ANA SAYFA HABERLER DERGİLER BAYİ ADRESLERİ BİZE YAZIN İRTİBAT
SON HABER:  

28 ŞUBAT YARGILANSINAKADEMYA PANELLERİİBDA KÜLLİYATI İNDEKSLERİKALEMİNDEN MİRZABEYOĞLUKÜRT MESELESİRÖPORTAJLARSÖZ ÇAKAL CARLOSTA

- NECİB FAZIL -- SALİH MİRZABEYOĞLU -ABDÜLHAMİD KOÇAAHMED EYMENAKADEMYAALİ NACARAV. ALİ RIZA YAMANAV. GÜVEN YILMAZAYŞEGÜL AHFABİLGEHAN ERENCOYOTTEDR. NEVZAT ŞİPLEMEFATİH TURPLUGÖKHAN GÜMÜŞGÜLÇİN ŞENELHAKAN YAMANHAYREDDİN SOYKANHÜLYA UYARİKTİBASKÂZIM ALBAYRAKKENAN DURUMAHMUD E. DURUMÜJDE BAYRAMMUSTAFA SEÇKİNEROĞUZ YILDIRIMÖMER EMRE AKCEBEOSMAN AKYILDIZREHA SUVARİREİ TAKAHARARUKİYE AVCIRUKİYE ŞENELSEDAT BULUTSELÇUK ARSLANSELİM GÜRSELGİLSENCER EKİNSEZAİ KIRLANGIÇSİZDEN GELENLERTURAN DEMİRÜMİT ELÖNÜZELİHA KILIÇPARLAR

HAYREDDİN SOYKAN
Yazıları Paylaş
Külliyatı Okumak ve Düşünmek Üzerine
Eklenme: 2011-01-01 | Okunma: 483

KÜLLİYATI OKUMAK VE

DÜŞÜNMEK ÜZERİNE

 

Hayreddin Soykan

 

Takdim

 

Kitab, dergi, bilgisayar, internet, radyo, televizyon gibi, bilgilendirici, malûmat taşıyıcı, haberdar edici, duygulandırıcı, hamleye sevkedici, değiştirici, dönüştürücü, aynı şekilde, bir zümre, bir sınıf, bir toplum bünyesinde veya teknolojinin bugün geldiği nokta itibariyle dünya genişliğinde insanlar arası irtibatı sağlayıcı “ifâde” zemin ve vasıtaları, günümüz insanı için olduğu kadar, ideolojik bünye ve idealimiz zâviyesinden de mânâlandırılması, istifade edilmesi, istikametlendirilmesi, tortu ve hastalıklarından süzülmesi, eksiklerinin ikmâl edilmesi, yenisinin ibdâ ve inşâ edilmesi, ezcümle, insanlardaki müsbet ve menfî tesirlerine nazaran aydınlığa kavuşturulup “bizce”sinin dillendirilmesi ve bilâhare şekillendirilmesi gereken azîm bir saha ve mesele olmaya devam ediyor, devam da edecek. “Olma ve oldurma”nın yolu, hiç şübhe yok ki bizim için de, bu “ifâde” zemin ve vasıtalarının en geniş mikyasta mânâlandırılıp, en yüksek mikyasta semerelendirilmesinden geçiyor.

