Teşkilatçının Hitab Tarzına Dair
Hayreddin Soykan
“Küçük Prens” adlı eserde geçer, meâlen: “Hayat,
insanlara kitablardan daha fazlasını öğretir, çünkü hayat (hazır şablonlara)
direnir ve bizi yeni fikirler temin etmeye zorlar.” Bir teşkilatçı veya namzedinin
de bu bakımdan, kitablardan öğrenebileceğinin belki daha fazlası hayatta
kendisiyle tanışmayı beklemektedir. Veyahut; geçmişte okuduğu kitablarda
rastladığı ve şöyle bir okuyup geçtiği inceliklerin kanlı canlı şâhidi olacağı
ve lüzumlu dersin ziyadesiyle alınacağı o saatin çalması beklenecektir. İşte bu
makalemizde biz, yepyeni bir teşkilatlanma hamlesi arifesinde bir
teşkilatçının, hakkında fikir edinmeye çoğu zaman en çok ihtiyacını hissedeceği
bir bahse dair bizce çok mühim bir hususu dile getirmeye ve elden geldiğince
aydınlatmaya çalışacağız: Çevreye hitab ve yaklaşım tarzı!..
En küçüğünden en büyüğüne, yaşadığımız çoğu hayat
sahnesinde, mesela evde, okulda, işte, dâvâ zemininde ve içtimaî
münasebetlerimizde niçin kimi zaman sözümüzü dinletemez, kendimizi sevdiremez,
kesinliğinden şübhe duymadığımız o kadar berrak inanç ve düşüncelerimizi
muhatablarımıza benimsetemeyiz? Hattâ o kadar akıl almaz bir hadde varır ki
bazen hadise, sanki sırf biz dedik diye iki kere ikinin dört edip etmediği bile
bir tartışma ve tenkid mevzuu olur çıkar! Sizce “arıza” kimdedir bu durumda;
söyleyende mi, yoksa dinleyip de reddedende mi?..
En ziyade kabahatli olanın teşhisine yönelik bir
araştırmanın neticesi, ilgili tarafların, ortadaki mevzuun, anlaşmazlığın
gerisindeki hikâyenin ve meselenin gündeme geldiği zaman ve zeminin niteliğine
göre, kısaca, her durumun kendi “hususiyet”ine nazaran birbirinden çok farklı
olabilir; bazen her ikisi, bazen de yalnızca biri anlaşmazlığın mes’ulü
olabileceği gibi, kimi zaman her ikisi de mazur olabilir, haricî faktörlerin
belirleyici olması da mümkündür ezcümle. Biz burada, içinden çıkılmaz
teferruata boğulmak ve dağılmak yerine, sadece “umumî bir ölçü” ortaya koymak
ve çevresinde temel birtakım noktalara temas etmekle yetineceğiz ki, inşallah
böylelikle, “önlenebilir”, yani sırf “hitab ve yaklaşım tarzı”ndan kaynaklanan
anlaşmazlıkların doğmadan bertaraf edilmesi mümkün olabilsin, çevreyle
sağlıklı, verimli ve bereketli münasebetler tesis etme talihine erilebilsin
Allahın izniyle. O hâlde, önce “ölçü”:
İmam-ı Rabbanî hazretleri buyuruyorlar:
“Kalb, Allahü Teâlânın komşusudur. Allahü Teâlâya
kalbin yakın olduğu kadar hiçbir şey yakın değildir. Mümin olsun, asi olsun,
hiçbir insanın kalbini incitmemelidir. Çünkü, asi olan komşuyu da korumak
lazımdır. Sakınınız, sakınınız, kalb kırmaktan pek sakınınız! Allahü Teâlâyı en
ziyade inciten küfürden sonra, kalb kırmak gibi büyük günah yoktur. Çünkü,
Allahü Teâlâya ulaşan şeylerin en yakın olanı kalbdir. İnsanların hepsi, Allahü
Teâlânın köleleridir. Herhangi bir kimsenin kölesi dövülür, incitilirse, onun
efendisi elbette gücenir. Her şeyin biricik Maliki, sahibi olan efendinin
şanını, büyüklüğünü düşünmelidir. Onun mahlukları, ancak izin verdiği, emir
eylediği kadar kullanılabilir. İzni ile kullanmak, onları incitmek olmaz.
Hatta, onun emrini yapmak olur.” (c.3, m.45)
Seyyid Abdülhakim Arvasî hazretlerinin
vasiyetnamesinin son satırı ise şöyledir:
“Hiç kimsenin kalbini incitmeyin.”
