Telegram Dosyamız Vesilesiyle
Akademya
Telegram, kabaca tarif etmek
gerekirse, varlığı “devlet sırrı” kapsamında değerlendirilmekle beraber, artık
mızrak çuvala sığmadığı için saklanamayan; ABD, Rusya, İngiltere, Fransa,
Almanya, Kanada, İsveç başta olmak üzere bellibaşlı bütün büyük devletler ve
çoğu müttefiklerinde bulunan; İngilizce literatürde “öldürücü olmayan
elektromanyetik silâhlar” (non-lethal electromagnetic weapons) arasında
gösterilmekle beraber, yolaçtığı tesirler bakımından insan öldürebilme
potansiyeli taşıyan; cihazı kullanan ve hedef kişi arasında ânı ânına
haberleşmeyi mümkün kıldığı için “sunî telepati” olarak da adlandırılan; beyne
ses ve görüntü transfer etmekle kalmayıp, beyinden de enformasyon devşirebilen
ve hedef kişinin beş duyu yoluyla idrak ettiklerini, hissettiklerini,
düşündüklerini cihazın başındakine taşıyan; yine, halüsinasyonlar ve sunî
rüyalar oluşturabilen; vücudun tüm bölgelerini elektromanyetik dalgalar
göndererek etkileyip manipüle edebilen; bu arada, vücuda en üst seviyede acı verebilen
modern bir işkence türü, ileri bir silâh teknolojisi ve maddî-manevî altyapısına
dayanarak, “insan”ı çökertip robotlaştırmaya davranan şeytanî bir tatbikat...
Yalnızca ileri teknoloji
eseri bir silâh değil Telegram, yalnızca psikolojik bir saldırı türü, yalnızca benzersiz
bir haberleşme aracı veya yalnızca bedenî bir işkence tatbikatı da değil; aksine,
bunların hepsi ve daha fazlası...
Telegram,
aslına bakılırsa, “rutin dışı” yâni hukuk dışı bir “devlet terörü” hâlinde, kesintisiz
11 yıl boyunca bir hücrede maruz bırakıldığı korkunç iradî, zihnî, hissî, bedenî
saldırı ve işkenceye karşı verdiği efsanevî mücadele sürecinde, Mütefekkir
Salih Mirzabeyoğlu’nun dünya “zihin kontrolü” literatürüne kazandırdığı bir
kavram...
Şöyle
ki, geçmişte veya bugün uygulanan bildik maddî-manevî işkence türlerinden
tamamen farklı ve ahlâksızlıkta hepsini katlayan Telegram, dünyada ve ülkemizde
öncelikle “zihin kontrolü” olarak isimlendiriliyor. Ne var ki “zihin kontrolü”
kavramı, içine propaganda, basın, hipnoz, şuuraltı mesajları, eğitim, siyaset,
reklamlar, NLP, şartlandırma, ilaç ve uyuşturucu gibi birbirinden çok farklı “kontrol
ve yönlendirme” araç ve metodlarının da sokulabileceği çok geniş bir alana da işaret
edebiliyor. Hattâ, “insan şuuru”nun sözkonusu olduğu insanlar arası hemen her
münasebet, bilgi paylaşımı veya belli bir sahadaki bilgi bütününün dahi “zihin
kontrol ve yönlendirmesi”ne bakan bir yönü bulunuyor. Buysa, Telegram’la kastedilen
ve “devlet sırrı” kapsamında olduğu için niteliği henüz tam olarak deşifre edilememiş,
elbette akademik literatüre de aksettirilmemiş ileri bir teknolojinin eseri
olan bir “cihaz” veya “cihazlar bütünü” marifetiyle uygulanan bu “özel” zihin
kontrol ve yönlendirmesini anlaşılmaz kılıyor, herşey birbirine karışıyor veya
karıştırılıyor. Kaldı ki Telegram, sadece irade, zihin, hassasiyet ve duyuları
hedeflemekten ibaret kalmayan, “bedenî işkence”ye paralel olarak tatbik edilen
bir süreç.
Nasıl
doğdu peki Telegram kavramı?..
