BATILI ENFORMASYON VE
TEKNOLOJİK KISKAÇ
Hayreddin Soykan
Teknoloji; kendisini doğuran
"işlenmiş enformasyon"u da onu "işleyecek" ve onunla
"işlenecek"lere sunmak üzere kendine "üretim" mevzuu yapmış
ve "enformasyon teknolojisi"ni doğurmuş durumda. Böylece baskı
teknolojisi, uydu teknolojisi, sinema ve TV yayıncılığı teknolojisi,
telekomünikasyon (telefon, telsiz, faks, teleks, uydu vs.) teknolojisi,
bilgisayar teknolojisi ve diğerleri sayesinde; enformasyonun saklanması,
işlenmesi, çoğaltılması ve dağıtılması, üstelik dünyanın en ücrâ köşesine kadar
yaygınlaştırılması imkân dahiline girmiştir bugün.
Dünya üzerindeki
teknolojik, siyasî, askerî, iktisadî ve kültürel hakimiyetini enformasyon
teknolojisiyle daha bir pekiştirme gücüne kavuşan Batı, bunu, hem kendi içinde
üretim, tüketim ve kültür vesilesi kılmış, hem de yeryüzünün diğer parçalarındaki
rakib medeniyetleri ruhî, fikrî ve maddî "istikrarsızlık-destabilizasyon"
kıskacında kendine köle etmenin "manipülasyon aracı" olarak
kullanmaya başlamıştır.
Batı'nın enformasyon
teknolojisinin rakib medeniyetleri hangi yollardan boyun eğdirmeye yöneldiğine
ve maalesef başardığına bazı örnekler verelim dilerseniz.
Teknolojinin davet ettiği
endüstrileşme (sanayileşme); şu faktörlerin katılım ve düzenlenmesini şart koşar:
Makine, âlet, yapım metodu, sermaye, enerji, hammadde, kalifiye insan gücü,
pazarlama, siyasî ve iktisadî ortam ve diğerleri...
Rakibler arasındaki
savaşın niteliğini ve hayatta-ayakta kalma mücadelesini, bir rakibin diğerine
dayattığı silahın gücü ve vasıfları belirlemez mi bir bakıma? Aynen öyle oldu
ve Batının her şubede verimlendirdiği sınaî güç ve makineleşme, ona karşı ve
kendi içinde varlık gösterebilmek için rakiblerini de sanayileşme ve
makineleşmeye sevketti. Fakat, evdeki hesab çarşıya uymadı. Peki ne oldu? Teknoloji
ve makineleşmeyi kendi "edebiyyat" ("mücerred ve müstakil idrak
zemini") ve imkanları içinde doğuramayan bu toplumlar, endüstriyel
ürünlerini ve "know-how" denilen yapım metodunu kimseye hayrına
vermeyecek olan Batının bunları ticarî bir meta olarak pazarlayıp satışa
çıkarmasına, marifetinin özünü kendine saklayıp dilediği kadar kırıntıyı
lütfetmesine, bir lütuf(!)la beraber dayattığı siyasî, askerî, iktisadî,
kültürel müeyyide ve tavizlere boyun eğdiler, eğmek zorunda kaldılar sonunda.
