İNSAN: “SEMBOLLEŞTİREN HAYVAN”
Hayreddin Soykan
Semboller ve İşaretler
Anlaşmanın iki temel yoluna
temas edilir. İlki, İŞARETLER yoluyla olan ve daha çok maddî delâletler taşıyan
“göstergeler”, yâni “belirticiler”e dayananlardır ki, bu sahada cüz’î mikyasta
ve nitelikleri farklı dahi olsa, kimi zaman hayvanlarla ortaklığımız
sözkonusudur. Yemek saatinin geldiğini haber veren bir “zil sesi”, hem
Pavlov’un köpekleri, hem de öğle yemeği için teneffüse çıkan küçük talebeler
için, zorlayarak da olsa, bir bakıma ortak bir “işaret” rolü görebilir.
Anlaşmanın ikinci ve hakikaten
“insanlara has” yolu ise, bir yönüyle o da bir işaret sayılabilse de, gerçekte
çok daha üst ve üstün bir seviyede yer alan ve kendi aralarında bir “sistem”
belirten SEMBOLLER vasıtasıyla olandır ve böyle bir sembol, “yemek” gibi
doğrudan maddî bir delâlet taşımak zorunda olmadığı gibi, aksine, “mânâlar
ülkesi” dediğimiz uçsuz bucaksız ummâna açar bizi. Üstelik, bu mücerred ülkenin,
hayvanlarla ortaklaştığımız seviyeden her bakımdan farklı ve kendine has
hususiyetleri vardır. En başta, “maddî unsurlar”, artık yalnızca bir “sıçrama
tahtası” rolü görür bu “mücerred” ülkede. Bize, “Seni söylediklerimin
doğruluğuna inandırmak şu ân için imkânsız görünüyor!” şeklinde sızlanan
dostumuzun bu sözünde “maddî” olan belki yegâne unsur, kulaklarımızla
duyduğumuz “ses”tir ve kalan hemen her şey, “sembolik” bir çerçevede
çözümlenmek-mânâlandırılmak durumundadır. “Sembol”ün kabaca ne olduğunu
hatırlamanın tam sırası öyleyse: Kendisinden başka bir şeye delâlet eden; kişinin
onu sembol olarak kullanabilmesi, belli bir insan topluluğu arasındaki peşin
uzlaşma, anlaşma ve kurallara dayanan ve içinde yaşanan belli bir kültür
tarafından benimsetilen “hususî” bir işaret. “Elma” kelimesi yenmez meselâ, o
elmadan “başka” bir şeydir. Ancak, Türkçe bilen herkes, bu kelimeyi işittiğinde
neden bahsedildiğini anlar; çünkü o, Türkçe denilen ve Türkçe bilenler
tarafından paylaşılan belli türde bir “semboller sistemi”nin unsurudur.
“Semboller” ve
“işaretler” arasına, sembolün “insan” için belirttiği rol ve mânâya nazaran
hayvanla arasındaki kapanmaz uçuruma rağmen, mutlak bir “sınır çizgisi” çekmek
güç olabilir bazen. Fakat, “insanî anlaşma”nın tabiatını derinden kavramak
bakımından, bunun ne derece elzem olduğuna işaret ediyor İBDA Mimarı. “İNSAN –
Erkek ve Kadın” (*) adlı son çıkan eserinden takib edelim dilerseniz:
«İNSANIN DİLİ, İNSANA
MAHSUS OLARAK, HAYVANLA HİÇBİR KARŞILAŞTIRMA YAPILAMAYACAK VE ONDAN KENDİSİNE
BİR GEÇİŞ DÜŞÜNCESİNE İZİN VERMEYECEK BİR NİTELİĞE SAHİBTİR. BU, İNSANIN VE
HAYVANIN DÜNYASI ARASINDAKİ FARKTAN KAYNAKLANMAKTADIR. SEMBOLLER-REMZLER,
İŞARETLERE İRCÂ EDİLEMEZLER; BUNLAR İKİ AYRI KONUŞMA DÜNYASINA ÂİTTİRLER. BİR
GÖSTERGE, FİZİKÎ VARLIK DÜNYASININ, BİR SEMBOL İSE İNSANIN MÂNÂ DÜNYASININ BİR
PARÇASIDIR. GÖSTERGELER “İŞ GÖRÜCÜ”, SEMBOLLER İSE “MÂNÂLANDIRICI”DIR.