Türkiye’de
“cihazlı” zihin kontrolünün hemen hiç bilinmediği; İngilizcedeki zengin askerî,
istihbarî, ilmî, teknik, tecrübî kaynakların ve bu konuya temas eden
çalışmaların ne haber ne film ne de yazılı tercüme olarak henüz Türkiye’ye
yansımadığı, “zihin kontrolü” iddiasıyla çıkacak herhangi birinin ânında delilikle
damgalanabileceği şartlarda, işte böylesine bilinmezlerle dolu kaotik bir demde
Mirzabeyoğlu doğruluyor, işkencecilerin kendisine mütemadiyen söylediği “TELEGRAM”
kelimesini alıyor ve onun “uzaktan yazma, uzaktan çizme, uzaktan kaydetme,
telgraf” gibi Yunancadan kök alıp bugüne uzanan lûgat ve ıstılah anlamlarının
ötesinde, Telegram kelimesine gördüğü işkencenin ve maruz bırakıldığı “özel”
zihin kontrol ve yönlendirmesinin ifadesi olan TERMİNOLOJİK (ISTILAHÎ) anlamını
kazandırıyor. Telegram kelimesi, Mirzabeyoğlu’ndan sonra artık yepyeni bir vakıanın,
yepyeni bir kavramın, yepyeni bir anlam çerçevesinin adı oluyor. Bu arada, kat
kat perdeler ardına saklanan bu sinsi ve vahşi düşmanı “Telegram” kavramı çerçevesinde
teşhis edip sımsıkı yakaladıktan ve hedef menziline soktuktan sonra,
Mirzabeyoğlu’nun sayısız cebhede verdiği –O’nun zaferiyle biten!- efsanevî
savaş başlıyor.
Mirzabeyoğlu’nun
verdiği mücadele o kadar inanılmazdır ki, bir yandan Telegram’a karşı İMAN ve FİKRİNİ
üstte tutmak için hayatını bile ortaya koyarken, diğer yandan da (maalesef
bizim de aralarında olduğumuz) kara cahil bir kamuoyu önünde “çıldırmış”
olmadığını isbatlamak için, kendisini vuran şeffaf “kurşun”un askerî, fizikî,
kimyevî, teknolojik izahını yapmak gibi çetinler çetini bir işi de üstleniyor. Oysa
O, öncelikle bir “fikir adamı”dır, “bilim adamı” değil. Ancak O bunu da
başarıyor ve neticede, bin kollu şeffaf bir ahtapot gibi Mirzabeyoğlu’nun
üzerine çullanan canavar bir nevî ete kemiğe bürünüyor ve bellibaşlı tüm
özellikleri Mirzabeyoğlu tarafından deşifre ediliyor. Bu çileli (dile ve bize kolay!)
sürecin kamuoyundaki yankısına baktığımızda ise, Mirzabeyoğlu’na neler
yapıldığına başlangıçta aldırmayan kimileri nezdinde hâdisenin, “hiç olur mu böyle bir şey?”den, artık “böyle bir işkenceye rağmen nasıl
oldu da Mirzabeyoğlu o kadar direnebildi ve onca eser yazabildi?” noktasına
geldiğini görüyoruz.
Bu
işkence ve tatbikat için Telegram kelimesinin seçilmesi de çok çarpıcıdır. Bunun
için önce kelimenin köklerine bakmayı ve Mirzabeyoğlu’nda kazandığı anlamı
göstermeyi deneyelim:
Televizyon
kelimesi, nasıl Yunanca “uzaktan” anlamına gelen “tele” ve Latince “görüntü,
görüş” anlamına gelen “vizyon” kök kelimelerinden türetilmiş olmasına rağmen,
artık “uzaktan görüş” anlamına gelmiyor ve “televizyon” dediğimiz belli bir
cihaza işaret eden terminolojik (ıstılahî) bir anlamda kullanılıyorsa; bundan böyle Telegram kelimesi de, (Batıdaki “telgraf” anlamı dışında)
Mirzabeyoğlu’nun ona kazandırdığı terminolojik anlamda kullanılacaktır.
Şöyle ki, Yunanca “uzaktan” anlamına gelen “tele” ve yine Yunanca
“yazılmış, çizilmiş, kaydedilmiş” (“küçük ağırlık” anlamı da var) mânâsına
gelen “gram” kök kelimelerinden türetilmiş bu kelimeyi, yâni Telegram’ı işiten
Batılıların hatırına, onun “uzaktan yazılmış, çizilmiş, kaydedilmiş” birleşik anlamı
değil de, belli bir haberleşme cihazı olan telgraf (Fransızca aslı, telegraf)
ve fonksiyonu gelir. Bir deyişle, Telegram’ın yakın geçmişte kazandığı bu “terminolojik”
anlam canlanır Batılının kafasında.
