ANA SAYFA HABERLER DERGİLER BAYİ ADRESLERİ BİZE YAZIN İRTİBAT
SON HABER:  

AKADEMYA MAKALE KURALLARIAKADEMYA PANELLERİİBDA KÜLLİYATI İNDEKSLERİKALEMİNDEN MİRZABEYOĞLUKÜRT MESELESİRÖPORTAJLARSÖZ ÇAKAL CARLOSTA

- NECİB FAZIL -- SALİH MİRZABEYOĞLU -ABDÜLHAMİD KOÇAABDURRAHMAN HACIMELEKAHMED EYMENAKADEMYAALİ NACARAV. ALİ RIZA YAMANAV. GÜVEN YILMAZAV. HARUN YÜKSELAV. ZAFER ŞAHİNBİLGEHAN ERENCOYOTTEDR. NEVZAT ŞİPLEMEFATİH TURPLUGÖKHAN GÜMÜŞGÜLÇİN ŞENELHAKAN YAMANHAYREDDİN SOYKANHÜLYA UYARİKTİBASKÂZIM ALBAYRAKKENAN DURUMAHMUD E. DURUMELİH OKTAYMETİN ACIPAYAMMUSTAFA SAKAMUSTAFA SEÇKİNEROĞUZ YILDIRIMÖMER EMRE AKCEBEOSMAN AKYILDIZREHA SUVARİREİ TAKAHARARUKİYE AVCIRUKİYE ŞENELSEDAT BULUTŞEHİD HASAN MERİÇSELÇUK ARSLANSELİM GÜRSELGİLSENCER EKİNSEZAİ KIRLANGIÇSİZDEN GELENLERSÜLEYMAN DALTURAN DEMİRÜMİT ELÖNÜYUSUF PAZARZELİHA KILIÇPARLAR

HAYREDDİN SOYKAN
Yazıları Paylaş
"Algıda Seçicilik" Üzerine
Eklenme: 2011-01-01 | Okunma: 4439

“ALGIDA SEÇİCİLİK” ÜZERİNE

 

Hayreddin Soykan

 

Duyum ve Algı Farkı

“Algıda seçicilik”, insan münasebetlerindeki belirleyici ehemmiyeti bir yana, kişinin kendini tanıması ve bakış ve değerlendiriş ufkunu genişletebilmesi bakımından üzerinde bilhassa durulması gereken bir mevzu. Öyle ki, “algıda seçicilik” bahsi üzerinde belli derecede yetkin bir fikri olmayan kişi, niçin kendisinin ve çevresindekilerin çoğu zaman böylesine “bakar kör” davrandıklarını belki de hiç anlayamayacaktır. İşte bu mütevazi çalışmamız vesilesiyle bizim hedeflediğimiz de, okuyucularımıza bu hususta böyle bir “temel malûmat” sunmak ve “fark ediş ve değerlendiriş” ufuklarını genişletmelerine bir parça yardımcı olmaktır. O hâlde başlayalım.

İnsan, iç veya dış dünyasından doğarak, hiç kesiksiz biçimde kendisini “uyaran” sayısız maddî-manevî “veri” bombardımanı altında bir hayat sürer. Hayvanın “içgüdü-insiyak” dairesindeki programlanmış “seçici” davranışlarından belki tamamen farklı olarak, insan tüm bu iç veya dış kaynaklı “uyaran”ları çoğu “şuurlu” olarak “kendisine göre” SEÇER, aslında çoğunu ELER, yani çok ama çok azını FARK EDER ve ancak bu fark edebildiklerine “kendince” ANLAM VERİR.

Kısacası, hasse (duyu) yahut hayâl yoluyla ruhuna tesir eden ve “ben”ini kuşatan tüm bu “veri”leri, bir “şuur süzgeci”nden geçirir ve yalnızca bu “süzgeç”ten geçenleri fark edip “idrak” eder.