GÖSTERGELER BU ŞEKİLDE ANLAŞILIP KULLANILDIKLARI ZAMAN BİLE, BİR TÜR FİZİKÎ
VEYA MADDÎ VARLIKLARI VARDIR. OYSA SEMBOLLERİN SADECE FONKSİYONEL DEĞERLERİ
VARDIR.»
Doğrudan ve Dolaylı Anlamlar
“Kelime” ve “cümle”
dediğimiz “sembolik” ses vâhidleri, akşam olduğunda “Haydi yemeğe!” diye
seslenen bir aile ferdimizin isterse zâhiren çok sade bir ifadesi tarzında
olsun, sırf bir açlık veya susuzluk dürtüsünün biyolojik tatmininden ibaret
değildir. “Akşam yemeği”, aile ferdlerinin günün belli bir saatinde ve mümkünse
tüm aile ferdlerinin iştirakiyle bir masa etrafında halkalanarak, “aile”
mefhumun şümûlündeki dinî, manevî, kültürel, an’anevî, örfî, ahlâkî, içtimaî,
iktisadî, tarihî, şahsî, ruhî ve sâir tüm “mücerred” bağlara sadakat ve
iştiraklerini de aksettiren bir mânâ ve değer taşır, yâni “sembolik” anlamı
muazzamdır, sadece “yeme” faaliyetine işaret eden kuru bir kavrama değil, bu
“sembol” vesilesiyle ruhumuzda doğan tüm duygu ve düşüncelerimize, tüm tutum ve
tecrübelerimize de “ayna” vazifesi görür. Bir başka deyişle, aynı “yemek” sözü
veya hâdisesine, tüm aile ferdlerinin kendi iç dünyalarında birbirinden
farklılaşan bir “mânâ” ve “değer” vermeleri de sözkonusu yahut mümkündür.
Bu noktada, İBDA Mimarı’ndan,
bahsimizin bundan sonra yöneleceğimiz istikametini aydınlatıcı olacağına
inandığımız bir pasajla devam edelim; yine “İNSAN – Erkek ve Kadın” adlı esere
başvuruyoruz:
«Dilin mantık yönünden
tahlili, geniş çapta sadeleşme ve mânâların uçması tehlikesini de birlikte
getiriyor. Mantık, dikkatini dildeki özel yapılara, şartlar ve bundan çıkan
neticeler arasındaki bağların çeşitli mânâlara gelmemesinin sağlanmasına, basit
akıl yürütme kalıplarına yöneltmişti. Kelimelerin ikinci derecede veya yan
mânâları arasındaki tedâîlerden başkaca mantık yapıları kuruluyordu. Meselâ,
BİR KELİMENİN SÖYLENİR SÖYLENMEZ ŞUURUMUZDAN YARI AYDIN YARI KARANLIK GEÇİP
GİDEN İKİNCİ DERECEDEKİ MÂNÂSI, BİR CÜMLENİN MUHTEVASINA AĞIRLIĞINI
VEREBİLİYORDU. BİR KELİMENİN DÜŞÜNÜRKEN ŞUURUMUZDA YARI ŞUURLU KIMILDAMALAR
DOĞURMASI, GERÇEKLİĞİN BELİRLİ BAZI YANLARINI NORMAL DİLDE, MANTIKÎ AKIL
YÜRÜTMEDE OLDUĞUNDAN ÇOK DAHA AÇIK ŞEKİLDE BELİRTMEMİZE YARAYABİLİR. ŞÂİRLERİN
DİLDE VE DÜŞÜNMEDE MANTIKÎ AKIL YÜRÜTMEYE AŞIRI AĞIRLIK TANINMASINA KARŞI OLMALARI
BUNDANDIR; VE ŞÂİRLER BU YÜZDEN ASIL AMACINDAN SAPTIRILDIĞINA İNANIRLAR.”»
