“ALGIDA SEÇİCİLİK” ÜZERİNE
Hayreddin Soykan
Duyum ve Algı Farkı
“Algıda seçicilik”, insan
münasebetlerindeki belirleyici ehemmiyeti bir yana, kişinin kendini tanıması ve
bakış ve değerlendiriş ufkunu genişletebilmesi bakımından üzerinde bilhassa
durulması gereken bir mevzu. Öyle ki, “algıda seçicilik” bahsi üzerinde belli
derecede yetkin bir fikri olmayan kişi, niçin kendisinin ve çevresindekilerin
çoğu zaman böylesine “bakar kör” davrandıklarını belki de hiç anlayamayacaktır.
İşte bu mütevazi çalışmamız vesilesiyle bizim hedeflediğimiz de,
okuyucularımıza bu hususta böyle bir “temel malûmat” sunmak ve “fark ediş ve
değerlendiriş” ufuklarını genişletmelerine bir parça yardımcı olmaktır. O hâlde
başlayalım.
İnsan, iç veya dış
dünyasından doğarak, hiç kesiksiz biçimde kendisini “uyaran” sayısız
maddî-manevî “veri” bombardımanı altında bir hayat sürer. Hayvanın
“içgüdü-insiyak” dairesindeki programlanmış “seçici” davranışlarından belki
tamamen farklı olarak, insan tüm bu iç veya dış kaynaklı “uyaran”ları çoğu “şuurlu”
olarak “kendisine göre” SEÇER, aslında çoğunu ELER, yani çok ama çok azını FARK
EDER ve ancak bu fark edebildiklerine “kendince” ANLAM VERİR.
Kısacası, hasse (duyu)
yahut hayâl yoluyla ruhuna tesir eden ve “ben”ini kuşatan tüm bu “veri”leri,
bir “şuur süzgeci”nden geçirir ve yalnızca bu “süzgeç”ten geçenleri fark edip
“idrak” eder.
“Şuur süzgeci”nin bir yönü
içtimaî öğrenmeye tâbi ve belli bir toplumun kültürel yapısını “bilgiler bütünü
ve değerler hiyerarşisi” olarak şahsında bünyeleştirmeye dairken, diğer yönü
“ferdî”dir ve kişinin kendi “hususî” hayat tecrübesine, eğitimiyle kazandığı kültürel
formasyonuna, seçimlerine, ideallerine, gayelerine, hedeflerine, ihtiyaç ve
beklentilerine, daha önceki bir çalışmamızda ehemmiyetini vurguladığımız TUTUMLARINA
bağlı olarak şekillenir.
Biz bu çalışmamızda
özellikle “hasse” yoluyla bize ulaşan “idrak” verileri üzerinde duracağımız
için, öncelikle “duyum” ve “algı” arasındaki “fark”a ve birinin diğerini
doğurduğu “süreç” olarak aralarındaki kopmaz “alâka”ya dikkat çekmekle başlamak
istiyoruz.
“Duyum” dediğimiz, dış
dünyadan duyu organlarımız vasıtasıyla şuur kapımızın eşiğine ulaşan,
şuurumuzun kapısını tıklatan HAM UYARANLAR meâlincedir ki, bunlar henüz
işlenmemiş “veriler” yahut “hatırlatıcılar” muhtevası olarak, sonraki idraklerimizin
başlangıçtaki “mânâlandırılmamış” maddî yönüdür bir nevî. Henüz okunmamış bir
yazı metni gibidir ezcümle.
“Algı” ise, hemen her
saniye yüzbinlercesine maruz kaldığımız tüm bu ham “duyum muhtevası” arasından,
kendi “şahsiyet” yapımıza ve o ânki ilgi, ihtiyaç yahut beklentilerimize göre
“seçtiğimiz”, “değerlendirmeye aldığımız” ve “şuur eşiğimizden içeriye buyur
ettiğimiz” verilerin artık İŞLENMİŞ hâl ve biçimi çerçevesindedir. Milyarlarca
yazı metni arasından, gidip belli birini okuyuşumuz ve mânâlandırıp
değerlendirişimiz gibi.
