ANLAŞMAK YAHUD ANLAŞAMAMAK,
İŞTE BÜTÜN MESELE!
Hayreddin Soykan
Genç Düşünebilse, İhtiyar Yapabilse!
Fransız fikir ve sanat
adamı Andre Maurois'in "Duygular ve Âdetler" adlı eserinde geçen şu
sözler, kimbilir neler anlatır her birimize:
«Çocukların hayata ilk
atıldıkları zamanlarda karşılaştıkları zorlukları gören ana baba, o yaşta kendi
yaptıkları hatâları hatırlar ve bunlardan sevdikleri yavrularını korumak için
onlara kendi tecrübelerini aşılamak gibi sâf bir harekete başvururlar. Bu
tehlikeli bir teşebbüstür. Çünkü tecrübe aşılanamaz. Her insanın her çağı
yaşayarak geçmesi, "fikirlerin ve çağların" beraber tekâmül etmesi
gerektir. Öyle faziletler vardır ki vücudun ihtiyarlığına bağlıdır; hiçbir söz,
hiçbir öğüt onları bir gence öğretemez. (...)
Tecrübenin bir değeri
varsa, o da bir acı mukabilinde elde edilmiş olmasındandır. Bu acı tarafından
vücuda kakılmış olan tecrübe, vücutla birlikte fikri de istediği kalıba
sokmuştur. Devlet adamını realist yapan şey, uykusuz geceler ve gerçekle
yaptığı mücadelelerdir; bu uykusuz gecelerini ve mücadelelerini, dünyayı
zahmetsizce başka kalıba sokmak isteyen genç bir idealiste aşılaması ondan
nasıl beklenir? Olgun yaş, gençliğe sevginin kaçıcı bir şey olduğunu nasıl
kabul ettirir? (...) Bize mânâ, hâtıra ve misalle dolu gibi gelen öğütlerimiz,
çocuklarımız için nazarî ve sıkıcı olur. Biz fizyolojik bakımdan mümkün olmayan
bir şeyi, meselâ yirmi yaşındaki bir kızı akıllı uslu ihtiyar bir kadına
çevirmek isteriz.»
Sadece başkalarıyla
değil, en başta kendi içimizde, kendi benliğimizde yaşadığımız da dahil, nice
“çatışma”, nice “anlaşmazlık” yaşamış, ancak, sonradan gelmiştir aklımız başımıza.
Şöyle ki, en sonunda anladığımız, kendimizle barışmak dahil, her insanla pekâlâ
anlaşılabileceği hususu olmuştur. Yeter ki, kendimize yahut dışımıza hitabımız,
muhatabın şahsiyetine, anlayışına, hassasiyetine, yaşına, cinsiyetine,
mevkiine, içinde bulunduğu yer ve zamana, artık bu çizgide göz önünde
bulundurulması gereken ne varsa, tümüne “uygun” olabilsin; yani olabilseydi!
Bebekle ona uygun,
çocukla ona uygun, gençle ona uygun, yetişkinle ona uygun, kadınla ona uygun,
erkekle ona uygun, dostumuzla ona uygun, öz kardeşimizle ona uygun, annemizle
ona uygun, babamızla ona uygun, dostumuzla ona uygun, iş arkadaşımızla ona
uygun, patronumuzla ona uygun, müşterimizle ona uygun, komşumuzla ona uygun,
milletin bir ferdiyle ona uygun, hatta düşmanımızla dahi ona uygun, yine ve hassaten
liderimizle ona uygun, dâvâ kardeşimizle ona uygun, ezcümle herkes ama herkesle
onlara uygun bir “dil”le hitab edebilir, hepsiyle nitelikleri başka başka olsa da
muhteşem “anlayış köprüleri” kurabilirdik. Kurabilirdik, şayet o gün “nasıl”ını
bilebilseydik! Yahut, az çok bildiklerimizi yapabilseydik! Söz dönüp dolaşıp
şuraya varıyor, tarih boyunca da hep oraya vardığı gibi:
“Genç bilebilse, ihtiyar
yapabilse!”
Şöyle veya böyle aklımız
başımıza geliyor gelmesine belki ama, çoğu iş işten geçmiş, Basra harabeye
dönmüş oluyor. Yapılması yahut söylenmesi gerekenlerin şuur ve tecrübesine, yapılmaması
ve söylenmemesi gerekenleri mebzul mikyasta sergiledikten sonra varabiliyoruz ancak.