Kendi mevzuumuzla bir
irtibat tesis etmeye çalışırsak, örneğimizdeki “akşam yemeği” üzerinde o
meclisteki herkesçe kısmen veya tamamen “paylaşılan” mânâ ve değerler yanında,
ilâve olarak, “Haydi yemeğe!” dendiğinde, o yemek sözü ve faaliyetinin,
diyebiliriz ki, babanın ruh dünyasında “kımıldanan” anlamı başka, anneninkinde
yine başka, çocuklarınkinde daha başka, aileye misafir gelen bir akraba, bir
dost yahut bir komşunun iç dünyasında da çok daha başkadır. Hele akşam yemeğine
başka bir ülkeden yabancı bir misafir katılmışsa, tahayyül edin ki kimbilir ne
kadar başka! İnsanlar arasındaki anlaşma yahut anlaşmazlıklar da, bir
“sembol”ün doğrudan yahut maddî delâletinden ziyade, işte bu dolaylı ve manevî,
iç dünyamızın bize has hususiyetlerinden, bir diğer ifadeyle bir sembolün
“doğrudan” değil de bizdeki “yan” anlamlarından kaynaklanır çoğu. Bir sembolün
doğrudan neye delâlet ettiği taraflarca anlaşılsa da, sembolün işaretçisi olduğu
mevzu, kişi yahut nesneye dönük “tutum”larımız, şahıs şahıs bize “tedâî”
ettirdikleri farklı farklıdır da ondan. Zaten her insan da, bu bakımdan,
birbirinden farklı bir ruh dünyasına, aynı çizgide, farklı bir “şahsî” tarih ve
tecrübeye sahib değil midir? Karşılaştığı her şeye, bu diğerlerinden farklı ruh
dünyasının rengini verici değil midir? O hâlde şunu da belirtmek gerekecektir:
İnsan, “varolan” sembollerle anlaşabildiği gibi, o sembollere kendi “şahsî” ve bu
anlamda yine “sembolik” bir anlam kazandıran, o sembolü “kendisi için
belirlenen anlamdan daha başka bir anlam için” de kullanan, kısacası, hep
yeniden “sembolleştiren” bir varlıktır aynı zamanda.
Şifre ve Deşifre
İBDA Mimarı, “İNSAN” adlı
şaheserinde şu inceliklerin altını çiziyor:
«“İnsan dünyası, apaçık
bir şekilde bütün başka organizmaların hayatını idare eden o biyolojiye âit
kurallar için hiçbir farklılık taşımaz. Buna mukabil, insan dünyasının ayırıcı
işareti olan yeni bir özellik görürüz; insanın fonksiyonel çevresi yalnız kemmî
bakımdan genişlemekle kalmaz, aynı zamanda keyfiyete âit bir değişmeye de
uğrar. İnsan kendisini çevreye uydurmak için yeni bir metod bulmuştur: HAYVAN
TÜRLERİ ARASINDA RASTLANAN ALICI VE TESİR EDİCİ SİSTEMLER YANINDA, İNSANDA “SEMBOLLERE
ÂİT SİSTEM” OLARAK TASVİR EDEBİLECEĞİMİZ BİR ÜÇÜNCÜ HALKA BULUYORUZ. BU YENİ
HALKA, İNSAN HAYATININ HEPSİNİ DEĞİŞTİRİR. ÖTEKİ HAYVANLARLA
KARŞILAŞTIRILDIĞINDA İNSAN DAHA GENİŞ BİR GERÇEKLİK DEĞİL, HAKİKATİN YENİ BİR
BUUDU İÇİNDE YAŞAR. ORGANİK REFLEKSLERLE-TEPKİLERLE İNSAN CEVABLARI ARASINDA
YANLIŞ ANLAMAYA YER VERMEYEN BİR FARK VARDIR. Organik tepkide bir dış uyarıcıya
doğrudan doğruya ve hemen cevab verilir; ikinci durumda ise cevab geciktirilir…
Yavaş ve karmaşık bir düşünce süreci, cevabı kesintiye uğratıp geciktirir.
