PROF.
JAMES W. MORRIS İLE
İBN
ARABÎ ÜZERİNE
Röportaj ve İngilizceden Tercüme:
Hayreddin Soykan
Profesör James W.
Morris, Boston College Üniversitesi İlâhiyat bölümünde akademik hayatını
sürdüren, aslen Kızılderili ve 40 yıldır Müslüman olan Amerikalı bir
profesördür. Boston College’den önce, İngiltere’deki Exeter Üniversitesi’nde
İslâmî Araştırmalar Kürsü Başkanlığı yaptı, daha öncesinde Princeton
Üniversitesi, Oberlin College, Temple Üniversitesi, Paris ve Londra’daki
İsmailî Araştırmalar Enstitüsü’nde dersler verdi. Paris’teki Ecole Pratique des
Hautes Etudes’de, Malezya’daki Malaya Üniversitesi’nde ve Bosna-Hersek’teki
Saraybosna Üniversitesi’nde ziyaretçi profesör olarak görev yaptı. Sayısız
ülkeye inceleme gezileri düzenledi ve hem Avrupa hem de İslâm Dünyasında hâlen
çok çeşitli seminerler vermekte ve akademik çalışmalara iştirak etmektedir.
Chicago Üniversitesi Medeniyet Araştırmaları bölümünden 1971 yılında mezun
olduktan sonra, Harvard Üniversitesi’nde Yakın Doğu Dilleri ve Medeniyetleri
alanında 1980 yılında profesör oldu. Profesörlüğe kadarki akademik kariyeri
boyunca, Fas Casablanca’da, Fransa Strasbourg Üniversitesi’nde, Mısır’daki
Kahire Amerikan Üniversitesi’nde, İran’da Tahran İslâm Düşüncesi Akademisi’nde
akademik eğitimini ikmâl etti. Profesör Morris, sayısız uluslararası akademik,
yayıncı, araştırmacı kuruluşun seçkin mensublarından biridir. Başkanlığını
yaptığı Uluslararası Rumî Enstitüsü İstişare Konseyi yanında, Muhyiddin İbni
Arabî Cemiyeti, İngiltere’deki çok sayıda Ortadoğu ve İslâmî Araştırmalar
Enstitüsü, yine Amerika, Fransa ve İran’daki çok sayıda seçkin akademik
kuruluşun idare kadrolarında faaliyetlerini sürdürmektedir. Verdiği dersler
arasında, Tasavvuf, Tasavvuf Şiiri, Tefsir, Hadis, Kelâm, İslâm Felsefesi ve
Karşılaştırmalı Dinler başta gelmektedir. Çeşitli dillerde yayınlanmış sayısız
akademik makalesi ve diğer yazarlara âit birçok esere yaptığı kısmî katkılar
yanında, kendisine âit yayınlanmış bellibaşlı eserleri şunlardır: “Ahlâktan
Ruhî Tahkîke Adanmaya” (2007), “Ruh İlmi” (2006), “Aksettirici Kalb: İbni
Arabî’nin Futuhat-ı Mekkiyye’sinde Ruhî Zekâ” (2005), “Yönelişler: Bir Dünya
Medeniyetinde İslâmî Tefekkür” (2004), “İbni Arabî: Futuhat-ı Mekkiyye” (2002),
“Mürşid ve Mürid: Erken Tarihli Ruhî Bir Diyalog” (2002), “Sultanî Hikmet:
Molla Sadra’nın Düşüncesine Giriş” (1981) ve “İbni Meserre” (1973). Bazı
eserleri Türkçe, Arabça, Fransızca, Urduca, Endonezyaca, Boşnakça, Sırpça ve
Hırvatça’ya tercüme edilmiştir. Kendisiyle 23-28 Mayıs 2008 tarihleri arasında
İstanbul’da düzenlenen “Modern Çağ ve İbn Arabî Uluslararası Sempozyumu”
sırasında görüştük.
Aylık: Ben ve
arkadaşlarım, Aylık ve Baran dergileri için yazıyoruz. Sizinle Muhyiddin-i
Arabî üzerine bir röportaj yapmak üzere karşınızdayız.
J. Morris: “Baran” dediniz, Türkçedeki anlamı nedir?
Aylık: Farsçadan
geliyor aslında ve “yağmur” demek.
J. Morris: Tamam, Farsça’daki “Baran”! Ne güzel; hayatımda
seyrettiğim en güzel filmlerden biri de İranlı yönetmen ve oyuncu Mecid
Mecidî’nin “Baran” adlı filmiydi. Baran isminde bir Afgan mülteci kızın
hikâyesiydi filmde anlatılan. Bu ayrıca çok hoş, çünkü kendi şeyhimin (Nur Ali
Elahî, 1895-1974) geldiği yer ve benim bizzat ziyaret ettiğim yerlerden biri de
İran Kürdistan’dır. Kendisi vefat etti ve kızkardeşi de bir şeyh ve değerli bir
muallimdi (Malek Jân Nematî, 1906-1993). Benim manevî hayatım bakımından çok
değerli şahsiyetlerdir bunlar.
Aylık: Fikriyatımızın
üç kurucu şahsiyetinden ikisi de Kürd bölgelerinde yetişmiş yahut doğmuştur.
Üstad Necib Fazıl’ın şeyhi Abdülhakîm Arvasî Hazretleri en başta. Necib Fazıl’ı
duymuş muydunuz?
J. Morris: Adını işittim ancak teferruatlı bir malûmatım yok
maalesef.
Aylık: Türkçenin en
büyük şairi olduğu hususunda üzerinde mutabakat bulunan, fakat bizim için
ayrıca, “Büyük Doğu” ismiyle İslâmî bir dünya görüşünü sistemleştirmesi hasebiyle
bilhassa kıymetli olan bir fikir adamıdır. Bu arada, buradaki arkadaşlarımız
sizin ne kadar zamandır Müslüman olduğunuzu merak ediyorlar.
J. Morris: Bu sene itibariyle 40 yıl oldu.
Aylık: Tebrik
ediyoruz. Bilvesile, insanî sıcaklığınız, samimiyetiniz yanında, bu
hasletlerinizle içiçe olarak etnik bir farklılık izi taşıyan yüz ifadenizin de
çok hoş olduğunu belirtmeme izin veriniz. Amerika’da mı doğdunuz? Ayrıca,
nerede Müslüman oldunuz?
J. Morris: Evet, Amerika’da doğdum, ailem “eh işte” Hıristiyan
olsalar da, köken itibariyle Kızılderiliyiz, Cherokee kabilesinden. İşte bu
yüzden Fas’a gidip çöllerde Berberîlerle yahut dünyanın bu kısmındaki dağlarda
yaşayan Kürtler ve Afganlılarla gidip yaşamak beni daima cezbetmiştir.
Sorunuzun diğer kısmına gelince, Fas’ta Müslüman oldum.
Aylık: Az önce Necib
Fazıl’dan bahsediyordum. Liderimiz Salih Mirzabeyoğlu, O’nun bir numaralı
talebesidir. Kendisiyle henüz 15 yaşındayken tanışmıştır. Mirzabeyoğlu’nun
temel hedefi, bugün birbirinden ayrı düşmüş tüm İslâm ülkelerini birleştirip
tek bir devlet çatısı altında birleştirmek. “Büyük Doğu” da bir yönüyle işte
buna dair.
J. Morris: İslâm Ülkeleri Ligi…
Aylık: Evet, bir
bakıma öyle de diyebiliriz. Fikir ve aksiyon mektebimiz çevresinde bizler de,
gerek kültürel gerek siyasî faaliyetler yoluyla bu hedefe varma uğruna mücadele
ediyor, savaş veriyoruz. Bu açıklayıcı temel üzerinde, az önce ifade etmek
isteyip de yarıda kalan bir sözüm vardı, onu tamamlamak isterim. Sizin ilk
şeyhiniz gibi, bizim liderimiz Mirzabeyoğlu da Kürt bölgelerinde doğmuş ve ilk
çocukluğu yine bu bölgelerde geçmiştir. Soy itibariyle, Hazreti Peygambere
uzanan bir neseb çizgisi üzerindedir. Necib Fazıl’ın şeyhi Abdülhakîm Arvasî
Hazretleri, hâkezâ, yine Kürt bölgelerinde doğup yetişmiş bir büyük şeyhtir,
bir Nakşî şeyhi. Fikir ve hareketimiz de bu bakımdan, Nakşî temeli üzerinde
yükselen bir mânâ belirtir.
J. Morris: Türkiye’deki çok sayıda Nakşî hüviyetli cemaatin
varlığı husûsen dikkat çekici zaten.
Aylık: Her ne kadar
böyle bir Nakşî geleneğinin takibçi ve takdircisi olsak dahi, Muhyiddin-i Arabî
Hazretlerine de mümtaz bir değer ve ehemmiyet atfederiz ve sırf bu yüzden, yani
Muhyiddin-i Arabî Hazretlerine verdiğimiz bu müstesnâ kıymetten dolayı zaman
zaman bazılarınca kıyasıya tenkid edildiğimiz dahi olur.
J. Morris: Aslına bakılırsa, Şeyh-i Ekber’in silsilesi ile
Nakşî silsilesi arasında bir bağ mevcuttur.
Aylık: Bu çerçevede
size sormak istediğimiz birkaç soru olacak izninizle.