İBDA Külliyatından
öğrendiğimiz üzere, yaygın anlamından farklı olarak, "söz"
çevresindeki tüm "saf fikir, ilim ve güzel sanatlar"ı kapsayıcı
genişlikte kullandığımız "edebiyyat"ın, "mücerred ve müstakil
idrak zemini" hüviyetiyle ideolojik bağımsızlığı kuşatacağı, bununsa
teknik ve teknolojik verimleri de doğuracağı bilinmek kaydıyla, şunun altını
çizmek lüzumludur bu noktada:
"Ağır sanayii
(endüstriyi) kurmadan önce, ağır sanayii doğuracak mücerret idrak zemini
hâlinde, müsbet ilim dallarının EDEBİYYAT'ı lâzımdır ki, gerek doğuş, gerek
değer, gerekse ihtiyaç olarak bu idrak, «ruh»a mukavemet eden varlığı kavrama
çilesini belirten «mücerret idrak-mücerret fikir» in yolda
bıraktıklarıdır..." (*)
Bu tesbitler, Kanuni'den
bugüne toplum olarak bizim de yaşadığımız, Batı karşısında mahkûm toplumların
fikirde ve teknikte "montaj sanayii"ni niçin aşamadıkları hususunu
çerçeveliyor. BD-İBDA’nın hepimize öğrettiğidir bu: Fikirde ağır sanayiini
kuramayanların teknikte bunu başarmaları mümkün değil. Teknik ve geliştirilmiş
olarak teknolojiyi doğuran zaten fikir!.. Fikir ki, kendi iç dünyasını ve
kendini çevreleyen dış dünyayı anlama, kavrama, ifade ve sistemleştirmenin
manivelası. Fikir olmayınca, yani neyin ne olduğu ve neyin nasıl yapılacağı
bilinemeyince, yemek yemeyi “bilmeyen” adamın sofra başında kaşığı kulağına,
bardağı kafasına boca etmesi gibi, eldeki hammadde ve insan gücü
değerlendirilemez; ve yemek dolu kaşığın, başkasının eliyle ağzına
götürülmesini beklemenin de bir bedeli vardır elbette: Kölelik ve lütfedilen
kadar yemek!.. Sömürülmüş, geri kalmış veya "geri bıraktırılmış" ülke
insanlarının bugünkü "montaj sanayii" ve "protezler
medeniyeti", sanırız artık daha bir derinden kavranma vesilesine ermiş olsa
gerektir bu vesileyle.
İşte Batı, muhatablarının bu
zaaflarını yakalamış olarak, misâli Enformasyon Teknolojisi'nden verirsek;
yapım metodundan (know-how) “enformasyon” ihtiva eden yayınlara; patent
haklarından hammadde veya yarı-mamûl veya mamûl gereç, âlet ve makinelere;
bilgisayarından uydu teknolojisi ve istifadesine; uluslararası haber
ajanslarının hizmetlerinden(!) her tür frekans hizmetlerine; optik alet ve
makinelerden sinemacılık sektörüne; telekomünikasyon (telefon, telsiz, uydu
haberleşmesi, faks, telekonferans vs.) teknolojisinden televizyon yayıncılık ve
programlarına; matbaacılık ve her türlü basın-yayın teknolojisinden Enformasyon
Teknolojisi çerçevesindeki "eğitim" yaftalı "ticarî" kurs
ve kurumlara; daha neler ve neleri, bin çeşit yol ve gözbağcılıkla pazarlar, sömürülmeyi
göze alan ülkenin imkân, gelir ve haysiyetini devşirme karşılığında satar.
Batı medeniyetinin şübhesiz
bugününü doğuran, kendine has kültürel bir tarihi ve gelişimi sözkonusudur.
Eski Yunan'dan Ortaçağ Engizisyonuna, Rönesans'tan Aydınlanmacılara, Fransız
İhtilali'nden Sanayi Devrimi'ne, Feodal yapılardan Liberal Demokrasilere,
Skolastik Felsefe'den Pozitivizme, I. Dünya Savaşı'ndan II. Dünya Savaşı'na,
klasik sömürgecilikten yeni
"inceltilmiş-şeffaflaştırılmış-mücerretleştirilmiş" sömürgeciliğe,
keşiflerden uzay yolculuklarına, Haçlı Savaşları'ndan Kültür Emperyalizmine,
sayısız faktörlerin biçimlendirdiği bir Batı Dünyası var karşımızda.
Bu tarihî hadise ve
vakıaları, hakiki müessir ve faktörleriyle bir bütün içinde değerlendirecek
çapa erişmeden, ondan da önce, kendi medeniyetinin avantaj ve zaaflarıyla köklü
bir tarih muhasebesini gerçekleştirmeden, Batının herhangi bir hususiyetini
taklide kalkışmak, münasebetsizlik ve hariçten gazel okumayı aşamıyor, tam
tersine, günümüzün "dejenere-özü tahrib edilmiş" kravatlı maymunlar
sürüsü fenomenine sebebiyet veriyor. Taklitle tahribin buluştuğu yer!..
Doğrusu Batı, kendini
pazarlamayı biliyor ve kendi için "kurtarıcı" addettiği birtakım
kurum ve kavramları -demokrasi, tecrübî ilimcilik, liberalizm, kapitalizm,
tüketimcilik gibi-, âlemşümûl bir ideal vasıf taşıyormuşçasına, maymunlarına ve
müşterilerine yediriyor. Balıktan kuşa organ nakli misali, her toplum bünyesi
hazımsızlık, dejenerasyon ve yabancılaşmanın yol açtığı sancılarla kıvranıyor elbette.