Buysa, davranışlarımızın plansızlığından doğuyor; bir başka deyişle, neyi,
nerede ve nasıl yapabileceğimize dair temel bir malûmata, kazanılmış bir
melekeye daha en başında ve en lâzım olduğu ânda mâlik olamayışımızdan neş’et
ediyor. Hangi yöne nasıl gidileceğini gösteren bir “pusula”sı olmaksızın, bata
çıka, el yordamıyla açık denizleri fethe çıkan kaptan gibiyiz çoğumuz.
Meâlen, “Plân, işe
takaddüm eden fikirdir” der Üstad Necib Fazıl. İşten önce gelen, yani gelmesi
gereken ve bizi çıkmazlara, darboğazlara, mevzuumuzla ilgisi itibariyle,
anlaşmazlık ve çatışmalara girmekten alıkoyacak bir “fikir plânı”, bir “fikir
pusulası” gereği! Neyleyelim ki, milletin bir ferdi olarak şahsımızı da pek istisnâ
etmeden, biz önce eksik gedik istediğimiz ve bildiğimiz neyse onu yapar, aslını
esasını tam bilmesek dahi dikine dikine gider, ancak duvara toslayıp bir adım
daha gidemeyince çare araştırmayı severiz. Yine Üstadın mütemadiyen altını
çizdiği üzere, milletimizin umumî zaafıdır bu nevî fikirsizlik, plansızlık ve
dibe vuruncaya dek istediğimiz ve bildiğimiz neyse onda ısrar. Oysa, en basit
bir cihazın bile bir “kullanım kılavuzu” ön bilgisi ve “tamir şartnamesi”
mevcutken, “insan” gibi sırrı ilk insandan bu yana hiç durmadan aranmış ve tüm ilerlemelere
rağmen hâlâ daha bu okyanusun kıyısına dahi ulaşılamamış bir “âlem”i yeterince
anladığımızı düşünür, alelâde bir cihazı kurcalamaktan korktuğumuzun onda biri
kadar korkmayız onu örselemekten; çekinmeyiz kendimiz, çevremiz ve insanî
münasebetlerimizi hoyratça hırpalamaktan. Olgun insanı ve sağlıklı insan
münasebetlerini inşâya, baştan değil de sondan, temelden değil de çatıdan,
gençlikten değil de yaşlılıktan başlarız sanki.
Genç demişken; elbette
“genç”, gençliğinin getirdiği bir ruh ve davranış temayülüyle ayrılır çocuk ve
yetişkinden. Bu meyanda, kuşkusuz düşe kalka tecrübelerini damıtacak ve
olgunlaşacaktır o. Ama hiç olmazsa, düşünce elinden tutup onu kaldıracak,
sorunca cevabını takdim edecek büyükleri, örnek alacağı şahsiyetler, “rol
modelleri” olmalıdır yanıbaşında. İşte o zaman değerlidir bir tecrübe, ancak o
zaman değerlidir yol yordam gösterici fikir.
Peki ya bugünkü gibi olur
da, ne genci ne de yaşlısı, neyi nasıl yapması gerektiğinin yeterli ve sahih bir
fikrine sahib olmazsa? Genci de yaşlısı da “el yordamıyla” yürütüyorsa insan
münasebetlerini? Türlü “münasebetsizlik” olur tabiî ki netice. İslâm ahlâkından
bigâne fertler ve devletler eliyle “orman kanunu” öttürür borusunu. İnsandan
insana sohbet ve muhabbet değil, kurttan kurda hırıltılar duyulur dört bir
yandan. Anlaşmanın güzelliği şefkatle sarıp sarmalamaz da, anlaşmazlığın yakıcı
nefesi kavurur fert ve toplumları. Dünyamızdaki gibi, cemiyetimizdeki gibi,
camiamız ve ailemizdeki gibi, saymaya ne gerek, her köşe başındaki gibi.
O hâlde insan
münasebetlerine dair “temel”den başlamalı deriz konuşmaya, davranmazdan evvel
bakmalıyız deriz “davranış fikri”ne sahib olmaya, cümle kurmazdan önce öğrenilip
öğretilmeli diye düşünürüz dilin mânâ ve değeri, anlaşmazlık henüz doğmadan
bilmeli anlaşmazlığa yol vermemeyi, anlaşmazlık kaçınılmaz olacaksa da önceden
elimizde olmalı panzehir, üstelik “anlaşmazlık” zannedilenin “büyük anlayış”ın
sıçrama tahtası olabileceği bilinmeli en başta, felâketin “anlaşmazlık” addedilenlerin
bizâtihi kendisinde değil onu “yönetememek”te bulunduğu farkedilmeli öncelikle.