Ancak şimdi aynı Telegram kelimesini işitince, bizim hatırımıza ne onun
“uzaktan yazılmış, çizilmiş, kaydedilmiş” kök anlamı ne de yakın geçmişte
Batıda kazandığı “bir haberleşme cihazı ve fonksiyonu” şeklindeki bildik terminolojik
anlamı geliyor. Aksine, bizce kök anlamlarına da muvafık biçimde, “cihaz”
marifetiyle yapılan belli bir işkence ve zihin kontrol ve yönlendirme
tatbikatının ismi olarak, Mirzabeyoğlu tarafından ona kazandırılan YENİ “terminolojik”
anlam geliyor.
“Gram” ile “graf” son ekleri, “yazmak, çizmek, kaydetmek” çerçevesinde
aynı Yunanca kökten gelir ki, aynı cihazı kasdetmelerine rağmen, “uzaktan yazma,
çizme, kaydetme” cihaz ve fonksiyonuna, İngilizler “telegram” derken,
Fransızlar “telegraf” der. Dilde “saflık” taraftarı kimi Batılı dilciler ise,
“telegram” veya “telegraf” kelimelerinin yerine, Yunancaya daha uygun “doğru
bir kullanım” olarak “telegrapheme” kelimesini teklif eder.
Tüm bu malûmattan sonra bizim asıl dikkati çekmek istediğimiz husus
ise şudur: Bir cihazla “uzaktan” yapılan zihin kontrol ve yönlendirmesine; bir
deyişle, hedef kişinin iradesi hilâfına zihne “uzaktan kayıt” teşebbüs ve
tatbikatına Mirzabeyoğlu tarafından “Telegram” ismi verilmesindeki isabet veya
tevafuk, bizce âşikardır.
Diğer
taraftan, “Telegram” bahsinde ülkemizde yaşanan kavram ve bilgi karmaşası,
dünyada da hüküm sürüyor. Fakat Türkiye’den farklı olarak, “zihin kontrolü”nün
bir “cihaz” marifetiyle yapıldığı dünyada daha çok biliniyor; akademik
olanlarıyla beraber, bu konuda yapılmış sayısız araştırma veya değerlendirme,
aynı şekilde, kaleme alınmış birçok eser veya tecrübî şâhidlik bulunuyor. Kullanılan
Telegram cihazı için ise, deşifre olan resmî, askerî ve istihbarî bilgi ve
belgelerden hareketle, Batıda electronic weapon, electromagnetic weapon,
psychotronic weapon, directed-energy weapon, neurological weapon, non-lethal
weapon gibi isimler kullanılıyor.
Ancak
Mütefekkir Mirzabeyoğlu, maruz bırakıldığı bu teknolojik tatbikat ve modern işkenceye
yalnızca isim bulmakla kalacak ve dünyada mevcut kavram kargaşasına son
vermekle yetinecek bir insan değildir; olmuyor da!
O, aynı
zamanda, Telegram’ı doğuran ve oluşturan olanca dinî, felsefî, ilmî, mitolojik,
metodolojik, kültürel altyapı ve bünyeyi de ifşâ edip işliyor; Telegram’ı, bağlısı
olduğu iman ve mimarı olduğu fikir mihrakının tahakkümü altına alıyor. Hem de, "sen bana çamur verdin,
ben onu altun yaptım" misâli, Telegram’ı “aslı açıcı araz” kılarak yepyeni
fikir ufuklarını fethediyor.
Yine
O, “kıstırıldığı” hücresinde –müebbed hapis
cezasına çarptırılmasının da faillere verdiği rahatlıkla!- akıl almaz iradî,
zihnî, hissî, bedenî saldırı ve işkenceler eşliğinde kendisine telkin edilen ve
bu yolla iradesinin çökertileceği, şuurunun bulandırılacağı, inancının
aşındırılacağı vehmedilen “sahte” dünyayı, “hakikatin hakikati” zirvesinden kanatlanan
ve fikirdeki hasmını kartal pençeleriyle paramparça eden “dünya çapındaki fikir
adamı” hüviyetiyle tesirsiz hâle getiriyor, hakikat kılıklı yalanların İslâm
tasavvufu, hikemiyatı, kâinat ve dünya görüşü zâviyesinden tek tek peçesini
düşürüp, hakikatlerinin de İslâm’daki aslını ve esasını gösteriyor. O’nun “oluş
zorluklarını sıçrama tahtası bilici” vasfı Telegram sürecinde de kendini
gösteriyor ve “dünya çapındaki” fikir adamına yapılan işkenceler, O’nun yine
“dünya çapında” eserler ortaya koymasından başka bir netice vermiyor.
