ANA SAYFA HABERLER DERGİLER BAYİ ADRESLERİ BİZE YAZIN İRTİBAT
SON HABER:  

28 ŞUBAT YARGILANSINAKADEMYA PANELLERİİBDA KÜLLİYATI İNDEKSLERİKALEMİNDEN MİRZABEYOĞLUKÜRT MESELESİRÖPORTAJLARSÖZ ÇAKAL CARLOSTA

- NECİB FAZIL -- SALİH MİRZABEYOĞLU -ABDÜLHAMİD KOÇAAHMED EYMENAKADEMYAALİ NACARAV. ALİ RIZA YAMANAV. GÜVEN YILMAZAYŞEGÜL AHFABİLGEHAN ERENCOYOTTEDR. NEVZAT ŞİPLEMEFATİH TURPLUGÖKHAN GÜMÜŞGÜLÇİN ŞENELHAKAN YAMANHAYREDDİN SOYKANHÜLYA UYARİKTİBASKÂZIM ALBAYRAKKENAN DURUMAHMUD E. DURUMÜJDE BAYRAMMUSTAFA SEÇKİNEROĞUZ YILDIRIMÖMER EMRE AKCEBEOSMAN AKYILDIZREHA SUVARİREİ TAKAHARARUKİYE AVCIRUKİYE ŞENELSEDAT BULUTSELÇUK ARSLANSELİM GÜRSELGİLSENCER EKİNSEZAİ KIRLANGIÇSİZDEN GELENLERTURAN DEMİRÜMİT ELÖNÜZELİHA KILIÇPARLAR

HAYREDDİN SOYKAN
Yazıları Paylaş
Tesir Aşkı
Eklenme: 2011-01-01 | Okunma: 460

TESİR AŞKI

 

Hayreddin Soykan

 

 

Birlikte var olmanın, var kalmanın ve var etmenin yolu; birbirimizi "ölmeyen" ve "öldürmeyen" bir hürriyet aşkına teşvik ve "sonsuz"a rabtolmuş bu yolun zevki kadar, sorumluluklarını ve zorunluluklarını da telkindir. Daha doğrusu, telkinle içiçe tatbiktir. Aşk ahlâkı, tesir aşkı ve “yetiştiricileri yetiştirme” de bizce bu çerçevede ve işte bunun içindir.

Bir zamanlar şöyle söylemişti Eski İngiliz Başbakanı Thatcher:

"Güzel sözler söylemeyi başkasına bırakıyor, ben iş yapmayı üzerime alıyorum"...

Bizse daha güzelini yapmakla mükellefiz: Hem güzel söylemek hem güzel iş yapmak. O hâlde, “iş yapmak” deyince, hemen bunaltıcı ve duygusuz bir "vazife"yi idealize etmediğimiz anlaşılıyor. O, kendini ve çevresini kula bahşedildiği ölçüde "var etme" zorunluluk ve sorumluluğunu, hürriyet zevki ve aşk ahlâkıyla kalbinin en muhkem köşesinde duymak; bir sanatçının "eser"ine eğildiğinde hissedebileceği en derin "estetik zevk"le bu "ahlâkî sorumluluk" duygusunu buluşturarak, insanlığın insanca "varolması" idealine bir "iş ihtirası"yla katılmak; ve bunu, ne bir fâniden korktuğu, ne fâni bir çıkar umduğu, ne de fâni gururunu alkışlatmak istediği için yapmaktır. Hür şahsiyetler medeniyetini kurmak; ailesinden başlayarak, sınıfını, toplumunu ve insanlığı bu muazzam, bu mukaddes "sanat eseri"nin tuvali görebilmektir. Elbette, insanları "obje-şey" görmeden, haklarını da "zâyi" etmeden tüm bunları yapmak, yapmaya çalışmaktır. Kısacası, bir yandan kendini yetiştirirken, diğer yandan insanları yetiştirme ve "yetiştiricileri yetiştirme" sanatıdır bahsimiz. Sanatların ve eserlerin en büyüğü.

Bir anne-babanın "en güzel eseri", "çocuk" değil midir? Böyle diyor Mütefekkir. Şu hâlde, kendisi de bir "çocuk" olan insanın en güzel eseri, farklı müesseseler ve katmanlar boyunca yetiştirdiği diğer "çocuk"lardır da diyebiliriz. Ve bu aksiyon, insanlık tuvaline vurduğu rengârenk sonsuzluk fırçalarıdır onun. Hayata, kendimizi ve çevremizi resmetmeye gelmiyor muyuz zaten? Vereceğimiz "estetik biçim"e direnen fâni tortuları, maddenin ve görüntü varlıkların "direniş"ini bir heykeltraş gibi yontmaya?..