Böylesi bir gecikme, ilk bakışta kuşku götürür bir kazanç gibi görülebilir.”
Evet, iktibasın son
kısmında görüleceği üzere, sembollerle anlaşmada, taraflar birbirlerine
“otomatik” bir cevab takdim etmezler. Peki, ne yaparlar? Kendilerine nakledilen
bu semboller dizisini yahut semboller kullanılarak ŞİFRELENMİŞ bu “mesaj”ı
“çözümlerler”, yâni söyleyenin önce bundan ne kastettiğini olabildiğince
“objektif” olarak anlamaya çalışır, muhatabın “anlamı doğrudan ve herkesçe
bilinen” sembollerle ne demek istediğiyle beraber, asıl, anlamı o derece âşikâr
olmayan hangi “yan anlamlar”ı da naklettiğini geçmiş tecrübesine ve o ânki ruhî
yahut maddî atmosfere göre çözmeye bakar, “yazılı” konuşmada belirleyici olmasa
da, bilhassa “şifâhî” konuşmada muhatabın “ses tonu” ve “beden dili”nden nice
“yan” ama “hakiki” anlamlar devşirir, nihayet belki doğru belki yanlış, taraflar
karşılıklı olarak, kendilerine söylenenlerden hareketle iç dünyalarına dayanan
“sübjektif” bir çözümlemeye varırlar. Bir deyişle, mezkûr sembollerle verilen
“mesaj”ı DEŞİFRE ederler. Bilâhare, muhataba verecekleri kendi cevablarını da,
yine kendi iç dünyalarına ve aktüel duruma uygun tarzda belirleyip, yine
muhatabın anlayabileceği sembol dizilerini kullanarak, ama yine bu sembollere
ister istemez kendi “şahsî” tutum, duygu ve fikirlerini de yansıtarak
“mukabele” ederler. Böylece, sembolleri kullanarak kendi “mesaj”larını ŞİFRELER
ve naklederler. Croce’nin sisteminde anahtar kavramlardan olan “takdir ve dehâ”
ritmi burada da işler. Belki bir bakıma, “önce müşâhede, sonra muhakeme”
meâlinde, İBDA’dan öğrendiğimiz “mânâlandırma-çözümleme” süreci veya.
Bilvesile, hiçbir ân
hatırdan uzak tutulmaması gereken bir incelik: Söylenen bir şey, hemen asla o
söylenen şeyin “zâhirî” ve “herkesçe bilinen” anlamından ibaret değildir.
Tekrar hatırlarsak; insan “sembollerle” ve her dâim “sembolleştirerek” anlaşır
ve kimin “ne demek istediği” işte bu yolla anlaşılır.
