MUHYİDDİN-İ ARABÎ VESİLESİYLE
Hayreddin Soykan
“Her şey O değil O’ndan!”
Muhyiddin-i Arabî
Hazretleri vesilesiyle İslâm irfanında kendisine başköşede müstesna bir mevkî tahsis
edilen ve üzerinde çoğu müsbet bazen de menfî zâviyelerden benzerine az rastlanır
yoğunlukta fikrî tartışmalar yürütülen Vahdet-i Vücud bir yanda, Şeriat ve
Tarikat’ı o göz kamaştırıcı irfan gözüyle birleştiren ve bu ikisinin birbirine
bir “iç-dış” âhengiyle her mânâda mutabık ve muvafık olduklarını gösteren
İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin Vahdet-i Şühud’u diğer yanda.
Ya bu iki dev şahsiyetin
birtakım hususlarda fikir ayrılığı belirtmeleri karşısında, ulviyetlerinin
çapına biz alelâde Müslümanların asla yanaşamayacağı bu muazzam fikir
âbidelerine muhatab olarak, biz ne diyelim, ne yapalım? Asla ve asla yapmamamız
gereken iş, mezkûr iki dev şahsiyetin değerlendirmeleri zımnında güya birinin
tarafını tutar gözüküp diğerine buğz etmektir. Ki böyle bir inkârın, inkârcının
uhrevî felaketini davet edici olduğu bizzat İslâm büyükleri tarafından apaçık
ifade edilmiştir. O hâlde bize düşen, fert fert önce haddimizi bilmek; bizzat
“hâl”, “ilim” ve “keşif” itibariyle “yakîn” hasıl edip yaşamadığımız, üstelik hissediş
ve kavrayış ufkumuzun hesabsız fevkinde ve ötesinde olan böylesi hikmet ve
incelikler bahsinde, İslâm büyüklerine hürmet ve hüsnüzannı azîz tutarak
yalnızca kendimize hikmet hissesi devşirmeye bakmak; neticede, biri “eser”de,
diğeri “müessir”de derinleşen bu iki mânâ kahramanının tüm bu bâbda söylediklerinin,
bizim gibi dinî inceliklerin “kıyl-ü kaal”inde, yani dedikodusunda olanların
zanlarıyla zerrece alâkası bulunmaksızın, bizzat YAŞANAN bir “hâl”in, bizzat
müşahede edilen bir “keşf”in, bulundukları o yüksek mertebede bizzat seyredilen
bir “kemâl”in ifadesi olduğunu hiçbir ân hatırdan uzak tutmamak olsa gerektir.
Kaldı ki, Vahdet-i Vücud,
bir “zevken idrak” mevzuu olup, BU ZEVKİ RUHUNDA “AYNİYETLE” DUYMAYAN İÇİN kimi
“akıl” yürütmeler ve her zandan münezzeh Hakkı “yaratılanla bir görücü” kimi yakıştırmalar,
ilhada kadar götürebilecek bir tehlikenin davetçisidir. Neyi nerede “teşbih” edebileceğini
bilmeyen, “hayâl” denildiğinde fanteziyi, “gölge” denildiğinde güneşin direkt
erişmediği yeri, “berzah” denildiğinde yalnızca kabri anlayan bizim gibi
cahillerin, “tenzih”i elden bırakmaması ve Vahdet-i Vücud işgüzarlıkları
yaparken itikadını zedelememesi mühimdir. İmam-ı Rabbanî Hazretlerinin
formülüyle, şu olmalıdır tenzih ölçümüz: "Her şey O" değil, "Her
şey O’ndan". O, “Zâtıyla her şeyin ötesinde, ötelerin de ötesinde, her
türlü hayâl, his ve idrakin fevkindedir.”
Bunun dışında,
büyüklerden öğreniyoruz ki, Vahdet-i Vücud, sonrasında “ötesine” geçecek
olmasına rağmen İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin seyr-i sülûkunda tecrübe
ettikleri de dahil, “bir yönüyle” velâyetin başlangıç mertebelerinde yaşanan
bir “hâl”dir; bu bahse işaret edici “hâl” ve “söz”ler, velînin o mertebedeki
“hâl”inin ifadesinden başkaca bir şey değildir. Lâkin, lâtifelerin
“asıllarında, asılların da asıllarında” seyir henüz velînin önündedir ki,
İmam-ı Rabbanî Hazretlerinden öğrendiğimiz inceliklerden biri de budur.
“Her şey O değil O’ndan; bu yüzdendir ki O!”
Diğer yandan, halkın
anlayışsızlığında âlemi ve âlemdekileri O’ndan tamamen ayrı ve kopuk göstermeye
varacak diğer bir ölçüsüzlüğün de izâlesi, başka bir ifadeyle Vahdet’in bu yolla
zedelenmesinin önlenmesi gerekmekteydi. Buysa, sözkonusu iki zâviyenin “telif”i
ihtiyacını davet ediyordu ki, bu ihtiyaca cevab veren de İBDA olmuştur. “Her
şey O değil O’ndan; bu yüzdendir ki O!” formülü, hepimiz için kurtarıcı değerde
muhteşem bir düsturdur. Bizim için gereken bakışın ne olması gerektiğini, İBDA
Mimarı’nın “Büyük Muztaribler” adlı
eserinin ilk cildinde gayet berrak biçimde görüyoruz:
“Herkesin, fütüvvetin
semerelerinden takdir ettiği hususî bir eseri, fütüvvetin aynı olmak üzere
kendinde bulundurmak… Bütün bu işaretler çerçevesinde bildireyim ki, henüz
bunları bilmeden ve ihtiyarımda olmayan bir yönelişle ‘başucu’ eseri olarak
sahib olduğum eser, Muhiddin-i Arabî Hazretlerinin ‘Füsus-ül Hikem’idir…
Üstadım’ın ilhâmını aldığı eser ise, İmam-ı Rabbanî Hazretlerinin ‘Mektubat’ı…
‘Vahdet-i Vücud’ ve ‘Vahdet-i Şühud’ bahsinde görüleceği üzere, Muhiddin-i
Arabî’nin ‘eser’de, İmam-ı Rabbanî’nin ise ‘müessir’de derinleşmesi sözkonusu…
Mizaç farkına âit bu hususiyetler, bizim için, Rabbanî mizaçla Muhiddin-i
Arabî’ye yönelmek ve toprak seviyeli insan ve toplum meselelerimize âit
ölçülendirmelerimizin ipuçlarını bâtın külliyatından devşirmek usûlünü verir;
Büyük Doğu-İBDA ‘İslâm’a muhatab anlayışı’, bir küll hâlinde bu anlayışı hâkim
kılma mihrakıdır…”
Yine İBDA Mimarı’ndan, bu
kez “Sefine” adlı eserinden tek
kelimeyle çarpıcı bir bölüm:
“Hatırlatalım: ‘Vahdet-i
Vücud’, tasavvufun en nazik meselelerinden biridir. Eğer birtakım şeyler
dışarıda bırakılırsa, bu vahdete aykırı düşer ve doğru olmaz. Şayet hiçbir şey
dışarıda bırakılmazsa, o zaman da pislik ve lâşe gibi şeyler de işin içine
girer ki, bu da imân ve edebe aykırı olur, o da olmaz. İşin doğrusu şudur ki,
vücut birliği zevkine ve hakikatine ermeyen kimsenin kuru akıl yürütmelerle bu işten
bahsetmesi uygun değildir ve tehlikelidir. ‘Eğer biri çıkar da, bütün güzel ve
çirkin şeylere hangi nazarla bakalım? Pislik ve lâşeyi gördüğümüz vakit onlara
yüce Allah mı diyelim?’ yolunda bir suâl olacak olursa, buna ‘Allah bunlardan
birşey olmaktan münezzeh ve yücedir. Bizim sözümüz pisliği pislik, lâşeyi lâşe
olarak görmeyen kimseyedir. Belki hitabımız kalb gözü açık olup kör
olmayanlaradır!’ denmesi gereği belirtilmiştir.
