KÜLLİYATI OKUMAK VE
DÜŞÜNMEK ÜZERİNE
Hayreddin Soykan
Takdim
Kitab, dergi, bilgisayar,
internet, radyo, televizyon gibi, bilgilendirici, malûmat taşıyıcı, haberdar
edici, duygulandırıcı, hamleye sevkedici, değiştirici, dönüştürücü, aynı
şekilde, bir zümre, bir sınıf, bir toplum bünyesinde veya teknolojinin bugün
geldiği nokta itibariyle dünya genişliğinde insanlar arası irtibatı sağlayıcı “ifâde”
zemin ve vasıtaları, günümüz insanı için olduğu kadar, ideolojik bünye ve
idealimiz zâviyesinden de mânâlandırılması, istifade edilmesi,
istikametlendirilmesi, tortu ve hastalıklarından süzülmesi, eksiklerinin ikmâl
edilmesi, yenisinin ibdâ ve inşâ edilmesi, ezcümle, insanlardaki müsbet ve
menfî tesirlerine nazaran aydınlığa kavuşturulup “bizce”sinin dillendirilmesi
ve bilâhare şekillendirilmesi gereken azîm bir saha ve mesele olmaya devam
ediyor, devam da edecek. “Olma ve oldurma”nın yolu, hiç şübhe yok ki bizim için
de, bu “ifâde” zemin ve vasıtalarının en geniş mikyasta mânâlandırılıp, en yüksek
mikyasta semerelendirilmesinden geçiyor.
İşte bu mütevazi
makalemiz, Allah izin verirse, tüm bunların bizim için belirttiği mânâyı,
dilimizin döndüğü, gücümüzün yettiği, yani çapımızın elverdiği ölçüde ele alacağımız
belki uzunca bir yazı dizisinin “ilk bölümü” veya “ilk ara başlığı” olarak
mütâlaa edilebilir. Böyle de devam edecek inşallah; kendi içinde bir bütün,
ancak, birbiriyle irtibatlı yahut birbirinin devamı olacak müteakib yazılara
nazaransa, birer parça. Bu usûlün, hazırlık bakımından bizim için zamana
yayılıcı bir kolaylık ifade edeceği hususu kadar, dergimizin sayfa imkanlarını
zorlamayıcı, diğer yandan da okuyucumuzun sabrını sınamayıcı bir ferahlık
arzedeceği ümidindeyiz. Şahsımız açısındansa, bu yazı dizisi, daha öncesinde bu
bahiste kaleme aldığımız kimi çalışmaların yeni mevzu ve unsurlarla
zenginleştirilmesi anlamına geldiği gibi, ayrıca, söz konusu yazılarda şu ânki
gözümüzle gereksiz bulduğumuz birtakım unsurların atılarak yeniden düzenlenmesi,
neredeyse tümünün gönüldaşlarımıza en ziyâde faydalı olacak tarzda husûsen ve
nisbeten sadeleştirilmesi anlamına da geliyor.
O hâlde, en âcil ve en mühim
addettiğimiz bir bahse temas ederek, artık başlayabiliriz: “Külliyatı okumak”…
Bu bahis, sıraladığımız “ifâde” zemin ve vasıtalarının “sultan”ı olan “kitab”a
da dairdir ki, kitabın da “sultanî” çapını işaret zımnında böyle bir başlangıç,
maksada ziyâdesiyle muvafık olsa gerektir. Evet; kitab; Üstad Necib Fazıl’dan:
“Yeni bir görüş ve duyuş
mimarîsinin toprak üstünde sarayını kuracak tek vasıta kitap... İnsanlık kitabın
mukaddes vasıta olmak haysiyetini dinlerden öğrendi. Bugüne kadar da hiç
unutulmadı. Kitap mefhumunun bir ucunda Allah, öbür ucunda da sonsuzluk var.
İnsan oğlunun ebedlerce fethede ede bitiremiyeceği sonsuzluk... Bu yüzden
yarına gebe kahramanlar, kitaplık cehde, kitaplık çapa, kitaplık yapıya, hakikî
oluşun temel şartı göziyle bakarlar. Onlarca kitap yarını nişanlıyacak ses
güllesinin biricik mancınığı.../ Allah bile kitaplık söz kadrosu içinde
konuştu; kitaplık söz kadrosunu yarattı.../ Tavuk mu yumurtadan çıktı, yumurta
mı tavuktan? Aynı sualin daha çetini var! İnsan mı kitaptan doğdu; kitap mı
insandan?"
