TESİR AŞKI
Hayreddin Soykan
Birlikte var olmanın, var
kalmanın ve var etmenin yolu; birbirimizi "ölmeyen" ve
"öldürmeyen" bir hürriyet aşkına teşvik ve "sonsuz"a
rabtolmuş bu yolun zevki kadar, sorumluluklarını ve zorunluluklarını da
telkindir. Daha doğrusu, telkinle içiçe tatbiktir. Aşk ahlâkı, tesir aşkı ve
“yetiştiricileri yetiştirme” de bizce bu çerçevede ve işte bunun içindir.
Bir zamanlar şöyle
söylemişti Eski İngiliz Başbakanı Thatcher:
"Güzel sözler
söylemeyi başkasına bırakıyor, ben iş yapmayı üzerime alıyorum"...
Bizse daha güzelini
yapmakla mükellefiz: Hem güzel söylemek hem güzel iş yapmak. O hâlde, “iş
yapmak” deyince, hemen bunaltıcı ve duygusuz bir "vazife"yi idealize
etmediğimiz anlaşılıyor. O, kendini ve çevresini kula bahşedildiği ölçüde
"var etme" zorunluluk ve sorumluluğunu, hürriyet zevki ve aşk
ahlâkıyla kalbinin en muhkem köşesinde duymak; bir sanatçının
"eser"ine eğildiğinde hissedebileceği en derin "estetik
zevk"le bu "ahlâkî sorumluluk" duygusunu buluşturarak,
insanlığın insanca "varolması" idealine bir "iş
ihtirası"yla katılmak; ve bunu, ne bir fâniden korktuğu, ne fâni bir çıkar
umduğu, ne de fâni gururunu alkışlatmak istediği için yapmaktır. Hür
şahsiyetler medeniyetini kurmak; ailesinden başlayarak, sınıfını, toplumunu ve
insanlığı bu muazzam, bu mukaddes "sanat eseri"nin tuvali görebilmektir.
Elbette, insanları "obje-şey" görmeden, haklarını da "zâyi"
etmeden tüm bunları yapmak, yapmaya çalışmaktır. Kısacası, bir yandan kendini
yetiştirirken, diğer yandan insanları yetiştirme ve "yetiştiricileri
yetiştirme" sanatıdır bahsimiz. Sanatların ve eserlerin en büyüğü.
Bir anne-babanın "en
güzel eseri", "çocuk" değil midir? Böyle diyor Mütefekkir. Şu
hâlde, kendisi de bir "çocuk" olan insanın en güzel eseri, farklı
müesseseler ve katmanlar boyunca yetiştirdiği diğer "çocuk"lardır da
diyebiliriz. Ve bu aksiyon, insanlık tuvaline vurduğu rengârenk sonsuzluk fırçalarıdır
onun. Hayata, kendimizi ve çevremizi resmetmeye gelmiyor muyuz zaten? Vereceğimiz
"estetik biçim"e direnen fâni tortuları, maddenin ve görüntü
varlıkların "direniş"ini bir heykeltraş gibi yontmaya?..
Sanat Tarihi'nden çarpıcı
ve murâdımıza denk düşen bir tablo:
Büyük İtalyan ressam ve
heykeltraşı Mikelanj, ruhundan ruh, canından can verme ihtirasıyla, kan ter ve
sancılar içinde, günler ve haftalar boyu çalışıp nihayet bitirir meşhur
"Mois-Musa" heykelini. Kendisine bakan heykelin gözlerine diker
gözlerini ve bir rivayete göre, çekicini heykelin dizine vurarak hırsla
haykırır: "Ne duruyorsun, haydi yürüsene!". Diğer rivayete göreyse,
şöyle bağırır: "Ne susuyorsun, konuşsana!"...