Evet, ölçümüzü başa aldıktan sonra, artık deminki
mesele ve soruya dönebiliriz. Neydi? Birisi bir diğerine (meselâ, bu satırların
yazarının da aynen iştirak ettiği!) apaçık bir hakikati benimsetmeye çalışıyor
ve sert bir itirazla karşılaşıyor. Anlaşmazlığın sebebleri sonsuz çeşitlilik
arzedebilir demiştik. Şimdi, bizim dikkatimizi teksif edeceğimiz bu “örnek”
duruma biraz daha yakından bakıyor olalım ve diyelim ki karşılaştığımız manzara
şu: Bu “birisi”, karşısındaki “muhatab”ına o hakikati “hoyratça” dikte ediyor!
Peki, böyle bir durumda “kabahatli” kimdir sizce? “Söyleyen” mi, kendisine
“söylenen” mi?
Bize sorarsanız, “kabahat” her ikisinde; ama belki
en önce “söyleyen”de, yani dosdoğru ifade etmek gerekirse, “söylemeyi
bilmeyen”de!..
Öbürüne, yani kendisine hoyratça söz “söylenen”
kişiye gelince, hakikate talib olmak yerine, çoğu durumda uslûba ve kabuğa
takılmış “sığ” bir idrak ve belki de “egoist” bir ahlâkla malûldur diyebiliriz.
Evet, şayet konuşmanın “sert” veya “nefsi inciten” bir niteliği varsa, uğradığı
muamelenin haysiyetine veya nefsaniyetine yönelttiği tehdide “şuurlu-şuursuz”
karşı koymak noktasında bir derece mazurdur belki, ancak, kendisine “kıra döke”
de olsa söylenenlerin “hoyrat” kabuğunun gerisindeki “öz”e ulaşamadan
boğulmuştur demek mümkün.
Her tavrın kendi hususî şartları içinde
değerlendirilmesi gereğini “müstesnâ” tutarak devam edersek ve bilhassa
“rencide edici” hitabın alışkanlık hâline getirildiği durumları ele alırsak, bu
safhada yeni bir soru çıkar karşımıza: “Öz”ü bu kadar hoyratça muhataba dikte
eden, dayatan, hakikati gözler önüne sermek isterken muhatabın gözünü çıkaran
bir insan, gerçekte o sözcüsü olduğu “öz”den ne derece pay sahibidir? Üstad’ın
“İdeolocya Örgüsü”nde hüviyeti resmedilen ve Şer’î ölçüleri “balta” niyetine
kullanan, sevdirmek yerine itmenin ve tiksindirtmenin her yolunu maharetle(!)
tatbik eden “yobaz” bahsini hatırlayacağınıza eminiz!..
O halde, bir ikinci incelik daha âşikar olmuş değil
midir: Kırıcı hitaba veya muameleye maruz kalanın nefsaniyeti yanında, hakikatı
“kıra döke” göze, kulağa ve başa kakan, böylece “sırların letafeti”ni
zedeleyerek “kalbe telkin”i en başından boğan kişi de nefsaniyet tavrının, bu
meyanda sığlığın ve egoistliğin belki en başta gelen mümessili değil midir?..
Burada “istisnâ”mızı daha bir berraklaştıralım
dilerseniz ve “işin vasfı ve şahsın mevkii doğrudan bunu gerektirmediği hâlde”
diyelim. Öyle ya, bir “asker”in harb meydanında “çıtkırıldım” edâsı ne kadar
menfi ise, masa başındaki bir “diplomat”ın her cümlesinin başına galiz bir
sövgü iliştirmesi de o kadar menfi bir mahiyet arzeder. Ancak yeri gelir,
askerin de, evinde, dost muhitinde yahut içtimaî hayatında nezaketle
davranmaktan mes’ul olduğu ânlar vardır ve bellidir. Aynı şekilde bir
diplomatın da hak edene lâyık olduğu cevabı münasib bir şiddette verme hakkı
saklıdır. Problemin kaynağı burada değil, “yersiz” ve “gereksiz” şiddette yahut
nezakettedir o hâlde! Kısaca, “gerekeni gerektiği yerde yapmak”tan, sadece
“tek” bir hitab tarzını “değişmez bir şablon” imişçesine kullanmayı anlamaktır
çıkmazın ve yobazlığın kaynağı! Evinde, dost muhitinde, düğünde, cenazede, iş
görüşmesinde, okulunda veya diğer her vesilede, meselâ “daima” bağıran yahut
“daima” pasif kalan kişilik yapısıdır problem doğuran!..