“Şuur süzgeci”nin bir yönü içtimaî öğrenmeye tâbi ve belli bir toplumun kültürel yapısını “bilgiler bütünü ve değerler hiyerarşisi” olarak şahsında bünyeleştirmeye dairken, diğer yönü “ferdî”dir ve kişinin kendi “hususî” hayat tecrübesine, eğitimiyle kazandığı kültürel formasyonuna, seçimlerine, ideallerine, gayelerine, hedeflerine, ihtiyaç ve beklentilerine, daha önceki bir çalışmamızda ehemmiyetini vurguladığımız TUTUMLARINA bağlı olarak şekillenir.

Biz bu çalışmamızda özellikle “hasse” yoluyla bize ulaşan “idrak” verileri üzerinde duracağımız için, öncelikle “duyum” ve “algı” arasındaki “fark”a ve birinin diğerini doğurduğu “süreç” olarak aralarındaki kopmaz “alâka”ya dikkat çekmekle başlamak istiyoruz.

“Duyum” dediğimiz, dış dünyadan duyu organlarımız vasıtasıyla şuur kapımızın eşiğine ulaşan, şuurumuzun kapısını tıklatan HAM UYARANLAR meâlincedir ki, bunlar henüz işlenmemiş “veriler” yahut “hatırlatıcılar” muhtevası olarak, sonraki idraklerimizin başlangıçtaki “mânâlandırılmamış” maddî yönüdür bir nevî. Henüz okunmamış bir yazı metni gibidir ezcümle.

“Algı” ise, hemen her saniye yüzbinlercesine maruz kaldığımız tüm bu ham “duyum muhtevası” arasından, kendi “şahsiyet” yapımıza ve o ânki ilgi, ihtiyaç yahut beklentilerimize göre “seçtiğimiz”, “değerlendirmeye aldığımız” ve “şuur eşiğimizden içeriye buyur ettiğimiz” verilerin artık İŞLENMİŞ hâl ve biçimi çerçevesindedir. Milyarlarca yazı metni arasından, gidip belli birini okuyuşumuz ve mânâlandırıp değerlendirişimiz gibi.

Tabiî ki, “yazı metni” ifademiz, bahsin anlaşılmasını kolaylaştırmak için seçtiğimiz bir misâl yalnızca. Yoksa, belki çoğu “duyum muhtevası”, yazı gibi manevî kata yükseltme işleminden zaten geçmiş hazır bir “terkib” olmaktan ziyade, bizim tarafımızdan en baştan terkib edilmeyi bekleyen darmadağınık “maddî” unsurlara benzer daha çok. Bu yönüyle, sonradan kelime veya cümle hâline getirilmek üzere, oraya buraya dağılmış harf veya seslere benzediği de kolayca öne sürülebilir. Bir diğer “şuur seviyesi”nden meseleye yaklaşırsak şayet, âlemdeki her şeyin aslında “kelâm” dairesinde insanoğluna dönük bir “hitab”ın kelimeleri olduğu nazar-ı dikkate alındığında, “duyum”un bu kelimelerin “ses” yönü, “algı”nın ise bu kelimelerin benliğimizde yeniden terkib edilen “anlam” yönü, daha doğrusu “bize göre anlamı” olduğu da söylenebilir. Tüm bu yaklaşım tarzlarının hepsi, hep beraber, sesleri kelimeleştirmekle ve kelimeleri de “kendimizce” terkib edip cümleleştirmekle yüz yüze bulunduğumuza delâlet eder bizce. Şu hâlde, “duyum”u ister müstakil harf veya kelimelerin sesleri, isterse insanoğluna yönelik bir hitabın “tarafımızdan” henüz işlenmemiş cümle muhtevası olarak görelim, neticede soru şudur: Milyarlarcası arasından “niçin” o sesi değil de özellikle “bu sesi” işitip mânâlandırıyoruz, niçin o kelimeyi değil de öncelikle “bu kelimeyi” fark ediyoruz, yahut niçin o cümleyi değil de “bu cümleyi” mânâlandırma gereği duyuyoruz? Burada “algıda-idrakte seçicilik” vesilesiyle cevabı aranmaya çalışılacak soru, belki sadece budur.

