ANA SAYFA HABERLER DERGİLER BAYİ ADRESLERİ BİZE YAZIN İRTİBAT
SON HABER:  

28 ŞUBAT YARGILANSINAKADEMYA PANELLERİİBDA KÜLLİYATI İNDEKSLERİKALEMİNDEN MİRZABEYOĞLUKÜRT MESELESİRÖPORTAJLARSÖZ ÇAKAL CARLOSTA

- NECİB FAZIL -- SALİH MİRZABEYOĞLU -ABDÜLHAMİD KOÇAAHMED EYMENAKADEMYAALİ NACARAV. ALİ RIZA YAMANAV. GÜVEN YILMAZAYŞEGÜL AHFABİLGEHAN ERENCOYOTTEDR. NEVZAT ŞİPLEMEFATİH TURPLUGÖKHAN GÜMÜŞGÜLÇİN ŞENELHAKAN YAMANHAYREDDİN SOYKANHÜLYA UYARİKTİBASKÂZIM ALBAYRAKKENAN DURUMAHMUD E. DURUMÜJDE BAYRAMMUSTAFA SEÇKİNEROĞUZ YILDIRIMÖMER EMRE AKCEBEOSMAN AKYILDIZREHA SUVARİREİ TAKAHARARUKİYE AVCIRUKİYE ŞENELSEDAT BULUTSELÇUK ARSLANSELİM GÜRSELGİLSENCER EKİNSEZAİ KIRLANGIÇSİZDEN GELENLERTURAN DEMİRÜMİT ELÖNÜZELİHA KILIÇPARLAR

HAYREDDİN SOYKAN
Yazıları Paylaş
(Kitab) İBDA: Yeniden İletişimin Dili
Eklenme: 2011-10-14 | Okunma: 735

 

İBDA:

YENİDEN İLETİŞİMİN DİLİ

 

Hayreddin Soykan

 

 

Kitab – Tam Metin

Akademya Yayınları, İstanbul 1998

 

 

 

 

 

 

İÇİNDEKİLER

 

I. Vizyondaki Macerayı Teşhir Denemesi:

Zamandışı "Posa" Yalnızlığı ve İletişimsizlik

 

II. Taammüden İletişimsizlik:

Bir Ahtapot ki Sansür!

 

III. İletişim ve İletişimsizliğin Serüveni:

Söz Teknolojileri ve Kıyılan İnsan

 

IV. Sözlü-Yazılı Hitap Farkı Işığında:

Nasıl Konuşmalı ve Dinlemeli?

 

V. Aktüel İletişimin Karakter ve İmkânları:

Görüntülü (= Televizüel) İfâde ve Dramatizm

 

VI. İletişimsizliği Kırmanın Mecburi İstikameti:

İdeal "Yazar-Okuyucu" İlişkisi ve İbda Dili

 

VII. Yeniden İletişimin Anadili-Mânâ Dili:

"Teorik Dil Alanı" Şemsiyesi Altında "Kendinden Zuhur" Dili

 

VIII. Yeniden İletişimin Devletleşen Çözümü ve Çözülecekler:

"Enformasyon"dan "Teknoloji"ye İçtimaî Muvazene

 

 

 

I

Vizyondaki Macerayı Teşhir Denemesi:

ZAMANDIŞI `POSA` YALNIZLIĞI VE İLETİŞİMSİZLİK

 

 

İletişimsizliği Doğuran Vicdansızlık ve Tecrit

 

İnsanoğlunun varoluş macerası... Ruhî maceramız seyrinde içimizde akana baktığımızda sezdiğimiz sanki o ki; vicdanımız, şüpheyle şüphesizlik arası karanlık gökte mevkiini tutmuş, yönünü arayan yolcuyu fısıldadığı istikamet ve esrarla cezbeden bir kutup yıldızı gibi... Üfleyenin istidat ve kabiliyetine göre ses veren flüt misâli, pekiyi ölçüsü ve hakikati ne vicdanın; veyahut şöyle soralım daha doğrusu: Vicdandan kasdımız o mu gerçekten?.. Madem ki, en şenî cinayetleri işlerken dahi en ufak "vicdan sızısı" duymayan ve yaptığını vicdanıyla bağdaştıranlardan geçilmeyen bir ormanda yaşıyoruz; nefse esir de düşebilecek bir vicdanın -yani vicdan sanılanın- bulduğu, bildirdiği ve yaptırdığının; bulunması, bilinmesi ve yapılması "gereken"e nisbeti ne?.. Üstelik, bize "Allahın tatlı fısıltısı" gibi gelebilecek duyduğumuz sesin, hakikaten vicdan sâfiyetinden süzülerek geldiğinin ve şeytanlaşmış nefse ait olmadığının garantisi ne?.. Nihayetinde kabahat, "iyiyi-doğruyu-güzeli fısıldayan" vicdanda değil, vicdanından gelen sesi deforme edip tersine algılayan veya vicdanına kulak tıkayan nefslerde!..

Ayrıca, günümüz insanına sormalı: Bugün vicdanlara boca edilenlerle, vicdan gözlerinden kaçırılanlar ne?.. Çok çeşitli sâiklerle, neler bilindiği halde yapılamıyor ve neler bilinemediği-bildirilmediği için yapılamıyor?.. İnsanlığın ortak bir ideal ve hakikat hükmünde buluşamadığı-buluşturulmadığı, böylelikle içli-dışlı fonksiyonların birbirini bütünleyici olamadığı, nihayet birbirinden farklı dert ve saadetlerin kimseyle paylaşılamadığı kaotik yalnızlaşmanın çözümü ne?.. Esaslı sorunun davet ettiği esaslı cevap verilemiyorsa şayet, vicdanlardaki "mâ-cerâ" için söylenebilecek olan, kavramın aynı olan üç kelimelik şu müphem cümle herhalde: Akan neyse o!.. Yolundan çıkmış bir arabanın, "zamandışı" ve gayesiz seyahati!.. Demek ki herşeyden önce, hakikaten vicdanî olanı, vicdanın itminanını sağlayacak yaradılış ve davranış gayesini, vicdan yuvasındaki mahalline yeniden iade etmek gerek...

Vicdan -diye adlandırılan-, öyleyse aynı zamanda, peşin sevinci gemleyen belki bir tozlu fener; hem de hakiki ışığa perde!..

Zannımızca, şu ân insanlığın vicdanındaki macerayı anlamak, çağımız insanının önündeki, vizyonundaki ve onun vizyonuna sokulan macerayı anlamaya çalışmaktan; hakikat ışığının berrak bir aynayla münasebetinden-iletişiminden doğan sağlıklı "anlayış"ı karartıp gölgeleyen -çoğuna görünmez- kir pas bulutunu teşhis, teşhir ve tecridden geçiyor. "Anlayış mı? Nurun aynadaki aksi" diyor ya Üstad; bir yandan aynayı temizleyip "yenilemek", diğer yandan aradaki pisliği enseleyip defetmek... Gerisi, lâf-ı güzâf!..

Şayet "iletişim"den kasıt "hakikati arayış, buluş ve naklediş" ise, anlıyoruz ki iletişimsizlik; ilk olarak ferdî bünyeye yerleşen, kendi hakikatini şuurlaştırabilme çabasındaki ferdin vicdanıyla arasına giren, kalb ve uzuvlar arası kan deveranını kesici bir barikat gibi ruhî muvazeneyi bozan, ferdin bu muvazenesizliği topluma yansıtması veya toplumdaki muvazenesizliğin de ferde yansımasıyla derinleşen girift bir vakıa... Dışa yansıma ve tezahürlerinden evvel, en başta vicdanıyla "iletişim"i kesildi insanlığın ve böyle geldi gerisi...

Vicdansızca bir iletişim(sizlik) bahsinin cümle kapısına, yani "kitle iletişim (kirletim) vasıtaları"nın içyüz tasvirine doğru yola devam ederken, durumun vehametini sezdirmeyi hiç olmazsa bu yazıda kuru "teorik" izahlara emanet edemez ve, ya vurgulu "benzetiş" ya vurucu "karikatürize ediş"lere başvurma zarureti hissederken, bir diğer altını çizeceğimiz husus da şu: Yolunda giden ve gitmeyenleri farketmek için, önce kendi karakterimizin ve böylelikle neyin "dejenere" edildiğinin farkında olmak gerekmez mi? Açıkçası, neyin bulunamadığının, neyin iletilemediğinin ve neyin yitirildiğinin farkında?..

Her fert tek başına yaşar hayatı... Varoluş dediğimiz, ruhî hayatta ve geçip gitmez tek ânda... Dünya sahnesinde, tüm insanlık kadrosunun fert fert kendi rolüyle katılarak oynadığı tek ânlık bir film, hayat... Kum fırtınasında kaynaşan zerreler sayısı ve misâlince aktörler arasında, yapayalnız sahne alıp sahne terkeden rol arkadaşını çoğu farketmiyor bile... Öylesine kendi derdine düşmüş ki herkes; karanlıklardan doğup, tabutuyla meçhul bir limana doğru karanlıkta kaybolan yoldaşın hatıra ve akıbeti, o kadar da umursanmıyor pek... Meçhul bir malûm seyrinde, müphem başı ve sonuyla, bildik bir rüyada, kimbilir bilinmedik neler!.. Tâbiri son nefeste, rüyalar... Rüyalar, rüyalar içinde... Ve hayat içimizde akıyor; içimiz hayata akıyor; hayat ölümle tokalaşıyor; ömür ölümle mühürleniyor... Ya mührün mânâsı ve onu basan el?..

Film içinde filmler ve herkese bir başrol: Yalnız insan!..

Büyük Doğu Mimarı`ndan bir noktalama; başlığı "Yalnız":

"Yalnızız, beşikten tut, tabuta kadar yalnız;

Ülfet, kara yalnızlık madeninde bir yaldız..."

Ve insan, artık "kendi"siyle başbaşa kalamıyor, bırakılmıyor... Başbaşa kalmasına izin verilense, zamandışı bir buuda sürgün edilmiş posası ve cesedi sadece... Buluşturulmadığı o "kendi"si ki; yaradılış gayesinin şifre çözücüsü ve mukaddes hazinelerin sırrî anahtarı... Her ferdin "kendine has" tatbik usûlünün keşfedilmesini bekleyen bir anahtar; "nefes adedince Allaha yol"... Hem anahtar, hem hazinenin de kendisi belki... Ruhun ruhla sezilişi...

Fakat çevresi, onun yalnızlığına, yalnızlıktaki şahsiyet sırrına ulaşmasına tahammül edemiyor. İnsanoğlu, ancak toplum sayesinde fert ve yine içtimaî kültürün benlikte süzülüp orijinalleştirilmesiyle şahsiyet olurken; üstelik içtimaî müesseseler, inceden inceye işlenmiş ve düzenlenmiş bir kültürün keyfiyet verimlerini fertlerde bünyeleştirici bir "keyfiyetçilik" şiarını yaşatmak ve özendirmek durumundayken, bakınız neler revâ görülüyor devrimizin sahipsiz insanına.

Baktığı her yerde kendisine tutulan yalancı aynalarda, karşısına hep aynı döviz çıkartılıp beynine çakılmak isteniyor: "Yalnızlık bir lüks ve safsata; idealist hayat gayesi nostaljik bir hatıra; figüranlıksa hepimize bir borç!"...

Çokbilmiş despotların dayatışlarınca: "Medeniyet tezahürü toplumda... İçtimaî sistem devlette... Devlet, projesi sensiz çizilmiş bina... Sen, harcına gömülüp betonlaşmış bir tuğla... Artık fosilleşinceye dek, `binanın haşmeti` zevkiyle yaşa!"... Bırakacaksın, insanlığından boşaltıldığın "boş zaman"larında lûtfedilen, şarkı tatlandırıcısı "hakikati tesbit" soslarını-sözlerini: "Dünya fâni, ölüm âni!"... Oysa yetmez kuru tesbit ve temenni; öz benliğinde derinleşerek arayacaksın idealini!.. Nerede o, yalnızlığının okyanus derinliklerinde gizli incileri bulduracak, hakikatin hakikati ışığıyla maceranı taçlandıracak, dost eli omzundayken tesellisiyle kalbini ferahlatacak, vicdanının ifadeci ve icrâcısı devlet?.. Hani nerede o Başyücelik Devleti ideali?.. Nerede o ilgi ve alâka; ihyâ edici iletişimin hakikati?..

Netice hâlinde; vicdansızlığın doğurduğu iletişimsizlikle, iletişimsizliğin doğurduğu vicdansızlık içiçe!.. Adı iletişim olan çoğu fiillerse, hakikati örtüp "iletmeme"nin büyülü, acımasız ve mânâsız tertipleri...

 

İletişim(sizlik): Dilsizlik, Mihenksizlik ve Hiçlik Reçeteleri

 

Dil okyanusunda yaşar insanlık; gövdeler satıhta yüzer, ruhlar dipleri kollar... Dil, "kâinat planı"... Dil deyince, "kelâm"... Kelâm; "her şeyden önce"... Dilsizlik; yaşayanları ve yaşananları "ilk"e uzanan yaradılış gayelerine mutabık hakikat mihenklerine nisbetle "mânâlandıramayış" ve "her şeyi yerli yerince değerlendiremeyiş"; deforme ve dejenere bir kâinat planıyla söz paralama veya!.. Dilsizlik; bir ifadesizlik oluşuyla, "mânâlılık" yerine hiçliğin mânâsızlığına dönük çehresiyle, iletişimsizliğin tâ kendisi!.. Her şey ve her bahiste "has ve hususî idrak" yeniden temin edilince, her iş ve oluş gayesine münhasır kılınınca, yani "nisbet" yeniden kurulup bünyeye mâledilince, işte o zaman kavuşacak insanoğlu "yitirilmiş cennet"in diline ve iletişimine!..

Dil, baştanbaşa bir büyü; avuçlanıp tutulmazken, avuçlatır ve tutturur. Her söz, kendisi ve diğerlerini mıhlayan veya sevkeden bir tılsım... İster büyülenir, isterse büyülerken; kalbler, lisân oklarına kalkansız hedef... "Çağdaş" dünyada, büyü terkibinin aslî sırrına yönelen eller kesilse de, sonradan ikâme öldürücü sihirbazlığın tesirini bozmaya izin yoksa da; doya doya yaşatman beklenir kurbanlığını. Ki; yapayalnız, avcıya canlı hedef... "Dünyaya niçin geldin?" diyen yok; kazanda tarife uygun yemeksin, çevrende "Geldin, gidemezsin!" tamtamları...

Dileğin "arayış" olsa da, olmasa da, büyülü ve rengârenk bir çift göz verilir. Dilersen birinden, dilersen öbüründen, dilersen her ikisinden bak; bundan böyle farketmez. "Gözümü boyayamazlar!" desen de; öz gözünden mahrum "ideal vatandaş" pâyesine mâlik olarak, göz göz merceklerden görülen (gördürülmeyen), süzülen ve sızan "eğilip bükülmüş" bir dünyaya muhatap ve mensupsun artık. Kanatları yolunmuş, züppelerin bozuk parası, dinozorlara yem, pazarda orta malı, kasdedenin kasdına merhem, satranç ustalarına piyon, çobana koyun, koyuna ot... Takma kuyruğunla övün; gururlan kolye sandığın tasmalarınla ve bilezik sandığın kelepçelerinle!.. "Hem yalnızsın hem de hür"; her nasılsa!..

Büyülenmiş olmak bir bakıma kader; sanki varlık büyüsü kulluğumuz!.. Ama ah; kime sığınmak "kara büyü"nün şerrinden, nasıl sığınmak?..

Her insana bir "dünya" yontuyor putperestler; bizi de putperest kılmak ve bizim de kılmamız için başkalarını. O "dünya" ki, dışı demirden kafes; içinde yaşayanı ya materyalist bir putçu ya ruhsuz ruhçu... "Prospektüs-reçete"lerde yazılı her derde devâ metodlara riayetle, insanoğlu yontar ve çatar artık kafesini hep yeniden. Hakikat kaçkını yalan "prodüktör-imalatçı"larıysa, içlerinde biz olan kafesten toplarla bilardo partileri çevirir.

Mânâ kalpazanları ve "imaj" tâcirleri, "rejisör-yönetmen" müteşebbisler, kiralık senaristler; film içinde ve saman altında ne filmler çevirirler, kendilerince "figüran" insanlığa ne roller biçerler, ne "transfer teklifleri" alınır ordan burdan, ağız suyumuza tahrik ne "star"lar parlatılır ve "vizyon"a yeni sokulacaklar için sermaye ne hasılatlar yapılır. Ulu siyaset, tatlı ticaret, mutlu iletişim ve kutlu "enformasyon çağı" uğruna!..

En ciddi iş ve işleyiş dahi bir gösteri unsuru, bir "şov mizanseni" addedilir. Ve tabiî yemlikler ve seyirlikler, "hayvandan aşağı" mahlûkat için asla ihmal edilmez. Hipermarketinden bitpazarına, vitrinler ihtimamla donatılır her yanda. Zenginden fakire, soyludan paryaya, modernden nostaljik "saplantılı"ya, dişiden erkeğe, yaşlıdan çocuğa, herkese ambalajlanmış oyuncak ve dizi dizi aksesuarlar bulunur piyasada. Haysiyetler cüzdanda para; alışverişler yapılır, namuslar satılır karşılıklı. Nasılsa imha edilememiş kurtuluş reçeteleri veya çamura bulandırılamamış hikmetler, ya tezgahaltı yapılıp gözlerden kaçırılır yahut göz nakli yapılır gözüne çarpanlara. Hâlâ direnenlerinse, ya gözleri şişlenir ya karantinaya alınıp tecrit edilirler insanlıktan; "anarşist" ve "terörist" unsurlar olaraktan...

İnsanlar, bir ân için bile boş bırakılmayıp "dolduruş"a tâbi tutulurlar. Evvel zaman içindeki, zamanın da ötesindeki "müphem hatıralar" nüksetmesin diye, insanlık sıra sıra kafilelerle devâsâ lunaparkların zevk ve korku tünellerinden geçirilir.

En seçkin dekorasyon ve son sistem teknolojik "şâheser"lerle hiç aralıksız döşenir tünelin dörtbir yanı... Şahsiyet elbiselerinden korumak için sürülerini; belirledikleri mesleklere has "hazır" ünüformalar ve moda giysiler giydirilir bedenlere... Hakikati perdeleyici ve vicdan sızısını engelleyici "at gözlükleri" misâlince; "buğulu" gözlük, lens ve boncuktan gözler takılır göz yuvalarına... Derunî musikînin bir nağmesi dahi işitilmesin diye; ses ve müzik yayını için kulaklıklar yerleştirilir iki kulağa... Kılavuzun vasfı dolayısıyla, burunların garkedildiği pisliğin kokusunu hissettirmeyici parfümler fısfıslanır her dâim... "Meşgul etmezsen aranırlar, uyutmazsan uyanırlar" meâli; teferruatlı talimatname ve programlar tutuşturulur ellere... Ahlâk ve idrak sermayesindense, incik boncuk sermayesi tıkıştırılır ceplere... Hakikat istikametine ne gerek; hep cehennem yönüne yüz çeviren pusulalı botlar geçirilir ayaklara... Hikmet nâmına ne varsa tutan, posa nâmına ne varsa geçiren süzgeçler monte edilir idraklere... İdealizmin defnedildiği bir dünyaya intibak için, mekanik piller nakledilir kalblere... Tiksinmeden her tür gübre ve küsbeyi yedirecek, "tad seçemez" proteziyle yenilenir ağızlar... Şeytanî çehreleri gizleyen maskeli balolar ve âyinler tertiplenir... Samimiyetsiz fakat dışyüzü cilâlı idrak ve hayat tarzının nişânesi, bolca makyaj malzemesi boca edilir herkes ve herşeye... İçki ve uyuşturucunun en "popüler" olanlarıyla, "yok, yok!" misâli bezenmiş ziyafet sofraları süpürülür her gece... Hapsedildiği köşede terkedip ruhu, "hür"lüğün zirvesinde gönle estiğince "âlem"ler yapılıp "fantazi"ler denenir... Ve sürer, bitmek bilmez şenlikler, "kültür etkinlikleri"... Karşılanır nefsin "ihtiyaçlar"ı ve "boş" zamanların "bomboş" tercihleri sergilenir türlü türlü... Tek saniye ara vermeksizin, pençelerinde tutarlar esirlerini!..

 

Medyası ve Herşeyiyle İletişim(sizlik) Arenası

 

"Cehalet enjektörü" uğursuz misyonlarıyla TV, radyo, gazete, kitap, disk, disket, kaset, video, gösteri, oyun, piyes, ders, nutuk, diyalog, konferans, "eğitim" faaliyetleri, "kültür" aktiviteleri ve "sanat" etkinlikleriyle; devamla, başta basın-yayın bilumum vasıtalarla ve meydan, sokak, aile, okul, iş, halka açık binalar, köy, şehir ve ülke muhitlerinden akla gelen-gelmeyen her yolla nice "insanın insanlığının celladı" tesirler ve şifasız zehirler zerkedilir zihinlerle kalblere... Karışık ve karmaşık oldukları kadar, aslen ruhî bir muvazenesizliğe ve dolayısıyla vicdanıyla iletişimsizliğe de dayandığından, birbiriyle barışık addedilebilecek "hastalık tezahürleri" olarak sonu gelmez cürüm listesine dair, ilk elde hatırlananlar -ki istisnâlar, malûm olduğu üzere kaideyi bozmaz- şöyle:

Sürüngenler dünyasından sadık yahut nevzuhur sürüngenlere, elsiz-kolsuz-bağlamsız-tersyüz haberler; yani haberdar etmeyişler... Soluk ve pörsük belge-yorumlara dayanan belgeseller... Yayvan ağızlı "klinik tip"lerin sunduğu "talk show"lar... Rekabetin, kalite yerine lâubalilikte gerçekleştiği yarışmalar... Tarihin "fî"sinde ruha gıda iken, şimdilerde "mikrop kürü" müzikler... Muharref kitaplarla sapkın yahut saptırılmış edebiyatlardan en son mesajlar... Ruhun lâtif tahakkümünden kurtulmuş nefsin, tepinerek zafer nâraları attığı dans ve şovlar... İnsanlığın trajikomik ahvâl-i perişanını hem derinleştiren hem perdeleyen hem de gözlere sokan komediler... İnce muhakemedense, kaba "öküz gözü"ne hitab eden ve şanslıysanız, meselelere ancak bir "fiske" mikyasınca temas eden, fikrî-siyasî-edebî-ilmî-tarihî "tahlil"ler... "Örnek" karakterlerin "örnek" hayatlarının teşhir ve telkin edildiği diziler ve tabiî, sabun köpüğünden tayyare "soap opera"lar... "İmaj ve suret"lerde gizlenmiş hakikatleri sezdirip bulduracağı yerde, tümden bulanıklaştıran "illüzyon" sinemalar... Uyuşturucunun maddîsinden çok daha ölümcül olarak, manevî tekâmülü uyuşturup öldürücü programlar...

Aynı şekilde: Varlığı kuşatan esrara dair imajı, esrar-eroin çekince gözüken hayalleri aşamayan, dört köşe ve sırsız "halüsinasyon"lar... Dişini göstermeye en müsait şartlara kavuşmuş "nefs"i daha da azdırıcı, "afrodizyak" müzik klipleri... Mâzinin, idealine baş koymuş savaşçılarının destanlık kılıç şakırtılarının ve onların pâk eşlerinin fedâkârlıklarının yerini alan erkek ve dişi geyiklerin, aileler veya ailesizler arası nasıl "boynuz" tokuşturduklarının ortalığa saçılı takırtıları... Sonsuzluk ritimlerinin -o da en iyi ihtimalle- mumyalandığı bir devirde, tersine estetiğin sersemleştirici ritimleri... Dâvâsı veya idealinin vatanı uğruna savaşıp kan döken günümüzdeki yahut tarihteki "barbar"ları hor görücü "medenî"lerin, en pespâye çıkar ve hazlar için galon galon kan döken haydutları, hayranlıktan dilleri sarkık vaziyette "ekran-perde"de kutsayan, "nezih" vahşet telâkkileri... Anlayacağınız; bir yönüyle "modern" zamanların kan içme teknikleri, diğer yönüyle insanlığın "maddî-manevî" kanını emme telkinleri... Hakiki hayat gayesine perçinli ideal değerlere paydos gongunu çalan "kör"letici sporlar... Artık "eski eserler müzesi"ne lâyık görülen küllî âhenk tılsımlarına halef olmuş içtimaî "kaos-muvazenesizlik"in, girmediği delik ve yakmadığı can kalmamış "denge bozucu" frekansları... "Global" veya "lokal" ticaret sahnesi de dedikleri köle pazarında, bir yandan satılık kölelerin dişini saydırırken diğer yandan aynı kölelerin güya dişine göre mal pazarlayan "reklamcı-yalancı"lar...

Devam edersek: "Vehim" anlamında, hayal kabiliyetinin şâhikası resmî veya gayriresmî tarihler... Çatışma yahut uyuşmaların "perde önü" içyüzleri... Hakikatin dışındaki "objektif" dışyüzler... Dâvaya bağlılık ideali pörsütülünce meydanın kendilerine kaldığı, bağımlılık yapıcı haz terkipleri... Derinlerde derin yaralar açmış cânilerin, ruhî ıstırablara teklif ettikleri "ruhsuz" ilaç reçeteleri... Kurtulmayı gündemden iyice kaldıran "kurtuluş" formülleri... Mânâları unutulmuş veya sunî mamûl oluşundan zaten unutulmaya mahkûm bulunanlarıyla beraber, "kahramanlık" destanları... Külleri rüzgâra savrulan "bir atımlık" ideolojiler... İşletmecileri bağlamayan "işletme" anayasa ve hukuk vaazları... "Bilim" kurgusu, "ilmî" masallar... Edepsiz "muaşeret" edepleri... Zamanın öldürdüklerine "zaman öldürme" hokkabazlıkları... Hakikate esaretten boşanmış "hür" hayvancıklar için, insanlık ve insan hakları dersleri...

Tabiî ki dahası var: Dişi fizyonomisi çevresinde şehvetle dolanan, tacizci ve bir o kadar da "yaratıcı" -ünlemli- sanat eserleri... Neyi düşünüp buldukları-çözdükleri müşterek bahis mevzuu "düşün"ce verimleri... Kahve falının "teorik" temellendirmesinin başarıldığı "felsefî" sistem ve görüşler... Çorba ve salata literatüründe yepyeni ufuklar açan, her sahada "değersiz" değerlendirmeler... Ahlâkla lâklâkın gayrimeşrû izdivacına imza atan kanun ve kaideler... Hayvanî meşkin idealize edildiği "aşk"lar... Politikacıların siyasî ve ahlâkî olduğu rivayet edilen, ticarî ve "pragmatik-faydacı" manevraları... Vatan satıcısı tellâlların, milliyetçilik ve vatandaşlık nutukları eşliğinde "vatan hainleri"ne -bu da ünlemli- ikazları... Vahşi Batı`nın aslında "Yahşi Batı" oluşunu hazmettirici "gastronomik" propaganda tertipleri... Medenîliğin madenîlikten geçtiği "varsayımı"ndaki yoksayılabilir iddiayı takdis eden teknolojik âyinler...

Bitmedi ve bu gidişle bitmeyecek de: Hilkat gereği ve hakikatine nisbetle, insanca bir hayat ve nesil temininden, hilkat garîbeleri yetiştirip üretmeyi anlayan "çukura eğik" eğitim politikaları... Ancak zulmü "âdil" dağıtmakla kanun önünde eşitliği sağlayabilen, "gözyaşartıcı"lığı mazlumların inlemesinden tasdikli "adalet" vesikaları... Yeme-içme, eğlenme ve çiftleşmeden öteye geçemeyen "en tabiî ve insanî" hayat anlayışları... Günlük itiş-kakışlar ve göz boyayıcı tuhaflıklar merkezinde şekillenen, insanlık haysiyetini süründürerek "sürüm"den kazandırıcı "best-seller" sanat ve edebiyat çığırı... İş ve ticaret hayatının, halkıyla beraber işçisi veya müşterisinin "işini bitirmek" tarzında algılandığı iktisadî düsturlar... İnsanı insanlığa sorumlu kılan ilâhî ahlâkın yerleştirilemediği vicdanları, vicdansızlık zirvesine tırmandıran "bencillik" numûneleri... İnsanoğlunun ömürden önce ve ölümden sonraki macerasını görmezden ve bilmezden gelen, gerçekte idrakın bu derece "sultânî" çapına ermekten nasipsiz, maddî tatminler ve ölümcül gayeler... İnsan ruhunun ebedîlik hasretini sınırlılığı ve fâniliğiyle boğan "madde ve dünya" kapanından kurtuluşu, aklede aklede "ölüm"le tükeniş veya "intihar"la yokoluşun ötesine vardıramayan aldanışlar... İnsanca bir muhitte mes`ud bir yaşayışı, sanki saadet ruhî muvazenenin teminine bağlı değilmiş ve bu da "inandığı gibi yaşamak" anlamına gelmiyormuş gibi; sadece, yeşilliklerle çevrili, yüzme havuzlu, "hi-tec" cihazlar yığılı, "lebiderya" bir villada "eş-metres-jigolo" gidiş gelişleri boyunca tepişmek, semirmek ve gebermek sanan "ölümlü" ve sonu hüsran hevesler...

Son birkaç teşhisle: Genç kıza "ideal" diye yalnızca, "marka" giyinip, favori "pop" veya film yıldızının imzalı fotoğrafıyla öpücüğüne nâil olmayı gösterirken; genç erkeğe de, yine "marka" giyinip, tuttuğu takımın "as" futbolcusunun imzalı tişörtünü edinmeyi gösteren; herkese şâmil bir "ideal" olaraksa, banknot destelerine tapınıp "kibir ve haz" kuyularına yuvarlanmayı revâ gören acınası idealsizlikler... Mertlik ve delikanlılığın, muhatabının suratını en iyi kim çarşamba çanağına çevirebiliyor ve "racon" kesebiliyorsa, onda bulunduğunu hissettiren enstantaneler...

Ve bunlar, birbirini doğura doğura, çeşitlene çeşitlene uzar gider...

 

Yeniden Muvazene ve İletişim İçin İBDA Diyalektiği

 

Tüm bu teşhis ve tasvirler muvacehesinde, insanoğlunun insanlık şânına yaraşır macerası, başlamadan bitirilmek istenir. Bu hâlde insan, güya yalnızlığından kurtarılıp kalabalığın tesellisine bulaştırılmak istenirken, böylece haysiyetinden de soyundurularak, vahşet ve kasvetin en koyusuna bürülü bir "sahipsizlik" iklimine terkedilir. İnsan dedik ya lâfın gelişi; yüzme bilmeyen balık ne kadar balıksa, varoluşunun mahrem gayesinden hâlâ habersiz kalan -veya bırakılan- canlı cenazeler de o kadar insan! İşin aslı; hayvandan daha aşağı... Hayvan, yaradılış gayesine -neyse o- perçinli olarak yaşar ve ölür çünkü. Başka çıkış yolu yok insana: Ya "hep"i bulacak ya "hiç"te boğulacak!..

Böylesi bir terkedilmişlik ve ayaklar altında "umûma has" paspas külçesi oluş değil, bizim beklediğimiz ve bizden beklenen. "Kendi" ayakları üzerinde durabilecek, "ipekten" kanatlarıyla mânâ iklimlerine yükselebilecek, ruhî muvazenesini kurabilecek, bu muvazeneyi teminde ve nefsine tahakkümde derme-çatma "koltuk değnekleri"ne ihtiyaç duymayacak, imanını şüphe bombardımanından yalıtabilecek, neticede; "şahsiyette keyfiyet"i tüttürebilecek "zırhlı" bir yalnızlık, vaadettiğimiz!

"Güçlü yalnızlar" öz kalblerine mâlikken; ruhunun iman ve fikir temelleri göçertilmiş, çağdaşlarının inşâ ettiği labirentler içinde dizlerinin bağı çözülüp kalakalmış "güçsüz yalnızlar"ın kalbleri, sahte cennet vehimleri türeten zavallı inkâr, iflas ve sömürü çarklarına rabt ve muhtaç edilir. Ve sürer durur, hiçliğin binbir uçurumuna meş`um deveran...

Tersine macerası vizyondan inmez, imansız yalnızların ve tüm kalbiyle inanamamışların! Yani, "diyalektiklerin çelmesini" aşamayanların!..