İBDA Mimarı’nın mütemadiyen altını çizdiği düsturu
hatırlamanın ve hatırlatmanın yeri: “Kaba tebliğ değil, ince telkin!”... Kim
kendini “kaba” sınıfa sokar, elbette hiçkimse! Bize düşen, “tam” olmasa da, bu
kabalıktan “pay” alır fiillerimizin olup olmadığını vicdanımıza sormak ve hâl
çaresine bakmak değil midir öyleyse?
Elbette, sadece “dâvâ” çerçevesinde değildir bu
“kaba” tavır; her sahada benzer yaklaşım tarzı, benzer sevimsizlik, benzer
iticilik müşahede edilebilir: Evde eş ve çocuğunuza, okulda talebeye, işte
çalışanlarınıza, ticarette müşterinize, muhitinizde dostunuza, devlette halkınıza
veya liderseniz bağlılarınıza söz geçiremezsiniz, kendinizi sevdiremezsiniz,
fikirlerinizi kabul ettiremezsiniz. Daha kötüsü, bu gidişle “dayatma” ve
“diktatörlük”ten meded ummaya başlayabilirsiniz ki, işte o ân “iflas bayrağı”nı
çekmiş olursunuz oysa. Yani sevimsizliğinizi tescil ve mağlubiyetinizi ilân
demektir “cebrî” yollarla muhabbet, itaat ve sadakat talebi!..
Savaş, “neşter” kullanmak gibidir ki, daima neşter
sallayarak ancak hastayı öldürürsünüz; diplomasi veya nezaket “kalbleri
kazanmak” ve “yaraları sarıp kapatmak” gibidir ki, daimi nezaket ameliyattan ve
kalıcı şifadan vazgeçmek ve yine hastayı ölüme mahkûm etmek demektir. Öyleyse
işin gereği “kıvam”dır, “muvazene”dir, uzatmaya ne gerek, “gerekeni gerektiği
yerde yapmak”tır!.. Ne zaman ki doktor, hastasını imha hedefi görürcesine daimi
bir hınçla neştere davranır; yahut diplomat, mikrobu inkâra yeltenici “kör” bir
iyimserliğe saplanır, orada yanlış giden bir şeylerin bulunduğu izahtan
varestedir. Aslolan, doktorun yahut diplomatın nefslerini veya şahsî hınçlarını
tatminleri değil, yaptıkları her işte umumun “şifâ”sını ama en başta Allah’ın
rızasını gözetmeleridir. Mikrop asla sevilmeyecektir ama hasta hemen daima
sevilecektir ezcümle. “Hasta” bazen şahıs, toplum veya insanlık olur,
“mikrop”sa bazen kimi insan faaliyetleri bazen de “hayvandan aşağı” kimi
müşahhas yaratıklar; bunun da her durumda geçerli “şablon”u yok ki, bir yer
gelir saldırgana hak ettiği dilden mukabele edersiniz, bir başka yer gelir onun
“gizli iman”ını selâmlarsınız!.. “Günahkâra değil, günaha düşman olmak!”
mealinde arzedilen hikmet…
Bu bahiste ilim ve irfan ehli cildler dolusu yazmış
ve konuşmuştur, bundan sonra da konuşacaktır, biz burada sadece belli bir
“bakış açısı” temin etmeye yetecek birkaç temel çizgiyle yetinmek ve hepimizin
istifâdesine dönük “tatbikî” bir bahsin iyice netleşmesine yardımcı olmak
istiyoruz. Böyle bir girişten sonra; ister doktor, isterse diplomat vasfı
dairesinde davranılsın, artık şu sözlerle neyi ifade etmeye çalıştığımız
sanırız derinden farkedilecektir:
Muhatabınız bir “insan”sa, onun “hür” seçim
istidadı ve iktidarı sayesinde “insan” olduğu açık değil midir? Her ne
yaparsanız yapın, her ne söylerseniz söyleyin, hatta her kim söylerse söylesin,
“ruh-süje” bunu, önce “kendi” süzgecinden geçirecek, “kendi” kalbi, zihni ve
fiiliyle “kabul” veya “redd” edecektir. İnanmaya mevzu meseleler çerçevesinde
“Dinde zorlama yoktur!” azîm ölçüsünden bir hisse kapmanın yeri...