Tabiî ki, “yazı metni”
ifademiz, bahsin anlaşılmasını kolaylaştırmak için seçtiğimiz bir misâl
yalnızca. Yoksa, belki çoğu “duyum muhtevası”, yazı gibi manevî kata yükseltme
işleminden zaten geçmiş hazır bir “terkib” olmaktan ziyade, bizim tarafımızdan
en baştan terkib edilmeyi bekleyen darmadağınık “maddî” unsurlara benzer daha
çok. Bu yönüyle, sonradan kelime veya cümle hâline getirilmek üzere, oraya buraya
dağılmış harf veya seslere benzediği de kolayca öne sürülebilir. Bir diğer
“şuur seviyesi”nden meseleye yaklaşırsak şayet, âlemdeki her şeyin aslında “kelâm”
dairesinde insanoğluna dönük bir “hitab”ın kelimeleri olduğu nazar-ı dikkate
alındığında, “duyum”un bu kelimelerin “ses” yönü, “algı”nın ise bu kelimelerin
benliğimizde yeniden terkib edilen “anlam” yönü, daha doğrusu “bize göre
anlamı” olduğu da söylenebilir. Tüm bu yaklaşım tarzlarının hepsi, hep beraber,
sesleri kelimeleştirmekle ve kelimeleri de “kendimizce” terkib edip cümleleştirmekle
yüz yüze bulunduğumuza delâlet eder bizce. Şu hâlde, “duyum”u ister müstakil
harf veya kelimelerin sesleri, isterse insanoğluna yönelik bir hitabın “tarafımızdan”
henüz işlenmemiş cümle muhtevası olarak görelim, neticede soru şudur:
Milyarlarcası arasından “niçin” o sesi değil de özellikle “bu sesi” işitip
mânâlandırıyoruz, niçin o kelimeyi değil de öncelikle “bu kelimeyi” fark
ediyoruz, yahut niçin o cümleyi değil de “bu cümleyi” mânâlandırma gereği
duyuyoruz? Burada “algıda-idrakte seçicilik” vesilesiyle cevabı aranmaya
çalışılacak soru, belki sadece budur.
Daha önceki
değerlendirmelerimizde temas ettiğimiz “henüz işlenmemiş intibâlar” dairesine
“duyum”u, “işlenerek biçimlendirilmiş ifadeler” dairesine ise “algı-idrak”i
dahil ettiğimizi, mühim bir not olarak bilvesile hatırlatmış olalım.
Zorunlu Bakar Körlük
“Algıda seçicilik” bahsi
sözkonusu edildiğinde örnek olarak verilen bir hikâye şöyledir:
Bir gün New York'ta bir
grup iş arkadaşı yemek molasında dışarıya çıkar. Gruptan biri, Kızılderilidir. İnsan
kalabalığı, siren sesleri, yolda çalışma yapan işçiler ve makinelerinin
çıkardığı gürültü ve yine yoldaki araçların korna sesleri arasında bu arkadaş
grubu ilerlerken, Kızılderili olan, kulağına bir “cırcır böceği” sesi geldiğini
söyler ve sesin kaynağını aramaya başlar. Arkadaşları, bunca gürültü arasında böyle
bir sesi duyamayacağını, kendisinin öyle zannettiğini söyleyip devam ederler
yollarına. Ancak aralarından bir tanesi, aslında pek inanmasa da, Kızılderili
arkadaşının “cırcır böceği” aramasına katılır. Kızılderili, caddenin karşısına
doğru yürür, arkadaşı da arkasından takib eder ve binaların arasındaki bir kaç
tutam yeşilliğin arasında gerçekten de bir “cırcır böceği” bulurlar.