Daha önceki değerlendirmelerimizde temas ettiğimiz “henüz işlenmemiş intibâlar” dairesine “duyum”u, “işlenerek biçimlendirilmiş ifadeler” dairesine ise “algı-idrak”i dahil ettiğimizi, mühim bir not olarak bilvesile hatırlatmış olalım.

 

Zorunlu Bakar Körlük

“Algıda seçicilik” bahsi sözkonusu edildiğinde örnek olarak verilen bir hikâye şöyledir:

Bir gün New York'ta bir grup iş arkadaşı yemek molasında dışarıya çıkar. Gruptan biri, Kızılderilidir. İnsan kalabalığı, siren sesleri, yolda çalışma yapan işçiler ve makinelerinin çıkardığı gürültü ve yine yoldaki araçların korna sesleri arasında bu arkadaş grubu ilerlerken, Kızılderili olan, kulağına bir “cırcır böceği” sesi geldiğini söyler ve sesin kaynağını aramaya başlar. Arkadaşları, bunca gürültü arasında böyle bir sesi duyamayacağını, kendisinin öyle zannettiğini söyleyip devam ederler yollarına. Ancak aralarından bir tanesi, aslında pek inanmasa da, Kızılderili arkadaşının “cırcır böceği” aramasına katılır. Kızılderili, caddenin karşısına doğru yürür, arkadaşı da arkasından takib eder ve binaların arasındaki bir kaç tutam yeşilliğin arasında gerçekten de bir “cırcır böceği” bulurlar.

Arkadaşı sorar Kızılderiliye: "İnsanüstü güçlerin olmalı senin! Söylesene, onca gürültü arasında nasıl duyabildin bu sesi?". Kızılderili, bu sesi duymak için insanüstü güçlere sahib olmaya gerek olmadığını söyleyerek, kendisini izlemesini söyler arkadaşına.

Yolun kaldırım tarafına geçerler ve cebinden çıkardığı madenî bir parayı yuvarlayarak kaldırıma atar Kızılderili. Yoldan geçen çok sayıda insan, o madenî para sesinin ceplerinden düşen bir paraya âid olduğu kaygısıyla, sesin geldiği yöne dönüp bakma ihtiyacı duyar.

Kızılderili, arkadaşına fısıldar işin sırrını:

"Gördün mü? Önemli olan, nelere değer verdiğin ve neleri öncelikli bulduğundur. Her şeyi ona göre duyar, görür ve hissedersin!”

İşte istisnâsız hepimiz, şu veya bu derecede böyleyiz, hepimiz bizleri çevreleyen ve bizim dikkatimizi çekmek için mütemadiyen uyarıda bulunan milyarlarca “duyum verisi” arasından, yalnızca bizi “ilgilendirenleri” fark eder, gerisini ne görüp işitir ne de herhangi bir mânâlandırmaya değer buluruz. Öbür türlü, yani her şeyi fark etmek durumunda kalsaydık, belki bu da hiçbir şeyi doğru dürüst fark etmemek demek olacaktı. Çünkü, bu defa da yolumuzda gidemez, işimizi göremez, ihtiyaçlarımızı gideremez, hedeflerimize ulaşamaz, ideallerimizi gerçekleştiremez, beklentilerimizi karşılayamaz; kısacası, hiçbir şey ve hiçbir kişiyi gereğince mânâlandırıp değerlendiremez olacaktık. O hâlde, şöyle de ifade edebiliriz durumumuzu: Belli derecede “bakar körlük”, yolumuzu bulmak ve yolumuzda gitmek için “bir bakıma” zorunluluktur.