Hastalığının kaynağını bilmediğinden, tekrar Batıya dönüp, susuzluktan ölmek
üzere olanın benzin içmesine benzer, taklitçiliğini ve esaretini bir kısırdöngü
halinde pekiştiriyor. Batının diğerlerini siyasî anlamda esir etmesinin
kökenlerini bu psikolojide görmek gerekiyor. Enformasyon Teknolojisi ise, fiilî
saldırı ve işgaller bir yana, Kültür Emperyalizmi niteliğindeki yeni
sömürgeciliğin, belki en başta, esirleriyle arasındaki "teneffüs
borusu"nu teşkil ediyor.
Toplum hissiyat ve hayat
gayesinin örnek ve düzenleyici timsali "lider" olmaksızın içtimaî
muvazenenin temini zorluğu hesaba katıldığında; Engizisyonu yaşamış ve dünya
ötesi bir inanıştan pragmatizm ve çıkarcılığa istihâle etmiş Batı tipi
demokrasinin, diğer toplumların dünya görüşlerinde mündemiç “ruh ve ahlâk
müeyyideleri” ve "kahramanlık ideali"ni tahrib edişi anlaşılacaktır eminiz.
Tavandan tabana, ruhunu körkütük bir hayranlık güdüsüyle Batıya satmış üç beş
işbirlikçinin, üstelik despotlukla dikte ettiği demokrasicilik oyunu, tabiî
ortamı oluşmadığından ne gerçek anlamda "Batı tipi" nitelik
kazanabilmiş, ne de demokrasicilikle birlikte geleceği varsayılan sanayileşme
gerçekleşebilmiştir. Aksine, elini verenin kolunu, kolunu ve neticede vücudunu
kaptırması şeklinde, açık veya gizli, siyasî ve kültürel işgalin yolu
açılmıştır.
Kendi halk tabanına ve
kültürel tarihine dayanmayan siyasetçiler, meşruiyet temellerini kendi
kaynaklarından göstermek yerine, Batılı efendilerine ve Kültür Emperyalizmine
sığınmışlar, bunun sonucunda, Batılı yazarlardan çalakalem tercümeler, işgal
karargahı yabancı okullar, Batıyla askerî ve siyasî ittifaklar, idareciler ve
toplumlar arası çeşitli vesilelerle tezgahlanmış temaslar, Batılılardan alınan
mükâfat ve ekonomik teşvikler, her türlü basın-yayın vasıtası ve verimini Batı
ahlâk ve hayat tarzını kaim etmek üzere ülkeye ve toplum bünyesine boca etmeler,
Batılının siyasî desteği(!) karşısında ülke kaynaklarını sömürüye açış ve
ekonomiyi Batının ikinci ve üçüncü sınıf mallarına bağımlı bir pazara
dönüştürmeler, kendi kaynaklarını "rantabl" ve işletilebilir
kılamadığından Batıya dış borç prangasıyla perçinlenerek siyasî, ekonomik,
askerî, teknolojik ve kültürel esareti sağlamlaştırıcı bir "ipotek"
altına girmeler… Daha ne tasmalar ve zincir halkaları...
Batının Enformasyon
Teknolojisi ve siyasî etkilerine dair incelenmesi gereken bir başka vakıa da, “uluslararası
haber ajansları” tekelleri!.. Ve, onların, Batılı enformasyoncuların
yakıştırdığı sıfatla "Üçüncü Dünya Ülkeleri"ne olan tesirini az biraz
anlamaya çalışalım şimdi de.
"Üçüncü Dünya"
ülkeleri denilen Batı hakimiyetine boyun eğdirilmiş toplumlar, dünya nüfusunun
üçte ikisini oluşturmalarına rağmen, bu ajans tekellerine ancak onda birlik
nisbette mevzu olmakta, bunlar da ancak, "bunalım gazeteciliği", Batı
çıkarları ve hayat tarzına yönelik Batılı ve Batıcı "işgal"
güçlerinin değerlendirecekleri malûmat, beyin yıkama ve belli bir kültürel-siyasî
görüşü benimsetme gibi Batıcı perspektiften imal edilen ve eğilip bükülen
haberler vasfını taşımakta. Amerikalıların Associated Press (AP)'si,
İngilizlerin Reuters'i, Fransızların Agence France Presse (AFP)'si ve
Almanların (DPA)'sı; "Üçüncü Dünya" ülkeleriyle ilgili haberlerinde
"bunalım haberciliği"ni şu tarz haberlerle abonelerine ulaştırırlar:
Tabiî âfetler, komşularla
savaş, iç savaş, katliamlar, isyanlar, siyasî krizler, yönetim ve rejim
değişiklikleri, Batı çıkarlarına değişik alanlarda saldırılar, Batıcı hayat
tarzının gelişimi ve problemleri vs...