Arkadaşı sorar Kızılderiliye:
"İnsanüstü güçlerin olmalı senin! Söylesene, onca gürültü arasında nasıl
duyabildin bu sesi?". Kızılderili, bu sesi duymak için insanüstü güçlere
sahib olmaya gerek olmadığını söyleyerek, kendisini izlemesini söyler
arkadaşına.
Yolun kaldırım tarafına geçerler
ve cebinden çıkardığı madenî bir parayı yuvarlayarak kaldırıma atar Kızılderili.
Yoldan geçen çok sayıda insan, o madenî para sesinin ceplerinden düşen bir paraya
âid olduğu kaygısıyla, sesin geldiği yöne dönüp bakma ihtiyacı duyar.
Kızılderili, arkadaşına fısıldar
işin sırrını:
"Gördün mü? Önemli olan,
nelere değer verdiğin ve neleri öncelikli bulduğundur. Her şeyi ona göre duyar,
görür ve hissedersin!”
İşte istisnâsız hepimiz, şu
veya bu derecede böyleyiz, hepimiz bizleri çevreleyen ve bizim dikkatimizi
çekmek için mütemadiyen uyarıda bulunan milyarlarca “duyum verisi” arasından,
yalnızca bizi “ilgilendirenleri” fark eder, gerisini ne görüp işitir ne de
herhangi bir mânâlandırmaya değer buluruz. Öbür türlü, yani her şeyi fark etmek
durumunda kalsaydık, belki bu da hiçbir şeyi doğru dürüst fark etmemek demek olacaktı.
Çünkü, bu defa da yolumuzda gidemez, işimizi göremez, ihtiyaçlarımızı
gideremez, hedeflerimize ulaşamaz, ideallerimizi gerçekleştiremez,
beklentilerimizi karşılayamaz; kısacası, hiçbir şey ve hiçbir kişiyi gereğince
mânâlandırıp değerlendiremez olacaktık. O hâlde, şöyle de ifade edebiliriz
durumumuzu: Belli derecede “bakar körlük”, yolumuzu bulmak ve yolumuzda gitmek
için “bir bakıma” zorunluluktur.
Meselenin diğer yanında ise
bakar körlüğünün şuurunda olmamak yatar ki, bu da, dilerse her şeyi fark
edebileceğini ve her şeyin “olduğu gibi” apaçık önünde durduğunu zanneden
“safdillik”tir. Kimse kimseyi yahut her şeyi “olduğu gibi” fark etmez, idrak
etmez, mânâlandırmaz ve değerlendirmez; arzettiğimiz üzere, istese de mânâlandıramaz
ve değerlendiremez çünkü. Şahsiyetinden yahut çevresinden kaynaklanan türlü
faktöre bağlı bir “süzgeç” vardır insan benliğinde ve ancak o süzgeçten
geçenler algılanır, yani idrak edilir. “At gözlüğü” taktığından söz ederek
gülmemeliyiz demek ki başkalarına. Hemen hepimizde bir benzeri bulunmaktadır
çünkü bunun. Öyleyse, bu kez şunu vurgulamak gerekecektir: “Seçici” olmak ve
yalnızca değerli veya önemli bulduklarını “fark etmek”, bir diğer insanî zorunluluktur.
Yolda giderken her duyduğu sese kafasını çeviren bir adama ya araba veya başka
bir insan çarpar ya yanlış sokağa sapar ya bir çukura düşer veyahut bir başka
felâkete uğrar. Neticede, bırakalım “yolunda gitme”yi, yaşayamaz bile!
Bir Uzmanın Kaleminden “Seçicilik”
Şu âna kadar yaptığımız
değerlendirmelerde kendisinden büyük ölçüde istifade ettiğimiz John C.