İşte şimdi İBDA, düşüşü çıkışa kalbedecek bir müjdeyi haykırıyor çağa... Doğan "Fikir Çağı"na İslâm`ın vaadedilmiş mührünü basmak üzere; "kendi"siyle yeniden buluşmaya, yüzleşmeye ve iletişime çağırıyor biçare insanlığı... Madem ki senden beklenen, "ölmeden önce ölmek" ve "hesaba çekilmeden önce nefsini hesaba çekmek"; yüzleş o halde vicdanınla, kendinle!..

İBDA`nın, benzersiz ve muhteşem "kendinden zuhur" diyalektiğidir "dünyayı sarsacak hadise"!..

 

 

II

Taammüden İletişimsizlik:

BİR AHTAPOT Kİ SANSÜR!..

 

 

Paslanmayan Giyotin

 

İletişimsizliğin, "idare edilen" kitleler nazarında, umûmiyetle teşhis ve kasdedilmeksizin yaşanan bir vicdansızlık veya vicdanî hakikatiyle "yüzleşememe" hâli oluşu, malûm. Sebebi müphem ve belirsiz bir "irtibatsızlık", diğer ifadeyle... Fakat öbür tarafta, "idare eden" ve "yönlendiren" kesim için aynı -deyim doğruysa- "kasıtsızlık" pek vâkî değil. Burada iletişimsizlik kavramının mahiyeti "kasdî" bir niteliğe bürünerek, "bilerek ve isteyerek" iletmeme anlamında "sansür" kavramına dönüşüyor. Kitleler, hemen daima olduğu gibi, olan bitenin "gerçek" buud ve kapsamından haberdar olamıyor yine. Allah`ın "kurban"ı ve "yakın"ı, yani kendilerinin en yakını olamadıkları için; "sömürgeci efendi"lerinin maddî-manevî kurbanı, kölesi olmaya devam ediyorlar hep...

Evet, sansür;"taammüden" iletişimsizlik... Kavramın değişik mânâlandırmalarını şimdilik bir tarafa bırakıp, sansürle çoğu zaman farkında bile olmadan ürkütücü bir ilişki içinde bulunduğumuzu söylersek; kesinlikle abartmamış olmamız bir yana, insanoğlunun tekâmül sürecinde, bir başka deyişle, varoluş gayesinin hakikatini arayış serüveninde, kendini tanımasına "engel" zehirli tesirlerle karşı karşıya bırakılış ve hastalığıyla tek başına terkedilişine "sebep-vesile" olduğu şüphe götürmeyen, tehlikeli bir saldırı biçimini işaretlemiş oluruz. Hep aynı netice: Kendisiyle "yüzleştirilmeyen" insan!..

Sansürden bahsedildiğinde en önce bilinmesi gereken husus şudur ki; sansür, alışılmış tarifiyle, sadece ve sadece "iktidar-otorite"yi elinde bulunduranların, kendi anlayışları doğrultusunda kitlelere, -birtakım iletişim araçlarının kontrolü sonrası- bazı şeyleri sunmayışları veya seçici sunuşlarının kabaca ifadesi olarak değerlendirilebilir gözükmemekte... Sansürün, nerede ve ne kılıkta karşılaşılırsa karşılaşılsın, fertlerin karşılıklı etkileşim ve gelişim sahasını belirten toplumda, gerçeğin belirli bir çizgi paralelinde seçici veya çarpıtıcı bir yolla ambalajlanıp sunuluşuna veya sunulmayıp gözlerden kaçırılışına; ferdin hür düşüncesinin açık yahut sinsice, zoraki yahut apıştırılarak, dondurularak kısıtlanmasına ve horlanmasına kadar bütün bir alanı kuşatıcı olması, dikkatten kaçmış veya özellikle kaçırılmış bir noktadır. Devlet, kuyudan suyu çekmek için tulumbaya dökülen ilk su misâli, belki başlangıçtaki sansürün uygulayıcısı olabilir. Fakat, gerisini yansıma ve yansıtmalar boyu kitleler gerçekleştirip çeşitlendirir ve alt veya üst toplum katmanlarına yaygınlaştırır. Lambadan çıkan cinin, giderek devleşmesi ve sonunda zaptedilemez bir cüsseyle tesire erişmesi... Yalan imparatorluğunun hep yeniden tahkimi!..

Bu safhada yürütülecek mantık, şu soruyu akla getirebilir:

Sansür şayet, belirli bir hedef doğrultusundaki seçicilik ve kontrol mekanizması ise, insan olarak hepimiz, anlayış kapasitemiz ve malzeme durumumuzla içiçe bir bütün halinde "nesnelere-objelere" muhatap olurken; bakışımızdaki, algılayışımızdaki ve yansıtışımızdaki sınırlılık ve farklılığımızla, her ân sansür kavramıyla yüzyüze değil miyiz?

Bir bakıma doğru sayılabilir. Yalnız, bizim meseleye yanaşan şuur seviyemiz, belli bir noktanın altını çizmek ve o merkezde gelişmek istiyor.

İlk olarak: Sansürün, çağlar boyunca şâhit olunduğu kadarıyla, "muktedir" belli fertler veya azınlıkların "tekelindeymişcesine" bir görüntü arzetmesi, bağlayıcı bir bakış açısına kaynak olmamalı, mevzuyu "eksik" veya "yanlış" kavramaya vardıracak bir "delil" imajı uyandırmamalı. Sansürün "girift-kompleks" muhtevasını "iktidar" yönünden bu kadar basite indirgemek, sanırız hata olacaktır. Sansür öylesine bir süreklilik gösterir ki, kimi yerde iktidarı ellerinde bulunduranlar bile, sansür kıskacında yönlendirilmiş kuklalar olarak nitelendirilebilir. Çünkü; sansürün -veya iletişimsizliğin- içyüzünü kurcaladığımızda, karşımıza kökleri derinlerde, dalları ise toplum yapı ve müesseselerinin hemen hepsini kuşatmış biçimde, temel fonksiyonu insan hak ve hürriyetlerini bir cendere içinde yoğurmak, şekillendirmek ve tekdüzeleştirmek olan bir "ahtapot" çıkar. Buraya kadar, "umûmî" sansür kavramında müttefikiz.

Fakat ikinci olarak, "umûmî"liği yanında, onu "kavranılır ve anlaşılır" kılan bizce asıl nokta, ondaki "tehlike husûsiyeti": Meselâ, sansürü gözlerken, onun "öldürücü" vasfının altını çizeceğiz. Niçin? Bu silahı -sansürü- kullananların, dünya görüşlerinin hem "tez"lerini hem de "antitez"lerini sıhhatli ve temelli bir biçimde tenkid etmemelerinde, "hakikati örtüyor" ve böylece insanı "kendisine ve âleme yabancılaştırıyor" olmaktan kaynaklanan "ölümcül" bir tehlike gördüğümüz için. Öbür türlü olsaydı, sınırlılığa mahkûm dünyamızda, üzerinde durmaya gerek görmeden gerçekleştirdiğimiz duygu, düşünce ve iradî faaliyetlerimizden tutun, basit organik işleyiş tarzlarıyla sınırlandırdığımız beş duyumuza kadar, sathî mânâlandırmalarımızın ötesinde, içyüzü karmaşık bir sansür ağıyla sarmalandığımızı farzedebilirdik. Ve bu yaklaşım, bahsi gereksiz yere dağıtıp bulanıklaştırmak olurdu.

Gelelim sansürün en can alıcı noktasına:

Sansür müdahaleciliğinin kendilerine yöneltildiği kitlelerin, -sansür, insanı benliğine yabancılaştırıcı, benliğini tanıma hususunda çıkmaza sürükleyici tesirini gösterdikten sonraki devrede- uyuşturucu tesirini de sürdüren bu zehre karşılık, sansürün çok yönlülüğüne uygun ve tam kıvamında bir panzehirden mahrum veya bizdeki gibi, hazır panzehiri kullanabilme becerisinden uzak olmaları; bugün modern, post-modern ve çağdaş olarak nitelendirilen büyük devletler de dahil olmak üzere tüm dünya devletlerini, insanı insan yapan fonksiyonları saptırıp, neredeyse insan hükmünü geçersiz kılacak morglara dönüştürmüştür. Öyle bir panzehir ki, kitlelerin koruyucu kalkanı; ferdî ve içtimaî problemlerle eksiklikleri farkettirici ve çözüme kavuşturucu; fazlalıkları yontturucu ve birbiri üzerine yığılan katkıları sindirtici ölçüleri ve daha neler ve neleri kapsayıcı olsun. Tek kelimeyle İslâm; ve ona kalbini ve aklını açan, iman ve İslâm`a muhatap "üstün" anlayış!.. Madem ki varlık bir bütün; bu bütün içinde, değişen tatbik çerçevesi ve değişmeyen esaslarıyla bir "bütün fikir" şartı... Öyle ya, "kaos" âlemşümûlse "kozmos" da âlemşümûl... "Sınırlı tecrübe verileriyle" sistem kurmaya yeltenebilecek insan aklının, daima yanlışa yahut kifâyetsizliğe dûçar olması ve üstünde "mutlak ölçü" bulunmadığında "bütün fikrin kurulamazlığı"yla yüzyüze olmasına nazaran, gerekli olan mutlaka: "Mutlak Fikir"!..

Bundan sonrasına mevzu teşkil etmesi açısından ve şu âna kadarki değerlendirmeler ışığında, artık kavramış olmalıyız: Sansür, sadece devlet otoritesi elinde gerçekleşen bir marifet olmayıp, ister insanın sahiplendiği benliğinden, isterse çevresinden kaynaklanıyor görünsün; kişiyi öyle bir akıbete mahkum eder ki, giyotin bıçağının altına bir medyum sarhoşluğuyla gider insan. Bundan en büyük payı kapacak devlet, "otorite eli"ni giyotine uzatmaya gerek bile görmeden -görünür planda buna gerek yoktur; mekanizmasını oturtmuştur zaten- bıçağı kurbanın kendi eliyle öz ensesine indirtiverir.

Karşı konulamayan sansür, insanı kendi kendisinin katili yapma ve kendisini seyredebileceği aynalardan mahrum bırakma esprisi içinde, müşahhas yahut mücerret değerlendiriş yönlerinden bakıldığında, insanın başını gövdesinden, kollarından, bacaklarından; "ya hep ya hiç"i gerçekleştirmeye mecbur insanı, bu yönüyle herşeyinden yetim bırakan bir giyotin olageldi. Hakikatine kavuşturulmadıkça, kimbilir ne zamana kadar da hep varolagelecek. Daha da açık ifade edersek; İslâm`ın emir ve yasaklarına!

"Aslın görünebilmesi için gerekli araz" rolünce, ehil mütehassıslar elinde "şifâyı temin edici" tahlil ve tetkik mevzuu olarak, ancak laboratuvarlarda yaşatılır mikrop. Ve zehir, ancak panzehiriyle satılır eczanelerde... Hakikat bulunup antitezler köküne kadar hesaba çekildikten sonra, tekrar laçkalığa göz yummak, o hakikate ve hakikati arayıştaki samimiyete ihanettir çünkü. İBDA`nın, "Mikroba merhamet, hastaya merhametsizliğe varır!" şeklindeki ölçüsü, topluma -bir diğer hakikat sansürü ve düşmanlığı olarak- "popülist şirinlik" yapılamayacağının mükemmel bir ifadesidir. Öyle ya; kuzuya hayat hakkı bahşedip, peşinden kurt salınmaz!..

Sansür vakıasının dışa yansıyan içyüzünü şöyle bir yokladıktan sonra, teşhis ve temyizi kolaylaştıracak bir yolla, tanıdık bir alan üzerinde gruplamalara giderek sansürü yakalamaya çalışmak uygun olur.

 

Hayaletlerle Savaş

 

"Fikri hür, vicdanı hür" bir neslin çocukları olduğumuz iddia ediliyor ya; biz de projektörümüze "sansür filtresi" takıp, içtimaî çevremize şöyle bir yönelelim. Önce düşünce kavramından çıkalım yola ve şunu anlamaya çalışalım: İktidarı ellerinde bulunduranların gözünde hür düşüncesine saygı gösterilen insanlar mıyız; yoksa, düşünme gibi menfî ve antipatik bir özelliği olan, güdülmeye mahsus "düşünen hayvanlar" mıyız? Göreceğiz.

Dünyanın hemen her yerinde -hürriyet gibi "dayatılan" bir problemleri olmadığı için, kendi açıları itibariyle tam hür olan ilkel kabile çevreleri hariç!- demokrat olma iddiasındaki kişilerin ağızlarına sakız ettikleri bir slogan, söylenir durur: "Kimse inanmadığını benimsemeye zorlanamaz!.." Vicdana müdahale edilemezlik ilkesi kısacası. Fakat, iddia edildiği gibi, insan gerçekten de inanmadığını benimsemeye zorlanamaz mı acaba?..

Geçmişte insanoğlu, fizikî ve mânevî müeyyidelerle, mevzuumuzla ilgisini netleştirirsek; baskı vasıtalarında sansürün değişik kılıklarda boy göstermesiyle, kanaatlerini ve inançlarını değiştirmeye zorlanırdı. İktidarın insanoğlunun mânâsını hedef tuttuğu bu zorbaca tavrı, hürriyet kahramanlarının gereğinde kanlarını dökerek, canlarını fedâ ederek, zindanlarda çürüyerek, toplumlarını kalemleriyle şuurlandırarak verdikleri mücadele sonrası, yumuşama maskesi ardında, vasat insanların gözüne batmayacak şekilde ustaca kamufle edildi ve sinsice sistemleştirildi.

Bünyesine zehir katılmış bir atmosferde insanların çoğu, herşeye "gözleriyle" görerek inanmaya şartlandırıldığı için, içine çektiği havadaki zehri farkedemez olmuştur. Kim ne derse desin; en hür olduğu iddiasındaki bir devlette bile, dikkatle bakıldığında sistemli bir sansür boyunduruğunun içtimaî bünyeye geçirildiği göze çarpar. Fakat, bunu sezebilecek keskinlikte bir göze sahip insanlar, her toplumda gözlenebileceği üzere azınlıktadır.

Otuz ve kırklı yıllarda meselâ, toplumun maruz bırakıldığı baskıyı çevremize rahatça anlatabilirdik. Hitler ve Stalin gibi diktatörlerin şahsında heykelleşen zorbalık, bizim için yeterli olabilirdi. Ya şimdi?.. Sosyolog Anton Zijderveld`e kulak verelim:

"Ayrıca otuzlu ve kırklı yılların insan haklarına yönelik saldırgan faaliyetlerinin katı, kendisini hemen belli eden bileşenleri, günümüzün aşırı derecede organize olmuş toplumlarında soyut (= mücerret) bulutlar arasında kolayca gizlenebilecek yerler bulabilmektedirler. Her birimiz, varlığımızın her zerresinde kontrol güçlerinin tesirini hissetmekteyiz, fakat bu kontrolün tabiî yapısının ne olduğunu anlamakta güçlük çektiğimiz gibi bunlara karşı kendimizi, insanlığımızı kolayca savunamıyoruz. (...) Bizim durumumuz üç aşağı beş yukarı Don Kişot`unkine benzemektedir: Hücuma kalktığımız ân yok oluveren yeldeğirmenleri ile kavgamızı sürdürmek mecburiyetindeyiz. Bu ise günümüz için yeni bir teşhisi gerektirmektedir."(*)

Eğer bir devlette çoğulcu demokrasiden bahsediliyorsa, bizzat halk tarafından, hür bir ortamda yaşanıldığı ifadesi şaşırtıcı bir katılımla destek görebilir. Halk, yönetenlerin önünde şuursuzca güdülmeye yatkın bir sürü olduğu müddetçe, aksi bir davranış, ters bir tepki, zincirleri kırma girişimi pek de kolay gerçekleşemez.

Sürü denildiğinde toplumumuzu, hatta camiamızın büyük bir kısmını hatırlamamak ne mümkün!.. Ve biz "Mutlak Fikir İnkılapçıları-Devrimcileri"nin yıkmak zorunda oldukları engel: "Zorba sultanlar gitti, hürriyetin daniskası geldi" masallarıyla büyütülmüş, Cumhuriyet sonrasının şuursuz kitlelerine olanca hacmi ve fecaatiyle baskıyı farkettirebilmekteki güçlük!.. Baskı, "öküz gözü"ne âyan oluncaya dek yaşanan açmaz!..

Bize döndüğümüzde; başörtüsü her yerde serbest bırakılsa, tuttuğumuz parti yeniden -güya- iktidar olsa, askerî okullara da alınsak, hatta Ayasofya ibadete açılsa, kimilerinin İslâmcı mücadele hesapları kapanacak sanki. Yalan mı?.. Bunlar olmasın mı; olsun. Olsun da, zamanında biz Anadoluluyu altedenleri altetmek için olsun! İslâm`ın, "ortak" kabul etmez "kâmil" hakimiyetine giden yolda, aşılan virajlar olsun!..

Aslında, bugünkü yapısıyla "devlet" olabilmenin ilk şartı da, belirtilen vasıfta bir sürüyü zaptedebilmek değil midir? Gözlerimizi günümüz dünyasına çevirdiğimizde şunu farkederiz: Üzerinde oynananlara ses çıkarmayan bir halk sürüsü neredeyse, devlet de orada. Çocuğa şeker verir gibi, halkı avutmak ve sindirmek, kurnaz bir idare elinde, inandırıcı olabilecek ambalaj içinde sunulan vehmî yahut itibarî ülkülerle sağlanabilir. Bunda "vasıta-medya" olarak, üzerine en önemli rol düşen müessese herhalde basın-yayındır.

 

Basın ve İsyan

 

Bu kadar kritik bir rolü basın-yayın nasıl üstlenebilir?..

İlginçtir; kitleler zorlamanın sadece fizikî yönüne şiddetli bir tepki göstermeye yatkınken; bu durum iktidar nezdinde öyle değişik bir maskeye büründürülür ki, önceleri tepki gösteren kitle, sansür marifetiyle farkettirilmeden empoze edilmiş kanaatler potasında, bir zaman önce reddettiğini rahatlıkla benimseme yoluna gider. Bu neticenin alınmasındaysa, iletişim vasıtalarının muhtevasına sızdırılmış yoğun propagandanın rolü çok büyük. Müslüman olmaktan başka hiçbir "suç"u bulunmayan dedelerinin sallandırıldığı "altı kazıklı" darağacının gölgesinde; İslâmcı mücadele bahsine "Kur`an-Sünnet-İcmâ`-Kıyas"tan değil de, "asrın idrakına söylettikleri" yeni "âmentü"leriyle giriş yapan "demokrasi-sivil toplum-çok hukukluluk" âşıklarının düştüğü zillet ve aşağılık kompleksi gibi.

Fakat, iletişim vasıtaları iki yüzü keskin bir bıçak olduğundan; bu silahı kontrol altında bulunduran otorite, bunun birgün kendisine de doğrultulabileceğinin farkında olduğu için, tedbirlerini serî bir şekilde alıp uygulamaya sokar. Basın-yayın, kendisi için öyle bir rizikoyu içerir ki, onu istismar eden iktidar, devletin dayandığı prensiplerden en önemlisi de olsa, "inanç ve düşünce hürriyeti"ni hiçe sayarak sert kısıtlamalara gider.

Ortaçağda engizisyon kültürüne, derebeylerin maddî-manevî sömürüsüne karşı, insanın kendisini tanımaya ve bilhassa aklını yüceleştirmeye yönelik "Rönesans-Yeniden Doğuş" hamlesi; hiç şüphesiz matbaanın bulunuşuyla dâvasını yaygınlaştırabilmiş, üzerindeki boyunduruğu kendisine ve toplumuna farkettirebilmiş insanların isyan ve diriliş hamlesidir.

Engizisyon mahkemelerinin, günümüzde baskıyı ancak fizikî olursa görebilenlerin gözüne çarpmasa bile, daha da ustaca tekniklerle donatılmış biçimi, toplumların bünyesine zorla bindirilmiştir. Çağdaş engizisyonun farkına varan aydının tavrıysa, gürültüye getirilmeye ve bastırılmaya çabalanmıştır. Alelâde insan değil, şahsiyetinin ve toplumunun üzerindeki çağdışı otorite baskısının ve çağının muhasebesini yapabilen, doktor kılıklı cellatların arkalarına gizlendikleri maskelere aldanmayan kahramandır aydın. İşte bu sebeptendir ki, ne tür bir hürriyet iddiasında olursa olsun, bahsettiğimiz rejim ve devlet tiplerinin baş hedeflerinden biri, daima aydın sınıf olmuştur. Aydınların üzerindeki sansür ağı, sürekli bir kontrol içinde gevşetilmemeye çalışılır. Yaşayan ölüler hâlinde güdülmeye hazır bir potansiyel belirten kitlelerinse, içlerine tıkıldıkları ve kendilerine cennet olduğu vehmettirilen tabutların kapaklarını kaldırıp atmalarına mutlaka engel olunur.

 

Bir Düşünce ki Dalkavukta Hür

 

Öyle bir saha tasavvur edelim ki, buraya bir sürü insan kısırlaştırılmak üzere hapsedilmiş olsun ve onlara, o sahanın yöneticileri şöyle hitab etsin: "- Doğurganlık en büyük faziletlerden biridir. Biz sizi birtakım işlemlerden geçireceğiz ve belki de artık çocuğunuz olmayacak. Fakat, kaygılanmanıza hiç gerek yok; özünüzdeki doğurganlığa hiç dokunulmayacak!"

Kurbanlarda bu nutuk esnasında bir uğultu ve anlamayla anlamama arası tepkilerini yansıtan, güya anlamış olduklarını belli eden baş sallamalar... Bu nutuk belli periyodlarla sürekli tekrar edilmiş olsun ve kurbanların doğurganlığına son verme işlemi sürüp gitsin. Aynı zamanda, nasıl oluyorsa artık, doğurganlığın faziletine dair hüküm de yaşatılsın(!)..

Böyle bir hikâyeye ne dersiniz? Sizce doğurganlığın fazilet olduğu iddiasıyla kısırlaştırma politikası bağdaşabilir mi?

Madem bu böyle; günümüzde güya kendisine altın değeri verildiği ağızlarda sakız olan inanç ve düşünceyi ifade hürriyetine takınılan menfî tavır, vicdanınızla nasıl bağdaşabilir?.. Bağdaşıyorsa şayet, niçin birçok gerçeği vicdanımızın belki de hiç "açılmayacak-açtırılmayacak" kasasına hapsetmek zorunda kalıyoruz?..

İnsan olma haysiyetinin başta gelen husûsiyetlerinden "hakikat âşığı" düşünce, ifade ettirilmedikten, kendisine alıcı olmaya istekli olanlardan köşe bucak kaçırıldıktan sonra, hangi inanç ve düşünce hürriyetinden bahsedilebilir?.. Budur, yalancılıklarını, samimiyetsizliklerini, paradokslarını örtmeye çalışan; insanın insanlığının celladı hainler elinde oyuncak, "çağdaş" devletler manzarası!.. Budur, yalancılık temeli üzerine binâ edilmiş sistemlerin yutturmaya çalıştığı sahte mantık!..

Sonunda olan mı? Nasıl ki, hastalığı yanlış teşhis ölüme ve inanılacak akîdeyi yanlış tesbit cehenneme götürür; sansür veya oto-sansür yüzünden benliğini ve benliğine akseden âlemi doğru değerlendiremeyiş de, "zamandışı" bir buudun mânâsızlığına sürgün eder insanı. Zaaf ve meziyetlerini "yerli yerince" bilen insanlar sadece, varabilir hedefine.

Çağımız devletlerince, kasap elindeki neşteri andırırcasına bir şuursuzlukla kullanılıp, tedavi iddia ve bahanesiyle insanı binlerce parçaya bölen sansür; maddî ve manevî yenilenmenin -yani zamanın duraksız akışı içinde karşılaşılan âni problemlerin üstesinden gelebilmenin- biricik şartı olan nefs muhasebe ve murakabesini, böylece zamanın gerisinde kalmamayı sağlayan anlayışı -bunu vaadeden tek rejim olarak İslâm`ı- kitle nezdinde saptırıp silikleştirmeye yeltenerek "hükmünü iptal etme" hedefi güttüğünden, çürümenin, statikleşmenin ve günün birinde çöküp gitmenin de ifadesidir.

Devletin yönlendirdiği sansür mekanizması; korkunun, yetersizliğin ve kendisine yöneltilebilecek tenkidlerin cevabını verebilmekten acizliğin de tezahürüdür bir bakıma. Çevremizdeki çoğu yasakların ve özellikle kitap yasaklamanın temelindeki mantık da bu. Genelde kitap yasakçılığı, kitleleri "yasak cereyanlardan koruma" bahanesiyle, herkesi ahmak, kendisini akıllı sanma ukalâlığı olarak damgalanabilir. Aynı zamanda bu tutum, yerleşik sansürün veya oto-sansürün, -nefs muhasebe ve murakabesi anlamında- oto-kritik ve oto-kontrolle neredeyse özdeşleştiğinin ve kitlelerin kasdî cahil bırakılışının, suçlusu ağzından dile getirilişidir.

Bu arada, sansür denetiminden geçmiş "bandrollü" kanaatlerin sahipleriyse, sansürün işlemesi kendilerini bağlamayan, böylece "inanç ve düşünce hürriyeti"(!)nin tadını çıkaran tek zümre olarak, dalkavuklar olmuştur.

 

Putperest İşgalinde Tarih ve Dil

 

Sansürden tüten statükoyu koruma çabası, çoğu insanın yerleşik yapıya aykırı her yeniliğe menfî reaksiyonuyla birleşince, toplumun dinamizmi üzerine atılan ağ daha da sıkılaşmakta, kurtulma ümidi azalmakta ve insanlar, yonttuğuna tapıcı bir putperest edâsıyla, mevcut düzenlerini bozmamaya yatkınlık göstermektedir. Ne kadar üzücü ki, müslümanlarımızın bir kısmı da bu kategoriye girmekte...

Kimi devletlerde -ve tabiî ki bizde- sansür marifetiyle tenkidi engellenen şahıs veya anlayışlar, kısacası tabular, ucu sivri değneklerle arkalarından dürtüklenerek, kitlelere benimsetilmeye çalışılmıştır. Ne kadar benimsetildiği de ortada!.. Gerçi "sembol" şahıs ve "markalı" anlayışlara kin bâki kalırken; idrak ve hayat tarzı olarak hatırı sayılır bir kayıp, "karşı taraf" lehine yaşanabilmiştir; hâlâ da yaşatılmakta...

Sansürü kuran ve işletenler, tarihte ve günümüzde, menfaatlerinin elden gitmesini önlemek üzere, âyin yaparcasına bir ruhiyatla, bu totemist mantığın yürütülmesi için çırpınıp durmuşlardır. İşlerlikten kaldırdıkları din veya tahassüs yerine, yeni bir din ve ideal "yontma" zarureti!..

Sansür ve tarih ilişkisine temas etmeden olmaz. Sansür, tarihçilerin hemen hepsinin kullandığı veya kullanmak zorunda bırakıldıkları bir metod. Günümüz temâyüllerine paralel, İslâm dışı devletleşmiş bir rejim, tarihin -hem yorum da değil, kuru hadise nakli vasfıyla dahi- "objektif" olarak değerlendirilmesine her ne şekilde olursa olsun engel olur. Tarihin "objektif" -teknik malzeme yönünden- tesbit edilişi, kitlelerin tabiî "kök ve toprak" arayışında karşılaşmayı umduklarıyla çatışan bir durum arzettiği takdirde; devlete olan güven sarsılacak, fertlerin yeni bir yönetim veya yönetilme anlayışı ihtiyacı doğacaktır. Böyle bir ihtiyaç, halkın sırtında taht kuran "işgalci" iktidarın temelini sarsacak bir dinamit etkisi yapacağından, bu tür bir başkaldırışla karşılaşmamak için rejim, tarihi mutlaka kendine göre tesbit edecek, yorumlayacak ve satın alınmış tarihçilere yorumlattıracaktır. Bu safhadan sonra, zeminle tabiî irtibatlarını sağlayan ayaklarının kesilmesiyle kötürüm kalan kitleler; otoritenin kendilerine sunduğu derme çatma, fakat idarelik koltuk değnekleriyle ayakta durmaya ve yürümeye çabalayacaklardır. Koltuk değnekleri yardımıyla vardıkları yerlerin çoğu, otoritenin kendilerini götürmek istediği nokta olacaktır hâliyle. Ne var ki; tarih, yalancının mumunun sık sık, daha yatsıya bile varmadan söndüğü bir alan. Bizdeki mumlar da sönmedi mi?..

Dilin ne derece ehemmiyet taşıdığı pek bilinmez. Daha doğrusu, herkes bildiğini söyler de, bilmez. Çağlar boyunca bir toplumun geçirdiği medeniyet devrelerinin "kelimeler yönünden içtimaî, mânâ yönündense ruhî" gelişimini yansıtan dil; insanın, sayesinde kendisini ve çevresini şuurlaştırdığı biricik sermayesidir. Dilin, geçmişle günümüz arasında bir köprü fonksiyonu gördüğü söylenir ve bilinir. Fakat, kitlelerin tamamına yakın bir kısmı, konuşması gerektiği dilden ve o dilin içerdiği binlerce yıllık kültür birikiminden, içten içe sonuçlanan bir süreçle veya bizdeki "Dil Devrimi" gibi, bir emrivâkiyle koparılıverdiğinin "ciddi mânâda" şuurunda değildir. Bu koparılış, dilin gramer iskeleti pek fazla örselenmeden, kelime ve kavram arasındaki âhenkle beraber, dilin "kâinat tablosu" da bozdurularak yerine getirilir. Bu hususta Konfüçyüs`ün; bir milletin bozulması için önce diline müdahale edilmesi gerektiğine dair uyarısı hatırlanmalı.

Birçoğu farkına varmasa da, bir güzele ait iskelete bir cadının deri ve eti giydirilebilir. Fertler aynı dili konuştuklarını vehmetse bile, artık "işgalci zihniyet"in işine gelen bir işçilikle "bandrollü" kelimelerin ve -kelimelere verilen imajın öze tesiriyle, orijinal mânâlarından uzaklaştırılmış- kavramların kullanılıyor olması, biraz önce tarih bahsinde değindiğimiz üzere, geçmişten günümüze uzanan kültür şeridinin en can alıcı noktasından sansür makasıyla kesilip, o toplumun, üzerinde gelişip büyüyeceği öz toprağından yetim bırakılması demektir. Bütün hınç ve gücümüzle haykırmanın tam sırası: "Dil Devrimi"yle devrilenin, İslâmî duyarlılığımızdan başka birşey olduğunu mu sanıyordunuz?.. Artık; Büyük Doğu-İBDA dışında, İslâmcı tefekkür aydınlanamıyor ve aydınlatamıyor. "Santral" sabotaja uğradığından, bir asra yakındır "tahassüs ve tefekkür cereyanı" kesik!..

 

Her Köşebaşında Sansür

 

Toplum olarak bilhassa birkaç asırdır, yasaklar diyarının dışı boruyla çevrili caddesinde elimize nereden geçtiği belirsiz bir kibritle önümüzü aydınlatmaya çalışırken; kötürüm ayaklarımız, titrek ve dermansız ellerimiz, sağırlaşmış kulaklarımız, biri kör diğeriyse bulanık gören gözlerimiz, pislik kokusuyla gül kokusunu bile çoğu yerde ayırdedemez burnumuz, dengelerinin çoğunu yitirmiş zihnî varlığımızla tam bir hilkat garîbesini andırır vaziyette, altımızdaki uyuz ve topal eşekle, seke seke, sallana sallana ilerlemeye çalışıyoruz; kimbilir nereye? Güdücülerimizin yutturmacalarına bakarsak: Çağdaş Medeniyete(!)..

Sansürün temelinde yatan mantığı, içyüzüyle ve olanca samimiyetsizliğiyle -gücümüz ve mevzuumuz nisbetinde- ele aldıktan sonra, ayrıca üniversitelerde, gazete, kitap, dergi ve benzerlerinde, inanan insanların üzerinde, kısacası insanın insanlığıyla boy gösterebileceği her yerde işlenen sansür cinayetlerinden yeniden ve teker teker bahsetmek, maksat hâsıl olduysa şayet, fazladan söz sarfetmek olacaktır.