Meselenin diğer yanında ise bakar körlüğünün şuurunda olmamak yatar ki, bu da, dilerse her şeyi fark edebileceğini ve her şeyin “olduğu gibi” apaçık önünde durduğunu zanneden “safdillik”tir. Kimse kimseyi yahut her şeyi “olduğu gibi” fark etmez, idrak etmez, mânâlandırmaz ve değerlendirmez; arzettiğimiz üzere, istese de mânâlandıramaz ve değerlendiremez çünkü. Şahsiyetinden yahut çevresinden kaynaklanan türlü faktöre bağlı bir “süzgeç” vardır insan benliğinde ve ancak o süzgeçten geçenler algılanır, yani idrak edilir. “At gözlüğü” taktığından söz ederek gülmemeliyiz demek ki başkalarına. Hemen hepimizde bir benzeri bulunmaktadır çünkü bunun. Öyleyse, bu kez şunu vurgulamak gerekecektir: “Seçici” olmak ve yalnızca değerli veya önemli bulduklarını “fark etmek”, bir diğer insanî zorunluluktur. Yolda giderken her duyduğu sese kafasını çeviren bir adama ya araba veya başka bir insan çarpar ya yanlış sokağa sapar ya bir çukura düşer veyahut bir başka felâkete uğrar. Neticede, bırakalım “yolunda gitme”yi, yaşayamaz bile!

 

Bir Uzmanın Kaleminden “Seçicilik”

Şu âna kadar yaptığımız değerlendirmelerde kendisinden büyük ölçüde istifade ettiğimiz John C. Condon’un “Kelimelerin Büyülü Dünyası (Anlambilim ve İletişim)” adlı eserinden aşağıda yapacağımız derleme, hepimiz için birçok bakımdan “ufuk açıcı” bir nitelik taşıyacaktır sanıyoruz. Mesele biraz da bu zaten, yani “görüş ufku”muzu olabildiğince genişletmek ve sayısız şeyi niçin fark edemediğimizi şuurlaştırıp, “görme terbiyesi” diye bir gerekliliğin “farkında” olmak:

«Şu söylenebilir ki, gördüğümüz her şey beklentilerimizin, aldığımız eğitimin, değerlerimizin, hedeflerimizin sonucu olan optik yanılsamadır. Sihirli çocuk kitablarında ve Pazar gazetesi ilâvelerinde görülen alışılmış optik yanılsamalar gibi, neyi gördüğümüz nasıl baktığımıza ve bakışı yapanın kim olduğuna bağlıdır.

Ne gördüğümüz (veya işittiğimiz, kokladığımız, hissettiğimiz vb.), neyi görmeye istek ve ihtiyaç duyduğumuzu düşündüğümüze bağlıdır. Algı, karşılaştırılabilir göz mesafesinde herkes için tabiî ve aynı olmayıp, aktif bir süreçtir. İnsan mümkün olan bütün uyaranlara seçici olma ihtiyacı duyar. Açıkça ilgisiz (ve bazen tehdid edici) şeyleri ihmal etmek ve algıladığımız uyaranları anlamlandırmak için onları düzenlememiz gerekir. Her saniye bizi bombardıman eden milyarlarca uyarana karşı hassas olsaydık, hiçbir şey yapamaz hâle gelirdik. (Okumaya bir saniye ara verin ve dikkatle bu sayfaya bakın; kağıdın üstünde daha önce farkına varmadığınız ufacık çukurcukları ve işaretleri görürsünüz; daha önce sözle dikkat çekmenin özellikle zor olduğu renkler taşıyan kağıttaki enfes gölgeleri muhtemelen artık gözleyebilirsiniz. Şimdi daha önce farkına varmadığınız sesleri dikkatle dinleyin.) Eğer kağıt üzerindeki belli bir görevi olmayan işaretler veya ilgisiz sesler bizim için önem taşısaydı, onları algılamayı öğrenebilirdik; ama bütün işaretleri nazar-ı dikkate alamaz, sayfayı okumak için yoğunlaşamaz veya bütün sesleri işitip ciddi bir konuşmayı izleyemezdik. Şunu bilmeliyiz ki, sürekli seçiciyiz ve algıladığımız, algılanabilir olanın çok küçük bir parçasıdır.

Gestalt psikologları, neden bu şekilde algıladığımızı incelemekte ve gözümüze (ve diğer duyu organlarımıza) rastlayan uyaranları DÜZENLEME (TERKİB ETME yahut BÜTÜNLEŞTİRME yahut BİÇİMLENDİRME yahut İFADE ETME de diyebiliriz - HS) ihtiyacımızı vurgulamaktadır. Bir gazete fotoğrafında tanıdık bir yüzün ayrıntılarını gördüğümüzü düşünürüz; oysa daha yakından baktığımızda, görünüşte siyahlar, beyazlar ve gri gölgeleri üreten çeşitli büyüklükte ve düzenlice yerleştirilmiş ufak noktacıklar görürüz. Sayfada “yüz” yoktur; bir yüz şeklinde “düzenleyebileceğimiz” uyaranlar vardır yalnızca. Çevremizde gördüklerimizi, umumen kabul edilenden çok daha geniş bir derecede oluştururuz.

