Dokka Umarov'la
Röportaj
Tercüme: Hayreddin Soykan
Kafkas Emirliği Genel Kumandanı Dokka Umarov,
Kafkas Center gazetecilerinden Şemsüddin Nashkhoyev ile Mayıs 2008
(Cemaziyelevvel 1429) itibariyle bir röportaj gerçekleştirdi. Şimdi
okuyacağınız röportaj, Emir Dokka’nın en son videosunun bant çözümüdür.
S. Nashkhoyev: Melûn şeytandan Allah'a sığınırım.
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Allah'ın selâmı, rahmeti ve bereketi
üzerine olsun Ebû Osman.
Ebû Osman, sizi tanıyan herkes sizin hiçbir zaman politikadan
hazzetmediğinizi, sizi de içine çekmek için ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar,
herhangi bir politik hizipleşme ve çatışmadan daima uzak durduğunuzu
söylüyorlar. Bu, ne kadar doğru? Kafkasya'daki Cihad'ın başına geçtiğinizden bu
yana, politikaya olan bu tavrınız değişti mi?
D. Umarov: Melûn şeytandan Allah'a sığınırım. Rahman ve Rahim olan Allah'ın
adıyla. Hamd, Bir ve Biricik olan Allah'adır. Salât ve selâm, kendisinden sonra
başka hiçbir nebînin gelmeyeceği Peygamber Efendimizedir.
Gerçekten de, politikadan hiçbir zaman hoşlanmadım
ve ondan daima uzak durmaya çalıştım. Hakikati ifade etmem gerekirse, ondan,
Müslümanların şerefini zedeleyen politikadan bugün de hoşlanmıyorum.
Birinci savaştan sonra, omuz omuza savaştığım bir
grup mücahidle birlikte dağlara çıktım ve askerî bir eğitim üssü tesis ettim. O
dönem, hem grubumuz hem de üssümüz hiç de fena değildi. Ve biliyoruz ki,
birinci savaştan sonra mücahidler arasında eski günlerdeki gibi bir birlik
mevcut değildi, herkes çeşitli gruplar oluşturmaktaydı. Kumandam altında bir
grup bulunduğu, üstelik bir de eğitim üssüm olduğu için, o vakitler siz ne
kadar dışında durmak isteseniz de size izin verilmeyeceği için, politikadan
kaçınmak mümkün olmuyordu. O dönemin Devlet Başkanı Aslan Maskhadov, Allah
kendisine rahmet eylesin, beni Güvenlik Sekreteri olarak atadı.
Ben bu vazifeyi icrâ ederken gerçekleşen Gudermes
fitnesi sırasında, ben ve mücahidlerim hakem ve sulhu kollayıcı taraftık.
Başkanımıza yaklaşık on kez istifa mektubu yazdım ancak her defasında
reddedildi. Benim için savaşmak ve verilen görevleri yerine getirmek çok daha
kolaydı. Güneybatı cephesinin kumandanı olarak zaten yeterince problemim vardı.
Ve yine benim için, Allah cihadlarını mübarek etsin, Aslan, Abdulhalim ve
Abdullah Ebu İdris'in –ki bu Şamil'dir- politikayla ilgilenmeleri kâfiydi.
Mücahidlerin idarecisi olduktan sonra siyasete olan
bakışım değişti mi? Evet demek durumundayım. Çünkü hem Cihadın başında bulunup
hem de siyasetin dışında olmak imkânsızdır. Üstelik, siyaset, İslâm'ın en
önemli yönlerinden de biridir. Fakat, başta da söylediğim gibi, bir kez daha
tekrar edeceğim, net biçimde tesbit edilmiş hedefin bulanıklaştırıldığı,
belirgin bir mevkiin belirsizleştirildiği ve tüm bunların bir maske ardında
yapıldığı bir yerde politikayı hâlâ tanımıyorum. Bu zamanda tüm böylesi
faaliyetlerin iddia edildiği üzere siyaseten faydalı olması da sözkonusu
değildir. Gerçekte, bunların tümü Müslümanların kendi öz benliklerini tahfif
ederek dinlerinden sapmalarıyla neticelenmektedir ve yine tüm bunlar, tam
tersinin açığa çıktığı tarzda, şüpheli birtakım faydalar karşılığı elden
çıkarılmaktadır. Dünya siyasetinde bunun pek çok örneği mevcuttur ki, zaten her
birimiz yeterince bildiğinden, bunları tek tek sıralamayalım dilerseniz.