Bir ikaz: Bir şeyi
bilmekle, onun hakikatine garkolmak-zevk-yaşamak ayrı ayrı şeyler… İslâm’daki
‘ilm-el yakîn’, ‘ayn-el yakîn’ ve ‘hakk-el yakîn’ meselesi; Üstadım’ın
misâliyle, ‘Van gölü olduğunu bilmek’, ‘Van gölünün yanına gidip aynen görmek’
ve ‘Van gölüne girip garkolmak’… Bu bakımdan, ‘Vahdet-i Vücud’ bahsinin zevke
dair bilgisi, daimî ölçülendirmedir; işin diğer yönüne gelince, ‘pisliğin
pislik ve lâşenin lâşe olarak görülmemesi’ meselesi, ‘herşeyin hayâl
belirtmesi’ bilgisi ve göz plânına da hitab eden ‘atom, atomaltı parçacıklar’
vesaire ile açık olarak aşılmıştır. İşin asıl müthiş yönü şudur; İslâm
büyükleri, bugün sayısız ince araç imbiğinden süzülerek resmedilen fizikî ve
mikroskobik nesneleri, gözle de görüyorlardı. Düne kadar ‘hurafe’ diye
sırıtılan bu işin misâlleri yeri gelince gösterilecek.
‘Mümin’ ve ‘Kâfir’… Allah’ın
isimlerinden biri ‘Mümin’, diğer bir ismi de ‘Mudill’; yoldan çıkaran. Ebu
Medyen Salih Hazretleri, şöyle buyuruyor:
- ‘Bâtılı kendi hâl ve
tavrında inkâr etme, çünkü o da Hakk’ın tecellilerinden bir kısımdır.’
Başka bir hâdise: Mevlâna
Hazretleri bir papazla karşılaşır ve selâmlaşırlar… Hikmeti sorulunca cevabı:
- ‘Birbirimizin bâtınını
selâmladık!’
Birinin imânı zâhir ve
küfrü gizli; diğerinin küfrü zâhir ve imânı gizli.
Bizim bir fikir
metodolojisi hâlinde ‘kâfirin bâtınını selâmlamamız’, bu hikmetin tatbiki, İBDA
Külliyatı boyunca malûm… Ve bahsimizle ilgili bir başka ince nokta:
İlhâm: Allah tarafından
kalbe gelen mânâ… Yazılış farkıyla ‘ilhâm’: Küfür… Kâfirin de bedahetlerle iş
yapıyor oluşu bakımından, yukarıdaki mânâlarla birlikte bilinmesi gereken bir
mânâ. Kaba müşahhastan ince mücerrede doğru, hayvandan, avam insana ve oradan
üstünlere doğru çatallanmaya başlayan ilhâm keyfiyeti, hususen ince mefhum
mevzularına göre ‘Mutlak Ölçüler’i şart koşar.”
Muhyiddin-i Arabî’nin Batı’ya Tesiri Oldu mu?
Prof. William
Chittick’in, kendisiyle yaptığımız röportajda söylediği bir hususla ilgili bir
tasrihte bulunmak istiyoruz şimdi de. Muhyiddin-i Arabî’nin 19. yüzyıldan önce
Batı’da pek bilinmediğini ve eserlerinden yapılmış açık tercümelerin
bulunmadığını belirtmekteydi Chittick. Evet, büyük ölçüde doğru olabilir, mezkûr
zaman diliminde birileri kalkıp “Ben, şu hususu Muhyiddin-i Arabî’den aldım”
dememiştir belki, ancak, meşhur bir misâl olarak, Dante’nin “İlahî
Komedya”sındaki Cennet, Cehennem, Araf tasvirlerini büyük ölçüde Muhyiddin-i
Arabî’den “çaldığı”nı gösteren deliller ve izahlar da, yine bu bahisteki
araştırmalarda öncülüğü -Chittick dahil- herkesçe tasdik edilen Prof. Asin
Palacios’a (1871-1944) âittir. Konuyla ilgili Hilmi Ziya Ülken’in “İslâm Felsefesi” adlı eserinde
Palacios’a atfen arzettiği uzun değerlendirmeler ve belirttiği kaynaklar, meseleyi olanca netliğiyle sarahate
kavuşturmaktadır. Peki, yine Hilmi Ziya Ülken’in verdiği bir bilgi olarak,
Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinden Esma’ül-Hüsnâ’yı
1300’lü yılların başında “Allahın Yüz Adı” şeklinde Latinceye çeviren,
Fütuhat’tan birçok nakil yapan, ama aynı zamanda azılı bir İslâm düşmanı olan
Reymondo Lulla’yı nereye koyacağız? İtirazlar olabilir diye, daima bu bâbda ilk
örnekler arasında gösterilen Nostradamus’u saymıyoruz bile.
Üstelik, Batının
Ortaçağında İslâm fikir ve ilim kahramanlarından yapılan bu nevî alıntı yahut
çalıntılarda “kaynağı belirtmeme” sadece ard niyete dayanmamakta, o dönemin
mahut Engizisyon korkusu da büyük rol oynamaktadır. Üstelik, çoğu yazar,
Engizisyon korkusuyla kendi öz eserlerine dahi “imza”sını atmaktan kaçınmış,
bugünün “klâsik” diye bilinen birçok eseri, o devrede isimsiz yahut müstear
isimlerle yayınlanmıştır. “Kaynak göstermeme” sebebleri yalnızca bunlardan mı
ibarettir? Hayır. Belki birçoğunun bugün bilmediği ve bugün tabiî karşıladığı
“yapılan bir iktibas için kaynak belirtme” zarureti yahut âdeti, Batının
Ortaçağında ya bilinmeyen yahut henüz yaygınlaşmamış bir durumdu. “Keşifler ve Buluşlar” adlı hacimli eserin
müellifi, tarihçi Prof. Daniel J. Boorstin (1914-2004), mezkûr eserinde şöyle
diyor:
“Yazarlık çağı henüz
başlamamıştı. Ortaçağ ilim adamları mukaddes bir metni okurken yazarına oldukça
kayıtsızdı. Bir kitabı kopya eden yazarların, diğer yazarlardan da bir şeyler
aldıklarında bu aldıklarını “alıntı” başlığı altında göstermek gibi bir
kaygıları yoktu. Öğrencilere tartışmalarını yetkili kişiye atıfta bulunarak
yapmalarının öğretildiği dönemlerde bile, uygulamada belirli yazıları belirli
bir yazara atfetmek mümkün olmuyordu. Orijinal metinlerin yazarları yenilikten
ötürü büyük bir ihtimalle suçlanacaklarından, onun şeref yahut riskini üstlenme
konusunda mütereddit davranıyorlardı. Elyazması kitablar çağında anonimlik,
teknoloji, tutuculuk ve sağduyu zorunlu kılınmıştı. En çağdaş ilim adamları
bile bu elyazması eserleri bir “Bibliyografya”da düzenleyecek bir sistemi
oluşturamazlardı. Onlar, yazar tarafından hazırlanmış listelere değil, ya
açılış ifadelerine yahut diğer araçlara güvenmek zorundaydılar. Alıntıyı belli
eden tırnak işaretleri ilk kez 15. ve 16. yüzyıllarda İtalya ve Fransa’daki
basılı kitablarda kullanıma girmişti. Okuyucuyu kitabın orijinal yazarına
götüren bu tür bir işaretleme çağdaş adını almadı ve 17. yüzyıla kadar da
standart kullanıma geçilmedi.”
İmam-ı Rabbanî Vahdet-i Vücud’u Kimden Öğrendi?
Mayıs 2008’de İstanbul’da
düzenlenen “Modern Çağ ve İbn Arabî
Sempozyumu” esnâsında kendileriyle mülâkat yaptığımız Batılı ilim
adamlarının (ki Müslüman olup olmadıklarını sormadıksa da, aralarında Prof.