İşte bu mütevazi makalemiz, Allah izin verirse, tüm bunların bizim için belirttiği mânâyı, dilimizin döndüğü, gücümüzün yettiği, yani çapımızın elverdiği ölçüde ele alacağımız belki uzunca bir yazı dizisinin “ilk bölümü” veya “ilk ara başlığı” olarak mütâlaa edilebilir. Böyle de devam edecek inşallah; kendi içinde bir bütün, ancak, birbiriyle irtibatlı yahut birbirinin devamı olacak müteakib yazılara nazaransa, birer parça. Bu usûlün, hazırlık bakımından bizim için zamana yayılıcı bir kolaylık ifade edeceği hususu kadar, dergimizin sayfa imkanlarını zorlamayıcı, diğer yandan da okuyucumuzun sabrını sınamayıcı bir ferahlık arzedeceği ümidindeyiz. Şahsımız açısındansa, bu yazı dizisi, daha öncesinde bu bahiste kaleme aldığımız kimi çalışmaların yeni mevzu ve unsurlarla zenginleştirilmesi anlamına geldiği gibi, ayrıca, söz konusu yazılarda şu ânki gözümüzle gereksiz bulduğumuz birtakım unsurların atılarak yeniden düzenlenmesi, neredeyse tümünün gönüldaşlarımıza en ziyâde faydalı olacak tarzda husûsen ve nisbeten sadeleştirilmesi anlamına da geliyor.

O hâlde, en âcil ve en mühim addettiğimiz bir bahse temas ederek, artık başlayabiliriz: “Külliyatı okumak”… Bu bahis, sıraladığımız “ifâde” zemin ve vasıtalarının “sultan”ı olan “kitab”a da dairdir ki, kitabın da “sultanî” çapını işaret zımnında böyle bir başlangıç, maksada ziyâdesiyle muvafık olsa gerektir. Evet; kitab; Üstad Necib Fazıl’dan:

“Yeni bir görüş ve duyuş mimarîsinin toprak üstünde sarayını kuracak tek vasıta kitap... İnsanlık kitabın mukaddes vasıta olmak haysiyetini dinlerden öğrendi. Bugüne kadar da hiç unutulmadı. Kitap mefhumunun bir ucunda Allah, öbür ucunda da sonsuzluk var. İnsan oğlunun ebedlerce fethede ede bitiremiyeceği sonsuzluk... Bu yüzden yarına gebe kahramanlar, kitaplık cehde, kitaplık çapa, kitaplık yapıya, hakikî oluşun temel şartı göziyle bakarlar. Onlarca kitap yarını nişanlıyacak ses güllesinin biricik mancınığı.../ Allah bile kitaplık söz kadrosu içinde konuştu; kitaplık söz kadrosunu yarattı.../ Tavuk mu yumurtadan çıktı, yumurta mı tavuktan? Aynı sualin daha çetini var! İnsan mı kitaptan doğdu; kitap mı insandan?"

 

İşbölümü Mevzuu Olmayan Haslet: Düşünmek

 

Bu meselede, “ele verir talkını…” durumuna düşmemek bakımından, İslâm tarihinin “âbide” kahramanlarından İmam-ı Azam’a ait öyle müthiş bir ibret sahnesi var ki, murâdımıza son haddiyle denk düşüyor:

“Bal yemesi kendisine zararlı olan bir çocuk, ailesi tarafından İmam-ı Azam Hazretlerine getirilir ve bal yememesi konusunda çocuğa nasihat etmesi istenir, İmam-ı Azam çocuğu şimdi götürmelerini, kırk gün sonra getirmelerini tavsiye eder. Kırk gün sonra çocuk getirildiğinde İmam-ı Azam çocuğa bir daha bal yememesini tavsiye eder. Aile, çocuk ilk getirildiği gün neden bunu söylemediğini sorunca, İmam-ı Azam çocuğun ilk getirildiği gün kendisinin de bal yediğini, bu nedenle yaptığı bir şeyin yapılmamasını istemenin çocuk üzerinde tesir etmeyeceğini belirtmiştir. Anlaşıldığı üzere eğitim, doğrulan söyleyerek davranış oluşturma değil, istenen davranışın yerleşmesi için o doğrulan yapmaktır.”

Şayet, biz de, bu yazıyı bundan üç beş ay önce yazmış olsaydık, belki “öylesine” addedilebilecek bir telkinde bulunmuş olacak ve dostlarda müsbet bir tesir oluşturmaktan muhtemelen bir nebze uzak bulunacaktık. Şu mazeret veya bu bahaneyle bir süredir ihmâl etme durumunda kaldığımız Külliyatı, “yeniden” bir bütün olarak okumaya ancak geçtiğimiz aylarda başlayabildik de ondan.

