ANA SAYFA HABERLER DERGİLER BAYİ ADRESLERİ BİZE YAZIN İRTİBAT
SON HABER:  

28 ŞUBAT YARGILANSINAKADEMYA PANELLERİİBDA KÜLLİYATI İNDEKSLERİKALEMİNDEN MİRZABEYOĞLUKÜRT MESELESİRÖPORTAJLARSÖZ ÇAKAL CARLOSTA

- NECİB FAZIL -- SALİH MİRZABEYOĞLU -ABDÜLHAMİD KOÇAAHMED EYMENAKADEMYAALİ NACARAV. ALİ RIZA YAMANAV. GÜVEN YILMAZAYŞEGÜL AHFABİLGEHAN ERENCOYOTTEDR. NEVZAT ŞİPLEMEFATİH TURPLUGÖKHAN GÜMÜŞGÜLÇİN ŞENELHAKAN YAMANHAYREDDİN SOYKANHÜLYA UYARİKTİBASKÂZIM ALBAYRAKKENAN DURUMAHMUD E. DURUMÜJDE BAYRAMMUSTAFA SEÇKİNEROĞUZ YILDIRIMÖMER EMRE AKCEBEOSMAN AKYILDIZREHA SUVARİREİ TAKAHARARUKİYE AVCIRUKİYE ŞENELSEDAT BULUTSELÇUK ARSLANSELİM GÜRSELGİLSENCER EKİNSEZAİ KIRLANGIÇSİZDEN GELENLERTURAN DEMİRÜMİT ELÖNÜZELİHA KILIÇPARLAR

HAYREDDİN SOYKAN
Yazıları Paylaş
Çağına Büyük Gelen Fikir Devi: Salih Mirzabeyoğlu
Eklenme: 2011-01-01 | Okunma: 439

ÇAĞINA BÜYÜK GELEN FİKİR DEVİ:

SALİH MİRZABEYOĞLU

 

Hayreddin Soykan

 

Cücelerle Bücürler, Birbirini Ağırlar

“Vasat” bir kültür seviyesi belirten insan kalabalıkları nazarında müsbet bir kıymet belirtmek için, yine “vasat” bir kültür seviyesi arzetmek gerekebiliyor. Bücürler cüceleri çoğu böyle ağırlıyor, cüceler bücürleri çoğu bu şartla alkışlıyor. “Herkesi kendisi gibi bilmek” yahut “sürünün gittiği yere seğirtip boy göstermek” tarzında da nitelendirilebilecek bu “avâmî” durum, hiç kuşkusuz, “kendisi gibi olmayanlar”ın yahut “sürünün gittiği yere gitmeyenler”in yeterince farkedilemeyiş ve takdir edilemeyişini de beraberinde getiriyor. “Devlerin yalnızlığı” gerçeğiyle “devlerin zor farkedilişi” tesbiti, işte bu noktada içiçe geçiyor. Benzer bir durum, İBDA Fikriyatının kurucusu Salih Mirzabeyoğlu için de en başından beri geçerli gözüküyor.

Dünya üzerinde yaşayan insanlar “ortalama” bir idrak seviyesini paylaştıkları gibi, görebildikleri nesneler de “ortalama” bir büyüklük belirtir diyebiliriz. “Mikroskopik” küçüklüklerin ve “teleskopik” büyüklüklerin ortasında yeralan bir “vasat”ta, baş gözlerinin rehberliğinde iş gören bu çoğunluk için, insan bedeninden milyonlarca kat küçük atom-altı dünyası da, yeryüzünden milyonlarca kat büyük galaksiler dünyası da, “farkedilmez”, “anlaşılmaz” ve “anlama çabasına değmez”dir bu yüzden. Birkaç uzmanın meşgalesidir onlar. Hem bunları farkedip incelemenin “karın doyurup doyurmadığı” da şübhelidir zaten.

Böylesi “anlayışsız” yahut “bakar kör” bir çoğunluğun “marifet ve maharet” kıstasları da, baş gözlerinin “vasat” idrakına tâbi olacaktır aynı şekilde. Mimar Sinan’ın, Selimiye Camiini bitirdikten sonra, yaptığı camiin duvarına yaslanıp soluklandığını farzedelim. Bu duvarın zeminle birleştiği yerde, gözle bile zor görülür birkaç karınca ve örümcek bulunduğunu düşünelim ayrıca. Şayet konuşabilseydiler, kendilerine kıyasla fizikî büyüklüğüne ve ördüğü ağın sanatkârâne ihtişamına bakıp, muhtemelen şöyle diyor olacaktı karıncalar örümceğe: “Sevgili, heybetli, örümcek üstadımız, sanatta muhteşemsiniz!” Buna herhâlde şu şekilde mukabele edecekti örümcek: “Estağfirullah dostlar, o sizin gözlerinizin ihtişâmı!” Halbuki, sanatın şâhikaları “dev” gibi ve tam da tepelerinde yükselirken, onların dibinde ve paçasında dolandıkları hâlde, hiçbir hakiki “heybet” ve “ihtişâm”ı farketmiyor olacaktı bu ufaklıklar. Fikir-sanat devlerinin tarih boyunca “muhatab” kaldıkları anlayış (!) çapı da, çoğu bu olmuştur maalesef. Kendi zamanlarında değil de, bilhassa sonraki çağlarda ve o dev gibi eserler UZAKTAN “Himalayalar” gibi görünür olduğunda takdir edilmişlerdir. Ne marifet!