Sanat Tarihi'nden çarpıcı ve murâdımıza denk düşen bir tablo:

Büyük İtalyan ressam ve heykeltraşı Mikelanj, ruhundan ruh, canından can verme ihtirasıyla, kan ter ve sancılar içinde, günler ve haftalar boyu çalışıp nihayet bitirir meşhur "Mois-Musa" heykelini. Kendisine bakan heykelin gözlerine diker gözlerini ve bir rivayete göre, çekicini heykelin dizine vurarak hırsla haykırır: "Ne duruyorsun, haydi yürüsene!". Diğer rivayete göreyse, şöyle bağırır: "Ne susuyorsun, konuşsana!"...

Ancak, “yalnızca” ruh ve can taşıyan insan, ruhsuz, şuursuz ve aksiyonsuz bir kütle değildir. Ve yine yalnızca o, inanır, duyar, düşünür, "konuşur", "yürür", davranır, idealleri için çarpışır ve dünyanın dörtbir köşesine, maddeye, harflere, notalara, renklere, herkese ve herşeye sonsuzluk bestesini nakşeder. İşte böylesi hür, böylesi mübdî, böylesi faal bir varlığın ruhunu nakışlandırmaksa, fâni sanatların tümünden de yüksek bir sanat değil midir? "Çocuk" yetiştirme, "insan" yetiştirme sanatı. Ailenin de, toplumun da, medeniyetin de, tarihin de, sonsuzluğa perçinli tek bir sanat hedefi var o hâlde: Kendinde ve neslinde, o İDEAL ÇOCUĞU DOĞURMAK ve VAR ETMEK.

İBDA idealinin gözettiği öncelikli prensibi hatırlatmanın tam yeri o zaman: "Yetiştiricileri yetiştirme ve yetiştiricilerin yetişmesi"...

Bu prensip önünde, "insan" olma sorumluluğu duyan herkese bir borç düşüyor bizce, önce şu soruyu cevablama borcu: İnsan olarak varolma ve bu uğurda kendimi yetiştirme gereği duyuyor muyum; bu gayeyle en son "kime başvurdum", en son "neyi okudum"?.. Belki birkaç cümlelik bir cevab bulduk bu soruya; ya şuna: Kendim ve kendi gururum için mi yaşıyorum, herkesle birlikte o sonsuzluğu ruhuma doldurmak mı istiyorum; bu yolda en son kimi yetiştirmeye davrandım, idealimi başka insanlarla paylaşmak için en son hangi adımı attım?.. Son soru, muhtemelen çoğumuzun, eğer kendimize yalan söylemiyorsak ve hâlâ gururumuza mazeret tedârikine davranmıyorsak, pek cılız cevablar bulabildiğimiz sorudur.

Evet; "aşk ahlâkı", "yetiştiricileri yetiştirme ve yetiştiricilerin yetişmesi davası" ve "tesir etme aşkı"... Birlikte varolmanın "zorunlu" sacayağı... Mütefekkir'den dinleyelim gerisini; "Kültür Davamız" adlı eserinden:

«İnsana varlığını empoze eden her şey, "Mutlak Fikir" içinde izâhını bulur; yeter ki "İslâm'a muhatab anlayış"ın kavranmasıyla AŞK AHLÂKI hâlinde işin çetinliği yaşanabilsin. Varlık, hayat ve oluş kavramlarının genişliğince geniş meseleler, mevzuuna göre, dereceleri, belirişleri, değişimleri, davranışları ve gelişimleriyle, izâha kavuşturulur; yeter ki, sözkonusu anlayışla bunu becerebilecek liyâkate erilebilsin. Dikkat ediliyorsa, insan ve toplum meselelerini izâha kavuşturabilmenin bu anlayışla mümkün olabileceğini belirtme davası üzerindeyiz; yoksa Büyük Doğu, eşya ve hadiselerin her ân yeniliği içinde karşımıza çıkabilecek meselelerin çözüm şablonu değildir.