James W. Morris gibi Müslümanlığını ilân edenler de vardı) söyledikleri,
bulundukları mevkî itibariyle neredeyse tamamen Muhyiddin-i Arabî Hazretleri
üzerine ihtisaslaşmış ve kendisine besledikleri muazzam muhabbet sebebiyle
bugüne dek birtakım kimselerce Vahdet-i Vücud’a karşı serdedilen ahmakça
yaklaşımlardan bîzar olmaları hasebiyle, dikkatle okunmalıdır. Çünkü yer yer,
muhabbetin fazlalığından ötürü, Vahdet-i Şühud çerçevesinde belirtilmiş
hususları, Muhyiddin-i Arabî Hazretlerini tahfif etmeye dönük algılayabilmektedirler.
Bu suretle, bazen kendileri de diğerlerini tahfif etmeyi andıran kimi ifadeler
kullanabilmektedirler. İBDA’ya muhatab fertler olarak, hamdolsun bizim hiçbir
zaman böyle bir “ille de birinden birini tercih” mecburiyet yahut sıkıntımız
olmadı ki, Büyük Doğu-İBDA’ya bu bakımdan da misilsiz şükran.
Bu vesileyle, Prof.
Chittick’in savunduğu bir argüman (ki son dönemde Muhyiddin-i Arabî âşığı
birçok araştırmacı da aynı görüştedir), doğrusu temelsiz gözükmektedir. Yani,
İmam-ı Rabbanî Hazretlerinin Vahdet-i Vücud’u bizzat Muhyiddin-i Arabî
Hazretlerinin eserlerinden değil de, Abdurrahman Camî Hazretleri vesilesiyle
öğrenmiş bulunduğu tezi. Oysa, İmam-ı Rabbanî Hazretleri Mektubat’ında birçok
defa kendisinin de belli bir dönem Vahdet-i Vücud’la hâllenmiş bulunduğunu ifade
etmektedir. Mesele “dilden dile gelen ilim” ve böylesi zahirî bir “kaal”
meselesi değil, “gâibten kalbe gelen ilhâm” ve bizzat yaşanan bir “hâl”
meselesidir. Vahdet-i Vücud lafzını ilk kez kimin kullandığı yahut Muhyiddin-i
Arabî Hazretlerinin bunu aynen kullanıp kullanmadığı belki mühim, ancak, tâlî
bir mesele olarak görünmektedir bize. Yalnız, Chittick ve bu çizgideki ilim
adamlarının böyle bir tezi savunma hususundaki gayretleri de sebebsiz değildir.
Belki yetersiz yahut temelsiz bir argümanı, şu bizim de son haddiyle haklı bulduğumuz
umûmî cehalete istinad ettirmektedirler bizce; William Chittick’in “Varolmanın Boyutları” adıyla Türkiye’de
yayınlanan eserinden:
“Bugün İslâm dünyasında
yaşanan çok sayıda trajediden biri, Müslüman aydınların büyük bir çoğunluğunun
İbn Arabî’yi, kolayca bir kenara itilebilecek, sadece bir isim olarak
tanımalarıdır. ‘Haa, evet,” derler, “vahdetu’l-vucûd…”;
sanki yüzlerce cilt tutan yoğun, bilgi yüklü, derin ve büyüleyici kitab ve
risalelerinde İbn Arabî sadece, “Vucûd birdir” diyormuş gibi, ve sanki binlerce
sayfa tutan yazılar saçma sapan (haşv-i
kabîh) şeylermiş gibi. Bu tür insanların, vahdetu’l-vucûd teriminin İslâm tarihi çerçevesinde ne anlama
geldiği konusunda herhangi bir fikirleri de yoktur. Bu durum, an’anevî olarak
“katmerli cehalet” (cehl-i mürekkeb) denen
şeyin muazzam bir örneğidir.”
Bir diğer ifadeyle, “Haa,
şu meşhur Vahdet-i Vücud” diyenleri, “İbn Arabî eserlerinde bir kez bile
Vahdet-i Vücud ifadesini kullanmamıştır, bunu biliyor muydunuz?” diyerek; aynı
şekilde “Vahdet-i Şühûd” diyenleri de, “İmam-ı Rabbanî Vahdet-i Vücûd’u bizzat Muhyiddin-i Arabî’nin eserlerinden değil,
Abdurrahman Camî’nin yazdığı şekliyle tanımıştır!” diyerek sarsmayı, şaşırtmayı
ve bilâhare muhatablarında Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinin fikriyatını
araştırma ihtiyacı doğurmayı hedeflemektedirler. Röportaj esnâsında vurguladığı
bu ve benzeri “agresif” ifadeleriyle William Chittick’in şahsen bizi de
araştırma noktasında kamçıladığını, tam anlamıyla onun arzuladığı istikamette
gelişmese de, hassaten İBDA’ya biraz daha nüfuz etme yolunda değerli ve ufuk
açıcı bulduğumuz bilgilere bizi daha bir âşinâ kıldığını söylemeden
edemeyeceğiz. Külliyattaki ilgili bahisler noktasında hafızamızı bir nebze
tazeleme fırsatı bahşetmesi de cabası. Kendilerine müteşekkiriz. İBDA
Mimarı’nın şu muazzam sözü, zihnimizin hep baş köşesindeydi bu süreçte; meâlen:
“Beni Üstad bahsinde en
çok sıçratan noktalar, O’nda takıldığım, bende hatarat mevzuu olmuş
hususlardı.”
Artık bitirmeden önce,
bir maruzatımız olacak. Bir hususu anlatan, hiç şübhesiz onu kendi anlayış
kabına sığdığınca veya sığdırmaya çalışarak anlatacaktır. Muhyiddin-i Arabî ve
İmam-ı Rabbanî Hazretleri gibi İslâm Âlemi’nin bir daha benzerlerine şâhid
olamayacağı mümtaz iki zirve şahsiyeti bahsinde, diğer bir ifadeyle onların
getirdiklerini “anlatış” mevzuunda, kendimizi hiçbir şekilde yetkin ve yetkili
görmüyoruz. Yine de, mevzu vesilesiyle değerli okuyucularımızın en geniş çapta
istifadesini de elzem buluyoruz. Şu murad ve ümitten dolayı ki, bu vesileyle
belki kendilerine bir “dünya” hediye edildiği sevincini yaşamaları son haddiyle
mümkündür. Şahsen, bu süreçteki mütevazi araştırmalarımızdan bizim istifademiz cidden
büyük oldu.
Röportaj serisinin
görünmez kahramanları olarak, -itiraf etmek gerekirse- mevzuun azameti
karşısında ilk elde hissettiğimiz çaresizliğe dair “İnşallah bu röportajlar
senin için de mevzuya nüfuz bakımından bir vesile olur!” güzel duasını ederek
bizi şevklendiren sevgili Kâzım Albayrak ağabeye ve verdiği emek neticesinde röportajların
altyapısını bizim için hazır eden cefâkâr gönüldaşımız, değerli yazarlarımızdan
Cumali Dalkılıç’a bilvesile şükranımızı arzediyor, sizleri bu mevzu merkezinde ve
dergimizin bundan sonraki sayfalarında okuyacağınız birkaç seçme yazı ile başbaşa
bırakıyoruz.
WILLIAM CHITTICK’TE TASAVVUF VE MUHYİDDİN-İ ARABÎ
1979’da Türkiye’ye
gittiğimde, ondört yıldır zaten İslam düşüncesini çalışmaktaydım. Doktoramı
Seyyid Hüseyin Nasr’ın yönetimi altında 1974’te Tahran Üniversitesi’nde tamamladım.
Araştırma konum Abdurrahman Camî’nin Nakdu’n-nüsûs
fî şerh-i nakşi’l fusûs adlı eserinin tahkiki ve incelenmesi idi. Bu
projeyi tamamlamam altı yılımı aldı ve bu süre içinde elyazmalarını incelemek
için nisbeten kısa sürelerle Türkiye’yi üç kez ziyaret ettim. Çeşitli yıllarda
Türkiye’deki kütübhaneleri tam olarak dört kez dolaştım. Bu kütübhanelerde
yaşça benim yaşıma yakın hiçbir Türk’le karşılaşmamış olmaktan, böyle bir
olgudan her zaman büyük bir üzüntü duydum; yalnız daha önceki bir kuşaktan insanlar
vardı buralarda. Bununla birlikte, dostlardan, son zamanlarda durumun biraz
değiştiğini ve bugün çok sayıda aklıbaşında gencin sathîliği terk ederek kendi
miraslarını daha derinden öğrenmek için çaba gösterdiklerini öğreniyorum. Eğer
yazılarım, bu çabalara bir şekilde katkıda bulunabilirse bundan büyük bir zevk
duyacağım.