S. Nashkhoyev: Geçen Ramazan ayında Müslümanlara
yaptığınız seslenişten sonra, Mücahidlerden gelen tasdik yanında, o vakte kadar
destekçimiz olmuş kimi muhalifler de ortaya çıkıverdi. İddialarından biri de,
siyasette aceleci ve ânlık düşüncelerle keskin bir değişimin gerçekleştirildiği
yönündeydi. Sizce bu ne derece hakikat?
D. Umarov: Hakikat hiç de bu değil. Abdulhalim'in Cihada liderlik etmeye
başlamasından bu yana, siyasî sistemimizin gözden geçirilmesi ve onun
Akide'mizle uygun hâle getirilmesi, liderlik bünyesinde olduğu kadar diğer
Mücahidler arasında da düzenli olarak tartışılmaktaydı.
Ebu İdris, devlet yapımızın Şeriat'le uygun hâle
getirilmesinde bir Başkan yardımcısı, Abdulhalim'in Vekili olarak benim
düzenlemeler yapmamda, bense onun yapmasında ısrar ediyorduk. Ben
reddediyordum, çünkü Cihad liderliğinin mesuliyet sahasına giren bir alana
dahil olmak istemiyordum. Ebu İdris bunun üzerine tartışıyor ve bana
güceniyordu ancak ben bu pozisyonumu daima korudum. Şu ân baktığımda, haklı
olduğuma inanmıyorum. Ebu İdris, uzun zaman ikilikler içerisinde olabilecek
mevkide bir insan değildi, o hakiki bir Mücahiddi, soylu, enerjik ve faal bir
adamdı.
Yeri gelmişken, şehadetinden altı ay kadar önce,
Ebu İdris, Kafkas Emirliği için bir mühür sipariş etmişti. Bu mühür bende şu
ân. Bu husus, politikalarımızın yeniden gözden geçirilmesinin aceleci ve ânlık
alınmış kararlar olmadığını, politikalarımızda keskin bir değişimi ifade
etmediğini bir kez daha ispatlamaktadır. Her şeyin aceleci ve ânlık biçimde
geliştiğini söylemekse, ikiyüzlülerin fantezi ve sayıklamalarıdır.
S. Nashkhoyev: Ve size karşı yaygın bir itham da,
açıklamanız her ne kadar berrak bir İslamî mevkii göstermekteyse de, bizlerin,
finans ve insan kaynaklarımız bulunmaksızın tüm dünyaya savaş açtığımız yönünde.
Oysa dediğiniz şuydu: Müslümanlara saldıran ve topraklarını işgal edenler sizin
düşmanınızdır; kendi din ve haysiyetlerini savunan Müslümanlar sizin
kardeşinizdir. Bu meseleyi biraz daha açabilir misiniz?
D. Umarov: Evet, bu benim İslamî mevkiimdir, isterse alelâde bir mücahid olsun,
hakiki bir Müslümanın mevkii. Çünkü ben hür bir Müslüman olarak düşünüyorum,
bir köle olarak değil.
Ve bugün bir kâfir bir Müslüman toprağını muhtelif
gerekçeler altında işgal etse ve tüm dünya bu gerekçelerin uydurma olduğunu
apaçık görse bile, onlar herhangi bir Müslüman toprağına, orada İslam'a dair,
Şeriat'a uygun ve Allah'ın bize emrettiği bir hadise gerçekleşir gerçekleşmez
sürüler hâlinde, tüm ordularıyla ve hep birlikte çullanıyorlar. Ve bir kafir bu
Müslüman ülkelere saldırdığında, bu ülkeler yok edildiğinde, bombalandığında,
çocukları, aileleri, evleri ve şehirleri imha edildiğinde, eğer benim
Kafkasya'da yaşayan alelâde bir Müslüman olarak tüm bunların kalbimde bir
ıstırabla yankılandığını söyleme hakkım yoksa, işte bu haksızlıktır, yanlıştır.
