Ak Parti’nin Gidişatı:
KIYICI KEMALİZMDEN
REFORMCU KEMALİZME
Hayreddin Soykan
KEMALİZM BİTTİ
Mİ?
Bu
seçimlerde alınan sonuçlara bakarak, birçok zeminde “Kemalizm sona eriyor!”
düşüncesinin yerleşmeye başladığını görüyoruz. Buna sevinenler çoğunlukta olmakla
beraber, kuşkusuz üzülenler de var. Oysa biz, Kemalizmin “tümüyle” tasfiye
edildiğini yahud Ak Parti eliyle tasfiye edilebileceğini düşünmüyor, Ak Parti
çevrelerinde buna yönelik bir emare de –maalesef- görmüyoruz. Kemalizm çok
yakında “tamamen” tasfiye edilecektir, doğrudur, fakat bu ancak bize nasib
olacaktır, çünkü İBDA’dan başka hiç kimsede bunu gerçekleştirebilecek fikir ve
irade yoktur.
Bu
sözlerle, Ak Parti döneminde yapılan anti-Kemalist “operasyonlar”ı görmezden mi
geliyoruz? Nedir o hâlde “bugünkü durum”?
Öncelikle,
herkesin anlayabileceği bir “misâl” üzerinden bunu arzedelim:
Hem
davamız hem insanımız açısından belirttikleri binbir "alt" tona yahud
birbirine kıyasla artı-eksi`lerine rağmen, Şeriat karşıtlığı kök birliğinde “müttefik”
iki kutub görüyoruz: CHP despotizmi (kıyıcı-Kemalist zihniyet) ve AKP
demokratlığı (reformcu-Kemalist zihniyet).
"Şeriat
karşıtlığında müttefik" dedik; çünkü Şeriat, tek bir "zerre"si
bile tanınmasa ortadan kalkan Mutlak Fikir`dir.
CHP,
cami kapatıyordu, AKP ise birşeyler açıyor açmasına ama şöyle: Hem şeklen
"cami"yi, hem de alttaki boş dükkanlara “kerhane”yi, "kumarhane"yi(*), "disko"yu,
"meyhane"yi, "kilise"yi, "havra"yı ve envai çeşit
"ticarethâne"yi açıyor; zaten açılmış olanlara da kol kanat geriyor.
O çengi çigan, orospu kahkahası, çan sesi, haham ilahisi, kadeh tokuşması, at
pazarlığı arasında "Allah namazınızı kabul etsin" diyenlerin partisi.
Ak Parti’nin iktidara geldiği 2002’de 25 bin olan “hayat kadını” sayısının
bugün –resmî rakamlara göre- 100 bine ulaşması, tüketilen içki miktarının tam
dört kat artması ve diğer istatistikler, düşünene çok şey anlatacaktır.
Şeriat
nazarında biri KATI kömür karası (CHP), diğeri YUMUŞAK katran karası (Ak Parti)
olduğunu düşündüğümüz bu iki kutub arasındaki tercihimizi sorarsanız; İBDA`nın,
"bünyesinde daha rahat mücadele edebileceğimiz bir rejimi, edemeyeceğimize
tercih ederiz" mealindeki prensibi ışığında, tercihimiz –şahsen-
"YUMUŞAK katran" olacaktır. İçinde hiç olmazsa "hareket"
edebiliyoruz. Kömür içindeki gibi "kaskatı" dondurulmak ve
katledilmek istenmiyoruz.
Aralarındaki
"kuğu" soyundan ama katrana yahud kömüre bulaşmış kişiler varsa dahi,
bu yine de hükmümüzü fâsid kılmaz. Kurum değil de "şahıs" olarak,
"ameller niyetlere göre" ne de olsa.
Yukarıda verdiğimiz “cami
misâli”ne benzer bir “devlet binası” tahayyül edelim. Bu binaya bakıp da CHP düzeniyle
Ak Parti düzenini karşılaştırınca, ORTAK TEMELLERİNDE İslam düşmanı
"devrim kanunlarını" ve dünyadan bir "bütün" olarak tahliye
edilmiş İslam kanunlarını –yâni lâiklik veya sekülerliği- görüyoruz, yâni
buluştukları yegâne sarsılmaz zemin, Kemalizm!
Orta katta yine ORTAK TEŞEKKÜLLER
göze çarpıyor: Her ikisinde de Amerikan üsleri, havra, kilise, meyhâne,
kerhâne, kumarhâne, faizhâne, disko vs. başköşeye kuruluyor.