Biz, sansürü herkesçe bilinen ve belli yerlerde rastlanan şekliyle ele alıp, meseleyi deşilmeden aynı noktada bırakmak istemediğimizden; açıkçası, bildiğimizi sandığımız sansür kültürümüze elastikiyet ve derinlik getirmeye çalıştık. Sansürün kökeninde yatan gayeye ilişkin, okuyucumuzun eline tutuşturduğumuz anahtar, karşılaşılacak çoğu durumda, gizli ve karanlık noktaların çözüm anahtarı olabilecektir ümidindeyiz. Yeter ki şurası iyi anlaşılsın: Tesir ve üzerimizdeki tortularıyla sarmalandığımız pislikler, ancak köklü bir İslâm inkılabıyla temizlenebilir. Ve bu gerçekleşinceye kadar, kimse "fert ve toplum planında" olanca hakikatiyle İslâm`ı yaşadığından bahsedemez!..

(*) Anton C. Zijderveld, Soyut Toplum, (çev. Cevdet Cerit), Pınar Yay., İstanbul 1985, s. 23, 25

 

 

III

İletişim ve İletişimsizliğin Serüveni:

SÖZ TEKNOLOJİLERİ VE KIYILAN İNSAN

 

 

"Yeni bir görüş ve duyuş mimarîsinin toprak üstünde sarayını kuracak tek vasıta kitap... İnsanlık kitabın mukaddes vasıta olmak haysiyetini dinlerden öğrendi. Bugüne kadar da hiç unutulmadı. Kitap mefhumunun bir ucunda Allah, öbür ucunda da sonsuzluk var. İnsan oğlunun ebedlerce fethede ede bitiremiyeceği sonsuzluk... Bu yüzden yarına gebe kahramanlar, kitaplık cehde, kitaplık çapa, kitaplık yapıya, hakikî oluşun temel şartı göziyle bakarlar. Onlarca kitap yarını nişanlıyacak ses güllesinin biricik mancınığı.../ Allah bile kitaplık söz kadrosu içinde konuştu; kitaplık söz kadrosunu yarattı.../ Tavuk mu yumurtadan çıktı, yumurta mı tavuktan? Aynı sualin daha çetini var! İnsan mı kitaptan doğdu; kitap mı insandan?" (NFK)

 

Saf Sözlü Kültürden Yazılı Hitabet-(Retorik)e

 

Diyelim ki, insanoğlunun bugünkü şekil ve hüviyetiyle henüz yazıyı kullanmadığı -ki "yazı ilmini ilk getiren" İdris Aleyhisselam- veyahut araştırmacıların tesbiti vechile önceden biliniyorken "sonradan unuttuğu" devirlerdeki "saf sözlü" konuşmadan başlayarak, sözün büründüğü resim-yazı, kavram-yazı, bilmece-yazı, alfabe, elyazısı, matbaa, telgraf, radyo, televizyon, bilgisayar ve bugünün diğer elektronik vasıta-(medium)larına doğru; söz teknik ve teknolojilerinin insan ve toplum hayatına etkisini ele alan bir yazı tasarladınız. Mevzuunuzla  başlığını attınız ki, neyi nasıl söyleyeceğini bilememekten ve belki de mevzuun kapsamıyla giriftliğinden kaynaklanan bir hisle, dizlerinizin bağı çözüldü ve müthiş bir sıkıntıyla kalakaldınız. Ve sonra, bahsinizle ilgisi bakımından, bu hissi itiraf ederek çözümlemeye girişmenin en mâkul yazı başlangıcı olabileceğini tesbit ettiniz. Aynen, bu satırların yazarı gibi! Acaba niçin?.. Görünür ve zaten itiraf ettiğimiz sebepler dışında, meselenin direkt yazı ve matbaa teknolojisiyle ilgili yönüne dikkat çekebilmek için.

Neyi nasıl söyleyeceğini bilememek!.. Bu problem, her söz ifade ve teknolojisinde (sesli-yazılı-basılı-görüntülü) farklı biçim ve muhtevayla aşılır. Belirtilen vakıa, tarihin akışı seyrinde türlü safhalardan geçerek bugüne varmıştır. İslâm medeniyetinin geçirdiği macera ise, başlıbaşına ele alınması gereken ayrı bir tarihî sıçrama ifade etmiştir. Bahsi kısaca geçeceğimizden, kültür emperyalizmine maruz kalıp yozlaşmış-Batılılaşmış bir topluma mensup olduğumuzdan, siyasî-iktisadî-sınaî-fennî münasebetlere hâkimiyetini -medeniyet tarihini kendine göre yazıp benimseterek- kültür çerçevesine de hakimiyetle perçinleştiren yine Batı olduğundan, ayrıca dünyanın çeşitli bölgelerinde geçirilen safhalarla bazı yönlerden örtüştüğünden, netice itibariyle mânâmıza bildik Batılı formlar içinden kapı açmak istediğimizden, iletişimin serüvenini Batı medeniyet tarihinden ve onun kabul ettiği veriler dahilinde örneklemeye çalışacağız.

İlk olarak; "saf sözlü" veya yazı bulunsa da -bilinse de- bunu ruh ve anlayışının derinliklerine sindirememiş "sözlü" bir kültürde, iletilmek istenen mesaj ve hakikat, muhatabın anlayış ve kabûlüne şâyân ortak hafıza vasfındaki "destan, atasözü, deyiş, bilmece, masal ve mesel"lerden hareketle biçilmiş giysisinde sunulur. Burada; "felsefî" genellemeler, "felsefî" tahlil-(analiz)ler, mücerret kıyaslar, yaşanılan ân`ın sıcak gündemiyle bağdaşmayan detaylar, işe yaramayan (fonksiyonellikten uzak) örnekler, kuru tarihî bilgiler (ki tarih ilmi yazıyla doğar), velhasıl o ân oradaki şahıslar ve çevreyi direkt ilgilendirmeyen her türlü "detay ve tecrit" pek geçerli ve kabul edilebilir değildir, denilebilir. Son dönem Batılı iletişimbilimcilerin, üzerine eğilinmesi gereken bir değerlendirmesi bu.

Esasında, bunların çoğu, yazı ve matbaa-(tipografi) kültürünün gelişimini kolaylaştırdığı fikir unsurları ve biz okur-yazarlar, her medeniyet ve devrenin ayrı bir duyarlılık ve hakikate muhataplık tarzı geliştirdiğini bilmeksizin; "kullanılan yazı"nın, fikrin branşlaşıp sistemleşmesine kolaylık sağlayarak, tezahürüne imkan hazırladığı bu verimlerden mahrumluğu, hakikatten de mahrumluk tarzında algılayabiliyor ve peşin hükümle, yazı ve matbaa gibi o dönem için sahip olamayacakları teknolojilerden ötürü "saf sözlü" kültür insanını "ilkel" addedebiliyoruz. Oysa, "bilen-konuşan" insan, şu veya bu yolla "hakikati yaşayan" insandır; kul planındaki "kullanımı" itibariyle "örtük" de olsa, mutlak "iyi-doğru-güzel"i söz kadrosunda çerçeveleyen ve bir "Kitab"ın gerçeklenmesi bâbında kâinatın onun açılışı olduğu "Allah Kelâmı"nın hasrı içindedir. Demek ki, insan ruhuna nakşedilmiş hakikat tohumunun yeni âletlerle, yeni tarlalarda ve yeni istihsal teknikleriyle bir başka ağaç yapısı tarzında geliştirilmesinden ibaret "tipik" metin muhteviyatı. Sistemli düşünce teşebbüsü olarak felsefe de, ilim de, fen de, bahse mevzu muhteviyata dahil. Velhasıl, insanoğlu, hakikati ifade ve nakilde hangi teknik ve teknolojiyi geliştirmiş olursa olsun, "İlim, malûma tâbidir" ölçüsüne nisbetle, mutlak bir bilgi getiremeyeceğinden, yapabildiği sadece "Mutlak Hakikat"e minicik bir pencere açma gayreti olmuştur. Bilirsiniz; putlar konuşmaz, aynalar "aslı olmayan" hakikati aksettirmez; hakikati yalnız Allah yaratır, öğretir, buldurur, bildirir, vahy ve ilhâm eder! Kalb ve idrak aynasının temizliği veya kirliliği derecesindeyse, türlü anlayış verimleri husûle gelir.

Ve yine, "sözlü insan"ın, hakikati ânı ânına yaşayıp bunu günlük ifade dilinin merkezine oturtması yahut "okur-yazar insan"ın, hakikati yazı zemininde dondurup kadavra misali parçalayarak inceleyebilmesi; birinin avantajı diğerinin dezavantajı olan çift-yönlü bir vakıa... Üstelik, kuru "ilkel-çağdaş" yaftalarını tercih, insan ve çevreyi havaya uçuracak yıkım teknolojilerinin icrâcılarına pek yakışmamakta. Bir sonraki teknoloji basamağını göremiyor olmak ilkellikse, bizden sonrakilerin günümüz insanını değerlendirişi de pek iç açıcı olmasa gerek bu mantığa göre.

Batılı bir iletişimbilimci şöyle der: Elyazısına -elyazmasına- geçmiş bir kültür ortamında, ifadenin "sözlü" olması tercih ediliyorsa, hitabet-(retorik) ve zımnındaki cedel-(polemik) teknikleriyle, "deyişler" doğru ve yerinde kullanılarak, bir şekilde "üste çıkma"ya bakılır sanki; ve "mücerret" tahliller tercih edilmez. Bu tesbit, bir bakıma doğru, bir bakıma eksik ve yanıltıcıdır aslında. Meselâ, İslâm medeniyeti de "elyazması" devrinde temayüz etmiş olmasına rağmen, "elyazması" hikmet-ilim-edebiyat şâhikalarını kütüphaneler taşırıcı ve insanlığın kültür mecrâını değiştirici mikyasta ibdâ etmiş bir sürece tekabül eder. Tabiî, insanlık tarihinde diğer belirleyici bir tefekkür fışkırışı olarak Eski Yunan felsefesinin bile, "elyazması" merkezli bir kültür ikliminde yeşerdiği, doğru-yanlış "mücerret" tahlil ve terkiblerin neredeyse kabûle en şâyan fikir vasfı taşıyageldiği, dikkat çekici "istisnâ"lar hâlinde vurgulanmalı.

Devam edersek ve yanlışa düşmemek için fazla genelleştirmeden söylersek: Böyle bir "elyazması" muhitinde eğer "yazılı" bir hitapta bulunulacaksa, "saf sözlü" kültürün "deyişler"inin de kullanıldığı, fakat giderek başı-sonu gözeten bir metni -kompozisyonu- andırırcasına "derli-toplu" sayılabilecek, yine de "matbaa teknolojisi"nin verimi veya onun yaygınlaştırıp benimsettiği "tipik" bir metinden farklı biçimde; "hissî, şahsî, aktüel olan"a vurgulu ve nihayet, farkında olarak-olmayarak gözetilen bir prensip hâlinde "yüksek sesle okunabilecek" akıcılıkta bir yazı tarzı uygulanır. Hep öyle olmuştur şeklinde değil tabiî; bu tarz tarihî vesikaların -zikrettiğimiz istisnâlar dışında- yer yer öne çıktığıdır kasdımız.

 

Matbaa-(Tipografi)den Televizyon ve Fikirsiz Medyaya

 

Batıda, İslam medeniyetinden öğrenilen "hikmet ve arayıcılığı"na dair unsurlar, Batılı tahassüs ve müfekkiresinde harmanlanarak kendine has bir mecrâ takip etmiştir. Bu süreçte matbaanın belirleyiciliği, yeni fikirler verici olmasında değil, onların yeni bir zeminde ifadesine âlet olmasındadır. Fakat sözkonusu âlet, ifadesine ve yaygınlaştırılmasına vesile olduğu fikrin imajını değiştirici, zamanla "eserin tesiri" biçiminde yeni davranış imkanlarına yolaçıcı, neticede birtakım içtimaî müesseselerle ruhlarda derin sarsıntılara sebebiyet verici "kırılma"ların da muharriki olarak, dar kapsamlı anlamının ötesinde bir "dönüm noktası" oluvermiştir Batı için. Müslümanların İslâm aşk ve vecdini kaybetmeleri akabinde düştükleri kısırlık da, Batının dahilî serüvenindeki bu noktayla tarih yönünden çakışınca, sanki İslâm âleminin kabahati matbaayı zamanında benimseyememiş olması imişcesine bir intibâ doğmuştur ki, yanlıştır. Batının matbaadan yüzyıllar sonra gerçekleştirebildiği ilim-teknik başarılarını, "elyazması" devrinde olanca ihtişamıyla ve üstüne üstlük Batının marifetine de temel teşkil ederek kemâl zirvesine ulaştırabilmişti İslâm medeniyeti. Medeniyet tarihini kendine yontup tesviye eden Batı, değerli Alman araştırmacı Dr. Sigrid Hunke`nin, "Avrupa`nın Üzerine Doğan İslâm Güneşi" adıyla Türkçe`ye tercüme edilen kitabındaki hakikî-vicdanî tesbitleri apaçık ifade ve itiraf edebilmeyi öğrenmeli artık. İslâm bahsinde ilmî objektifliği tatile göndermeye misâlse; ne kadar kapsamlı, faydalı ve şaşaalı da olsa, Daniel J. Boorstin`in "Keşifler ve Buluşlar" adlı eseri. İletişim ve "kitab"ın macerasına dair, dünya ve umumî tarih mikyasında takdiri hakeden bir araştırma çabasının verimlerini ihtiva ediyor olmasına rağmen, maalesef peşin ve o nisbette saptırılmış bir hükümle gölgelenmiş... İslâm ve medeniyeti zımnında aynı sığlık, Batının "kalbur üstü" bu yazarının bir diğer hacimli ve yine faydalı çalışması olarak "Yaratıcı Ruhun Evrimi"nde de farkediliyor ki, "ibdâcı ruh"u aslî mihrakıyla irtibatlandıramadığı ve İslâm medeniyetine "bahislerden bir küçük bahis" yaklaşımını revâ gördüğünden dolayı kaybediyor hakikati. Anlaşılıyor ki, yitirilmiş itibarımızı kazanıp medeniyet tarihini bu sefer doğru olarak bizim yazmamız için; aynı şekilde yitirip Batıya kaptırdığımız siyasî-ilmî-askerî-fennî-teknolojik hakimiyeti yeniden tesis etmemiz gerekiyor. Devletleşmiş bir kültür inkılâbıdır gereken!.. Tek kelimeyle, İBDA!..

Yunanî felsefe dokusunun, müslümanlar vasıtasıyla Batıya geçmesi ve akabinde "Batı" matbaasının da icadıyla, "tipik" basılı-(tipografik) metnin oluşumuna kapı açıldı. Fikrî-ilmî-felsefî bir bahse ilişkin böylesi basılı-(tipografik) metinlerdeki mesajın karakteri ise, -süreç içinde- şahsî olana atıfta bulunulsa bile; sınıflandırılmış, genel geçer kavramların terminolojisine dayandırılmış, "şahıstan şahısa" diyalog yerine küllî hakikatlerin mantıklı ifadesi niteliğini hâiz, bazen dallı-budaklı bir dağınıklılık karakteri çizen "destan" ve "atasözleri" gibi "saf sözlü kültür" referanslarının yanında -kimi zaman aksine- ideolojik bakış açısının sistemli ve ilmî çerçevesiyle bağdaşık bir mahiyet arzedebildi. Yazının, Eski Yunan felsefesince itibar edilen "ideal" çerçevede tırmanabildiği ve Batı toplumunu buna göre dönüştürebildiği mezkûr yeni eşik açısından bizim hatırdan çıkarmamamız gereken husus, sıraladığımız vasıfların müsbetlerinin bizde olduğu ve bizden geçtiğidir.

Felsefeden, (b)ilimden, matbaadan önce sanki hakikat bilinmiyormuş ve doğru metodolojiyle aranmıyormuş gibi nev-zuhur temalar, küllî ruhun "zamanüstü" oluşundan habersizlik noktasında düğümleniyor olsa gerek. "Kelâm ve mânâ toplayıcılığı" vasfıyla Gaye İnsan-Ufuk Peygamber`de tecelli eden "hakikat-i ferdiyye" dâvasından habersizlik ve bunun idraksizliği içinde, "zamanüstü" olan ruh ve mânâya zaman içinde izafî bir öncelik-sonralık tâyinindeki garâbet... Halbuki, temelde, insanî her iş ve oluşun Hazreti Peygamber`de tecellî eden "ferdî hakikat"e nisbetle varoluşu yanında; bu hikmetin bir diğer yönden tahakkuku olarak, Allah katında "hak din" olan İslâm`ın, başından itibaren -kendi dönem hususiyetleri içinde- bayraktarlığını yapmış tüm peygamberlerin aynı zamanda, "medeniyet"in sayelerinde varolduğu mihrak şahsiyetler olduğu noktasıdır ihmal edilen... Tafsiliyle beyanı, İBDA külliyatında!..

Her tür fikrin ve ona aynalık eden yazılı metnin iddiası, hayatı ve onun hakikatini aksettirmekse eğer; hayatın "sır" ve "sırra ilişik" yönü başa alınmadan ve ona göre bir "hakikat arayıcılığı" metodu kullanılmadan bu hedefin tutturulamayacağı âşikâr değil midir; veya hep böyle olmamış mıdır? Geçmiş peygamberler ve diğer medeniyetler dönemine ait veriler tarafımızca o kadar net bilinmiyorsa da; İslâm medeniyetinde yazının gelişimi ve kültür hayatındaki fonksiyonu, sırrı boğucu olmak yerine, "sır dili"ni ve insanî oluşları şiir idrakıyla harflere nakşetmek tarzında temayüz etti ve ilmî-fennî-amelî buluşların her çeşidine, inanılmaz bir teferruatçılık şuuru ve metodolojik prensiplere riayet içinde beşik oldu.. Sınırlı ve haddi bildirilen Yunanî tesirler bir tarafa; bugünkü Batıya da "çalınacak" hazine vasfında "ebelik" etmiş İslâm kütüphanesi, orijinal bir eser ve irfan fışkırışına şâhitlik etmekle, medeniyet tarihindeki belirleyici merkezi teşkil etti. Batılılar sahip oldukları üç-beş kitabı çalınmasın diye manastırlarına zincirlerken, müslümanların yüzbinlerce cilde erişen hikmet-ilim-edebiyat-metodoloji eserleri, idrakın ve uygulamanın hemen her sahasında en seçkin kütüphaneleri bütünleştiriyordu.

Tekrar "basılı" metne dönelim ve ister basılı olsun isterse olmasın, kitabın gözeteceği "ideal" fikir ve ilim dilini tanımaya çalışalım. Batı insanının, matbaa metinleriyle kazandığını ve müfekkiresine mâlettiğini düşündüğü "kitabî" hitap tarzı, şahsımızın formülasyonuyla şöyle olmalı ona göre -aslında çoğu bizim olan kabiliyetler serîsi-: Muhatabınızın hususî hayat ve anlayış kapasitesini hedefleyen "keyfî" ve "polemikçi" ikna metodlarına yaslanmamalı; hakikati mücerret derinliği, dereceleri, nisbet ve varoluş çerçevesi (bağlamı), diğer ilmî ve fikrî disiplinler arasındaki mevkii açısından irdeleyen "niçin" sorusunu cevaplamalısınız. "Şahsınıza göre" hakikat serdetmemeli, "herkes için geçerli olan"dan iplik çekerek dokumalısınız tezinizi. Her güzelin bir kusuru meâlinde, bunu yaparken canlı insan varoluşunu dondurup fotoğraflamayı, bu fotoğrafı dilim dilim doğranan soğuk bir kadavra misali ek yerlerinden parça-(kategori)lere ayırmayı, Walter J. Ong`un deyişiyle bir nevî "daha uzun yaşamak için ölmeyi" ve öldürmeyi göze alabilmesiniz. Zaten bu kültürün Batı orijinli yahut onun kültür işgalindeki "tipik" birçok insanı, "görünen"i ölçüp biçmekte ifrata kaçtığı için, görünür kâinata can katan "görünmez-sır" ruhunu ihmal ederek imanını; "dış"ı avuçlamaya çıkarken "iç"ini yitirmiştir.

Tipografinin Batı toplumlarındaki serüveninin ilk zamanlarında ve hatta uzun bir dönem boyunca hitabet-(retorik)ten de vazgeçilmemiş, tersine, "sözlü hitabet"; hafızanın yeri arşive, sözlü takdimin yeri yazılı takdime terkedilerek "yazılı hitabet"e yoldaş olmuş, bu iki hitabet tarzı akademide, siyasette, ticarette ve her mevkîde etkin roller üstlenmiştir. Anlaşılacağı üzere, tahlilci-(analitik) ve genelleştirici mücerret biçimler, Eski Yunan felsefesinden sonraki bu ikinci başlangıç çağında tamamen müfekkireye mâledilemediğinden; dönemin yazılı metinleri, aynı zamanda yüksek sesle okunabilir şekilde ve yazar sanki karşısındaki okura sesleniyormuşcasına bir üslupla kaleme alınmıştır. Başta zikrettiğimiz "tipik" metin kültürüne, -dediklerine göre!- Romantizm ekolüyle beraber tedricî olarak geçilebilmiştir.

"Tipik" metin nedir, diyebilirsiniz. O, konuşma dilinin "canlı" ve "ânı ânına" ifade edilişinin, ruhî ve haricî unsurların tekrarlanamaz tek ânda buluşup kendi varoluş bağlamı içinde "sezilir-anlaşılır" oluşunun avantajından uzak; "yapma" bir gerçeklik zeminidir bir nevî. Mânâ ve mesajı aktarmaya müsait bir ifade atmosferinin "metin" aynasında temini gayesiyle, konuşma dilinin sözdizimi ve cümle yapısı daha farklı teşkil edilir, kelimeler belli bir "ana fikir" temelinde titizlikle seçilir, gereken kelime ve kavramların vurgulanması için "noktalama işaretleri" ihtimamla yerleştirilir, bu şayet "basılı" bir metin olacaksa sayfa düzeninden kağıdın kalitesine kadar "görüntü" ve "temas" faktörleri inceden inceye hesab edilir, konuşma dilinin samimi fakat düzensiz fikir gel-gitleri veya duraksamalar tırpanlanıp "mükemmel" bir ifade bütünlüğü "yapma-sunî" denilebilecek tarzda oluşturulur, netice itibariyle; konuşma dilinde bilinen "muhatab"ın kimliği, yazıda "şahsen" meçhul olduğundan, o meçhul şahsın fikri kavramasını sağlayabilecek türlü faktör ve ihtimaller gözönüne alınarak, sanki bir "telkin ve ikna" büyüsü tertib edilmeye çalışılır. Kısacası, "meçhul" bir şahsa kendi fikrini kabul ettirebilmek için, temelde "görüntü" ve az biraz "temas" unsurları birbirine katıştırılarak, şekil ve belki renklerden oluşan bir "büyü" tertibidir sanki "tipik metin". Ve anlaşılmaya tâlib bu metin, böylesi rafine bir verim olması yanında, muhatabın da bir kenara çekilerek dikkatini metni okumaya teksif etmesini istediğinden; yani artık "işitilen" değil "görülen-okunan" bir "dil" zemini olduğundan, muhatap kendi gözüyle okumadığı takdirde, "dışarıdan bir başkasının sesli okumasıyla" pek öyle anlaşılamayacak bir metindir aynı zamanda. Kimi -acemi- konuşmacıların, kendilerinin geçmişte gözleriyle okuyup sakin bir yerde mütalâa ettikleri kitap pasajlarını, dinleyicilerin de anlayabileceğini sanarak "sesli" okuduklarında aldıkları "can sıkıcı" tepkinin kökeninde yatan da, bu nitelik: "Tipik" metin, "göz"e hitab eder; konuşma dili, "kulağa"!.. "Tipik" metnin "mânâ" yönünden karakterini, yazımızın başlarında dile getirmeye çalışmıştık. Hepsi bir tarafa, konuşulsa da, yazılsa da, okunsa da; sözün insana ulaşması "iç" veya "dış" ses iledir demek mümkün! Çünkü, söze dair hemen her türlü etkinliğimizde, kelimeleri içimizden yahut dışımızdan "ses"lendiririz; böyle yankılanır ruhumuzda söz!..

Görüntülü-(televizüel) medyanın tesirli olduğu bugünkü gibi bir kültürdeyse, "ahlâksız" ve "vicdanî kaygısız" bir zeminde muhatabınızı etkileyebilmeniz için, yukarıdakilerden dilediğinizi uygulanabilir mikyasta yapabilmekle -bu devreye yazı ve matbaaya dayanan "ikinci sözlü kültür" de denir- beraber, en kestirme ve etkilisi; his, heyecan ve tutkuları kışkırtıcı; -üstelik artık gündelik hayatın idamesini kitaplar ve düşünce sistemleri kontrol altında tutmadığından- isterseniz tutarsız ve gözbağcı; fikrî, dinî ve ilmî referanssız -veya varmış gibi yaparak ki, araştıran çıkmaz pek!-; "görüntüyü kurtarıcı" ve meseleleri, -sistematiği es geçip- başlıklar hâlinde "karambole/gargaraya" getirici; sözün özü, Eski Yunan sofistleri yaklaşımıyla hitabet-(retorik) alanını sahte mantık arenasına çevirici bir üslup, haklı çıkmanıza, yahut çıkmamak da mühim değil, gündemde kalıp "rating"inizin artmasına yeter de artar bile. Öyle fikrî ve felsefî kaziye-(önerme)ler ileri sürmek gereksiz; "reklâm" gibi "etkileyici", ama yine onun gibi beğenilse de beğenilmese de "fikren çürütülemez" tavır ve imajlar geliştirip "popüler" olun. Çünkü artık, doğruyu bilen ve arayan değil; "şov"unu en iyi yapan alkışlanır! Hem, başta gazeteler, etkin medyanın çoğu "fikirsiz"dir ve sansasyon/magazin gazeteciliği revaçta olduğundan, tedirginliğe mahal bırakmaz. "Çağdaş" metinler, geçmişin hurda ve küspeyi -gübre de diyebilirsiniz!- ince ince eleyen tenkid-(kritik) ve sistematikten çoktan vazgeçmişlerdir.

Demek ki, neyi nasıl söyleyeceğini bilmek; hangi kültür ortamında yaşanıldığıyla ve hakikatin hangi giysiye büründüğünde kabul ve itibar gördüğüyle derinden alâkalı. Problemin şu ân bizi doğrudan etkileyen tarafı; bir "devrim"le kitapları, hafızası ve dili dinamitlenmiş bir neslin, zaten mizaç olarak da "mücerret fikir"e mesafeli bir toplumun mensubu olmakla kalmayıp, artakalmış birkaç ortak anlayış çizgimizi de karalamayı başarmak üzere olan "televizyon-fikirsiz medya" cenderesinde iğdiş ediliyor bulunmamız. Yazarken zorlanmamızın bir sebebi de bu: Kime, hangi düşünme ve ifade biçimleriyle hitab edeceksiniz?..

 

Hakikati Takdimde "Abartma"nın Yeri

 

Şüphesiz, sıraladığımız "kültüre göre" konuşma biçimleri -yazı da aklın konuşmasıdır- ve bilhassa sonuncuların nitelikleri "uç noktada" görülebilir ki, bir yönden doğruluğu mümkün. Hâliyle, bu tahlil ve tasvirleri "yazan", basılı metnin teşvik ettiği "genelleştirici" bakış açısına dayanmak zorunda kaldığı âşikâr bir kişidir. "Saf sözlü", "sözlü", "elyazmalı", "matbaalı", "televizyonlu" kültür tasnifi, bir bakıma "şeklî" sınırlamalar ve sadece anlaşılmayı kolaylaştırıcı kategoriler. Meselenin derûnunda her dâim varolan hayatın "sır" vasfına nisbetle "kifâyetsiz" kavramlandırmalar olsalar dahi, hiç anlayamamaktansa, anlamaya "pencere açıcı" merdiven-yol inşâı çabalarının ilk basamakları... Veya; mânâ aslının görünebilmesi için gerekli "sûret" yahut "araz" ifadesi...

Gerçekte, söz teknolojilerinin geçirdiği inkılâb boyunca ve bu istihâlenin hiçbir safhasında, birbirinden farklı kültürel ve fizikî geçmişleri bulunan ayrı ayrı toplumlar, mezkûr devreleri "eş zamanlı" ve "eş nitelikli" yaşamamışlar, sıraladığımız kategorilerin "saf" ve kendi orijinalliklerinden sıyrılmış örneği olmamışlardır. Aynı toplumda dahi geçmişte ve bugünde farklı etki katmanları (kimi sözlü, kimi yazılı, kimi basılı, kimi televizüel kültür etki ve formasyonu altında) oluşmuş ve oluşmaktadır. Örneklemek gerekirse, okuma-yazma bilmeyen veya bilse de bunu etkin karakterde bünyesine mâledememiş çoğu taşra insanı, -yazı teknolojisi varolduğundan- "saf sözlü" olmasa bile "sözlü kültür" yelpazesinde değerlendirilebilir. Orta-öğrenim ve yukarısını tahsil etmiş insanlar, Batılı iletişimbilimcilerin tavsifiyle "matbaa kültürü"ne yakın da dursalar, hakiki anlamda kitaplarla hemhâl olan entelektüel bir çevre dışında, "televizyon-fikirsiz" medya kültürüne mensubiyetten pek kurtulamazlar.

Muhtemel "uç nokta" itirazına dönersek; niçin böylesi bir diyalektik -"retorik" denmesine de bir itirazımız yok- kullandığımızın cevabı, temin etmek istediğimiz kategorik çerçevenin "tipik" unsurlarından bilhassa sonuncusunun, ruh ve fikir sağlığımızı kökünden bozmasıdır.

Matbaanın ve nesir-(düzyazı)nın belirleyici olmasıyla nelerin kültür mezarlığına defnedildiğine daha sonra temas edecek olsak bile, televizyonun, "fikirsiz medya" eşliğinde hayatın her alanında gözlenen -buna din müessesesi de dahil- dejenere edici ve unsurların aslî fonksiyonlarını iptal edici tesiri, hedefi netleştirmek için gereğinde büyütme ve "kırmızıya boyama" çabamızı açıklar.

"Akademik üslup yansız olmalı" itirazını getirebileceklere hatırlatılması gereken: Aklın küllî kavram ve bilgilerle dokuduğu genelleştirilmiş -ilkeli- düşünceler; bir diğer ifadeyle, varoluşa has birçok "değerli" detayı törpüleyerek "genel" bir potada hakikatin belli yönlerini gözlere sokma çabası, başlıbaşına bir "abartma" hususiyeti taşımakta değil midir? "Saf sözlü" kültür verimlerini "ciddi" bulmayan rasyonalist ve pozitivistler, hayat ve hakikatin sır vasfına bigâne kaldıkça; ilmî ciddiyetleri "abartılı" addedilmeye devam edecektir. Kaldı ki bizim maksadımız, gözlerden kaçan veya yeterince vurgulanmayan kimi önemli hususiyet ve değerlerin, belirttikleri öneme denk bir mevkîde görülebilmesini sağlamaktan ibaret. Hernekadar zikrettiğimiz nitelikte abartmıyor da olsak, Fransız profesör Richard Klein`in, kendisinin sigaraya bakışını örnek göstererek söyledikleri, "abartma" eylemini algılayışa yeni bir bakış getiren ilginç bir kıyas tarzı sunuyor:

"Bu durumda hedef, ancak değeri küçümsenenin gerçek değerini biraz büyütmekle tutturulabilir, aşırıya kaçmadan, abartmadan. Abartının, gerçeği iletmedeki gücünün en yetkin örneğini nişancılarda görürüz: hedefi ıskalamamak için biraz yukarısına nişan alırlar."(1)

Değilmi ki, herşey "yerinde" ve "bağlamında" güzel! Ki "bağlam", yazılı ve basılı-(tipografik) kültürün geliştirdiği en kayda değer miraslarından biriyken -"sözlü kültür"ün zaman-mekan birliğinde gerçekleşen varoluş bağlamı gibi canlı olmayıp; zihinde kurgulanmış ve belki zamandışı, hayalî fakat sistematik bir "bağlam"-, telgrafın keşfiyle başlayıp sansasyon gazeteciliğiyle süren ve en "olgun"(!) meyvesine televizüel medya hengâmesinde erişen bir süreçte, şuursuz mirasyedi tavrıyla değerinden uzaklaştırıldı; az sonra değineceğiz. Şimdiyse yerli yersiz, meselâ televizüel bir bilgi işlemci olan bilgisayar aşırı abartılıyor, ruhun ihtiyaçları atlanıp makinalaşma aşırı abartılıyor, "ideal hakikat" devleti görmezden gelinerek demokrasi aşırı abartılıyor. Ve üstelik, varoluşun aslî gaye ve ihtiyaçlarını dejenere etme pahasına!..