Ve bir “insan”ın en çok hazzetmediği nesne nedir
diye sorulsa, belki ilk sırada, onun “hür seçim” hak ve iktidarının
“tanınmadığı”, kendi başına “seçim yapabilici” ve kendi başına “değerli”
şahsiyetine hak ettiği “değer”in verilmediği, içindeki o en değerli “insanlık
haysiyeti”nin paspas edilmek istendiği, kendi seçim ve kanaati umursanmaksızın
kendisine “zorla” bir hüküm dayatıldığı, kısaca “insan” olarak sevilmediği,
hürmet görmediği ve insanlığına değer verilmediği “fikrî yahut fiilî
saldırılar” akla gelecektir. İnsan münasebetlerindeki “mütekabiliyet” prensibi
belki en çok burada işleyecek ve hemen her adımda şu nokta müşahede
edilecektir:
KARŞINIZDAKİ “İNSAN”I SEVMİYORSANIZ
SEVİLMEYECEKSİNİZ, DEĞER VERMİYORSANIZ DEĞER VERİLMEYECEKSİNİZ, HÜRMET
DUYMUYORSANIZ HÜRMET GÖRMEYECEKSİNİZ, DİNLEMİYORSANIZ DİNLENMEYECEKSİNİZ!..
Yobazca davranan bir kişinin, görüşü ne olursa
olsun, sevilmemesinin ve savunduklarından da tiksindirtmesinin sebebi, belki en
başta bundan dolayıdır. O, muhatabını “hür” seçim ve takdir hakkına mâlik
görmeyen, görse de ona bu hakkı bağışlamayan, “insan haysiyeti”ne hürmet
duymayan, “insan şahsiyeti”ni tanımayan, tam tersine ezmeye, boğmaya ve rencide
etmeye yeltenen bir “nefs heykeli”dir! Tavrı “nefsanî”dir, çünkü “kendi” için
değerli ve vazgeçilmez gördüğüne muhatabında kıymet vermez, Allah’ın istisnâsız
her insanın kalbine nakşettiği o “İlâhî öz”ü tanımaz. Yobaz için, muhatabı bir
“insan-süje” değil, bir “şey-obje”dir tek kelimeyle; sevilmemeli ama
güdülmelidir, takdir edilmemeli ama istismar edilmelidir! Yobaz işte bundan
dolayı kaybeder, yobazlık işte bundan dolayı kaybettirir! Sanki o, sevmeye ve
sevdirmeye değil de, nefrete ve tiksindirtmeye memurmuşçasına davranır!..
Söylediklerimizi dilerseniz şu şekilde bir “test”
edin ve hatta en yakınınızdakilere şöyle deyiverin: “Senden şunu yapmanı, böyle
inanmanı ve düşünmeni istiyorum, çünkü bu senin için zorunludur, başka türlü
yapamazsın ve yapmayacaksın da!” Üstelik bu dedikleriniz, hakikaten sizce de o
değer ve nitelikte olsunlar. Evet, bakın bakalım muhatablarınız sizi ne derece
“kalbden” benimseyecek ve istediklerinizi ne kadar “şevkle” yapacaktır! Bize
kalırsa, bu imtihana gerek bile görmeyeceksiniz, bugüne kadar hepimiz kendi
tecrübelerimizde bunu hem “söyleyen” hem “muhatab” olarak sayısız defalar
yaşadık ve çıkan “menfi” neticeyi olanca memnuniyetsizliğimizle sürekli
müşahede ettik.
Yalnızca dâvâ sözkonusu olduğunda değil ama aynı
zamanda evde, işte, okulda, muhitimizde ve her zeminde de bu “menfiliği aşmak”
istiyorsak, yapacağımız iş bellidir: “Arıza”yı tesbitle yetinmeksizin hemen
“tamir” etmeye; sağlıklı olduğu kadar hem kendimize hem muhatablarımıza zevk ve
şevk verici olan yepyeni bir “yaklaşım”ı, bugüne kadarkinden tamamen farklı bir
duygu, düşünce ve davranış alışkanlığını temin etmeye bakmak ve buna hemen
şimdi başlamak! Nasıl mı? Aslına bakarsanız o kadar basit bir cevabı var ki,
şimdiye dek nasıl farkedemediğimize şaşacaksınız:
KARŞINIZDAKİ “İNSAN”I SEVİN Kİ SEVİLESİNİZ, DEĞER
VERİN Kİ DEĞER VERİLESİNİZ, HÜRMET DUYUN Kİ HÜRMET GÖRESİNİZ, DİNLEYİN Kİ
DİNLENESİNİZ!..