Condon’un “Kelimelerin Büyülü Dünyası (Anlambilim ve İletişim)” adlı eserinden
aşağıda yapacağımız derleme, hepimiz için birçok bakımdan “ufuk açıcı” bir nitelik
taşıyacaktır sanıyoruz. Mesele biraz da bu zaten, yani “görüş ufku”muzu olabildiğince
genişletmek ve sayısız şeyi niçin fark edemediğimizi şuurlaştırıp, “görme
terbiyesi” diye bir gerekliliğin “farkında” olmak:
«Şu söylenebilir ki,
gördüğümüz her şey beklentilerimizin, aldığımız eğitimin, değerlerimizin,
hedeflerimizin sonucu olan optik yanılsamadır. Sihirli çocuk kitablarında ve
Pazar gazetesi ilâvelerinde görülen alışılmış optik yanılsamalar gibi, neyi
gördüğümüz nasıl baktığımıza ve bakışı yapanın kim olduğuna bağlıdır.
Ne gördüğümüz (veya
işittiğimiz, kokladığımız, hissettiğimiz vb.), neyi görmeye istek ve ihtiyaç
duyduğumuzu düşündüğümüze bağlıdır. Algı, karşılaştırılabilir göz mesafesinde
herkes için tabiî ve aynı olmayıp, aktif bir süreçtir. İnsan mümkün olan bütün
uyaranlara seçici olma ihtiyacı duyar. Açıkça ilgisiz (ve bazen tehdid edici)
şeyleri ihmal etmek ve algıladığımız uyaranları anlamlandırmak için onları
düzenlememiz gerekir. Her saniye bizi bombardıman eden milyarlarca uyarana
karşı hassas olsaydık, hiçbir şey yapamaz hâle gelirdik. (Okumaya bir saniye
ara verin ve dikkatle bu sayfaya bakın; kağıdın üstünde daha önce farkına
varmadığınız ufacık çukurcukları ve işaretleri görürsünüz; daha önce sözle
dikkat çekmenin özellikle zor olduğu renkler taşıyan kağıttaki enfes gölgeleri
muhtemelen artık gözleyebilirsiniz. Şimdi daha önce farkına varmadığınız
sesleri dikkatle dinleyin.) Eğer kağıt üzerindeki belli bir görevi olmayan
işaretler veya ilgisiz sesler bizim için önem taşısaydı, onları algılamayı
öğrenebilirdik; ama bütün işaretleri nazar-ı dikkate alamaz, sayfayı okumak
için yoğunlaşamaz veya bütün sesleri işitip ciddi bir konuşmayı izleyemezdik.
Şunu bilmeliyiz ki, sürekli seçiciyiz ve algıladığımız, algılanabilir olanın
çok küçük bir parçasıdır.
Gestalt psikologları,
neden bu şekilde algıladığımızı incelemekte ve gözümüze (ve diğer duyu
organlarımıza) rastlayan uyaranları DÜZENLEME (TERKİB ETME yahut BÜTÜNLEŞTİRME
yahut BİÇİMLENDİRME yahut İFADE ETME de diyebiliriz - HS) ihtiyacımızı
vurgulamaktadır. Bir gazete fotoğrafında tanıdık bir yüzün ayrıntılarını
gördüğümüzü düşünürüz; oysa daha yakından baktığımızda, görünüşte siyahlar,
beyazlar ve gri gölgeleri üreten çeşitli büyüklükte ve düzenlice yerleştirilmiş
ufak noktacıklar görürüz. Sayfada “yüz” yoktur; bir yüz şeklinde “düzenleyebileceğimiz”
uyaranlar vardır yalnızca. Çevremizde gördüklerimizi, umumen kabul edilenden
çok daha geniş bir derecede oluştururuz.