J. Morris: Buyrunuz.
Aylık: İlk ve galiba
en önemli sorumuz şu olacak size: Bildiğiniz üzere, İmam-ı Rabbanî Ahmed Farukî
Serhendî Hazretleri “müessir”de derinleşirken, Muhyiddin-i Arabî Hazretleri
“eser”de derinleşiyor. “Vahdet-i Vücud”çular “Her şey O’dur” diyor, buna
mukabil “Vahdet-i Şuhud”u öne süren büyükler “Her şey O’ndan” demekteler. Son
İslâm asrının yenileyicisi kabul ettiğimiz Salih Mirzabeyoğlu ise, “Her şey O
değil O’ndan; bu yüzdendir ki O” diyerek, bu iki ekolü “telif” ediyor ve
asırlardır birbirinden çok ayrı şeylermişçesine mütalaa edilen bu iki anlayışın
mahiyetlerinin aslında aynı olduğunu, bu formülasyonla isbatlıyor. Bu hususta
siz ne düşünüyorsunuz?
J. Morris: Bilmeniz gerektiği üzere, bunlar eski zamanlarda
kalmış ve bizi bir neticeye vardırmayacak tartışmalardır. Meselâ, Hindistan
örneğini verdiğiniz için söylüyorum, o dönemin önde gelen şahsiyetlerinden olan
Nakşî Abdurrahman Câmî, o güzelim şiirlerinden birinde “Heme Ost, Heme Ost”
(Her şey O’dur) der. Bu Hallâc için de, İbni Arabî dahil, her şeyde O’nun
vechini gören tüm büyükler için de cârîdir. Ama İbni Arabî başta, büyüklerin
hepsi, aynı zamanda, “fark”, “cem”, “fenâ” ve “bekâ”nın da sözkonusu olduğunu,
tüm durumlarda önemli olanın “aynü’l-cem” (bütün zıtlıkları zâhirde ve bâtında
mahvolmuş bulmak) yahut “bekâ ba’de’l-fenâ” (yok olduktan sonra var olma-ölümsüzlüğe
erme) olduğunu da ifade ederler. Elbette, kendinizden geçtiğiniz ve “her şeyin
O” olduğunu söyleyebileceğiniz kimi manevî sarhoşluk ânları bulunabilir veyahut
bunların, o tecrübeyi yaşayanların bizzat “hissediş”leri anlamında doğru olduğu
da söylenebilir ancak, “hakikat”, Allah Resûlü’nün, yine O’nu halkalayan büyük
sahabîlerin gördükleridir, hatta O’nun, Hazreti Ebû Bekir gibi büyük
sahabîlerde Hakk’ı nasıl gördüğüdür. Her ne kadar İslâm büyükleri, hakîmler ve
âlimler nezdinde böylesi tartışmalar yürütülmüşse de, aynı şekilde dil
sürçmeleri nevînden, aslî değil de ârızî birtakım haberler gelmişse de,
gerçekte daimî ve hakikî olarak “Her şey O’dur” diyen hiç kimseyi hiçbir yerde
bulamazsınız ve bunlar, bir noktadan sonra, halkın bilir bilmez içine daldığı
ve dillendirdiği iftiralar raddesine varmaktadır, çocukların oynadığı çamur
topu oyununa döndürülmektedir, kısacası bu bahisler yanlış anlaşılmaktadır.
Başın başında, Kur’ân’da
da buyrulduğu üzere, her şeyde, ruhlarımızda, ulaşabildiğimiz her ufukta O’nun
âyetleri, işaretleri vardır. İbni Arabî başta, tüm muallimlerin bizlerden
bilhassa istedikleri de, işte bizi Allah’a götüren, bizi O’na doğru cezbeden ve
O’nun her yerde hâzır ve nâzır oluşuna delâlet eden bu “âyet”leri görmemizdir.
Tabiî ki, insanların bu kemâl seyrinde kendi nefslerini unuttukları,
kendilerini göremez oldukları demler ve bu demlerde “şatahât” nevînden ve
manevî sarhoşluktan neş’et eden ânlık duygu ve ifâdeleri de olur. Ne var ki bu,
dâimî ve kalıcı bir makam yahut durum değildir. Ezcümle, hayatım boyunca ben,
bugüne kadar, bu tarzda “Her şey O’dur” diyen hiç kimseye rastlamadım.
Böylesi “yanlış”
kanaatlere saplanmakla itham edilen büyükler, aslında Allah’ın her yerde hâzır
ve nâzır oluşunu kendi dar ufuklarımıza, dar inanç ve görüş çerçevelerimize
hapsetmememiz, O’nu dar kalıblarla sınırlandırmamamız için bizleri
uyarmaktadırlar.
Aylık: Sanıyorum,
meselenin kökünde Tasavvufun mânâsına dönük yanlış bir tutum, yanlış bir bakış
ve anlayış asıl rolü oynuyor ve Muhyiddin-i Arabî Hazretleri, bu tutum, bakış
ve anlayış sahibleri nazarında sadece bir “bahane” teşkil ediyor.
J. Morris: Tam da dediğiniz gibi, temelde birer “bahane”dir
bunlar. Meselâ Vahhabîlerin, bu bakımdan daima savaşmaları gereken bir
“bahane”si mevcuttur, başka türlü yapamazlar. Yine, bırakınız Tasavvufu veya
bir unsur olarak İbni Arabî’yi, Hazreti Peygamberin bizzat yapıp söylediklerini
reddetmeleri, hatta Hazreti Peygamberin kabrini yerle bir etmeyi dahi hayâl
etmeleri sözkonusudur; şartlar müsaid olsa bunu bile yapmaya teşnedirler. Yani,
hep bir “bahane”si, hep bir “kavga”sı olanların, ne bahanesi ne kavgası biter;
biri olmazsa öbürü icad edilir, İbni Arabî olmasaydı başka birini yahut yahut
başka bir şeyi ortaya atacaklardı.
Ancak, burada asıl
önemli olan husus şudur: Eğer biz Kur’ân’a uygun bir hayat sürdürecek olursak,
insanlar bize zaten sırtlarını dönmez ve söylediklerimize kulak verir,
yaptıklarımıza dikkat kesilir. Şayet Hazreti Peygamberin getirdiği ruhla
davranırsak, O’nun hadislerine, ahvâline muvafık bir hâllenme ve mâletme
gayretimiz olursa, çevremizdeki insanların hâl ve hayatlarının da bu
istikamette değiştiğini müşâhede edebiliriz. Yani, kimseyle atışmak, tartışmak,
cedelleşmek zorunda değiliz. Müslümanların asıl unuttukları nokta burasıdır.
Cedelleşmeyi yirmi ayrı yerde kınar Kur’ân.
Aylık: Haklısınız.
J. Morris: Sükûnet, sükûnet. Sadece bu mesele değil, çoğu
durum için de bu hakikat cârîdir. Dediğim gibi, siz Kur’ân ahlâkına, Allah
Resûlü’nün ahlâkına bürünmeye çalıştıkça, böyle bir hayat sürdükçe, tartışmaya
ve tartışmalardan müteşekkil kılavuz kitablara ihtiyaç da duymayacaksınız.
Aylık: Galiba, bu
biraz da bizim “hâl”den, hakiki İslâmî ruhtan ne derece uzak düştüğümüze bir
nişâne oluyor, yani tüm bu kavgacılığımız, tartışmacılığımız, daima böyle bir ihtiyaç
içinde bulunuşumuz. Mesele sadece Vahdet-i Vücûd ve Vahdet-i Şuhûd
tartışmasından ibaret değil. Her sahada bu böyle. Muhyiddin-i Arabî
Hazretlerinin söyledikleri, yazdıkları ve yaşadıkları da, işte bu zâviyeden
baktığınızda bir “hâl”dir, O’nu gerek gördüklerinde tenkid eden büyüklerinki de
aynı şekilde bir “hâl”; yani, bir dedikodu, bir kaal, bir çekişme ve atışma
değil. Bu son kısım, hakikatte var olmasa da herşeyden bir cedel mevzuu
çıkarmak, onların hâlleriyle hâllenmeyen bizim gibilere kalıyor maalesef.
J. Morris: Evet. Aynı çizgide, insanların ağzında bir “dâvâ”,
“Hakk dâvâsı” lafıdır gidiyor. Aslına bakarsanız, “dâvâ”, insanları genelde
öyle lâfını etmekle pek etkileyen bir şey de değildir, pek bir yararı yoktur
bunun. Aynı yere geleceğim; şayet “hakikat”i yaşar ve konuşursanız,
çevrenizdeki herkes sizin işaret ettiğiniz yere doğru zaten yönelecektir.
“Hakikat” zaten herkesin istediği bir şey değil midir? Yani, bağırmanıza gerek
yok, çünkü sattığınız bir şey yok, siz sadece “yaşıyorsunuz”.
Aylık: Kuşkusuz.
Kalbler, Allah’ın elindedir; kalbler üzerinde O’nun tasarrufu vardır.
Gayretimiz, yalnızca kalbimizi O’na açmak ve ancak böylelikle, yani bizzat
yaşadığımız bu “hâl” ile insanlara tesir edebilmek. Çünkü “Söz, kalbten gelince
kalbe tesir eder” ancak, şayet kalbimizde bu mânâda tesir edecek bir kabiliyet,
bir muhteva, bir Hakka yakınlık yoksa, o hâlde bağırıp çağırmaya ve nâfile yere
insanları “Hakk’a dâvet etme”ye de bir mahal bulunmasa gerek. Sizde mevcud
olmayan bir şeye dâvet gibi, pek bir tesiri de olmayacaktır bunun. Payımıza
düşen tek bir şey kalıyor geriye: Tartışmak, çekişmek, döğüşmek, dedikodu
yapmak…
J. Morris: Evet. (Tebessüm ediyor). Sorularınıza devam
edebilirsiniz.