Bu sözlerimize hâlâ bir itirazı olan varsa,
vicdanına dönüp sadece şunu cevablasın, kâfî: Siz hiç sizi sevmeyeni sever
misiniz? Size değer vermeyene değer verir misiniz? Size hürmet duymayana hürmet
gösterir misiniz? Sizi dinlemeyeni dinler misiniz? İşte “başka” insanlar da
“aynen” sizin gibi; ne eksik ne fazla! O hâlde?..
Kendimizi yahut fikrimizi sevimli veya sevimsiz
kılmanın en “garantili” iki yoludur bu, artık “seçim”imiz, bizim mes’uliyet ve
vebâlimiz dairesinde. Göreceğiz ki “kabahat”, “başka”larında değil, belki daha
çok bizde!..
“Ne yapmalı?” sorusuna cevab, bu gözle baktığımızda
cildler dolusu verilmiştir, fakat galiba birçoğumuz için belki bunların çok
büyük bir kısmı, maalesef ruhsuz “klişeler” hâlindeki emir, nasihat ve
temenniler seviyesini pek geçememiştir. “Tebessüm”; niçin?.. “Selâm”; niçin?..
“Musafaha”; niçin?.. “Hakta yersiz inat, büyük günahlardandır!”; niçin?.. Ve
sayılamayacak kadar çok “niçin”?.. Ölçülerin ruhuna dair belli kifâyette bir
hissemiz bulunmayınca, açıkçası söz ve fiil “kalbden gelmeyince”, muhatab kalbe
tesir etmemesine de şaşmamak gerek!..
“Ne yapmalı?” sorusuna ilk cevablardan birinin şu
olduğu da açıktır: Her tür insan münasebetinde ilgi, sevgi ve işbirliğini
“muhatab”a yönlendirmek! “Ben” demenin “Dur!”, “Sen” demenin “Geç!” ışığını
yakmak olduğunu derinden anlamak ve münasebetlerimize bu bakış açısıyla
bambaşka bir samimiyet ve düzen kazandırmak!..
Kıssayı bilirsiniz; hatırımızda kaldığınca:
Bir kula cennet ve cehennemi gezdiriyorlar. İlk
götürüldüğü yer cehennemdir fakat akıl almaz bir manzarayla karşılaşıyor:
Ortada mükellef bir sofra ve her iki yanında açlıktan bir deri bir kemik
kalmış, acıyla bağrışan sıra sıra insan. Ve hemen buna neyin yol açtığını
farkediyor. Cehennemlik her kişinin eline upuzun kaşıklar bağlanmıştır ve
herkes bu kaşıkla önündeki tabaktaki yemeğe uzanmasına rağmen, aldığı yiyeceği
ağzına sokmayı başaramamakta, üstüne başına dökmekte ve bir deyişle yemek
önünde acından ölmektedir... Bu sefer kulu cennete götürüyorlar. O da nesi?
Yine aynı sofra ve aynı uzun kaşıklar. Ama cennetlikleri cehennemliklerden
ayırdeden hususiyet çarpıcıdır: Cennetlikler yemeği ellerine bağlı bu uzun
kaşıklarla kendi başlarına yiyemeyeceklerini hemen farketmişlerdir ve “bencil”
cehennemliklerin tersine, hemen karşılarında duran arkadaşlarını besleyip
doyurmakta, tümünün yüzünde müthiş güzellikte bir neşe ve sıhhat olduğu hâlde,
şen sohbetler yapmaktadırlar...
Hani hep denir ya, “kıssadan hisse”!.. Bir değil,
bin hisse!..
Herkes ve Herşey “Kendini” Korur!