Çoğunlukla bakmayı
öğrendiğimiz şeyleri görürüz. Bakmaya ihtiyaç duyduğumuzu düşündüklerimize
bakarız. Gereksiz veya bazı durumlarda tehdid edici görünen şeyleri görmezden
geliriz. (…)
Birinin, çok kısa bir
süreliğine ekranda yansıtılan kelimeleri tanıma kabiliyetini sınayan bir deney,
fertlerin şahsî değerlerine uygun kelimeleri karakteristik biçimde
gördüklerini, değer sistemlerine aykırı veya ilgisiz kelimeleri ise yanlış
okuduklarını gösterdi. Meselâ, estetik alanında standart değerin altında kalan
bir denek, “zarif” kelimesini “ikiyüzlülük” biçiminde yanlış okudu. (…)
Kişinin şahsî mazisi
kadar, kültürü de algılayışını etkilemektedir. Bir başka deneyde, ABD’li ve
Meksikalı kişiler, üç buudlu bir görüntü vücuda getirmek için kullanılan bir
stereoptikle resim çiftlerini izlediler. Ancak bu defaki örnekte iki resim
birbirinden tamamen farklıydı. Bir resim Meksika’dan bir sahne (bir boğa güreşi
meselâ), diğeri Birleşik Devletler’den bir sahne (bir futbol maçı meselâ)
sergiliyordu. Her iki gruba da birçok resim çifti gösterildi. ABD’liler
duraksamadan futbol maçını “gördüler”, Meksikalılar ise sadece boğa güreşini
“gördüler”. (…)
Bizi memnun eden şeylere,
rahatsız edenlere göre daha fazla dikkat sarfederiz. Takımımızın kazandığı bir
futbol maçına, kaybettiği bir maçtan daha fazla dikkat etmeye yatkınızdır.
Başkalarını değil, desteklediğimiz siyasî adayları dinlemeye ve sosyal
algılarımızı tasdik eden dergileri okumaya yatkınızdır.
Geçmiş tecrübeye dayanan
hafızanın ve beklentilerin etkisi o kadar güçlüdür ki, sık sık gerçekte orada
olmayan şeyleri görürüz ve orada olan şeyleri göremeyiz. (…)
Bunun izahıyla, bazı
anne-babaların çocukların büyüdüğünü fark edememesinin veya bazı profesörlerin
muhakemelerindeki tarafgirliği görememesinin ve çoğumuzun davranışlarımızdaki
tutarsızlıkları göremeyişimizin izahı aynıdır. (…)
Farklı kimselerin aynı
“şey”le ilgili farklı “tavırlar” gösterdiğini söylemek geçersiz ve
yanıltıcıdır. Çünkü, bu “şey”, ister bir futbol maçı, ister bir başkanlık
adaylığı, komünizm veya ıspanak olsun, farklı kişiler için hiç de aynı şey
değildir. Bir olaya veya çevreden gelen bir etkiye (refleks veya alışkanlık
hâline gelmiş davranışlar hariç) belirlenmiş bir tarzda “tepki göstermeyiz”. O
âna kadar getirdiğimiz şeylere göre davranırız ve her birimizin getirdiği
şeyler, az veya çok, benzersizdir. Ki, o âna dek getirdiğimiz bu anlamlar
olmasa, etrafımızdaki hâdiseler “birbirinden kopuk”
hadiselere dönerdi.
Herhangi bir meslekte veya
maharette yetişmiş bir insan, maharetsiz birinin göremediği, işitemediği,
hissedemediği şeyleri görür, işitir ve “hisseder”. İnsanlar farklı
meşguliyetlere girip farklı maharet ve ilgilere sahib oldukça, algılar da buna
uygun olarak değişir. Özel bir eğitimin gerekmediği alanlarda dahi, bir
kimsenin neyi gördüğü ve neye kör kaldığı o kişinin ilgi ve geçmişine bağlıdır.
Evine gelen misafirler
hiçbir şey duymadığı hâlde, genç anne bebeğinin ağlama sesini duymayı öğrenir.
İnsan en ince işaretlerden yakın arkadaşını veya sevgilisini bir şeyin rahatsız
edip etmediğini anlar.