Her şeyden önce kabul etmek gerekir ki, dava önce YETİŞTİRİCİLERİ YETİŞTİRME VE YETİŞTİRİCİLERİN YETİŞMESİ davası olduğuna göre, ruhun derinliklerinden kaynaklanan estetik bir zevk hâlinde disipline girmedikçe, ne yetişmek ve ne de yetiştirmekten bahsedemeyiz... Hem teoride ve hem de pratikteki verilerle yanlışlığı ve uygulanamaz oluşu ortaya çıkmış olan Marksizmin yaygınlaşma sebeplerinden biri de, bu yolla öğretilebiliyor olmasındandır; hakikatiyle kof, teferruatçılığıyla avlayıcı... Uygulanmıyor, çünkü uygulanamıyor; ama öğretilebiliyor, bunun metoduna ermişler. Oysa biz, uzun seneler boyunca öğrenme ve öğretmenin ne olduğunu bile tartışmamışız, tartışmayı öğrenmemişiz. "İç"e doğru sonsuz "tek" ve "dış"a doğru sonsuz "çok"a açılı bir sisteme mensup oluşumuzun idrakıyla, derinleştikçe genişliğine ve genişledikçe derinliğine yol alarak, teferruatçılığın gereğini yerine getirelim. "Hiçbir şey yoktur ki, ilmi cehlinden iyi olmasın" şiarından pay almaya bakalım... Bu bakımdan kendimizi başlangıç sayabiliriz.» (Vurgular bize ait.)

Görülüyor ki, bize "dışa açılma"yı vazife kılmaktadır Külliyat. Fakat her açılışta da, bütünle irtibatı kaybetmemeyi ve bataklıklara saplanmamak için, "harita" merkezinde "içte toplanma"yı şart kılarak. Ve "dayanışmalı fikir oluşumu" prensibiyle, her türlü keyfî, egoist, egosantrik, anarşist temâyülleri disipline ederek ve birbirini yetiştirmeyi, bu arada çevreye "tesir aşkı"nı da kaybetmemeyi "şiar" kılarak. “Tesir aşkı” nedir, Hilmi Ziya Ülken söylesin; “Aşk Ahlâkı" adlı eserinden:

"Tesir etme sevgisi, ruhun kendi dışında tamamlamak için yaptığı olgun (yetkin) hâlde bir gayrettir. Tesir aşkı inanışla vakalar arasında köprüdür; ruhla âlem arasında birliğe ulaşmak için yapılan en yüksek hamledir. İnsanın kendini aşması ve insanlara tesir etmesi için enginlere açılmasıdır. Ruhu zekâ kalesine kapanıp kalmadan, gurura ve bencilliğe kul olup yalnızlığa çekilmeden, inanışı bir his garabeti gibi zindanda bırakmakdan kurtarmaktır. Tesir sevgisi, telkinin İsrâfil sûru gibi esen yeliyle ruhları birlik haline koymaktır. Bir dâva uğrunda birleşenlerden kahramanlar, gönülsüz feragat adamları çıkarmaktır. İnanışı hareket hâlinde, fiil hâlinde zindanından, zincirlerinden kurtararak âlemle birleştirmektir.

Ruh, tesir etme sevgisi ile kendini toplumla tamamlar ve kişilik olur. Zincirlerini kırarak yeryüzüne ateşi indiren Prometheus olur. Tasavvuru fiil hâline getiren hürriyet olur. Tesir etme aşkı, parçayı bütünle, ferdi cemiyetle, insanı insanlıkla birleştiren en yüce fiil olur.

İnsanın kişi olması, ruhun hürlüğünü kazanması için hakikat ihtirası, iş ihtirası yetmez. Hakikat için yola çıkan fakat yolun mihnetine katlanmasını bilmiyen, işinin, cemiyetin kölesidir. Hakikat iksirini arayan, yolun cefasına katlanan, fakat tesir aşkının inancını yaymak şevkinden mahrum olan da henüz hürriyete kavuşamamıştır. Çünkü onun ruhu ya yalnız tasavvur hâlindedir, inanış hâlindedir. Ya yalnız hareket, fiil, irade hâlindedir. Tesir aşkına sahib olmak, ihtirasın kanatlanması demektir; güçsüz tasavvurun fiille güç kazanması, yoksul fiilin tasavvurla zengin olması demektir. Tesir aşkı varlığın birliğine doğru yol almaktır. Ruhun hürriyetinde ilk büyük merhaleyi aşmaktır."

Son sözümüz bir sitem: Hayata sonsuzluk aşkını yaymaya değil de, ölmeye ve öldürmeye gelmiş "yaşayan ölü"lere yuh olsun.

 

Kaynak: Baran Dergisi, 24 Temmuz 2009

Bu Yazı için İlk Yorumu Sen Gönder
İsim
Email
Mesaj



Dergimizin Son Sayısı Çıktı!
Sayı: 2 - II.Dönem Güz 2011



Anasayfa | Yazılar | Haberler | Seçtiklerimiz | Dergiler | Dergi Aboneliği
Künyemiz | Hakkımızda | Bayilerimiz | Dergimize Yazın | Web Sitemize Yazın
                                 Copyright © Telif Hakları AKADEMYA'ya Aittir