 

Dili Doğru Kullanabilme ve Teknoloji

 

"Sözlü" ve "yazılı" kültür farklarıyla, söz teknik ve teknolojilerinin insan ve toplum hayatına yaptığı "görünmez" fakat bir o kadar da müthiş tesiri araştırıp gözlemleyen bir insan -meselâ şahsımızın yaptığı sadece dış seviyeden tesbit teşebbüsüdür-, hem günümüz insanının yaşadığı bunalım ve bölünmüşlüğün belirleyici birtakım faktörlerini tesbit ediyor; hem de, "okumuş" olsun olmasın bu dönüşümün derinden farkına varmadıkça belki, ne sağlıklı bir "durum tesbiti"nin yapılabileceğini ne de çözüme dönük "doğru ve yerinde" değerlendirmelerin tamam olabileceğini teşhis ediyor. "Nereden nasıl geldiğini bilmeyen, nereye nasıl gidileceğini de bilemeyecek bir kişi olmaz mı?" tavsifi, bir diğer öncelikli gündemi teşkil ediyor olsa gerektir. Özetle, teşhis doğru olmalı ki, tedavi de gerçekçi ve başarılı olabilsin. Teşhis ve tedavinin doğru adresi mevkiindeki İBDA fikriyatının kurucusu Salih Mirzabeyoğlu, buna yöneltiyor dikkatleri:

" «Sosyal sahadaki icâtlar o kadar yumuşak ve belirsiz bir şekilde meydana gelmektedir ki, insan hayatına girmiş en ufak maddi veya hareket unsurlarının ne muazzam bir değişme demek olduğu da anlaşılmaz...»

- «Televizyon misâlini verebiliriz değil mi efendim? Hayatımıza nasıl girdi, böyle bir âletin yolaçtığı zincirleme oluşlar nelerdir meselesi gibi...»

- «Sosyal icâtlar, diyorduk... Farkına varılmadığı içindir ki, sosyal icâtların tarihi hâlâ büyük nisbette yazılmaya muhtaçtır...» "(2)

Allah, "Suretler olmasaydı mânâlar ebediyen bilinemez ve dile gelmezdi" hikmeti muktezâsınca; insanoğluna nefsini bilmesi için bir ayna ve imtihan mahalli mevkiinde kâinatı yaratırken, insanı da bu "vesile-vasıta"yla Rabbini bilmesi için yarattı.

"Kendini bilen, Rabbini bilir" ölçüsü bu bâbda ışık tutucu olmakla beraber, böylesi azîm bir aksiyonun gereğini şuurlaştırmak da, "kendisi ve diğerleri"ni dil içinde ve sayesinde idrak eden insanoğlunun, bu âleti ve söz imkanlarını doğru farkedip kullanmasına bağlı. Yanlış dirhemle doğru tartı elde edilemeyeceği ihtarına denk ciddiyette; sadece şuur hayatının değil, "yapabilmek için bilen" insanın tüm davranış ve aksiyon imkanlarının da aslî manivelâ ve ifade çerçevesi olan dil, "doğru ve yerinde" bilinip kullanılmalı. Hele bugünkü gibi, tefekkür ve ilim sistematiklerinin dışarıdan kolayca nüfuz edilemeyecek derecede derinleşip branşlaşması, üstelik bilgilendirme-(enformasyon) teknolojilerinin binbir yöne dal budak salarak -farkına bile varılmadan- kaptığını sürükleyici kaotik bir kasırga şiddetiyle esmesi karşısında; doğru dil ve düşünce faaliyeti gereği, imkânsıza mütemayil bir zorluk ve o nisbette zorunluluk arzetmekte...

Buna; İslama göre, "hakikatin hakikati"ne nisbetle duymak, düşünmek ve davranmak mesuliyetinin gerektirdiği çap ve kaliteyi temin eden "İslama muhatap anlayış diyalektiği" şartı da diyebilirsiniz. Ki zaten, günümüz müslümanlarının inandıklarıyla yaşadıkları arasında açılan makas, bu şartın yerine getirilememesi sebebiyle (artık yaşanıldığı gibi inanıldığı için), "Ahirzaman" hükmünü -maalesef- doğrulayıcı iman zaaf ve kaybını şiddetlendirmekte...

 

Diyalektik Şartı ve Yitirilen "Bağlam"

 

Diyalektik, hem inanç ve fikrini ifade düzeni, hem iman kutbuna muhalif zıtları tefrik ve tasfiye metodu, hem de inandığının gereğini temin eden kanunları bir varoluş sürecinde hayata hâkim ve "kendine dönücü" kılmanın yolu-yordamı niteliğinde bir kavram-(konsept). "Fikrin kendisi değil, sırası ve düzeni"...

Şayet biz, "kendimizin" olan diyalektiği temin edip kuşanamazsak, dil ve anlayış âleminde bizden olanla olmayanı temyiz ve tefrik edemezsek; rakip dünyaların anlayış ve kavrayış diyalektiklerinin adım başı savurduğu çelmelere ânında ve ardarda takılıp, yüzüstü yere kapaklanmaktan kurtulamayacağız. "Diyalektiklerin çelmesini aşırıcı" İBDA diyalektiğidir gereken!..

Bugün, kitap kültürünün teşvik ve tesis ettiği "mukayeseli kritik" metodundan uzak düşürülmüş "televizyon-fikirsiz medya" insanları, "başlık" ve "kabuk" çerçevesinde pek çok şeye âşinalar ve fakat, bu âşinalığı "bilmenin kendisi" sanmaktalar. Halbuki, bu medyanın epistemolojisi, hakikaten "bilmek" yerine; parçalı, tarihsiz, bağlamsız ve derinliksiz "bilgi ilüzyonu" (yanılsaması) sağlamaktan öte bir karakter belirtmiyor. Böyle olunca, diyalektik şartı nezdinde bugünün "röntgen raporu"na bakalım şimdi.

Önce bize düşen nedir: Diyalektiğin "tez, antitez, sentez" üçlemesindeki birliği, "iman-bedahet hissi, akıl, muvazene" birliği hâlinde "dengeden dengeye" geçerek başarabilmek!..

Bugünün payına düşen: Efesli Heraklit`i "diyalektiğin babası" yapan meşhur kaziye-(önerme) neydi; "Bir şeyden birçok şey ve herşey".(3) Şimdiki kültür-sanat vasatındaysa manzara, "Bir şeyden, birbiriyle alâkasız birçok şey ve ipin ucu kaçırıldığı için, tutarlılık cinsinden ele avuca gelir hemen hiçbir şey!"..

Ciddi tez yok, tabiatiyle bunun ciddi antitezi de yok, demek ki ciddi bir sentez zaten yok; bunun devamı hâlinde, düşünce sistematikleri arasında ciddi "çelişki analizi" de yok. Netice, "varoluş ve nisbet çerçevesi" diyebileceğimiz "bağlam"ın parçalanıp yitirilişidir. İletişim sanat ve ilimleri profesörü Neil Postman`ın, kitapların denetlediği kendi (tipografik) zihin yapısıyla, televizyonun daldan dala atlayan eğlence ve apıştırma kültürünün zihinlerine sindiği öğrencileri arasındaki farkı vurguladığı şu tesbiti mühim:

"Onlarla aramdaki farklılık, benim «orada» ve «burada»yı, «şimdi» ve «o zaman»ı, birbiriyle ilişkili olan, aralarında bir süreklilik arzeden, aynı bütünlüklü düşünce dünyasının bir parçası oldukları şeklinde kavramamdır. Tipografik (basılı kültür merkezli) söylemin izleyeceği yol budur ve tipografi, öğrencilerimin sözleriyle, benim «geldiğim» âlemdir. Oysa onlar tamamıyla farklı bir söylem âleminden, «Ve şimdi de...» deyişiyle şekillenmiş bir televizyon dünyasından gelmektedirler. O dünyanın temel varsayımı tutarlılık değil, süreksizliktir. Ve süreksizliklerle şekillenen bir dünyada hakikatin yahut faziletin bir kriteri olarak çelişkiye başvurmakta hiçbir yarar yoktur.

Benim söyleyeceğim şudur: «Ve şimdi de...» deyişi ekseninde yükselen haber dünyasına -olayların ayrı ayrı sunulduğu, geçmişle, gelecekle yahut diğer olaylarla bütün bağlarının koparıldığı parça parça bir dünya- o kadar eksiksiz bir uyum sağlamış durumdayız ki, tutarlı olmayı gerektiren varsayımların hiçbir temeli kalmamıştır. Dolayısıyla çelişkiyi besleyen bir ortam da kalmamıştır. Deyiş yerindeyse «bağlamsız» bir bağlamda çelişkiye rastlayamazsınız. Çelişki olmayınca da, Başkan`ın «şimdi» söyledikleri ile «geçmişte» söylediklerinin bir dökümünü yapmak kime ilginç gelebilir?"(4)

Nasıl; avam bir yana güya kitabî formasyonlarıyla öne çıkmış, Büyük Doğu-İBDA dışında kalan her çevreden çoğu fikir, sanat, ilim ve siyaset adamının dünleriyle bugünleri ve keşif gerektirmeyen gelecekleri arasındaki "çelişki" ve "fırdöndülüğü" ne kadar doğru teşhis etmiş, değil mi? "Niçin" ve "neye göre"si tedavülden kaldırılmış kültür ve davranış curcunası!..

"Her mevzuun kendi esas, usul ve kuralları içinden aydınlatılması" gereğini billurlaştıran İBDA diyalektiği, "lafların geliş gidişinden sahte mânâ türetme"yi ve "kasda değil de, kelimelerin kabuk delâletine takılıp kalan ve içe nüfuz edemeyenlerin, kendi vehimlerini hakikat saymaları"nı(5) mahkum ederken; varoluş ve nisbet çerçevesi diyebileceğimiz "bağlam"ın ehemmiyetinin özellikle altını çizmiş değil midir?..

 

Eserin Tesiri ve Tedailer Epistemolojisi

 

"Suretler olmasaydı mânâlar ebediyen bilinemezdi" hikmetinden, bir diğer hakikatin ışığında pay kapmak istersek ki, o da şu: Mânâ kendine uygun surette, kalıpta, vasıta-(medium)da tecelli eder ve suret, kendi varoluş bağlamından yeni bir unsur katmadan ruha yansımaz. Bir başka deyişle suret, "eserin tesiri" tarzında, mânânın alınış-veriliş kapasitesini "form özellikleri" dahilinde sınırlandırabilir, genişletebilir, başka alanlara/bağlamlara taşıyabilir, dönüştürebilir, değiştirebilir. Bir fikir veya gayenin tecelli ve pratik zemini olan suret ve vasıta, aynen söz teknolojilerinin (alfabe, elyazısı, gazete, radyo, televizyon, bilgisayar...) geçirdiği istihâlede gözlenebileceği gibi, ifade ve pratize edildiği alanın "karşı tesir"iyle yeni bir hüviyet ve formasyon kazanabilir; önceki anlamından ötede veya bitişiğinde bir başka şeyi tedai ettiren mecaz-(metafor) olur. Bundan böyle o fikir ve gayeyi, ilk çıktığı ândaki saflığıyla telakki etmek, safdillik olmasa bile fikrî "saflık"; bugünkü televizyon ve fikirsiz medyanın "saf düşünce" aktarıcısı olduklarını iddiaysa düpedüz "safdillik" sayılabilir. İBDA Mimarı`nın vurguladığı üzere, yarın tüm bu vasıtalar "lehimize" semerelendirilecek ve "kara büyü", şifâ verici "tılsım" sırrına kavuşturulacaktır.

Anlaşılması gereken nokta, teknik ve teknolojilerin pek öyle tarafsız olmadığıdır. Bunu bile bile kullanırsınız kullanmazsınız, bir kısmını mâledersiniz diğer kısmını atarsınız veya tümüyle süzgeçten geçirip kendi bünyenize mâletme çetinliğini başarırsınız; sizin bileceğiniz iş. Fakat, teknoloji; bir yandan onu tesis eden kültürün ruh ve fikir dünyasını yansıtır, o kültürün havası her yanına sinmiş olarak formlandırılır/kodlandırılır ve kültür onun aracılığıyla "konuşur", diğer yandan da aynı teknoloji, "eserin tesiri" tarzında yapanın kasdını aşıcı yeni bir anlam muhtevasına zemin teşkil edebilir/etmiştir. Tedaiye vesile "mecaz" vasfına bürünür, kısacası. Bu dönüşümün şiddeti sınırlı kalabileceği gibi, sosyal müesseselerin niteliğini değiştirebilecek çapa da ulaşabilir.

Eğer diyalektik hakimiyet zımnında ahlakî aksiyon başarılamaz ve "eserin tesiri", inanç ve fikir sistemine nisbetle yeniden "tâdil" edilmezse, düzenlenmezse, formlandırılmazsa, bünyeye mâledilmezse; imâl ettiği kölenin (teknolojinin) emrine giren ve her fırsatta onu kutsayan Batı insanının (ve uydu toplumların) trajik sonu husûle gelecektir. Ruhun ihmaliyle imanın yitirilişi ve teknolojiye tapınma, bu ahlakî aksiyonun başarılamamasındandır.

Söz teknolojilerinin ifade ettiği vasıtalar-(medya) da, kendi mecazlarını ve tedailerini doğurarak, yeni duruma uygun epistemolojilerini dayatmış ve dayatmaktadır. Mevzuumuzla ilgisi nisbetinde mecaz-(metafor), rezonans (mecazın bir diğer buudu) ve epistemoloji kavramlarına kısaca gözatarsak:

Metafor; geniş anlam çerçevesi içinde ve kimi yerde istiare-(alegori)yi de kapsayarak, mecazın tâ kendisi... Bir şeyin hissettirdiği, düşündürdüğü, tedai ettirdiği başka bir şey; sembol...

Rezonans; Northrop Frye`ın ifadesiyle "Karakteristik (hususî) bir bağlamdaki karakteristik açıklamanın âlemşümul (küllî) bir anlam kazanması"(6) Misal olarak; Ortaçağ`ın, yaşanılan "kilise baskısı, engizisyon câniliği, din ve mezhep savaşları, akıl ve ilme baskı" sebebiyle, zamanla basit bir çağ ismi olmanın ötesine geçerek "karanlığın ve vahşî bir bilgi düşmanlığı"nın mecazı olması... Eski Yunan veya Roma ahalisinin savaştıkları rakiplerine yakıştırdığı yafta olan "barbar" kelimesinin, zamanla "her türlü medeniyet nasipsizliği"nin mecazı olması... Kendi içinde çok sayıda müslüman etnik yapıyı barındıran Osmanlı`nın Batı`yı dize getirmesi akabinde, Batı gözünde "Türk" kelimesinin, "İslam dinine mensup" şeklinde kapsayıcı bir anlamın mecazı olması ve dinlerden bahis açıldığında "Hristiyan, Yahudi ve Türk" gibi tasniflere rastlanabilmesi...

Epistemoloji ise; yine Neil Postman`ın tabiriyle:

"Epistemoloji, bilginin kökenleri ve niteliğiyle ilgili olan karmaşık ve genellikle anlaşılması güç bir konudur. Epistemolojinin konusunun bizi ilgilendiren yanı, hakikat tanımlarına duyduğu ilgi ile hakikat tanımlarının doğduğu kaynaklardır. Ben bilhassa, hakikat tanımlarının en azından bir ölçüde enformasyonu taşıyan iletişim aracının karakterine bağlı olduğunu, medyanın epistemolojilerimize ne kadar işlemiş olduğunu göstermek istiyorum"(7)

Postman, hakikatlerin giydiği ve giydirildiği elbiselerin (formların), onların algılanış ve anlaşılmalarını da derinden etkileyip dönüştürdüğünü vurguluyor.

Yukarıdaki üç kavram da aslında, dil ve söz teknolojisi alanındaki her türlü ifade ve sembolün, kendi hususî ve zaman-mekan bağlamındaki anlamlarının ötesinde birçok başka anlam tedai ettirdiğini; kendimizi ve çevremizi algılayışımızda yepyeni bağlam ve çerçevelere sıçratabildiğini; böylece, bunların tümünü ihtivâ edici toplu bir ifade olarak, sözün belirdiği "semboller dünyası"nın, aynı zamanda bir mecazlar âlemi olduğunu delillendiriyor. "Tilki Günlüğü" isimli 6 ciltlik baş eserinde İBDA Mimarı, mecazlar ve tedailer âleminin şifresini çözmüyor mu zaten?..

 

Dönüştüren ve Parçalayan Teknoloji

 

Sadece söz teknolojisi değil, diğer birçok "sosyal icât" ve teknoloji de, kendi hususî bağlamlarının ötesine sıçramış ve hayat tarzlarıyla hayatı kavrayışın değişmesine öncülük etmiştir. İBDA Mimarı`nın tesbitiyle:

"Teknolojideki değişmeler, sosyal müesseselerde değişmelere yol açıyor, buna mukabil müesseselerdeki değişmeler de teknolojide değişiklik meydana getiriyor..."(8)

Örnek istenirse, 15. yüzyılda Avrupa`da dümenin keşfi ve gemi inşâ teknolojisindeki sıçrama, Avrupalıların Amerika`yı keşfine ve bu keşfin sosyal, siyasî ve iktisadî neticelerine sebep teşkil etmiştir.

Yine, 9. yüzyılda at koşumunun keşfi, kölelik müessesesini (atın daha fonksiyonel kılınmasıyla) sarsıp zayıflatmış; bu keşifle beraber "nadas sistemi"nin de icâdıyla ziraat teknikleri geliştirilmiş; bu ortam Ortaçağ`daki "kültürel ve mimarî gelişmeler"i teşvik etmiş; ziraat teknolojisindeki gelişmeler, teknolojinin diğer alanlara kaymasını ve sanayileşmeyi temin etmiş; tüm bunların akabinde yepyeni sosyal, siyasî, ailevî ve ilmî değişim ve dönüşümler yaşanmıştır.(9)

Bunlardan başka, Lewis Mumford`un "Teknikler ve Medeniyet" isimli kitabında zikrettiği üzere; saatin keşfi, o güne dek "kesiksiz" biçimde yaşanılan bir daimîlik tarzında kavranan "ân"ın, dakika ve saniyelere "bölünüp parçalanabileceği" ve matematik bakımdan "ölçülüp görülebilir bir ânlar dizisi" olarak kavranabileceği fikrini telkin etmiştir. Halbuki, meselâ gecenin "tam yarısı"nın saat "12" olduğu nereden belli ve kim ölçmüş bunu? İşin temeli, bu ve diğer "yanılsama"lar, saatin "karşı tesir"i ve -gördüğü rağbet ne olursa olsun- tedai ettirdiği "mecazî" anlamlardır. Ki bu sahte algılamalar, ebediyetin insanî hadiselerin ölçüsü olduğu kanaatini sarsmış; insanın, önce "zamanı ölçen", sonra "zamanı tasarruf eden", şimdiyse "zamana uyan" kişi durumuna gelişine yolaçmıştır.(10)

Teknolojideki bu gelişmelerin -ki bunda İslâm medeniyetinin ve sonrasındaki matbaa kültürünün, ilmî disiplinleri ve teknolojinin fikrî altyapısını tesis edici rolü büyük- sonunda, "eserin tesiri" tâdil edilip bünyeye uydurulamayınca ortaya çıkan manzaraya da, Alman fikir ve sanat adamı Schiller, bir yangın yeri tasvir edercesine daha 19. yüzyılın başında şöyle şâhitlik ediyor:

"Ama hayvanca hayatın daha üst bir basamağına çıkacağı yerde, bayağı ve kaba bir makinalaşmaya düştü. Her birinin bağımsız bir hayat sürdüğü, fakat gerekince bütün içinde yerlerini de alabildikleri Eski Yunan devletlerinin o kırkayaklı tabiatı gitti ve yerine, cansız parçaların biraraya getirilmesiyle oluşturulan makinamsı bir hayat bütününün ihtivâ ettiği sunî iş vasıtaları geldi. Devlet ve kilise (din), yasalar ve örf-âdetler birbirinden koparıldı şimdi; güzellik duygusu işten, vasıta gayeden, çaba da mükafattan ayrıldı. İnsan, durmadan bütünün tek bir parçasına bağlanarak kendisini de parça olarak eğitiyor, durmadan çevirdiği çarkın hep aynı kalan gürültüsü kulağındayken varlığının uyumunu geliştiremiyor, varlığında insanlığını göstereceği yerde de yalnızca işinin, biliminin örneği oluyor. Ama bu ayrı ayrı parçaları bütüne bağlayan azıcık ve yarım paylaşmalar bile, kendi kendisine çalışan insan hüviyetine bağlanamaz (çünkü o insanların hürriyetlerine, böylesine sunî ve ışıktan ürken âletler nasıl güvenle teslim edilebilir?); tersine, bu insanların hiçbirine güvenilmeyerek hür görüşlerini bağlayan sıkı bir yönetmelikle güdülürler. Ölü harfler, canlı aklın yerine geçer; işlek bir hafıza da, işi dehâ ve duygudan çok daha büyük bir emniyetle yürütür."(11)

İşte İBDA tefekkür, tahassüs ve aksiyonunun "devletleşerek" çözmeye girişeceği meselelerin cesâmeti; ve bu vehamet manzarasından sıyrılarak kurulacak "yeniden iletişim"in paha biçilmez değeri!.. "Eserin tesiri"nin, İslâm ahlâkının murakabe çerçevesi içinde yeniden "tâdil" edileceği; insanın yeniden "eserine hâkim" kılınacağı muhteşem "enformasyon" ve "teknoloji" hamlesi!..

İddiamız; "inandığı gibi yaşamayı" içi boş bir kalıp olmaktan çıkarıp, hayatın her sahasında en yeni ve destanlık verimlerle "yeniden" temin... Mutlak ve münezzeh Kitab`ın zaman-mekan üstü aydınlığını, kitaplar ve kitabî inşâlar boyu delillendirici "aydınlar ülkesi"nin, "apaydınlık" iklimini tesis; yüzyıllar sonra "yeniden"...

Fikir Çağı-İBDA Çağı`dır, doğan!..

 

Kaynaklar:

1) Richard Klein, Sigaranın Saltanatı, (Çev: Tomris Uyar), İletişim Yay., l.Baskı, İstanbul 1995, s. 29-30

2) Salih Mirzabeyoğlu, Damlaya Damlaya / -Yılanlı Kuyudan Notlar-, İBDA Yay., 2 Basım, İstanbul 1997, s. 103

3) Diyalektik hk. bkz. Feyyaz Aksakal, "Diyalektik Hakkında Görüşme", Tahkim Dergisi, Sayı: 14, Kasım 1994, İstanbul, s. 22-23

4) Neil Postman, Televizyon: Öldüren Eğlence, (Çev: Osman Akınhay), Ayrıntı Yay., l.Baskı, İstanbul 1994, s. 122

5) Salih Mirzabeyoğlu, Marifetname / -Süzgeç ve Şekil-, İBDA Yay., l Basım, İstanbul 1986, s. 134

6) Neil Postman, a.g.e. s. 26

7) A.g.e. s. 26

8) Salih Mirzabeyoğlu, Damlaya Damlaya, s. 101-102

9) A.g.e. bkz. s. 102-103

10) Neil Postman, a.g.e. s. 20

11) Schiller, İnsanın Estetik Eğitimi Üzerine Bir Dizi Mektup, (Çev: Melâhat Özgü), MEB Yay., İstanbul 1990, s. 24

 

 

IV

Sözlü-Yazılı Hitap Farkı Işığında:

NASIL KONUŞMALI VE DİNLEMELİ?

 

 

Hiç düşünmüş müydünüz; kalemi güçlü birçok yazar, topluluk önünde hitap zorunda kalınca niçin kekeler ve bocalar? İtalyan estetikçi Benedetto Croce, "Bilinen ve hissedilen şey, aynı zamanda ifade edilmiş ve edilen bir şeydir" diyor ya; peki bu yazarların beceriksizce hitabetine ne demeli?

Denilecek husus, bu insanların, kendilerini "kalem diliyle" zaten yeterince ustalıkla ifade ettikleri, edebildikleridir. Baudelaire, "büyük şair"in okyanus semâlarında süzülen, fırtınaların hızını kesemediği albatros kuşlarına benzediğini belirtir bir şiirinde ve ekler: Lâkin karaya çıktıklarında bu kuşlar, dev kanatlarıyla yürümekte güçlük çektiklerinden, debelenir gibi yürümeleriyle âlemin maskarası olurlar ki, şairler de -büyük yazarlar gibi- kelâm göklerinin albatrosudurlar ve gündelik hayat icaplarına ayak uyduramazlar. Bu da cevabın diğer yönü.

Yazar, "teori" âleminden "tiyatro" âlemine geçtiğinde -ki her kürsü, oraya çıkan kişinin "rolünü oynadığı" bir sahnedir-, artık nesrin-(düzyazının) veya nazmın-(şiir tarzının) zamandışı bağlamından kopup, zaman-mekan bağlamındaki canlı organizması ve canlı atmosferiyle bilfiil yaşadığı bir varoluş ortamına adım atmıştır. Bundan böyle, başka bir oluş kanununa tâbidir varlığı.

Selim Gürselgil`in aktardığına göre, Eski Yunan dilinde "theoria" (teori) ve "theatron-görme yeri" (tiyatro), iki farklı sahanın kendi özelliklerine göre muhteva farkı kazansa da, etimolojik bakımdan yakın anlam taşırlar ve "belli bir eşya düzeninin dışına çıkıp hadiseleri dışarıdan seyretmek" kasdına bitişik kullanılırlar.(1) Teori ve tiyatronun saha farkı şurada görülebilir ki, teoride "seyreden" bizzat yazarın kendisiyken; tiyatroda (kürsü sahnesinde) "seyredilen" kişidir yazar. Daha doğrusu, yazar hem "seyreder", hem de rolünü ne derece yaptığına dönük olarak inceden inceye "seyredilir".

Canlı sözü (sesi) görüntüye hapseden yazı ve matbaa ortamında, ölü harflerin gerisine çekilip canlı varoluşunu gizleyen yazar, kürsüde gözlerine tutulan tecessüs ışığından tedirgin olur ve bocalayabilir. "Kompozisyon" kanunlarına değil, "drama" ve "retorik" kanunlarına göre ikna etmelidir muhatabını. Bu kanunların gereğiyse, etki yüzdesine muvafık tarzda şu üç "dramatik" alanın hakkını vermesidir diyor kimi uzmanlar: Amerikalı "sözsüz iletişim" uzmanı Ken Cooper`e kulak verirsek, bu alanlar ve etki yüzdeleri, "vücut % 60, ses % 30, kelimeler % 10"dur.(2)

Yazardan beklenen, tipografik-(basılı) kültürün epistemolojisine dayanması, fakat bundan daha da önemlisi, sözlü kültür ve ifade epistemolojisinin farklı mahiyet belirten gereklerine ve retorik tekniklerine "vücut, dil ve ses"ini -samimiyetsizlik etmeden- uydurabilmesidir sanırız. "Beceriksiz" yazarın tam tersine; bu uyumu ziyadesiyle sağlamış çok iyi bir "hatip" olduğu hâlde, yazısı kifâyetsiz olan da çoktur. Yazamayan "hatip"lerden beklenense, belki hakikati biraz daha soğutup tahlilci olabilmeyi ve zihinlerini disipline edebilmeyi başarmaktır. Yalnız, bu melekenin de bir kabiliyet gereği oluşu ve ancak bir noktaya kadar geliştirilebileceğini eklemek gerek. Meselenin özü, yazarlık da, hatiplik de, iki farklı alan ve birinde başarılı olan diğerinde de aynı başarıyı gösterir diye birşey yok.

Tabiî ki yazardan beklenen sözkonusu "vücut, ses, söz" uyumu, ideolojiden çok kozmetiğin itibar gördüğü bir dünyada, "televizyon-fikirsiz medya"nın -Neil Postman`ın deyimi yerindeyse- "üst-ideoloji"si olan "eğlence ve şov" karakterine ayak uydurup şovmenlik yapmak demek değildir. Yalnızca, hakikate ve haysiyete kıymadan, üzerinde olduğu işin hakkını verebilmek.

Bize dönük bir örnek olarak; "toplumun genel fikir çerçevesine Büyük Doğu`yu oturtmak" şeklindeki öncelikli şiarın hayata geçirilişi, "kitapsız" yaşamak veya "kitaplarda" yaşamakla değil, "kitaplarla" yaşamayı öğrendikçe gerçeklik kazanabilir. Okuyanı, az okuyanı, hiç okumayanıyla topluma belli bir formasyon kazandırmak, "fikirlerden ziyade şahıslara inanmaya meyilli" kitleye öncülüğünü tasdik ettirmek, tabiî olarak, eti-kemiğiyle "canlı" ve "görünür" insanların harcıdır. İşin niteliğine ve kişinin rolüne göre durum değişse de, ölü harfler gerisinde yaşayan "hayalet" insanlar değil, -cephenin önünde veya arkasında bulunmaları hiç farketmez- örnek vasfıyla toplum önünde ve kendi çevresinde temayüz etmiş insanlar taşıyacaktır bayrağı. İşini kaybetmek korkusuyla "işe gitmemek" değil, "iş içinde eğitim" şiarlaştırılacaktır. İBDA Mimarı`nın altını çizdiği şu hususlar kulağa küpe:

"... eğer insan gerçekten bir hakikati yakalayabilecek olursa, bunu kendi günlük hayatına ve başkalarıyla olan davranışlarına tatbik etmesi gerekir; işte o zaman yaşayan bir hakikat olur.

... Gandi terbiyecilere, «Hintli talebelerin burunları her zaman kitabta olmamalıdır. Günlük hayatın dayandığı pratik hünerleri de öğrenmeleri gerekir» diyordu."(3)

Matbaanın ruha sindirdiği bir tesir de, geçmişte, "yaşanan" bir hadise olarak algılanan kelimenin -ki İbranice`de "dabar", hem "kelime" hem de "hadise" demektir-, matbaa kültürü sonrası kağıt sathında kaskatı bir şekil hüviyetiyle algılanmasıdır. Ve bu görünür şekil vasfıyla, insan muhayyilesinde "kelime"nin hayatın akışı dışında varolan içine kapanık bir tamlık ve bütünlük belirttiği yanılsamasını doğurmasıdır.(4) Ki bu mesele, daha önce sözünü ettiğimiz "tipik" metin kültürünün esrarlı bir hususiyetidir; yani "eserin bir diğer tesiri"... Oysa, hem "hayat", hem de dilin ifadesine âlet olduğu "ruh", sırrî bir mahiyet taşır. Bu mahiyetse, şeklin donuk ve görünür sınırlarına sığmaz; ancak belli söz formlarına (özellikle şiire) bir esintisi yansır.

"Saf sözlü" kültürde insanlar, hayatın sırrî karakterini hissettirici ifade biçimleri bulmakta güçlük çekmiyorlardı pek. Sırrın ve sırrı dokuyan gergef değerindeki şiirin, -tipografik "nesir-düzyazı" yaygınlaşıp şiire halef olunca- toplum hayatındaki yönlendiriciliğini kaybetmesi akabinde, ruhu yeniden ihyâ edici ifade şekilleri bulması gereken bizlere bir borç düşüyor: "Aksiyonda açık" olurken, fikirde "sırra açık müphem"liği yaşatmak ve galiba bu tarz nesrin yerleştirdiği bir ifade alışkanlığı olan "olur olmaz dır, tır kullanarak" sırrı boğmamak!..

