ANA SAYFA HABERLER DERGİLER BAYİ ADRESLERİ BİZE YAZIN İRTİBAT
SON HABER:  

28 ŞUBAT YARGILANSINAKADEMYA PANELLERİİBDA KÜLLİYATI İNDEKSLERİKALEMİNDEN MİRZABEYOĞLUKÜRT MESELESİRÖPORTAJLARSÖZ ÇAKAL CARLOSTA

- NECİB FAZIL -- SALİH MİRZABEYOĞLU -ABDÜLHAMİD KOÇAAHMED EYMENAKADEMYAALİ NACARAV. ALİ RIZA YAMANAV. GÜVEN YILMAZAYŞEGÜL AHFABİLGEHAN ERENCOYOTTEDR. NEVZAT ŞİPLEMEFATİH TURPLUGÖKHAN GÜMÜŞGÜLÇİN ŞENELHAKAN YAMANHAYREDDİN SOYKANHÜLYA UYARİKTİBASKÂZIM ALBAYRAKKENAN DURUMAHMUD E. DURUMÜJDE BAYRAMMUSTAFA SEÇKİNEROĞUZ YILDIRIMÖMER EMRE AKCEBEOSMAN AKYILDIZREHA SUVARİREİ TAKAHARARUKİYE AVCIRUKİYE ŞENELSEDAT BULUTSELÇUK ARSLANSELİM GÜRSELGİLSENCER EKİNSEZAİ KIRLANGIÇSİZDEN GELENLERTURAN DEMİRÜMİT ELÖNÜZELİHA KILIÇPARLAR

HAYREDDİN SOYKAN
Yazıları Paylaş
İnsan: "Sembolleştiren Hayvan"
Eklenme: 2011-01-01 | Okunma: 429

İNSAN: “SEMBOLLEŞTİREN HAYVAN”

 

Hayreddin Soykan

 

Semboller ve İşaretler

Anlaşmanın iki temel yoluna temas edilir. İlki, İŞARETLER yoluyla olan ve daha çok maddî delâletler taşıyan “göstergeler”, yâni “belirticiler”e dayananlardır ki, bu sahada cüz’î mikyasta ve nitelikleri farklı dahi olsa, kimi zaman hayvanlarla ortaklığımız sözkonusudur. Yemek saatinin geldiğini haber veren bir “zil sesi”, hem Pavlov’un köpekleri, hem de öğle yemeği için teneffüse çıkan küçük talebeler için, zorlayarak da olsa, bir bakıma ortak bir “işaret” rolü görebilir.

Anlaşmanın ikinci ve hakikaten “insanlara has” yolu ise, bir yönüyle o da bir işaret sayılabilse de, gerçekte çok daha üst ve üstün bir seviyede yer alan ve kendi aralarında bir “sistem” belirten SEMBOLLER vasıtasıyla olandır ve böyle bir sembol, “yemek” gibi doğrudan maddî bir delâlet taşımak zorunda olmadığı gibi, aksine, “mânâlar ülkesi” dediğimiz uçsuz bucaksız ummâna açar bizi. Üstelik, bu mücerred ülkenin, hayvanlarla ortaklaştığımız seviyeden her bakımdan farklı ve kendine has hususiyetleri vardır. En başta, “maddî unsurlar”, artık yalnızca bir “sıçrama tahtası” rolü görür bu “mücerred” ülkede. Bize, “Seni söylediklerimin doğruluğuna inandırmak şu ân için imkânsız görünüyor!” şeklinde sızlanan dostumuzun bu sözünde “maddî” olan belki yegâne unsur, kulaklarımızla duyduğumuz “ses”tir ve kalan hemen her şey, “sembolik” bir çerçevede çözümlenmek-mânâlandırılmak durumundadır. “Sembol”ün kabaca ne olduğunu hatırlamanın tam sırası öyleyse: Kendisinden başka bir şeye delâlet eden; kişinin onu sembol olarak kullanabilmesi, belli bir insan topluluğu arasındaki peşin uzlaşma, anlaşma ve kurallara dayanan ve içinde yaşanan belli bir kültür tarafından benimsetilen “hususî” bir işaret. “Elma” kelimesi yenmez meselâ, o elmadan “başka” bir şeydir. Ancak, Türkçe bilen herkes, bu kelimeyi işittiğinde neden bahsedildiğini anlar; çünkü o, Türkçe denilen ve Türkçe bilenler tarafından paylaşılan belli türde bir “semboller sistemi”nin unsurudur.