Eğer benim mevkiim, kayıp Müslümanlar, evet bu şekilde ifade edeceğim, kimi
kayıp Müslümanlar tarafından tüm dünyaya savaş açmak olarak telakki edliyorsa,
yine aynı şeyi tekrarlayacağım, bu kendini aşağılamadır, Müslümanların kendi
kendini aşağılamasıdır.
Çünkü savaş, bugün benim tarafımdan ilân edilmiş
değildir, küfre karşı savaş uzun zaman önce ilân edilmiştir. Müslümanlar artık
kâfirlerin yasalarıyla yaşamayacaklarını ancak Allah'ın kanunlarıyla
yaşayacaklarını ilân ettikleri ânda, bu ülke hemen kâfir ülkelerin orduları
tarafından saldırıya uğramaktadır, yok edilmekte ve bombalanmaktadır. Bu
yüzden, (bize itiraz eden) bu Müslümanların malûl oldukları hastalık, onların
böylesi ifadelerindedir, izhar ettikleri şüphelerindedir.
Şayet bu meseleye sağlıklı bir muhakemeyle
yaklaşırsanız, bugün güç ancak Allah iledir. İslâm burada ülkemizde hâkim olsun
ve bizler de İslâm Ümmetinin hür bir parçası olalım diye 1991 itibariyle
Sovyetler Birliği'ne savaş ilân etmişizdir, Rusya'ya savaş ilân etmişizdir ve
işte o günden beri de kendi toprağımızda böylece Cihad etmekteyiz. O hâlde,
kuru toprak bakımından bu kadar büyük bir ülkeye ve gücü kendi bünyesinde bir
araya gelmiş devletlerin tümünün toplam gücünden hiç de daha az olmayan bir
süper güce niçin savaş ilân ettik? Biz bir savaş ilân ettik ve hâlâ da
etmekteyiz, çünkü, Allah'ın emri gereği bir savaş ilân edildiğinde ve bu
savaşta rol almak icab ettiğinde, eğer savaşa iştirak edemiyorsanız, hiç
olmazsa dua etmelisiniz, eğer kâfirler Müslümanların dinlerinin gereğini tatbik
etmesine, Allahın kanunlarıyla yaşamalarına ve dine davetlerine izin
vermiyorsa, en azından kalbinizde onları kınamalısınız. Şayet savaşa
katılamıyorsak, kâfirleri kınamalı, olan bitenler hakkında konuşmalıyız. Ancak
bugün, onlar bizim konuşmamıza dahi izin vermiyorlar ve burası tüm hastalığın
yattığı yerdir.
İşte bu, benim niçin sözlerimin arkasında
durduğumun sebebidir. Misâl olarak, farzımuhal eğer burada varolan Cihada
katılamıyor olsaydım (ki bugün Kuzey Kafkasya'daki Cihad'a katılıyorum), yani
şayet bugün Kafkasya'da bir Cihad olmasaydı, ben (inşallah, Allah güç kuvvet
verirse) Müslüman kardeşlerimin imha edildiği, öldürüldüğü yerdeki bir Cihada
katılıyor olacaktım. Bu benim mevkiimdir, İslamî mevkiimdir, hür bir Müslümanın
mevkiidir.
Tüm kardeşlerimin aynı mevkide olacaklarını ümid
etmekteyim.
S. Nashkhoyev: Kardeşlerimizin bazıları, askerî
operasyonlarla birlikte esnek bir diplomasinin de gerekli olduğunu söylüyor ve
Peygamberimiz (S.A.V) tarafından imzalanan Hudeybiye Antlaşmasını gündeme
getiriyorlar.
D. Umarov: Bu muhakemeyi çok defalar işittim. Hudeybiye Antlaşması sık sık
zikrediliyor ancak onun mânâsına nüfuz edilmiyor. Şudur onun mânâsı ki, vaktin
en etkili gücü, Kureyş'in putperestleri, Müslümanları eşit bir güç olarak
tanıdılar ve onlarla on yılık bir ateşkes antlaşması imzaladılar. O antlaşmanın
içinde, Din'i, Müslümanların davetini sınırlayan tek bir madde, tek bir kelime
yoktu. Şimdi soru şu: Bugün Müslümanlara Hudeybiye Antlaşmasını teklif edenler
kimdir? Kim dinimizi hür biçimde tatbik etmemize ve Şeriat'ı tesis etmemize
müsaade ediyor? Hiç kimse.