İşbölümü Mevzuu Olmayan Haslet: Düşünmek
Bu meselede, “ele verir
talkını…” durumuna düşmemek bakımından, İslâm tarihinin “âbide” kahramanlarından
İmam-ı Azam’a ait öyle müthiş bir ibret sahnesi var ki, murâdımıza son haddiyle
denk düşüyor:
“Bal yemesi kendisine
zararlı olan bir çocuk, ailesi tarafından İmam-ı Azam Hazretlerine getirilir ve
bal yememesi konusunda çocuğa nasihat etmesi istenir, İmam-ı Azam çocuğu şimdi
götürmelerini, kırk gün sonra getirmelerini tavsiye eder. Kırk gün sonra çocuk
getirildiğinde İmam-ı Azam çocuğa bir daha bal yememesini tavsiye eder. Aile,
çocuk ilk getirildiği gün neden bunu söylemediğini sorunca, İmam-ı Azam çocuğun
ilk getirildiği gün kendisinin de bal yediğini, bu nedenle yaptığı bir şeyin
yapılmamasını istemenin çocuk üzerinde tesir etmeyeceğini belirtmiştir.
Anlaşıldığı üzere eğitim, doğrulan söyleyerek davranış oluşturma değil, istenen
davranışın yerleşmesi için o doğrulan yapmaktır.”
Şayet, biz de, bu yazıyı
bundan üç beş ay önce yazmış olsaydık, belki “öylesine” addedilebilecek bir
telkinde bulunmuş olacak ve dostlarda müsbet bir tesir oluşturmaktan muhtemelen
bir nebze uzak bulunacaktık. Şu mazeret veya bu bahaneyle bir süredir ihmâl
etme durumunda kaldığımız Külliyatı, “yeniden” bir bütün olarak okumaya ancak
geçtiğimiz aylarda başlayabildik de ondan.
“Söz, ancak kalbden
gelince kalbe tesir eder!” meâlindeki hikmeti, bu vesileyle ve tam da bu yazı
dizisinin mevzu ettiği bahsin merkezî ölçülendirmelerinden biri olarak, ne
kadar vurgulasak bizce az. Şu sebebten; biz insanlar, hakikat veya vazifeleri,
“yürekten” gelip gelmediğine galiba o kadar da aldırmaksızın, söz, yazı, eser
veya davranışlarımızla “zahiren” ilâna ve bunun umduğumuz tesirine o kadar bel
bağlıyoruz ki, aldığımız menfî tepkiyi, hatta tepkisizliği mânâlandırma
ihtiyacı bile duymuyoruz çoğu. Oysa “ruh”, aklın yettiği bir yana, aklın
ermediği ve itiraza zahirî bir mesned bulamadığı yerde dahi, neyin “samimi”,
neyin “özsüz” bir kabuk olduğunu hemen seziyor, sezebiliyor. Dilimizin ucuna
geliveren o ki: Kasıdlı yahut ihmalkâr samimiyetsizlikten korkmak lâzım! İBDA
Mimarı’ndan, ilgili genişliği bir yana, bahsimizi de mühürleyici bir “münşeat”:
“Ya
yürekten gelince yazacaksın
ya
yazarken yürekten gelecek
-
“Aşk olmadan meşk olmaz!”
Meşka
–farkedip ayırmak- olur mu sanırsın?”
Mütefekkir, belki “yazmak”
için, “yazma” vesilesiyle söylemiş fakat, biz “her şey için” geçerli ölçü diye
alalım; ve, mevzu ettiğimiz yahut bilâhare edeceğimiz tüm “ifâde” zemin ve
vasıtaları için cârî belki en temel beyân ve davranış ölçümüz olarak, bu
istikamet ve bu samimiyetten asla şaşmayalım. Yine; ağzın bir dili olduğu gibi,
ondan mühimi ve onun da bâtınındaki “kalbin dili”ni hiçbir zaman dikkat,
hassasiyet ve riayet nazarımızdan uzak tutmayalım. Kalbin dili, bir deyişle
hâlin dili “daha nâtık”tır çünkü ve söylediklerimiz kadar, asıl söylemediklerimizi
de muhataba “ilân” eder.