Aslında ben, burada
anlatılmasına gerek olmayan bir takım tuhaf olaylar vasıtasıyla henüz bir
üniversite öğrencisi iken İslam düşüncesinin cazibesine kapıldım. Sezgiyle, ana
cereyanı oluşturan Batı düşüncesinin temelde boş ve anlamsız olduğuna, sonunda
umutsuzluktan başka hiçbir şey ortaya koymadığına vakıf oldum. Dünyanın büyük
dinî geleneklerinin insanoğlunun en önemli kaynağı olduğuna ilişkin vukuf
kadar, birkaç müstesna ve pek tanınmamış fikir adamının yazılarından da
sezgilerime destek buldum. O zamanlar, bu gelenekler arasında, İslam’ın benim
için özel hiçbir çekiciliği yoktu; fakat gelişmedeki belli bir ânda olaylar onu
bana en yakın hâle getirdi ve bu durum ilerideki araştırmalarımın yönünü
belirledi.
Yüksek lisans çalışması
yapmak için 1966’da İran’a gittim ve İran’da geçen oniki yıl ve Türkiye’de
geçen altı aydan sonra 1979’un Ağustos’unda Birleşik Devletler’e döndüm. O
tarihten beri çalışma ve çabalarımı İslamî entelektüel mirasın Batı’da daha iyi
tanıtılmasına adamış bulunuyorum. Bu miras şübhesiz alabildiğine geniştir; ama
belli bazı buudları, çağdaş medeniyetin bunalımına diğerlerinden daha çok hitab
etmektedir. Mevlâna ve Yunus Emre gibi devâsa örneklerinde görüldüğü üzere,
özellikle tasavvufun, insan olmanın ne anlama geldiğini meselenin özünden
yakalayan şiir nitelikli ve ruhanî öğretilerinden dolayı, Batılılar katında
özel bir çekiciliği vardır. Ben hayatımı bütünüyle İran Sufî şiirine adamış
olmaktan mutluyum; ancak başka bir görevim daha olduğu duygusunu da taşıyorum;
bu da İslâm’ın –ve genel olarak dinin- İbn Arabî okulu sayesinde entelektüel
temellerini ortaya koymaktır. Camî’nin Nakdu’n-nusûs’u
benim bu okula ilk ciddi girişim oldu, o gün bu gündür, başta bizzat İbn
Arabî’ninkiler olmak üzere, bu bakış açısıyla bağlantısı bulunan yazarların
eserlerini araştırıyorum.
İslâm’daki tüm
entelektüel okulların hâlâ oynayacakları önemli bir rolleri bulunduğu konusunda
hiç şübhe yoktur: Bunu söylerken aklımdaki özellikle fıkıh, Kelâm ve
felsefedir. Bununla birlikte modern insana en dolaysız bir biçimde seslenme
araçlarına tasavvuf (ki buna İran’da irfan-ı
nazarî denir) sahibtir. Tüm bu disiplinler ciddi bir eğitimi
gerektirmektedir; ama belli bir anlamda ilk üçü Batı’nın ana cereyanını
oluşturan entelektüel geleneğiyle birçok özelliği paylaşır. Son beş yüzyıl
boyunca, Batı, akla ve rasyonelliğe son derece ayrıcalıklı bir yer vermekle
manevî bir intihar (cinayeti) işlemiştir. Bu da, ancak, insan olmanın ne anlama
geldiği konusundaki temel bir unutkanlık ve insanî çabaların yeniden özünde
insan-dışı alanlara doğru yönlendirilmesiyle olmuştur; zira bu alanlar ruhu
aslî mahiyetinin dışına çeker. Sonuç, ikinci dereceden belli bazı tartışma
götürmez kolaylıklar ve mallar sağlamasına rağmen, insan soyu için ruhanî,
içtimaî ve şimdilerde çevreye ilişkin felaket anlamına gelen bir bilim ve
teknoloji olmuştur. Çoğu insanın tehlikeyi algılayamaması yahut aslî sebeb ve
sonuçlara bakmak yerine tâlî olanlara takılmaları vakıası konumuzun dışındadır.
(…)
Modernistlerin (Batı
modeline göre) bir içtimaî reform üzerinde çalışmaları ve İslamî geleneğin
ruhanî dönüşüm ve Allah’a yakınlığa verdiği önceliği kabul etme konusundaki
araştırmaya dayalı reddiyeleri göz önünde bulundurulacak olursa, onlar tasavvuf
yahut sufîliği bir ihanet olarak görmektedirler. Onlar genel halk seviyesindeki
belli bazı aşırılıklardan dolayı tasavvufu haklı olarak eleştirdiler; ancak bu
kimseler, İslamî entelektüel projenin büyük soluğunu takdir edecek bütün
kaynakların yalnız tasavvufta bulunduğundan ve modern dünyayı cilâlı gösteren
temel boşluktan bütünüyle habersizdirler. Modernleştirme yanlılarının
çabalarının sonucu, bir İngiliz atasözünün ifade ettiği gibi “Banyo suyu ile
bebeği de atmak” olmuştur. (…)
Çok daha aktüel seviyede,
son iki yüzyıldır Müslümanlar arasında entelektüel açıdan önem ve öncelik
verilen konulardaki kaymanın en açık belirtisi, bugün pratikte tüm Müslüman
ebeveynlerin, çocuklarının doktor ve mühendis olmalarını istemeleridir. Mesele,
basitçe, iyi bir gelir ve rahat bir hayat kaygısı değildir. Burada çok daha
derin bir şeyler olmaktadır. İslâm dünyasında “bilgi”ye her zaman gösterilmiş
olan an’anevî saygı, çağdaş dünyada kendisini bilgi olarak takdim eden şeye,
yani mesleğe kaymış bulunmaktadır. Bu durum, bilgiye ilişkin herhangi bir
an’anevî tarifin tıb ve mühendisliği değerli ilimler sıralamasının en alt
basamağına koyduğu vakıasını görmezlikten gelmektir; çünkü bu tür bilimler, tam
bir insanîliğe ulaşma konusunda hemen hemen hiçbir pratik yararı olmayan tâlî
yahut üçüncü dereceden insanî konulara ağırlık verir. Tam tersine, bu
disiplinleri uygulayanlar açısından –özellikle modern şekillerinde- bunlar
insan olma yolunda bir engeldir. (…)
Tüm İslamî disiplinler
arasında, temel İlâhî ve insanî konulara dinleyenin kalbine işleyen bir dille
önem ve öncelik vermesi bakımından tasavvufun özel bir yeri vardır. Öteki
disiplinler, aklîleştirici özelliklerinden dolayı, sonu gelmez çözümleme,
tartışma, ayrıştırma ve bölümlemelere gitme eğilimi gösterirler. Bu tür aklîleştirme
yönelişlerinin aşırı bir biçimde takib edildiği Batı’da, netice Yaratıcı’nın
tablodan çıkarılması oldu. Alâka çerçevelerinin çok büyük bir kısmında,
Yaratıcı’ya öyle bir aşkınlık verildi ki, O, insanî dünya ile ilgisiz hâle
geldi. Gerçekten, Yaratıcı işe yaramaz bir faraziyeye, -bilim, teknoloji, iş
dünyası ve politika gibi- tüm önemli alanlarda rahatlıkla vazgeçebileceğimiz
bir şeye dönüştü. Bu modern görüşte, Yaratıcı hakkında ciddi hiçbir bilgi
edinilemez; işte bu yüzden dinî inançlarını muhafaza eden Batılıların çoğu,
inançlarının bilgi ve bilimle hiç ilgisiz yahut çok az ilgisi bulunduğunu
düşünmektedirler. Çok sayıda Hıristiyan “iman sıçraması” ve bu sıçramanın intaç
ettiği nihaî mantık dışılık içinde coşmaktadır. Öyle görünüyor ki, Yaratıcı’nın
gerçek dünya ile, yani modern mesleklerin ilgili olduğu alanla hiçbir alıp
vereceği yoktur. Müslüman modernleştiriciler, İslâm’ı Batı imajında bir
modernleştirme çizgisinin son noktasında Yaratıcı’nın ilgi ve ilişkisini O’nun
yaratmasına indirgemekle, gerçekten Batı sekülarizmini izlemiş olmaktadırlar.