Ancak, “yalnızca” ruh ve
can taşıyan insan, ruhsuz, şuursuz ve aksiyonsuz bir kütle değildir. Ve yine
yalnızca o, inanır, duyar, düşünür, "konuşur", "yürür",
davranır, idealleri için çarpışır ve dünyanın dörtbir köşesine, maddeye,
harflere, notalara, renklere, herkese ve herşeye sonsuzluk bestesini nakşeder. İşte
böylesi hür, böylesi mübdî, böylesi faal bir varlığın ruhunu nakışlandırmaksa,
fâni sanatların tümünden de yüksek bir sanat değil midir? "Çocuk"
yetiştirme, "insan" yetiştirme sanatı. Ailenin de, toplumun da,
medeniyetin de, tarihin de, sonsuzluğa perçinli tek bir sanat hedefi var o
hâlde: Kendinde ve neslinde, o İDEAL ÇOCUĞU DOĞURMAK ve VAR ETMEK.
İBDA idealinin gözettiği
öncelikli prensibi hatırlatmanın tam yeri o zaman: "Yetiştiricileri
yetiştirme ve yetiştiricilerin yetişmesi"...
Bu prensip önünde,
"insan" olma sorumluluğu duyan herkese bir borç düşüyor bizce, önce
şu soruyu cevablama borcu: İnsan olarak varolma ve bu uğurda kendimi yetiştirme
gereği duyuyor muyum; bu gayeyle en son "kime başvurdum", en son
"neyi okudum"?.. Belki birkaç cümlelik bir cevab bulduk bu soruya; ya
şuna: Kendim ve kendi gururum için mi yaşıyorum, herkesle birlikte o sonsuzluğu
ruhuma doldurmak mı istiyorum; bu yolda en son kimi yetiştirmeye davrandım,
idealimi başka insanlarla paylaşmak için en son hangi adımı attım?.. Son soru, muhtemelen
çoğumuzun, eğer kendimize yalan söylemiyorsak ve hâlâ gururumuza mazeret
tedârikine davranmıyorsak, pek cılız cevablar bulabildiğimiz sorudur.
Evet; "aşk
ahlâkı", "yetiştiricileri yetiştirme ve yetiştiricilerin yetişmesi
davası" ve "tesir etme aşkı"... Birlikte varolmanın
"zorunlu" sacayağı... Mütefekkir'den dinleyelim gerisini;
"Kültür Davamız" adlı eserinden:
«İnsana varlığını empoze
eden her şey, "Mutlak Fikir" içinde izâhını bulur; yeter ki
"İslâm'a muhatab anlayış"ın kavranmasıyla AŞK AHLÂKI hâlinde işin
çetinliği yaşanabilsin. Varlık, hayat ve oluş kavramlarının genişliğince geniş
meseleler, mevzuuna göre, dereceleri, belirişleri, değişimleri, davranışları ve
gelişimleriyle, izâha kavuşturulur; yeter ki, sözkonusu anlayışla bunu
becerebilecek liyâkate erilebilsin. Dikkat ediliyorsa, insan ve toplum
meselelerini izâha kavuşturabilmenin bu anlayışla mümkün olabileceğini belirtme
davası üzerindeyiz; yoksa Büyük Doğu, eşya ve hadiselerin her ân yeniliği
içinde karşımıza çıkabilecek meselelerin çözüm şablonu değildir.
Her şeyden önce kabul
etmek gerekir ki, dava önce YETİŞTİRİCİLERİ YETİŞTİRME VE YETİŞTİRİCİLERİN YETİŞMESİ
davası olduğuna göre, ruhun derinliklerinden kaynaklanan estetik bir zevk
hâlinde disipline girmedikçe, ne yetişmek ve ne de yetiştirmekten
bahsedemeyiz... Hem teoride ve hem de pratikteki verilerle yanlışlığı ve
uygulanamaz oluşu ortaya çıkmış olan Marksizmin yaygınlaşma sebeplerinden biri
de, bu yolla öğretilebiliyor olmasındandır; hakikatiyle kof, teferruatçılığıyla
avlayıcı... Uygulanmıyor, çünkü uygulanamıyor; ama öğretilebiliyor, bunun
metoduna ermişler. Oysa biz, uzun seneler boyunca öğrenme ve öğretmenin ne
olduğunu bile tartışmamışız, tartışmayı öğrenmemişiz. "İç"e doğru
sonsuz "tek" ve "dış"a doğru sonsuz "çok"a açılı
bir sisteme mensup oluşumuzun idrakıyla, derinleştikçe genişliğine ve
genişledikçe derinliğine yol alarak, teferruatçılığın gereğini yerine
getirelim. "Hiçbir şey yoktur ki, ilmi cehlinden iyi olmasın"
şiarından pay almaya bakalım... Bu bakımdan kendimizi başlangıç sayabiliriz.»