Ne retorik uzmanı Eski Yunan sofistleri rolüyle, sırra hürmetsizlik içinde, hakikati incitme pahasına, kuruluğu ve kesinliği nisbetinde oynak mantık metodlarına boğulup "ille de ikna edeceğiz" diye yırtınmak; ne de "koyver gitsin!" ucuzculuğuyla, üzerinde olduğu işin hakkını vermekten kaçınarak muhataba ve temsilcisi olduğu fikre saygısızlık etmek!.. Aslolan "muvazene-denge"yi tutturmak ki, bu prensibe riayet sağlandıktan sonra, söz ve yazı teknolojilerindeki ifade vasfı netleşeceği gibi, "Başyücelik" toplumunun kazanacağı ve taleb edeceği formasyon da şu olur:

"Sözümün akışını bozup güzel cümleler aramaktansa, güzel cümleleri bozup sözümün akışına uydurmayı daha doğru bulurum. Biz, sözün ardından koşmamalıyız; söz bizim ardımızdan koşmalı ve işe yaramalı. Söylediğimiz şeyler, sözlerimizi almalı ve dinleyenin kafasını öyle doldurmalı ki, artık kelimeleri hatırlayamasın. İster kâğıt üstünde olsun, ister ağızdan; benim sevdiğim konuşma, düpedüz içten gelen, lezzetli, şiirli, sıkı ve kısa kesen bir konuşmadır. Güç olsun, zararı yok; süsten, özentiden kaçsın, düzensiz, gelişi güzel ve korkmadan yürüsün. Dinleyen, her yediği lokmayı tadarak yesin."(5)

"Söz kalbten gelince kalbe tesir eder" hakikati ışığında, dikkat: Kalb, tüm vücut organlarına; dile de, beyne de ve diğerlerine de kan ve bu vesileyle can veren "mihrak organ" değil mi? Hani biraz önce "dramatik" etki yüzdelerini sıraladağımız "vücut, ses ve söz" organlarına? İBDA Mimarı`nın işaret ettiği gibi aslında:

"Kalbin zengin olduğu çağda, dudaklar pintilik etmez."(6)

Kalbin kıyamda olduğu bir iletişimde, sunî dışyüz tertipleri önemsizleşir ve "aşk, hataları örter" hikmetinden bir ışık hâlinde; kalıp-perestlikten ve fer`î kifâyetsizliğe takılıp mânâyı ihmal etmekten âzad edilir insanlık!..

Bugün birçok şey gibi; kitap nedir, hitap nedir, mücerret fikir nedir, müşahhas mesaj nedir, tüm bunlar gereğince anlaşılamadığından ve belki de hakikatin derinliklerini araştırmaya mesafeli bir toplum olduğumuzdan, -kendi eksikliklerimizi de bir taraftan ikmâl ederek- uyarmak bize düşüyor yine. Mesele şu:

"Konuşma" yapılacak bir programda -konferans, panel vs-, iyi bir akademisyen oldukları kadar, aynı zamanda iyi bir hatip de olan insanları dinleyebilmeniz pekâla mümkün. Fakat bunun yanında; belki mizaç, belki de "hitabet" eğitimi almadıklarından dolayı, iyi bir akademisyen -yazar- olmalarına rağmen, hitabeti daha zayıf insanların çıktığı da olur karşınıza. Bir diğer durumda ayrıca; size olan saygılarından ve sizi yanıltmamaya olan titizliklerinden ötürü, daha ziyade önlerindeki metni "okumaları" sebebiyle konuşması çekilmez hâle gelebilen hatipler de bulunabilir. Halbuki; her mevzuun kendi esas, usûl ve kaideleri varolduğundan, hitabet formuna oldukça yabancıdır bu kişilerin tarzları.

Herşeyden önce bir kitap metni, ağızdan çıkan "ses" olarak bildik bir söz değildir artık. Kitapta hapsedilmiş ve yeni formuna göre düzenlenmiş söz yapısı hâlinde "metin"; tek başınıza bir yere çekilmenizi ve kendisini tarta tarta, hazmede hazmede okumanızı bekler sizden. Bildik "sesli" söz, ne kadar "içtimaîleştiren" bir hadiseyse; yazılı veya basılı metin de o kadar "ferdîleştiren" bir davranışa karşılık gelir diyebiliriz. Bir "konuşma"yı dinlemeye gelenler meselâ; önündeki kağıdı okuyan bir insanı değil, gözlerine baka baka konuşan kanlı-canlı ve üstelik heyecanlı bir hatip görmek ister. Yalnızlaştırılmaya tepki gösterir ve topluluk hissiyatına katılmak ister. Öyle ya; mesele bir metnin okunmasıysa, kendi evinde onun en âlasını yapabilir kişi.

O halde, "konuşma" yaparken veya dinlerken nelere dikkat etmeli?

Öncelikle, "konuşacak" yazara düşen vazife; fikrî tahlilleri, kategorik tecrit ve mukayeseleri bilhassa yazı ve kitaplarına havâle etmek; konuşmasında bunun yerine, -hakikate de kıymaksızın- kitlenin daha iyi hazmedebileceği türden "ortak hafıza" değeri taşıyan deyişlere, atasözlerine, misallendirmelere ve -dozunda- nüktelere başvurmak... Yani; az okuyan yahut hiç okumayan insanların da az çok kavrayabileceği hakikat formlarını temin ederek, kağıda bakma gereği hissetmeden bunları dinleyicisine aktarabilmek... Kısacası; girdiği yeni ortamın -"sözlü kültür"- gereklerine uyum sağlayabilmek... Konuşmasına önceden hazırlanacaksa -ki hazırlanmalıdır-, konuşma metnini bir "kitap metni" mantığı ve sözdizimiyle değil, akıcı bir "konuşma üslûbu" formatında yazmalı ve prova etmeli yazar. Konuşma, "konuşur gibi" olmalı velhâsıl...

Dinleyiciye düşen vazifeyse; konuşmacıdan, boş ve sığ da olsa "hoş" konuşmasını beklememek... Hatip, meramını güçlükle de ifade etse, söylediklerinde kalbten gelen "derde devâ" bir keyfiyet olup olmadığına dikkat kesilmek... Diğer bir deyişle, "şov" yapamıyor diye, belki çok değerli verimlere imza atmış o yazarın -veya şahsiyetin- üzerine insafsızca bir çizgi çekmemek... Herkes gibi o da, daha iyi yaptıklarının yanında, henüz iyi yapamadığı işleri de yeni yeni öğreniyordur belki; hatta ve hatta, şayet hitabet istidadı yoksa, hiç öğrenememesi de mümkün değil midir?.. Yeter ki bu bahiste, parsayı çoğu zaman olduğu gibi "şovmen"ler götürmesin; ve fikrin, sanatın, ilmin, mücadelenin, emeğin hakiki mustarib ve kahramanlarına hakları teslim edilsin!..

• Hazret-i Ali`nin buyurduğudur, ölçümüz:

"Hakikati, söyleyene bakarak öğrenme; hakikati öğren, söyleyeni de öğrenirsin!.."(7)

 

Kaynaklar:

1) Selim Gürsel Avcı, "Yunanlılar-ll", Akademya, Sayı: 6, Nisan 1997, s. 49

2) Ken Cooper, Sözsüz İletişim, (Çev: Tunç Yalkı), İlgi Yay., İstanbul 1989, s. 21

3) Salih Mirzabeyoğlu, Damlaya Damlaya /-Yılanlı Kuyudan Notlar-, İBDA Yay., 2 Basım, İstanbul 1997, s. 167

4) Walter J. Ong, Sözlü ve Yazılı Kültür / `Sözün Teknolojileşmesi`, (Çev: Sema Postacıoğlu Banon), Metis Yay., İstanbul 1995, s. 47, 156, 157

5) Salih Mirzabeyoğlu, Marifetname /-Süzgeç ve Şekil-, İBDA Yay., İstanbul 1986, s. 135

6) A.g.e. s. 137

7) NFK, İlim Beldesinin Kapısı Hazret-i Ali, BD Yay., 5 Basım, İstanbul 1987, s. 23

 

 

V

Aktüel İletişimin Karakter ve İmkânları

GÖRÜNTÜLÜ (= TELEVİZÜEL) İFADE VE DRAMATİZM

 

 

Geçmiş, Gelecek, Hattâ Hâl; Şimdi Hepsi Bir Hayâl!

 

Geçtiğimiz günlerde ölen İspanyol kökenli edebiyatçı Elias Canetti`nin ağzından, insanlığın hiç de yabancısı olmadığı ve bundan sonra da olamayacağı bir ıstırabın kelimeleri dökülüyor:

"İnsanlar arasında ciddi mesafe var, kimse kimseye gerçekten ulaşamıyor. Kelimelerin durumu, karşılıklı yuvarlanıp birbirine çarpan bilardo toplarına benzetilebilir. Hemen hemen hiçbir zaman gerçek anlamları anlaşılamıyor."

Büyük Rus yönetmen Andrey Tarkowski`nin "Mühürlenmiş Zaman" isimli eserinde yeralan bir izleyici mektubuysa, iletişimsizlik duvarlarının ördüğü karanlık tünelden bir çıkış noktası yahut bir ışık imkânı olarak, "duygu ve görüntülerin dili"ni müjdeliyor:

"Günlük konuşmada kaç kelime kullanıyoruz ki? Yüz, ikiyüz, üçyüz? Duygularımız kelimelere bürünür; kelimelerle acıyı, sevinci, iç dünyamızda olup bitenleri dile getiririz. Daha doğrusu aslında dile getirilemez şeyleri kelimelere aktarmaya kalkışırız. Romeo, Julia`ya harikulâde sözler söylemişti, son derece parlak ve güçlü. Ama bu sözler yüreğinden taşan duyguların acaba yarısını bile ifâde edebiliyorlar mıydı? Bütün nefesini kesen ve Julia`ya aşktan başka birşey düşündürtmeyen şeyleri...

Aslında anlaşmanın bir başka şekli ve dili daha vardır: Duygular ve görüntüler. Böyle bir bağla ayrılıklar gideriliyor, sınırlar yıkılıyor. İstek, duygu ve taşkınlıklar, bugüne kadar aynanın her iki tarafında duran, kapının önünde ve arkasında duran insanların arasındaki engelleri temizliyor... Beyazperdenin çerçevesi genişliyor, önümüzde bugüne kadar bize kapalı olan ama şimdi yeni bir gerçekliğe dönüşen bir dünya seriliyor... Aslında bütün bunlar sadece küçük Aleksey`in aracılığıyla olmuyor: Tarkowski`nin kendisi doğrudan perdenin ÖTE YANINDA oturan seyirciye yöneliyor. Artık ölüm yok ama ölümsüzlük var. Zaman tek ve yok edilemez bir birim. Tıpkı şiirde denildiği gibi: Tek bir masa, atalar ve torunlar için!.."(1)

Üç buutlu bir film yaşar ve seyreder gibi; zamanın üç buudundan "geçmiş" geçmişliğiyle, "gelecek" gelmemişliğiyle, "hâl" ise dile getirilmek istendiği ânda geçmişe karışıyor oluşuyla YOK ve hayat kasdıyla zaman, TEK ÂNDA!.. Geçmiş ve gelecek, bir "farzediş" ve HAYAL...

Ne geçmiş, ne gelecek, ne de belirttiğimiz minvâlde hâl; ya bunların gayet iyi bildiğimiz varlığı nerede? Zamanüstü olan ruhumuzla kâim zamandışı "ben şuuru"muzda ve hafızamızda mevcut ki; böylelikle, değişen eşya ve insanlık kadrosuna rağmen biz varoldukça varolan âlem; "ben şuuru"nda duygu, düşünce ve iradî faaliyetlerimize mevzu olur. Hafızada "farzediş" ve hayaller... Ruhumuz; ve "zevken idrak" olarak kategorileştirilemez bir hüviyet belirten iman, ASIL!..

İnsanlığın kolektif hafızasından devşirdikleriyle âlemde kendini bulan fert, ruhunun süzgecinden geçirerek kendi rengini verdiği verimleriyle-ifadeleriyle de bu hafızadaki yerini alır. Beş hasse yoluyla hissettiklerimize bağlı hayallerimizle bu âlemdeyken, ruhumuzla bu âlemin ötesinde bir "vatan"a mensubuz. Fâni dünyada tutulduğumuz hayat ve varlık cezbesi bundan!..

 

Hayâl Perdesinde, Küllî Âhenk Peşinde Bir Temsil

 

Fâni hayallerimiz, ruhumuza kendini empoze eden varlığın "temsil" perdesi... Yahut, varlığı hayal perdesinde temsil... Madem kendini dayatıyor, âlem dışımızda da var; su akar, ateş yakar... Muradımız, âlemin benliğimizdeki yankısında!.. Temsilinde!..

Tek ânlık bir hayat ki, "atalar ve torunlar için" ortak bir kadro... Ruhumuz ve mânâmızla ötelerde; hayal ve suretlerimizle bu âlemde... Daha doğrusu, ne orada, ne burada; geçici misafirlik icabı, bir berzahtayız!..

Anlaşmak mı? İnsanlığın mânâ ve hafızada paylaştıkları sayesinde!..

Ruhun ruhla sezilişi seyrinde, mânâ mânâyla, sûret sûretle, hayal hayalle bilinmekte, ifâde edilmekte, anlatılmakta ve anlaşılmakta... Yalnız, bu berzahta her mânâ; anlatılır ve anlaşılırken, sûrete bürünmekte ve büründürülmekte!..

Duygu ve görüntülerin diliyle anlaşmaya gelince...

Duygularımız ve sezgilerimiz; bilgilerimizin ilk eşiği ki, durmak bilmeksizin akan hayatı, dur durak tanımayan ânlık sezgilerimizle yakalamaya çalışırız. Kavram plânında terkibî hüküm belirten düşüncelerimize ise, sanki hayatın kesiksiz akışından kopucu bir "tecrid" tavrıyla, sezgilerimizi belli bir noktada toplayıp aklımızda dondurarak ve bu duygu verilerini "aklî unsur"la genelleştirerek varırız.

Hayatla en sıcak ve doğrudan temasımız, duygularımızla!.. Aklî bilgilerimizdeyse, kendimizin dışındaymışcasına bir "soğuk"luk, "duygusuz"luk ve ölçüp biçme tavrı sözkonusu. "Görüntülerin dili"nden kasıtsa, en geniş plânda hayatın temsili rolünü üstlenen akıcı "imaj ve sûretler"in dramatik-tiyatrovârî dili ki; tiyatro, sinema ve TV gibi sanat ve araçlarda tecellî zemini bulur. Burada problem, hayatı ve gâyesini temsilde, hakikate ve varlık gâyesine uygun bir yol ve yöntem bulunup bulunmadığında düğümlenmekte!..

İnsan, estetik ve diyalektik süreçte, varlık bütünlüğünü yaşatma ve korumanın ölüm sınırında kavgasını verir. Gündelik itiş-kakışlardan, alışkanlıkların uyuşturucu tesirinden ve otomatlaşmış bir deveranın göze görünmez hızından ötürü pek farkedilmeyebilir, mânâlandırılamayabilirse de; hep böylesi bir "ölümcül" tehditle boğuşarak geçer insan ömrü. Dünya; maddesi, ölümlülüğü, sınırlılığı ve çokluğuyla, insanın mânâsını, ölümsüzlük ve varlık iştiyâkını, hürriyetinin sınırsızlık edâsını ve birliğini tehdit eder. İnsanoğlu, bu kesiksiz çatışmada, mânâsıyla maddeye tasarruf edip "kendini tanıdığı" bir nesne yapmaya; mânâsına ve bunun yaşatıcısı bedenine yönelik her ölümcül ve bozucu tesire, ahlakî idealini ve organizmasını kaim kılıcı iradî faaliyetleriyle karşı koymaya; ruhunun sınırsızlık ve "mutlak"ı arayış iştiyâkına dayatılan sınırlılığı, bütüne sıçrama taşı kılmaya ve dünyadaki çokluğu mânâ bütünlüğünün unsuru yapıp, parçalarda kendini hâkim göreceği bir "küllî âhenk" duygusu yakalamaya çalışır.

Dikkatle bakıldığında, bir yönden insan faaliyetlerinin kökeninde, ister duygu, düşünce ve iradî faaliyetler nev`inden olsun, ve sanat, hikemiyat -ve felsefe- ve ahlâk sahalarında temayüz etsin, isterse topluca DİN bütünlük ve idealinde hakikati topluca kuşanma çapına erilsin, hemen daima, sözünü ettiğimiz "küllî âhenk"i yakalama zevki, arama şevki ve kaybetme ıstırabı yattığı görülebilir.

"Küllî âhenk", estetik plânında sanat sahasında; diyalektik ve mantık plânında hikemiyat -ve felsefe- sahasında; pratik-amel-aksiyon plânında ahlâk sahasında arayış ve değerlendirmelere mevzu olurken; hepsinin birden hakikatini kuşatıcı ve buldurucu kapsam ve derinlikte, DİN bütünlüğünde tutarsızlıklarından kurtulur ve ona nisbetle kıymet belirtir. Ölçüyle sabittir ki, "Allah indinde din, İSLAM`dır!"

Artık farkediliyor ki, insan, âlemin parçalarında önce dağılır ve kendine yabancılaşır, sonra bunları mânâ bütünlüğünde eritip kendisiyle "tanıştırıcı" bir muvazene kurmaya çalışır. Bu çabasında "küllî âhenk" duygusunu yakalayamaz ve parçalar içinde savrulursa, ortaya çıkacak olan, günümüz fert ve toplumlarındaki buhran manzarası!.. Ve yine; içli-dışlı, binbir başlı "iletişimsizlik" heyûlâsı...

 

TV: Bir Garip Vampir

 

Hayatı "duygu ve görüntülerin dili" aracılığıyla hayal perdesinde temsilin belli başlı üç perdesi, sahnesi var. Tiyatro, sinema ve TV... Bunlardan en "popüler" ve sanatkâranelikten bayağılığa uzanan bir yelpazede bulunanıysa, ulaştığı ve dönüştürdüğü insan kalabalık ve toplumlarına muazzam tesiriyle öne çıkan televizyon... Bu yazımızda, "beyaz cam", "beyaz perde", "tiyatro sahnesi" ve "hayal perdesinde temsil" arası irtibatlarla, uçsuz bucaksız mevzuumuzun kapsamına kaba hatlarıyla "mütevazi" bir giriş yapmayı deneyeceğiz. Dileğimiz, müteakip çalışmalarımızda doğruları tafsil, eksikleri tekmil ve yanlışları tashih edebilmek... Bu gözle değerlendirilmeyi bekleyerek, dönüyoruz televizyona.

Beyaz cam!.. Estetik ve "sahte estetik" taraflarıyla; fakat, korkunç tesiriyle, onun bugünkü dünyada girmediği delik, damgasını vurmadığı toplum kalmadı demek, herhalde mübalağalı olmaz.

Ferdî ve içtimaî "ahlâk" ve dünya görüşünün, sayısız tür ve miktarda içtimaî ilişki temelinde kıvamını bulması gibi, televizyon da, benzer ilişki biçimlerini ekranında sahneleyerek; üstelik, idealleştirmenin, "mitleştirmenin", buyurmanın, abartmanın, duyguları kışkırtmanın, görüşleri motive ve manipüle etmenin, inceltilmiş propagandanın, seçilmiş görüntü ve seslerden oluşmuş kurguların binbir plânlı metoduyla; sosyal alışkanlıkları, kültürel yapıyı, hayat tarzlarını, eşya ve hadiseleri algılayış tarzlarını, duygu ve düşünce biçimlerini, davranış kalıplarını, tavırları, tutumları, anlayışları, kararları, zevkleri, "ahlakî" değerleri, içtimaî münasebetlerin karakterini, ihtiyaçlarımızın keyfiyet ve kemmiyetini, "örf ve âdetleri", aile içi ilişkileri ve daha sayısız alanı biçimlendirdi, eskitti, yeniledi, dönüştürdü ve manipüle etti. Hem de, Amerikalı iletişimbilimci Neil Postman`ın "Televizyon: Öldüren Eğlence" isimli kitabında altını çizdiği gibi; neredeyse hiçbir ciddi mukavemet görmeksizin:

"Bir kültüre alfabeyi sokarsanız o kültürün bilme alışkanlıklarını, içtimaî ilişkilerini, topluluk, tarih ve dinle ilgili nosyonlarını değiştirirsiniz. Bir kültüre taşınabilir türde matbaayı sokarsanız gene aynı neticeyi elde edersiniz. Görüntülerin ışık hızıyla iletilmesini sağlarsanız bir kültür devrimi yaparsınız. Tek bir oya gerek duymadan. Polemiksiz. Gerilla direnişiyle karşılaşmadan."

Korku filmlerinin vazgeçilmez temalarından biri de, kendisine hayranlık duyan gençleri ağına düşürerek, kanlarını içip beslenen ve kanını emdiği "saf" gençleri de vampirleştirerek "ebedîleştiren"(!) vampir hikayeleridir. Teknoloji çağında olmazsa olmaz bir medeniyet gereği ve nimeti halinde evlerin baş köşesine buyur edilen televizyon, bugünkü kullanımıyla hiç şüphesiz, iyi niyetlerini suistimal ettiği ev sahiplerinin kanıyla beslenirken; bunun karşılığında, susta maymunlar misâli büyülenmişcesine emrine âmade kıldığı ev sahiplerine, türlü kâseler içinde necis kurban kanları ikram ederek teşekkür(!) etmesini de bilen "evcil" bir vampir hükmünü fazlasıyla hakediyor. Sunduğu harika imkânlar açısından zâtıyla değil de, bu imkânların kötüye kullanımıyla canavarlaştırılan bu esrarlı "beyaz cam", sapkın yahut saptırılmış değerlerden mürekkep necis kanın fertle toplum arası sirkülasyonunu temin eden bir devr-i dâim makinası hüviyetine sokuldu. Başyücelik televizyonundan "hakka aykırı tek bir nefes bile" çıkmayacağına dair İBDA Mimarı`nın işareti doğrultusunda; televizyonun bugün ifâde ettiği muhtevayı; verdiği mesaj yanında, mesajı biçimlendirmede "gramer ve sözdizimi" itibarıyla başvurduğu ölçü ve teknikleri; mesaj taşıyıcılığının mahiyetiyle muhataba nüfûz yollarını ve hedef kitledeki etkilerini bilmek durumundayız. Böylelikle, "toplumun genel fikir çerçevesine Büyük Doğu`yu oturtma" mücadelesini tahkim yönünde, İslâm İnkılâbı`nın dönüştüreceği insanımıza kazandırılmak istenen duygu, düşünce ve davranış alışkanlıklarını TV`nin eşsiz iletişim potansiyeliyle sirayet ettirebilmenin metodunu, usulünü, uslûbunu kavrayıp uygulamak zorundayız. Televizyonu hangi gayeyle motive edeceğimize, yönlendireceğimize de dikkat çekmek üzere; İBDA Mimarı`nın ıstırabı:

"Vatanımı, baştanbaşa dünyaya numune teşkil edecek ve yaşanmaya değer hayata dair bir kültür ve sanat vasatına misâl olacak bir mânâda görmek, hiçolmazsa şu görmek istediğimi gördürmenin vasatına şahit olmak isterken, kaskatı gerçekler hayalimdeki tavus kuşunun tüylerini yoluyor..."(2)

Neyi yapıp neyi yapamadığımızın ibret payını alabilmemiz dileğiyle; ilgili bir bahis olarak geçeceğimiz "bakma" ve "görme" farkı: Görmek ve gördürmek... Öküzün trene baktığı gibi, deriz de; öküzün treni gördüğü gibi, demeyiz. Çünkü "görmek", bakmak gibi insiyâkî bir fiil olmayıp, şuurlu bir süreçte sözkonusu olabilir. Şuurlu bir fiil olarak görmek tanımayı, tanımak bilmeyi, bilmekse bilgili olmayı, bilgi ise tecrübe dışı ve tecrübe öncesi bir kazanımı bulunmayı gerektirir ki; neticede görünen nesne, ruh yuvamızda mevcut olanın görünüşe çıkarak tezahürüne ve oluşta tesbitine vesile olan!.. "Bilinen ve bulunan aranır" hakikati, insanın baktığı yerde ancak inandığını ve görmek istediğini buluşunu açıklarken, inançların değişmesi de bir hakikat... Zevken idrak hâlinde iman, kategorileştirilemez bir asıl; ve imanın şuna veya buna bağlanması, herhalde izafî bir seçim... "İnsanî olana açık" ve "hakikatin de geçerliliğini sağlayan" ahlâkî bir varlık olarak insanla böylesi bir zeminde buluşan "diğerleri"!.. O halde, kendi gördüğümüzü başkalarına da gördürmenin estetiğini yakalamak, kendimizde olmayanı başkasına veremeyeceğimize göre bunun "şahsiyetli" ifâde biçimini bulmak ve bahis mevzuumuz televizyon gibi etkin bir sahnenin işaret dili aracılığıyla, ortak bir dâvânın rüyasını yaşamak, görmek ve gördürmek!.. Mükellefiyetimiz...

 

Tâbirsiz Rüya, Tâbirsiz Dünya, Tâbirsiz TV

 

Televizyonda görme ve gördürmeye geçmeden, televizyon kelimesini terkib eden iki ayrı kelimenin İngilizcedeki karşılıklarına bakalım:

"Tele: Uzaktan...

Vision: Görme (gücü); görüş; önsezi; hayal, kuruntu; evham..."

Görüleceği üzere, televizyon dediğimiz, "uzaktan görüş" ve "uzaktan hayal" tabirlerinin kıvrıldığı bir değerlendirme düzleminde ele alınmak durumunda...

Evet, görmek ve hayal... Kabaca bir bakışla, dünyada "gerçekten-baş gözüyle" görülenle, "hayalini" gördüğümüzü tasnif tarzımız şöyle:

Görmenin bir hasse verisi olarak gözümüze çarpan yahut baş gözümüzün dahli dışında rüyada yaşadığımız iki ayrı yönü... Birinde, sağlamken illüzyon ve hastayken halüsinasyon tehlikesi bulunsa bile, uykuda olmayışımızın verdiği nefs emniyetiyle, gözümüzün gördüğü nesnenin gerçekliğine ve kavrayışımızın sıhhatine güvenimiz tam... Öbüründeyse, gerçekliğini rüyalarda apaçık hissederken, baş gözümüzün müşahede çerçevesine girmediği ve bu çerçevenin davet ettiği gerçeklik ve mânâ zemininde izaha kavuşturulamadığı için, TABİR şartını öne süreriz. Her ikisinde de, ruhumuza kendini empoze etmesi yönünden bir varlık ve gerçeklik tesbitinde buluşmakla beraber; anlam ve hakikati, nisbet ve mahiyeti itibarıyla bir farklılaşma ve kritik zarureti hâsıl olmakta... Oysa birazdan üzerinde duracağımız gibi, "gerçek" hayatta gördüğümüz nesnelere ait görüntülerin, imaj ve sûretlerin; herkes önünde âşikâr olmalarına karşılık, bin türlü bakış, değerlendirme ve anlamlandırmaya mevzu olmaları, TABİR şartının sadece rüyalara has olmadığını farkettirmekte!.. Diyeceğimiz o ki, galiba her şekil hayalle, her mânâlandırma ise tâbirle alâkalı!.. Mutlak Varlık, ötelerin ötesinde... O sandığımız her şey O`na perde... "Mutlak tevhid mümkün değildir" hakikatinin ışığında, biz yokluğa bulanmış âciz ve izafî varlıkların haddine mi düşmüş mutlak müşahede?..

"Gerçek" hayatta müşahede edilenlerle beraber, televizyonda gördüklerimiz de; ister "gerçek" hadiselerin canlı veya banttan nakli sözkonusu olsun, isterse kurgu ve fantezi plânında hadiseler dramatize edilerek "kurgu" gerçeğe büründürülsün, "rüyada görülenlere benzer" hayalî varlıklarla karşı karşıya bulunduğumuzu ve bunların tâbir edilmeyi beklediğini fısıldayan bir rüya âlemine ait!..

Günümüz insanının en büyük felaketi ise; gerek "gerçek" hayatta karşılaştıklarının, gerekse başta TV olmak üzere, sayısız sahnede sergilenerek maruz bırakıldığı sonsuz veri sağanağı altında figüran rolüyle katılıp yaşaması istenen rüya âlemlerinin, dünya -veya hülyâ- tablolarının tabirini hakikatince yapamaması; toplumlara, kitle iletişim araçlarına hâkim olanların çıkarlarına ters düşmemesi için buna izin verilmemesi ve eline SAHTE TABİRNAMELER tutuşturulması vakıasıdır sanırız. Tâbir, olması gerektiği biçimde yapılamayınca, gördüğü ve gösterilen rüyaları nefsinde yaşatan şaşkın insan, nasıl farketsin rüyalardaki riyayı, iki yüzlülüğü, ardniyeti, mânâ kalpazanlığını ve olduğuyla göründüğü başka başka "gösteriş" sahtekârlığını?.. Nasıl ayıklasın doğruları, yanlışlar kumkumasından?..

 

Tâbirnamesini Arayan Rüya

 

Şimdi, gazetenin birinde yayınlanmış bir köşe yazısında dikkatimizi çeken şu paragrafı birlikte okuyalım:

"Graham Greene, ölmeden önce, yıllardır, kırk yıldır beraber yaşadığı Yvonne Cloetta`ya bir dosya teslim eder. «Kendime ait bir dünya» adını verdiği ve yirmi beş yıl boyunca gördüğü düşleri kayıt ettiği bir kitaptır bu. Bayan Cloetta`ya dosyayı verdikten ve yayımlanmasını istedikten birkaç gün sonra ölür Graham Greene. Kitap 1992`de yayımlanır. Enfes bir düş kitabıdır bu. Hususî ve şahsî olanı, gizli ve ferdî olanı, düşlerin ve yazının gücüyle âlemşümûl olanla buluşturur Greene."

Ünlü film yönetmeni Buñuel`in "Son Nefesim" adlı kitabında yeralan şu sözleri ne kadar çarpıcı:

"Yirmi yıl ömrün kaldı ne istersin diye sorsalar, günde iki saat çalışıp yirmi iki saat düş görmeyi seçerdim. Sonradan hatırlayacağım düşler. Düşleri karabasan hâlinde bile severim, zaten çoğu zaman karabasandır gördüklerim. (...) Uyurken akıl kendini dış dünyadan korur; gürültüye, kokulara, ışığa o kadar duyarlı değilizdir uyurken."

Gereğince tâbir ve tevil edemesek dahi, niçin böylesine severiz rüyalarımızı; esrar ve cazibeleri nereden gelir onların?.. Bunun başlıca sebeplerinden biri, belli ki rüyalarımızın tamamen kendimize ait bulunuşu, onlarda olanca sırrîliği ve hürriyet edâsıyla kendimize ait bir dünyayı farkedişimiz olmakta... Fakat gözümüz açıkken görüp yaşadıklarımız; bedenimiz ve aklımızın, esarete gelmez ruhumuzu dünya karanlıklarına ve sınırlılığa prangalama uğraşını farkettirir; bizim dışımızda, maddesi ve insanlarıyla dünyanın da bu esareti pekiştirici bir baskı ve dayatma içinde bulunduğunu ihtar eder bize. Dünya hayatında ve TV gibi sahte dünyalarda dayatılan ve takdim edilenlere duyduğumuz -şu veya bu derece- itimatsızlığımız da bundan!.. Gerçekte problemin özü, gündüz veya gece düşü farketmez, kendimiz olan mânâ aslına nisbetle tâbiri ve mânâmızın zaferini taçlandıran tevili -kelime anlamı itibarıyla, "ilk"e nisbet edebilmeyi bir nevî- başaramayışta yatan hazımsızlık ıstırabında yatıyor. Ruhî muvazeneyi temin edemeyiş!.. Uyurken, akışına kendimizi koyverdiğimiz hayaller, uyanıkken anlaşılmayı ve tâbiri dayatıyor. Aman vermiyor akıl!..

İnsanlığın uykuda oluşu ve ölünce uyanacağına dair Peygamber kelâmıyla, dünya hayatında görülenlerin de gece rüyada görülenler gibi tâbire muhtaç oluşuna temas eden ölçüler malûm... Gecesi ve gündüzüyle insanlığın olanca rüyasının tâbir, tefsir ve tevil ölçülerinin hakikati İslâm`da; ve âlemde her türlü belirişin -kelâmın- izâfe edileceği hakikat, Gaye İnsan-Ufuk Peygamber`de tecellî eden "Fert Hakikati"!.. Tevilin kelime mânâsı "ilk`e nisbet etmek ve aslına döndürmek"se şayet, şurası da açık ki; âlemler, "kelâm ve mânâ toplayıcılığı" vasfıyla "âlemlere rahmet" olarak gönderilen o mübarek insan için yaratıldı!..

Âlemlerin, âyet, alem, sembol oluşu ve her dem tâbir, tefsir ve tevil edilmeyi bekleyişi!..