Şimdi çoğu Müslüman, hayat verici özü budanmış Şeriat’e sahte sadakatin ve
Batı’nın “ahlâksızlığı”na karşı retoriğe dayalı uzun nutukların dışında,
modernleştirmeye hiçbir sınır görmedikleri bir çerçevede yaşamaktadırlar.
İslâm, deniyor bize, bu tür ahlâksızlıkları önleyecektir; ancak İslâm’ın modern
şekillerinin böyle bir etkisi olduğu konusunda hiçbir delil bulunmamaktadır.
Sufîler, kendilerine
kulak verenlerin, Allah’ın halktan sadece gâib değil, aynı zamanda hem âlemde,
hem de insanın ruhunda hâzır ve nâzır olduğunu unutmalarına asla izin
vermezler. Bu İlâhî hazret (presence)
insanlardan derûnî taleblerde bulunur ve bu taleblerin hiçbirinin bilim,
teknoloji ve siyasetle –bu kelimelerin modern anlamlarıyla- alıp vereceği
hiçbir şey yoktur. Mutasavvıflar, Allah’ın bizden istediği tek şeyin ruhumuz
olduğuna işaret ederler; dolayısıyla bizi, ruhlarımızı O’na vermekten alıkoyan
her şey, basitçe, bir yanıltma ve yoldan çıkarmadır.
Nazarî tasavvuf konusunda
hayranlık uyandırıcı olan şey, mutasavvıfların bu delilleri getirirken
kullandıkları entelektüel vasıtanın çok incelikli olmasıdır. Özellikle İbn
Arabî, dünya entelektüel tarihinin en büyük devlerinden biridir; dolayısıyla
onun bakış açısının on dördüncü yüzyıldan on sekizinci yüzyıla gelinceye –ve
Afrika’dan Çin’e- kadar ciddi İslamî düşünceye ağırlığını koymuş olması hiç de
tesadüfî bir şey değildir. Bugün İslâm dünyasında yaşanan çok sayıda trajediden
biri, Müslüman aydınların büyük bir çoğunluğunun İbn Arabî’yi, kolayca bir
kenara itilebilecek, sadece bir isim olarak tanımalarıdır. ‘Haa, evet,” derler,
“vahdetu’l-vucûd…”; sanki yüzlerce
cilt tutan yoğun, bilgi yüklü, derin ve büyüleyici kitab ve risalelerinde İbn
Arabî sadece, “Vucûd birdir” diyormuş gibi, ve sanki binlerce sayfa tutan
yazılar saçma sapan (haşv-i kabîh)
şeylermiş gibi. Bu tür insanların, vahdetu’l-vucûd
teriminin İslâm tarihi çerçevesinde ne anlama geldiği konusunda herhangi bir
fikirleri de yoktur. Bu durum, an’anevî olarak “katmerli cehalet” (cehl-i mürekkeb) denen şeyin muazzam bir
örneğidir.
Entelektüel miraslarını
meslekî saygınlık ve yüksek bir apartman için satanlar, “zaman değişiyor;
dolayısıyla tasavvuf ve benzeri ‘mistik’ yahut ‘batınî’ iş ve uğraşların modern
dünya ile bir ilgisi yoktur,” diye cevab vermektedirler. Evet, zaman değişiyor;
çağdaşlarımızın çoğunun düşündüklerinden çok daha fazla şekillerde. İbn Arabî,
değişen zamanlara “yeni yaratma” (halk-ı
cedîd) veya “yaratmanın her ân yenilenmesi” (tecdîdu’l-halk fî kulli ânât) demektedir. O, bize zamanı
değiştirenin Allah olduğunu, dolayısıyla bu gerçeği unutmanın tam bir ahmaklık
olduğunu hatırlatır. Modern, sekülerleşmiş Batı’da bile gittikçe daha çok
sayıda insan, zamanın hızla daha kötüye gittiğini kabul etmektedir. Bunlar
arasında yer alan çok sayıda ince düşünceli ve dikkatli insanların çoğu, modern
dünyanın, zahirî başarısının doruğunu aştığını, dolayısıyla, eğer işler aynı
minval üzere giderse, bu dünyanın bir felakete dûçar olacağını anlamaya
başlamışlardır.
Batı’da “ruhanîlikle”
ilgisi bulunan her şeye karşı uyanan ilgi –sözde “Yeni çağ hareketi- Batı
medeniyetinin yönünü ve gayesini yitirdiği şeklindeki herkese sinmiş duygudan
bağımsız değildir. Çok sayıda insan, yardım için Doğu bilgeliğine bakmaktadır;
Hinduizm, Budhizm ve Çin gelenekleri en gözde olanlardır. Bu tür Batılılar, bu
kürenin başka bölgelerindeki insanların, Batı’ya âit alışkanlıkların en aptalca
ve en sathî olanını kabul etmek, veya basitçe mekanistik ve mânâsız bir
“medeniyetin” çarkında başka bir diş olmak için kendi entelektüel ve ruhanî
miraslarını terk etmekteki sürat ve susuzluklarına sadece hayret edebilirler.
Batıda çok sayıda insan, insanî ve beşerî varoluşun son kalıntılarını
kurtarmanın yollarını ararken, dünyanın geri kalan kısmı yüzlerce ve binlerce
yıldır medeniyeti beslemiş olan şeyi terk etmeye can atıyor.
Kanaatimce, İslamî zihnî
donanım (intellectuality) modern
çağın en çetin ve âcil problemlerine en açık ve en bilgece çözümlerden birini
sunar. Ancak, modern ilim adamlarının bu konularda ilgi ve uzmanlıkları
bulunmadığından, bu çözümler Batı’da öne sürülmemektedir. Hatta bunlar,
retoriğe dayalı şikayetlere rağmen, Batı’yı kendisine hâlâ model olarak alan
İslâm dünyasında bile, çoğunlukla gündeme getirilmemektedir. Ben ve benim gibi
olan diğerleri, bu bilgeliği keşfetmek ve modern bir dille takdim etmek için
gayret gösteriyoruz. Öyle ki, makalelerimden bazısının şimdi Türkçeye çevrilmiş
olması, bana, daha fazla sayıda müslümanın kendi entelektüel gecelerinin
trajedisinin farkına varacakları ve kendilerini unutulmuş olan şeyi hatırlatma
görevine adayacakları ümidini taşımama izin vermektedir.
Kaynak: William
C. Chittick, Varolmanın Boyutları, Terc: Turan Koç, İnsan Yay., İstanbul 1997,
s. 7-14
VAHDET-İ VÜCÛD'A ANAHTAR
Varlık birliğine inanan
Allah ehlinin sözlerinden şu anlaşılıyor: Bütün kâinat tek bir vücut belirtir;
o da Allah'ın vücudu... Allah'ın vücudundan başka hiçbir şeyin vücudu yoktur.
Eşyânın çokluğunda görünen her şey, varlığını tek "zât"tan alır.
Şüphe yoktur ki, Allah, bu kâinatın ne kadar zerresi varsa, hepsine kendi varlığını
ve birliğini nakşetti. Onun içindir ki kâinatın topyekün zerreleri, o Zât'ın
varlık ve birliğine kesin delâletle işaret eder. Zannedilmesin ki, kâinatın bu
zerrelerinden birisi başlıbaşına vardır veyahut hepsi birden hakikî varlık
olarak mevcuttur. Bu eşyanın hiçbiri yokken, o, bir olan "zât" vardı.