“Söz, ancak kalbden gelince kalbe tesir eder!” meâlindeki hikmeti, bu vesileyle ve tam da bu yazı dizisinin mevzu ettiği bahsin merkezî ölçülendirmelerinden biri olarak, ne kadar vurgulasak bizce az. Şu sebebten; biz insanlar, hakikat veya vazifeleri, “yürekten” gelip gelmediğine galiba o kadar da aldırmaksızın, söz, yazı, eser veya davranışlarımızla “zahiren” ilâna ve bunun umduğumuz tesirine o kadar bel bağlıyoruz ki, aldığımız menfî tepkiyi, hatta tepkisizliği mânâlandırma ihtiyacı bile duymuyoruz çoğu. Oysa “ruh”, aklın yettiği bir yana, aklın ermediği ve itiraza zahirî bir mesned bulamadığı yerde dahi, neyin “samimi”, neyin “özsüz” bir kabuk olduğunu hemen seziyor, sezebiliyor. Dilimizin ucuna geliveren o ki: Kasıdlı yahut ihmalkâr samimiyetsizlikten korkmak lâzım! İBDA Mimarı’ndan, ilgili genişliği bir yana, bahsimizi de mühürleyici bir “münşeat”:

“Ya yürekten gelince yazacaksın

ya yazarken yürekten gelecek

- “Aşk olmadan meşk olmaz!”

Meşka –farkedip ayırmak- olur mu sanırsın?”

Mütefekkir, belki “yazmak” için, “yazma” vesilesiyle söylemiş fakat, biz “her şey için” geçerli ölçü diye alalım; ve, mevzu ettiğimiz yahut bilâhare edeceğimiz tüm “ifâde” zemin ve vasıtaları için cârî belki en temel beyân ve davranış ölçümüz olarak, bu istikamet ve bu samimiyetten asla şaşmayalım. Yine; ağzın bir dili olduğu gibi, ondan mühimi ve onun da bâtınındaki “kalbin dili”ni hiçbir zaman dikkat, hassasiyet ve riayet nazarımızdan uzak tutmayalım. Kalbin dili, bir deyişle hâlin dili “daha nâtık”tır çünkü ve söylediklerimiz kadar, asıl söylemediklerimizi de muhataba “ilân” eder.

Mademki bu makalemiz bir “giriş” olduğu kadar, ilk olarak “Külliyatı okuma” gereğine temas gayesiyle yazıldı, öyleyse birkaç acıtıcı fakat diriltici hatırlatmayla devam edelim ve bu bölümün meramını direkt biçimde ifâde etmeyi deneyelim. Nefsimiz en başta, hepimize dönük bir ihtar; 1981 yılında tarihe şöyle kayıd düşüyor Mütefekkir:

"Düşünme ve anlamaya çalışmanın işbölümü olamayacağı, bunun herkese âit bir iş olduğunu anlatmak gibi bir gariblik içindeyim. Yaygınlaştırmaya çalıştığımız fikre, yaygınlaştırmaya hizmet eden talib değil. Ne feci! İçimizde görünen, bize, dışımızdakinden daha uzak ve habersiz!.." (1)

Yine aynı eserden, "ferdî" mesuliyetimizle irtibatlı bir ihtar daha:

"Nasıl ki doyurulmayan açlık bir müddet sonra açlık hissinin iptaline ve neticede ölüme yol açıyorsa, okuma ve fikretme davası için de aynı şeyler sözkonusu... Açlık bir yana, hiç olmazsa böyle olabilmenin özencinde olsa gençler... İnsan olma özenci!.." (2)