Aylık: Şimdi, bir
diğer soruya geçmek istiyorum o hâlde. Sizin nazarınızda Tasavvufun, husûsen
Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinin, Müslüman yahut değil, tüm beşeriyet için,
insanlığın geleceği için, rolü, mânâsı ve ehemmiyeti nedir?
J. Morris: Çok yönlü ve zor bir soru elbette. Müslümanlar
için Tasavvuf bir başkadır, diğerleri için daha bir başka, tabiî bir de
Müslümanlar içinde görünüp de Tasavvufu reddeden bir diğer grub için çok daha
başka.
Aylık: Çok çeşitli
çevrelerden okuyucularımız olacaktır. Sorumuzun çerçevesini bu yüzden biraz
geniş tutmak istedik.
J. Morris: Her üç grub için de geçerli olabilecek önemli bir
tesbitle başlamak istiyorum. Öncelikle size düşen, insanların İbni Arabî’yle
ilgili inanç ve kanaatlerini, onları gerçekten iyi İbni Arabî tercümeleriyle
tanıştırarak, İbni Arabî hakikaten ne yazdıysa onu en doğru biçimde aksettiren
sağlam tercümelerle muhatab kılarak, onları İbni Arabî’nin yazdıklarını
okuyabilir seviyeye yükseltmek olmalıdır. Bugün için iyi bir tercümeden kasıd,
gerekli olan her noktada, lüzumlu açıklama yahut yorumları arzedebilici, meselâ
âyet ve hadisler için aydınlatıcı izahatları takdim edebilici, yani çok çeşitli
okuyucu yapılarından gelebilecek muhtemel soruları hemen o ânda
cevablandırabilici olmasıdır. Okuyucuların bir kısmı İslâm hakkında fazla
bilgisi olmayanlar olacaktır; misâl bâbında, hadis, ahbâr, sîret ve benzeri
bahisler üzerinde yeterli altyapıları olmayan okuyucular olacaktır, işte
böylesi bir kesime İbni Arabî’yi takdim ederken, onları İslâmî kültüre en geniş
mikyasta açmak ve gerekli izahatı her adımda sunmak zorundasınız. Ezcümle, İbni
Arabî’den birkaç pasajı yalın biçimde kelime kelime çevirerek kimseyi İbni
Arabî’yle tanıştırmış olmazsınız. Meselenin zâhirî tercüme cebhesi bir tarafa,
İbni Arabî’nin yazdıklarının sizin ruhî tecrübenizle, müfekkirenizle,
kalbinizle de derinden alâkası vardır.
Aylık: Sahib olmanız
gereken malûmat temeli de cabası elbette.
J. Morris: Yani, böyle bir bilgi, böyle bir ilim temeli
bulunmaksızın, İbni Arabî’ye gerçekten ulaşmış sayılmazsınız. O hâlde şu
noktanın belirtilmesi elzemdir: İbni Arabî’yi popülerleştiremezsiniz,
basitleştiremezsiniz, sadeleştiremezsiniz. Kaldı ki, Tasavvuf dairesinde
yeralan şiirler, merâsimler, Tasavvufun diğer tâlim ettirdikleriyle beraber her
kültürde, her bölgede, her tarikatta karakteristik olan tüm bu biçimler, Tasavvufa
ve tatbikatına nüfûz bakımından, hepsi birlikte vazgeçilmezdir. Bunlar
ziyadesiyle mühimdir. Meselâ bir Nakşibendîliğin Kırgızistan’daki,
Hindistan’daki, Pakistan’daki, buradaki veya Fas’taki tatbikatında mevcud olan
kimi unsurların, kendi başına bir ehemmiyeti sözkonusudur. Tabiî ki bu saydığım
hususiyetler, Tasavvufun özünü ve an’anevî formlarını değiştirici değildir
ancak, onu kuvvetlendirici bir keyfiyettedir. İbni Arabî’ye daha iyi nüfûz
etmekle ilgili böyle bir girişten sonra sorunuza dönersek; bugünün dünyasında
İbni Arabî’nin ehemmiyeti, O’nun tarikatın, Tasavvufun, ruhî yolun “İslâm’ın
kalbi” olduğu hikmetini insanların anlamasına yardım etmesidir. Bu sebeble O,
Vahhabî, Selefî gibi uç telâkkilerin empoze etmeye çalıştıkları karşısında bir
savunma, bir muhafaza hattı olmak bakımından çok önemlidir. Bu sınıftan öyle
insanlarla karşılaştım ki, şuydu söyledikleri: Peygamber, insan olarak hiç de o
kadar önemli bir şahsiyet değildir, o yalnızca bir elçidir; yani ne hadis ne
mezheb o derece mühimdir, ne varsa zaten Kur’ân’da vardır, başkalarına ve
başkalarının söyleyip yaptıklarına hiç de dikkat etme lüzûmu yoktur. Ne büyük
bir cehalettir bu. Oysa Allah Resûlü, “Âlemlere rahmet” olarak gönderilmiştir.
İşte bu zâviyeden baktığımızda, diğer Mutasavvıflarla birlikte İbni Arabî,
zikrettiğim türden sapkınlıklar karşısında en başta bir “savunma”dır
Müslümanlar için.
Diğer Müslümanlar için
İbni Arabî’nin ehemmiyetine bakarsak, İbni Arabî bizim için, belki Tasavvuftan
da önce asıl mevcud olanın sadece İslâm, hayatın her cebhesinde ve tüm
Müslümanları kuşatıcı biçimde yaşanacak bir İslâm olduğunu hatırlatıcıdır. O,
Magrib’ten, Endülüs’ten, Maşrık’a, Doğu’ya geldiğinde, Müslümanları Tasavvufun
bambaşka bir vechiyle tanıştırmıştır. “Rûhu’l Kuds” adlı eserindeki gibi, o
muhteşem eserlerinde bir İslâm toplumunun her katmanından gelen insanları,
kadınları, çocukları, gençleri, yaşlıları, değişik meslek erbâbını, tanıdığı
şeyhleri, hayatın içinden ortaya çıkan tüm bu evdeki, camideki, sokaktaki şahıs
ve şahsiyetleri Tasavvufî bağıyla birlikte dile getirmiş, bir deyişle,
Tasavvufu cemiyet hayatının içine sokmuştur. Yine tüm bu insanların, kendi
toplumları için, bir deyişle, Allah’ın gönderdiği elçiler, işaretçiler olduğunu
göstermiştir. Çünkü O, Doğu’ya geldiğinde, her yerde halktan kopuk
diyebileceğimiz birtakım binalar, müesseseler, tekkeler, vakıflar, paranın ve
gücün kendisine bağlı olduğu ve halka hâkim başka başka güçler yanında kimi
münzevî ve halktan uzak tarikat müesseselerinin varlığını müşahede etmişti.
Yani, ruhî yol, tarikat, münzevî ve dar bir çevreye hapsolmuş, ancak halkın
geneline yaygın bir cehalet de diğer tarafta hükmünü icrâ etmekteydi. O,
böylelikle, bu dar ve seçkin çevrenin, yozlaşmış halk kitlesinden uzaklığını
tesbit etmişse de, neticenin bir halktan kopukluk olduğunu ve halkı kendisiyle
baş başa bırakmak meâlinde bulunduğunu da farketmiştir. Elbette Abdurrahman
Câmî gibi bazı büyük Mutasavvıflar, âlimler, fikir adamları, halkı eğitmiş ve
müsbet çizgide değiştirmişlerdir ancak, İbni Arabî’nin husûsen getirdiği
istikamet, Tasavvufun dar bir seçkin çevre için değil, tüm Müslümanlar, tüm
insanlar için olduğudur. Bu nokta, Tasavvufun çok değişik bir şekilde
kritiğidir, ele alınışıdır ve başlı başına önemli ve dikkat çekicidir. İşte bu
ifade ettiğim husus, Tasavvufun tüm Müslümanlar için belirttiği ehemmiyete
dair, İbni Arabî vesilesiyle arzetmek istediğimdir.
Şimdi, Müslümanlar ve
modern dünyada yaşayan diğerleri açısından İbni Arabî’yi değerlendirmeye
gelince… Öncelikle ifade etmek istediğim husus şudur ki, yaşadığımız zaman
itibariyle hemen farkedeceğiniz şey, aslında bir medeniyetler savaşının
bulunmadığıdır. Çünkü medeniyetler artık ölmüştür, bence bugün varolan,
barbarlıkların, câhiliyelerin savaşıdır. Açıkçası, günümüz dünyasında dinî
sâikler temelinde Hindularla Katolikler, Budistlerle Protestanlar çatışıyor
değildir, tam tersine, dünyanın büyük çoğunluğu bakımından insanlar,
televizyonun başrolü oynadığı bir tüketim kültürü dinini yaşıyor ve paylaşıyor
gibidir. Böyle bir perspektif üzerinden devam edersek, insanlar bir yönden
belli bir cahiliye dönemini yaşıyor olabilirler fakat, bu o kadar da kötü bir
cahiliye değil bana kalırsa. Şöyle ki, iki çeşit cahiliye var ve ilkinde
insanlar, hakikate susamış bir cahiliye içinde, bir çeşit hakikat ışığının ve rehberliğin
ortaya çıkmasına dönük bir açlık ve susuzluk içinde. Diğer yandan, bir de
tehlikeli olan, “cehl-i mürekkeb” ifade eden cahiliye var ki, hakikati bilen
benim ve sen benim fikrimde olmadığın için öldürülmeyi hak ediyorsun diyen.
Ben çok seyahat eden bir
insanım, hem ondan biliyorum, hem de size oğlumdan bir misâl vereceğim şimdi.