Var olan, işte o "zât"tır ve ondan başka mevcut yoktur. Âlem denilen
mahlûklar da o "zât"a ait birlik ve varlığın işaretleridir.
Eşya ve hadiselerin
çokluğunda, bütün kâinat, bir ânda var görünür; öyle müthiş bir değişme hızı
var ki, bu sürat, bize her şeyi var gösterir. Aradaki yokluk hissedilemez. Zira
her ân, yokluğun peşini varlık, varlığın peşini de yokluk takip edince, uzun
bir müddet, her şeyde varlığın sürekli olduğu sanılır. Her ân ve lâhzada,
varlık ve yokluktan biri gelip bir gittiği için, ne gelenin geldiği, ne de
gidenin gittiği anlaşılır. Var sanılan her şeyin aslı yok olduğundan, İlâhî
nurdan bir kıvılcım olan iğreti varlığı yine yokluk takip eder; böylece
görünürde varlık, bir ışık ve bir sel gibi akar gider veya bir kıvılcım dairesi
halinde döner, durur. İşte bütün âlem, hakikî varlık kıvılcımlarının dairesi
içinde bir hayal gölgesinden ibarettir.
Biri var ki, başında da,
sonunda da, varolan O'dur; O'ndan başka var yoktur. Bu dünya "bir varmış,
bir yokmuş" meâlindedir. Yani ezellerin ezelinde bir zât vardı; ondan
başka hiçbir şey yoktu. O zâtın bilgisinde, bu âlemin böyle olacağı vardı.
Kendi vücudunun ışığı ile, o zât, bu âlemi var eyledi; bütün mevcutları, varlık
çehresiyle apaçık ortaya çıkardı ve görünür kıldı. Yani o zât, yine her ânda
bütün mevcutları varlıkla yokluk arasında gezdirir, varlıkla yokluk arasında
sanatını gösterir. Ezellerin ezelinde yok olan yine yoktur; isterse var gibi
görünsün... Ezellerin ezelinde var olan zât, herşeyi kucaklayıcı ve kendisinde
helâk edici mânâsıyle, var olandır. Var ve bir olan O'dur. O, birliğiyle ve
sınırsız kudretiyle her şeye kadirdir. O kudretinin yetkinliğiyle kendi zıllî
vücûdunu (varlığın gölgesini) sana ve bana ve âlemin her zerresine verdi. Bu
sayede sen ve ben, "senlik" ve "benlik"le seçilip
birbirimizden ayrılıyor ve farklı oluyoruz. Derinden derine kavrayabilmek
lâzımdır ki, biz, böylece, hayalî vücut taayyünüyle (belirişiyle) başka başka
görünüşler sahibi olmuş bulunuyoruz. Allah bu türlü, ezelî istidadımıza göre
herbirimize, kendisine doğru yol gösterdi.
"Herşeye
yaratılışını verdi, sonra doğru yolu gösterdi" meâlindeki İlâhî ifade, bu
sırra işarettitr. Evet; herbirimize, ezelî istidadımız gereğince, Allah,
hidayet verip, kendi vücut nuriyle kurtuluş bahşetti. Bu yüzden, "mutlak
hikmet ve münezzeh adaleti" temsil eden kaderden, herbirimiz için hoşnut
ve razı olmak icap etti.
Bu mesele, bir akıl ve
şuur işi değil, bir zevk ve vicdan işidir. Bu meseleyi sadece ve vicdan işi
olarak bildikten sonra, kendi varlığına itina eden ve senlik, benlik dairesinde
Hakk'ın varlığından başka bir varlığın olduğu düşüncesine sahip olarak, hakikî
varlık fikrinden uzak, o varlığın tahsiline çalışan, boş yere zahmete girmiş
olur. Böyle bir telâkkinin sonu, her işde felâket ve nedamet, sonunda da ateşi
haketmektir. Kendi öz varlığını görüp ona itimat edenin hali yamandır. Fakat,
kendimizden o gölge varlığı nefyederek, silip yok ederek, varı ve varlığı
sahibine verecek, teslimiyet yoluna girecek, yokluğa bürünecek ve bu hal içinde
huzura kavuşacak olursak, Hakk'ın varlığı öyle tecellî eder ki, o varlık
tükenmez, genişliğinin nihayeti bulunmaz ve hudutsuzluğunun idrâki olmaz. Bu
öyle bir vahdet meydanıdır ki, onda işin çokluğundan zahmeti duyulmaz. Mademki
kendi varlığımızı görmedikçe bize hiçbir zahmet yoktur, o halde, Hakk'ın mutlak
varlığı sayesinde rahat ve huzur içinde bakî yaşarız. İşte bundandır ki, tevhid
mertebelerine tam bir dikkatle riayeti tenbih etmek, vazgeçilmez bir
ihtiyaçtır.
Kaynak: Esseyyid
Abdülhakîm Arvasî, "Tasavvuf Bahçeleri", Büyük Doğu Yay., Nisan 1983
İBDA MEKTEBİNDE MUHYİDDİN-İ ARABÎ
İbn Arabî Mektebini ihyâ
ediş... İBDA Külliyatı’nın kalbi “varlık” meselesidir. Mirzabeyoğlu’nun ve
takibçilerinin varlığa bakışı son derece dinamik. Mirzabeyoğlu varlık bahsi
çerçevesinde gerek anlayıp iktibas ettiği gerekse orijinal icadı, ibdaı ve
terkibi ile, düşünen insanı hayran bırakan dinamik bir varlık anlayışı sunuyor.
Onun varlıkla ilgili kelimelerine geçmeden önce bazı hususlara değinmek
istiyorum.
İbn Arabî, ne zâhiri
ihmal eden ne de bâtını yanlış tevil eden biriydi. Onun dilindeki bazı zor
mânâlar daha sonraki dönemlerde defalarca şerhedilmiştir. Pek çok tenkidi
yapıldı. Savunucuları da kalabalıktır... Suyûtî'den Sübkî'ye zâhir ilimlerde de
derinleşen ulemânın en meşhurları, Şâ’râni'den İmam-ı Rabbâni’ye tasavvuf
denizinin en yetkin kaptanları onu savunmuş ve gerektiği gibi kritiğini
yapmıştır. İmam-ı Rabbâni’de bu kritik zirveye çıkıyor. Konu tam benim konum
ama yeri olmadığı için uzatmayacağım. İbn Arabî’nin, inancın ve hukukun temel
formlarını korumadaki hassasiyetini merak edenler onun hayatına baksınlar:
“Zulmü önle! Senin
devletinde yavaş yavaş söz sahibi olmaya çalışan ve ilerde sesini kısma
istidadı gösterecek gayri müslimleri şımartma. Onlar ki Hakkı örttüler. Ona
şirk koştular. Mazlumu koru, haklarını gözet!” Bu sözler, onun doğrudan bir
siyaset adamına söylediği sözlerdir; dönemin Anadolu Selçuklu Sultanı'na...
Dostu düşmanı her
tarihçi, onun hiçbir namazını ihmal etmediğini, mütevazi olduğunu, hakkı söylemekten
çekinmediğini ve Şeriatı tam mânâsıyla yaşamaya çalıştığını söylüyor.
Dolayısıyla konuyu bilmeyen birinin paldır küldür İbn Arabî şöyleydi böyleydi
demesi ne kadar yanlışsa, onun zâhiri ihmal ettiğini, zâhirden tamamen kopuk,
dolayısiyle de sapık bir bâtınîliği savunduğunu söyleyen de yanlıştadır.
Bu derin mevzû öyle bir
mesele ki, insan öz olarak kabul ettiğini çok öne çıkarıyor ve kabuğu
korumuyorsa özün yok olması mukadder hale geliyor. Öze önem vermiyor, "ben
tamamen zâhiri yapmak istiyorum" diyor ve özle ilgili tefsirleri,
yorumları kabul etmekten kaçıyorsa, insanın insan oluşunu inkâr ediyor ve şekle
saplanıyor... Oysa İnsan günlük dille asla tarif edilemeyecek yanları da
bulunan, temelde ruh yönü kuvvetli varlık! Tarif adına “dır”li “tır”lı ortaya
koyduğunuz her kayıd onun sonsuzla, zabtedilemezle bağlantılı yönünü
incitiyor...