"Hayat" dediğimiz, dikkat ederseniz hep
birilerinin veya birşeylerin “var olma” ve “var kalma” mücadelesinin, S. Ahmed
Arvasî’nin çok güzel tesbit ettiği üzere, kendi “tipik” yapısını “dışarı”ya
karşı korumasının, yokluğa karşı “direniş”inin, zamanın öğütücülüğünün üstüne
çıkıp kendi “bütünlüğünü” istikbâle taşımasının, işte bu “çaba” ve “başarı”nın
adı mesabesinde değil midir bir bakıma? “Ölü” bir organizma, artık kendi
hususiyet ve bütünlüğünü dışındakilere karşı koruyamamış ve yine kendisini
oluşturan unsurların artık başka organizmaların, başka bütünlüklerin parçası
olduğu bir “mazi”ye işaret değil midir? “Varoluş” hamle ve iradesini artık
sürdüremeyene “ölü” demez miyiz aynı şekilde? Öyleyse, yaşamak, “orijinal”
bünyesini kendisini yutmak isteyen “başkaları”na karşı daima savunmak değil
midir? Bilenler, size çok daha doğrusunu ve fazlasını da söyleyeceklerdir ki,
bizim bu noktaya dikkat çekmemizin sebebi şudur:
Eğer “insan”dan bahsediyorsak, onu anlamaya
sağlıklı bir kapı açmayı diliyorsak, elbette yanlış hesab yapmak istemiyorsak,
başın başında her “organizma” gibi, onun da maddesi ve mânâsıyla, teni ve
ruhuyla bir “bütün” olan varlığını koruyacağını, bu varoluş iradesini tüm
tehdidlere karşı savunacağını ve müstakil bir “süje” olarak asla “obje-şey”
derekesine düşürülmesine rıza göstermeyeceğini; yani “biricik” varlığının
şahsiyet ve haysiyetiyle içiçe olan “hayat hakkı”nın “tanınmaması”nı
kabullenmeyeceğini, kendisine ister maddî isterse manevî “ölüm”ün dayatılmasına
katlanamayacağını derinden farketmek durumundayız!..
Bu husus anlaşıldığında, adına ister “nefs”, ister
“ruh”, ister “can”, isterse “ego” deyin, BU “ÖZ”ÜN “DIŞ”A KARŞI KENDİSİNİ DAİMA
SAVUNACAĞI da anlaşılmış demektir. İnsanoğlu, maddî-manevî “hasmâne” hemen her
tür saldırı karşısında, fizyolojik yapısı kadar benliğindeki duygu ve düşünce
yapısını da “şuurlu-şuursuz” korur, savunur ve kendisi de karşı saldırıya
geçer.
İlk ders: İnanç ve düşüncelerinizi kendisine
“telkin” etmek ve “benimsetmek” istediğiniz bir insanın nefsine, haysiyetine,
egosuna, şahsiyetine, artık nasıl isimlendiriyorsanız işte ona, asla yersiz ve
gereksiz bir şiddetle saldırmayın! Saldırıya uğrayan bir kirpi nasıl dış
dünyaya karşı organizmasını sımsıkı kapatıp sadece dikenlerini kabartırsa, çoğu
insanın yapacağı da bundan başka bir şey olmayacaktır!..
İnsan münasebetlerindeki “anlaşmazlık”lara bakınca,
çoğu tam da bunu görürüz. Birileri kendisine tanıdığı hayat hakkı ve varoluş
iradesini, alenen veya örtülü biçimde muhatabına tanımamaktadır. Yahut, birinin
kendi “öz”ünden saydığı prensib ve yaklaşım tarzları, muhatabınınkilerle
çatışmaktadır. Veya, birinin kendi insanî varlığının idâmesi sürecinde elzem
yahut makbul gördüğü fayda ve çıkar hedefleri, diğerlerininkilerle
toslaşmaktadır!..
İnsanlar arası “anlaşma”lar da yine bu doğrultuda
değil midir? Birbirinin hayat hakkı ve varoluş iradesini tanıyanlar ve “öz”
yahut “öz”ün faydasına olan mesele ve durumlarda “ortak” bir noktada
buluşanlar, bu “süre” boyunca anlaşırlar diyebiliriz.
"Sevmek", "sevilmek",
"sevimli olmak", "kendini sevdirmek" demekteki muradımız
sanırız açık oldu: Birbirinin “orijinal-bünye olarak tek ve benzersiz”
varlığını KARŞILIKLI olarak tanıyanlar, birbirinin varoluş iradesine KARŞILIKLI
olarak hürmet edenler, birbirinin iradî seçimlerini KARŞILIKLI olarak takdir
edenler veya birbirinin maddî-manevî “fayda”sına olan hususlarda KARŞILIKLI
ALIŞVERİŞ yapan insanlar, “anlaşırlar”.