Mademki bu makalemiz bir
“giriş” olduğu kadar, ilk olarak “Külliyatı okuma” gereğine temas gayesiyle
yazıldı, öyleyse birkaç acıtıcı fakat diriltici hatırlatmayla devam edelim ve
bu bölümün meramını direkt biçimde ifâde etmeyi deneyelim. Nefsimiz en başta,
hepimize dönük bir ihtar; 1981 yılında tarihe şöyle kayıd düşüyor Mütefekkir:
"Düşünme
ve anlamaya çalışmanın işbölümü olamayacağı, bunun herkese âit bir iş olduğunu
anlatmak gibi bir gariblik içindeyim. Yaygınlaştırmaya çalıştığımız fikre,
yaygınlaştırmaya hizmet eden talib değil. Ne feci! İçimizde görünen, bize,
dışımızdakinden daha uzak ve habersiz!.." (1)
Yine aynı eserden,
"ferdî" mesuliyetimizle irtibatlı bir ihtar daha:
"Nasıl
ki doyurulmayan açlık bir müddet sonra açlık hissinin iptaline ve neticede
ölüme yol açıyorsa, okuma ve fikretme davası için de aynı şeyler sözkonusu...
Açlık bir yana, hiç olmazsa böyle olabilmenin özencinde olsa gençler... İnsan
olma özenci!.." (2)
Fikir öyle bir keyfiyet
ki, insanları kendi prensibince harekete geçirmesi, insanı ve çevreyi tanzim
etmesi, ancak ve ancak, “fayda-çıkar-ilgi-heves” gibi
"vasıta-değer"lerin üstünde bir "gâye-değer" olarak benimsenebiliyorsa
veya benimsenebildiğince mümkün… "Gâye-ideal" olmayan, kendisine
hakettiği değer verilmeyen fikir, (ki ona değer vermenin biricik mihengi, onu
anlamaya, düşünmeye, sindirmeye, varlıkla irtibatlandırmaya dönük kesiksiz bir
cehddir!) bir "imkânlar
alanı" olarak "morgda"
sayılır ve onu "gerçek"leştirecek, fikre saygılı
"insan"ları bekler. Kitablarda kalan ve kalblerle zihinlerin
kendisiyle her dem meşgul olmadığı fikir, “idealde” ölümsüz de olsa, “realitede”
ölü yahut ölüme terkedilmiş gibidir. Ki, insanlık haysiyetini ideal mevkiine
iade eden ve insanlığın bir mânâda son kâmil tohumu hüviyetindeki biricik fikir
sistemi olarak İBDA'nın mâruz kalabileceği en büyük tehlike belki budur. İslâmî
esaslar, olanca berraklığıyla ortadayken, nasıl muhatablarının hakettiği değeri
veremeyişiyle “realitede” insanî tatbikten uzaklaştırılmışsa; Külliyat da,
olanca berraklığıyla ortada olsa dahi, muhatablarının kayıdsızlığında, bizlerin
ihmâlinde, “realitede” hakettiği tesiri işletemeyecektir.
İBDA'nın akademik ve
siyasî mahfillerde nasıl bir dikkatle izlendiğini bilenlerdeniz. Ama onun,
insanları "lâfta" insan olmaktan ve fânîliklere,
"vasıta-değer"lere (faydaya, çıkara, şana, şöhrete, hazza vb.)
tapınmaktan vazgeçmeye dair dâvet ve ihtarı, "fikrî formasyonları"
İBDA'daki fikir azametini görmeye az çok elverişli olsa da,
"gâye-değer"lere kalbleri kapalı ve nefsini fedâ etmekten çekinen
"ahlâkî" zaafları, bu kişileri İBDA'nın fikrî değerini anmamaya ve
kayıdsızlığa sevketmektedir. Burada asıl ve aslî “mesuliyet”, İBDA'ya herşeyin
üstünde değer veren, böyle bir iddianın sahibleri olarak bizlere düşüyor ki, bu
iddianın takibçi ve tatbikçisi olmak, mazeretsiz bir vazifedir şayet böyleysek.
Şu ân için hangi basamakta olduğumuz, hangi mazeretten meded umduğumuz ve ne
yaptığımızın ötesinde, ne olmamız ve ne yapmamız gerektiğinin ifâdesidir bu.