Onu Fas’a göndermiştim. Çünkü Fas, Müslüman bir kültüre mâlik, gelenekleri
güçlü bir ülkedir. Kendim de gençken oraya gittiğimde bir Ticanî şeyhiyle
tanışmış ve kendisiyle bir süre birlikte yaşamıştım. Bu, bâtınî bir bağ değildi
belki ama, evinde o kültürü yakından müşâhede etme fırsatı bulmuştum. İşte
benim gidişimden 30 yıl kadar sonra, bu kez oğlumu gönderdim oraya. Dönüşünde
şöyle dedi oğlum: “Baba, senin yaşında olanlar, tüm yaşlı insanlar aynı senin
gibiler, camiye gidiyor, zikir yapıyor, ilâhi söylüyor, Kur’ân tedris
ediyorlar. Ama benim yaşımda olanlara gelince, onlarla aynı müziği dinliyor,
aynı filmi seyrediyor, aynı video oyununu oynuyoruz.”
Diyeceğim o ki, içinden
geldikleri kültürün ötesinde, dünyanın her yanındaki genç insanların yaşadığı
bu ortaklık, bir anlamda dine benziyor fakat, aslî anlamıyla da değil. Çünkü
din, bizim kim olduğumuzla ilgili esasî bir parçasıdır benliğin. Bugünün
gençliği de, böyle baktığımızda, yeniden Hakk’a dönüşün, O’nun yolunda gidişin
günümüze uygun biçimlerinin bir arayışı içerisinde. İşte burası, tam da İbni
Arabî’nin her dinden insan için niçin eşsiz bir değer ve fayda teşkil ettiğinin
cevabının bulunabileceği yerdir. O, klasik anlamda bir inanç sistemi empoze
etmez. Elbette, söylediği her şey İslâm dairesindedir. Lâkin, işleyiş tarzı
bildik muallimlerden ve onların didaktik tarzlarından farklıdır. O’nun bizde
temin etmeye çalıştığı şey, kendimizle, hakikatle, gerçeklikle Hakk arasında
ruhumuzda bir bağ kurmaktır, bunu bizim kurmamızdır, Hakk’ı içimizde görmek ve
bulmaktır, O’nun yegâne gâyesidir bu. Yine O, içimizdeki bu bağı bizde
berraklaştırmaya çalışır ve kendi şahsî tecrübemizin nihaî gayesi olarak, işte
bunu sağlamamıza çalışır.
Tabiî şu var; herkesin,
bunu, sırf İbni Arabî’nin o büyük uzmanlaşma gerektiren ve hakikaten zor
yazılarından çıkartmasını bekleyemezsiniz. Fakat, şu olur ve İbni Arabî’den
ilham alan insanlar dışarı çıktıklarında, Mevlânâ’nın, Konevî’nin, Câmî’nin, tüm
büyük şeyhlerin kendi zamanlarında öğrettiklerini, tatbik ettiklerini, İbni
Arabî’nin bu eserlerinden tüten bir ruhla sanki çevrelerinde okumaya başlar,
öğrendiklerini “tahkik” yoluna girerler.
Yönetmen Fatih Akın’ın
“Hayatın Kıyısında” adlı ve “bu hayatın diğer yakası” diyebileceğim bir filmi
var. Burada, bir yönüyle hayattaki kaderciliği, zorunluluğu, cebriyeyi görür
gibi oluyorsunuz. Ama aynı zamanda, daha geniş bir perspektiften baktığımızda,
Allah’ın kulunu nasıl daha üst bir gayeye doğru istikametlendirdiğini, size o
imkânları açtığını da müşahede edebiliyorsunuz. Elbette, bakış açınıza göre,
filmin siyasî mesajına, Kürtlere dair yönüne de işaret edebilirsiniz. Ancak bu
sizi o kadar uzağa ve derine götürmez. Burada asıl dikkat edilecek nokta, bence,
insanların nasıl “Rahmet”e dönme ihtiyacı içinde olduğuna yönelik birtakım
dersler sergilenmesidir. Görüyoruz ki, filmde “aşk” doğru bir istikamet veriyor
belki kişiye, ne var ki, tercih edilmiş bir “siyaset” yanlış istikamet ve kötü
neticelere yol açıyor. Zaten böyle olmuyor mu çoğu?
İşte bunun gibi,
verdiğim tüm derslerde ve eğitim çalışmalarımda, filmleri kullanırım ben, öyle
tepeden ve direkt konuşan, didaktik filmleri, hani şu “dâvâ” filmlerini değil
meselâ. Benim talebelerime seyrettirdiğim filmler, fikir ve hadiseleri bir
“ayna” gibi seyircisine tutan ve hakikatleri bu yolla sergileyen filmlerdir.
Hiç kuşkusuz, bunların arasında Kur’ân’dan, Hadis’ten ve büyük şeyhlerin söz ve
hayatlarından alınmış muhtevâsı bulunanlar da olur bazen. Ancak, yine bu filmler
de, seyircisine “Size İslâm’ı öğreteceğim, dâvâyı öğreteceğim!” diye bağıran
didaktik filmler değildir aynı şekilde.
Aylık: Sözleriniz tam
da Andrei Tarkovski’nin “Ayna” filmini ve onun sinematografisini hatırlattı
bize.
J. Morris: Evet; ve bu işe de yarıyor. Şayet ben “Size
İslâm’ı öğreteceğim!” demiş olsaydım, “Ben hiç de merak etmiyorum, zaten
biliyorum, teröristleri de görüyoruz zaten!” deyip peşinen kendisini kapatanlar
olurdu. Fakat, filmleri kullandığımda, Mevlânâ’nın şiirlerini okuduğumda, ilâveten
bazı müzikleri yahut kimi zikir ibârelerini dinlettiğimde, tesiri bambaşka
oluyor bunların.
Aylık:
Saydıklarınızın tümü “vesile” zaten; maksada vâsıl kılan, ulaştıran.
J. Morris: Tabiî, hepsi vesile, hatta dünyanın kendisi zaten
bir vesile. Her neyse, işte ben bu “ayna”yı ortaya koyduğumda, bir Japon, bir
Hindli, bir Türk, bir Pakistanlı yahut diğer kültürlerden insanlar, kendisini
ve asıl ihtiyacı olan şeyi orada bir yerlerde bulabiliyor. Bu “vesileler”le
ortaya serdiğimiz şey de, bir deyişle, Tasavvufun gerçekleştirdiğidir, yani
İslâm’dan başka bir şey değil: “Tatbikat hâlinde İslâm”. Eğer siz İslâm’ı
tatbik ederseniz, insanlar da sizi sever, şahsiyet “ayna”nızda hayatlarının
gayesini farkeder, sizden gördükleri istikametinde kendilerini inşâ eder ve
farkettikleri bu “hakikat”i hayatları boyunca “tahkik” ederler.
Şimdiye kadar söyleme
fırsatım olmadı ancak, İbni Arabî buna “ibtida’ât” der. Latîfe olarak
söylüyorum, kelimeyi de o Hanbelîlerin “kirli” kelimesinden, “bid’at”ten alır.
Aylık: Bizim fikir mektebimizin
ismi de “İbda”dır.
J. Morris: (Tebessüm ediyor). Bu, aslında, bildiğiniz üzere,
Kur’ânî bir ıstılahtır. Allah’ın misilsiz ve hep yeni yaratıcılığına nişânedir.
İbni Arabî’nin ifadesiyle, “Halk-ı Cedîd”. “İbda”, Kur’ân’da mevcud zaten.
Aylık: Bir diğer
üçüncü mühim sorumuz da şu olacak size. Muhyiddin-i Arabî’nin Batı düşüncesi
üzerindeki tesiri nedir? Bazıları, elimizde Batı’nın Ortaçağı’ndan kalma buna
dair “yazılı” vesikalar olmadığını öne sürerek, günümüze gelinceye dek böyle
bir direkt tesirin gerçekleşmediğini iddia ediyor. Sizin değerlendirmeleriniz
ne yöndedir?
J. Morris: Öncelikle meseleyi ben böyle koymak istemiyorum.
Yani meseleye “Batı felsefesi” üzerine İbni Arabî’nin “kayıtlarla” delilli bir
tesirinin bulunup bulunmadığı tarzında yaklaşmak yanıltıcıdır bence. Hâdise, şu
veya bu “felsefe” değil, tüm dünya üzerinde insanların “hakikat” için
duydukları açlık ve susuzluktur, meseleler bunun etrafında
değerlendirilmelidir. Kaldı ki insanlar, felsefecilerden yahut İlâhiyatçılardan
çok daha iyi anlar “Allah’ın dini”ni. Onlar, Peygamberlerin getirdiklerindeki,
söylediklerindeki, yaptıklarındaki “hakikat”i çok daha iyi farkeder. Ve şurası
tam bir deliliktir ki, insanlar, Peygamberlerin getirdikleri üzerinde değil de,
bu getirilenler hakkında yüzyıllardır başkalarınca geliştirilmiş olan
“yorumlar” için savaşmış ve savaşmaktadır gerçekte. Sorunuza dönersek, bu
hususta araştırmalarım vardır ve Batı düşüncesinde karşılaştırmalı dinler
sahasındaki tüm temel fikirler, çoğunlukla, hatta tamamen, Batı’da yüzyıllar
boyunca İbni Arabî’yi okumuş yahut İbni Arabî’den etkilenmiş kişiler tarafından
oluşturulmuştur. Bu mevzuda, Boston College’nin internet sayfasında yeralan
İngilizce makalelerime başvurabilirsiniz.
Aylık: Muhyiddin-i
Arabî’nin Batı’ya tesiriyle ilgili olarak isimlendirmeler yapmanız mümkün
müdür?