Diğer haberlere gelince,
ki burada siyasî propaganda belirleyicidir, gayet iyi hatırlayacağınız şu tür
haberler servise konulur:
Yeni dünya düzeninin
nimetleri; sömürdükleri için açlık ve kıtlıkların yaşandığı ülkelere BM,
Kızılhaç, NATO ve Batılı ülkelerin yaptıkları "insanî"(!) yardımlar
ve kimi "nankör"(!)lerin "yardımsever" Batılılara
"vahşice"(!) saldırıları; "köktendinci-fundamentalist"lerin
aydın Batıcı rejimlere karşı "barbarca" terörist saldırıları;
"barışsever" İsraillilerin "savaşsever" Filistinlilerin
"terörist" içgüdülerini nasıl ıslah etmeye çalıştıkları ve
düzenledikleri (tabire dikkat!) “misillemeler”; BM, G-7, UNESCO, IMF gibi
kurumların "Üçüncü Dünya" ülkelerinin gelişmesi ve problemlerinden
kurtulması için yaptığı "eşsiz" yardımlar vs...
Batılı haber ajanslarının
bu haberleri, Batıcı "Üçüncü Dünya" ülkeleri yönetimlerince
"ilgili" veya varsa "uyandırıcı" kısımlar sansürlenerek,
haberin Batıcı mesajı ise değiştirilmeyerek "mahallî"(!) hizmete
sunulur ve devletin resmî haber ajanslarında (bizdeki AA gibi) kitlelerin
gözüne sokulur.
Batı Enformasyonunun en
temel ve en bariz, diğer tüm neticeleri zincirleme biçimde doğuran tesiri
kültürel alanda yaşanandır denilebilir. Bir kültür başka bir topluma
giydirilmişse, elde edilmeyen ne kalmıştır ki?..
Daha önce bahis konusu
ettiklerimiz hatıra getirilirse, Kültür Emperyalizminin etkilerini kalem kalem
saymamıza ne gerek!
Seks, şiddet, ahlaksızlık,
duygu sömürüsü, inançsızlık, tecrübî ilim putçuluğu, lüzumsuz hobiler,
münasebetsiz müzikler, gereksiz malûmatlar, kışkırtılan hazlar, bencillik,
geçmişe ve büyüğe saygısızlık, eşlere ve aileye sadâkatsizlik, tüketim hırs ve
çılgınlığı, miskinlik, kafa dağınıklığı, ruhî zaafiyet ve sayısız vakıa, Batı
tipi hayat tarzının "misyoneri" TV'lerden, internetten, radyolardan,
gazetelerden, dergilerden, uydulardan, reklam metin ve panolarından,
kullandığımız mamûllerden, ilişkide olduğumuz insanlardan, şehrin her sokağında
açıktan akan bir kanalizasyon şebekesi misâli ferdi her yönden kaçacak delik
bırakmamacasına kuşatır ve kafalarla gönüller, bunlarla İŞGAL edilir!.. İlâveten,
"eğitim" kurumları, "kültürel" ve "sportif"
faaliyetler, "siyasî" etkinlikler ve say sayabildiğince, Kültür
Emperyalizmi, ahtapot gibi toplumda kollarıyla sarmalamadığı ve ruhunu
boğmadığı, buna yeltenmediği fert bırakmaz. "İnancı" başka olduğu halde,
"yaşadığı" ve "söylediği" çok daha BAŞKA olan fertler ve
toplumlar böyle doğar!..