Farklılıklar daha çok üst katlarda
gözleniyor. CHP düzeninin en üst katında "Müslümanlar giremez" levhası
dikkati çekiyor ve en mûtena köşe cuntacılara tahsis edilmiş bulunuyor.
Ak Parti düzeninin en üst katında
ise "cuntacı Kemalistler giremez" yazıyor ve bir köşeye
"abdesthâne" ve "mescid" iliştirilmiş görünüyor. Bu da daha
çok, -temel katı ve orta katı HER İKİSİNDE DE ORTAK bir –tâbirimizi lütfen
mazur görün- "kaka" kabul edersek-, sözkonusu kakanın tepesine
dikilmiş ve bir kuğudan yolunmuş bir "tüy" gibi duruyor. Ak Parti’nin
"ileri demokrasi"si ve “yeni anayasa”sı denildiğinde, zihnimizde hep
böyle birşey canlanıyor.
Neticede,
takdir edersiniz ki, Kemalizm hiç de bitmiş görünmüyor. Son seçimler
dolayısıyla, Hak ve halk düşmanı Kemalistlerin ıztırabını artırmak için
“Kemalizm Bitiyor!” denmesinin ise, bizce hiçbir mahzuru olmadığı gibi, “kıyıcı
Kemalizm”in hakikaten darmaduman edildiğine zaten kuşku yok.
KEMALİST “ŞUUR SÜZGECİ”
Kemalist hayat
tarzının -İslâm hukukunu tümüyle ilga, kapitalizm, Batıcı ahlâk(sızlıklar),
Batıcı ilim, Batıcı bilim, Batıcı siyaset, Batıcı idare biçimi, Batıcı devlet
düzeni, fuhuş, içki, faiz, kumar, vs- "kefil"i olduğunu bizzat ilan
eden ve Kemalizmi tortularından temizleyip yeni makyajıyla ve "dinler
arası diyalog" bid`ati destekli olarak 21. yüzyıla taşımaya soyunan
"neo-Kemalist" Tayyib Erdoğan`ın "vehmettirdiği" şey, “bütün”
olarak Kemalizmi bitirdiği elbette. Müslüman halkın kendisine ve partisine
teveccühü de asıl bundan. Ne var ki, daha önce de arzetmeye çalıştığımız üzere,
tamamen bitirilmiş bir Kemalizm yok ortada, aksine, “modifiye” edilen külüstür
bir araba gibi, bambaşka bir marka altında yeniden “pazarlanmaya” çalışılan bir
Kemalizm var karşımızda.
Kemalizmin
asıl buğzedilmesi gereken yönünün “idrâkleri iğdiş etmesi” olduğunu İBDA
Külliyatından biliyoruz. Temel mesele, bu bakımdan, İslâmî “şuur süzgeci”nin
kaybedilmesidir bize göre. Ki, güya Kemalizme yahud Kemalistlere karşı olurken
bile, bunun yine Kemalist “şuur süzgeci” dahilinde
gerçekleştiği anlaşılmıyor, İslâm düşmanı kimi Kemalistleri tasfiye eden ve
onların çöreklendiği kimi kurumları silkeleyen Tayyib Erdoğan’ın da, aslında
“neo-Kemalist” yâni “yeni-Kemalist” olduğu maalesef farkedilmiyor.
Kemalizm, “altı ok”luk fikir
sefaleti itibariyle tutarlı bir “sistem” değil. Böylesi tıkır tıkır işleyen ve
“ne” olduğu belli bir sistem dün de olmadı, bugün de yok. Aynı şekilde, bazı
Kemalist devrimler de şeklen aşınmış ve artık uygulanmıyor gözüküyor. Peki bu
artık “Kemalist zihniyet”in tasfiye edildiği anlamına mı geliyor?
Tam tersine, “Kemalist zihniyet”
yahud Kemalist “şuur süzgeci”, sağdan sola, İslâmcısından komünistine –büyük
darbeler alsa da- her kesimde hayatiyetini sürdürüyor. Çünkü Kemalist
devrimlerin gayesi olan “Kemalist zihniyet”, hemen herkes ve her köşeye bir
şekilde sinmiş, birçoğunda kökleşmiş ve kemikleşmiş görünüyor. İsterse
“zahiren” sabahtan akşama Kemalizme küfredilsin, her “Kemalistim!” diyen hapse
atılsın, doğrusu hiç farketmiyor. Çünkü bugün, hayata İslâmî “şuur süzgeci”nin
terkib unsurları olan İslâmî duygu ve düşünce çerçevesiyle değil, İslâmı devlet
ve toplum planından kovan, ona hiçbir temel motifiyle hâkimiyet tanımayan
“lâik” yahud “seküler” (adını ne koyduğunuz mühim değil) Kemalist “şuur
süzgeci”yle yaklaşılıyor.