Kimse yüzümüze ihtar etmese dahi, bizim her dem hatırlamamız ve nefsimize
hatırlatmamız gerekendir. Başımızı ellerimizin arasına alıp bir düşünürsek;
kendimizin hakettiği değeri vermediğimiz, veremediğimiz bir fikre, “kültür-sanat
piyasası”nda imaj parlatan zayıf iradeli yahut samimiyetsiz kalabalığın
"değer" vereceğini vehmetmek, meselenin tabiatına aykırıdır çünkü. Takiyettin Mengüşoğlu, fikrin hayata
tatbiki bakımından "fikrin ve tesirinin tabiatı"nı şöyle dile
getiriyor:
"Bir
Sophokles'in, bir Aischylos'un, bir Homer'in, bir Goethe'nin, bir Yunus'un
başarıları da kendilerinden sonra gelenleri (yani kendilerinden sonraki
başarıları) determine (tâyin) ederler. Fakat daha önce de işaret edildiği gibi,
böyle bir determinasyonun meydana gelebilmesi, onların başarılarının
bilinmesine, okunmasına, onların üzerinde 'düşünülmesine' bağlıdır." (3)
"Gerçi
felsefe için de bir düşüncenin tesir gücü, onun önemini gösterir; onun tarihîliğini
meydana çıkarır; fakat bu tesir, burada kendiliğinden olup-biten birşey
değildir. Bu düşüncelerin başka insanlar tarafından bilinmesi gerekir;
bilinmeyen bir düşünce, varolmayan bir şey gibidir; nasıl ki, varolmayan bir
şeyin tesir etmesi beklenemezse, aynı şekilde bilinmeyen bir düşüncenin tesir
etmesi de mümkün değildir." (4)
"Çünkü
düşüncelerin tesiri, onların bilinmesine, anlaşılmasına bağlıdır. Hiçbir
düşüncenin kendiliğinden tesiri olamaz. Fakat bazı ilim adamları ve filozoflar,
içinde yaşadıkları çağı, bu çağın bilgi ve anlayış seviyesini aşıyorlar. Ancak
gelecek bir zamanda anlaşılması, benimsenmesi mümkün olan düşünceler ortaya
koyuyorlar; ve çok ileriye ait olan bu düşüncelere karşı bazı çağlar, bir
anlayışsızlık gösteriyorlar; kör olabiliyorlar. Nitekim Schopenhauer ve
özellikle Nietzsche gibi filozoflara, uzun zaman felsefenin dışında, kenarında
bulunan filozoflar gözüyle bakılmış, düşünceleri ciddiye alınmamıştır. Hele
Nietzsche ancak zamanımızda anlaşılabilmiştir." (5)
Netice olarak; artık şu
noktanın billurlaştığı kanaatindeyiz: Nasıl okula başlayan bir öğrenci,
"okur-yazar" olmanın birbirine bağlı "tek" bir oluş
olduğunu anlamaksızın, "Ben okumayı öğreneceğim ama yazmayı da başka
arkadaşlar öğrensin, okumak benim, yazmak onların mesuliyeti olsun!"
diyemezse; fikre tâlib olmak, Fikirci'yi
tanımak ve o fikri hayata tatbik etmek gibi birbirine bağlı "tek" bir
varoluşu "ferdî bir mesuliyet" olarak paylaşan hepimiz de, aynı
şekilde, "Ben inanıyorum, ama fikretmek ve düşünmekten başkaları mesul
olsun!" diyemeyiz. "Yazarlık", bir nevî ressamlığa benzer;
herkes "kendince" görür fakat, herkes gördüğünü aynı kudrette
resmedemez. Ancak her insan, "görmek" müşterekliğinde "bir"dir.
Kuşkusuz, mizaç ve ihtisas sahası itibariyle bir yazarın sahib olduğu
formasyonu diğer herkesten aynı mikyasta taleb etmek gibi bir haksızlık ve
insafsızlığa meyletmememiz kayd-u şartıyla!
Kısacası, yazar olalım
olmayalım, hepimiz, elimizden gelen ve imkânların müsaade ettiği en yüksek
seviyede "varlığı inandığımıza nisbetle mânâlandırma mesuliyeti"nde
biriz ve bu "üleştirilemez" insan olma mesuliyetimiz dolayısıyladır
ki, "düşünme ve anlamaya
çalışmanın işbölümü olamayacağı" besbellidir.
18 Şubat 2008
Kaynaklar:
1) Salih Mirzabeyoğlu,
Damlaya Damlaya -Yılanlı Kuyudan Notlar-, İBDA Yay., 2 Basım, İstanbul 1997, s.
145
2) Salih Mirzabeyoğlu,
a.g.e. s. 52
3) Takiyettin Mengüşoğlu,
Felsefeye Giriş, Remzi Kitabevi, 3 Basım, İstanbul 1983, s. 177
4) A.g.e. s. 314
5) A.g.e. s. 28