Eğitim olmadan, eğitimli kişinin
algıladığı şeyleri algılamadığımızı fark edemeyiz. (…)
Bütün bunlar şu anlama
geliyor: İdeal objektifliğe benzer bir şey göremediğimiz gibi, sürekli biçimde
kendi nev-i şahsımıza münhasır algılarımızı tekrar ederiz. Kendi kendimiz
olmada uzmanlaşmaktan hoşlanırız. Ve (doğru fikirli değil) hemfikir olduğumuz
kişilerle bir araya geldikçe, kendi kendimize dünyaya bu bakış açısının doğru
olması gerektiği şeklinde bir destek veririz; zira tanıdığımız ve saygı
duyduğumuz başka herkes de aynı şeyi çok hoş karşılamaktadır. Bu gerçeklik
sosyal hayatla ilgili olduğunda; ve siyasî, ırkî, ekonomik ve ahlâkî manzaralara
baktığımızda, algılarımız en âşikâr biçimde sınırlı ve güdümlüdür. Sorun kendi
kendinize: Dünyayı sizden farklı gören kaç arkadaşınız var? Varlığına
inandığınızdan farklı bir dünya sergileyen hangi kitabları ve dergileri
okuyorsunuz? En geniş anlamda, dünyanın algılanması fizikî vücudun duyu
organlarından ziyade, sosyal vücudla ilgilidir.
Genel anlambilimciler,
algılama sürecini tarif etmek için “mücerred” (soyut) kelimesini aktif bir fiil
olarak kullanagelmiştir. Tecrid etme (soyutlama) birbiriyle ilgili üç vakıayı
ihtivâ eder: Algılanabilecek uyaranların çoğunun “görmezden gelinmesi”, uyaranların
sınırlı miktarına “odaklanma-yoğunlaşma” ve algılananın algılayana bilhassa
anlamlı gelen bir örneğe uydurulması için “birleştirilmesi” veya “yeniden
düzenlenmesi”. Algılamanın bu üç yönü, davranışlarımızın diğer yönlerini de
şekillendirir. Meselâ, bir şeyi hatırlamaya çalışırken, genellikle bildiğimiz
veya başımızdan geçenlerin yalnızca küçük bir bölümünü hatırlayabiliriz;
başımızdan geçenlerin yalnızca küçük bir bölümüne vurgu yaptığımızdan, çoğu
unutulmaktadır ve hatırladığımız kısım da muhtemelen asıl algılananın yeniden
düzenlenmiş hâli olacaktır. Ayrıca, başka bir kişiye bilgi aktarırken, bazı
kayıblar ve çarpıtmalar hemen hemen kaçınılmazdır. Bütün bildiklerimizi, bu
aktif süreçle bilmekteyiz. Ve bu yüzden bütün bildiklerimiz “gerçeğin” bir
çarpıtılmasıdır. Bu, gerçek hakkında düşündüğümüz esnada telâşa neden olmamalı.
Fakat eğer gerçek hakkında düşünecekseniz, bilgi hakkında daha müteyakkız, daha
az dogmatik bir tavra sevketmelidir.»
Evet, bu kadarı şimdilik
kâfi olsa gerektir. Dileyen ister bu eserden, isterse diğer ilgili eserlerden
bahsin izini sürebilir.
Ne Yapmalı?
“Şuur seviyesinin her
değişiminde gerçeklik seviyesinin de değişmesi” yahut “hâdiseye yanaşan insan
şuuru”, İBDA fikriyatından öğrendiğimiz hikmetler yahut uyarılar. Yazımızda şu
âna kadar serdedilen hemen tüm değerlendirmeler ise, diğer veçhelerinden ayrı
olarak, bu hikmetlerin yalnızca “algıda seçicilik” yönünün, üstelik daha ziyade
“menfî örnekler” üzerinden tahkim edilmesine dair. Peki, bahsin “olması
gereken” tarafında görülebilecek olan nedir?