Şöyle etrafa bir bakalım: Ortada
“İslâm nizamı” hasreti çekip bunun mücadelesini veren Büyük Doğu-İBDA bünyesinden
başka kim kaldı? “Demokratik” bir anayasa ve işleyen kapitalist bir ekonomi,
çoğuna yetip de artıyor. Şu hâlde, teslim etmemiz, itiraf etmemiz gereken
husus, Kemalistlerin hapiste, ancak İslâm hâkimiyetini tanımayan Kemalist “zihniyet”in
– bir başka kılıkla- iktidarda olduğudur.
Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun
“Kültür Davamız” adlı eserindeki “Şuur Süzgeci” başlığı altından birkaç
iktibas, meseleyi zihinlerde billurlaştıracaktır ümidindeyiz:
«- “Şuur süzgeci, toplumda
karşılıklı tesirlerle belirlenen ve böylece üyelerine belirli akıl ve duygu
alışkanlıkları kazandıran, yeni doğanlara kendini empoze eden içtimaî bir
vakıa’dır. Yakından bakarsak: İnsanın duygu ve düşünce yapısı ve kapasitesi içinde
kendini kuşatan “şartların” ve ilişkilerin onda ulaştığı terkib, onun ulaştığı
vasatın “duygu ve düşünce kanunları”nı göstericidir. Bu duygu ve düşünce
kanunları ise, tahlil, araştırma ve yorumda, onun “strüktür-yapı”sını,
“hadiseye yanaşan insan şuuru”nu gösterici bakış açısı ve objektifidir... Doğru
düşünce olmadan doğru düşünce faaliyeti olamayacağı gibi, yeni bir şuur terkibi
ifâde eden “Mutlak Fikir”e muhatab “vasıta sistem” olmadan ve bu kuşanılmadan,
“şuur”un kendini belirleyen “nizam, akıl ve ahlâk” unsurlarını eleştirmesiyle,
o şuurun bakış açısı dışına çıkılamaz. Kısacası; şuurun kendini eleştirmesi de
eleştirdiği süzgeçten geçmektedir.”
Anlaşılıyor ki, kuşanılması
gereken “vasıta sistem” şuuru, toplumun verdiği “şuur süzgeci” ile bakış
ilişkileri süreci sırasında, sıra dışı bir sıçramanın cehdi ile kazanılması
gerekendir.
Bir ilim adamının, karşı oluşta
bile düşünceyi hâkim şuur süzgeci”nin belirlemesine ait güzel misâlini anmak
yerinde olur:
- “Marks, teorisini kurarken
liberalizmden alınma deliller kullanmış ve liberalizmin kendi mantığını onun
aleyhine çevirmiştir; bu bakımdan Marks, liberallerin sonuncusudur.”
Aynı şekilde; “Bütün Fikrin
Gerekliliği”nde üzerinde durduğumuz gibi, iktidarın kaynağını halk
hakimiyetinde bulan görüş, iktidarın kaynağını millet hakimiyetine dayandıran
görüşten, iktidarın kaynağını Allah gayesi dışında toplumda arıyor olması
bakımından temelde farklı değildir.
Diğer taraftan bu mesele mücadele
bakımından değerlendirildiğinde, “toplum” ve “eğitim”in insana belirli akıl ve
duygu alışkanlıkları kazandırması açısından, ilk iş olarak “içtimaî şuur
süzgeci”nin kafalarda değişiminin birinci şart olduğunu görüyoruz; “ideolojik
eğitim” dediğimiz şey... Yani, bağlı olunan “sistem şuuru”nun tüteceği akıl ve
duygu alışkanlığının kazanılması... Bu, işin en zor tarafı olduğu gibi, hem
ihtilâli gerçekleştirebilmenin ilk şartı, hem de bizzat ihtilâlin yapılışının
sebebi ve gayesi... Aynı şekilde, “öncü kadro”nun ne demek olduğunu ve öncü
kadronun gerekliliğini gösterici.
Kısaca; kendimizden başlayarak,
insanımızın düşüncesinin “genel fikir çerçevesi”ne kendi dünya görüşümüzü
yerleştirmek... Başarı oranı da, bunun gerçekleştirilebilip
gerçekleştirilememesinde.»
Evet, böyle diyor Mütefekkir Mirzabeyoğlu.