Ve... Bir tâbirnâmedir Tilki Günlüğü!..

Rüyalarımız, yatağımızda pasif biçimde uzanıp uyurken bizlere esrarlı penceresini açan bir âlemden müşahede ettiğimiz görüntüler ki, bizzat oynadığımız yahut şâhit olduğumuz bir tiyatro oyununu andırır. Şuurumuzu teslim alan bu görüntülerin tiyatrodan farkı, bunun bir "oyun" olduğunu bilmeyip rolümüzü tüm benliğimizle yaşamamız mı acaba?.. Gündüz dalıp gittiğimiz hülyâlarda da, şuurumuzu belli belirsiz teslim alan bir görüntüler serîsi sözkonusu sanki...

"Rüya fabrikası", "hayal makinesi" benzeri ünvanlar yakıştırılan televizyonda görülen herşey; bir tiyatro oyunundaki -drama- zaman, mekan, karakterler, dekor, ses, müzik, ışık gibi unsurların dramatik akış içinde "sahnelenmesi" tesbitine eş, açıkça "kurgulanır" ve "sahnelenir"!.. Televizyonda sahnelenen hadise, varlık veya şahıs, istediği kadar "gerçek" hayattan alınmış olsun, netice daima dramatik bir ifâde biçiminin kesiksizmişcesine akışına dayanır. Basit bir tarifle, "hayatın taklitle yeniden üretimi" şeklinde nitelenen dramanın TV`deki tezahürleri; pasif halde önüne oturttuğu izleyicisini teslim almayı hedefleyerek, "beyaz cam" sahnesinde arz-ı endâm eden, "kurguya bürünmüş gerçek" ve "gerçeğe bürünmüş kurgu"nun CANLANDIRDIĞI aktörler, dekor ve aksiyon olmakta ki, etkisi yönünden başlıca özelliği, farkettirmeksizin BUYURUCULUĞU ve izleyicisinin hissiyatına sinişi!.. Bu bahse tekrar döneceğimizi uyararak; gerçek, hayal ve "oyun" çevresinde birkaç çizgi vermeye çalışalım.

 

"Farzedilen Oyun", Dile Gelen Hayat

 

Zamanın "hâl" buudunda hasselerimizle idrak ettiğimiz ve "katılımcı" yahut "müşâhit" rolüyle yaşadığımız hadiseler; tekrarlanamaz, geriye alınamaz ve "bilinemezden devşirilen" bilgi mevzuu olarak önceden "aynen" öngörülemez bir mahiyet arzeder. Varoluş sürecinde bilgilenme maceramızı, ânlık şimşek pırıltılarının yakalanamaz hızı seyrinde yaşar ve akarız. Şuurumuz, hadiseyi kuşatıp kavramak üzere zamanı durduruyormuşcasına bir aklî operasyonla akıştan koparken, ruhumuz kesintisiz sıçrayışıyla yepyeni bir hadisenin faili durumuna gelir.

Yaşananı dile getirmekse, hadisenin ânlık gerçeğinin gölgesi ve tezahürü bir "hayal" vasfına bürünür. Aynı zamanda ifâde olan hayal, yaşananı bir temsil-misâllendiriş ve farzediş değil midir? Farzediş veya "gibi yapmak" ise, sanki oyun!.. Sezgiyle ifâdenin aynılaşması bir yana; böylece hem sezilen ifâde edilir, hem de mevzuun kendine has ifâde araçları, işaret sistemi, semboller dünyası, velhasıl DİL vasıtasıyla muhataba sezdirilir.

Müessirin ifâdesi "eser", bu gözle "farzedilen oyun" nitelemesine sirayet ettiği gibi; muhtevanın ifâdesi form, şekil, biçim, sûret, imaj, tasvir, temsil benzeri kavramlar da yerinde aynı hizaya girer. "Farzedilen oyun", "temsil" ve tiyatro oyunu -drama- ilgisinin, sinema gibi dramatik bir ifâde ve enformasyon aracı olan televizyonun mahiyet ve fonksiyonuna ışık tuttuğunun altını çizerek, İBDA Mimarı`nın mevzuumuza ilişkin tesbitlerine dikkat çekelim:

"Bedî: «Aktör» derken, nereye geldik... Ama hep mevzuun içindeyiz... Tiyatro nedir?

Şair: Büyük Doğu Mimarı`nın dediği gibi, ön tarafı bir perdeyle açılır-kapanır bir «mik`ab-küp» içinde hayatı yakalamak... Kapana kıstırır gibi... Tiyatro budur!.. Aslında zamandan başka birşey olmayan hayatı, hangi mekân içinde akarsa aksın, onu bellibaşlı anlariyle üstüne böyle bir «mik`ab-ağ» atarak tutabiliriz!..

Bedî: Bakın şimdi aklıma ne geldi... Çocukların, hayal gücüyle, bir sandalyeye ters oturup kendilerini at veya otomobil üzerinde farzederek macera yaşamaları gibi, bir film setindeki hadiseler tertibinde de böyle çocukça birşey var... Oyun gibi... Konuşmalarımız boyunca görünecek olan bu eserin de bir «farzedilen oyun» tarafı var... Değil mi?

Şair: Haklısınız!.. Tiyatro misâli üzerinden devam edebiliriz!. 

Bedî: Büyük Doğu Mimarı ekliyor: Zaten her hadisenin üstünde, ressamın kurşun kalemiyle çizip sonradan sildiği bölüm çizgileri gibi, böyle görünmez mik`ab vardır... Onu görünür hâle getirmek, içindeki hadiseyi tutmaktır... Kemmiyet sürüsünden çıkarmak, silinmekten kurtarmak, süzmek, özleştirmek... İşte tiyatro, her vakit farkında olmadan giydirildiğimiz şeffaf mik`ab`ın bütün hayata külâh gibi geçmiş ve içtimâî müessese halinde billurlaşmış tâ kendisi... O, içinde hayatı öğüttüğü, ön tarafı açılır kapanır mik`abın esrarlı dört köşesiyle, açıkta, göz planında... RÜYA MADDEYE AKTARILMIŞCASINA!.."(3)

Tiyatro, sinema ve televizyon gibi dramatik ifade araçlarında da tecelli ve sirayet zemini bulacak dünya görüşümüzün, bu imkâna verdiği değeri Büyük Doğu Mimarı`ndan gösteren İBDA Mimarı`nın altını çizdiği bir bölümü biz de aşağıya alıyoruz:

"Tiyatro... Tekerlek, nasıl, bitmeyen mesafeler üzerinde sonsuz bir dönüşse, tiyatro da, durmayan zamanın mik`ab biçimi bir kavanoz içinde bütün madde ve hareket kadrosiyle dondurulması... İster derinliğine doğru insan, ister bu insanla beraber sığlığına doğru cemiyet davasında, gayeli ve gayesiz, fakat kelime ve hareketlerin mimarı her sanatkâra imparatorluk tacı tiyatrodadır. Hele yeni insanla beraber cemiyet yoğurucusu, fikirci ve aksiyoncu sanatkâr, o pınardan başka hiçbir kaynakta susuzluğunu gideremez... Tez`in lâf olmaktan çıkıp büyü olduğu yer, işte o esrarlı dört köşe..."(4)

 

TV Dramatizmi Niçin Çarpar?

 

"Drama"nın, "bir sosyal mühendislik aracı, hayatı değiştiren güçlü bir öğretici" olarak kullanımını savunur Bertolt Brecht. Ne yazık ki, bu araç, bugüne kadar hemen daima, eşkiyanın elinde, dürüstlere ışık sızdırmaz bir madde ve mânâ hapishânesi inşâ etme gayesinin dört dörtlük manipülasyon aracı olarak kullanıldı. Bugünün insanlık mayası dejenere edilmiş yığınları, belli ölçüde, zehirli ve rengârenk bir yılan dehşetengizliğiyle, büyülediği izleyicilerini sokan TV`lerin salgıladığı zehrin mahsülü sayılabilir, bir diğer faktör olarak. Şu bile iddia edilebiliyor ki, nüfûz ve dönüştürme gücü bakımından televizyon, kimi şaşaalı siyasî devrimlerden daha çok sarsmıştır insanlığı... Hatta, sözkonusu devrimlere yolaçan ve onları yaşatan ideoljilerin-psikolojilerin hiç de öngöremediği bir tarzda. Yine Neil Postman`dan takib edelim:

"Bugüne kadar öğrendiğimiz bütün bilgiler bizi, kapıları üstümüze kapandığı zaman bir hapishaneyi tanımaya ve ona karşı direnmeye göre ayarlamıştır. Sözgelimi Saharov`ların, Timmerman`ların ve Walesa`ların seslerine kayıtsız kalmamız düşünülemez bile. Milton, Bacon, Voltaire, Goethe ve Jefferson`un desteğiyle böylesi problemler karşısında silaha sarılırız. Peki ama, ya duyabileceğimiz hiçbir acı çığlığı yoksa? Bir eğlenceler denizine karşı kim silaha sarılmaya kalkışır? Ciddi konuşmalar kıkır kıkır gülmeler arasında kaynayıp gidiyorsa kime, ne zaman ve hangi ses tonuyla şikâyette bulunabiliriz? Bir kültürün kahkahadan boğulmasının panzehiri nedir?

Korkarım felsefecilerimiz bize bu konuda yol gösteremezler. Onlar, genellikle, insanın tabiatındaki en kötü eğilimleri ortaya koyan ve şuurlu biçimde formüle edilmiş ideolojilere karşı uyarıda bulunmayı alışkanlık edinmişlerdir. Oysa Amerika`da yaşanan, açıkça ifade edilmiş bir ideolojinin uzantısı değildir. Onun gelişi ne «Kavgam»da ne de «Komünist Manifesto»da bildirilmiştir. Bugün yaşananlar, içtimaî konuşma tarzımızdaki dramatik bir değişikliğin önceden planlanmamış bir neticesidir."

Gazete, kitap, radyo ve diğer yazılı-sözlü iletişim vasıtalarının, bir bölümüyle sanki "Patagonya"dan haber ve rivayetler aktarıyormuşcasına cansız, yarı-canlı, bizi yakından ilgilendirmeyecek kadar uzak ve uzakta, kör, topal ve sönük enformasyon takdiminin yerini TV`ler aldığında; dünyayla beraber dünyanın sakinlerini ve dünya görüşlerini algılayış ve kavrayış tarzları da, davranış biçimleriyle içiçe, köklü bir değişime uğradı. Burada belirleyici faktör, her eve giren TV`nin haber, belgesel, dizi, magazin vb. programlarıyla; başka yollarla ulaşılamayacak aile mahremiyetlerinden, "seçkin"lerin özel hayat ve görüşlerinden, kutuplardaki veya ekvatorun balta girmemiş ormanlarındaki hayattan, Çin`deki deprem manzaralarından, Etiyopya`daki açlıktan, Güney Afrika`daki siyasî çalkantılardan, Uzay Mekiği`ndeki astronotların günlük çalışma ve yaşayışlarından, Irak`taki krizden, tarihî önemi haiz hadiselerin geçmişe ait belgesel görüntülerinden sadece "haberdâr" etmesi değil; sahnelediği hadiselerin "dramatik" sunuluşuyla, izleyicileri de, o hadiselerin sanki o zaman ve mekânda yaşıyormuşcasına, becerdiğince "canlı" şâhidi kılıp, duygu ve heyecanlarını ayaklandırabilmesi olmakta. Tabiî, BELLİ BİR YÖNDE!.. Fakat maalesef, burada, düşünme ve tenkid ikinci plânda kalırken, heyecanları kamçılamak üzere daldan dala atlayan görüntü bombardımanı, şaşkın ve muhakemesi zayıf bir kitlenin de ebesi oldu.

"Empati" de denilen, kendini muhatabının yerine koyup onun hissiyatıyla bütünleşebilme duygusu, "dramatik" ifâde biçimlerine has en belirgin etkileşim neticesi olarak görülebilir. Bu sayede, kâh bir trafik kazası geçiren yaralıların kıvranışları karşısında yürekler burkulur; kâh bir hatibin hamâsî nutkuyla coşulur; kâh İsrail askerlerine taş atan Filistinli gençlerin hıncı paylaşılır ve Yahudilerin açtığı ateşten kurtulabilmelerinin stresi yaşanır; kâh mükellef bir ziyafet sofrası önünde ağız salgılarımız faaliyete geçer; kâh güzel bir kız veya yakışıklı bir delikanlı karşısında kâlb atışları hızlanır; kâh vızıldayan mermiler ve patlayan bombalar ortasında sinirler gerilir; kâh tarihin derinliklerinde Romalı gladyatörlere atılmayı kollayan aslanların kızgın nefesi ensemizde hissedilir; kâh milyarlarca ışık yılı ötedeki galaksi yolculuklarının dipsiz uzay sarhoşluğuna düşülür!.. Bu tarz sayısız etki bombardımanına gösterilen bitimsiz tepki sürecinin capacanlı ve hissî mahiyeti, TV`nin dramatik takdiminin "gerçek" hayatta karşılaştığımız vak`aları "canlandırması"ndan olup, tepkilerimizin "gerçek" hayattakileri bu denli andırışı da, benzer duyuş, düşünüş ve davranış sürecine uygunluk belirtmeye çalışmasından... Yine de bugünün draması önemli zaaflarla malûl!..

Bilgilerimiz, aldığımız enformasyon muhtevası; türlü mesaj taşıyıcı vasıtaların kendine ait dili (esas-usûl ve kuralları) yoluyla, ancak bunların kendi ifâde araçlarının aktarımına imkân vereceği duygu ve düşünce kapasitesiyle, yine kendine has hissî ve zihnî süreçlerle bize ulaşır; böylelikle, "fert malûmu", görünüşe çıkacağı tezahür zeminini, belli bir mevzuya hasrolarak bulur.

Ayrıca; aile, okul, iş, muhit ve içtimaî müesseseler aracılığıyla alınan bilgiler, hayatın canlı karakterinin izi ve etkisini taşır. Enformasyon vasıtalarının "dramatik" biçimleri dışındakilerden alınan -söz temelli- bilgilerdeyse, genel itibariyle tabiî hayattan ve akıştan bir kopuş, bir tecrid tavrı dikkat çekicidir. Bunlara, "gerçek" hayatta gösterdiğimiz tepkileri pek vermeyiz ve ihsaslarımızı, duygularımızı güçlü bir yoğunlukta uyarmazlar. Şüphesiz güçlü bir biçimde uyarabilirler fakat, dramadaki -özellikle TV- süreklilik, istisnâlar haricinde bunlarda gözlenmez. Sürekli bir heyecan, tutarlılığı ve doğruluğu olan bir "devamlılık" anlamına gelmiyor tabiî.

Şiir, ancak şiir diliyle verilebilecekleri; roman, roman diliyle verilebilecekleri; müzik, müzik diliyle verilebilecekleri; resim, resim diliyle verilebilecekleri; ve benzeri araçlar, kendi dilleriyle verilebilecekleri muhataba mâledebilirken; tiyatro, sinema ve televizyon, "drama" diliyle verilebilecekleri izleyicilerine mâlederler. Duygu ve düşünceleri ifâdede "temsil-misâllendiriş... gibi yapmak... oyun..." tavrına bürünerek, teatral çerçevede "dramatik" ifâde biçimlerine başvurduklarını söylüyorsak da; tiyatronun seyirciyle "birebir-yüzyüze" iletişim kurma karakteri, sinema ve TV`nin zâhiren "aktörsüz" bir oluşu -belgesel gibi- canlandırabilme gücü ve bilhassa televizyonun her ikisine de benzemeyen vasıfları, "dramatiklik" bahsinde gözönünde bulundurulması gereken ayrımlar... Yanlış anlamalara meydan vermemek bakımından biraz daha açalım:

Tiyatro, sinema ve TV arasına, benzerlikleri yanında, ifâ ettikleri "mesaj taşıyıcılığı rolü" ve yöneldikleri teknik farklılıkları vurgulayıcı bir sınır çizgisi çekmemiz gerekir düşüncesindeyiz. Her ne kadar, "hayatın taklitle yeniden üretimi" ve bir "oyun" yahut "oyunculuk-aktörlük" çizgisinde müştereklikler sözkonusu olsa dahi, sözgelişi tiyatroda daima karakterler etrafında, sınırlı dekoruyla "küp şeklinde" sınırlandırılmış bir sahnede seyirciyle ânında yüzyüze iletişim ve "canlandırma" temel özellikler iken; sinemada oyunculu veya "oyuncusuz" bir aksiyon, sınırlı veya sınırsız mekân, ortam ve canlı unsurlar zenginliği, sanat hüviyetini ve canlılığını seyirciyle "yüzyüze" ilişkisine borçlu olmayan bir "perde" aracılığıyla sunabilme ve mübalağaya mahkûm kalmayan bir "gerçek hayat" tabiîliği gözlenebilmekte...

TV`ye gelince; meselâ bir canlı yayında hem tiyatrodakine benzer bir yüzyüzelik ve ânındalık mümkün olabilir, hem de sinemadakine benzer oyuncusuz ve sınırsız bir çekim atmosferi imkân dahiline girer. Bugünkü hâliyle türlü bayağılık ve sunîliği bünyesinde barındıran TV, başlıbaşına "saf" bir sanat dalı icrâsına namzetlik olmaktan uzak görünürken, istikbâle ümitsiz de bakmıyoruz. Diğer yandan TV`nin; sinema filmi, edebiyat, resim, müzik, heykel, mimarî gibi hakikî sanat dal ve alanlarının, tabiî ortamlarından koparılmış solgun ve kokusuz çiçekler misâli teşhir edildiği bir "buzluk" veya "katalog" niyetine kullanılageldiği de, doğruluk payı yüksek bir tesbit... Drama tiyatroda, film sinemada, resim sergilendiği yer veya müzede, müzik konser salonunda, heykel yine sergilendiği yer veya müzede, mimarî inşa edildiği muhitte, edebî eserler de yazılı metinlerde, hedefledikleri maksimum etki zeminine kavuşmaktadır herhalde... Günümüz TV`si ise, çoğu ticarî kaygılarla ve sanat vicdanını kanatarak, ya sanat dallarının sayısız saçmalıklarla veya gündelik programlarla içiçe uzlaşmaz sentezciliğine, çorbacılığına soyunmakta, yahut en iyimser yaklaşımla "buna şükür" diyebileceğimiz bir "buzluk" ve "katalog" fonksiyonu görmekte...

 

Oynarken Öğrenme, Oynarken Öğretme

 

Amerika`da "reklâmcılığın üniversitesi" olarak kabul edildiği bir gazete haberinde belirtilen bir şirketin başkanı, 1994 yılının Haziran ayında Türkiye`de bir konferans verdi ve burada serdettiği düşüncelerden bir kısmı, aynı gazete haberine göre şöyle:

"Reklâmcı öğretir, tüketici öğrenir. Zihnî süreç aynıdır. Ne var ki, çarpıcılık örneğinde, tüketiciler öğrenmeye hazır olmadıkları şeyleri öğreniyorlar. Bu da, reklâmcı açısından, sürecin aslında nasıl işlediğini anlamayı daha önemli kılıyor. En iyi öğretmenlerimiz, öğrenmeyi oyuna dönüştürenler değil miydi?"

Reklâmcı Burt Manning, "ne olacağı umulanın etkinliğinin azaldığına" da dikkat çekiyor. Çarpıcılık... Oyun... Umulanın etkisinin zayıflığı... Ama önce bir uyarımız var:

Sözünü ettiğimiz reklâmcının, belki sadece "reklâmcılık" alanı için vurguladığı, ancak bizim teatral, sinematografik ve televizüel anlatımda da etkinliğini dile getiriyor olduğumuz "Çarpıcılık... Oyun... Umulanın etkisinin zayıflığı..." özelliklerine dönüyoruz.

Hayatta herkese bir rol!.. Rol kavramını ister ahlâkî, içtimaî, zümrevî, ailevî vazife ve gereklilikler kapsamında değerlendirelim; isterse hayata, bizi çevreleyen muhite, ilişkide olduğumuz insanlara ve karşılaştığımız hadiselere aldığımız "ben" tavrı niteliğiyle diyalektik, diyalog, hitabet, kurgu ve oyun çerçevesinde ele alalım; herkes inançlarının, fikirlerinin, ihtiraslarının, ilgilerinin, korkularının TEMSİLCİSİ-MİSÂLLENDİRİCİSİ olarak, hayat oyunundaki ROLÜNÜ OYNUYOR.

Her insan iyilikleri ve kötülükleriyle yalnızca kendi KARAKTERİNİ "temsil" eder... Tiyatroda karakterlerin "canlandırılması"na da "temsil" denmekte... "Temsil" derken, daha önce temas ettiğimiz hususları bu bahiste zikredilenlerle de irtibatlandırıyoruz.

İBDA Mimarı`ndan:

"Aktör, temsil edendir, temsilcidir, benzetendir, benzeyendir, «assimilatuar-eriten»dir..."(5)

Temsil, hem kendini ifâde, hem etkileme, hem de iletişim ve enformasyon bâbında öğrenme, öğretme, "aşılama" ve anlaşılma çevresinde mütalâa edilebilir. Öyleyse, dürüstçe yahut sahtekârca, iyilik yahut kötülük gayesiyle, her insan diğerine karşı bir oyun sergilemekte, oyun oynamakta!..

Mevzuu özelleştirirsek; tiyatro, sinema ve özellikle TV aracılığıyla nasıl öğrenildiğini ve "aşılama"nın gerçekleştirildiğini, oyundaki "canlılık"ve "canlandırma" gücünden süzebiliriz sanırız.

Yine İBDA Mimarı`ndan:

"Şimdi de «aşılama» davası... Psikolojinin üç büyüklerinden Profesör Jung anlatıyor:

- «Doğu Afrika`da bir süre çok ilkel bir kabilede kaldım... Bana yardımcı olmaktan başka birşey düşünmeyen çok iyi insanlardı. Birgün mektuplarımı göndermek için bir koşucuya ihtiyacım oldu; kabile reisinin yanına giderek bana bir koşucu göndermesini istedim... Bir süre sonra bir yerli gelip aranan koşucu olduğunu söyledi. Mektup paketini yerliye uzatarak: «Bu mektupları, beyaz adamların bulunduğu şu yere götür!» dedim... Koşucu cevap olarak bana kayıtsız ve boş bir gözle bakmakla yetindi; ne dediğimi kesin anlamıştı ama, bu davete tepki göstermiyordu.»

Jung, istediği şeyi birkaç kere tekrarlamasına rağmen cevap alamaz ve yerlinin en yakın beyazların bulunduğu Uganda tren istasyonuna kadar olan 120 km. yolu işine gelmediği için gitmek istemediğini düşünür... Bu sırada yanına bir Somali`li zenci gelir ve mektup paketini elinden alarak şöyle der:

- «Beceriksizce ve aptalca davranıyorsun; sana bu işin nasıl yapıldığını göstereyim!»

Ardından eline bir kırbaç alıp, ürkütücü bir tavırla yerlinin üzerine yürür:

- «İşte mektuplar!.. Sen koşucusun; işte çomak!.. Al bunları!..»

Çomakta mektupların yerleştirileceği bir oyuk bulunuyor; postacı çomağı... Somali`li zenci bir yandan çomakla postacının kalçalarını dürtüyor, ona ve yedi ceddine sövüyor, bir yandan da «işte böyle koşman gerekir!» diye bağırarak ne yapması gerektiğini dans edercesine ona gösteriyor... Profesör Jung:

- «Yerli yavaş yavaş uyandı, gözleri parıldadı ve yüzündeki koca bir gülümseme anladığını gösterdi... Yerinden top mermisi gibi fırladı ve istasyona kadar 120 kilometrelik yolu bir solukta geçti. Ne olup bitmişti?.. İlkel, isteme kabiliyetinden (irade) yoksundur; önce güçlerinin bir araya toplanması gerekir... Adamımızın postacı görevinin şuuruna varması gerekiyordu; işte yapılan gösterinin sebebi ve gerekliliği buydu, içinde onu postacı kılan bir ruh durumu uyanmıştı... Bu tam bir AŞILAMA örneğidir.»

Yorumu içinde olan bu hadiseyi tekrardan mânâlandırmaya lüzum yok... Eklemeye değer tek husus, yollarda «Aa! Postacı!..» diye tanınan ilkel zencinin, zevkten dört köşe giderken, AŞILAMA tekniğinin gücüyle «otomobil-zatiyle hareketli» hale gelerek gidişini bilmemesidir..."(6)

Dilerseniz bu misâli; İBDA`nın yeniden iletişim dilinin tezahürlerinin, "kurucusu"nun ve muhataplarının -bu dile uygun- ifâde ve aksiyonlarının, üzerinde yaşadığımız toplumu nasıl "aşıladığı" hususuna da gönül rahatlığıyla tatbik edebilirsiniz.

 

İnsana Oynanan Oyun

 

Reklâm... Tüketici kitlesinde mala veya hizmete talep doğurucu "arz" cilâsı... Öyle bir cilâ ki bu; "satılık" malın-hizmetin vasıflarını takdimden ziyade, onu satın alması istenenlerin "psikolojik" vasıflarını kullanarak atar ağını. Özel TV şirketleri de, ticarî yapılarından dolayı, gösterdikleri programların reklâmını yaparken veya program muhtevasını teşkil ederken, hakikat kaygısı yerine malî verimliliği esas alırlar. Aynı mantığı takiben; kârlılık getirici prestijinden ötürü, hakikat kaygısı çekermiş "gibi" yaparlar. Ve tabiî, bilgilendirir "gibi" yaparlar. Neil Postman, TV tarzı enformasyonu, "dezenformasyon" kavramıyla şöyle irtibatlandırıyor:

"Anketörlerin de yansıttığı gibi, (halkın düşüncelerinin) haftadan haftaya değişmelerine bakarsak, bunlara düşüncelerden ziyade duygular demek herhalde daha doğru olur. Burada yaşanan süreç, televizyonun, esasen dezenformasyon denebilecek bir enformasyon türü oluşturarak «bilgilenme» nin anlamında değişiklik yapmasıdır. Ben bu kelimeyi hemen hemen tam da CIA yahut KGB casuslarının kullandıkları anlamıyla alıyorum. Dezenformasyon yanlış enformasyon demek değildir. Dezenformasyon, yanıltıcı (yersiz, ilgisiz, parçalı veya sathî) enformasyon, yani insanda bir şey hakkında bilgi sahibi olma ilüzyonu doğuran, oysa aslında insanı bilgilenmekten uzaklaştıran enformasyon demektir."

Yazılı-basılı kültürün nisbeten oturmuş muhakeme ve tenkid kabiliyeti yanında, "ce-ee!" yaparcasına ışık hızıyla gelip geçen görüntülerin düşünmeye ve tahlile fırsat bırakmayan deveranı; dikkatin kaybolmaması adına buna ölçüsüz bir haz ve eğlence kışkırtıcılığı da eklenince, gencinden yaşlısına apışmış, muhakemesizleştirilmiş bir toplum dokusunun örülmesine en tesirli bir diğer basamak teşkil etmiştir.

Burada, görüntülerle "konuşan" TV`nin "vasıta" olarak kabahati değil, o vasıtaya uygun "konuşma" dilinin ve muhtevasının, aynı şekilde o vasıta karşısındaki insanların tenkid kabiliyetlerinin de geliştirilemediği ve yeni duruma uygun noktada mevkîlendirilemediği hakikati sözkonusu olmakta.

Çözüm, ne TV`yi yasaklamak ne de seyretmemek; çünkü belki de en dikkate değer tehdit, biz seyretmesek bile, onu seyredenlerin yönlendirdiği bir toplum yapısına dayanıyor oluşumuzda gizli. Gereken, bir kültür inkılâbı ve bu inkılâbın TV`si!.. Ve demek ki, onu, "mutlaka kâr etmek için" her türlü hakikate kıyan bir "dejeneratör" olmaktan kurtarıcı bir devlet murakabesi ve himaye politikası zaruri. Sosyal ve kültürel sıhhat, üç-beş TV patronunun "kese doldurma" ihtirasına ve toplumun en düşük anlayış katmanlarının -mümkün- nefsanî haz taleplerine emanet edilemeyecek derecede ciddi bir vakıadır.

Günümüzün TV kanalları "hayır kurumları" olmadıkları için; işletme giderlerinin, telif haklarının ve özellikle gelişmiş enformasyon teknolojisinin son derece ağır malî bedeli karşılanmak zorundadır. Çeşitli ülkelerde bu giderler, ya devlet sübvansiyonuyla, ya bandrol ücretiyle, ya özel fon kesintileriyle, ya reklâm geliriyle, yahut bunların muhtelif kombinezonlarıyla telafi edilmeye ve tabiî ki kâra geçmeye çalışılmaktadır. Yine de, en çok rastlanan ve temel gelir kalemi, reklâmlar!.. Mâliyetler yükseldikçe, devlet sübvansiyonu ve fonlar giderek kısılıyor çünkü.

Firma; malının tanıtımının olabildiğince geniş bir tüketici kitlesine ulaşmasını temin edecek derecede "popüler", yani daha çok izlenen programlara, yüksek bedel ödeyerek reklâm vermeyi göze alabildiğine göre; TV kanalları da, çocukların bile kolayca ilgi ve intibakını sağlayacak, halkın en alelâde unsurlarının zihin seviyesini dahi aşmayacak vasatta bir yayın-enformasyon kalitesi(!)ni hedef kabul etmek durumunda kalırlar. Hatta, seviyeyi korkunç mikyasta düşürücü müptezelliklere tevessül ederler. Vahşi kapitalizm piyasasında başka türlü rekabet etme şansı bulunur mu; meçhul!.. Amerika`da bu algılayış ve anlayış seviyesinin, 12 yaşındaki bir çocuğun ilgi ve kavrayış kapasitesinde olduğu söylenmekte. Türkiye adı verilen cinnet panayırındaki "seviye"yi de artık siz tesbit ediverin.

Kitleyi fikir-sanat kalitesiyle "dönüştürecek" bir nebze aristokratik, ama entelektüel ve kapsamlı programlar yerine, göz ve kulakları veri bombardımanına tutucu "çarpıcı"(!)lıkta bir gürültü, patırtı, vurdu-kırdı cümbüşü kopartılır ve en bayağı hazları kışkırtıcı, orta malı hayatları allayıp pullayıcı tuhaflıklar, gözbağcılık ve hokkabazlıklar, "değerli"(!) izleyicilere "saygıyla"(!) takdim edilir.

En derin anlam ve kapsamıyla hayatı kucaklamak ve gayesini aksettirmektense, hayatları ve zamanları çalınan insanlar teknoloji ve ekonominin çarklarına peşkeş çekilirken, bir taraftan emeklerinin bedeli ceplerinden alınır, diğer taraftan en insanî yönleri dejenere edilir.

Hayatın "canlı"lığı, her ân mantık bağlarını koparıcı bir hızla seyrettiğinden, umulmadık hadiseler, sürprizler izleyicilerden büyük ilgi ve dikkat toplarken, umulan ve alışılan "mutlu" veya "trajik" sonlar kayıtsızlık uyandırır. Bu gerçek, kaba kitle kültürünün devr-i dâim makinesi TV`lerde menfî tarafından, sadece gözboyama ve şov köpürtüleriyle tatmin(!) edilmeye çalışılır.

Müsbet yönde "çarpıcılık"; sanatın, "katharsis", sarsılma, ihtiraslardan ve düşük hislerden arınma, yeni bir âhenk duygusuna sıçrama, ölümsüzlük karşısında ölüm çelişkisinin "dramatik" uyumunu can evinden vurularak yakalama tarzında gözlenen etkisinde yatar bir bakıma.

Müsbet yönde "umulanın etkisinin azaldığı" gerçeğine tavır, "küllî âhenk" duygusunun bağrında taşıdığı, beklenmedik sürpriz, ümit ve tehlikelerle dolu bir dünyanın; muayyeniyetçi (= determinist) izahları ve kuru mantığı geride bırakan "şiir"inde yatar bir bakıma.