“Semboller” ve “işaretler” arasına, sembolün “insan” için belirttiği rol ve mânâya nazaran hayvanla arasındaki kapanmaz uçuruma rağmen, mutlak bir “sınır çizgisi” çekmek güç olabilir bazen. Fakat, “insanî anlaşma”nın tabiatını derinden kavramak bakımından, bunun ne derece elzem olduğuna işaret ediyor İBDA Mimarı. “İNSAN – Erkek ve Kadın” (*) adlı son çıkan eserinden takib edelim dilerseniz:

«İNSANIN DİLİ, İNSANA MAHSUS OLARAK, HAYVANLA HİÇBİR KARŞILAŞTIRMA YAPILAMAYACAK VE ONDAN KENDİSİNE BİR GEÇİŞ DÜŞÜNCESİNE İZİN VERMEYECEK BİR NİTELİĞE SAHİBTİR. BU, İNSANIN VE HAYVANIN DÜNYASI ARASINDAKİ FARKTAN KAYNAKLANMAKTADIR. SEMBOLLER-REMZLER, İŞARETLERE İRCÂ EDİLEMEZLER; BUNLAR İKİ AYRI KONUŞMA DÜNYASINA ÂİTTİRLER. BİR GÖSTERGE, FİZİKÎ VARLIK DÜNYASININ, BİR SEMBOL İSE İNSANIN MÂNÂ DÜNYASININ BİR PARÇASIDIR. GÖSTERGELER “İŞ GÖRÜCÜ”, SEMBOLLER İSE “MÂNÂLANDIRICI”DIR. GÖSTERGELER BU ŞEKİLDE ANLAŞILIP KULLANILDIKLARI ZAMAN BİLE, BİR TÜR FİZİKÎ VEYA MADDÎ VARLIKLARI VARDIR. OYSA SEMBOLLERİN SADECE FONKSİYONEL DEĞERLERİ VARDIR.»

 

Doğrudan ve Dolaylı Anlamlar

“Kelime” ve “cümle” dediğimiz “sembolik” ses vâhidleri, akşam olduğunda “Haydi yemeğe!” diye seslenen bir aile ferdimizin isterse zâhiren çok sade bir ifadesi tarzında olsun, sırf bir açlık veya susuzluk dürtüsünün biyolojik tatmininden ibaret değildir. “Akşam yemeği”, aile ferdlerinin günün belli bir saatinde ve mümkünse tüm aile ferdlerinin iştirakiyle bir masa etrafında halkalanarak, “aile” mefhumun şümûlündeki dinî, manevî, kültürel, an’anevî, örfî, ahlâkî, içtimaî, iktisadî, tarihî, şahsî, ruhî ve sâir tüm “mücerred” bağlara sadakat ve iştiraklerini de aksettiren bir mânâ ve değer taşır, yâni “sembolik” anlamı muazzamdır, sadece “yeme” faaliyetine işaret eden kuru bir kavrama değil, bu “sembol” vesilesiyle ruhumuzda doğan tüm duygu ve düşüncelerimize, tüm tutum ve tecrübelerimize de “ayna” vazifesi görür. Bir başka deyişle, aynı “yemek” sözü veya hâdisesine, tüm aile ferdlerinin kendi iç dünyalarında birbirinden farklılaşan bir “mânâ” ve “değer” vermeleri de sözkonusu yahut mümkündür.

Bu noktada, İBDA Mimarı’ndan, bahsimizin bundan sonra yöneleceğimiz istikametini aydınlatıcı olacağına inandığımız bir pasajla devam edelim; yine “İNSAN – Erkek ve Kadın” adlı esere başvuruyoruz:

«Dilin mantık yönünden tahlili, geniş çapta sadeleşme ve mânâların uçması tehlikesini de birlikte getiriyor. Mantık, dikkatini dildeki özel yapılara, şartlar ve bundan çıkan neticeler arasındaki bağların çeşitli mânâlara gelmemesinin sağlanmasına, basit akıl yürütme kalıplarına yöneltmişti. Kelimelerin ikinci derecede veya yan mânâları arasındaki tedâîlerden başkaca mantık yapıları kuruluyordu. Meselâ, BİR KELİMENİN SÖYLENİR SÖYLENMEZ ŞUURUMUZDAN YARI AYDIN YARI KARANLIK GEÇİP GİDEN İKİNCİ DERECEDEKİ MÂNÂSI, BİR CÜMLENİN MUHTEVASINA AĞIRLIĞINI VEREBİLİYORDU. BİR KELİMENİN DÜŞÜNÜRKEN ŞUURUMUZDA YARI ŞUURLU KIMILDAMALAR DOĞURMASI, GERÇEKLİĞİN BELİRLİ BAZI YANLARINI NORMAL DİLDE, MANTIKÎ AKIL YÜRÜTMEDE OLDUĞUNDAN ÇOK DAHA AÇIK ŞEKİLDE BELİRTMEMİZE YARAYABİLİR. ŞÂİRLERİN DİLDE VE DÜŞÜNMEDE MANTIKÎ AKIL YÜRÜTMEYE AŞIRI AĞIRLIK TANINMASINA KARŞI OLMALARI BUNDANDIR; VE ŞÂİRLER BU YÜZDEN ASIL AMACINDAN SAPTIRILDIĞINA İNANIRLAR.”»

Kendi mevzuumuzla bir irtibat tesis etmeye çalışırsak, örneğimizdeki “akşam yemeği” üzerinde o meclisteki herkesçe kısmen veya tamamen “paylaşılan” mânâ ve değerler yanında, ilâve olarak, “Haydi yemeğe!” dendiğinde, o yemek sözü ve faaliyetinin, diyebiliriz ki, babanın ruh dünyasında “kımıldanan” anlamı başka, anneninkinde yine başka, çocuklarınkinde daha başka, aileye misafir gelen bir akraba, bir dost yahut bir komşunun iç dünyasında da çok daha başkadır. Hele akşam yemeğine başka bir ülkeden yabancı bir misafir katılmışsa, tahayyül edin ki kimbilir ne kadar başka! İnsanlar arasındaki anlaşma yahut anlaşmazlıklar da, bir “sembol”ün doğrudan yahut maddî delâletinden ziyade, işte bu dolaylı ve manevî, iç dünyamızın bize has hususiyetlerinden, bir diğer ifadeyle bir sembolün “doğrudan” değil de bizdeki “yan” anlamlarından kaynaklanır çoğu. Bir sembolün doğrudan neye delâlet ettiği taraflarca anlaşılsa da, sembolün işaretçisi olduğu mevzu, kişi yahut nesneye dönük “tutum”larımız, şahıs şahıs bize “tedâî” ettirdikleri farklı farklıdır da ondan. Zaten her insan da, bu bakımdan, birbirinden farklı bir ruh dünyasına, aynı çizgide, farklı bir “şahsî” tarih ve tecrübeye sahib değil midir? Karşılaştığı her şeye, bu diğerlerinden farklı ruh dünyasının rengini verici değil midir? O hâlde şunu da belirtmek gerekecektir: İnsan, “varolan” sembollerle anlaşabildiği gibi, o sembollere kendi “şahsî” ve bu anlamda yine “sembolik” bir anlam kazandıran, o sembolü “kendisi için belirlenen anlamdan daha başka bir anlam için” de kullanan, kısacası, hep yeniden “sembolleştiren” bir varlıktır aynı zamanda.

 

Şifre ve Deşifre

İBDA Mimarı, “İNSAN” adlı şaheserinde şu inceliklerin altını çiziyor:

«“İnsan dünyası, apaçık bir şekilde bütün başka organizmaların hayatını idare eden o biyolojiye âit kurallar için hiçbir farklılık taşımaz. Buna mukabil, insan dünyasının ayırıcı işareti olan yeni bir özellik görürüz; insanın fonksiyonel çevresi yalnız kemmî bakımdan genişlemekle kalmaz, aynı zamanda keyfiyete âit bir değişmeye de uğrar. İnsan kendisini çevreye uydurmak için yeni bir metod bulmuştur: HAYVAN TÜRLERİ ARASINDA RASTLANAN ALICI VE TESİR EDİCİ SİSTEMLER YANINDA, İNSANDA “SEMBOLLERE ÂİT SİSTEM” OLARAK TASVİR EDEBİLECEĞİMİZ BİR ÜÇÜNCÜ HALKA BULUYORUZ. BU YENİ HALKA, İNSAN HAYATININ HEPSİNİ DEĞİŞTİRİR. ÖTEKİ HAYVANLARLA KARŞILAŞTIRILDIĞINDA İNSAN DAHA GENİŞ BİR GERÇEKLİK DEĞİL, HAKİKATİN YENİ BİR BUUDU İÇİNDE YAŞAR. ORGANİK REFLEKSLERLE-TEPKİLERLE İNSAN CEVABLARI ARASINDA YANLIŞ ANLAMAYA YER VERMEYEN BİR FARK VARDIR. Organik tepkide bir dış uyarıcıya doğrudan doğruya ve hemen cevab verilir; ikinci durumda ise cevab geciktirilir… Yavaş ve karmaşık bir düşünce süreci, cevabı kesintiye uğratıp geciktirir. Böylesi bir gecikme, ilk bakışta kuşku götürür bir kazanç gibi görülebilir.”

Evet, iktibasın son kısmında görüleceği üzere, sembollerle anlaşmada, taraflar birbirlerine “otomatik” bir cevab takdim etmezler. Peki, ne yaparlar? Kendilerine nakledilen bu semboller dizisini yahut semboller kullanılarak ŞİFRELENMİŞ bu “mesaj”ı “çözümlerler”, yâni söyleyenin önce bundan ne kastettiğini olabildiğince “objektif” olarak anlamaya çalışır, muhatabın “anlamı doğrudan ve herkesçe bilinen” sembollerle ne demek istediğiyle beraber, asıl, anlamı o derece âşikâr olmayan hangi “yan anlamlar”ı da naklettiğini geçmiş tecrübesine ve o ânki ruhî yahut maddî atmosfere göre çözmeye bakar, “yazılı” konuşmada belirleyici olmasa da, bilhassa “şifâhî” konuşmada muhatabın “ses tonu” ve “beden dili”nden nice “yan” ama “hakiki” anlamlar devşirir, nihayet belki doğru belki yanlış, taraflar karşılıklı olarak, kendilerine söylenenlerden hareketle iç dünyalarına dayanan “sübjektif” bir çözümlemeye varırlar. Bir deyişle, mezkûr sembollerle verilen “mesaj”ı DEŞİFRE ederler. Bilâhare, muhataba verecekleri kendi cevablarını da, yine kendi iç dünyalarına ve aktüel duruma uygun tarzda belirleyip, yine muhatabın anlayabileceği sembol dizilerini kullanarak, ama yine bu sembollere ister istemez kendi “şahsî” tutum, duygu ve fikirlerini de yansıtarak “mukabele” ederler. Böylece, sembolleri kullanarak kendi “mesaj”larını ŞİFRELER ve naklederler. Croce’nin sisteminde anahtar kavramlardan olan “takdir ve dehâ” ritmi burada da işler. Belki bir bakıma, “önce müşâhede, sonra muhakeme” meâlinde, İBDA’dan öğrendiğimiz “mânâlandırma-çözümleme” süreci veya.

Bilvesile, hiçbir ân hatırdan uzak tutulmaması gereken bir incelik: Söylenen bir şey, hemen asla o söylenen şeyin “zâhirî” ve “herkesçe bilinen” anlamından ibaret değildir. Tekrar hatırlarsak; insan “sembollerle” ve her dâim “sembolleştirerek” anlaşır ve kimin “ne demek istediği” işte bu yolla anlaşılır.