Bize de, “iktidarın kaynağı”nı Allah gayesi dışında gösterdikleri için, CHP’ye
de, Ak Parti’ye de aynı Kemalist “şuur süzgeci”ni paylaşan mihraklar demek
düşüyor.
KEMALİZM TÜRLERİ VE İBDA
Tayyib Erdoğan ve AKP meselesine
“devrimci” sâiklerle baktığımızda ise, bir İslâm ihtilâli hareketine devlet
unsurlarının gösterebileceği direnişin ne derece “kuduz” olup olmayacağı
meselesi karşımıza çıkıyor. İslâm ve Müslüman düşmanı kıyıcı Kemalistler mi,
zihni iğdiş Müslüman(!) Kemalistler mi? Biz tabiî ki, temelde tamamen karşı
olsak da, “şaşkın” Kemalistlerin iktidarda olmasını tercih eder, Müslümanları
katletme planları yapmaktan gözleri dönmüş darbeci-Balyoz’cu taifesinin
bertaraf edilmesini hoşnudlukla karşılar ve destekleriz. Fakat, bu
operasyonları “İslâm hâkimiyeti” niyetli gören zihni iğdiş kalabalıktan da
hiçbir zaman olmayız. Tayyib Erdoğan’ı “İslâm kahramanı”(!) olarak görenlere de
yalnızca “yuh!” deriz. Ortada “İslâm devleti” yahud “İslâm hukuku” tartışması
yok, aksine 2023’e hangi “Allahsız-İslâmsız” anayasayla gideceğiz tartışmaları
varken, Erdoğan’ı böyle görenlere bakıp Kemalist “şuur süzgeci”nin –maalesef-
başarısını seyrederiz.
Netice şudur: Tasfiye edilen,
Kemalizm’in “öz”ü değil, Kemalizmin artık fosilleşen ve Kemalist devleti daha
fazla ileriye götüremeyeceği belli olan çerçöp yönleridir.
Bu vesileyle, bir de Türkçü yahud
Kürtçü Milliyetçiler veya Ulusalcılar parantezi açacak olursak, bunların da
tamamı aynı Kemalist “şuur süzgeci”nin mümessilidir ve yine güya karşı
oldukları Batıyı yahud Batıcıları “tüm” kurum, kuruluş, prensib ve değerleriyle
reddediyor değillerdir. Marksistlerinki de hâkezâ. Emperyalizme karşı,
emperyalistlerin kimi “temel” kurum, kuruluş, prensib ve değerlerini
kabullenerek “karşı” olamazsınız. Sadece -diğerleri gibi- “Batıcı Batı karşıtı”
tarzındaki tuhaf türe dahil olursunuz.
Özetle: Batılı ve (Kemalist veya
güya değil) Batıcı “şuur süzgeci”ne ve Batılı-Batıcı devlet ve dünya düzenine
karşı dünyada –teklifiyle dörtbaşı mamur- yegâne “orijinal”, “bağımsız” ve
“İslâm hâkimiyeti” davacısı hareket, Büyük Doğu-İBDA’dır. İşte Mirzabeyoğlu tam
da bunun için tüm Batılı ve Batıcıların hedefidir, o barbarca işkenceleri tam
da bu yüzden çekmektedir. Ona “ben de Kemalist oldum” dedirtmek için TELEGRAM
projesine o kadar milyon dolar yatırmalarının sebebi işte budur.
KEMALİZM VESİLESİYLE İKİ YANLIŞ İNTİBÂ
İdrâkleri
iğdiş eden “baş nefret kutbu” olarak Kemalizmi, “Kemalist zihniyet” yahud
“Kemalist şuur süzgeci” yönüyle ortaya koyduktan sonra, devam edelim.
Siyasî,
idarî, iktisadî, içtimaî bakımdan “Kemalizmin Son Demleri”ni yaşadığımız
günlerden geçtik. O dönemde bile “çökmekte” olan,
İslâm’a hayat ve hâkimiyet tanımayan “Kemalist zihniyet” yahud “Kemalist şuur
süzgeci” değil, bunun müessese planındaki “zâhir”i olan Kemalist devlet
düzeniydi bize göre. “Zihniyet” ise olduğu yerdeydi. Kemalizm, bukalemun gibi
bir günden diğerine kılık yahud maske değiştirse, yâni “ne” olduğu tartışılsa
dahi, neye düşman olduğu tartışılmaz bir “zihniyet”in adıdır çünkü: İslâma
devlet ve toplum planında asla ve asla “hâkimiyet” hakkı tanımamak! O gün
varolan da buydu, bugün varolan da o.