Semboller Ağında İnsan
İBDA Mimarı’ndan “sembol”
bahsini izlemeyi sürdürelim; tekrar “İNSAN”dan:
“Tabiî düzenin bu tersine
dönüşü için çare yoktur, insan kendi başarılarından kaçamaz ve kendi hayatının
şartlarını benimsemekten başka birşey yapamaz. İnsan artık yalnız fizikî bir
kâinatta değil, bir semboller dünyasında da yaşamaktadır. Dil, mitoloji ve
sanat, bu kâinatın parçalarıdırlar. Onlar semboller ağını dokuyan değişik
iplikler, insan hayatının karmaşık dokularıdır. İnsanın düşünce ve tecrübe
sahasındaki bütün ilerlemesi, bu ağı arındırır ve güçlendirir. Artık insan,
âlemdeki gerçeklikle hemen karşı karşıya gelemez, eskiden olduğu gibi yüzyüze
kalamaz. İnsanın sembollere karşı etkinliği arttıkça, fizikî gerçeklik bu
gelişmeye nisbetle arka sahada kalır gibi görünür. İNSAN NESNELERİN KENDİSİYLE
UĞRAŞACAK YERDE BİR ANLAMDA SÜREKLİ KENDİ KENDİSİYLE KONUŞMAKTADIR. Kendisini
dile âit biçimler, sanata âit imajlar, mitolojiye âit semboller içine öylesine
kaptırmıştır ki, bu ortam araya girmeden hiçbir şeyi görüp bilemez. Durumu teorik
alanda da, hareket alanındakinin aynıdır. İnsan hareket sahasında bile katı bir
vakıalar içinde veya doğrudan doğruya ihtiyaç ve isteklerine göre yaşayamaz.
Tersine, imaja âit duyguların, umut ve korkuların, yanılmaların, kuruntu ve
düşlerin ortasında yaşar. Epiktetos, “insanı rahatsız edip korkutan nesneler
değil, onun nesnelere âit zan ve kuruntularıdır!” demişti.»
Hemen anlaşılacağı üzere,
“semboller sistemi” yahut “sembollere âit sistem” olarak DİL, sırf bir insanlar
arası “anlaşma” vasıtası olmayıp, içinde “insan” olduğumuz, “manevî” bir varlık
vasfı kazandığımız, benliğimizi sayesinde inşâ ettiğimiz, fizikî yahut içtimaî
çevremizi “objektif”inden görüp mânâlandırabildiğimiz ve artık hiçbir zaman
çerçevesinden yahut cenderesinden çıkamayacağımız bir VATAN’dır bizim için. Dil
içimizden çıkıp gitse, insanlığımız da beraberinde çıkacaktır sanki. Bedene
mıhlı ruh gibidir o. Hatta, bebekken kaybolup, ormanda “dilsiz” büyümüş “vahşî”
çocukların, iki ayakları üzerinde bile yürüyemedikleri müşâhede edilmiştir.
Tam bu noktada sözkonusu edilmesi
gereken bir başka mesele de, hangi dili konuşuyorsak, o dili yoğuran belli bir kültürün
değer ve mânâ
dünyasını da “tevarüs” ettiğimizdir. Her şey bu “sembolik” ve “kültürel”
dünyada sıralanır, sınıflanır, değer ve mânâ kazanır. İBDA’nın bize öğrettiği
üzere, dilimiz bize “nelerin şuura ulaşacağını, nelerin şuura ulaşamayacağını”
tâyin eden içtimaî bir “şuur süzgeci” de kazandırır. Karşılaştığımız her şey, filtreden
geçemediğinden şuurumuza yükselemeyen ve hiç şuurlaştıramadıklarımız bir yana,
bu “şuur süzgeci”nin kazandırdığı “mânâ rengiyle” görünür bize. Meşhur örnek: Bir
“inek”, dünyadaki her insan için “aynı” inek değildir meselâ. Bizim için
“yenilebilecekler” kategorisinde bir hayvan olan inek, bir Hindli için “mukaddesât”
dairesinde bir “mânâ rengi” taşır. Bizim için sadık bir bekçi olan köpek, bir
Koreli için leziz bir yemek sınıfına da girer.
Daha
mücerred seviyedeyse, bir kelimenin değişik kültürlerdeki anlamı, o kelimeye
tekabül eden kavrama o kültür kendi “kâinat görüşü” dahilinde kademe kademe
belli “mevkîler” tâyin ettiği için, başka başkadır. Farklı kültür
dairelerindeki insanlar, “zâhiren” birbirleriyle aynı kelime ve kavramları
kullanıyor gözükseler dahi, o kavramın, kendileri için, kendi tarih ve
tecrübeleri için, kendi ruh ve fikir dünyaları için, diğerlerinden kısmen veya
tamamen ayrılan bir hususiyeti, “orijinal” bir mânâ ve değeri olacaktır.