Biz Müslümanlara göre, bugün tüm dünyada bize
teklif edilen şey Hudeybiye Antlaşması değil, daha ziyade bir ültimatomdur:
“Şeriat'ı reddedeceksiniz yoksa şehir ve köylerinizi bombalar ve topraklarınızı
işgal ederiz”, ki şu ân olan da budur ve bize teklif edilen antlaşma işte bu
şekildedir. Yani kendinizi kandırmamalısınız, biz bu şartlara razı olmayacağız,
bu kendini aldatmaktır.
Fakat inşallah, kâfirlerin bize barış teklif ettiği
zaman da gelecektir ve biz de onların barışını kabul edeceğiz, çünkü Kur'an
bize, şayet size barış teklif ederlerse siz de kabul edin mealinde
buyurmaktadır. Savaş Müslümanlar için kendi başına ve kendiliğinden bir gaye
değildir elbette. İşte bu yüzden, Hudeybiye Antlaşmasının bugünün siyaseti
çerçevesinde ne mânâya geldiği ve bu bakımdan neler olup bittiği âlimlerimiz ve
çoğu kardeşlerimiz tarafından anlaşılamamakta ve yanlış yorumlanmaktadır.
S. Nashkhoyev: Ebu Osman, birçok kişi Kafkas
Emirliği'nin hangi ayırt edici işaretleri kullanacağını merak ediyor.
D. Umarov: Ayırt edici işaretler, anladığım kadarıyla, bir arma, bir millî marş
ve bunun gibi şeylerdir. Şayet Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir arma, bir millî
marş ve benzerlerine sahip olduysa, elbette hiç itirazsız biz de kabul ederdik.
Şayet biri bana böyle olduğuna dair sahih bir delil getiremiyorsa, o hâlde bu
tür ayırt edici işaretler olmaksızın da bizler pekâlâ işimizi görebiliriz.
Hassaten, bizi tanıyıp Kafkas Emirliği'ni kaydetmek üzere BM Sekreterliğinden
bir davet almayacağımıza göre, Allah bizleri bu tür sahte hülyâlardan korusun.
Biliyorum ki, Hazreti Peygamberin siyah bir bayrağı
vardı. Bu, tüm dünya üzerindeki Müslümanların yeni neslinin, altında Cihada
katıldıkları bir bayraktır ve bizim ayırt edici işaretimiz de işte bu
bayraktır.
İkincisi, mühür… Bizim bir mührümüz var ve ayırt
edici işaretler zımnında şu âna kadar en son varılan yer de budur. Aynı
şekilde, kardeşlerimizi ve destekçilerimizi de bilvesile uyarmak isterim ki,
atın önüne arabayı koymak yollu bir acelecilikle, hakiki bir Emirlik Devleti'ni
hemen şimdi tesis etmede yoğunlaşmasınlar. Mücahidler bugün itibariyle ormanlık
bölgeyi, dağları ve tepelerdeki köylerin bir kısmını kontrol etmektedirler,
bunlar bizim toprağımız ve üssümüzdür inşallah. Kontrol henüz tam ve mutlak
değildir. Çünkü kâfirler zaman zaman büyük güçler toplamakta ve topraklarımıza
girmektedir. Ancak yine de bu kâfir ve mürtedler vadiyi kontrol
edememektedirler. Üstelik, Mücahidler şehirlere girmekte, operasyon ve akınlar
düzenlemektedir.
İnşallah, dengenin tam tersi olacağı ve
Mücahidlerin kontrolünün Kafkaslardaki tüm alanlara yayılacağı bir zaman
gelecektir. Netice, Allah iledir. Ve en önemlisi, Allah yolunda her kim
savaşırsa o asla kaybetmez ve şu hayatta onu hangi netice bekliyor olursa
olsun, bu hakikatin ta kendisidir.
S. Nashkhoyev: Ebu Osman, şu ân birçok genç adam
Cihada katılıyor. Hâkim olan çoğunluk 18 ilâ 33 yaşları arasında. Mücahidlerin
eski neslinden çok fazla kişi kalmadı geriye. Her iki savaşta da bulunmuş
olanlar, bu iki neslin birbirinden karakter bakımından farklı olduğunu söylüyor.
Bu hususta sizin görüşünüz nedir?