Olması gereken böyle; ya
biz neresindeyiz bunun? Biz de şahsen başın başındayız belki. Geçmişe şöyle bir
dönüp bakınca, pek de iç açıcı değil gördüğümüz manzara. Ne var ki, öğrenmenin
yaşı ve mevkii, karınca kederince ve ders kitabı mikyasınca da olsa, zaten bilinenleri
paylaşmaktan kaçışın gereği yok. “O
kadar geç, o kadar geç ki, erken sayabiliriz” demiş ya İngiliz şair Şekspir,
neyin olmaması gerektiğini derinden anlamak içindi belki tüm olmaması
gerekenler. Bu yüzden, belki tam da o vakit bu vakittir “temel”den başlamak
için. Hele bir başka İngilizin hikâyesini okuyunca şimdi, hâlâ bile ne kadar genç
olduğumuzu farkedeceğiz öğrenmek için:
“Emekli İngiliz asker Michael
Cobb, 91 yaşında doktora diploması alarak dünyanın en yaşlı öğrencisi unvanını
elde etti. II. Dünya Savaşı gazisi olan Cobb, Cambridge Üniversitesi’nde
FELSEFE üzerine doktorasını tamamladı.”
Öyleyse daha fazla gecikmeyelim,
sizi de geciktirmeyelim.
Anlaşma Süreci ve Tarafları
Karşılıklı ANLAŞMA
faaliyeti, “konuşan” ve “dinleyen”, “yazan” ve “okuyan”, “bildiren” ve
“bildirilen”, “ikna eden” ve “ikna edilen”, “haber veren” ve “haberdar edilen”
gibi, kutublardan biri “bir veya çok” fertten oluşsa da, temelde “KAYNAK” ve
“ALICI” olarak nitelendirilen iki “taraf” arasında gidip gelen “karşılıklı” bir
sürece dairdir.
Bu bir “anlaşma”dır;
çünkü taraflardan yalnızca biri “tek başına” anlamak durumunda olmayıp, her iki
taraf da bir diğerini “anlamak” durumundadır. Demek ki, bu faaliyetin ismi
“anlamak” değil, “karşılıklı anlamak” mânâsına “ANLAŞMAK”tır.
Peki “anlaşma” mutlak
mıdır? Şübhesiz, hayır! Karşılıklı fikir ve duygu naklinin, birisi
"kaynak", diğeri de "alıcı" kişi olan iki mihrakının
mevcudiyetine nazaran, birinin diğerine nakletmeye çalıştığı "mânâ",
onu idrak eden muhatabın eksik ve yanlış anlayışından ötede bir yerde
duracaktır çoğu. Fakat, "anlam" da bir bakıma bu demek değil mi zaten;
muhatabın, kendisine ifade edilenlerden "anladığı" yahut “anladığı
kadarı”? Kimse kimsenin kalbine, gözüne, perspektifine, tarih ve tecrübesine
“aynen” sahib olamayacağına göre ve farzımuhal olsaydı bile bu kez “benlik”
diye bir şey bulunmayacağına göre, bir diğerini “yüzde yüz” anlamak ve muhatabına
“mutlak” biçimde nüfûz etmek mevzubahis olmayacaktır. Mesele, muhatabını
yeterince ve en iyi şekilde “anlamak”, bir diğeriyle karşılıklı olarak en
yetkin seviyede “anlaşmak”tır özetle.
Kaldı ki, “anlamak” yahut
“anlaşmak”, bizim kavramları kendimizce mânâlandırmamız çerçevesinde, muhatabın
görüşlerine, duygu ve düşüncelerine yüzde yüz iştirak da değildir. “Ne demek
istediğini anlıyorum, sen de benim ne kastettiğimi anlıyorsun, bu noktada
ANLAŞIYORUZ belki ama, söylediklerine hiç de KATILMIYORUM!” diyebiliriz pekâlâ.