Bir insanın Allah’a
inanış tarzını, o insanın içindeki yüksek hisleri tamamen aklî melekelerle,
Aristo mantığıyla, birkaç tane kaideyle ortaya koyup, sen bunu yapacaksın,
bunun dışına çıkamazsın demek ne mümkün?..
Nice yıllar ben de sâde
akılda aradım çareyi; Kâdı Abdülcebbar'ın Muğnî'sini devirdim, İbn Rüşd'ü
yuttum, "akıl tek rehber" diyenlerin İranlısından sözde Selefîsine
çoğunu okudum; çağdaşından kadîmine Arabçasından okudum, metinler okuttum!
Nereye dayandım? Çöküş, teslimiyetçilik, müsteşrıkların sunduğu samanaltından
irtidad ve gâvurlaşmanın sınırı!
Ama Allah biliyor ya,
içimde babamın bir zamanlar sunduğu tasavvuf demeti, hocamın okuttuğu mis gibi
Maturidiye akaidi [=Nesefî metni ve Emâlî manzumesi ] ve Fetih Sûresi
tefsirinin belli belirsiz bir ışığı parlarmış daim... Ve nihayet ân gelip İBDA
Mimarı’nın "Temel Meseleler" altbaşlıklı “Kültür Dâvâmız” adlı eserini
okuyuşum! Elektriğe tutulmuşçasına sarsıyor düşünen insanı! Bu kitaba felsefî
gözle bakarsanız ancak Hegel ve Bergson gibi sistem kuran bir dahiyle mukayese
edebilirsiniz. Tasavvuf penceresinden bakarsanız Gazâlî'nin Munkız'ı, İbn
Arabî'nin Fusûs'u ve İmâm-ı Rabbânî'nin Mektûbât'ı mis gibi kokar bu kitabta,
yepyeni Sâlihî bir libasla! Ama yüreği yangın yeri olanlar anlar onu! Felsefe
"tarihçisi" vasıflı içi göçmüş kuru proflar her zaman nasibsizdir,
zaman zaman vicdanları resmî “söylem”lerine muhâlif şiirler döktürse de! Ve
kıskançlar da okumaz; okusa da derdiyle yanamaz bu kitabın...
İbn Arabî’nin inancın ve
hukukun temel formlarını koruduğuna işaret etmiştim... İşte böyle bir velînin
hayata ve kainata bakışı gerek Selçuklular gerekse Beylikler döneminde, hatta
Osmanlının izdihar asırlarında fikren yüksek tabakanın ana meşgalesi olmuştur.
Bunu bilmeliyiz.
Türkiye tarihinde çok
ciddi bir nazarî tasavvuf ve İbn Arabî geleneği vardır. Bu geleneğin bu
topraklardaki ilk dahi yorumcularından biri Davûd-i Kayserî'dir. Bu adam iyi
bir fakih, iyi bir müderristir. Aynı zamanda tasavvufî ilimlerde ve tabiî
ilimlerde ummandır. Orhan Gazi 1336’da ilk Osmanlı Yüksek Okuluna onu tayin
etmiştir. Onun zâhirî ilimlerle tasavvufu mükemmel bir şekilde
birleştirdiğinden bahseder müellifler. Evet... Hangimiz bu dehânın atom ve enerji
teorisinden haberdarız? Hangimiz onun suya verdiği mânâdan haberdarız? Hangimiz
onun “Nihayetü'l-Beyan Fî Dirâyeti'z-Zeman” adlı eserinde işlediği zaman ve
varlık anlayışından haberdarız... Hiç birimiz... Yahut konuyla meşguliyeti olan
belki birkaç kişi... Ona göre fizikî zaman, matematikî zaman ve mevcutlar
arasındaki ilişkinin ölçümü gibi konuları hangi babayiğit merak etti,
kütübhanelerin tozlu raflarında araştırma yaptı?
O bu konudaki
görüşleriyle Batı’da Aristo’yu ve İslâm dünyasında Ebul-Berekât Bağdadî’yi
aşıyor, onları eleştiriyor. Bağdadî baba filozoflardandır, eline su dökemez
herkes... Bu Kayserili bilginin tesirleri öyle geniş ki, Acem ülkesinin cins
zekası olan Molla Sadra, Arabların ansiklopedist sufi yazarı Abdülgani Nâbulûsî
ve Cezayir direnişinin kahramanı Emir Abdülkadir onun tesiriyle eser vermiş
müelliflerden birkaçı...
İşte muhteşem bir devlet
kurulurken onun bağrında böyle muhteşem zekalar vardı.
Ben Osmanlı’nın
büyüklüğünü görüp de, “Bu devlet sadece savaş devletidir” diyen ahmakların
hamakatine hep şaşıyorum. Osmanlı zamanındaki ticarî canlılık, hukuktaki
kalite, dahice siyaset ve medreselerin demin andığımız büyük müderrisleri
olmasa bu kadar büyür müydü bu devlet sanıyorsunuz?.. Evet, her yüce ve tesiri
büyük olayın hazırlayıcı mübeşşirleri olduğu gibi Osmanlı’nın da mübeşşirleri,
müjdecileri vardı.
Konu İBDA Külliyatı’ydı.
Biz bu Külliyat’da yazarın ruhî atalarından yeterince nasibdar olduğunu
görüyoruz. Bu Külliyat diğer yönleri ve rolleriyle birlikte bu topraklarda
söndürülen bir geleneği de yenileyerek diriltiyor. Gerek “Kültür Davamız” adlı
şahesere, gerekse “Hakikat-i Ferdiyye” adlı âbideye bu gözle bakmalıyız.
Varlık Bahsi
Kültür Davamız’ın bir
bölümünü okumak istiyorum, Arabça’ya çevirisini yaptım bunun, çok dikkatimi çektiği
için:
“Eşya ve hadiselerin
çokluğunda bütün kâinat, bir ânda var görünür, sonra yine aynı ân içinde yok
olur. Varlıkla yokluk arasında öyle müthiş bir hız vardır ki, bu hızın sürekli
inkılâpları bize herşeyi var gösterir ve aradaki yokluk hissedilmez; zira her
ân, yokluğun peşini varlık, varlığın peşini de yokluk takip edince, uzun bir
müddet içinde herşeyde varlık devamlı sanılır... Her ân ve lâhzada, varlık ve
yokluktan biri gelip biri gittiği için, ne gelenin geldiği ve ne de gidenin
gittiği anlaşılır. Var sanılan herşeyin ASLI yokluk olduğundan, İlâhî nurdan
bir kıvılcım olan iğreti varlığı yine yokluk takip eder; ve varlık bir kıvılcım
dairesi hâlinde döner, durur. İşte âlemlerin mecmuu, (=toplamı, S.A) hakiki
varlık kıvılcımlarının dairesi içinde bir hayâl gölgesinden ibarettir."
Hani gölge varlık
deniliyor ya, başka bir yorum da işte bu . Devam ediyor:
“Geleceği hayâl ediyoruz
geçmiş ise yok; tek ân olarak “hâl”de yaşıyoruz. Hâl, her yeni tecellide “var
olan” ve “olunacak olan-gelecek”e nisbetle olmamaya meyleden bir hakikattir;
zaman, vakı’aları doğuran vakı’a olarak bu. Değişmez olan “hâl” ve değişme
“hâl” içinde; varlık ve oluş, süreklilik içinde süreksizlik ve süreksizlik
içinde sürekliliği gösteren bu iki zıt deveranda...”
Ekliyor:
“Varolmak daha çok var
olmayla mümkün; devamdan bahsedebilmek için her şeyden evvel o şeyin “var
olması” şartı... Var olan ise, “var olmayla-varlığın olacak olana doğru oluş
tavrı ile” mümkün..."
"Öyleyse" diyor
Mirzabeyoğlu, -çok önemli bir noktadır bu- "varolma statik değil dinamik,
sabit değil hareketlidir; daima imkânlara açılmıştır".