Kısacası
O, Batının “makine” üzerinden geliştirdiği –diğerlerine kıyasla- bu belki en
korkunç, belki en tesirli ve “insan”ı hükümsüz bırakıp robotlaştırma amacına matuf
“silâh”ı, aldığı “kurşun” yarasına ve verdiği dayanılmaz acıya rağmen tutup
yere çalıyor; “makine” karşısında İNSAN’ı “bu vesileyle de” sultan tahtına iade
edici ve diğerleri karşısında İSLÂM’ın ezelî ve ebedî hâkimiyetini bir kez daha
ve olanca fikir haşmetiyle gösterici efsanevî bir zafer kazanıyor. “İstikbâl
İslâm’ındır!” mutlak hakikatini, 11 yıllık Telegram işkencesi sürecinde ve “bu
vesileyle de”, şahsında, imanında, iradesinde, fikrinde, ilminde, sanatında ve
aksiyonunda bir kez daha ve misilsiz zenginleşmiş olarak misâllendiriyor.
Mirzabeyoğlu’na
uygulanan Telegram işkence ve tatbikatı, dünyadaki diğer kaynaklarda
karşılaşılan tecrübî şâhidliklere nazaran net biçimde söyleyebiliriz ki,
şimdiye kadar hiçbir “hedef kişi”ye yapılmayan, en vahşi, en aldatıcı, en
ayartıcı, en gelişmiş tekniklerin kullanıldığı bir uygulamadır, kısacası “çok
özel”dir. Bir misâlle anlatmak gerekirse, başka herkese yapılan Telegram’da
“sessiz sinema” teknolojisi kullanılıyorsa, Mirzabeyoğlu’na uygulananda “üç
buudlu sinema” teknolojisi kullanılmaktadır. Ezcümle, “dünya çapındaki” bu
fikir adamına, Telegram’ın dünyada ulaştığı “en son teknoloji” ve “en güçlü
teknikler” tatbik edilmiş, ancak O asla teslim alınamamıştır. Bu fikir “dev”ine
karşı, ellerindeki maddî-manevî tüm silâhlarla saldırmışlar, “devâsâ” bir
şiddet uygulamışlar, en gelişmiş taktik ve teknikleri denemişler, yine de O’nu
çökertememiş, aksine, -bedenî eziyet ve can sıkıntısı vermek gibi
“zafer”(!)lerini saymazsak- O’nun tarafından her cebhede mağlubiyete
uğratılmışlardır. Tek kelimeyle, Mirzabeyoğlu’nun zaferi hiç de “ucuz”
değildir, başkalarıyla karıştırılmamalı ve karşılaştırılmamalıdır.
Geliştirdikleri
en tesirli “MAKİNE”nin marifetiyle “İNSAN”ı kontrol etmeye, robotlaştırmaya ve
teslim almaya davrananlara karşı 11 yıldır “tek başına” İNSANIN ve İNSANLIĞIN izzet,
kudret, şeref ve hâkimiyetinin mücadelesini veren, kazanan ve onlara boynu
bükük bir hâlde “nereden çattık!” dedirten böyle bir fikir devine muhatab insanlar
olarak bizler, şimdi hernekadar size Telegram’ı anlatmaya davranmış olsak da, bizden
duyacaklarınızın tamamının “bir buzdağının görünen kısmı” bile olamayacak
kifâyetsizlikte olduğunu itiraf etmek zorundayız. Bu eksikliği telâfi edici
yegâne adres olaraksa, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun Telegram –Zihin
Kontrolü- ve her hafta Baran dergisinde tefrika edilen Ölüm Odası
–B-Yedi- adlı eserlerini gösteriyoruz. Aynı şekilde, Sefine’den
itibaren “Telegram serîsi” olarak işaretlenmiş tüm eserlerini...