İlk başta, bulunulan
“gerçeklik seviyesi”nde, her mevzuu kendine has esas ve usulleriyle
mânâlandırıp değerlendirmek gerekiyor; yani, bize hoş yahut kolayımıza gelen “aynı
tartıyla” havayı, suyu, ateşi ve toprağı ölçmeye teşebbüs etmeksizin, yani “genelleştirici”
değil “seçici” bir yolla meseleleri ele almak ve o sahaya has “seçilmiş”
araçlar kullanmak gerekiyor. Kenan Durdu’nun pek güzel tesbit ettiği gibi:
«Meselâ, Kuantum Fiziğinin
geçerli olabilmesi, Newton Fiziğinin yıkılma şartına bağlı değildir. Nitekim,
bugün her iki fizik anlayışı da pratikte geçerlidir. Ancak Kuantum Fiziğinin
kurulabilmesi için, Newton Fiziğinin dayandığı mantıktan öte bir mantık
gerekliydi, aksi takdirde Kuantum Fiziği kurulamazdı. Bu, aynı zamanda şu
demektir: “Şuur seviyesinin her değişiminde”, irtifa kazanmasında,
"gerçeklik seviyesi" de
değişir. Gerçeklik seviyesinin değişimi ise, yine bir önceki hâlini inkâr etmek
demek değildir. Şuurun bulunduğu yeni seviye bakımından, objesi durumundaki
gerçeklik seviyesinin de irtifa kazanması, "mahiyetçe zenginleşmesi"
demektir.
"Su nedir veya
mahiyetine ilişkin gerçeklik nedir?" diye sorduğumuzda, mahiyetine ilişkin
cevabın elde edilebilmesi, hangi seviyedeki şuura sorulduğuyla alâkalıdır. Bu
soruyu bir çocuk, yetişkin, çiftçi veya bir kimyagere yönelttiğimizde, her birinin
vereceği cevab doğru olabilmekle beraber, birbirinden farklı olacaktır. Bu
farklılığın temelindeki sâik ise, "NEYE GÖRE?" sorusudur. Yani,
bilinen unsurdan bilenin çıkardığı "TERKİB KEYFİYETİ"dir asıl
mahiyeti belirleyen.»
Fakat anlaşmazlıklar,
bizim her gerçeklik seviyesinde “görmek istediğimiz” bir dünyayı
algılayışımızdan belki daha çok, bu gördüğümüzü tüm gerçeklik seviyeleri için
aynıymışçasına, yani HER BAKIMDAN ve HERKES İÇİN “dünyanın tâ kendisi” olarak
mutlak bir emniyetle iddia yahut dikte etmemizden doğuyor. Ezcümle,
anlaşmazlıkları doğuran nokta, daha “muhakeme” eşiğine bile varmadan önce,
“kendimizce” algıladığımız “çarpıtılmış” dünya yahut dünyadakiler kadrosunun
niteliğinde başlıyor. Sağlıklı “müşahede-algılama”nın olmadığı yerde, sağlıklı
“muhakeme-fikir yürütme” de hâliyle olamıyor. Çürük bir temel üzerine, hiçbir
sağlam bina dikilemiyor. İBDA’nın ihtar ettiği üzere, önce “vakıadan emin
olmak”, bilâhare “muhakeme”ye davranmak gerekiyor. “Vakıa”dan emin olunduğu ve
söz konusu “vakıa”nın hangi “gerçeklik seviyesi”nde ve “ne bakımdan” ele
alınacağı tesbit edildikten sonra, zaten meselenin yarısı kendiliğinden
çözülüyor, geriye belki yalnızca meseleye uygun esas ve usullerin tatbiki
kalıyor. Bahis mevzuu olan bir “atom”sa mikroskop, bir “yıldız”sa teleskop, bir
insansa “sağlam bir çift göz” gerekiyor meselâ. İlkine Fizik, sonrakine
Astronomi, sonuncusuna (şayet bir sağlık problemiyse sözkonusu olan) Tıbb
bakıyor meselâ. Hepsi de “kendine has” esas, usul, kural, araç ve uzmanlarla iş
görüyor. Anlaşmazlıklarsa, teleskopla insan bedenine, mikroskopla fezâya, bir
çift gözle atoma bakmaya kalkıldığında doğuyor meselâ.