D. Umarov: Tüm savaşlar bir şekilde birbirine benzer olmasına rağmen, doğrudur,
bir fark var. İki savaş arasındaki tüm farkların bir listesini sunmayacağım
ancak, önemli bir farka dikkat çekmek isterim. İlk savaş kendi gelişimi
bakımından cidden zordu, çünkü bizim neslimizin ilk savaşıydı o. Sâkin bir
hayattan bomba şarapnellerinin ve mermilerin yağmuru altındaki bir hayata geçiş
kolay değildi. Savaş, hayatın lütufları kadar zorlukları, Allah'ın bir
imtihanıdır. Allah Kur'an'da, geçmiş toplulukların geçirdiği üzere, bizlerin de
korku, soğuk, açlık ve mahrumiyetlerle imtihan edileceğimizi ihtar etmektedir.
Bunların tümü bu veya şu şekilde birinci savaşta ve ikinci savaşın
başlangıcında gerçekleşti.
Fakat mesele ve hadiselerin niteliği değişiyor.
Geçmişte, nisbî olarak kimin hangi tarafta olduğu belliydi. Ancak şu geçtiğimiz
yıllar boyunca Allah Müslümanları gerçek imtihanlardan geçirdi: acaba
dostlarınıza ihanet edecek misiniz yahut sevdiklerinizin hayatını tehlikeye
atabilecek misiniz! Bu öyle bir imtihandır ki, Cihad içinde çok uzun zaman
yeralmış olanlar, hatta birinci ve ikinci savaşlar içinde bulunanlar, güvenilir
ve asla yozlaşmaz bilinenler için bile kolayca üstesinden gelinebilir değildir.
Allah'ın bu imtihanları seyrinde, bu insanlar günden güne daha da
sapkınlaşmakta ve yılların mürtedlerini dahi gölgeleyecek çapta imana ve
inananlara karşı suçlar işlemektedir.
Kanaatimce, Mücahid saflarındaki büyük arınma
sürüyor, fakat en iyisini Allah bilir, biz hiçbir şey bilmiyoruz. Arınma
tamamlandığında, Allah inşallah bize zafer ihsan edecektir. Biz sadece dua
etmeli ve bundan emin olmalıyız.
S. Nashkhoyev: Politikalar üzerinde bir kez daha
duralım. Anladığım kadarıyla, Mücahidler de bunu tasdik ediyor, yani politikalarımızın
olanca özünün Akide'den sapmamak olduğunu teslim ediyorlar. Cihad yürüten ve
sonunda bağımsızlığa ulaşan, ki birinci savaşta bizim hedefimiz de buydu,
Müslümanlar arasındaki sapma ve yanılmayı hangi noktada görüyorsunuz? Örnek
olarak, Bosna ve Kosova'daki Cihadı kastediyorum.
D. Umarov: Evet, Balkan örnekleri, bugün Cihada katılan herhangi bir Müslüman
için ön uyarı vazifesi görmektedir. Onlar Sırbistan'dan bağımsızlık kazanmak
için Cihad ediyorlardı ancak Amerika ve NATO'ya bağımlı oluverdiler.
Kâfirlerden kâfirlere intikal için bir Cihad vermiş oldular. Allah hepimizi
böyle bir yoldan muhafaza etsin.
Kur'an'da Tevbe Suresi'nde şöyle buyurulur:
“Yoksa, Allah, sizden, cihad edip Allah, peygamber
ve mü'minlerden başkasını kendilerine sırdaş edinmeyenleri ortaya çıkarmadan
bırakılacağınızı mı sandınız? Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”
Apaçık ve başka türlü anlaşılmaya kapalı biçimde,
herhangi bir Müslümanın hemen anlayabileceği tarzda ifade edilmekte, yani
Allah'tan, Resûlü'nden ve inananlardan başkasını dost edinemezsiniz, yani BM,
AGİT, Avrupa Birliği ve NATO'yu Balkan Cihadında vâki olduğu üzere dost
edinemezsiniz. Bu kâfir teşkilâtları Müslümanlara hayrına bir yardım temin
etmek üzere değil, tam tersine diktalarına boyun eğdirmek üzere
oluşturulmuştur. Ve yine Kur'an ihtar etmekte:
“Ey îmân edenler! Eğer kâfirlere uyarsanız, gerisin
geriye (eski dîninize) döndürürler de, hüsrana uğrayanların durumuna
düşersiniz.”