İtiraf
ettiğimiz husus, henüz gereğince yapamadığımız ama yapılması gereken olarak,
kendi ilgilendiğimiz yahud seçtiğimiz sahadan Telegram’a ve onun deşifre
edilmekle bırakılmayıp yeni fikir fetihlerine vesile kılındığı Telegram
ve Ölüm Odası eserleri başta olmak üzere, bu eserleri halkalayan 2000
sonrası ve öncesi eserlere bakışımızı misâllendirme borcumuzu gündeme
getiriyor. Diğer bir ifadeyle, İNSAN’ın bu destanlık mücadele ve zaferine,
kendi çap ve hissemiz nisbetince destek verme ve katkı sunma mükellefiyetimizi
ihtar ediyor. Zira, Telegram’ın, tarafımızdan araştırılması ve billurlaştırılması
gereken sayısız dinî, ruhî, fikrî, ahlâkî, felsefî, metafizik, psikolojik, parapsikolojik,
sosyolojik, tarihî, hukukî, askerî, siyasî, istihbarî, fizikî, fizyolojik,
nörolojik, mitolojik, tıbbî, teknik, teknolojik, metodolojik, linguistik, haberleşme,
eğitim, mühendislik, artık sayamayacağımız kadar çok yönü, belki el değmemiş
diyebileceğimiz bir nitelikte işlenmeyi bekliyor. Yine bu çerçevede, Telegram’a
karşı içtimaî mücadele plânında yapılması gereken onca iş ve başvurulması
gereken sayısız imkân, değerlendirilmek ve teşkilâtlandırılmak üzere ilgi ve
ilgilisini bekliyor. Sadece bize düşmüyor bizce bu borç; insaf ve vicdan sahibi
herkesi ilgilendiriyor.
Bizim
lâyıkıyla cevablamayı henüz başaramadığımız, ancak başarılması gereken olarak
işaretleme borcundan da kaçınamadığımız soruyla bitirelim: Telegram’a nasıl
yaklaşmalı?..
Bu
soruya bizim vermeyi deneyebileceğimiz cevablar, çok sınırlı ve yetersiz kalmaya
mahkûm görünüyor. Bu bakımdan yapabileceğimiz belki en doğru iş, ancak ve yine
“cevab adresi”ni göstermeye çalışmak olabilir: İBDA külliyatının Sefine’den
itibaren yayınlanan eserleri “TELEGRAM SERÎSİ” olarak işaretlendiğine göre, öncelikle
bu muazzam fikir hazinesine yönelmek; birbiriyle ilgili bahislere sarkmak
bakımından İBDA külliyatının diğer eserlerine başvurmak; böylelikle “Telegram’a
bakış ve Telegram’ı işleyiş tarzı” bakımından binbir zâviyeden meseleye
yaklaşıp, bu hazineden binbir ipucu devşirmek...
Söylemeden
edemeyeceğimiz ve belki daha kolay olduğu için bizim de kurtulmakta güçlük
çektiğimiz yanlış yaklaşıma bir örnek ise, Telegram bahsinin yalnızca bir
“işkence”yi ifşâ, tasvir, tahlil, izah ve mahkûm etme işinden ibaret olduğunu
zannetmek olsa gerektir. Oysa, İBDA Mimarı’nın eserlerinin kılavuzluğunda
sarkılacak fikir, ilim, sanat ve aksiyon ufukları boyunca Telegram, “dünya
çapında” yeni buluş ve fetihlere kapı aralama imkân ve kıymeti arzetmektedir
bizim için.
Bu
çerçevede, maalesef bir dönem kimimizin de kapıldığı diğer bir yanlışa
düşülmemeli, “normatif şuur hatası”na kapılarak her “sıkıntı” yahud
“sıradışı”lığı Telegram’dan bilme, çevredeki herkesi “Telegramcı” görme ve
Telegram’ın niteliği önünde peşinen mağlubiyet psikolojisi yaşama gibi bir
paranoyaya da yol verilmemelidir. Mirzabeyoğlu’nun Telegram’a eğileceklere çok
önemli bir uyarısı da budur.