Fikir öyle bir keyfiyet ki, insanları kendi prensibince harekete geçirmesi, insanı ve çevreyi tanzim etmesi, ancak ve ancak, “fayda-çıkar-ilgi-heves” gibi "vasıta-değer"lerin üstünde bir "gâye-değer" olarak benimsenebiliyorsa veya benimsenebildiğince mümkün… "Gâye-ideal" olmayan, kendisine hakettiği değer verilmeyen fikir, (ki ona değer vermenin biricik mihengi, onu anlamaya, düşünmeye, sindirmeye, varlıkla irtibatlandırmaya dönük kesiksiz bir cehddir!) bir "imkânlar alanı" olarak "morgda" sayılır ve onu "gerçek"leştirecek, fikre saygılı "insan"ları bekler. Kitablarda kalan ve kalblerle zihinlerin kendisiyle her dem meşgul olmadığı fikir, “idealde” ölümsüz de olsa, “realitede” ölü yahut ölüme terkedilmiş gibidir. Ki, insanlık haysiyetini ideal mevkiine iade eden ve insanlığın bir mânâda son kâmil tohumu hüviyetindeki biricik fikir sistemi olarak İBDA'nın mâruz kalabileceği en büyük tehlike belki budur. İslâmî esaslar, olanca berraklığıyla ortadayken, nasıl muhatablarının hakettiği değeri veremeyişiyle “realitede” insanî tatbikten uzaklaştırılmışsa; Külliyat da, olanca berraklığıyla ortada olsa dahi, muhatablarının kayıdsızlığında, bizlerin ihmâlinde, “realitede” hakettiği tesiri işletemeyecektir.

İBDA'nın akademik ve siyasî mahfillerde nasıl bir dikkatle izlendiğini bilenlerdeniz. Ama onun, insanları "lâfta" insan olmaktan ve fânîliklere, "vasıta-değer"lere (faydaya, çıkara, şana, şöhrete, hazza vb.) tapınmaktan vazgeçmeye dair dâvet ve ihtarı, "fikrî formasyonları" İBDA'daki fikir azametini görmeye az çok elverişli olsa da, "gâye-değer"lere kalbleri kapalı ve nefsini fedâ etmekten çekinen "ahlâkî" zaafları, bu kişileri İBDA'nın fikrî değerini anmamaya ve kayıdsızlığa sevketmektedir. Burada asıl ve aslî “mesuliyet”, İBDA'ya herşeyin üstünde değer veren, böyle bir iddianın sahibleri olarak bizlere düşüyor ki, bu iddianın takibçi ve tatbikçisi olmak, mazeretsiz bir vazifedir şayet böyleysek. Şu ân için hangi basamakta olduğumuz, hangi mazeretten meded umduğumuz ve ne yaptığımızın ötesinde, ne olmamız ve ne yapmamız gerektiğinin ifâdesidir bu. Kimse yüzümüze ihtar etmese dahi, bizim her dem hatırlamamız ve nefsimize hatırlatmamız gerekendir. Başımızı ellerimizin arasına alıp bir düşünürsek; kendimizin hakettiği değeri vermediğimiz, veremediğimiz bir fikre, “kültür-sanat piyasası”nda imaj parlatan zayıf iradeli yahut samimiyetsiz kalabalığın "değer" vereceğini vehmetmek, meselenin tabiatına aykırıdır çünkü. Takiyettin Mengüşoğlu, fikrin hayata tatbiki bakımından "fikrin ve tesirinin tabiatı"nı şöyle dile getiriyor:

"Bir Sophokles'in, bir Aischylos'un, bir Homer'in, bir Goethe'nin, bir Yunus'un başarıları da kendilerinden sonra gelenleri (yani kendilerinden sonraki başarıları) determine (tâyin) ederler. Fakat daha önce de işaret edildiği gibi, böyle bir determinasyonun meydana gelebilmesi, onların başarılarının bilinmesine, okunmasına, onların üzerinde 'düşünülmesine' bağlıdır." (3)