Çoğunlukla bakmayı öğrendiğimiz şeyleri görürüz. Bakmaya ihtiyaç duyduğumuzu düşündüklerimize bakarız. Gereksiz veya bazı durumlarda tehdid edici görünen şeyleri görmezden geliriz. (…)

Birinin, çok kısa bir süreliğine ekranda yansıtılan kelimeleri tanıma kabiliyetini sınayan bir deney, fertlerin şahsî değerlerine uygun kelimeleri karakteristik biçimde gördüklerini, değer sistemlerine aykırı veya ilgisiz kelimeleri ise yanlış okuduklarını gösterdi. Meselâ, estetik alanında standart değerin altında kalan bir denek, “zarif” kelimesini “ikiyüzlülük” biçiminde yanlış okudu. (…)

Kişinin şahsî mazisi kadar, kültürü de algılayışını etkilemektedir. Bir başka deneyde, ABD’li ve Meksikalı kişiler, üç buudlu bir görüntü vücuda getirmek için kullanılan bir stereoptikle resim çiftlerini izlediler. Ancak bu defaki örnekte iki resim birbirinden tamamen farklıydı. Bir resim Meksika’dan bir sahne (bir boğa güreşi meselâ), diğeri Birleşik Devletler’den bir sahne (bir futbol maçı meselâ) sergiliyordu. Her iki gruba da birçok resim çifti gösterildi. ABD’liler duraksamadan futbol maçını “gördüler”, Meksikalılar ise sadece boğa güreşini “gördüler”. (…)

Bizi memnun eden şeylere, rahatsız edenlere göre daha fazla dikkat sarfederiz. Takımımızın kazandığı bir futbol maçına, kaybettiği bir maçtan daha fazla dikkat etmeye yatkınızdır. Başkalarını değil, desteklediğimiz siyasî adayları dinlemeye ve sosyal algılarımızı tasdik eden dergileri okumaya yatkınızdır.

Geçmiş tecrübeye dayanan hafızanın ve beklentilerin etkisi o kadar güçlüdür ki, sık sık gerçekte orada olmayan şeyleri görürüz ve orada olan şeyleri göremeyiz. (…)

Bunun izahıyla, bazı anne-babaların çocukların büyüdüğünü fark edememesinin veya bazı profesörlerin muhakemelerindeki tarafgirliği görememesinin ve çoğumuzun davranışlarımızdaki tutarsızlıkları göremeyişimizin izahı aynıdır. (…)

Farklı kimselerin aynı “şey”le ilgili farklı “tavırlar” gösterdiğini söylemek geçersiz ve yanıltıcıdır. Çünkü, bu “şey”, ister bir futbol maçı, ister bir başkanlık adaylığı, komünizm veya ıspanak olsun, farklı kişiler için hiç de aynı şey değildir. Bir olaya veya çevreden gelen bir etkiye (refleks veya alışkanlık hâline gelmiş davranışlar hariç) belirlenmiş bir tarzda “tepki göstermeyiz”. O âna kadar getirdiğimiz şeylere göre davranırız ve her birimizin getirdiği şeyler, az veya çok, benzersizdir. Ki, o âna dek getirdiğimiz bu anlamlar olmasa, etrafımızdaki hâdiseler “birbirinden kopuk” hadiselere dönerdi.

Herhangi bir meslekte veya maharette yetişmiş bir insan, maharetsiz birinin göremediği, işitemediği, hissedemediği şeyleri görür, işitir ve “hisseder”. İnsanlar farklı meşguliyetlere girip farklı maharet ve ilgilere sahib oldukça, algılar da buna uygun olarak değişir. Özel bir eğitimin gerekmediği alanlarda dahi, bir kimsenin neyi gördüğü ve neye kör kaldığı o kişinin ilgi ve geçmişine bağlıdır.