"ALIŞVERİŞ”, bilhassa “fayda ve çıkar”
nevînden olanlar gibi belki daha maddî, geçici ve dar bir “anlaşma”nın adı da
olabilirken; “SEVMEK”, alışverişi de kapsayan daha geniş ve “ahlâkî” mânâda
daha tam bir “anlaşma”ya delâlet edebilmektedir. “Sevmek”, başkalarını sadece
bir fayda ve çıkar “obje”si olarak istismar etmek değil, onların “insanlık”
haysiyet ve hürriyetini tanıyıcı bir “bağ kurma” işidir. Muhatabınız “insan”sa
ve gayeniz onu en derin noktasında tanıyıp, onunla en derin mikyasta
anlaşmaksa, bir süreliğine dahi olsa onu takdir etmekten, bu anlamda sevmekten
başka bir çıkar yolunuz bulunmadığını görürsünüz. Hattâ, derinden tanımak ve
anlamak istediğiniz “düşmanınız” olsa dahi! O da bir “insan” olduğuna göre,
“geçici bir süre de olsa” onun hürriyetiyle bağ kurmaksızın, onu tüm varlığıyla
başka nasıl tanıyabilirsiniz? “Başkası”nın ne hissedip düşündüğünü veya niçin
böyle davrandığını anlamanın yegâne yolu, “kendini bir ân onun yerine
koymak”tır ya!..
Her insanın nasibince “hissedâr” olduğu ve onu
diğerlerinden ayırıp “tek” kılan “öz”e DEHA dersek, muhatabı anlamanın işte bu
“deha”yı TAKDİR’den geçtiği âşikar olur. Öyle ya, fikir, sanat, aksiyon, tüm bu
insan faaliyetlerini anlamanın yolu da o “eser”in “müessir”ini takdirden; bir
deyişle, onun hissettiklerini, fikrettiklerini ve yaptıklarını sanki bir ân
“kendimiz yapmışçasına” tahayyül etmekten; aynı çizgide, onun bu
faaliyetlerinde mündemiç istek, prensip ve malzemeyi “kendimiz de istiyor,
inanıyor ve kendi gözümüzle görüyormuşçasına” tanımaktan, onun geçtiği
yollardan geçerek yeniden tertiblemekten ve değerlendirmekten geçmez mi?
Yazılı, sesli, görüntülü veya görünür her “eser”i anlamak için de bu böyle
değil mi?.. Şübhesiz, biz yine biz kalırız ama, o ân için kendimizi
muhatabımızın yerine koyar, onun “bakış açısı” ve “hissiyat”ına bürünürüz. Bu
“anladığımız”ı hemen bir adım sonrasında “kendi” tenkid süzgecimizden geçirir
ve ya benimser ya reddederiz. Benedetto Croce’un “Estetik”i, ilgilisine
mevzuyla ilgili bizce en sistematik bilgiyi verecektir.
Kanlı canlı insan münasebetlerindeyse, bu “manevî
alışveriş”, bu karşılıklı gidip gelen “deha-takdir” ritmi, anlaşmanın
sürekliliği yanında niteliğini de “ânı ânına” derinleştirip
zenginleştireceğinden ve adı üstünde “diyalog” iki tarafın “faal” iştirakini
gerektirdiğinden, çok daha belirleyici ve önemli bir mahiyet arzeder. İşte bu
karşılıklı “deha-takdir” ritminin sürekliliği ve sağlıklı işleyişiyledir ki,
insan insana, kalb kalbe, zihin zihne “açık” olacaktır da ondan!.. Şayet
birbirini birbirine gösteren “takdir aynası” varsa, işte bu sayede, insanı
insana “kapatan” ve savunma pozisyonuna geçirip kendi iç bütünlüğünü tüm dış
tesirlerden koruyan “benliğe dönük tehdid alarmı” şiddetle çalmayacaktır da
ondan!..
Ezcümle, inanç ve düşüncelerinizi benimsetmekse
gayeniz, “diplomatik” bir dille söylersek, MUHATABINIZI “TANIYIN”! Birbirini
“tanımayan” ferd, devlet ve teşekküller, bilirsiniz ki “gayrimeşru” veya
“işgalci” saydıkları bu rakibleriyle gizli-açık “savaşırlar”. Böyle bir
“karşılaşma”nın “masumâne” ve “mücerred” hakikat araştırması olduğu
iddiasınaysa, aslında kendileri bile inanmazlar!..
O hâlde, bilvesile cevablanması gereken bazı
sorular: Muhatabınızı, ki hasmınız da olabilir, sizin inanç ve fikirlerinizi
benimsemesini sağlayarak kazanmak mı istiyorsunuz? Tam tersine, arzunuz ona
umum önünde unutamayacağı bir ders vermek mi? Yoksa, onu artık zararsız kılmak
mı? Veyahut, onu çürüğe çıkarırken seyircileri kazanmak mı? Belki de muhatabın
ve tüm seyircilerin yüreğine dehşet salmak mı? Veya, zaten dostsunuz da
kanaatlerinizle birbirinizi mi zenginleştiriyor, ferahlatıyor ve teşvik
ediyorsunuz? Tam olarak bunlardan biri değil de, geçici olarak birbirinizden
istifade etmeyi mi hedefliyorsunuz?.. Vesaire...