Yani, böyle bir durumda her iki hayatı, buradakini
de ötesini de kaybediyoruz, Allah bizi böyle bir Cihaddan muhafaza etsin.
S. Nashkhoyev: Görüşmemizin sonunda, Ebû Osman,
Kafkaslardaki ve tüm dünyadaki Müslümanlara neler söylemek istersiniz?
D. Umarov: Bugünkü görüşmemizi nihayetlendirirken, tüm Müslümanlara, Kafkasyalı
Müslümanlara ve dünyanın her yerindeki Müslümanlara şöyle seslenmek isterim:
Her şeyden önce, birlik arzu ederdim, birlik daha
önce hiç olmadığı kadar önemli bugün; ve yine hürmet, kendileri için, Allah
Resûlü'nün Ümmeti için, âlemlerin hürmete en ziyade lâyık Peygamberi için
hürmet arzu ederdim. Olan biten hadiselerin en doğru değerlendirilişi hakikat
oluyor bugün; bugün içinde bulunduğumuz kölelikten hürriyete doğru.
Biz, Kafkasyalı Mücahidler ve Müslümanlar,
Kafkasya'nın hakiki Müslümanları, birlik içinde olmaktan dolayı Allah'a, O En
Yüce Olana hamdediyoruz ki, bugün böyle bir fırsat ihsan etti bize Allah. Şu
âna dek ne kadar güçsüz olursak olalım, ne kadar küçük olursak olalım, bunların
tümü Allahın iradesi gereğiydi. Fakat, bugün tek aslî nokta, bizim hepimizin
birleşmiş olmasıdır. Bu, sanıyorum şimdiye kadar gerçekleşmemişti ve bugün bize
bunu bağışlayan yalnızca O'dur. İnşallah, O'nun bu iradesinden hepimize bereket
doğacaktır. Esas olan şey, kudretin Allah'ın ellerinde olduğudur ve ne zamanki
O bu kudreti bizim ellerimize koyar, işte o ân o bizim ellerimizde olacak ve
bizim ellerimizle kâfirler ve mürtedler mahv-u perişan edilecektir. Esas olan
şey, bugün birleşmiş olmamızdır, esas olan şey, bir diğerimizi sevmemiz ve bir
diğerimiz için endişelenmemizdir.
Arzum, bu sayede ve bir şekilde kölelikten
hürriyete kavuşmamızdır ki, bu da muhteşemdir. Niçin? Çünkü bugün Allah
Resûlü'nün Ümmeti, âlemlerin hürmete en ziyâde lâyık Peygamberinin Ümmeti bugün
kölelik içindedir. Öyle bir kölelik ki, bir yerlerde bir şeyler olduğunda, bir
yerlerde Müslümanlar öldürüldüğünde yahut aşağılandığında bundan dolayı
endişelenmiyoruz. Terörizm etiketinin zararı bize ulaşmadığı ve dokunmadığı
sürece, tümünü soğukkanlılıkla karşılıyoruz. Öyle bir etikettir ki bu, onların
izin verdiği biçimden başka türlü düşünen herkesin üstüne yapıştırılmaktadır.
Haydi böyle bir dünyadan tek bir günü gözümüzün
önüne getirelim. İsrailli işgalciler tank ateşi açıp Filistin'de içlerinde dört
de çocuk bulunan bir aileyi katleder, ki bu çocuklar henüz karşılarındakinin
kim olduğunu, neyin olup bittiğini bile bilmemektedir ve elbette İsraillilere
yahut dünyadaki herhangi bir kimseye en ufak bir zararları da dokunmamıştır.
Ancak dünyanın tümü bunu soğukkanlılıkla izler ve aynı soğukkanlılıkla kabul
eder. Afganistan'ın Mücahidleri, Taliban savaşçıları, hayatlarını riske atarak
mürtedlerin başı Karzai'nin yönettiği bir merasimin yapıldığı stadyuma sızar ve
o mürtedi ortadan kaldırmaya yönelik bir teşebbüste bulunur, tüm dünya ânında
şok olur ve hemen ertesi gün kınamaya başlar. Aradaki “fark”a dikkat edin!