“Algıda seçicilik”, insanoğlunun
kaderi gibi gözükse de, ufkumuzu genişletmenin ve bu cendereyi aşmanın
manivelâsı da aslında daima elimizde bulunuyor. O da bizce, her adımda NE
BAKIMDAN sorusunu sormak ve cevabları da buna göre sunmak yahut taleb etmek
olarak gözüküyor.
Bir misâl: “Şu adam iyi
midir?”. “Algıda seçicilik” icabı, sevenleri onda sayısız sevimli yön görmekte
gecikmeyecek, elbette müsbet cevablar vereceklerdir. Hasımları da cevabı
yapıştırmakta gecikmeyecek, ondaki sevimsiz yönleri bir bir sayıp
dökeceklerdir. Her iki cevab tarzı da, aslında, “vakıadan emin olamayış”la
malûl olmaktan ileriye geçemeyecektir. Halbuki NE BAKIMDAN sorusu, tüm bu
“algıda seçicilik” cenderelerini kıracak, bize berrak ve sadra şifa cevablar
verilmesinin yahut bizim başkalarına verebilmemizin önünü açacaktır. Bu
durumda, tek başına “iyi” yahut tek başına “kötü” yönler veya algımıza
istikamet veren “şahsî tutum” klişeleri beyanında bulunulamayacak, tam tersine,
“şu bakımdan iyi”, “bu bakımdan kötü”, “o bakımdan müthiş faydalı”, “diğer
bakımdan olsa da olur olmasa da” denilebilecek, tüm bu alınan cevablara göre,
biz de kendi “seçtiğimiz” yolda giderken, o kişiyle ilgili en “seçici” ve
“seçkin” değerlendirmeleri almış olarak bu cevablardan ziyadesiyle istifade edebilir
olacağız.
“Algıda seçicilik”
değildir o hâlde kötü olan. Kaldı ki, “insan” demek, alternatifler arasından
“seçim yapabilmek” ve “inandığı istikamette dünyayı mânâlandırıp
değerlendirebilmek” demek zaten. Evet, bu değildir mesele. Derinden
şuurlaştırılıp ŞİAR bellenmesi gereken belki ilk şey, her mevzuya farklı açılardan
yaklaşabilmemizi sağlayan ve belli bir “bakış açısı”nı seçtiğimizde mutlaka
eksik kalacak diğer yönleri tamamlayabilmemizi temin eden NE BAKIMDAN sorusunu
ısrarla sorabilmek, her adımda asıl bunun cevabını arayabilmektir. Eşya ve
hâdiseleri olanca genişliği, derinliği ve zenginliği içinde ele alabilmemizin
teminatı olan NE BAKIMDAN sorusu bizim için vazgeçilmez bir İNSAN GÖZLÜĞÜ
olacakken, bu soruyu sormadığımız her durumda AT GÖZLÜĞÜ takmış olma tehlikesi belirecektir.
“Hakikat” arayıcılarının dilinden ilk dökülecek soru çoğu buyken, diğerlerinin
ya “simsiyah” ya “bembeyaz” etiketleri sağa sola “seçici” biçimde yapıştırdığı
ve hemen hiçbir mevzuu “çok yönlü” mütalaa etme gereği duymadığı görülecektir.
“Algıda seçicilik” bahsinin hepimize öğrettiği, belki öncelikle budur.
Kaynak: Aylık Dergisi, Haziran 2009