Meselenin askerî
teknolojiye bakan yönündeyse, Batılı Enformasyon Teknolojisinin özellikle uzaya
yerleştirdiği uydularla rakiblerini askerî anlamda "gözaltında"
tuttuğu hususuyla beraber; geliştirilmiş telsizler, dinleyiciler, kameralar,
fotoğraf makineleri benzeri optik mekanizmalar, merkezî bilgisayarlar, son
sistem savaş araçlarını yönlendiren veya bunlara monte edilen enformatik
cihazlar, ilk anda akla gelen "askerî hakimiyet" vesileleri...
Oysa hadisenin tek
yönlü-yanlı propagandayla beraber bir de "caydırıcılık" ve silah
sistemlerini "pazarlama" yönü vardır ki, Haçlı Savaşı niteliğindeki
Körfez Savaşı'nın CNN'den naklen yayınlanması; diğer ülke TV'lerinin bunu aktarması;
"Patriot" füzelerinin ne "muhteşem" bir savunma silahı
olduğu (gökten Telaviv'e "Scud füzeleri" değil, "üç
elma"ydı düşen!); "Müttefik Haçlı" uçaklarının ve füzelerinin
"hedefini şaşmaz ve taş üstünde taş bırakmaz" teknolojileri;
Türkiye'de bile, Zaman ve Türkiye Gazeteleri dahil tüm basının çarşaf çarşaf ve
program üstüne program yaparak, bunun "dünyanın gördüğü en teknolojik ve
akıllı silahların kullanıldığı savaş olduğu” propagandasını yapmaları; evet,
tüm bunlar, milyonlarcası arasından ilk ânda hatıra geliveren basit bir-iki
örnek hâlinde hafızalarımızdaki tazeliğini hâlâ koruyor. "Petrollü
karabatak" palavrasını da (mizansen olduğu daha sonra açıklandı!)
unutmayalım.
Yeri gelmişken soralım:
Batı'nın "enformatik" kültürel işgali altında Batı tipi hayat tarzı
ve propagandasının "gönüllü askeri" olmuş fertlerin, bu işgale ayrıca
silahlı askerlik yapmalarına sizce hiç gerek var mıdır?
Ve “medya”… Enformasyon
araçlarının basın yayın alanındaki karşılığı "medya"dır. Medya'ya bu
ismi takansa reklâmcılar. Çünkü medya (media), kelime olarak
"aracı"lar anlamına geliyor. Yaptığı aracılıksa, üreten ve tüketen,
arzeden ve talebeden arasındaki alışverişi sağlayan bağı kurması; toplumda
"satılık mal veya hizmet"e karşı taleb doğurucu imaja ayna tutması ve
doğurduğu ihtiyacı, medyanın sürekliliği ve yaygınlığı nisbetinde
kalıcılaştırması oluyor. Reklâmcılar, kitlede kamçılanacak tüketim hırsını
açığa çıkaracak imajın "form"landırıcı ve pazarlamacılarıdır bu
yönden.
Bu arada; reklâmı yapılan
"meta"nın fertlerde kamçıladığı tüketim hırsının doyurulması,
tüketicinin ekonomik gücüne bağlıdır hiç şübhesiz. Ve kalkınmamış ülkelerde
kışkırtılan bu tüketim hırs ve beklentileri, ekonomik güçsüzlük duvarına
çarptığından, "uyarılmış" fertler huzursuzluğa itilir; sonrasındaysa,
iktisadî ve siyasî krizlere, fuhşun ve şiddet nitelikli suçların artmasına;
verimlilik motivasyonunun ve ahlâkın zayıflamasına; açıkçası, domino taşları
misali, şehre göçü, çarpık kentleşmeyi, tarımın iflasını, işsizliği,
kadın-erkek ve aile ilişkilerinin dejenerasyonunu, "ciklet" ve
"gazoz sanayii" gibi “havâilikler”i, israfı, yolsuzluğu ve diğer
"zincirleme" hastalıkları da peşine takarak, "İÇTİMAÎ
MUVAZENE"nin çökmesine yol açar.
Batı medeniyetine bugün hâkim
rengini ve gücünü veren hususun endüstrileşmesi olduğuna ve her endüstriyel
mamûl, tüketilmek üzere çok sayıda üretildiğine göre, pazarlama alanında Batılı
reklamcıların hünerlerini konuşturacakları ve Batılı müşteriden artan taleb
fazlasını dünyanın diğer bölgelerinde "yedirmeye" çalışacakları âşikârdır.
