KÜLTÜRÜMÜZÜ VAR EDİCİ
HAFIZANIN İNŞÂSI
Hayreddin Soykan
İBDA Mimarı’nın “Kültür
Dâvamız” adlı şaheserinin alt başlığı şudur: “Temel Meseleler”. Ve, “temel
meseleler” zımnında üzerinde bilhassa durulan bahislerden biri, bir yönden
belki başlıcası ise, “Varlık ve Oluş”. Şöyle söylüyor Mütefekkir:
“İnsanoğlunun olanca
çabası, var olmak ve var kalmak için zamanı aşma gayesinde düğümlü… Zamanı
aşmak… Yol?..”
Bizim bu yazı vesilesiyle
dile getirmeye çalışacağımız husus ise, bir bakıma her şeyin aslı ve meselelerin
meselesi olan “Varlık” bahsi merkezinde mütalâada bulunma çabası olmayacak, ki
kapasitemiz de müsait değil, fakat “var olma” ve “var kalma”yı “kültürel hafıza”
çerçevesinde ve gücümüzün yettiğince, belki ancak başlık bilgisi mikyasında da
olsa vurgulamak olacak.
Şu hikmetin ışığında
değerlendirilmesini arzu ederiz söylemek istediklerimizin; yine Kültür
Dâvamız’dan:
«“Varlık” olmadan
“oluş”tan bahsedilemeyeceği gibi, “oluş” olmadan da “varlık”tan bahsedilemez;
“olan” olunacak olanla ve “olunacak olan-imkân” da olanla mümkün… Bir şeyin
“oluş”undan bahsetmek için, her şeyden evvel onun “var” olması gerekmez mi?..”»
O hâlde “kültürel hafıza”
için de benzer bir tesbitte bulunamaz mıyız? Şöyle ki: Bir kültürün
“varoluş”undan ve istikbâle uzanışından bahsetmek için, önce o kültürün “var”
olması gerekmez mi? Peki, bu “varoluş” için yine öncelikle, tek tek fertlerin
taşıyıcısı olduğu bir “kültürel hafıza” şart değil mi? Kuşkusuz öyle!
“Kültürel” ve demek ki
“içtimaî” hafıza her ne kadar fertlerden bağımsızmışçasına varoluyor gözükse
de, böyle bir hafızanın aslında “insan şuuru” dışında bir taşıyıcısı yok, kalan
diğer her şey, her materyal, bu “ortak” hafızayı fert fert “ruhunda” taşıyan
insanlar için “hatırlatıcı” semboller değerinde aslında. Bunlar, isterse tüm
bir toplumun tarihini, değerlerini, normlarını, büründüğü formları barındırıyor
gözüksün, hiç fark etmez, onları şuurlaştıracak ve böylelikle “hatırlayacak”
bir insan yoksa, o hafıza ölmüştür, demek ki o kültür de ölmüştür. İnsanlık
kütübhanesi, böylesi artık “ölü” sayısız topluluğun, toplumun, medeniyetin
hikâyesi ve sahibsiz hazinesiyle doludur.
Mademki bir “kültür”ün
devamından ve bu devam için elzem “hafıza”dan bahsediyoruz, o hâlde devam
etmesi arzulanan “kültür”ün ne olduğunu aydınlatmaya çalışalım bir nebze.
Kültür, sınırlandırılarak
tarifi zor kavramlardan, şu gözle bakarsanız “umumî”, bu gözle bakarsanız “hususî”
bir “bilgi”ye işaret etmekte. Bir yönden “öğrendiğimiz her şey”dir, diğer
yönden “öğrendiklerimizden bizde arta kalan şey”. Bir yandan “herkesin
malı”dır, diğer yandan “belli bir fert” yahut özellikle “belli bir topluluğun
hususî bilgi sermayesi”. Böyle de gider. Ancak, bizim altını çizmek istediğimiz
“kültür”, kendisini benliklerinde –hafızalarında- taşıyan fertlere belli bir
“dünya görüşü”ne ve belli bir “toplum”a AİDİYET DUYGUSU kazandıran, KİMLİK veren,
DEĞER ve DAVRANIŞ ÖLÇÜSÜ takdim eden kültürdür. Bizi “biz” yapan bilgi ve
değer, duygu ve düşünce sermayemizdir. Bu çizgide, dilerseniz, kendilerine has
nüanslarıyla, aynı zamanda “ideoloji”mizdir, “şuur süzgeci”mizdir,
“irfan”ımızdır. Daha üst bir çerçevede “dinî” kimliğimizi, aynı şekilde daha
dar ve mahallî seviyede “millî” kimliğimizi kazandıran her şeyi de, kendi öz
nitelikleri dikkate alınmak kaydıyla “kültür” çerçevesine dahil edebiliriz.
Kültür için, bizi “biz” yapan ne varsa işte odur diyebiliriz kısacası.