Soruların ne olduğu şu bakımdan mühim ki, eğer
–meselâ!- muhatabınızın haysiyetini rencide ediyor ve onu umum önünde küçük
düşürüyorsanız, lütfen “onu kazanmak istiyorum” demeyin! Sevenleri arasındaki
bir insana “şahsiyetine hürmet göstermeden” saldırıyorsanız, “o kişiyi
sevenleri veya onunla bir şekilde kalbî irtibatı bulunanları kazanmak
istiyorum” da demeyin! Çünkü, tüm yukarıda tasvir etmeye çalıştığımız hususlar
muvacehesinde idrak etmiş olmalısınız ki, sevilmediğini hisseden insan
şuurlu-şuursuz sizi ve büyük ihtimalle sizin sevdiklerinizi de sevmeyecektir,
değer verdiklerinizi de mühimsemeyecektir; aynı şekilde, insan toplulukları,
görüşlerine tam olarak katılmasalar dahi, şahsiyetini “tanıdıkları” ve bu
anlamda sevdikleri bir “insan”ı hiçleştirmeye dönük bir saldırıyı kendilerine
yapılmış sayabilir ve saldırgan taraf olarak hem size hem sevdiklerinize cebhe
alabilirler. Hani, bir mahalleliye başka bir mahalleden saldırı vaki olduğunda,
onu yakından tanısın tanımasın tüm mahallelinin toplanıp karşı koyması gibi...
Bunlar, sayısız ilgili bahis arasında küçücük ama bizce “can alıcı” birkaç
örnek yalnızca...
Kendimizin ne olduğuyla beraber, muhatabımız olan
insan malzemesinin niteliğini dikkatle tetkik etmek, çevreye hitab ve
yaklaşımımız seyrinde “yanlış” âlet ve usûl seçiminden mütevellid
uygunsuzlukları eminiz ki asgariye indirecektir. Muhatabımız olan
"insan", nefsaniyetten, gururdan, kibirden, zaaftan âzad edilmiş
“ideal” yahut bugünün dünyası için çoğu zaman “hayalî” addedilebilecek bir tip
değildir; nefsi ve ruhuyla, hatası ve sevabıyla, o “bildik” insandır.
İsterseniz daha açık konuşalım; birçoğumuz gibi “nefs-i emmare” sahibi
insandır. Ne var ki, her şey öyle “nefsaniyet” yaftası yapıştırılarak
geçiştirilebilecek kadar basit değil. Bir kere hiç kimse, “mutlak” kötü veya
“mutlak” iyi değil!..
Varoluş misyonuna muvafık olarak “iki yöne açık”
istidadla yaratılan “insan tabiatı”na muhatablıkta daima göz önünde tutulması
gereken öyle bazı “ahlâkî incelikler” vardır ki, karşımızdakinin her insanda
varolan “nefs”ine vurgu yapılarak, “nefsanî-egoist” denilerek küçümsenemez,
görmezden gelinemez, “olsa da olur olmasa da!” keyfî tercihine havale edilemez.
Tam aksine, “insan haysiyeti” haksız yere rencide edilemeyeceği gibi, “insan
şahsiyeti”nin mükteseb hakları da inkâr edilemez, hoyratça paspas edilemez!
Kula tanınmamış bu türden bir “rencide” hakkını kendinde görendir ki,
nefsaniyetin ibret heykeli değil midir sizce de?..
Dâvâ bahsinde müstakil ve mühim "ilave"
bir vurguya daha gerek görüyoruz ki, buraya kadar ifade etmeye
çalıştıklarımızla hedeflediğimiz de bundan başkası değildi zaten:
Gerekliliğinin altını çizdiğimiz böylesi “müsbet” bir hitab ve yaklaşım tarzı,
bir idealistin çevresini ateşleyebilmesinin, birken bin olmasının, kendini ve
fikrini sevdirmesinin, faaliyetlerindeki verimliliği artırmasının ve sağlam
biçimde teşkilatlanabilmesinin “anahtar”ını da barındırmaktadır bizce.
İnşallah; dua ve dileğimiz budur.
KAYNAK:
Büyük Doğu Ocakları Dergisi, Sayı 1.