Evine gelen misafirler hiçbir şey duymadığı hâlde, genç anne bebeğinin ağlama sesini duymayı öğrenir. İnsan en ince işaretlerden yakın arkadaşını veya sevgilisini bir şeyin rahatsız edip etmediğini anlar.

Eğitim olmadan, eğitimli kişinin algıladığı şeyleri algılamadığımızı fark edemeyiz. (…)

Bütün bunlar şu anlama geliyor: İdeal objektifliğe benzer bir şey göremediğimiz gibi, sürekli biçimde kendi nev-i şahsımıza münhasır algılarımızı tekrar ederiz. Kendi kendimiz olmada uzmanlaşmaktan hoşlanırız. Ve (doğru fikirli değil) hemfikir olduğumuz kişilerle bir araya geldikçe, kendi kendimize dünyaya bu bakış açısının doğru olması gerektiği şeklinde bir destek veririz; zira tanıdığımız ve saygı duyduğumuz başka herkes de aynı şeyi çok hoş karşılamaktadır. Bu gerçeklik sosyal hayatla ilgili olduğunda; ve siyasî, ırkî, ekonomik ve ahlâkî manzaralara baktığımızda, algılarımız en âşikâr biçimde sınırlı ve güdümlüdür. Sorun kendi kendinize: Dünyayı sizden farklı gören kaç arkadaşınız var? Varlığına inandığınızdan farklı bir dünya sergileyen hangi kitabları ve dergileri okuyorsunuz? En geniş anlamda, dünyanın algılanması fizikî vücudun duyu organlarından ziyade, sosyal vücudla ilgilidir.

Genel anlambilimciler, algılama sürecini tarif etmek için “mücerred” (soyut) kelimesini aktif bir fiil olarak kullanagelmiştir. Tecrid etme (soyutlama) birbiriyle ilgili üç vakıayı ihtivâ eder: Algılanabilecek uyaranların çoğunun “görmezden gelinmesi”, uyaranların sınırlı miktarına “odaklanma-yoğunlaşma” ve algılananın algılayana bilhassa anlamlı gelen bir örneğe uydurulması için “birleştirilmesi” veya “yeniden düzenlenmesi”. Algılamanın bu üç yönü, davranışlarımızın diğer yönlerini de şekillendirir. Meselâ, bir şeyi hatırlamaya çalışırken, genellikle bildiğimiz veya başımızdan geçenlerin yalnızca küçük bir bölümünü hatırlayabiliriz; başımızdan geçenlerin yalnızca küçük bir bölümüne vurgu yaptığımızdan, çoğu unutulmaktadır ve hatırladığımız kısım da muhtemelen asıl algılananın yeniden düzenlenmiş hâli olacaktır. Ayrıca, başka bir kişiye bilgi aktarırken, bazı kayıblar ve çarpıtmalar hemen hemen kaçınılmazdır. Bütün bildiklerimizi, bu aktif süreçle bilmekteyiz. Ve bu yüzden bütün bildiklerimiz “gerçeğin” bir çarpıtılmasıdır. Bu, gerçek hakkında düşündüğümüz esnada telâşa neden olmamalı. Fakat eğer gerçek hakkında düşünecekseniz, bilgi hakkında daha müteyakkız, daha az dogmatik bir tavra sevketmelidir.»

Evet, bu kadarı şimdilik kâfi olsa gerektir. Dileyen ister bu eserden, isterse diğer ilgili eserlerden bahsin izini sürebilir.

 

Ne Yapmalı?

“Şuur seviyesinin her değişiminde gerçeklik seviyesinin de değişmesi” yahut “hâdiseye yanaşan insan şuuru”, İBDA fikriyatından öğrendiğimiz hikmetler yahut uyarılar. Yazımızda şu âna kadar serdedilen hemen tüm değerlendirmeler ise, diğer veçhelerinden ayrı olarak, bu hikmetlerin yalnızca “algıda seçicilik” yönünün, üstelik daha ziyade “menfî örnekler” üzerinden tahkim edilmesine dair. Peki, bahsin “olması gereken” tarafında görülebilecek olan nedir?