(Vurgular bize ait.)
Görülüyor ki, bize
"dışa açılma"yı vazife kılmaktadır Külliyat. Fakat her açılışta da,
bütünle irtibatı kaybetmemeyi ve bataklıklara saplanmamak için,
"harita" merkezinde "içte toplanma"yı şart kılarak. Ve
"dayanışmalı fikir oluşumu" prensibiyle, her türlü keyfî, egoist,
egosantrik, anarşist temâyülleri disipline ederek ve birbirini yetiştirmeyi, bu
arada çevreye "tesir aşkı"nı da kaybetmemeyi "şiar"
kılarak. “Tesir aşkı” nedir, Hilmi Ziya Ülken söylesin; “Aşk Ahlâkı" adlı
eserinden:
"Tesir etme sevgisi,
ruhun kendi dışında tamamlamak için yaptığı olgun (yetkin) hâlde bir gayrettir.
Tesir aşkı inanışla vakalar arasında köprüdür; ruhla âlem arasında birliğe
ulaşmak için yapılan en yüksek hamledir. İnsanın kendini aşması ve insanlara
tesir etmesi için enginlere açılmasıdır. Ruhu zekâ kalesine kapanıp kalmadan,
gurura ve bencilliğe kul olup yalnızlığa çekilmeden, inanışı bir his garabeti
gibi zindanda bırakmakdan kurtarmaktır. Tesir sevgisi, telkinin İsrâfil sûru
gibi esen yeliyle ruhları birlik haline koymaktır. Bir dâva uğrunda
birleşenlerden kahramanlar, gönülsüz feragat adamları çıkarmaktır. İnanışı
hareket hâlinde, fiil hâlinde zindanından, zincirlerinden kurtararak âlemle
birleştirmektir.
Ruh, tesir etme sevgisi
ile kendini toplumla tamamlar ve kişilik olur. Zincirlerini kırarak yeryüzüne
ateşi indiren Prometheus olur. Tasavvuru fiil hâline getiren hürriyet olur.
Tesir etme aşkı, parçayı bütünle, ferdi cemiyetle, insanı insanlıkla
birleştiren en yüce fiil olur.
İnsanın kişi olması,
ruhun hürlüğünü kazanması için hakikat ihtirası, iş ihtirası yetmez. Hakikat
için yola çıkan fakat yolun mihnetine katlanmasını bilmiyen, işinin, cemiyetin
kölesidir. Hakikat iksirini arayan, yolun cefasına katlanan, fakat tesir
aşkının inancını yaymak şevkinden mahrum olan da henüz hürriyete
kavuşamamıştır. Çünkü onun ruhu ya yalnız tasavvur hâlindedir, inanış
hâlindedir. Ya yalnız hareket, fiil, irade hâlindedir. Tesir aşkına sahib
olmak, ihtirasın kanatlanması demektir; güçsüz tasavvurun fiille güç kazanması,
yoksul fiilin tasavvurla zengin olması demektir. Tesir aşkı varlığın birliğine
doğru yol almaktır. Ruhun hürriyetinde ilk büyük merhaleyi aşmaktır."
Son sözümüz bir sitem: Hayata
sonsuzluk aşkını yaymaya değil de, ölmeye ve öldürmeye gelmiş "yaşayan
ölü"lere yuh olsun.
Kaynak: Baran Dergisi, 24 Temmuz 2009