 

Semboller Ağında İnsan

İBDA Mimarı’ndan “sembol” bahsini izlemeyi sürdürelim; tekrar “İNSAN”dan:

“Tabiî düzenin bu tersine dönüşü için çare yoktur, insan kendi başarılarından kaçamaz ve kendi hayatının şartlarını benimsemekten başka birşey yapamaz. İnsan artık yalnız fizikî bir kâinatta değil, bir semboller dünyasında da yaşamaktadır. Dil, mitoloji ve sanat, bu kâinatın parçalarıdırlar. Onlar semboller ağını dokuyan değişik iplikler, insan hayatının karmaşık dokularıdır. İnsanın düşünce ve tecrübe sahasındaki bütün ilerlemesi, bu ağı arındırır ve güçlendirir. Artık insan, âlemdeki gerçeklikle hemen karşı karşıya gelemez, eskiden olduğu gibi yüzyüze kalamaz. İnsanın sembollere karşı etkinliği arttıkça, fizikî gerçeklik bu gelişmeye nisbetle arka sahada kalır gibi görünür. İNSAN NESNELERİN KENDİSİYLE UĞRAŞACAK YERDE BİR ANLAMDA SÜREKLİ KENDİ KENDİSİYLE KONUŞMAKTADIR. Kendisini dile âit biçimler, sanata âit imajlar, mitolojiye âit semboller içine öylesine kaptırmıştır ki, bu ortam araya girmeden hiçbir şeyi görüp bilemez. Durumu teorik alanda da, hareket alanındakinin aynıdır. İnsan hareket sahasında bile katı bir vakıalar içinde veya doğrudan doğruya ihtiyaç ve isteklerine göre yaşayamaz. Tersine, imaja âit duyguların, umut ve korkuların, yanılmaların, kuruntu ve düşlerin ortasında yaşar. Epiktetos, “insanı rahatsız edip korkutan nesneler değil, onun nesnelere âit zan ve kuruntularıdır!” demişti.»

Hemen anlaşılacağı üzere, “semboller sistemi” yahut “sembollere âit sistem” olarak DİL, sırf bir insanlar arası “anlaşma” vasıtası olmayıp, içinde “insan” olduğumuz, “manevî” bir varlık vasfı kazandığımız, benliğimizi sayesinde inşâ ettiğimiz, fizikî yahut içtimaî çevremizi “objektif”inden görüp mânâlandırabildiğimiz ve artık hiçbir zaman çerçevesinden yahut cenderesinden çıkamayacağımız bir VATAN’dır bizim için. Dil içimizden çıkıp gitse, insanlığımız da beraberinde çıkacaktır sanki. Bedene mıhlı ruh gibidir o. Hatta, bebekken kaybolup, ormanda “dilsiz” büyümüş “vahşî” çocukların, iki ayakları üzerinde bile yürüyemedikleri müşâhede edilmiştir.

Tam bu noktada sözkonusu edilmesi gereken bir başka mesele de, hangi dili konuşuyorsak, o dili yoğuran belli bir kültürün değer ve mânâ dünyasını da “tevarüs” ettiğimizdir. Her şey bu “sembolik” ve “kültürel” dünyada sıralanır, sınıflanır, değer ve mânâ kazanır. İBDA’nın bize öğrettiği üzere, dilimiz bize “nelerin şuura ulaşacağını, nelerin şuura ulaşamayacağını” tâyin eden içtimaî bir “şuur süzgeci” de kazandırır. Karşılaştığımız her şey, filtreden geçemediğinden şuurumuza yükselemeyen ve hiç şuurlaştıramadıklarımız bir yana, bu “şuur süzgeci”nin kazandırdığı “mânâ rengiyle” görünür bize. Meşhur örnek: Bir “inek”, dünyadaki her insan için “aynı” inek değildir meselâ. Bizim için “yenilebilecekler” kategorisinde bir hayvan olan inek, bir Hindli için “mukaddesât” dairesinde bir “mânâ rengi” taşır. Bizim için sadık bir bekçi olan köpek, bir Koreli için leziz bir yemek sınıfına da girer.

Daha mücerred seviyedeyse, bir kelimenin değişik kültürlerdeki anlamı, o kelimeye tekabül eden kavrama o kültür kendi “kâinat görüşü” dahilinde kademe kademe belli “mevkîler” tâyin ettiği için, başka başkadır. Farklı kültür dairelerindeki insanlar, “zâhiren” birbirleriyle aynı kelime ve kavramları kullanıyor gözükseler dahi, o kavramın, kendileri için, kendi tarih ve tecrübeleri için, kendi ruh ve fikir dünyaları için, diğerlerinden kısmen veya tamamen ayrılan bir hususiyeti, “orijinal” bir mânâ ve değeri olacaktır. Kapitalist Amerika’da “adalet” isteyen birinin kastettiğiyle, İslâm dünyasının bir köşesinde “adalet” isteyen bir Müslümanın taleb ettiği, muhtevaca hiç de aynı değildir.