Nerede böylesi yüksek bir sanat seviyesinin ve "şiir idrakı"nın tezahürü, zengin ve derin programlar? Hani böylesi bir çarpıcılık, ulvî bir "oyun-temsil"?.. Artık, fikir ve sanat kalitesi düştükçe, programlar daha popüler oluyor; bu popülerlik devam ettikçe reklâm veren şirketler ve "pazarlamacı" kanallar ihyâ oluyor. Ve toplumlar, önüne geçilemez bir "vur patlasın çal oynasın" hengâmesiyle çürüyor, kokuşuyor. Fikir dinamikleri körelmiş, sanat önsezileri törpülenmiş toplumlar yenileşemiyor!.. Hakikat bağını yitirip, "yalan"a esir düşüyor insanlık. "Yalanı ortaya çıkaran bir vasıtaya sahib olmayan bir topluluk özgürleşemez!" diyor ya Neil Postman...

Bahsi burada, bu kadarıyla -şimdilik- bırakıp, daha önce de sözünü ettiğimiz "hayatta gerçek" ve "sanatta gerçek" ayrımından, "TV`de gerçek" problemine yaklaşmak istiyoruz.

 

Hayatta, Sanatta ve Haberde "Gerçek"

 

Hayatta gerçek... Tek ânda yaşanır ve üzerine abanılıp kuşatılamaz bir seyirde başka bir hâle dönüşür; ve olan biten hadise, tekrarlanamaz ve geriye alınamaz. Oysa tam da böyle değil. Hafıza ve hayalde geriye dönülür, hadisenin duygu etkisi tekrarlanır. Yaşadığımız her ânın gerçekliği, belli veya belirsiz tecrübe ve intibâ çizgileriyle benliğimizde bir yerlerde kaydolur ve yine, uygun hissî ve fikrî uyarıcılarla, tedailerle geçmişe dönülür çünkü. Her ne kadar, yaşananın tıpatıp aynı olmasa da!..

Sanatta gerçek... Geçip giden realitenin, bizden ayrılmayan mânâsını, yeni ifâde araçlarında, yepyeni bir gerçeklik halinde ifâde-takdim... Hayal aynasında, ama gerçek!...

Hayatı sinematografik araçlarda takdimde, sahnelenen hadiseyi sanki gerçekten gözlemliyormuşcasına bir "otantiklik", o ânın ruhî ve maddî atmosferine sadakat öne çıkarken; hayatın tiyatrodaki "sembolik" tasvirinde ve karakterlerin canlandırılmasında ise bir seçicilik-seçkincilik, çok anlamlılık, fikrî örgü ve bir dereceye kadar mübalağa dikkati çeker. Her film ve her oyun, hakikî bir sanat eseri olmak kaydıyla, kendi estetik kanunlarının ve malzemeyi yoğuran üslûbun hakimiyeti, şahsîliği altında şekillenir.

TV`de ise, tiyatrodaki çok anlamlılık, sembolizm ve rolünü ön plâna çıkarmayla beraber, sinematografik bir tabiîlik ve gözlem de; resim, müzik ve edebiyat gibi diğer sanatların keyfî biçimde harmanlanması gayretlerine türlü bayağılıklar bulanarak ekrana getirilir. Bu çorbadan, ortalama izleyici belki sayısız harika, eğlence, çarpıcılık ve orijinallik çıkarabilir ama, iddialı bir tesbit sayılır mı bilemeyiz, -bugün için- sanat asla!.. Besbelli, TV de kitleleleri dönüştürücü bir etki sahibidir. Ama?!..

Karakter pazarlama ve sembolizmin TV ekranında belirttiği ehemmiyet dikkat çekici boyutta. Bu vesileyle "TV/Beyaz Camın Arkası"(7) isimli kitabın yazarı Martin Esslin`in; TV`de etkin bulunan dramatik ifâdede, nesne ve şahısların tabiî hayattaki mevkiinden farklılaşan anlamlarına dair iki örneği var.

İlki, Marcel Duchamp... Bu Fransız yenilikçi ressam, New York`taki bir sanat sergisine bir "klozet" koymuştur. Sahnede, çerçeve içinde veya kaide üzerindeki bir nesnenin "seyredilme ve anlamlandırılmayı bekleyen" hâli, onun tabiî mevkiindeki anlamını değiştirir ve estetik, sembolik veya dramatik bir anlam gündeme gelir. Sahte -psödo- estetik de olsa, sanat eserinin bir kısım hususiyetini kazanır. Hakiki bir sanat aksiyonundaysa, zaten eserin bütünlüğü ve âhengi içinde, sözkonusu unsur, hariçteki rolüne şu veya bu derece yabancılaşır.

Bu minvâlde ikinci örnek, sahnede yürüyen bir kedi... Sahneye bir kedi çıksa, kendiliğinden bir oyuncu hâline gelir ve belirttiği rolü gereğince, izleyici tarafından kahkaha veya alkış alır.

Cansız nesne ve bir hayvan böyle; ya oyuncu?

Oyuncu, hem kendisidir, hem de başkasını "temsil"deki oyunculuk gücüyle takdir toplar. İBDA Mimarı`ndan verdiğimiz aktör tarifine dikkat!..

Dramatik tavır kuşanma ve karakter pazarlamanın TV sahnesinde en az yeraldığı programlardan birinin de "haberler" olduğu zannedilebilir. Öyle ya, hadiseler belli, şahıslar ve haber spikeri de kendi kimliğiyle meydanda, yani gerçek... Oysa yine de, haberlerdeki her hadise, bir dereceye kadar sahnelenir. Spikerin sunuşu bir tarafa, hadisenin kendisi nadiren canlı bile verilse; kameralar, umulan veya "programlanmış" bir dramatik unsur yakalayabilmek için plânlı biçimde yerleştirilir, dekor ve arka plân belli unsurların göze batıcılığıyla tesbit edilir, ışık ve gölge kontrastları belli bir psikolojik atmosfer oluşturmak üzere ayarlanır, sorulacak sorular ve alınması tasarlanan cevaplar belirlenir; ister siyasetçilerin konuşmaları, ister tanınmış bir şahsın basın toplantısı, ister röportaj, ister diplomatik bir ziyaret ve isterse belgesel nitelikli bir çekim olsun, hepsi belli bir mesajın izleyiciye sunulmasında bariz bir mizansenlik dozu taşır. Makyajlar, yakın- uzak çekim atraksiyonları, kostümler, kurgu kesimi, montaj, sunuş konuşmaları, reklâm spotları ve neticede yayına konulma aşamasına getirilen haber, hemen her noktada yoğrulup, yeni bir "dramatik anlam" kazanmış olarak izleyici önüne gelir.

Haber de, nihaî olarak, dramatik bir gösterim kıvamına erer/erebilir ve video bandına alındığında "tekrarlanabilir".

Diyebiliriz ki, tekrarlanabilirlik, tiyatronun ve tüm temsil araçlarıyla dramatik muhtevanın temel hususiyeti durumunda. "Gerçek" hadiseler bir kez olur, geriye alınamaz ve tekrarlanamaz; fakat dramatik muhteva, "gerçek" bir hadiseymiş gibi görünse de, tekrarlanabilir.

Oyunlar, aynı mizansen, kompozisyon ve yorumla uzun bir zaman boyunca sahneye konulabilir veya hâlihazırdaki -klasik piyeslerde olduğu üzere- bir metinden tekrar "canlandırılma" şansına sahiptir. İsterse, şu veya bu yorum, dekor, mizansen, üslûp, usul ve çerçeve farkı sözkonusu olsun... Meselâ "Hamlet", her çağda farklı farklı algılanıp yorumlanabilir. Tarihî ve sosyal çevre, kültür vasatı, dil ve dünya görüşündeki değişiklikler, yazıldığı zamanın atmosferiyle bir noktada çelişebilir. Sözgelişi, Hamlet yazılırken varlığına inanılan hayaletler, günümüzün maddeci ve şüpheci atmosferinde dramatik ve "allegorik" bir motif mevkiinde değerlendirilebilir.

 

Okuma ve TV Dramatizmi

 

Bir yazılı edebiyat kolu olarak roman veya piyes... İncelememizde görüşlerinden büyük ölçüde faydalandığımız "TV/Beyaz Camın Arkası" kitabının yazarı Martin Esslin`e göre; romanda tasvirlerin uzun, diyalogların kısa tutulmasına karşılık, piyeste tasvirlerin kısa, diyalogların uzun tutulması, "okunan" bir edebî eser karşısında olduğumuz gerçeğini değiştirmez. Oysa "dramatik" ifâde, "oynandığında" sözkonusu!..

Okumada, "ilk teorik eşik" nitelemesine mevzu sezgi, bedahet ve hissîlikle beraber, "aklîlik" özellikle belirginleşir. Aklîlik deyince; kavram plânında "mücerret düşünce"nin, mantıkî sebep-sonuç bağlarını örgüleştirici, anlam muhteviyatını objektif düzeniyle müşahhaslaştırıcı, mevzuunu "duygusuz ve soğuk bir nesne" halinde kurcalayıcı, akıştan koparak öncesi ve sonrasıyla irtibatlandırıcı ve tedailer yolverdiğince dikkatin çok farklı alan ve yönlere kayarak "yoğunlaşmasına" imkân verici sürecine, -istendiğinde bırakıldığı yerden devam edilmek üzere "ara verme" alternatifiyle birlikte- OKUMA faaliyetinde şâhit olunur. Aynı zamanda bu, bir bakıma yalnızlıkken; diğer yandan "tenkid" imkânı sağlamasıyla, bir hürriyet edâsı belirtir... Okuyucu, müfekkiresinin gücü nisbetinde hâkimdir sürece...

Okumaya bir misâl bâbında; herhangi bir savaş sahnesi tasvir edilmiş olsun. Hadisenin seyir ânını vasıflandıran ortamı, yani asker veya sivil kahramanların durum ve misyonlarını, yüz ifâdelerini, içinde bulundukları çevre şartlarını, kendilerini etkileyen ve ortamın psikolojik atmosferini bütünleyen sesleri ve tüm böylesi faktörlerle içiçe, karakterlerin alınyazılarının kendilerini götüreceği noktayı, tek âna teksif edilmiş bütün ve âhenkli -armonik- bir panorama halinde görüp duyamadığımız için; tasvir, tahlil ve hikâye edişte geçen her kelime ve cümleyi, tedailerle, geçmiş tecrübe ve verilerimize dayanarak teker teker "zihnî imaj"lara dönüştürür; yani, tek ânın "tasvir" açılımlarını kasden, çizgi takip edici bir zihnî faaliyetle ölçüp biçerek, parçaları muhayyilemizde "kendimizce" yerli yerine oturturuz.

Sezgi ve bedahet, bütün edebî eser boyunca, okunan kelimeler, cümleler, paragraflar, bölümler, kısımlar neticesinde son noktaya varana dek, "gören gözün nuru" tâbirince karanlıklara dalan ve delen bir "öncü" ışık rolü oynarken; kapsayıcı duygu, massedilmiş -yedirilmiş- mesaj, fikir ve hepsi birden küllî âhenk, nihaî etki ve kıvamına ancak okuyucu eseri bitirdiğinde ulaşır.

"Okuyucu, eserin ikinci müellifidir" hikmeti, iyi bir okuyucunun şiarı olmak durumunda ki, zaten her okuyucu kendi kalitesi kadarıyla, okuduğu metnin yazar tarafından verilmek istenen duygu ve mesaj muhtevasını hem hakiki müellifin gözünden "deşifre" etmeye çalışır, hem de diğer taraftan, kendi gözüyle yeni bir tablo ortaya çıkarır. Yazarın dünya görüşünün, dünya tablosunun kodlamalarıyla motiflendirilmiş metin; metnin objektif muhtevası ayna misâli yerinde kalmasına rağmen, okuyucunun hisleri ve zihnî operasyonlarıyla, kendini eserde "nasıl görüyorsa öyle" bir görüntüye, yeni bir dünya tablosunun kodlarına tercüme edilmiş bir yansımaya kavuşur. Kısacası, okunan eser, bir yandan deşifre edilir, diğer yandan "yeniden" yazılır. Burada, İBDA Mimarı`nın dikkatimizi çektiği bir hususu; eserin bir ayna olduğu ve kendisine bir maymun baktığında tabiatıyla bir "havari" görüntüsü yansıtmayacağı gerçeğini hatırlatmanın yeri!..

Kitap okuduğumuzda "etkin" olan başlıca hassemiz "göz"; vukûbulan hadiseye, kahramanlara, çevreye, atmosfere dair hiçbir "gerçek" imaj edinememekte, "sözün resmi ve mânânın nakşı" kelimelerle yetinerek, bunları hissî ve zihnî faaliyetimizin tedailere açık uyarıcıları olarak değerlendirmekte. Fakat şu da dikkate değer bir tesbittir ki, görme ve işitme, bilgilenme sürecinde özellikle etkin iki hassemizdir. Müzikte etkin olan kulak, resimde göz, heykeldeyse göz ve bir nebze dokunma iken; "drama"da hem göz hem kulak -hatta tiyatroda dilersek "dokunma"-, "gerçek hayatta olduğu gibi" etkin bir fonksiyon icrâ eder ve mevzuuna "can" katar. Karakterler ve ortamın "canlandırılması", böylece ideal imkân çerçevesini elde eder.

Yukarıda, yazılı metnin imkânlarıyla bir savaş sahnesinin tasviri misâlini vermiş ve bu vesileyle "yazarak" yahut "okuyarak" canlandırma üzerinde durmuştuk. Aynı savaş sahnesinin bir tiyatro, film yahut TV programında dramatize edildiğini varsayalım. Top, tüfek ve roket sesleri; infilâk eden bombalar ve etrafa saçılan ateş-duman bulutları; hissiyatın doruğa ulaştığı noktada gergin yüz ve vücut ifâdeleri takınmış karakterler; yaralı askerin yürek paralayıcı inlemesi, akan kanın uyandırdığı dehşet ve acıma hissi, kendimizi savaş meydanındakilerin yerine koymamıza müsaade "canlı" ve bütün panorama... Burada şuuraltımız -diyelim!-, "gerçek" hayatta gösterdiği tepkilere yaklaşan bir his yoğunluğunu yaşayabilecek; yine "şuuraltı", gerçek hayattaki gibi çok zengin tedailer edinebilecek ve en önemlisi, göz ve kulaklarımız, gerçek hayattakine benzer hareket akışını ve ses renklerini farkedebilecektir, bu yönden.

Bir dereceye kadar resim veya heykelden alınan, hareketsiz, cansız denilebilecek imajlar; gazete ve kitaplarda yeralan soluk fotoğraflar, bizde nasıl canlı hislerin doğmasını sağlayabilir!.. Sağlayamaz, demek istemiyoruz ve demiyoruz da; ancak, zehirden bile iksir çıkarabilen sanatkârane bakışla, orkideyi işkembesine lâyık gören inek keyfiyeti arasındaki zıtlığı mevzuumuz dışında tutarak, dramatik canlandırma ve sinematografik ifâdenin kendini ispatlamış dinamizminin ve barındırdığı zengin imkânların altını çiziyoruz. Dramatik canlandırma ve sinematografik ifâde deyince, hemen TV`yi hatırlıyoruz. Öyleyse, farkı şöyle vurgulayalım: Fotoğraftaki yangınla, TV "pencere"sinden seyrettiğimiz "komşu"daki yangının, alevlerinin sıcaklığı sanki yüzümüzü yalıyormuşcasına, heyecan verici "canlılık" farkı!.. Evet; dünya ve insanlığı komşumuz kılan TV!..

Dramatik veya sinematografik ifâdede, başta zikrettiğimiz vasıflarıyla aklî faaliyet ve tenkid, okumayla çelişik diyebileceğimiz tarzda ikinci plânda bulunur. TV karşısında, "inanmamanın tatile uğraması" teşhisine haklılık kazandıracak derecede kesiksiz bir hissîlik ve dikkat sergileyerek -dikkatin gevşemesi de gerçek hayatta bulunan bir fenomen-, kendimizi seyrettiğimiz kahramanların yerine veya karşısına, dostâne veya düşmanca yaklaşarak koyar ve onlarla yanyana yaşarız. Zevk veya nefret hissimiz diri bir halde, kendimizi gerçek hayatta karşılaştığımız tarzda, benimsediğimiz yahut benimsemediğimiz muhataplar veya vak`alar karşısında buluruz. Bu durumda tabiî ki, iradî kontrolümüzü hepten görüntülere terketmiş olmayız. Hassasiyetimiz ve sezgilerimiz, damak tadına benzer hüviyetiyle, kendisini benliğimize dayatan görüntüye müsbet veya menfî tepkisini koyar. Hatta program akışından koparak, tenkidçi bir şuur ve mantığın, kavram plânında değerlendirici yorum ve düşüncelerini sergilemekten de geri kalmayız sıklıkla. Yalnız, dediğimiz gibi, bu yaklaşımla, okumanın kendine has tabiatı arasındaki bariz sınır çizgisi hemen hiçbir zaman kalkmaz. O halde Martin Esslin`e hak verebiliriz: "Okumanın tersine bir iletişim süreci" sanki!.. Şundan dolayı ki, drama veya sinematografide ânlık veri, ânında sezilir; ve durmaksızın müteakip enstantaneye adapte olucu bir akışla, sahnelenen hadisenin ânını yaşarız. Seyrettiğimizi kendi görüşümüze göre tenkidimiz, tasvibimiz yahut reddimiz bile, hissî bir nitelik taşır. TV akışı, aklîliğin inkıtâ ve statikliğini beklemez çünkü.

 

Okumada "Melodik Âhenk", Dramada "Âhenkli Melodi", TV`de "Dramatik Manipülasyon"

 

Okumanın, çizgi takip eden; mücerret değerlendirmeyi öngören; ânlık bir hadisenin motiflerini sırayla sunması yönünden, başından sonu çoğu kez farkedilemediği için "melodik" diyebileceğimiz bir âhengi hedefleyen; böylece, iniş ve çıkışlarıyla kıvrılan belli bir ritim ihtivâ eden bir faaliyet olduğunu söyleyebiliriz. "Melodik" bir âhenk -armoni-...

Ritmin, hissiyat basınç ve kıvrılışının, zaman duygusunun özellikle belirleyici olduğu drama ve sinematografide ise, ânlık veri, imkânların elverdiği olanca motifiyle bir defada sunulur; dairevî, "âhenkli" bir melodi yoğunluğu gözlenir; bu yönüyle, ses veya müzik efektlerinden ayrı bir yerde, "müzik etkisi"ne dikkatleri toplar ve okumadaki "melodik bir âhenk" teşhisimizin yerini, sanki, "âhenkli bir melodi” nitelemesi alır.

Drama ve sinematografi, ki TV`de her ikisi içiçedir; sayısız ve akla hayale gelmedik motifler, zengin tedailere açık "bilgi kümeleri", "çok katmanlı" imajlar, izlenimler, karakterler, şahıslar, hadiseler, vakıalar, görüşler, diyaloglar, ortamlar, nesneler, imkânlar, hayaller, sesler, müzikler, idealler, temayüller, ihtiraslar, heyecanlar, korkular, zevkler, zevksizlikler, güzellikler, çirkinlikler, iyilikler, kötülükler, doğruluklar, yanlışlıklar vs. sunan; ufku neredeyse sınırsız bir dil... Sonsuzluğa kıyasla, "sunulan" herşey sınırlıdır. Fakat bu dille sunulan sınırlı motifler, belki her sanat gibi, üzerine sonsuzluğun aksi-yansıması düşmüş "hayal aynaları" mesâbesinde. Zannımızca drama ve sinematografinin seçkinliği, sonsuzluğun "görüntü"sünü ânında ve capacanlı mahiyetiyle tattırmasında!..

TV dramatizmi ve TV`deki sinematografi, izleyicisinin gözleri önüne serdiği sayısız "bilgi kümesi"nin durmaksızın akışıyla, bunların çoğunun mantıkî düşünce plânında "şuur eşiği"ne çıkmasına imkân tanımayıcı bir zenginlik belirtmesine rağmen; benliğimizin bizden gizli yanını, istidatlarımızı, imkânlarımızı, -belli veya belirsiz tecrübeler boyunca zenginleşen hafızamızı işaretle vasıflandırabilmemiz mümkün- "ŞUURALTI"nı böylesine besleyiciliği ve etki-tepkiler boyu değiştiriciliğiyle, bugünkü, karşısında zor durulur gücünü tasdik ettirdi.

Güçlü olmak, hizmet ettiği gaye ve vesile olduğu faydaya nisbetle değerlenen yahut tasvip edilmeyen bir mahiyet arzeder. Drama ve sinematografinin hangi gaye ve faydaya dönük yönlendirildiği; manipüle, motive edildiği ve şu ânki çoğu örneği dikkate alırsak, istismar edildiği bir yana, biz, "hayatta gerçek"ten, sanat olmaktan uzak gözbağcılıkları da unutmayarak "sanatta gerçek"e, mevzuumuz gereği TV dramatizmi ve TV`deki sinematografiye uzanan bir güzergâhta, dramatik ifâde ve manipülasyonun işleyişine, bunun bir kısım örneklerine bakmaya çalıştık, çalışıyoruz. Bazı noktalara önceki bahislerde de yer vermiş olmamıza nazaran, şimdi son olarak dile getireceklerimiz bir bakıma devam niteliğinde. "Haber" programlarındaki manipülasyon yöntemlerine dair zikrettiklerimiz, bu bahsin canalıcı örneklerindendi.

TV`deki dramatizasyonun misâllendirilmesine, gerçekle hayal arası "gerçeklik yelpazesi"nin, güya sunuşta en gerçeğinden, yani "canlı yayın"dan ve gerçek hadiselerin tam o ânda kamerayla tesbit edilerek, daha sonra TV`de yayınlanmasından başlayalım.

Canlı yayının, bir dereceye kadar nasıl bir "canlandırma" olduğu ve bunun tanziminde hangi tekniklere başvurulduğunu ya biliriz ya bilmeyiz. Yalnız bilinmesi gereken, çoğu canlı yayında kamera, ses, müzik, reji, sunuş, dekor, mizansen ve montaj atraksiyon ve düzenlemelerinin, "yayın politikası" ve "yönetmen" kontrolünde tâyin edici roller yüklendiği hususudur. Buna ek olarak, canlı yayında verilen bir hadise veya gelişecek hadiselerden haberdar olunmaksızın yakalanan bir çekim, tekrar edile edile dramatik bir nitelik kazanabilir. Başbakan olduğu dönemde Turgut Özal`ın ANAP Kongresi`nde suikaste uğrayıp vurulmasının, Sivas Kıyamı`nda Aziz Nesin`in kaldığı otelin yumrukları sıkılı müslümanlarca yakılışının veya İsrail askerlerinin Filistinli bir gencin kollarını taşla kırmasının görüntülerinin, çeşitli zamanlarda çeşitli vesilelerle yayınlanması neticesinde bugün belirttiği dramatik anlam gibi...

Önceden plânlanan önemli bir hadisenin canlı veya banttan çekimi ve yayınlanmasındaysa, yine kameraların en dramatik, en etkileyici enstantaneleri yakalamak üzere pozisyonlarının önceden belirlendiği bilinen bir gerçek. Sadece bununla yetinilmeyerek, hadisenin olabildiğince dramatize edilmesi gayesiyle yapılan sunuş konuşmaları; hissî yönü ağır basan yorumlar ve teknik bilgiler; ilgili veya ilgi çekici, ki bu sıradan bir vatandaşa da ait olabilir, şahıslarla gerçekleştirilen röportajlar ve enformatik malûmat bâbında başvurulan tarihî vurgu ve görüntüler de, dramatik manipülasyon sürecinde daima kullanılagelmiştir. Böylelikle hadise bir yönden kendi realitesiyle ilgi çekerken, öbür yönden aynı hadise "gösteri" vasfına bürünerek, TV hakkında ifâde edilen "eğlence vasıtası" veya "hayalî hikâye kaynağı" minvâlindeki tesbitleri daha en baştan doğrulama yoluna gitmektedir.

 

Yeniden İletişim İçin, "Okuma"yı İhyâ Yeniden

 

Buraya kadar temas ettiğimiz meseleler, şüphesiz problemi her yönüyle kavrama ve kapsama iddiası taşımıyor. Lâkin böylesi bir girişi bile birçok bakımdan, hayata bakış ve hayatı temsilde çok önemli ve alışılmışa nazaran çok farklı yaklaşım ve çözümler getirilmesi gereğini uyarmaya kâfi gelmiş sayabiliriz. Evet; hayatımızdaki "oyun" karakteri bir hakikat olduğu gibi, sürekli oyuna getirildiğimiz-getirilmek istendiğimiz de bir hakikat! Ve işte buna dikkat!..

Bahsi, "yeniden iletişimin mecburi istikameti" olarak gördüğümüz "sahici okuma"ya, "görüntülü -televizüel- medya" hengâmesinde indirilen darbeyi teşhir ve deşifre eden bir fragmanla noktalıyoruz. Neil Postman, eserinin "önsöz"ünde, iki "kâhin" romancı -George Orwell ve Aldoux Huxley- vesilesiyle teşhir ve teşhir ediyor bunu:

"Orwell kitapları yasaklayacak olanlardan korkuyordu. Huxley`in korkusu ise kitapları yasaklamaya gerek duyulmayacağı, çünkü artık kitap okumak isteyecek kimse kalmayacağı şeklindeydi. Orwell bizi enformasyonsuz bırakacak olanlardan, Huxley pasifliğe ve egoizme sürükleyecek kadar enformasyon yağmuruna tutacak olanlardan korkuyordu. Orwell hakikatin bizden gizlenmesinden, Huxley hakikatin umursamazlık denizinde boğulmasından korkuyordu. Orwell tutsak bir kültür hâline gelmemizden, Huxley duygu sömürüsüne dayanan içki âlemleri ve tek başına iple asılı bir tenis topuyla oyalanmak gibi şeylerle ömür tüketen önemsiz bir kültüre dönüşmemizden korkuyordu. Huxley`in «Brave New World Revisited»de belirttiği gibi, tiranlığa karşı direnmek üzere daima tetikte bekleyen içtimaî özgürlükçüler ile rasyonalistler, «insanın neredeyse sonsuz olan eğlenme açlığı»nı hesaba katamamışlardı. Orwell, «1984»de insanların acı çekerek denetlendiğine dikkat çekerken; «Brave New World» da insanlar hazza boğularak denetlenmektedirler. Kısacası Orwell bizi nefret ettiğimiz şeylerin mahvetmesinden korkarken, Huxley bizi sevdiğimiz şeylerin mahvedeceğinden korkuyordu.

Bu kitap, Orwell`in değil, Huxley`in haklı olduğu düşüncesiyle yazılmıştır."(8)

 

Kaynaklar:

1) Andrey Tarkowski, Mühürlenmiş Zaman, (çev: Füsun Ant), AFA Yay., İstanbul 1986, s. 14

2) Salih Mirzabeyoğlu, Şiir ve Sanat Hikemiyatı /-Estetik ve Ahlâk-, İBDA Yay., 2 Basım, İstanbul 1998, s. 20-21.

3) Salih Mirzabeyoğlu, A.g.e. s. 19-20 (vurgu bize ait)

4) Salih Mirzabeyoğlu, A.g.e. s. 26-27

5) Salih Mirzabeyoğlu, A.g.e. s. 19

6) Salih Mirzabeyoğlu, Hikemiyat /-Tefekkür ve Hikmet-, İBDA Yay., İstanbul 1988, s. 89-90

7) Martin Esslin, TV /-Beyaz Camın Arkası-, (çev: Murat Çiftkaya), Pınar Yay., İstanbul 1991

8) Neil Postman, Televizyon: Öldüren Eğlence, (çev: Osman Akınhay), Ayrıntı Yay., İstanbul 1994, s. 8

 

 

VI

İletişimsizliği Kırmanın Mecburi İstikameti:

İDEAL `YAZAR-OKUYUCU` İLİŞKİSİ VE İBDA DİLİ

 

 

Okumak... Rüya Tâbir Edercesine

 

Galiba Mayıs`ın son günüydü. TV`de, o günün "sigarayı bırakma günü" olduğuna dair haberler... Bize; kişinin, bitmek bilmez gündelik telâşelerden -çevik bir hamleyle- bir ân için başını kaldırıp, hayatının en önemli kararlarından birini alabilmesini tedai ettirdi bu haber: "Dedikodu bağımlılığından kurtuluş günü" kararı!..

Evet, dedikodu; evden işe, sokaktan okula, sanattan siyasete, kitaptan dergiye, TV`den gazeteye; velhasıl, neredeyse her köşebaşında hâkimiyet bayrağını dalgalandıran bir bağımlılık türü!.. Ve bundan kurtuluş için, mesûliyet ve vazife idrakımızı tazeleyip yepyeni bir şevkle hakikate yüzümüzü dönebilmek için, hemen bugün sarılalım bir "vesile"ye; yani, hedefe vardırana, maksada "vâsıl eden"e!..

Burada gerekliliğini ve "gereklerini" vurgulamaya çalışacağımız "okuma" mevzuunda, şu ân en iyi "vesile" olduğu "gelişen hadiselerle" tescil edilmiş Büyük Doğu-İBDA külliyatından bir esere, yepyeni bir heyecanla elimizi uzatmakla başlayabiliriz işe!.. Hani, Orhan Pamuk`un "Yeni Hayat" isimli romanının, -çapını aşan- bir reklam sloganı var: "Bir kitap okudum, hayatım değişti". İşte biz de, bu kez hakikaten "Bir kitap okudum, varoluş gayemi farkettim" deyiveririz belki; kimbilir...

Amerikalılara atfen harika bir tesbit ki, şöyle: "Şayet problemin çözüm unsurlarından biri değilseniz, siz de bir unsurusunuz bu problemin!"... Kadınlar hamamına döndürülmüş bir medeniyet(!) vasatında, yalancı olmayan aynalara yönelip de şunu sormamız gerekmez mi kendimize: Dünyaya problem olmaya ve ömrü lâklâkla geçecek bir leylek olmaya gelmediğimize göre; ne yapmalı, neyi bulmalı, neyi aramalı?.. Öyle ya; "Hangi limana nasıl gidileceğini bilmeyen bir kaptansan, yelkenlerini şişiren hiçbir rüzgâr işine yaramaz!"...

İBDA Mimarı söylesin, biz de dinleyelim can kulağımızla:

"Adem, özenle altını çiziyor:

- «Varlığını bütün şiddetiyle hissetmeniz için, öze tek başınıza gitmeye çalışmalısınız!»

Öyle Ademciğim öyle!.. Ama yollar milyar üstü binbir de, onu birde gösterecek bütünlük nerde?"(1)

Yunan filozofu Herakleitos`un sözü de, bundan sonra söyleyeceklerimize ışık tutucu oluşu vasfıyla, yabana atılmayacak cinsten:

"Uyanık olanlar için tek ve ortak bir dünya, oysa uykuda olanların her biri kendi dünyasına döner".

Hemen, insanoğlunun uykuda olduğuna ve ölünce uyanacaklarına dair hadis meâlini hatırlıyoruz. İnsan olarak; gözümüz ister açık isterse kapalı olsun, rüyalar içinde türlü rüyalar görme gibi bir kaderle yüzyüze bulunduğumuzu farkediyoruz sanki. Peşisıra, varoluş gayemize müteallik bir zorluk ve zorunluluk arzediyor kendini:

Kimsenin gördüğü rüya ve yaşadığı hayat bir diğerinin aynı olmadığına göre, rüyalarımızı nasıl bir tâbir, tevil ve tefsir cihetine gitmeliyiz ki; tâbirin, tefsirin ve tevilin "tek ve ortak" dünyasına, daha doğrusu uçsuz bucaksız âlemine minicik de olsa bir pencere açabilelim ve bu da bizim "uyanıklık" yolunda oluşumuzun mütevazi bir nişânesi olsun?..

"Vesile" diyorduk ya; insanoğlunun böylesi bir tâbir zorunluluğu ve ıstırabına devâ olma kudretine mâlik bir fikir, sanat ve aksiyon mihrakı hâlinde hep Büyük Doğu-İBDA`yı, yine onun -başta Tilki Günlüğü serîsi bulunmak üzere- muhteşem kütüphanesini işaretliyoruz aslında. Üstelik, öyleyse; bu fikir ve tâbir okyanusundan hissemize düşecek formasyonu tatbike sokabilme; onunla, İslâm şeriatı, tasavvufu, hikemiyatı, ilimleri ve yüzyılların tecrübesine elverdiğince nüfûz edebilme; ve bir de, Batı tefekkürünü hesaba çekiş -ayrıca "kendimizin olan"ı bünyemize mâlediş- hamlesinden devşireceğimiz "ibret" payıyla tâbir ufkumuzu genişletme borcu yükleniyor üstümüze...