J. Morris: İşte mezkûr makalelerimde ben, tam da bu bahiste
çok mühim bir tesbitte bulunuyorum: Eğer mevzubahis olan ruhî bir cereyansa,
böyle bir ruhî çerçeveden bahsediyorsak, “tesir” dediğimiz şey, kitab
başlıklarıyla, yazılan kitablarla ölçülemez ve sırf bu yolla neyin sirayet edip
etmediğinden bahsedilemez. Ben orada geçmişe dönük isim isim bir çetele
tutmadım ama, son dönemlerle ilgili, çünkü bizzat yaşayıp görüyor ve
paylaşıyorum, bu tarz bir isimlendirme yaptım. Yalnız, benim bilvesile arzetmek
istediğim incelik başka.
Tesirin iki türü vardır.
Birincisi, zâhirî ve “görünür” olandır, işte televizyondur, kitablardır,
paradır, siyasî teşekküllerdir, İslâm sözkonusu olduğunda, işte şu meşhur
Fethullah Gülen örneğindeki gibi, hani o “dâvâ” denilen ve “tebliğ” denilen
çerçevede yeralan türlü yayın faaliyetleri, kitabevleri, görünür eğitim
faaliyetleri, yani her köşe başında karşınıza çıkan ve maddî unsurların
belirttiği bir tesir yahut tesir zeminidir. Ancak, asıl mühim, hakiki ve
belirleyici olansa, ikinci nevîden tesirdir; “ruhî tesir” veya bizim “tesir-i
İlâhî” dediğimiz dairedeki kalbî ve “görünmez” tesirlerdir. Böyle bir “tesir”
dıştan ölçülemez; çünkü şahsîdir, tecrübîdir, derûnîdir. Şayet, İbni Arabî
yahut diğer tüm büyük şahsiyetlerin bir “tesir”inden söz edilecekse, en başta o
devirde veya sonraki devirlerde yaşayan tek tek insanların o şahsiyetler veya
eserleri karşısında neler hissettiklerini, kendi ruh dünyalarında neler tecrübe
ettiklerini tesbit etmeniz gerekir, yani aslında onların yaşadıklarına benzer
bir tecrübe sahibi olmanız gerekir. Peki, böylesi derin tesirleri kolayca
görebilir ve gösterebilir misiniz? Ve işte bunlar, “tarihçi” denilen ve
“kayıtlı” evrak arayan kişilerin görebileceği, farkedebileceği, bulabileceği,
ölçebileceği, tesbit edebileceği türden şeyler değildir. Veyahut, çok cüz’î
akislerine şâhidlik edebilirsiniz.
Ben kendi hayatımda
ihlâsla bir şeyler yapmaya, yapabileceğimin en iyisini yapmaya çalışıyorum
diyelim, talebelerimle konuşuyorum, onlarsa söylediklerime ve yaptıklarıma
bakıp, getirdiğim filmleri izliyor veya müzikleri diniyorlar, aynı şekilde
birileri de benden uzakta kitab ve makalelerimi okuyor. Şimdi, ben dahil, kim
olanca hüviyetiyle ölçüp tesbit edebilir tüm bu insanların iç dünyalarındaki o
“tesir”i, o şahsî ve kalbî tecrübeyi, birtakım maddî vesilelerden sonra ruhta
doğan o aslî ve görünmez neticeyi? “Gayret bizden, tesir Allah’tan” diyoruz ya.
Aynı çizgide, annemizin, babamızın, öğretmenimizin, içtimaî çevremizde yeralan
insanların, kitablarını okuduğumuz müelliflerin, makalelerini okuduğumuz
gazetecilerin, çektiklerini gördüğümüz fotoğrafçıların yahut filmlerini
izlediğimiz yönetmenlerin “tesir”ini hangi yolla ölçüp, umûm önünde görünür
kılabilirsiniz?
Nakşî yolunun
prensiblerindendir, bilirsiniz, riayet etmeye baktığım ve çok da sevdiğim bir
prensibtir: “Halvet der encümen”, halk içinde Hakk ile ve yalnız olmak. İşte
bize düşen de bu. Belki iç dünyanızda neler olup bittiğini dışarıdan
göremeyecek ve ölçemeyeceklerdir ancak, sizin ihlâsla söylediklerinizin ve
yapıp ettiklerinizin de “tesir-i İlâhî” dediğimiz dairede kalblere bir tesiri
olacaktır. Din, bulaşıcıdır, ama bu yolla, böylesi tesirlerle yayılıcı ve
bulaşıcıdır, işte bunu bilmek belki her şeyden önemlidir.
Aylık: Budizm Batıda
niçin bu derece rağbet görüyor sizce?
J. Morris: Çok basit bir cevabı var. Gerçekte Batılılar,
Budizmin dinî merasimlerine çoğunlukla itibar etmezler. Aynı şekilde,
Japonların, Tibetlilerin, Moğolların ve diğer Doğu toplumlarının kültürel
dokusunu bünyeleştiriyor yahut ciddi anlamda öğreniyor da değillerdir. Kalkıp
Tibetçe öğreneni pek göremezsiniz meselâ. Batılıların çok azı böyledir ve zaten
bunlar da çoğunlukla ilim adamları dairesine girenlerdir.
Bir de, Budizmin Batıya
yoğun olarak girişi, onlara Zen anlayışının takdimi, daha ziyade, ilhamını
Budizmden alan Doğulu veya Batılı şairler yoluyla olmuştur. Amerikalı şairler
Gary Snyder ve Alan Ginsberg’in adlarını bu meyanda zikredebilirim. Bu çizgide,
meselenin Zen anlayışı çerçevesindeki entellektüel cebhesi, özellikle
belirleyici ve cezbedicidir. Zen, Budist toplulukların “elit” kesimine hitab
eder, Budizmin “elit” bir biçimidir. Aynı şekilde, Batıya da entellektüel bir
alâka zımnında nüfûz etmiştir. Bir kültürü toptan bir kabul tarzında değildir
kısacası Batıdaki ilgi.
Budizmin Batıya şiir
yoluyla sirayetiyle, Tasavvufun Batıya, hassaten Amerika’ya Mevlânâ Celâledin-i
Rumî’nin şiiri yoluyla girişi bu bakımdan birbirine benzer. İslâma, Tasavvufa,
bilhassa Amerika’da kapıları açan, umûmiyetle Rumî’nin şiirleri olmuştur. Şayet
bir uzman değilseniz, İslâmı zaten iyi biliyor değilseniz, Rumî’nin
şiirlerindeki “amel” cebhesini, İslâmın amelî yönünü farkedemeyebilirsiniz.
Batılılar da bu yüzden başta pek farkedememişlerdir. Peki neyi görmüşlerdir?
İşte “keşf”tir, “şuhûd”dur, “Allah aşkı”dır, “Şems”tir, harikulâde rubaî ve
gazellerdir derken, hikmetlerin bu büyülü takdiminin cazibesine kapılmışlardır.
Ancak, bu noktadan sonra ne olmuştur? Telkinle aldıkları bu tesirden sonra
dikkatleri dine dönmüş, okumaya ve İslâmı araştırmaya başlamış, bir şeyh
arayışına girmişlerdir, vesaire. İşte bu itibarla ben, Budizmin’in Batıya
tesiriyle, aynı tarzda Rumî’nin Batıya tesiri arasında çok büyük bir benzerlik
görüyor, bu ikisinin Batıya nüfûz tarzını birbirinden çok farklı bulmuyorum.
Bu öyle tesadüfen olmuş
bir şey de değildir üstelik. Yani, niçin insanlar Doğu şiirine ve Doğudan gelen
hikmete bu kadar iltifat gösterirken, o kültürün aslî taşıyıcısı
addedilebilecek ülkelere, toplumlara, bu ülkelerin kültürlerine tam bir yöneliş
ve itibar göstermezler?
Göstermezler, çünkü bu
gibi toplumlarda “din”, oranın yozlaşmış sosyal ve siyasî müesseseleriyle içiçe
geçmiş bir manzara arzetmektedir. İster Japonya’ya gidin, isterse bir İslâm
ülkesine, yozlaşma zâviyesinden görecekleriniz pek de farklı değildir. Bir dini
anlamak bakımından hiç de ümid vaadedici ve cezbedici görünmemektedirler.
Meselenin diğer veçhesi
ise, ister Doğu, ister Batı, ister Asya, ister Avrupa, ister Afrika ülkeleri
olsun, tümünün kendilerine has bir tarihi ve bu tarihin günümüze düşen siyasî
akisleri, tarih boyunca süregelmiş veya dönem dönem şiddetlenmiş karşılıklı
siyasî çatışmaları sözkonusudur. Bunlar sırf “din” temelli çatışmalar değil,
çoğu başka başka siyasî faktörlerin etkili olduğu zıtlaşmalardır. Gelmek
istediğim nokta şu ki, bu nevî siyasî çatışmalar, tüm bu tarih bakiyeleri,
birbirini anlama ve birbirinin kültür unsurlarını benimseme noktasında, kalbi
yaralayıcıdır, kalbi itici bir tesir bırakmaktadır. Bugünün dünyasındaki
insanlar da, “din”i bu siyasî zıtlaşmaların cereyan ettiği ülke ve toplumlardan
değil, bizzat kalblerine hitab eden eser ve şahıslardan öğrenme temâyülündedir
bu yüzden.
Ancak burada Türkiye’nin
istikbaldeki rolüne dair, onun toplum olarak tüm bu yukarıda zikrettiğim tarihî
ve siyasî çatışmaların insanlar ve kültürler arası kalbî irtibatı engelleyici
vasfını tesirsizleştirip aşan misyonuna dair, yani Osmanlı Devlet’inden gelen o
büyüleyici anlayış ve tatbikatına dair, belirtmek istediğim birkaç nokta var.