 

Farketmek İçin, Anlayış ve Anlamak Gerek

Sözün burasında, ülkemizin sayılı felsefe profesörlerinden Takiyettin Mengüşoğlu’na kulak vermeden edemeyeceğiz:

"Bir Sophokles'in, bir Aischylos'un, bir Homer'in, bir Goethe'nin, bir Yunus'un başarıları da kendilerinden sonra gelenleri (yani kendilerinden sonraki başarıları) tâyin ederler. Fakat daha önce de işaret edildiği gibi, böyle bir tâyinin meydana gelebilmesi, onların başarılarının bilinmesine, okunmasına, onların üzerinde 'düşünülmesine' bağlıdır." (1)

"Gerçi felsefe için de bir düşüncenin etki gücü, onun önemini gösterir; onun tarihîliğini meydana çıkarır; fakat bu etki, burada kendiliğinden olup-biten birşey değildir. Bu düşüncelerin başka insanlar tarafından bilinmesi gerekir; bilinmeyen bir düşünce, varolmayan bir şey gibidir; nasıl ki, varolmayan bir şeyin etki yapması beklenemezse, aynı şekilde bilinmeyen bir düşüncenin etkilemesi de muhtemel değildir." (2)

"Çünkü düşüncelerin etkisi, onların bilinmesine, anlaşılmasına bağlıdır. Hiçbir düşüncenin kendiliğinden etkisi olamaz. Fakat bazı bilim adamları ve filozoflar, içinde yaşadıkları çağı, bu çağın bilgi ve anlayış seviyesini aşıyorlar. Ancak gelecek bir zamanda anlaşılması, benimsenmesi mümkün olan düşünceler ortaya koyuyorlar; ve çok ileriye ait olan bu düşüncelere karşı bazı çağlar, bir anlayışsızlık gösteriyorlar; kör olabiliyorlar. Nitekim Schopenhauer ve özellikle Nietzsche gibi filozoflara, uzun zaman felsefenin dışında, kenarında bulunan filozoflar gözüyle bakılmış, düşünceleri ciddiye alınmamıştır. Hele Nietzsche ancak zamanımızda anlaşılabilmiştir." (3)

Görülüyor ki, yukarıda verdiğimiz Mimar Sinan örneğinden daha farklı bir değerlendirme zeminine adım atıyoruz şu ân; “mimarî”sindeki heybet ve ihtişâm baş gözüyle görülemeyen, aksine, ancak ve ancak “ilim ve irfan gözü”yle takdir edilebilen “fikir, ilim ve sanat” şaheserlerine.

Selimiye’yi, yolu Edirne’den geçen herhangi bir köylü, öğrenci veya profesör kilometrelerce uzaklıktan seçebilirken, bir mütefekkirin kurduğu “fikir mimarîsi”nin büyüklüğü, şahsının veya eserlerinin en yakınındakiler tarafından dahi (“hiç” diyemesek de) yeterince sezilmiyor, seçilmiyor, bilinmiyor ve anlaşılmıyor; kısaca, “takdir” edilmiyor. Üstelik, bu her zaman bir “ardniyet” ifadesi de olmuyor.

Böylesi “dev” bir fikir adamı, gerektiği ve hakettiğince farkedilmiyor, çünkü anlaşılmıyor. Anlaşılmıyor, çünkü anlayabilecek “altyapı” bulunmuyor. Az çok altyapısı olan ama “kıymeti takdir” SAMİMİYETİ bulunmayanları hesaba katmasak dahi, durum çoğu zaman böyle oluyor. Baş gözüyle ve “vasat” idrakle görmek ve okumak, ezcümle yetmiyor. Büyükleri “okumak” için, insan ve kâinatı okuyabilici “büyük irfan gözü” gerekiyor. Maalesef ve çoğumuz için bir mahcubiyet vesilesi hâlinde, galiba tam da bu yüzden İBDA Mimarı, meâlen, “Eserlerim henüz okunmadı, hepsi morgda!” (1999) diyor.

Biz İBDA bağlılarına, bu acıtıcı hakikati kendimize derinden itiraf edip, “yeniden” ve “gerektirdiği altyapıyı temin cehdiyle” Külliyatı OKUMAK düşerken, “diğerlerine” belki en başta SAMİMİYET gerekiyor. Bu samimiyetsizlere şöyle “ayna” tutuyor Mütefekkir:

«-İlim Çin’de de olsa, dileyiniz!, hadisini tekerleme gibi söyledikten sonra herkes istediği gibi saçmalayabilir! Ama ne kabak cinsi muharriri, ne de ilim adamı geçineni, İslâmî tefekkür zaviyesinden ele aldığımız meseleleri anlamaz ve niyeti de yoktur. DİLESENİZE!»

Hep beraber “dileyelim” ve “dilesinler”. Yoksa bu ayıb, torunlarımızın torunlarının dahi yüzünü kızartmaya, âhirette cümlemizin yüzünü karartmaya yeter.

 

 

1) Takiyettin Mengüşoğlu, Felsefeye Giriş, Remzi Kitabevi, 3 Basım, İstanbul 1983, s. 177

2) A.g.e. s. 314

3) A.g.e. s. 28

4) Salih Mirzabeyoğlu, İslâma Muhatab Anlayış –Teorik Dil Alanı-, İBDA Yayınları, 2 Basım, İstanbul 1987, s. 208

 

Kaynak: Aylık Dergisi, Ağustos 2009

 

 

Bu Yazı için İlk Yorumu Sen Gönder
İsim
Email
Mesaj



Dergimizin Son Sayısı Çıktı!
Sayı: 2 - II.Dönem Güz 2011



Anasayfa | Yazılar | Haberler | Seçtiklerimiz | Dergiler | Dergi Aboneliği
Künyemiz | Hakkımızda | Bayilerimiz | Dergimize Yazın | Web Sitemize Yazın
                                 Copyright © Telif Hakları AKADEMYA'ya Aittir