ÇAĞINA BÜYÜK GELEN FİKİR DEVİ:
SALİH MİRZABEYOĞLU
Hayreddin Soykan
Cücelerle Bücürler, Birbirini Ağırlar
“Vasat” bir kültür
seviyesi belirten insan kalabalıkları nazarında müsbet bir kıymet belirtmek
için, yine “vasat” bir kültür seviyesi arzetmek gerekebiliyor. Bücürler
cüceleri çoğu böyle ağırlıyor, cüceler bücürleri çoğu bu şartla alkışlıyor. “Herkesi
kendisi gibi bilmek” yahut “sürünün gittiği yere seğirtip boy göstermek”
tarzında da nitelendirilebilecek bu “avâmî” durum, hiç kuşkusuz, “kendisi gibi
olmayanlar”ın yahut “sürünün gittiği yere gitmeyenler”in yeterince
farkedilemeyiş ve takdir edilemeyişini de beraberinde getiriyor. “Devlerin
yalnızlığı” gerçeğiyle “devlerin zor farkedilişi” tesbiti, işte bu noktada
içiçe geçiyor. Benzer bir durum, İBDA Fikriyatının kurucusu Salih Mirzabeyoğlu için
de en başından beri geçerli gözüküyor.
Dünya üzerinde yaşayan insanlar
“ortalama” bir idrak seviyesini paylaştıkları gibi, görebildikleri nesneler de
“ortalama” bir büyüklük belirtir diyebiliriz. “Mikroskopik” küçüklüklerin ve
“teleskopik” büyüklüklerin ortasında yeralan bir “vasat”ta, baş gözlerinin
rehberliğinde iş gören bu çoğunluk için, insan bedeninden milyonlarca kat küçük
atom-altı dünyası da, yeryüzünden milyonlarca kat büyük galaksiler dünyası da,
“farkedilmez”, “anlaşılmaz” ve “anlama çabasına değmez”dir bu yüzden. Birkaç
uzmanın meşgalesidir onlar. Hem bunları farkedip incelemenin “karın doyurup
doyurmadığı” da şübhelidir zaten.
Böylesi “anlayışsız”
yahut “bakar kör” bir çoğunluğun “marifet ve maharet” kıstasları da, baş
gözlerinin “vasat” idrakına tâbi olacaktır aynı şekilde. Mimar Sinan’ın,
Selimiye Camiini bitirdikten sonra, yaptığı camiin duvarına yaslanıp
soluklandığını farzedelim. Bu duvarın zeminle birleştiği yerde, gözle bile zor
görülür birkaç karınca ve örümcek bulunduğunu düşünelim ayrıca. Şayet
konuşabilseydiler, kendilerine kıyasla fizikî büyüklüğüne ve ördüğü ağın
sanatkârâne ihtişamına bakıp, muhtemelen şöyle diyor olacaktı karıncalar örümceğe:
“Sevgili, heybetli, örümcek üstadımız, sanatta muhteşemsiniz!” Buna herhâlde şu
şekilde mukabele edecekti örümcek: “Estağfirullah dostlar, o sizin gözlerinizin
ihtişâmı!” Halbuki, sanatın şâhikaları “dev” gibi ve tam da tepelerinde
yükselirken, onların dibinde ve paçasında dolandıkları hâlde, hiçbir hakiki
“heybet” ve “ihtişâm”ı farketmiyor olacaktı bu ufaklıklar. Fikir-sanat
devlerinin tarih boyunca “muhatab” kaldıkları anlayış (!) çapı da, çoğu bu
olmuştur maalesef. Kendi zamanlarında değil de, bilhassa sonraki çağlarda ve o
dev gibi eserler UZAKTAN “Himalayalar” gibi görünür olduğunda takdir edilmişlerdir.
Ne marifet!