Kapitalist Amerika’da “adalet” isteyen birinin kastettiğiyle, İslâm dünyasının
bir köşesinde “adalet” isteyen bir Müslümanın taleb ettiği, muhtevaca hiç de
aynı değildir.
“Akıllı Hayvan” Değil!
Ezcümle,
“semboller” üzerinde yürür insan hayatı, her gördüğümüzün, kendi kültürümüz, kendi
dinî yahut ideolojik topluluğumuz, kendi âit olduğumuz zümre ve en başta kendi
“şahsî” dünyamız zâviyesinden bambaşka “sembolik” anlamları vardır. Mevzu, kişi
yahut nesnelerle de, aynı şekilde, “bağsız” ve “yansız” ilişkiler kuramayız bu
yüzden. “Sembolik” taraflılık yahut mânâlılık kaçınılmazdır. Ya sembollerle
örülmüş şifreleri çözeriz ya çözülecek kendi şifrelerimizi öreriz.
“Sembol”
bahsini, İBDA Mimarı’nın dikkatimize tevcih ettiği, çarpıcı ve makalemize
başlık seçtiğimiz bir tesbitle mühürlüyor; bilvesile, “İNSAN” adlı şaheserin
“insan”ı tanımaya dair önümüze serdiği ufuklara, biz de bilhassa okuyucumuzun
dikkatini çekmek istiyoruz:
«“İrrasyonalizm-akıldışılık”ın
bütün çabalarına rağmen, insanın “düşünen hayvan” olarak tarifi, gücünü
yitirmemiştir. Gerçekten de düşünme, bütün insan faaliyetlerinin tabiatında
bulunan bir özelliktir. Mitoloji bile, sadece boş inançların ve kuruntuların
bir birikimi kabul edilemez. Sistem veya kavrama âit bir şekle sahib olduğu
için, karmakarışık (kaotik) olduğunu da söyleyemeyiz. Ama yine de mitolojinin
yapısını aklî olarak belirlemek-izâh imkân dışıdır. Dil, çok defa akıl veya
aklın asıl kaynağı ile özdeşleştirilmiştir; ama bu bakışın, bütün dile âit
alanı kapsamayacağı kolaylıkla görülür. O, bütün yerine “parça”dır; yâni, bize
bütünün yalnız bir parçasını verir; çünkü kavrama âit dilin hemen yanında, bir
de duyguya âit dil vardır. Mantıkî veya ilmî dilin yanı sıra, poetik-şâirane
imâjın dilinden de bahsedebiliriz. Dil, öncelikle düşünceleri veya düşüncenin
köklerini değil, duyguları da dışlaştırır. İnsanı “akıllı hayvan” olarak tarif
eden büyük düşünürler, ne tecrübeciydiler ne de insan tabiatının tecrübî bir
değerlendirmesini yapmak istiyorlardı. Onlar, bu tarifle daha çok temel bir
ahlâkî emri dile getiriyorlardı. AKIL, İNSANIN KÜLTÜREL HAYAT BİÇİMLERİNİ BÜTÜN
ZENGİNLİK VE ÇEŞİTLİLİKLERİ İÇİNDE KAVRAYABİLMEMİZE ELVERİŞLİ BİR TÂBİR
DEĞİLDİR. BU SEBEBLE İNSANI “AKILLI HAYVAN” OLARAK TARİF ETMEK YERİNE,
“SEMBOLLEŞTİREN HAYVAN” DİYE TARİF ETMELİYİZ. Ancak bu şekilde onun ayırıcı
özelliğini belirtebilir ve insana açılan yeni yolu, medeniyet yolunu
bulabiliriz.»
(*) İNSAN – “Erkek ve
Kadın”, Salih Mirzabeyoğlu, İBDA Yayınları, İstanbul 2008
Kaynak:
Aylık Dergisi, Ekim 2008