İstanbul ve Anadolu,
benim gelmeyi en çok istediğim yerlerdendir. Talebelerim de sürekli buralara
gelir ve benzer hisleri paylaşır. Bir Osmanlı Devleti’ni ve onun İstanbul’unu
düşününüz ki, hem Müslüman hem de Hıristiyan dünyası, hemen tüm renkleri,
mezhebleri, tarikatları ve kanatlarıyla bu topraklarda, bu toplumda fevkalâde
bir nitelikte buluşmuş, kaynaşmış ve kendi içlerinde bir bütünlük tesis
etmiştir. İslâmın kendi çerçevesindeki türlü Sufî tarikatlarını ve tümünün bu
toplumdaki tesirlerini hayâl etmeye çalışınız. O günleri hazırlayan tesirlerin
sahibleri olarak bir İbni Arabî’yi, talebesi ve Osmanlı medrese sisteminin
kurucusu, getirdiği disiplin asırlarca bu toplumun ilim hayatına hükmetmiş bir
Davud-i Kayserî’yi düşünün. İbni Arabî’nin bu toplumun kültüründe ne kadar
derin ve kökleşmiş bir tesiri olduğunu düşünün. Yine, İstanbul’u fetheden Fatih
Sultan Mehmed’in, camilerin bünyesinde Mevlevî tekkeleri vücuda getirişini ve
insanların hikmetten istifade edebilmeleri için kurduğu vakıfları bir
hatırlayın. Nasıl meseleyi bir Rum ve Türk zıtlaşmasına değil de, bizzat İslâm
ruhunun pırıldatılması istikametine çevirdiğini ve bunun nasıl bir büyüklük
demek olduğunu idrak edin.
İşte tüm bu
söylediklerim muvacehesinde, Türkiye’nin gelecekte oynayabileceği muazzam rolü
tahayyül edin; dünyaya karşı herhangi bir aşağılanma hissetmeksizin, herhangi
bir düşmanlık tortusuyla zehirlenmeksizin, başı dik biçimde nasıl İslâmı temsil
edebileceğini gözlerinizin önüne getirin. Elbette, Türkiye’nin bugün kendi
içinde dinle ilgili yaşadığı sıkıntıları, problemleri herkes biliyor, fakat bu
hep böyle gidecek değildir. Bu toplumdaki insanların İslâmın entellektüel
yönüne dair herhangi bir soğukluk veya hasımlık taşımamaları, onlar açısından
müthiş bir kazanç ve seçkin bir vasıftır ki, bunun ilerisi için ne büyük bir
anlam taşıdığı görülecektir.
Vahhabî veya Selefîlerin
problemi de işte bu noktadaki darlıklarındandır. Gerçi benim Sufî olan ve
olmayan sayısız arkadaşım var ve gerçekten iyi Müslümanlar. Ancak demin
saydığım Vahhabî veya Selefî grupların en büyük hatası, karşılaştıkları
insanları hemen düşman bellemeleri ve karşılarındakileri de elbette hemen
kendilerine düşman kılmalarıdır. Daha kendileriyle karşılaşmadan dahi,
dışlarındaki her insanın kâfir veya sapık olacağına dair bir peşin bir suizanna
saplanmış olmalarıdır bu büyük hata. Oysa ben yurtdışına eğitim maksadıyla
gelmiş Türkleri görüyorum, her milletten ve her görüşten insanlarla görüşüyor,
birlikte dolaşıyor ve hiçbir peşin mahkûm edicilik tavrı takınmadan, müthiş bir
kendine güven taşıyorlar. Bu husus Anadolu insanının cidden dikkat çekici bir
hususiyetidir.
Aylık: Türkiye’deki
İslâmî cemaatlerden tanıdığınız kimler var?
J. Morris: Türkiye’de mevcut tarikatlardan yahut dinî
yelpazenin muhtelif kanatlarından tanıdığım birçok insan var, hatta bu
cemaatlerin çoğunu bilir ve takib ederim. İşte Nakşibendîsi, Kadirîsi,
Mevlevîsi, Cerrahîsi, Halvetîsi, Alevîsi, Sufî olan ve olmayanları, Sünnî olan
ve olmayanları…
Aylık: Tüm dünyayı,
tüm İslâm Âlemini geziyorsunuz. Bir kıyaslama yapmak durumunda olsaydınız,
Türkiye’nin diğer İslâm ülkeleri arasındaki mevkiini ve istikbâldeki rolünü
nasıl değerlendirirdiniz?
J. Morris: Türkiye’ye ilk kez 1976 yılında geldim. İran’dan
dönüyordum. 32 yıl öncesine tekabül ediyor. Anlayacağınız, Türkiye’yi dikkatle
izleyişim çok öncelere dayanır. Bu yüzden, Türkiye bakımından, belirttiğim
süreçte elbette birçok değişikliğe şâhid oldum. Dünyanın her yerinde insanlar,
istisnâsız herkes, bu süreçte birçok sosyal değişimin içinden geçti. Herkesi
hayat tarzını değiştirmeye zorlayan bir süreçti bu. Bu değişimin yönüyse, tarım
toplumundan şehirliliğe, modern sanayi toplumuna doğruydu diyebilirim.
Böylece insanlar, dünyanın
her köşesinde birbirine benzer süreçlerden geçti; benim dedelerim, sizinkiler,
Moğolistan’dakiler ve diğerleri. Köyler, tarlalar, çiftçiler, çiftlikler
vesaire öncelikliydi o geçmiş demde. Dönem bunun dönemiydi çoğunluk için ve
insanların hayat tarzı arazilerine, yaptıkları tarıma, sahib oldukları
sürülere, işte bunun gibi tarım toplumlarına has unsurlara dayanıyordu.
İnsanların atlara, eşeklere bindikleri dönemlerdi onlar.
Bu vesileyle vurgulamak
gerekir ki, insanların ahlâkî idealleri, ahlâkî fikirleri, yaşadıkları cemiyete
göredir, ona uygunluk arzeder. İki-üç bin yıldır bu noktada fazla da bir
değişiklik olmamıştır aslında. Hıristiyan ahlâkı, Müslüman ahlâkı, diğer
kültürler, hep bu çizgidedir.
Anadolu’yu, İstanbul
dışındaki Türkiye’yi ilk gördüğümde, insanların çoğu an’anevî tarım
toplumlarının hususiyetlerini yaşatıyordu. Amerika’da kendi yetiştiğim
Kızılderili çevresiyle, Anadolu’da karşılaştığım çevre hemen hemen aynıydı ve
kendimi bu açıdan evimde hissetmiştim doğrusu.
Ancak, tüm dünyanın Batı
merkezli iktisadî değişimlerle yeni bir sürece girmesiyle birlikte, kimilerinin
Batılılaşma dedikleri bu süreçte, Batıdaki kültürel tahribatın bir benzeri
burada ve diğer her yerde de benzer tarzda gerçekleşti. Hayat her yerde zordu,
insanlar her yerde yorgundu.
Türkiye için bu
zâviyeden çok dikkat çekici olan husus ise şudur: 30 yıl önce karşılaştığım
Anadolu’da iki Türkiye vardı. Bir yanda demin bahsettiğim türden, an’anevî
hususiyetlerini sürdüren ve köylerde yahut tarım merkezinde yapılanmış
bölgelerde yaşayanların Türkiyesi, onların yaşadığı iklim; diğer yanda da,
eğitimli, Batılılaşmış, büyük şehirlerde yaşayıp kendilerini Osmanlı
Devleti’nin mirasçısı sayan, taşıdıkları dinî hassasiyet bizim anladığımız
mânâda olmasa da, kendilerini Müslüman ama aynı zamanda Avrupalı görenlerin
Türkiyesi. Henüz kimse Hıristiyan olmadığına göre, kendilerini Müslüman olarak
gören diyeceğiz tabiatiyle.
Fakat, ilk geldiğimde
böyle olan Türkiye’deki bu uçurumun, bu ayrılığın, artık ziyadesiyle
değiştiğini görüyorum. Türkiye’ye her geldiğimde, gerek iktisadî seviyenin,
gerekse eğitim seviyesinin sürekli ilerlediğini ve geliştiğini müşâhede
ediyorum. Bu ilerleme cereyan ettikçe, eğitilmiş olanlarla olmayanlar
arasındaki büyük uçurumun giderek kapandığını yahut daha farklı bir niteliğe
büründüğünü ifade edebilirim.
Aylık: Müsbet yönde
bir değişim mi?
J. Morris: Tüm yönlerden; hem öylesi hem böylesi sözkonusu!
Fakat şunu arzedeceğim: Dünyanın kalan her yerinde bu değişim tamamen menfî
yönde gerçekleşmiş yahut böyle hissedilmektedir demek mümkün. Dünyada bu
değişimden geçen toplumlarda, insanların şöyle söylediğini işitirsiniz: “Bu
nasıl bir cehennem hayatı böyle, geriye, köyüme, o kırlara dönmeli ve şehrin bu
boğucu ortamından kurtulmalıyım, geleceğimi şehre gelmezden önceki o eski
ortamımda, kırlarda, köyümde kurmalıyım!” İran’da devrimden sonra böyle
olmuştur meselâ, fakat Türkiye’deki bunun aksi yöndedir şu ân. Dünyanın birçok
bölgesinde durum böyledir, geriye dönüş istikametindedir; Endonezya’da,
Malezya’da ve diğer İslâm ülkelerinde, çoğu bu nevî his ve davranışlar
içindedir insanlar.