Farketmek İçin, Anlayış ve Anlamak Gerek
Sözün burasında,
ülkemizin sayılı felsefe profesörlerinden Takiyettin Mengüşoğlu’na kulak
vermeden edemeyeceğiz:
"Bir Sophokles'in,
bir Aischylos'un, bir Homer'in, bir Goethe'nin, bir Yunus'un başarıları da
kendilerinden sonra gelenleri (yani kendilerinden sonraki başarıları) tâyin
ederler. Fakat daha önce de işaret edildiği gibi, böyle bir tâyinin meydana
gelebilmesi, onların başarılarının bilinmesine, okunmasına, onların üzerinde
'düşünülmesine' bağlıdır." (1)
"Gerçi felsefe için
de bir düşüncenin etki gücü, onun önemini gösterir; onun tarihîliğini meydana
çıkarır; fakat bu etki, burada kendiliğinden olup-biten birşey değildir. Bu
düşüncelerin başka insanlar tarafından bilinmesi gerekir; bilinmeyen bir
düşünce, varolmayan bir şey gibidir; nasıl ki, varolmayan bir şeyin etki
yapması beklenemezse, aynı şekilde bilinmeyen bir düşüncenin etkilemesi de muhtemel
değildir." (2)
"Çünkü düşüncelerin
etkisi, onların bilinmesine, anlaşılmasına bağlıdır. Hiçbir düşüncenin
kendiliğinden etkisi olamaz. Fakat bazı bilim adamları ve filozoflar, içinde
yaşadıkları çağı, bu çağın bilgi ve anlayış seviyesini aşıyorlar. Ancak gelecek
bir zamanda anlaşılması, benimsenmesi mümkün olan düşünceler ortaya koyuyorlar;
ve çok ileriye ait olan bu düşüncelere karşı bazı çağlar, bir anlayışsızlık
gösteriyorlar; kör olabiliyorlar. Nitekim Schopenhauer ve özellikle Nietzsche
gibi filozoflara, uzun zaman felsefenin dışında, kenarında bulunan filozoflar
gözüyle bakılmış, düşünceleri ciddiye alınmamıştır. Hele Nietzsche ancak
zamanımızda anlaşılabilmiştir." (3)
Görülüyor ki, yukarıda verdiğimiz
Mimar Sinan örneğinden daha farklı bir değerlendirme zeminine adım atıyoruz şu
ân; “mimarî”sindeki heybet ve ihtişâm baş gözüyle görülemeyen, aksine, ancak ve
ancak “ilim ve irfan gözü”yle takdir edilebilen “fikir, ilim ve sanat” şaheserlerine.
Selimiye’yi, yolu
Edirne’den geçen herhangi bir köylü, öğrenci veya profesör kilometrelerce
uzaklıktan seçebilirken, bir mütefekkirin kurduğu “fikir mimarîsi”nin
büyüklüğü, şahsının veya eserlerinin en yakınındakiler tarafından dahi (“hiç” diyemesek
de) yeterince sezilmiyor, seçilmiyor, bilinmiyor ve anlaşılmıyor; kısaca,
“takdir” edilmiyor. Üstelik, bu her zaman bir “ardniyet” ifadesi de olmuyor.
Böylesi “dev” bir fikir
adamı, gerektiği ve hakettiğince farkedilmiyor, çünkü anlaşılmıyor.
Anlaşılmıyor, çünkü anlayabilecek “altyapı” bulunmuyor. Az çok altyapısı olan
ama “kıymeti takdir” SAMİMİYETİ bulunmayanları hesaba katmasak dahi, durum çoğu
zaman böyle oluyor. Baş gözüyle ve “vasat” idrakle görmek ve okumak, ezcümle
yetmiyor. Büyükleri “okumak” için, insan ve kâinatı okuyabilici “büyük irfan
gözü” gerekiyor. Maalesef ve çoğumuz için bir mahcubiyet vesilesi hâlinde, galiba
tam da bu yüzden İBDA Mimarı, meâlen, “Eserlerim henüz okunmadı, hepsi morgda!”
(1999) diyor.
Biz İBDA bağlılarına, bu
acıtıcı hakikati kendimize derinden itiraf edip, “yeniden” ve “gerektirdiği
altyapıyı temin cehdiyle” Külliyatı OKUMAK düşerken, “diğerlerine” belki en
başta SAMİMİYET gerekiyor. Bu samimiyetsizlere şöyle “ayna” tutuyor Mütefekkir:
«-İlim Çin’de de olsa,
dileyiniz!, hadisini tekerleme gibi söyledikten sonra herkes istediği gibi
saçmalayabilir! Ama ne kabak cinsi muharriri, ne de ilim adamı geçineni, İslâmî
tefekkür zaviyesinden ele aldığımız meseleleri anlamaz ve niyeti de yoktur.
DİLESENİZE!»
Hep beraber “dileyelim”
ve “dilesinler”. Yoksa bu ayıb, torunlarımızın torunlarının dahi yüzünü
kızartmaya, âhirette cümlemizin yüzünü karartmaya yeter.
1) Takiyettin Mengüşoğlu, Felsefeye Giriş, Remzi
Kitabevi, 3 Basım, İstanbul 1983, s. 177
2) A.g.e. s. 314
3) A.g.e. s. 28
4) Salih Mirzabeyoğlu, İslâma Muhatab Anlayış
–Teorik Dil Alanı-, İBDA Yayınları, 2 Basım, İstanbul 1987, s. 208
Kaynak:
Aylık Dergisi, Ağustos 2009