Mütefekkir’in
sözkonusu uyarısı vesileyle, Telegram’a bakış ve işleyiş tarzlarından “birini”,
yine O’nun verdiği ufuk açıcı bir misâl hâlinde ve ehemiyetine binâen
paylaşalım. O’nun şifâhen söylediklerini, bizim kendi cümle ve yorumlarımızla
takdim etmemiz tarzında nakletmeye çalışalım:
Mirzabeyoğlu,
meâlen, “gerçeği hayâlleştirmekle, hayâli
gerçekleştirmek arasında fark vardır” der. Meselâ, İBDA külliyatından Yağmurcu
adlı eserde, "Tanrının Arabaları" veya "Bermuda Şeytan Üçgeni"
gibi bahisler görürüz. Bunlar, “olurlar ve olabilirler” dairesinde, usûlünce
incelenecek mevzular niteliğindedir bizim için. Ve, bir medeniyetin kültür
vasatını ele vericidirler. Amerika da dünyaya bu yolla hâkim olmuştur zaten. Her
vesileyle “yıldız savaşları” fikrini işleyerek, bunlarla bir “hayâl”i
gerçekleştirmiştir Amerikalı...
Aslına bakılırsa, Amerikalı
veya Batılı, onun “hayâl” mahsulü olduğunu, sadece bu yönüyle “olabilir”
olduğunu bilir. Ne var ki, Batının bu tarzda telkin bombardımanı altında kalan “üçüncü
dünya ülkeleri”, bu “olmaz”da bir “olur”luk vehmederek, “yıldız savaşları”nı
olur zannetmiştir. İşte bu bahisleri işleye işleye, Batılı kendi dışındakileri “kafadan”
kelepçelemektedir...
Aynı bunun gibi, şayet Telegram
bahsi de, “olur ve olabilirler” dairesinde İBDA’nın el atışı tarzında işlenmezse,
üçüncü dünya ülkelerinin “yıldız savaşları”nın olabilme ihtimali üzerinden
kelepçelenmesine benzer şekilde, Telegram vesilesiyle böyle bir peşin
mağlubiyet ve mahkûmiyet vehmetme ve vehmettirme tehlikesi mevcuttur. Buysa,
Telegram’ı, vehmettirdiği güç kendi öz gücünden kat kat aşkın yeni bir “İslâm
dışı” hâkimiyet âleti kılmak olacaktır.
Özetle, Batılının “bir hayâli
gerçek kılması” karşısında, bizi de asıl kendi “hayâllerimizi gerçekleştirme” borcu beklemektedir. Telegram’ı Mütefekkir’in işleyiş
tarz ve biçimleri dışında ele alıp, meselâ onu sadece dayanılmaz bir işkence
aracı veya ezici Batı teknolojisinin yeni bir harikası darlığına
sıkıştırdığımızda, hem mağlubiyeti peşin peşin kabullenmiş, hem İBDA Mimarı’nın
destanlık zaferini perdeleyip “yenilmez” zannedilenin nasıl paçavraya
çevrildiğini unutmuş, hem Mütefekkir’in yazdığı binlerce sayfayı unutturmuş,
hem de Mirzabeyoğlu’nun çilesi ve zaferi örneğindeki gibi “yaşanan bir hâl”i
hayâlleştirmiş oluruz. Tek kelimeyle, “hayâllerimizi gerçekleştirmek” yerine, “yaşanan
hâli veya gerçeği hayâlleştirmek” gibi büyük bir yanlışa düşmüş oluruz.
Şu hâlde, Telegram
çerçevesinde Mütefekkir Mirzabeyoğlu’nun getirdiği yaklaşımlar ve açtığı fikir
ufukları, bizim için “hayâli gerçekleştirmeye yönelik işler” dairesinde bir
mânâ ve kıymet ifade etmektedir. Çünkü O, Telegram vesileyle, olan bitenin aslını,
fasıllarını, olurları, olabilirleri, hayâli besleyen kısımları, bunun gibi daha
birçok şeyi tek tek ortaya koymuştur.
İşte “Telegram’a nasıl
yaklaşmalı?” sorusuna aslî “bir cevab” hâlinde O’ndan gösterdiğimiz bu örnek, Telegram
vesilesiyle O’nun ortaya koyduklarının, bizim için yeni fikir hamle ve
zaferlerinin, yeni buluş ve aksiyonların “tohumlar”ı olduğunu; bize düşen
vazifelerden belki en önemlisinin de, bu tohumları semerelendirip birer iş ve
eser ağacına inkılâb ettirebilmek olduğunu göstermektedir. Biz henüz
yapamamışsak da, yapılması gereken ve arzulanan budur.
O hâlde, şu inceliğin altını
her vesileyle çizme borcu düşüyor bize: “Telegram’a nasıl yaklaşmalı?”
sorusunun cevabı bizde değil, O’ndadır.
Kaynak: Akademya Dergisi, II. Dönem,
Sayı 2, s. 77-85, Eylül 2011.