Diğer yandan, İslâm ve Müslüman
düşmanı klasik-kıyıcı Kemalistlerin şahıs ve devlet otoritesi olarak güçten
düşmesi, birbirine bağlı iki yanlış intibâya sebeb oldu.
İlki, bildik Kemalist kişi ve
kurumlarla bunların devletteki otoritelerinin zayıflaması, Müslümanlar
açısından eski düşmanların dost olup olamayacağı mülâhazalarını tetikledi.
Oysa, bunların yalnızca gücü ve kurdukları teşkilâtlar zayıflamıştı, yoksa kalb
ve kafalarındaki İslâm ve Müslüman düşmanlığı, yâni “Kemalist zihniyet” yerli
yerindeydi. Geçmişte sahib oldukları İslâm düşmanı güç ve otoriteyi yeniden
tesis için hangi darbe ve kıyım planlarını hazırladıklarını, bugün
“iddianameler”den hepimiz okuyoruz. Kısacası, onlar hiçbir zaman “dostumuz”
olmadı, bu “kafada” kaldıkları müddetçe asla olmayacaklar da.
İkincisi, bildik kıyıcı-klasik
Kemalistlerin otoritesini günden güne zayıflatan, fakat bunu Kemalizmi
“reforme” ederek yapan ve Kemalizmin Müslüman halkı “acıtıcı” kimi yönlerini
törpülemeye davranan, bildik Kemalistlerin kıyım planlarını mahkemeye taşıyan
Ak Parti ve Tayyib Erdoğan’ın “dostumuz” olup olamayacağı mülâhazaları gündeme
geldi. Oysa, Ak Parti ve Tayyib Erdoğan’ın asla dokunmadığı ve dokunmayı belki aklından
bile geçirmediği ilkeye, yâni Kemalizmi Kemalizm yapan ve o “zihniyet”in yahut
“şuur süzgeci”nin ana temeli olan “İslâma devlet ve toplum planında hayat ve
hâkimiyet tanımamak” prensibine Ak Parti ve Erdoğan’ın sadakati pek
farkedilemedi.
Erdoğan’ın kimilerince “ikinci
Atatürk” olarak adlandırılmasına sebeb olan bu vaziyette, Ak Parti ve Erdoğan
sâyesinde İslâmcı mücadelenin kazançlarını elbette alkışlamak gerekse de,
ortada Kemalizmin defnedilmesi hâdisesi yok, aksine yeni bir maske ve reformla
21. yüzyıla taşınması projesi vardır. Üstelik, Birinci Kemalist Dönem Batı
tarafından nasıl alkışlanıp desteklendiyse, bu İkinci Kemalist Dönem de aynı
Batı tarafından desteklenip alkışlanmaktadır. Hattâ, aklı gözünde olan halkın
kolayca farkedemeyeceği bir perde ardına “ustalıkla” saklanacaktır artık
Kemalizm. İslâmcı muhalefet başta olmak üzere, diğer tüm rejim muhaliflerinin
“demokrasi” şarkılarıyla belinin kırılması ve hepsinin Anadolu’dan silinmesi
projesidir bir bakıma bu. Kusursuz bir cinayet planıdır. Bir de başörtüsü
serbest bırakılır ve isteyenler çocuğuna küçük yaşta Kur’an öğretebilirse,
neredeyse birçoğunun Kemalizmle davası bitecek gibidir.
NETİCE
İslâmcı devrimci mücadele açısından
tüm anti-Kemalist kazançlara evet ve tam destek, ancak İslama “hâkimiyet”
tanımayan temel Kemalist ilkeye dokunulmadıktan sonra, bunları “dostâne” ve
faillerini “dost” bilmek hayır. Mesele “niyet” bile olsa, biz ortada herhangi
bir “İslâmî devlet” niyeti görmüyoruz. Gören varsa şayet, bilmek isteriz. Görünüşte
kimi destekler verilse dahi, mevcut iktidara aslî ve kalbî muhalefetimiz bu
yüzden bakidir. Çünkü o, değişmez ve sarsılmaz “baş nefret kutbu”muzun yeni
temsilcisidir.
Sözün özü, “bizim” kıyıcı yahud
reformcu Kemalizm ve Kemalistlerle olan kavgamız, ancak İslâm devleti, yâni Büyük Doğu Birleşik Devletleri kurulduğu gün bitecektir.
(*) http://www.buyukdogu.net/haber/haber-218-gismilluh-jiyxvxk-mi.html
http://www.ekoayrinti.com/news_detail.php?id=72673
KAYNAK:
Aylık Dergisi, Temmuz 2011