Meseleyi burada
bırakacağım. Şunu söylemek istiyorum; buradaki ifadeler çok önemli. Cümleler
ağır. Fakat kendimiz ve âlem hakkında, mümkün olabilecek en yüksek seviyede, en
derin mânâda bir anlayışın sahibi olmak istiyorsak bu cümleleri idrak cehdiyle
yanmalıyız diyorum. Burada bizim âlemimizle (=halk âlemiyle) ilgili muhteşem
bir cümle var: “Varolma statik değil dinamik, sabit değil hareketli". Bu
çok önemli!
İBDA Külliyatı’nı özümseyen
bir insanın niçin yerinde duramadığını, zihnî ve bedenî aktivitelere nasıl
kendini attığını burada görüyorsunuz. İşte bu isteğin ana felsefesi, yani
hikemiyatı bu satırlarda. İnsan bu satırları okuduktan sonra, yerinde durması
mümkün mü?
İBDA Külliyatı’nın
cevâmiü'l-kelîm umdelerinden biri bu. Düşünün, bu umdeyi derinlemesine anlayan
bir takibçi hiç yerinde durabilir mi? Sürekli zihnî ve amelî bir hareket isteği
ile fokur fokur kaynamaz mı? Ben elimden geldiğince Batı düşüncesinden nasibsiz
kalmamaya çalışan biriyim. İslâm Medeniyeti tarihi içerisinde de gerek sûfîce
gerekse aklî tarzda yahut tamamen bâtınî tarzda ortaya konmuş bir çok hareket
felsefesini okudum. Arab dünyasında bulunduğum zamanlar içerisinde Arablarla
içli dışlı oldum; ne hadis ve fıkıhtan habersizim ne Arabça’dan ne de aklî
ilimlerden. Kültür Davamız adlı eser öyle güçlü ki, kendi kendime yakaladığımı
sandığım tecrid buudunun, ne kadar aşağılarda ve sığ kaldığını hissettim bu
eser karşısında. Bu samimi bir itiraftır. İster solcu ister zındık ister
İslâmcı olsun, muhatab eğer fikrin değerini biliyorsa, içindeki görüşlere
katılmasa dahi bu eserin gücünü takdir edecektir. Varlık, zaman, hareket,
ideoloji oluşturma, kâinata bakış, devlet, siyâset ve benzeri konulardaki temel
fikirlerini görünce elbette bu derinlik karşısında elpençe divan duracaktır.
Meğer ki uyuşuk, kıskanç ve nankör ola... Yani çevremizde bu tipler var.
Onların şerrinden Allah korusun...
Mirzabeyoğlu’nun Üslûbunda İbn Arabî Etkisi
Mirzabeyoğlu’nun
üslûbunda İbn Arabî etkisini anlatmak istiyorum sizlere. Birkaç cümle
söyleyeceğim burada. Şimdi İbn Arabî’nin Mirzabeyoğlu’na etkisi ne olabilir?..
Aslında Mirzabeyoğlu’nun dil bilip bilmemesi, hocaları ve benzeri konuları
teferruatlı bilmiyorum. Ancak görebildiğim şu özellikler kesinlikle mevcud:
a- Küllî
Kavrayış, Küllî Esaslardan Yola Çıkış
Hem İbn Arabî’nin
Fütuhat-ı Mekkiye ve Fusûs gibi eserlerinde hem de Mirzabeyoğlu’nun Kültür
Davamız ile "tefekkür ve hikmet" alt başlıklı Hikemiyat adlı
eserlerinde bu özellik mevcud. İkisi arasında gerçekten müthiş benzerlikler
var. Tabiî şu unutulmamalı: Velîlerin, âriflerin hayatını ve derin kelimelerini
Üstad’ın ağzından dinleyen ve buradan aldığı ışıkla sonsuzluğa kulaç atan biri
Mirzabeyoğlu...
b- Üretici İlham
Yeni fikirler, yeni kavramlar
üretici ilhâmın sahibi olmak bakımından İbn Arabî İslâm tarihinden en velûd,
kendi dönemini ve sonrasını en çok etkileyen yazarlardan biridir. Aynı özelliği
bu külliyat içinde görüyorum.
c- Serbest
Üslub, Derin Benliğe Dalış
Edebî eserlerde konuların
özel bir sistemle işleniyor oluşu ve derin benliğe dalış... İbn Arabî’nin
eserlerinde konular bazan bildik sırayla işleniyor. Yeri geldikçe bir konuya
temas edilip geçiliyor. Bazan da bir tedaî münasebetiyle görünürde farklı bir
konuya adım atılıyor. Aynı bakış İBDA Mimarı’nın, yani Mirzabeyoğlu’nun bazı
kitablarında mevcut.
Meselâ Tilki Günlüğü...
Onda kelimeler
birbirlerini çağırmakta, geceleyin hepimizin ortak dipsiz kuyusuna ardarda inen
kovalar hâline gelmektedir. Gün ağarmaya başladıkta bir bir zuhur ederler, kuyu
ağzına dolu dolu yükselerek... Altıgen bir kitab denizde kaybolmak yahut uygun
bir rüzgarla maksuda ermek, maksadı bulmak...
d- Muhteşem
Bir Terim İcad Etme Kabiliyeti
Demin işaret ettim, şimdi
de ayrıca işaret etmek istiyorum. İbn Arabî’de nasıl kendisinden öncekileri
tümüyle kavrayış, kendisinden sonrakilere de büyük bir miras bırakma bakımından
müthiş bir ıstılah üretme özelliği varsa, aynı ıstılah üretme kabiliyeti
Mirzabeyoğlu’nda da mevcud. Yani Türk dilinde, ruh, varlık, hareket ve oluşla
alâkalı kendine has terimler icad eden, eski terimleri yeni bir ruhla
canlandıran; bu terimlerle konuşan özel bir kitle oluşturan, benim görebildiğim
birkaç isimden biri Mirzabeyoğlu. Ve Mirzabeyoğlu’nun getirdiği kavramlar,
sürekli kendini yenilemeye müsaid kavramlar!
e- Tasavvuf
Bilmeyenlerin Anlamazlığıyla Karşılaşma
Yani İbn Arabî kendi
döneminde nasıl hikemiyattan, tasavvuftan habersiz kişilerce bazı konularda
belli eleştirilere muhatab kalmışsa, Mirzabeyoğlu’nun kitablarındaki derinlik
de bu tür eleştirilere yol açıyor. Bakınız, tasavvufî düşüncenin nasıl ortaya
çıktığı yahut nasıl geliştiğinden çok, o kavramların hangi mânâ için
kullanıldığı önemlidir; buradaki anlayışsızlıklarını İBDA’ya da
yöneltmektedirler.
f-
Takibçilerinin Ruhunu Her Yönden Kavraması
İbn Arabî nasıl varlık
hikemiyatı, siyaset, sırrî ilimler, iktisad, akaid, edebiyat gibi insan ruhunun
meraklı olduğu bir çok alanda eserler vermiş ve takibçilerini ruhen doyurmaya
çalışmış; onlara muhteşem bir âlem hediye etmişse, aynı çaba Mirzabeyoğlu’nda
da var.
Bunları böylece
işaretledikten sonra şunu belirtmeliyiz ki arada fark var... İBDA Mimarı kendi
zamanını yönetmeye talib olduğu için, dünya görüşünü ve aksiyon yöntemini izah
edişte gayet net ifadeler kullanıyor. Ve kendini sadece İbn Arabî ile
sınırlamıyor. Bu çok önemli. Doğuda ve Batıda bütün fikrî verimleri aksiyonu
için malzeme olarak kullanıyor. Kendi sistemi içinde belli noktalara
yerleştiriyor.
Kaynak:
Yukarıdaki yazı, Said Aykut’un, Akademya Faaliyetleri çerçevesinde 30 Nisan
1998 Perşembe günü Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi'nde verdiği "Bir
Fikir Ekolü Olarak İBDA" konulu konferansın Muhyiddin-i Arabî ile ilgili
bölümleri tarafımızdan seçilerek hazırlanmıştır. H.S.
Aylık
Dergisi, Ağustos 2008