İlk başta, bulunulan “gerçeklik seviyesi”nde, her mevzuu kendine has esas ve usulleriyle mânâlandırıp değerlendirmek gerekiyor; yani, bize hoş yahut kolayımıza gelen “aynı tartıyla” havayı, suyu, ateşi ve toprağı ölçmeye teşebbüs etmeksizin, yani “genelleştirici” değil “seçici” bir yolla meseleleri ele almak ve o sahaya has “seçilmiş” araçlar kullanmak gerekiyor. Kenan Durdu’nun pek güzel tesbit ettiği gibi:

«Meselâ, Kuantum Fiziğinin geçerli olabilmesi, Newton Fiziğinin yıkılma şartına bağlı değildir. Nitekim, bugün her iki fizik anlayışı da pratikte geçerlidir. Ancak Kuantum Fiziğinin kurulabilmesi için, Newton Fiziğinin dayandığı mantıktan öte bir mantık gerekliydi, aksi takdirde Kuantum Fiziği kurulamazdı. Bu, aynı zamanda şu demektir: “Şuur seviyesinin her değişiminde”, irtifa kazanmasında, "gerçeklik  seviyesi" de değişir. Gerçeklik seviyesinin değişimi ise, yine bir önceki hâlini inkâr etmek demek değildir. Şuurun bulunduğu yeni seviye bakımından, objesi durumundaki gerçeklik seviyesinin de irtifa kazanması, "mahiyetçe zenginleşmesi" demektir.

"Su nedir veya mahiyetine ilişkin gerçeklik nedir?" diye sorduğumuzda, mahiyetine ilişkin cevabın elde edilebilmesi, hangi seviyedeki şuura sorulduğuyla alâkalıdır. Bu soruyu bir çocuk, yetişkin, çiftçi veya bir kimyagere yönelttiğimizde, her birinin vereceği cevab doğru olabilmekle beraber, birbirinden farklı olacaktır. Bu farklılığın temelindeki sâik ise, "NEYE GÖRE?" sorusudur. Yani, bilinen unsurdan bilenin çıkardığı "TERKİB KEYFİYETİ"dir asıl mahiyeti belirleyen.»

Fakat anlaşmazlıklar, bizim her gerçeklik seviyesinde “görmek istediğimiz” bir dünyayı algılayışımızdan belki daha çok, bu gördüğümüzü tüm gerçeklik seviyeleri için aynıymışçasına, yani HER BAKIMDAN ve HERKES İÇİN “dünyanın tâ kendisi” olarak mutlak bir emniyetle iddia yahut dikte etmemizden doğuyor. Ezcümle, anlaşmazlıkları doğuran nokta, daha “muhakeme” eşiğine bile varmadan önce, “kendimizce” algıladığımız “çarpıtılmış” dünya yahut dünyadakiler kadrosunun niteliğinde başlıyor. Sağlıklı “müşahede-algılama”nın olmadığı yerde, sağlıklı “muhakeme-fikir yürütme” de hâliyle olamıyor. Çürük bir temel üzerine, hiçbir sağlam bina dikilemiyor. İBDA’nın ihtar ettiği üzere, önce “vakıadan emin olmak”, bilâhare “muhakeme”ye davranmak gerekiyor. “Vakıa”dan emin olunduğu ve söz konusu “vakıa”nın hangi “gerçeklik seviyesi”nde ve “ne bakımdan” ele alınacağı tesbit edildikten sonra, zaten meselenin yarısı kendiliğinden çözülüyor, geriye belki yalnızca meseleye uygun esas ve usullerin tatbiki kalıyor. Bahis mevzuu olan bir “atom”sa mikroskop, bir “yıldız”sa teleskop, bir insansa “sağlam bir çift göz” gerekiyor meselâ. İlkine Fizik, sonrakine Astronomi, sonuncusuna (şayet bir sağlık problemiyse sözkonusu olan) Tıbb bakıyor meselâ. Hepsi de “kendine has” esas, usul, kural, araç ve uzmanlarla iş görüyor. Anlaşmazlıklarsa, teleskopla insan bedenine, mikroskopla fezâya, bir çift gözle atoma bakmaya kalkıldığında doğuyor meselâ.

