevabı, kafasız Batı maymunları boş yere düşünedursunlar, biz verelim:

Batı, her ne verirse versin, meslek sırrını kendine saklar ve müşterisinin elinden kaçmasına yol açacak "ideolojik ve teknik formasyon"un, tüketicisince binâ edilmesine her ne pahasına olursa olsun izin vermez. Gerektiğinde askerî güç kullanır, gerektiğinde "beyin gücü"nü satın alıp ithal eder, gerektiğinde casuslar gönderip siyasî krizlere yol açar, gerektiğinde ambargo uygular, gerektiğinde komşularıyla savaştırır, gerektiğinde siyasî kadroları satın alıp darbe çapında bir karalama kampanyası başlatır; velhâsıl elinden geleni ardına koymaz. Yaşaması, ürettiğini satabilmesine bağlıdır da ondan!.. Ölümüne bir rekabettir bu ve altından kalkacak "inkılâb" çapında "hamle dehâsı", az bulunur. Ve biliyoruz ki, Başyücelik Devleti'nde her şey, iğne iplikten başlayarak, başlangıçta dayanılmaz çileler yaşatacağı belli olmasına rağmen, kendi öz gücümüzle imal edilecektir. Başarana kadar böyle!.. Yoksa, uçağını kaldıracak basit bir maddeyi bile Batı'dan dilenerek satın alan bir ülkenin, anti-emperyalistliği ve Batı'ya savaş açması, -kısa vadede- hem trajikomik hem de acı!.. Büyük İslâm Şehidi Saddam'ın yaptığı gibi; sırf haysiyet mücadelesi tarzında -maddeten- yenilmeyi bile göze almak mümkün ve doğru olabilirken; aslolan "yeneceği" şartları gevşemeksizin hazırlayıcı "topyekün" seferberliği ihmal etmemektir hiç kuşkusuz!..

Kuşatmayı yarmanın “biricik” yolu besbellidir o hâlde; “bütün” düzeltilmeden parçayı düzeltmek böylesi içtimaî bir meselede hiçbir şekilde sözkonusu olamayacağına göre:

 Dünya çapında bir İNKILAB!..

 

(*) Salih Mirzabeyoğlu, Necib Fazıl'la Başbaşa, İBDA Yayınları, 2 Basım, İstanbul 1989, s. 108

 

Kaynak: Aylık Dergisi, Haziran 2008

Bu Yazı için İlk Yorumu Sen Gönder
İsim
Email
Mesaj



Dergimizin Son Sayısı Çıktı!
Sayı: 2 - II.Dönem Güz 2011



Anasayfa | Yazılar | Haberler | Seçtiklerimiz | Dergiler | Dergi Aboneliği
Künyemiz | Hakkımızda | Bayilerimiz | Dergimize Yazın | Web Sitemize Yazın
                                 Copyright © Telif Hakları AKADEMYA'ya Aittir