"Gerçi felsefe için de bir düşüncenin tesir gücü, onun önemini gösterir; onun tarihîliğini meydana çıkarır; fakat bu tesir, burada kendiliğinden olup-biten birşey değildir. Bu düşüncelerin başka insanlar tarafından bilinmesi gerekir; bilinmeyen bir düşünce, varolmayan bir şey gibidir; nasıl ki, varolmayan bir şeyin tesir etmesi beklenemezse, aynı şekilde bilinmeyen bir düşüncenin tesir etmesi de mümkün değildir." (4)

"Çünkü düşüncelerin tesiri, onların bilinmesine, anlaşılmasına bağlıdır. Hiçbir düşüncenin kendiliğinden tesiri olamaz. Fakat bazı ilim adamları ve filozoflar, içinde yaşadıkları çağı, bu çağın bilgi ve anlayış seviyesini aşıyorlar. Ancak gelecek bir zamanda anlaşılması, benimsenmesi mümkün olan düşünceler ortaya koyuyorlar; ve çok ileriye ait olan bu düşüncelere karşı bazı çağlar, bir anlayışsızlık gösteriyorlar; kör olabiliyorlar. Nitekim Schopenhauer ve özellikle Nietzsche gibi filozoflara, uzun zaman felsefenin dışında, kenarında bulunan filozoflar gözüyle bakılmış, düşünceleri ciddiye alınmamıştır. Hele Nietzsche ancak zamanımızda anlaşılabilmiştir." (5)

Netice olarak; artık şu noktanın billurlaştığı kanaatindeyiz: Nasıl okula başlayan bir öğrenci, "okur-yazar" olmanın birbirine bağlı "tek" bir oluş olduğunu anlamaksızın, "Ben okumayı öğreneceğim ama yazmayı da başka arkadaşlar öğrensin, okumak benim, yazmak onların mesuliyeti olsun!" diyemezse; fikre tâlib olmak, Fikirci'yi tanımak ve o fikri hayata tatbik etmek gibi birbirine bağlı "tek" bir varoluşu "ferdî bir mesuliyet" olarak paylaşan hepimiz de, aynı şekilde, "Ben inanıyorum, ama fikretmek ve düşünmekten başkaları mesul olsun!" diyemeyiz. "Yazarlık", bir nevî ressamlığa benzer; herkes "kendince" görür fakat, herkes gördüğünü aynı kudrette resmedemez. Ancak her insan, "görmek" müşterekliğinde "bir"dir. Kuşkusuz, mizaç ve ihtisas sahası itibariyle bir yazarın sahib olduğu formasyonu diğer herkesten aynı mikyasta taleb etmek gibi bir haksızlık ve insafsızlığa meyletmememiz kayd-u şartıyla!

Kısacası, yazar olalım olmayalım, hepimiz, elimizden gelen ve imkânların müsaade ettiği en yüksek seviyede "varlığı inandığımıza nisbetle mânâlandırma mesuliyeti"nde biriz ve bu "üleştirilemez" insan olma mesuliyetimiz dolayısıyladır ki, "düşünme ve anlamaya çalışmanın işbölümü olamayacağı" besbellidir.

18 Şubat 2008

 

Kaynaklar:

1) Salih Mirzabeyoğlu, Damlaya Damlaya -Yılanlı Kuyudan Notlar-, İBDA Yay., 2 Basım, İstanbul 1997, s. 145

2) Salih Mirzabeyoğlu, a.g.e. s. 52

3) Takiyettin Mengüşoğlu, Felsefeye Giriş, Remzi Kitabevi, 3 Basım, İstanbul 1983, s. 177

4) A.g.e. s. 314

5) A.g.e. s. 28

 

Bu Yazı için İlk Yorumu Sen Gönder
İsim
Email
Mesaj



Dergimizin Son Sayısı Çıktı!
Sayı: 2 - II.Dönem Güz 2011



Anasayfa | Yazılar | Haberler | Seçtiklerimiz | Dergiler | Dergi Aboneliği
Künyemiz | Hakkımızda | Bayilerimiz | Dergimize Yazın | Web Sitemize Yazın
                                 Copyright © Telif Hakları AKADEMYA'ya Aittir