“Algıda seçicilik”, insanoğlunun kaderi gibi gözükse de, ufkumuzu genişletmenin ve bu cendereyi aşmanın manivelâsı da aslında daima elimizde bulunuyor. O da bizce, her adımda NE BAKIMDAN sorusunu sormak ve cevabları da buna göre sunmak yahut taleb etmek olarak gözüküyor.

Bir misâl: “Şu adam iyi midir?”. “Algıda seçicilik” icabı, sevenleri onda sayısız sevimli yön görmekte gecikmeyecek, elbette müsbet cevablar vereceklerdir. Hasımları da cevabı yapıştırmakta gecikmeyecek, ondaki sevimsiz yönleri bir bir sayıp dökeceklerdir. Her iki cevab tarzı da, aslında, “vakıadan emin olamayış”la malûl olmaktan ileriye geçemeyecektir. Halbuki NE BAKIMDAN sorusu, tüm bu “algıda seçicilik” cenderelerini kıracak, bize berrak ve sadra şifa cevablar verilmesinin yahut bizim başkalarına verebilmemizin önünü açacaktır. Bu durumda, tek başına “iyi” yahut tek başına “kötü” yönler veya algımıza istikamet veren “şahsî tutum” klişeleri beyanında bulunulamayacak, tam tersine, “şu bakımdan iyi”, “bu bakımdan kötü”, “o bakımdan müthiş faydalı”, “diğer bakımdan olsa da olur olmasa da” denilebilecek, tüm bu alınan cevablara göre, biz de kendi “seçtiğimiz” yolda giderken, o kişiyle ilgili en “seçici” ve “seçkin” değerlendirmeleri almış olarak bu cevablardan ziyadesiyle istifade edebilir olacağız.

“Algıda seçicilik” değildir o hâlde kötü olan. Kaldı ki, “insan” demek, alternatifler arasından “seçim yapabilmek” ve “inandığı istikamette dünyayı mânâlandırıp değerlendirebilmek” demek zaten. Evet, bu değildir mesele. Derinden şuurlaştırılıp ŞİAR bellenmesi gereken belki ilk şey, her mevzuya farklı açılardan yaklaşabilmemizi sağlayan ve belli bir “bakış açısı”nı seçtiğimizde mutlaka eksik kalacak diğer yönleri tamamlayabilmemizi temin eden NE BAKIMDAN sorusunu ısrarla sorabilmek, her adımda asıl bunun cevabını arayabilmektir. Eşya ve hâdiseleri olanca genişliği, derinliği ve zenginliği içinde ele alabilmemizin teminatı olan NE BAKIMDAN sorusu bizim için vazgeçilmez bir İNSAN GÖZLÜĞÜ olacakken, bu soruyu sormadığımız her durumda AT GÖZLÜĞÜ takmış olma tehlikesi belirecektir. “Hakikat” arayıcılarının dilinden ilk dökülecek soru çoğu buyken, diğerlerinin ya “simsiyah” ya “bembeyaz” etiketleri sağa sola “seçici” biçimde yapıştırdığı ve hemen hiçbir mevzuu “çok yönlü” mütalaa etme gereği duymadığı görülecektir. “Algıda seçicilik” bahsinin hepimize öğrettiği, belki öncelikle budur.

 

Kaynak: Aylık Dergisi, Haziran 2009

 

 

 

 

Bu Yazı için İlk Yorumu Sen Gönder
İsim
Email
Mesaj



Dergimizin Son Sayısı Çıktı!
Sayı: - II. Dönem Yaz 2014



Anasayfa | Yazılar | Haberler | Seçtiklerimiz | Dergiler | Dergi Aboneliği
Künyemiz | Hakkımızda | Bayilerimiz | Dergimize Yazın | Web Sitemize Yazın
                                 Copyright © Telif Hakları AKADEMYA'ya Aittir