Tam da bu yüzden, fikirde ağır sanayii kuramadıkları için teknikte de ağır
sanayii kuramamış olanlara, yine bu ülkelerden ucuza kapattıkları hammaddeyi
işleyerek ürettikleri endüstriyel ürünlerine; TV, gazete, dergi, radyo, sportif
karşılaşmalar, kültürel faaliyetler, ithalatçı "Üçüncü Dünya"
firmaları, işbirlikçi "Üçüncü Dünya" yöneticilerinin çıkardıkları
ithalat rejimleri, işbirlikçi "aydın"(!)larca geliştirilen
"karşılıklı bağımlılık ve globalleşme" masalları, fuarlar, sinema ve
çok çeşitli reklam yayınları kullanılıp İSTİSMAR edilerek taleb doğurtulurken;
yaptığı "reklâm" masrafıyla vergiler ve nakliye giderlerini de fiyata
"bindirerek" satar Batılı!.. "Tekel" olmanın neticesi,
keyfî kâr marjını da dilediğince genişletir. Müşterisinin hayatta kalacağı
"kadar", ekonomik "yardım" bile yapar.
Bizim "Üçüncü
Dünya"lıya gelince; kendi imkanlarıyla çok daha düşük maliyete üreteceği
ürünleri; "edebiyyat"ı, teknolojisi ve nefs muhasebesi olmadığından,
millî gelirlerini yok pahasına elden çıkararak, üstüne bir de borç alarak
rakibinden satın alır ve sonra hayıflanır: "Bu kadar para döktüm, bu kadar
hammadde sattım, bu kadar borç aldım, bu kadar demokrasicilik oynadım, bu kadar
Batı tipi hayat tarzını benimsedim, bu kadar Batıcı temelde okul açtım, bu
kadar Batılı Enformasyonu ithal edip tercümeler yaptırttım, niçin hâlâ en fazla
‘montaj sanayii’ noktasına ulaşabiliyor ve dışa bağımlılıktan
kurtulamıyorum?.."
Cevabı, kafasız Batı
maymunları boş yere düşünedursunlar, biz verelim:
Batı, her ne verirse
versin, meslek sırrını kendine saklar ve müşterisinin elinden kaçmasına yol açacak
"ideolojik ve teknik formasyon"un, tüketicisince binâ edilmesine her
ne pahasına olursa olsun izin vermez. Gerektiğinde askerî güç kullanır,
gerektiğinde "beyin gücü"nü satın alıp ithal eder, gerektiğinde
casuslar gönderip siyasî krizlere yol açar, gerektiğinde ambargo uygular,
gerektiğinde komşularıyla savaştırır, gerektiğinde siyasî kadroları satın alıp
darbe çapında bir karalama kampanyası başlatır; velhâsıl elinden geleni ardına
koymaz. Yaşaması, ürettiğini satabilmesine bağlıdır da ondan!.. Ölümüne bir
rekabettir bu ve altından kalkacak "inkılâb" çapında "hamle
dehâsı", az bulunur. Ve biliyoruz ki, Başyücelik Devleti'nde her şey, iğne
iplikten başlayarak, başlangıçta dayanılmaz çileler yaşatacağı belli olmasına
rağmen, kendi öz gücümüzle imal edilecektir. Başarana kadar böyle!.. Yoksa,
uçağını kaldıracak basit bir maddeyi bile Batı'dan dilenerek satın alan bir
ülkenin, anti-emperyalistliği ve Batı'ya savaş açması, -kısa vadede- hem
trajikomik hem de acı!.. Büyük İslâm Şehidi Saddam'ın yaptığı gibi; sırf
haysiyet mücadelesi tarzında -maddeten- yenilmeyi bile göze almak mümkün ve
doğru olabilirken; aslolan "yeneceği" şartları gevşemeksizin
hazırlayıcı "topyekün" seferberliği ihmal etmemektir hiç kuşkusuz!..
Kuşatmayı yarmanın “biricik”
yolu besbellidir o hâlde; “bütün” düzeltilmeden parçayı düzeltmek böylesi
içtimaî bir meselede hiçbir şekilde sözkonusu olamayacağına göre:
Dünya çapında bir İNKILAB!..
(*) Salih Mirzabeyoğlu, Necib Fazıl'la Başbaşa,
İBDA Yayınları, 2 Basım, İstanbul 1989, s. 108
Kaynak:
Aylık Dergisi, Haziran 2008