Şu hâlde, iki tür “anlaşma”
yahut aynı istikamette iki tür “anlaşmazlık” tesbit edebiliriz:
“Anlaşma”nın iki türünden
birincisi, muhatabın kasdını karşılıklı olarak “anlamak”; ikincisindeyse,
kasdını anladığı o muhatabın naklettiği duygu ve düşüncelere büyük ölçüde veya
aynen “katılmak”, her iki taraf da “aynı görüş”te “buluşmak”tır.
“Anlaşmazlık” bahsindeki
iki türe gelince: İlki, muhatabın kasdını pek güzel anlamak ve böylece “anlatılmak
istenen”in ne olduğunda her iki taraf da pek güzel anlaşmak, fakat muhatabın
dile getirdiği görüşlere büyük ölçüde veya tamamen “katılmamak”tır. İkinci
“anlaşmazlık” ise, muhatabının kasdını yeterince anlayamamaktan yahut muhatabın
derdini gereğince anlatamamasından veya bunların her ikisi de olmayıp “haricî”
faktörlerden kaynaklanan, “eksik veya yanlış anlamak”tır.
Uzmanları, “yetersiz
anlatma” veya “yetersiz anlama” belirten veyahut “dış” şartlardan mütevellid bu
ikinci türden “anlaşmazlık” doğurucu faktörlere “GÜRÜLTÜ” diyor. “Gürültü”,
dışarıdaki arabaların veya evdeki çocukların gürültüsü olabileceği gibi,
taraflardan birinin fizyolojik (ağrı, açlık, yorgunluk, üşümek vs.) yahut ruhî hâllerinden
(korku, öfke, şiddetli heyecan, gerginlik vs.) doğan yoğunlaşamama sebebleri;
yine konuşmanın geçtiği yerin kokusundan, renginden, dağınıklığından, sıcaklığından,
nizam tarzından kaynaklanan türlü “dikkat dağıtıcı” engel; ilâveten, kişilere
dönük peşin hükümler ve menfî tutumlar gibi psikolojik; son olarak, farklı
bilgi seviyelerinden, toplum kesimlerinden, kültür çevrelerinden gelmekten
dolayı taraflar arasına giren fikrî, içtimaî ve kültürel mânialar da olabilir. Ne
olduğu farketmiyor; muhatabınızın söylediklerine veya yazdıklarına
“dikkat”inizi vermenizi ve onun kasdını anlamanızı engelleyen her şey,
literatürde bir “gürültü”dür.
Devam edelim: “Anlaşmak”,
aynı zamanda bir “süreç” ifadesidir. “Süreç” ise, bünyesinde bir değişim,
dönüşüm, gelişim, etkileşim barındıran ve birbirini izleyen safhalar hâlinde bir
“bütünlük” belirten dinamizmdir. Biri hiç değişmeden “öylesine yazar veya söyler”,
diğeri bulunduğu yerde yine hiç değişmeden “öylesine okur veya dinler” değildir.
Tam tersine, yazılan ve söylenen her kelimeyle, ifade edilen her şeyle
birlikte, “kaynak” da, “alıcı” da değişir, dönüşür, gelişir ve başkalaşır.
Söyleyenin kendisi kadar, “söylenen” her şey de, söylenmezden önceki şey
değildir artık. Aynı şekilde, dinleyen veya okuyan kadar, “duyulan” yahut
“okunan” şey de artık anlamlandırılmazdan önceki şey değildir. “Etkileşim” gerçekleşmiş,
kişiler kadar, kişilerin anlayışına mevzu “mesajlar” da yeni bir renk ve
nitelik kazanmıştır. Çünkü, o mesajlar “öyle” anlaşılmıştır ve artık çevreye de
bu tarzda sirayet edecektir. “Yeni” kişiler “yeni” anlayışlarıyla, varolan
“anlamlandırmalar”ı müsbet veya menfi tenkid ederek, yani geliştirerek veya
reddederek o mevcut mesajlara “bambaşka” bir anlam kazandırıncaya dek elbet!