 

“Akıllı Hayvan” Değil!

Ezcümle, “semboller” üzerinde yürür insan hayatı, her gördüğümüzün, kendi kültürümüz, kendi dinî yahut ideolojik topluluğumuz, kendi âit olduğumuz zümre ve en başta kendi “şahsî” dünyamız zâviyesinden bambaşka “sembolik” anlamları vardır. Mevzu, kişi yahut nesnelerle de, aynı şekilde, “bağsız” ve “yansız” ilişkiler kuramayız bu yüzden. “Sembolik” taraflılık yahut mânâlılık kaçınılmazdır. Ya sembollerle örülmüş şifreleri çözeriz ya çözülecek kendi şifrelerimizi öreriz.

“Sembol” bahsini, İBDA Mimarı’nın dikkatimize tevcih ettiği, çarpıcı ve makalemize başlık seçtiğimiz bir tesbitle mühürlüyor; bilvesile, “İNSAN” adlı şaheserin “insan”ı tanımaya dair önümüze serdiği ufuklara, biz de bilhassa okuyucumuzun dikkatini çekmek istiyoruz:

«“İrrasyonalizm-akıldışılık”ın bütün çabalarına rağmen, insanın “düşünen hayvan” olarak tarifi, gücünü yitirmemiştir. Gerçekten de düşünme, bütün insan faaliyetlerinin tabiatında bulunan bir özelliktir. Mitoloji bile, sadece boş inançların ve kuruntuların bir birikimi kabul edilemez. Sistem veya kavrama âit bir şekle sahib olduğu için, karmakarışık (kaotik) olduğunu da söyleyemeyiz. Ama yine de mitolojinin yapısını aklî olarak belirlemek-izâh imkân dışıdır. Dil, çok defa akıl veya aklın asıl kaynağı ile özdeşleştirilmiştir; ama bu bakışın, bütün dile âit alanı kapsamayacağı kolaylıkla görülür. O, bütün yerine “parça”dır; yâni, bize bütünün yalnız bir parçasını verir; çünkü kavrama âit dilin hemen yanında, bir de duyguya âit dil vardır. Mantıkî veya ilmî dilin yanı sıra, poetik-şâirane imâjın dilinden de bahsedebiliriz. Dil, öncelikle düşünceleri veya düşüncenin köklerini değil, duyguları da dışlaştırır. İnsanı “akıllı hayvan” olarak tarif eden büyük düşünürler, ne tecrübeciydiler ne de insan tabiatının tecrübî bir değerlendirmesini yapmak istiyorlardı. Onlar, bu tarifle daha çok temel bir ahlâkî emri dile getiriyorlardı. AKIL, İNSANIN KÜLTÜREL HAYAT BİÇİMLERİNİ BÜTÜN ZENGİNLİK VE ÇEŞİTLİLİKLERİ İÇİNDE KAVRAYABİLMEMİZE ELVERİŞLİ BİR TÂBİR DEĞİLDİR. BU SEBEBLE İNSANI “AKILLI HAYVAN” OLARAK TARİF ETMEK YERİNE, “SEMBOLLEŞTİREN HAYVAN” DİYE TARİF ETMELİYİZ. Ancak bu şekilde onun ayırıcı özelliğini belirtebilir ve insana açılan yeni yolu, medeniyet yolunu bulabiliriz.»

 

(*) İNSAN – “Erkek ve Kadın”, Salih Mirzabeyoğlu, İBDA Yayınları, İstanbul 2008

 

Kaynak: Aylık Dergisi, Ekim 2008

 

 

 

 

 

 

 

Bu Yazı için İlk Yorumu Sen Gönder
İsim
Email
Mesaj



Dergimizin Son Sayısı Çıktı!
Sayı: 2 - II.Dönem Güz 2011



Anasayfa | Yazılar | Haberler | Seçtiklerimiz | Dergiler | Dergi Aboneliği
Künyemiz | Hakkımızda | Bayilerimiz | Dergimize Yazın | Web Sitemize Yazın
                                 Copyright © Telif Hakları AKADEMYA'ya Aittir