Elbette Türkiye’de de
bazı insanlar geçmişe dönme hasreti taşımakta. Ancak az önce saydıklarımdan
tamamen ayrıldıkları nokta, Türkiye’deki insanların çoğunluğunun, “Bizler hem
Müslüman hem de şehirli olabiliriz, geleceğimizi şehirde kurabiliriz, bu
dünyada kendimize İslâmî değerlerimizden kopmadan ve bu değerler üstünde
yükselerek söz sahibi bir yer bulabiliriz” demeleridir.
Yine Türkiye’deki
insanların, Osmanlı Devleti’nden kendilerine miras kalan seçkin bir anlayışları
daha var ki, farklılıklarını yeni bir çerçevede aşabileceklerine inanıyorlar ve
meselelerine hep birlikte çözüm geliştirebilecekleri müsbet bir potansiyel ve
bakışa daima sahibler. Kuşkusuz toplumda herkes aynı imtiyazlara sahib değil
bugün, fakat insanlar bunu aşmak için kafa yoruyor ve farklılıklarını yeni bir
potada çözüme kavuşturmayı öğreniyor. İşte Osmanlı’nın doğru olarak yaptığı da
bundan başkası değildi.
Bundan yüz yıl kadar
önceki İslâm toplumlarını, tarım toplumlarını düşünürseniz, orada herkes dine
iştirak ediyordu. İster kendi ailevî biçimleri tarzında, isterse mahallî yahut
zümrevî biçimleri çerçevesinde olsun, herkesin dinî bir iştirakı ve toplum
bünyesinde doğar doğmaz dahil oldukları hazır bir çerçeve vardı. Sağlam geleneklerle
gelen, kendi adaletini temin eden, insanların fert fert sağlam bir âidiyet
bağıyla ve nefs emniyetiyle, “kendilerine güven” hissiyle katıldıkları bir
ortak yapıydı bu.
Şimdi dünyada birçok
insanın geriye dönmek, tarım toplumlarının hususiyeti olan çok basit bir
çerçeve içinde yaşamak istediğini, şehri terkedip köyüne dönmek istediğini
görüyoruz. Doğrusunu söylemek gerekirse, bir tarım toplumunda yaşamanın, bir
köyde yaşamanın cidden hoş ve sâkinlerine huzur verici bir yönü vardır. Orada
herkesin yerleşik bir hukuku, hakları, vazifeleri ve mesuliyetleri vardır. Bir
fert diğerine yanlış bir harekette bulunduğunda, onu kınayacak, onu bir şekilde
içtimaî tepkiyle cezalandıracak, herkesin bu bakımdan kendine güven içinde ve
adaletin cârî olduğu bir iklimde yaşamasını sağlayacak, birbirine sıkı bağlarla
kaynaşmış bir yapı vardır. Nâzik ve sağlıklı bir dünyadır orası. İnsanlar orada
adaletin ne olduğunu bilir ve onu aramak için bir başka yere seyahat etme, göç
etme arzusu duymaz. Zor günlerde insanların birbirine destek olduğu,
problemlerin hep beraber aşıldığı bir muhittir tarım toplumu.
Oysa modern dünyaya
baktığımızda, insanların kendilerini sahibsiz hissettiğini, bir makinenin
parçası gibi yaşadıklarını, kendilerini bu muazzam makine karşısında güçsüz
hissettiklerini görüyoruz. İşte bu yüzden, Katolik olsun, Protestan olsun,
Ortadoğudaki Yahudiler olsun, muhafazakâr dinî hareketlerin cazibesinin altında
yatan şeyi buralarda aramak lâzımdır. Kimi İslâm ülkelerindeki geriye, köye
dönüş arzularını da bir bakıma buradan süzebiliriz. Birileri gelip önce bizi
köyümüzden kopartıyor, şehre geldikten sonra da, bu kez başkaları gelip bizi
kurtarmaya, ama köyümüze döndürerek bunu temine çalışıyor, belki tuhaf ama olan
biten bu çerçevededir. Ama, asla tam anlamıyla gerçekleşmeyecek bir düştür bu,
artık yeni bir dünyada yaşıyoruz, bu nevî basit çerçevelere, ne kadar câzib
olursa olsun, tam bir dönüş gerçekleşecek değildir. Ne var ki, aynı zamanda
mâkul, anlayışla karşılanması gereken bir dilektir şâhid olduğumuz.
Fakat Türkiye’ye her
gelişimde, ben daha başka bir temâyülle, çok daha farklı bir gelişmeyle yüzyüze
geldim hep. Yıldan yıla değişen dengelerle, dünyaya daha büyük ölçüde açılmak
isteyen ve günden güne artan bir dinamizmle karşılaştım daima. Kastettiğim şey,
Avrupa Birliği’ne katılma arzusu falan değildir tek başına. Bu bir “gerileme”
olur sizin için. Ama bu “dışına uzanan” hamle ruhuna dikkat çekmek istiyorum
asıl. Türkiye, Avrupa Birliği’nden, geçmişten bugüne taşıdığı bu ruhu
bakımından çok daha büyüktür ve bu iç dinamizmi itibariyle, Avrupa Birliği’nin
kendisine teklif edebileceklerinden çok daha fazlasına sahibtir. O hâlde
Türkiye, İslâm dünyasının liderliği misyon ve sorumluluğunu yeniden
üstlenmelidir; çünkü o, çoğu İslâm toplumlarının, kimi Arabların ve İranlıların
aksine, geriye değil, ileriye ve geleceğe bakmakta, bundan korkmamaktadır. Ve
ben bu gayenin tahakkuk etme yolunda, sürecin bu yönde olduğunu da açıkça
görüyorum.
İranlıları örnek vermek
isterim. Bugün İran, diğer başka İslâm ülkelerinin eğittiğinden çok daha fazla
üniversite mezunu vermektedir. Ancak bunların yaklaşık yarısı her yıl
ülkelerini terketmekte ve bir daha memleketlerine geri dönmemektedir. Bundan 30
yıl önceki Türkiye’nin durumundalar şimdi. Gençler Türkiye’den kalkıp
yurtdışına gider, akademisyen olur, uzman olur ve ülkelerine de geri dönmezdi
çoğunlukla. Fakat şimdi benim bizzat şâhidlik ettiğim husus, meselâ Boston’a
geliyorlar, Amerikan üniversitelerinde okuyorlar, akademik kariyerlerini
gidebildikleri yere kadar yapıyorlar, fakat hayatlarının bundan sonrasını
sürdürmek için çoğu Türkiye’ye dönüyor artık.
Aylık: Size son bir
sorumuz daha olacak: Huntington’un ortaya attığı bir “Medeniyetler Çatışması”
tezi var, malûm. Sizce böyle bir kavramlandırma doğru mudur, yoksa başka bir nitelendirme
mi gerekir? Tüm bugün olup bitenlerin altında yatan sizce nedir?
J. Morris: Savaş ertesinde Saraybosna’da öğretim üyeliği
yaptıktan sonra bir kitab yazdım; “Yönelişler: Bir Dünya Medeniyetinde İslâmî
Tefekkür” (2004) isminde. İnsan Yayınları tarafından, Mahmut Kılıç’ın
tercümesiyle Türkçesi de yayınlandı. Ben orada şunu söyledim: Bence bir
medeniyetler savaşı yoktur! Geçmişte varolan medeniyetler, şayet onlara bir
medeniyet diyorsak bugün, kesinlikle ve kesinlikle ruhî ve ahlâkî nizamlar
oldukları içindi. İşte geçmişte tüm Müslümanları kucaklayan böyle bir medeniyet
vardı. Fakat yüzyıl kadar önce bu çöktü. Aynı çizgide, Batıda da bir Katolik,
yine bir Ortodoks medeniyeti vardı, ama bunlar da birbirleriyle aynı dönemde
çöktüler. Tüm bu medeniyetlerin çöküşüyle, modern sanayi toplumunun doğuşu bir
bakıma eşzamanlıdır. Çünkü, zikrettiğim medeniyetler, tarım toplumlarının hayat
tarzıyla derin biçimde sımsıkı bir münasebet ve içiçelik arzediyordu. Burada
Batının belki yegane avantajı, sözkonusu çöküşle başa çıkmak üzere kendilerince
bir çözüm arayışında olmaları, daha birkaç yüzyıl öncesinden bu süreçle ilgili
çözüm hazırlıklarına girişmiş bulunmalarıydı. Batınınki kadar eskiye dayanmasa
da, İslâm medeniyetinde de bu bakımdan bir çözüm arayışı gözleniyordu kuşkusuz,
işte Osmanlı Devleti’ndeki reform teşebbüsleri, vesaire.
Diyeceğim o ki, bugün
müşâhede ettiğimiz çatışma, bir medeniyetler çatışması değil, bir
“cahiliyeler”, bir “barbarlıklar” çatışması meâlindedir. “Medeniyet”
dediklerimiz, geçmişte kalmıştır çünkü. Bugünküler, onların takibçisi olma
iddiasında ama köklerinin ruh ve hikmetinden kopmuş cahillerdir, “çatışma” işte
bunların arasındadır bana sorarsanız.
Bu cahillerden George W.