Fark! Hangi sınırlar içine sürüklendiğimize dikkat kesilin. Bu dünya kâfirler
ve Şeytan arasında paylaşılmıştır. Bizeyse, köle rolü tahsis edilmiştir,
kendisine durumundan şikayet etme hakkı bile tanınmayan köle! Bu dünya
paylaşılmıştır ancak bizim tarafımızdan değil, bu dünyadaki tüm ama tüm
değerler altüst edilmiştir. Ve bize sızlanma müsaadesi bile tanınmamaktadır,
bize sırf bu kölelikten kurtulmak için direnme hakkı da aynı şekilde tanınmamaktadır.
İşte bu yüzdendir ki, Müslüman kardeşlerime
uyanmaları çağrısında bulunuyorum. Ki böylelikle tek hakimiyetin Allahın
hakimiyeti olduğunu bilip hatırlasınlar. Öyle bir hakimiyettir ki bu, Allahın
önceden takdir ettiğinin dışında dünya üzerinde hayır veya şer hiçbir şey
gerçekleşemez. Budur işte hakimiyet: Bize gelen hayır veya şer ne varsa,
Allah'ın iradesiyledir. Bu dünyada esas olan, Allahın rızasını arama
mükellefiyeti içinde bulunmamızdır. Bu yolda olalım ki, ahirette iyi bir
mevkide bulunalım, cennete kavuşalım, bu dünyadaki hayatımızdan dolayı öteki
tarafta pişman olmayalım. Niçin? Çünkü, henüz fazla bir şey yapmış değiliz ve
tüm bunların da hesabını vermek zorundayız. Tüm Müslümanların bunu düşünmesini
isterim.
Vallahi, vallahi, kimbilir belki de şeytanî medya,
savaşımızı, Cihadımızı, sanki bizler fanatiklermişiz gibi takdim ediyordur.
Elbette hayır. Zaten, kölelikten kurtulup hür biçimde düşünebilen bir adam,
Kur'an'ı okuyabilen bir adam, hemen anlayacaktır İslâm nezdinde bugün ne durumda
olduğumuzu. Kur'an da bunu söyler: Biz kendimiz değiştirme iradesi gösterene
dek, Allah içinde bulunduğumuz durumu asla değiştirmeyecektir. İşte bu yüzden
kardeşlerim, içinde bulunduğumuz durumu değiştirmeliyiz. Bilmeliyiz ki, bizler,
en çok sevilen ve kendisine en çok hayran olunan bir Peygamberin (S.A.V)
Ümmetinden olan insanlarız. O hâlde kardeşlerim, hürriyetimize kavuşmalı,
dinimizi tebliğ etmeli, daveti gerçekleştirmeli, İslâmı yaymalı ve kâfirlerin
bize dayattığı yasalarla değil, Allah tarafından bize indirilen kanunlarla hür
biçimde yaşamalıyız.
Bugün bizim anlayışımız nazarında din, sözlerden
başka bir şey değil. Oysa Allah dinini tesis ettiğinde, o hem söz hem de
ameldi, fiildi. Bugün biz fiiliyattan ayrıldık, artık fiiliyatımız yok. Tam da
bu yüzden, günümüz Müslümanlarından ve Mücahidlerinden, dini hem sözler hem de
ameller, fiiller hâlinde benimsemelerini diliyorum. Fiiliyat, dinin ehemmiyetli
kısmıdır. Ve Allahın kelâmı, Kur'an'dadır, elhamdülillah hiç kimse
değiştiremeyecektir onu. Ve inşallah, Kur'an'ı görür görmez ve okur okumaz,
Allahın faziletli olabilelim diye bizden ne istediğini ve neyi taleb ettiğini
hemen anlayacağız.
Burası, konuşmamı nihayetlendireceğim yerdir.
Medh-ü senâ sanadır Allahım, hamd sanadır. Lâyık
olamama mahcubiyeti içinde şâhidlik ederim ki, senden başka kimsenin kendisine
ibadet edilme hakkı yoktur. Allahın rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
Allahu Ekber, Allahu Ekber, Allahu Ekber!
http://www.kavkazcenter.com/tur/content/2008/06/23/4034.shtml
Bu röportaj Hayreddin Soykan tarafından
Press Medya için çevrilmiştir.