“MESAJ” üzerinde biraz
daha duralım dilerseniz. Mesaj, “KAYNAK” kişinin, “muhteva” ve “şekil” olarak,
muhataba ilettiği “bütün”dür diyebiliriz. Mesaj muhtevası, “kaynak” kişinin iç
dünyasındaki “mânevî unsurlar”, onun duygu ve düşünceleridir. Mesaj şekli ise,
bu duygu ve düşüncelerin kendisinde yapılandırıldığı “sembolik biçim”;
kelimeler, cümleler, sesler, harfler, jestler (beden hareketleri), mimikler
(yüz ifadeleri), resimler, şekiller ve benzeri “göstergeler”den, sembollerden, işaretlerden
dokunmuş bir “yapı”dır. Muhatabın duyularıyla “algılayabileceği” bir biçimdir
artık o. Gerek “muhteva” gerekse “şekil” olarak bir “bütünlük” arzedecek tarzda
inşâ edilen bu “yapı”, “kaynak” kişinin kasdını muhataba ileten bir “elçi”dir
ezcümle. Kısaca, muhteva “mânevî”, yani “görünmez”; şekil “müşahhas”, yani
“duyularla algılanır”dır.
İBDA’nın “bilgi”ye dair,
onun “varlığın muhtevâsından şuurun çıkardığı form” olduğu tesbiti dikkate alınırsa,
mesajın “mânevî” cebhesine âit unsurlardan saydığımız “düşünce” de bir
“form-biçim” niteliği belirtecektir ki, bu bakımdan o, elbette “görünmez”dir. Demek
ki, mesajın “şeklî” veya “görünür” cebhesi olarak arzettiğimiz husus, aslında
zihnimizdeki “görünmez” bir biçimin “madde”ye aksetmiş yahut şuurlu olarak
aksettirilmiş bir “hatırlatıcısı”, bir deyişle aslî “form”un elçisidir. Maddî
formlara, meselâ işittiğimiz veya okuduğumuz bir cümleye, tâbiri câizse,
“formun kendisine aksettiği form” da diyebiliriz. Şayet “iç form” yoksa,
dıştaki maddî unsurlar “form” kavramının haysiyetiyle hiçbir şekilde
bağdaştırılamayacak, derme çatma tertib veya yığın hüviyetinden öteye
geçemeyecek çerçöpten ibaret kalacaktır. Kıymet birincisindedir ve ikincisinin
değeri, ancak “vesile” veya “köprü” olarak ilkini aksettirebildiğincedir.
Asıl derinden idrak
edilmesi gereken şudur ki, “anlaşmak”, hakikatte, kalbten kalbe ve zihinden zihne
gerçekleşen bir faaliyettir. Kalbinde olgunlaşmamış, zihninde biçimlenmemiş bir
mânâyı, hiç kimse “maddî” hatırlatıcılara yaslanarak, onlarla oynayarak,
keyfince düzenleyerek, bir başkasına aktaramaz. Muhatabın susuzluğunu, içi boş
bardaklarla dindirme gayretidir çünkü bu. Candan hissedilmeyen ve net biçimde fikredilmeyeni
takdim beyhude bir gayret olup, sahte para veya taklit mücevher imâl etme cümlesindendir.
Kalbi kımıldatmaması, zihni harekete geçirmemesi de, işte sadece bundandır. “Yok”
hükmündedir çünkü o. “Olmayan bir şey”i alıp veriyor gibi yapanlar, böyle
konuşup yazanlarla bunları dinleyip okuyanlar, bu zâviyeden, sanki bir
“pandomim” yapıyor gibidir. Masaldaki, “sadece akıllıların görebildiği paha
biçilmez elbise”yi, yani “olmayan bir şey”i güya dokuyanlarla güya beğenip
alkışlayanlar misâli.
Anlaşmanın unsurları
bahsine dönelim ve kısaca sonuncusuna temas edelim. Bunun için de soralım: Peki
nasıl ulaşır mesajlarımız muhataba?
Nakledilmek istenen
mânâyı, duygu ve düşünceyi, asıl oluşuna dikkat çektiğimiz mânevî formu
“hatırlatıcı” veya “aksettirici” bu maddî formlar, daha doğrusu mesajın bu
maddî şekil ve unsurları, “kaynak” ve “alıcı” arasında “duyulara hitab eden”
kanal ve araçlardan, böylesi “oluk”lardan akar, gider ve gelir. Sinir sistemi,
ses dalgaları, radyo dalgaları, ses telleri, radyo, kitab, dergi, telefon,
televizyon, internet ve sayısız diğerleri, mesajların üzerinde ve sayesinde gidip
geldiği “oluk”lardır hep.
Bundan sonra tekrar başa
dönecek; şu âna kadar genel hatlarıyla özetlemeye çalıştığımız “anlaşmanın
işleyiş süreci”ni, bu kez biraz daha teferruatlandırmayı deneyeceğiz.
Kaynak: Aylık Dergisi, Aralık 2008