Bush ve Ahmedinecad’ı ele alalım misâl olarak. Her ikisinin de hitab ettikleri,
kendilerinden oy aldıkları kesimler, hani Anadolu’nun fakir köylüleri yahut
fakir bölgeleri vardır ya, bunun gibi köylü ve tarım toplumu hususiyetleri
baskın bölgelerin insanlarıdır. Her ne kadar Bush kişi olarak zengin olsa da,
hitab ettiği ve destek aldığı kitlenin özelliği işte budur. Dünyada ne olup
bittiğiyle o kadar ilgilenmeyen, oturdukları yerin dışına pek adım atmamış,
muhafazakâr dediğimiz türden dinî hassasiyetleri olan, ama cahillikleriyle de
öne çıkan topluluklardır bunlar. Her iki lider de, seçmenlerine, “Geri
gidebilir, eski günlerdeki gibi yaşayabiliriz!” mesajı vermektedir.
Dinleyicileri de “İnşallah!” diye tempo tutmaktadır. “Geri dönmek”ten kasıt
nedir peki?
Bush’un geri dönmekten
anladığı, İsrail’e yardım edip Kıyamet Savaşı’nı çıkartmak, Ahmedinecat’ınki de
Mehdî’nin kendince gelişini hazırlamaktır. Bu yüzden, devrimci olsun olmasın,
aklı başında İranlılar gerçekte Ahmedinecat’tan korkarlar. Çünkü her sözü,
“İmam Mehdî bu sene, olmadı bir sonraki sene gelecek!” tarzındadır. Peki, bu
sözlerin hakikaten bir mânâ ifade edeceği bir medeniyet temeli ve derinliği var
mıdır? Hayır, yalnızca cahil bir “köylü”nün dileğini andırmaktadır onlarınki.
İran’da Ahmedinecat’ı destekleyen insanlarla bizzat konuştum, bu nevî basit,
belli bir muhafazakâr jargonla konuşan, “köylü” diye vasıflandırdığımız
cinsten, alelâde diyebileceğim şahıslardı tümü. Halbuki “medeniyet”
dediğimizde, kelimenin kökünde bile bir “şehir” ve “şehirlilik” delâleti
bulunur.
Tam bu noktada, İslâm
medeniyetinin ne olduğu ve nasıl olabileceğiyle ilgili bir soru, bir mesele
çıkmaktadır karşımıza. Bu öyle bir ruh ve hikmet olmalıdır ki, sırf savaşmaya
değil, asıl tüm bir insanlığı bir araya getirebilecek, tüm insanlığa hitab
edebilecek ve hepsine aradıkları kurtuluş yolunu gösterebilecek bir derinlikle
birlikte gelmelidir. Geçmişte İslâm medeniyeti işte bunu başardı ve bugün bir
dünya medeniyetinden bahsedilebiliyorsa, bunda Müslümanların rolüdür
belirleyici olan. Kitabım da bu çerçevedeki meselelere temas etmektedir.
Aylık: Bizim fikir ve
aksiyon mektebimizin ana gayesi de, İslâm Tasavvufuyla Batı Düşüncesi arasında
bir köprü kurmak ve Batıda ne varsa aslının ve esasının İslâm’da olduğunu
göstermektir. Bir diğer veçhesiyle, onlarda varmış görünüp de aslında bizden
yağmalanarak götürülmüş hazinelerimizi geri almak ve bunu böylece göstermektir.
Nazarımızda Batılı felsefeciler, fikir adamları, fikir ekolleri, gerçekte
yalnızca yağmacılar ve bizden yağmaladıklarını kendi içlerinde
geliştirenlerdir.
J. Morris: (Tebessüm ediyor) Hazreti Ali’nin buyurduğunu
bilirsiniz: “Hikmet, Müslümanın kaybolmuş devesidir!”
Aylık: Yani,
kendinizi dar ve kesin sınırlara hapsedip bir medeniyet dâvâsı güdemezsiniz;
öncelikle Batıyla yüzleşip hesablaşmalı, bu fikrî hesablaşma temelinde kendi
medeniyetinizi inşâ etmelisiniz.
J. Morris: Söylemek istediğinizi gayet iyi anlıyorum. Ben
daha başka bir noktaya dikkat çekeceğim.
40-50 yıl öncesinde
lisedeyken, üniversitedeyken, o zamanlar belki bir Batı, bir Avrupa düşüncesi
vardı. Ancak bugün insanları daha çok bir dünya düşüncesi ilgilendiriyor, dünya
çapında bir bakış ilgilendiriyor. Diyebiliriz ki, bugün bildik anlamda bir Batı
düşüncesi, bir Batı iktisadı, Bir Batı ekonomik işleyişi yoktur.
Başından beri söylemek
istediğim ama arada unutup şimdi hatırıma gelen bir hususu arzetmek isterim.
2000 yılında, İbni Arabî üzerine düzenlenen bir konferans vesilesiyle
Kiyoto’da, Japonya’da bulunmuştum. Orada eski talebelerimden birini, Japon bir
talebemi ziyaret etmeye gittim. Talebemin meşgul olduğu mevzu, Tokyo’da Japonlar
için, Japon psikologlar için, bir mutasavvıfın “psikoloji” dairesindeki
çalışmalarını Japoncaya tercüme etmekti. Yapılan iş, kesinlikle, fikirleri
Tasavvuf’tan alıp, bunu şahıslara yönelik tatbikî bir psikoloji hâlinde
çerçevelemekten ibaretti. Bu gayeyle Tokyo’ya gitmiş, Japonlara -tabiri caizse-
bu “tasavvufî psikoloji ekolü”yle yepyeni bir yön vermekte ve bu yeni
“psikoloji fikri” istikametinde uzmanları eğitmekteydi. O talebem, bir
Cerrahîydi. Şeyhi de bir Türktü: Muzaffer Özak. Ondan aldıklarını ve
anladıklarını, psikoloji sahasında sistemleştirme çabası içindeydi. Kısacası,
Amerika Ohio’dan talebem olan bir Japon, benim derslerimde Tasavvufa dair
öğrendiklerini, Japon kültürünün istifadesine sunmaktaydı.
İşte bence, yaşadığımız
dünya artık böyle bir yer. Bir iktisatçı, bir işadamı, bir işletmeci
olacaksanız meselâ, tüm dünyaya hitab eden bir fikir ve formasyon
taşımalısınız, eski dünyanızın dar çerçevesinde davranmanıza bundan böyle
müsaade etmeyen bir yapı var çünkü karşınızda, beğenelim beğenmeyelim, dünya
çapında olmalı herşey.
Bu husus, bu “dünya
çapındalık”, tam da İbni Arabî’nin temsilcisi olduğu bir mânâya dairdir. Ruhî
ilimlere, hikemiyyata baktığımızda, bana göre ve benim bilip gördüğüm
kadarıyla, bunu başka bir medeniyet, başka bir gelenek çerçevesinde ondan daha
iyi yapmış olan hiç kimse yoktur. İbni Arabî, “keşf” ve “şuhûd” dairesinde öyle
bir “birleştirici yapı”, öylesine âlemşumûl bir fikir getirmiştir ki,
Osmanlılar olsun, diğer bazı büyük İslâm devletleri olsun, O’nun kendilerine temin
ettiği bu birleştirici tutkalı, bu birbirine yapıştırıcı fikri, şemsiyeleri
altındaki birbirinden çok farklı unsurları, hatta çok farklı medeniyetlerden
gelen unsurları, aynı çatı altında ve müthiş bir âhenkle, o içtimaî yapının bir
parçası olarak tutmakta ve değerlendirmekte kullanmışlardır.
Aylık: Bitirirken,
buradaki gönüldaşlarımızın hassaten merak ettikleri bir hususu daha
müsaadenizle sormak isterim. Müslüman olmanızda bilhassa etkili olmuş bir kişi
veya hadise oldu mu?
J. Morris: Mevlânâ Celâleddin-i Rumî’nin İngilizceye yapılmış
şiir tercümeleridir bendeki İslâm sevgi ve alâkasını doğuran.
Aylık: Yaşınız kaçtı?
J. Morris: 19 yaşındaydım. Sonra Rumî üzerine, İslâmî
edebiyat üzerine dersler aldım. Kur’ân okuyabilmek için Arabça öğrenmek
istedim, öğrenmeye de başladım ve Kur’ânı kelime kelime okuma çabasına girdim.
Bu arada Fas’a, Fransa’ya ve Mısır’a gittim ve böylece Arabçamı ilerletmeyi
arzu ettim. Fas’tayken, Tasavvufu elbette kendi anladıkları dairede yaşayan
Müslüman bir ailenin yanında misafir kaldım ve işte orada İslâmı kalben kabul
ettim. İyi ki ilk olarak Mısır’a gitmemişim diyorum, çünkü oradakilere bakınca
kimbilir nasıl bir durumda olurdum şimdi. Fas’taki aileden o Tasavvuf
terbiyesine, an’anevî İslâmın güzelliğine dair çok hoş intibâlar aldım. Fas,
benim için güzel bir başlangıç oldu doğrusu ve kendimi çok da şanslı hissederim
bu bakımdan. Bilâhare İran’a gittim ve Farsça’ya merak saldım. Sünnîyim
elbette. Tarikat olaraksa, ilk intisab ettiğim, Şâzeliyedir. William Chittick
ve Sachiko Murata da Şâzelîdir.
Aylık: Yanımdaki
gönüldaşım, Abdülhamid Han’ın da bir Şâzelî olduğunu nakletmemi istedi size.
J. Morris: Şâzeliye ile İbni Arabî yolu olan Ekberiye
arasında çok büyük bir irtibat mevcuttur.
Aylık: Çok
teşekkür ediyoruz.
J. Morris: Ben de çok memnun oldum.
Bu röportaj vesilesiyle sizlere son söylemek istediğim, Mevlânâ’dan bir nakil
olacak: “Kalbten kalbe bir pencere vardır.”
Kaynak: Aylık
Dergisi, Ekim-Kasım 2008