Uzmanları, “belli” bir
kültürü diğerlerinden ayıran “normatif” ve “formatif” bilgileri merkeze alır
özellikle. Bu çerçeveyi ölçü alırsak, “belli” bir kültürün “normatif” yönü, NE
YAPMALI sorusunun cevabını veren davranış ölçüleri mealindeyken, “formatif”
yönü BİZ KİMİZ sorusunun cevabını veren tüm bilgilerdir. Normatif olan “inşaî”
iken, yani kurucu, bina edici, emrederek, yasaklayarak veya serbest bırakarak o
kültürün bağlılarının davranışlarını tanzim edici iken, diğer formatif olan kısımsa
“ihbarî”dir, bilgilendirir, tek tek fertleri “başkası” değil de “biz” yapan
duygu ve düşünce nâmına ne varsa onu kazandırır, onlardan haberdar eder.
Elbette bunlar içiçe olup, aynı “kültür bünyesi”nin kanatlarıdır.
Böyle bir ön
bilgilendirmeden sonra, şimdi bulunduğumuz nokta itibariyle şu sorulabilir:
Üzerinde yaşadığımız topraklarda mukim bu toplum, neyin “varolma” mücadelesini
vermektedir? Aynı şekilde, bu toplumu yönetmeye talib diğer grupların bu
toplumun “varoluş” mücadelesine dair takdim ve teklif ettikleri nedir; sahib
oldukları, onlarda zaten “var” olan “kültürel sermaye” nedir? Elbette,
“toplumun genel fikir çerçevesine Büyük Doğu’yu oturtmak” şeklinde bir “kültür
inkılâbı”nı başa alan bizim “öz” sermayemiz nedir?
Toplumumuzun içler acısı
hâli malûm: En başta “Harf Devrimi”yle tarihinden –hafızasından!-, tüm
“devrimler” elele dininden, dilinden, örfünden, an’anesinden, milliyetinden,
şahsiyetinden, haysiyetinden, ona tarihteki şanlı “aslî” kimliğini kazandırmış ne
varsa hepsinden ve “kökünden” kopartılmış, şimdilerde nereye gideceğini, ne
“olacağını” bilmeyen, günü kurtarmakla(!) yetinen, içli dışlı dört bir yana
sürüklenmeye çalışılan ve gerçekten de bir o yana bir bu yana sürüklenen,
kaynayan, fokurdayan, günden güne kan kaybeden bir toplum!
Diğer taraftan, ona çözüm
diye “zehir” içirmeye çalışan ve aynı “köksüzlükle” malûl her tondan kurtuluş
tellâlı!
Ve biz: Bu millete “aslî”
kimliğini kazandırmış ve onu tüm bir insanlık önünde VAR ve MUZAFFER kılmış
hangi değer varsa mâliki, hangi kültür hazinesi varsa muhafızı, üstelik
istikbâlde de aynı VARLIĞI ve ZAFERİ kendisine “daha ileri seviyede” ve “dünya
çapında” vaadeden muhteşem bir “fikir hazinesi”nin sahibi olan, Büyük Doğu-İBDA
bünyesi!
Neylersiniz ki, böyle bir
“fikir hazinesi”, diğer tüm fikrî varlık ve hasletler gibi, ancak onu
“hafıza”sında taşıyan bir şuur için VAR ve CANLI, onunla hemhâl olup her ân
fikir ve davranışlarına yansıtan idealist bir topluluğun “mücadele motoru”
olduğunca VAR ve VAR EDİCİ, onu “genel fikir çerçevesine” oturtmuş bir toplum
için HAYATİYET ve KURTULUŞ ifadecisi.
Mesele, toplumun
“kültürel hafızası”nı bu kurtuluş senfonisinin notalarıyla işlemek olunca; mesele,
geçmişte bizi “biz” yapmış ama uzun zamandır kaybolmuş ve kaybettirilmiş her
bilgi ve değeri, kendi rengimizi nakşederek bu hafızaya iade etmek olunca; mesele,
yeni bir fert ve toplum, yeni bir ülke ve dünya düzeni inşâsı için gereken ne
varsa tekeffül edici bu fikir mimarîsini, önce benliğinde inşâ etmeye
başlayarak örnekleştirmek ve örnekleştirecekleri cezbetmek olunca, gerekenin ne
olduğu da hemen anlaşılıyor: Önce bizim “var” olmamız; ruhumuzda, benliğimizde,
hafızamızda bu fikir hazinesinin “var” olması! Öyle ya, “kendisi” olmayan,
“başkası” olur.
Bizde bu “hazine” yoksa;
kitab ve dergi yapraklarıyla bilgisayarın bir köşesinde değil, asıl tüm bu
hatırlatıcıların varlık sebebi olarak, bunlar vesilesiyle ruhumuzda ve
hafızamızda “tarafımızdan” inşâ edilmiş bu “fikir binası” yoksa, öyleyse VAR
“olan” ve “olunacak olan” nedir diye sorulacaktır bize. Kültür Dâvamız’dan,
yazımızın en başında zikrettiğimiz şu cümlelerin anlamı sorulacaktır
herbirimize:
«“Varlık” olmadan
“oluş”tan bahsedilemeyeceği gibi, “oluş” olmadan da “varlık”tan bahsedilemez;
“olan” olunacak olanla ve “olunacak olan-imkân” da olanla mümkün… Bir şeyin
“oluş”undan bahsetmek için, her şeyden evvel onun “var” olması gerekmez mi?..”»
Kaynak: Furkan Dergisi, Ağustos 2008