Fakat... Herhalde, bunun için önce "okuma"yı öğrenmek gerekiyor.

 

Unutmak... Yeniden Doğar Gibi

 

Fikir, yüzüne bakana değil, hakkını verene râm olan cevher... Nasıl ki bir cevher, toprağın kat kat derinliklerinden uygun âlet ve titiz tekniklerle çıkarılır; fikri de inceler incesi bir hassasiyetle tortularından sıyırmak, hammaddesini işlemek, binbir imbikten geçirip süzmek ve nihayet "fikrî metabolizma"mıza mâletmek gerek... Böylesi bir cehde girmeyenler, ne hakiki mânâda düşünebilir, ne de gerçekten düşünen "sahici" aydınla yalnızca düşünme taklidi yapan "sahte" aydını ayırdedebilir. Fikircilik ve ona götüren yolda "okumak", böylesi zor bir sanat ve zanaat...

Her işten evvel "okuma"yı öğreneceğiz. Bu, hem basit anlamda kitap okumayı, hem de onun vesilesiyle "hikmet"in tecelligâhı kâinatın mesajlarını okumayı kapsar. İtiraf etmek gerekirse, toplum ve İslâmcı câmia olarak ne içimizi ne dışımızı hakikaten okuyoruz. Sistematik okumayla pek alâkamız olmadığı gibi, okumanın gayesiyle de alâkadar değiliz. Rastgele yaşıyor ve dünyanın en ucuz işi hâline getirdiğimiz müslümanlıktan bahsedebiliyoruz.

"Küllü câhilün cesûr" hikmeti muktezâsınca, bir fikri veya fikirciyi savunurken de, tenkid ederken de, o derece eminiz ki nefsimizden, fikrin haysiyeti adına hicab duymamak elde değil.

Anlayışımız itibariyle "iman ve İslâm" nezdindeki mevkî ve mükellefiyetimizi tesbit edemediğimizden, bu yüzden "kaal" planında âşina olduklarımızı "hâl" edinemediğimizden; olan şu: İslâm`a muhatap anlayışın kâinat ve dünya görüşünü bütünleştiren, her sahada yetişecek müslüman aydınlara mevzuunun ipuçlarını arzeden, her idrak ve istidat seviyesine vazife biçen Büyük Doğu-İBDA`nın gerekliliği, biricikliği ve muhatabından beklediği vazife şuuru "gözden kaçıyor".

İBDA`nın ne doğrusunu ne de -varsa- yanlışını işaretleyebilecek keyfiyetten mahrum olmalarına rağmen, piyasanın seviyesizlik talebini arzeden ve dahi "iyi piyasa yapan" kimi "aydın"ların; sanki İBDA yokmuşcasına, artık tüm gözlere sokulduğu için reddedemedikleri bağlılarının yazı ve eylemlerinin gerisinde yüzlerce ciltlik bir külliyat bulunmuyormuşcasına -kimi zaman menfî ve samimiyetsiz- tutumlarından dolayı, "gözlerden kaçırılıyor"; idi...

Fakat; kökünden değişecek ve değişiyor artık herşey!.. Sıra, İBDA`yı okumaya geldi çünkü. Yanlışlıklar ve pörsüklüklerin tepesine binici "gür sedâ"sının ulaşması akabinde, yurdun dörtbir yanını saran aşk ve vecd alevleri müjdeliyor bunu. Şimdi herkes, dost ve düşman biliyor: İBDA ve bağlıları, benzemiyor eski ve eskimişlere!..

Fikir kabını doldurmak ve donatmak isteyenler, evvelâ tortularından arındırmak zorunda zihnini. O halde, unutalım; kesin iman ölçülerimiz dışında hemen herşeyi -yeniden doğmuşcasına- unutalım. Kâinatı, daracık görüş ufkumuza sığan çerçevesinden ibaret bilmeyi ve bu statüko etrafında kurduğumuz boş hayalleri, yersiz korku ve kuruntuları unutalım. Sonraki nesillere, öncekilerin bize revâ gördükleri gibi, coşkunluğu değil de ruhsuzluğu devretme uğursuzluğundan kurtulalım artık. Evet; sırtımıza yığılmış çöp ve cüruftan silkinip haykıralım ve dosta düşmana gösterelim, neymiş özlenen "yeni" İslâm gençliği!..

O gençlik ki, Üstad`ın rüyası vechile; gelmiş geçmiş nesillerden hiçbirine benzemeyen, Sahabîler ve onların tavizsiz takipçilerinden başka örnek kabul etmeyen, ve Beklenen Büyük İslâm İnkılâbı`nın müjdecisi bir gençlik!.. Bu soylu gençliğin, gelişip teşkilatlanarak aksiyona geçebilmesi, ancak, güdük ve iğdiş "fikir"lerle "fikirci"lerin pasifize edici, o da olmazsa nötralize edici ağızlarına bakmaktan âzad edilmesiyle mümkün. Bunların, güya gündemi belirleyen -mesele olmaktan uzak- meselelerini ve aynı "meselesiz" meselecilerin, havanda su dövdükleri dedikodularını tiksintiyle uzaklaştıralım kendimizden. Ve yepyeni bir gençlik, yepyeni bir estetik, dâva ve aksiyon şuuru vaadeden İBDA şahlanışının önünü açalım!

Kalblerimizi coşkun bir inkılâb şevki, kafalarımızı mücehhez ve müzeyyen bir fikir örgüsüyle donatışımız sonrasındadır ki, mefhumun aslî mânâsıyla kurtulacak ve maddî-manevî esaret zincirlerinden kurtaracağız insanlığı!..

 

Okumak... Bilgiyle Kirlenmeden

 

İslâmcı câmiada, "okumak" deyimini hakedecek mikyasta revaçta değil dedik, kitap... Tabiatiyle; İBDA külliyatı da okunmuyor gereğince. Bırakın doğrusunu, varsa yanlışını göstermeye davranacakların dahi ulaşamadığı bir idrak zirvesinde karargâhını kurmuş İBDA. Belki şaşıracaksınız; onca yıllık mazimize rağmen biz bile, "sultan fikir"e azıcık daha yaklaşabilmek için gecemizi gündüzümüze katarak çalışıyoruz; bu şiarı yaşatıyoruz hiç olmazsa. Korkmadan vurgulayalım ki, onu tam anlamıyla övebildiğimizi de sanmıyoruz. Okuyucularımızın; İBDA külliyatının ihtişamı dururken, -doğru ve doyuruculuğa tâlib verimlerimizin hakkı mahfuz bulunmak üzere- bizlerin çiziktirdiği satırları ölçü alıp, "Demek İBDA buymuş!" demelerinden ödümüz kopuyor.

Lâkin; İBDA`ya muhatap fertler olarak, anlayışımız kimi şahsî hata ve eksikliklerle mâlul olsa dahi, "diyalektiklerin çelmesini aşırıcı" üst ve üstün fikrin başdöndürücü yüksekliğinin kalblerimize estirdiği rüzgârı her zerremizle hissetmeye ve dolu dolu ciğerlerimize çekmeye çabalayışımızın verdiği zevki; evinde, okulunda, işinde ve mevkiinde, kalabalıkların tattığı hiçbir zevkle değişmeyiz!

İyi-kötü biz böyleyiz; ya bizimkiler?..

Batıcılarımızın, "Batıdan gelen mal kalitelidir!" kompleksi gibi; kimi İslâmcılarda da, "İslâm ülkelerinden gelen her eser kalitelidir!" tarzında bir saplantı hissettiriyor kendini. Ne var ki, akademik eğitiminin bir bölümünü İslâm ülkelerinde ikmâl etmiş gönüldaşımız Said Aykut`un, düşündürücü bir saptaması var bu hususta: "Arabça`dan Türkçe`ye çevrilmiş birtakım eserler, gerçekte orasının cami hocalarına ait; ve bizde gördükleri itibarı, kesinlikle kendi ülkelerinde görmüyor o kitaplar!"

Mesleği ve vasfı ne olursa olsun; sözkonusu eser ve müellifleri, yaşadıkları coğrafyanın İslâmlığına faydalı olmuş ve vazifelerini çapları elverdiğince yapmış olabilirler. Fikir ve tecrübelerinden, bir dereceye kadar bizim de yararlanmamız, tabiî ki mümkün. Ancak, burası Anadolu! Ve, parça parça kurtuluşun hem fikir hem de coğrafya bazında sadra şifâ olamayacağı bir çağ dönümünde; fikir, aksiyon ve coğrafya açısından bir "öncülük" misyonu taşımak zorunda Anadolu.

Zorunluluğu şuradan geliyor ki; İslâm âlemi, bizdeki "uğursuz" çığırla geriledi ve şimdi, yine bizden doğacak "uğurlu" bir çığırı gözlemekte!.. Anadolu olarak; "temizlememiz" gereken ayıpla beraber, hem vermek hem de sormak durumunda olduğumuz bir "hesap" var.

Velhâsıl; örnek almaktan çok; İslâm âlemine ve dünyaya "örnek olmak" gibi tarihî bir mükellefiyetimiz var bizim. İslâm, madem ki dünya nizamını tekeffül edici bir dâvadır; öyleyse, dünya çapında bir fikir ve aksiyona beşiklik edebilmeli Anadolu! Ve dolayısıyla; bu çapı kuşatabilmeli, okunacak ve yazılacak eserler! Anlayacağınız; Büyük Doğu-İBDA külliyatı olmalı merkezinde!..

Demek ki; öncelikle İslâmî ve tarihî misyonumuza muvafık; bunun zımnında, ruhî ve fikrî metabolizmamıza uygun eserlere yönelmek mecburiyetindeyiz. Buysa, mutlaka "sistemli" ve belli bir çıkış noktasına nisbetle bünyeleşecek bir "okuma" -tekâmül- sayesinde gerçekleşebilir. Yoksa; "ordan burdan" abur cubur okumayla, gelişmek bir yana; mide fesadı misâlince, "zihin fesadı"na uğrayacaktır -uğramamış mıdır?- müfekkiremiz!.. Zihnimiz, istediğimiz herşeyi ölçüsüzce tıkıştıracağımız bir çöplük olmadığına göre; "ölçüsüz" bilgiyle kirlenmemek için, "ölçülü" ve "dengeli" fikirlere, eserlere yönelmeli insan...

Bugün İBDA külliyatının yeterince anlaşılamamasının başlıca sebeplerinden biri, fikrî ölçüsüzlük ve dengesizliktir denilebilir. İBDA fikriyatı; zihnini -mesele çözmeyen, aksiyona dönüşmeyen- bilgi mezarlığı hâline sokmuş olanlarda yer etmez çünkü. Şart olan; önce çöplüğü temizleyip, sonra fikri sindirebilmenin gerekli malzeme ve tekniğini kapmaya çalışmak... Bu "cümle kapısı" aşılır-açılırsa şayet; akabilecekleri mecrâya böylelikle kavuşur "saf" düşünceler...

Tekrar ve özellikle vurgulayalım ki; bakış açımız, perspektifimiz, peşin fikrimiz, çıkış noktamız "dengeli" değilse; "ölçü" yoksa eğer; dengesizlikten denge doğmaz. Sadece bu bile; basireti körelmemiş vicdan ehline Büyük Doğu-İBDA`nın gerekliliğini isbata yetse gerektir.

Bugünü dünden gören ve dününü "hâl"ine şâhit kılan hareketimizin "dengeli" fikrî-siyasî duruşunun sebebi, çıkış noktasındaki sağlamlıkken; diğerlerinin "dengesiz"liklerinin sebebini de artık siz teşhis edersiniz. Bu "dil"in temelinde yatan ve öne çıkan hususiyetlerine nüfûz etmeye -pencere açmaya- çalışalım şimdi de; "insan"lar arası iletişimin sahici diline...

 

John Ruskin... İBDA Diline Işık

 

Gerçek fikirci, gerçek eser ve gerçek "okuma"nın ne olup olmadığını, İskoç münekkit-yazar John Ruskin`in "Susam ve Zambaklar" adıyla kitaplaştırılmış konferanslarından gösterelim. Böylece, Büyük Doğu-İBDA külliyatının nasıl okunması gerektiğinin bir nebze anlaşılabilmesi yanında; bugünkü umumî anlayış sefaletinden, okuyucu dostlarımızın büyük kısmının sıyrılabilmesine vesile olabilirsek ne mutlu bize!.. Evet; diyor ki Ruskin:

"Kitaplar iki sınıfa ayrılır; günlük kitaplar ve her zaman için gerekli kitaplar".(2)

"Eğitimin yaygınlaşması ölçüsünde etrafımızda çoğalmakta olan bütün bu günlük kitaplar, asrımızın malıdır ve onun özelliğini teşkil etmektedir. Onlara bütün kalbimizle müteşekkir olmalıyız; onlardan gerektiği şekilde faydalanamadığımız takdirde ise kendimizden utanmalıyız. Fakat o gün geçer olan bu kitapların, gerçek kitapların yerini almasına meydan verecek olursak, onları en kötü şekilde kullanmış oluruz. Çünkü aslında bunlara kitap değil, iyi bir şekilde basılmış mektuplar veya gazeteler demek daha doğru olur. (...) Gazete yalnızca kahvaltı saatinde okunmak içindir. Şüphesiz, bütün bir gün okunacak bir şey değildir. (...) Gündelik konulardan sözeden bir kitap, sadece yazarın, bir ânda binlerce kişiye hitap etme imkânı bulamaması sebebiyle basılır; imkânı olsaydı, bizzat kendisi konuşmak isteyecekti. (...) Fakat bir kitap, sadece insan sesinin teksir edilmesi veya çoğaltılması için yazılmamaktadır; kitabın asıl gayesi, sesi muhafaza etmektir".(3)

Ruskin, fikircinin kitap yazma sâikini çerçeveleyerek, devam ediyor:

"Bildiği kadarıyla, bunları kendisinden önce hiç kimse söylememiştir ve söylemeyecektir".(4)

Şimdi dikkatinizi yönelteceğimiz husus; kitap ve kitapçık, dergi ve dergicik enflasyonundan geçilmeyen devrimizde, ne kadar zor ve o derece hayatî bir seçim yapma zorunluluğumuz bulunduğunu ihtar edici... Şu iktibas, Büyük Doğu-İBDA Mimarlarının, diğer yazarlar gibi herhangi iki yazar; eserlerininse, benzer mevzulara benzer perspektiflerden bir diğeriyle yaklaşan sayfalar toplamı "olmayışları" gözönünde tutularak, değerlendirilmeli:

"Bu sözü, daha önce de duymuş olmalısınız; yine de, acaba bu kısa hayatı ve hayatın imkânlarını iyice ölçüp biçtiniz mi, hayatınıza bir çekidüzen verdiniz mi? Bir kitabı okuduğunuz takdirde öbürünü okuyamayacağınızı, bugün kaybettiğiniz şeyi yarın kazanamayacağınızı biliyor musunuz? Kraliçeler ve krallarla konuşabilmeniz mümkünken, gidip evinizdeki hizmetçiyle veya seyis yamağı ile dedikodu yapar mısınız?"(5)

Doğru; bal dururken, toz şeker yalanmaz ama, bu ülkede Büyük Doğu-İBDA külliyatı dururken, piyasanın seviyesizlik talebini arzeden rengârenk, keçiboynuzu tad ve keyfiyetli kitaplar abur cubur okunur. Neye yaradığı da ortada; inkılâpçı geçinen ve böylesi "inkılâpçı" eserlerle "yetişen"lerin, "sulandırılmamış-saf" inkılâpçı tavırdan ödü kopuyor. Hemen her sahadaki kifâyetsizliğe bir küçük misâl ki bu; gerisi takdirinize havâle!..

Değilmi ki bu tip kitaplar "faydasız ilim" zerkediyor ve okuyucularına "kitap yüklü eşek" olmayı revâ görüyor; o halde, hastayı tedavi ettiği "tecrübeyle-pratikle" sabit "külliyat" ve onun barındırdığı "ilaç terkibi"ni bünyeleştirmek için daha ne bekleniyor? Maksat, "er yürekli" anlayış sahibi olmak değil de, gündelik tatminlerle "dünyaya kazık çakma" heveslisi nefsi oyalamaksa, o zaman başka tabiî!..

Kimileriyse, "külliyat"ı anlaşılmazlıkla itham ediyor ve maalesef, şunu idrak edemiyor: Okuyucusunun seviyesinde yazıldığı için kolay anlaşılan bir kitap, okuyucuyu daha yüksek bir kültür basamağına sıçratmak yerine, ona ancak mekanik sayılabilecek bir "tekrar" yaptırtır. Üstün yazar ve eserlerine gelince; onların, okuyucudan nasıl bir çaba beklediğini aynı -gerçek- kitaptan işaretleyelim yine:

"Asillerin oturduğu bu sessiz, sakin mahallenin kapısında insana sadece şu sorular sorulur: «Buraya girmeye lâyık mısın? Öyleyse geç! Asillerle arkadaşlık mı etmek istiyorsun? O halde kendini asil kimselerin seviyesine ulaştırmaya çalış; ancak o zaman onlarla arkadaş olabilirsin. Akıllı bir kimse ile konuşmaya can mı atıyorsun? Öyleyse onu anlamayı öğren; ancak o zaman onu dinleyebilirsin. Aksi takdirde geçemezsin. Sen bizim seviyemize ulaşmazsan, biz senin seviyene inemeyiz. Yaşayan bir asil, nezaket gösterebilir; yaşayan bir filozof, düşüncelerini size izah etmek zahmetine katlanabilir; biz ise ne ikiyüzlülük edebiliriz ne de herhangi bir yorumlamada bulunabiliriz. Bizim düşüncelerimizin zevkine varmak istiyorsan, onların seviyesine yükselmelisin; varlığımızı tanımak istiyorsan duygularımızı paylaşmalısın» ".(6)

"Onların düşüncesine nüfûz etmeye çalışın; kendi fikirlerinizi onlarda bulmaya kalkmayın. Eğer kitabı yazan şahıs sizden daha akıllı değilse, o kitabı okumanıza lüzum yoktur; sizden daha akıllıysa, birçok bakımdan sizden farklı düşünecek demektir.

Genel olarak bir kitaptan bahsederken, «Ne kadar güzel; tam düşündüğüm gibi!» deriz. Aslında doğru olan, «Ne tuhaf! Daha önce bunu hiç düşünmemiştim; galiba doğru; veya şu anda onu anlamıyorsam da, birgün anlayacağımı ümit ediyorum» , gibi cümleler kullanmış olmaktır".(7)

"Eğer bir yazarın değeri varsa, ne demek istediğini hemen kavrayabileceğinizi sanmayın. Dahası da var; eserin mânâsını bütünüyle kavrayabilmeniz için aradan uzun bir zaman geçmesi gerekecektir. Bu durum, yazarın söylemek istediği şeyi söylememiş olması ile ilgili değildir; fikrini ifade etmek için kuvvetli kelimeler kullanmayışından da ileri gelmemektedir; sadece, fikrine nüfûz etmek isteyip istemediğinizden emin olabilmek için, düşüncelerini ancak üstü kapalı bir şekilde ve birtakım teşbihlerle ifade etmesinden ileri gelmektedir. Bunun neden böyle olduğunu pek anlayamıyorum; ayrıca akıllı kimselerin, en derin düşüncelerini her zaman saklamalarına yolaçan bu amansız sessizliği, ve bu amansız ketumluğu tahlil de edemiyorum. Bu gibi kimseler, düşüncelerini size yardımcı olacak şekilde söylemezler; bunun tam aksine, sizin göstermiş olduğunuz gayretlere bir mükâfat olarak sunmak isterler ve bu mükâfata ulaşmadan önce, onu kazanmaya lâyık olup olmadığınızı kesin olarak bilmeyi arzu ederler".(8)

İlmi "ehline" verme ve herkese "anlayışı mikyasınca" hitab etme memuriyetine de denk gelen bu ifadelerden sonra, şimdi Büyük Doğu-İBDA külliyatının ve tüm "gerçek" eserlerin nasıl bir cehdle okunması gerektiğine temas edeceğiz. Aynı zamanda; Üstad`ın "dışyüz"den güya anlaşılmasına rağmen, aslında çoğu kez anlaşılamamasının hangi tutumdan kaynaklandığını -"okuma" metodu yönünden- hissettirmiş olacağız. Derin hikmetleri sezmek-yakalamak için hassas tenkit ve muhakeme süzgeçleri kullanmak yerine; kaba saba kalburlara tevessül edildiğinde, lâtif mânâların nasıl kolayca "gürültüye" getirilip farkedilemediğini çerçevelemiş de olacağız. Yalnız "okuma" değil, okumanın gayesi olan "eğitim-tekâmül" süreci ve kâmil bir yazarın fikir kumaşı da aydınlanacak bu sâyede. Bakınız neler anlatıyor "ışıkçı"mız:

"Bunun için, şu nokta üzerinde ısrarla durmak ve salâhiyet sahibi bir kimse olarak söylemek isterim ki, (sözlerimde yanılmadığımdan eminim) sizler her şeyden önce kelimeler üzerinde titizlikle durma ve onların neyi ifade ettiğini, hece hece, hattâ harf harf anladığınızdan emin olma alışkanlığını elde etmelisiniz. (...)

Ömrünüz yettiği takdirde, Britanya Müzesi`ndeki bütün kitapları okuyabilir, yine de tam mânâsıyla «kara cahil» , hiçbir şekilde eğitilmemiş bir kimse olarak kalabilirsiniz; iyi bir kitaptan, harfi harfine, yani gerçek mânâsını kavrayarak on sayfa okuduğunuz takdirde ise, bir ölçüde, her zaman için eğitilmiş bir kimse olarak görülebilirsiniz. Eğitilmiş olma ile olmama arasındaki bütün fark, (yalnızca insanları zihnî bakımdan eğitmek sözkonusu olduğu zaman) okuduğunuz şeyin gerçek mânâsını kavrayarak okuyup okumamanızdan ibarettir. İyi eğitim görmüş bir kimse birçok dil bilmeyebilir; kendi dilinden başka hiçbir dili konuşmayabilir; pek az kitap okumuş olabilir. Fakat bildiği dili iyi bilir; telaffuz ettiği kelimeleri hatasız bir şekilde telaffuz eder; her şeyden evvel kelimenin ETİMOLOJİSİNİ öğrenmiştir; gerçek mânâsını ve kökünü muhafaza eden kelimelerle bugün başka mânâya gelecek şekilde soysuzlaşmış kelimeleri ilk bakışta birbirinden ayırabilir; onların bütün soyunu sopunu -yakın veya uzak hısımlıklarını, şu veya bu gibi bir çağda veya ülkede, milletin kullandığı değerli kelimeler arasına ne dereceye kadar girebildiklerini ve orada nasıl bir yer aldıklarını- iyice bilir. Eğitim görmemiş bir kimse ise, kulaktan dolma pekçok dil öğrenmiş olabilir ve bu dilleri konuşabilir; yine de bu dillerde gerçek mânâsıyla bildiği tek kelime olmayabilir, hattâ kendi ana dilinde, bir tek kelimeyi bile gerçek mânâsıyla bilmeyebilir".(9)

Son derece aklı başında bir insanın söylediği bu sözlere şaşırdınız belki. İBDA külliyatına âşina olanlarımızsa, herhalde çok şey sezmiş olmalı. İBDA Mimarı`nın, Türkçe`yle beraber, bilhassa Arabça ve Farsça`nın etimolojisine (= kök bilgisi) olan derin nüfûziyetine; hepsinden öte "lisânlar üstü mânâ lisânı"na olan vukûfiyetine, başta "Tilki Günlüğü" bulunmak üzere eserlerinde şâhit olmuş okuyucular olarak iddia ediyoruz ki, Üstad ve İBDA Mimarı`nın İLMİNE sahip başka bir İslâm mütefekkiri yetişmedi son dönemde.

Önümüzdeki günler, yıllar ve -Kıyamet kopmazsa- yüzyıllarda, çok şey görecek ve konuşacak dünya; bu kadar emin ve mutmainiz. Bizim kekeme medih ve yetersiz anlayışımızın fevkinde, istikbâlin sahici fikir, ilim, sanat ve aksiyon adamları isbatlayacaklar bunu. Görelim Mevlâm neyler!..

 

Andrey Tarkowski... Şiir Diline Işık

 

Şairliği, çevrelerinde gördükleri bazı gariban şahısları esas alarak, alt alta kafiyeli-kafiyesiz mısra dizmek sananların anlayamayacağını, büyük Rus sinema yönetmeni Andrey Tarkowski`den işaretleyelim ve bu iktibası; Büyük Doğu-İBDA fikriyatının kurucularının üstün şiir kumaşlarıyla, kaleme aldıkları eserlerinde mündemic "şiir dili-şiir idrakı"nı daima gözönünde tutarak okuyalım:

"Burada şiirden sözederken belli bir türü kasdetmiyorum. Şiir benim için bir dünya görüşü, hakikatle olan ilişkimin özel bir biçimidir".(10)

Hayattan olduğu gibi, Büyük Doğu-İBDA külliyatından da basit "sebep-netice" münasebetlerine dayalı tekdüze bir akış bekleyenlerin tutarsızlığını, mevzuu sinemayla irtibatlandıran Tarkowski`den takib edelim dilerseniz:

"Sinemada beni çeken, alışılmamış şiirsel bağlantılar, şiiriyetin mantığıdır. Kanımca bu, bütün diğer sanatlar içinde en gerçekçisi ve en şiirseli olan sinemanın imkânlarına da çok uygun düşmektedir.

Her hâlükârda bu bana, görüntüleri; mantıklı bir sebep-netice ilişkisine dayalı ve düz bir çizgi doğrultusunda geliştirilen konuya bağlanan klasik dramatürji`den çok daha yakın geliyor. Bu tür aşırı «kusursuz» hadiseler zinciri, genelde, soğukkanlı hesaplamaların ve spekülatif düşüncelerin güçlü etkisiyle oluşur".(11)

İBDA`ya bağlılığımızın, rastgele "kulüp tutma" ve "heyecan arama" zihniyetinden değil; onun, meseleleri kapsayıcı genişlik ve derinliğinin şuurunda oluşumuzdan kaynaklandığını delillendirici olması yanında, nasıl bir dünya görüşü ve nasıl bir ifade tarzı sorusuna da cevap takdim ediyoruz Tarkowski`den:

"Karmaşık bir düşünce ve şiirsel bir dünya görüşü, asla, ne pahasına olursa olsun, fazla açık, herkesçe bilinen vakıalar çerçevesine sıkıştırılmamalıdır. Dolaysız, genel geçerli neticeler çıkarma mantığı, ne yazık ki, insana fazla fazla geometri teoremlerinin ispatını hatırlatıyor. Halbuki sanat için, hayatın zihnî ve hissî değerlerinin birbirine bağlandığı ÇAĞRIŞIMSAL bağlar, hiç şüphesiz, çok daha zengin imkânlar sağlar".(12)

"Tedaiye açık ve ona yolveren bağlar" bahsinin destanlık örgüsünü görmek isteyenleri yine "Tilki Günlüğü"nde yolculuğa davet ederken; biz İBDA dünya görüşünün diline, büyük sanatçının ifadeleri vesilesiyle pencere açmayı sürdürelim. Ki bunlar, Ruskin`in tesbit ettiği hakikatleri geliştirici ve daha da tahkim edici:

"Eğer bir nesne hakkında herşey hemen bir çırpıda söylenmezse, insan bir fikir üzerinde kafa yormak ve bunu geliştirmek imkânına kavuşmuş olur. Aksi takdirde, netice hemen sunulmuş olur; hem de seyirciye hiç akıl yürütme fırsatı tanımadan. Seyirci ise, zahmetsiz olarak elde ettiği bu neticeyle ne yapacağını bilemez. İbdâ edici, bir görüntünün ibdâ edilmesindeki zahmeti ve mutluluğu seyirciyle paylaşmadan, ona birşey anlatabilir mi?".(13)

Tarkowski`den yaptığımız yukarıdaki iktibasları Ruskin`inkilerle birleştirince gayet açık bir tarzda kavrıyoruz ki; İBDA, "sahici" ruhî ve fikrî "gelişimi-tekâmülü-eğitimi" teklif ve tekeffül eden besbelli biricik mihrak günümüzde. Sizce de değil mi?..

Hülâsaten çerçevelersek: Avamın anlaşılmaz ve mantıksız bulabileceği bir fikir, hayatın tâ kendisi olabiliyor. "Havass maskeli avam" da dahil olarak kimileri, hadiselerin peşinden nal toplarken; sanatçı mütefekkir, istikbâle uzanmakta şiir kanatlarıyla...

Hayatın dinamizmine denk bir "diyalektik" tutarlılık, "matematik" tutarlılıktan çok daha ayrı... Dünyada görülen bugünkü köklü değişimler, "klasik sistem ve şablonların yıkılışı"dır ki; açılan çağa İslâm adına teklif edilebilecek herhalde tek anlayıştır İBDA!..

Doğan çağ, İBDA çağıdır; "sahici" fikrin çağı!..

İlâveten... Değişen realiteye intibaksızlığın bir diğer tezahürü de; bir meselenin, çevresindeki her zerreyle birlikte, kuru "malzeme sayımı" yapılarak izahının taleb edilişi olarak gözüküyor. Oysa bu tutum; hayattan ve hayatın şiiriyetinin akışından koparak, "mekanik" spekülasyonları dayatıcı bir yaklaşım. Yani, dörtköşe idraka sığsa da, hayata ters!.. Diyeceğimiz şey; "malzeme sayımı" başka, "daimî nakkaşlık" çok daha başka!..

 

John Berger... Sanat ve Propaganda Farkına Işık

 

Ruskin`in sözünü ettiği; "günlük kitaplar" ve "her zaman için gerekli kitaplar" farkını hatırlayacaksınız. Benzer bir fark; bir dünya görüşünün, hayatın "çok cepheli" karakteri dahilinde varolma ve "siyasî aksiyon"uyla zamanın öldürücü tesirlerine direnme tarzındaki süreçte de gözlenir. "Günün gerekleri-emirleri" çerçevesinde başvurulan "kolayca anlaşılır" vasıflı "aksiyon sanatı" veya "propaganda" dışında; bir de hepimizin bildiği ve hayatın "sır" vasfına muvafık, "sanat aksiyonu" yelpazesindeki "edebiyat", "güzel sanatlar" cümlesinden ibdâ verimleri bulunur öbür tarafta...

İBDA Mimarı`nın iki eseri, bahsi aydınlatıcı güzel bir misâldir buna. "Aydınlık Savaşçıları -Moro Destanı-" adlı eseri, serbest şiir ölçüsüyle "destan" formunda kaleme alınmış ve 12 Eylül öncesinin siyasî atmosferinde "günün ihtiyacını" yakalayıp "hadise" olmuş, marş olmuş, dilden dile aktarılmış, taklitleri her yanı kaplamış muhteşem bir "aksiyon sanatı" ve "propaganda" numûnesidir. Fakat aynı zamanda, yine İBDA Mimarı`nın tesbitiyle, kendisinin şiir konseptini hakiki hüviyetiyle temsil etmez. Onun şiir anlayışını asıl yansıtan "şaheser"i, "Kayan Yıldız Sırrı" isimli eseridir -üstelik serbest değil, vezinlidir- ve saf "sanat aksiyonu"nun derûnî bir timsâlidir o.

Hayatı, kitapları ve İBDA dilini; birtakım "nüans"ları içinde yakalayıp, unsurları yerli yerine oturtucu bir anlayış teminine yardımcı olabilecek bir diğer "pencere"yi, İngiliz sanat tenkitçisi John Berger`den açalım size:

"Tüm sanat eserlerinin ideolojik bakımdan etkili olduğu doğrudur; hatta sanat dışında başka bir gaye gütmediklerini açıkça söyleyen sanatçıların eserleri bile. (...) Fakat bunu böylece belirttikten sonra da, hemen ama kısa süreli etkileme ve kullanılabilme gayesiyle yapılan eserleri, uzun süre dayanmaları gayesiyle yapılan eserlerden ayırdetmek gerekir. (...)

Propaganda türüne haklı olarak girebilecek nitelikteki kısa süreli eserler, âcil fakat geçici vazifelerini, gerek kuruluş gerekse biçimlerinde açıkça yansıtmak zorundadırlar. Bu tür eserler, «o günün emirleri» gibi olmalıdır. Aksi durumda âcil niteliklerini yitirirler. Gayeleri, kısa sürede gerçekleştirilmesi gereken vazifelere çağrıda bulunmak yahut beklenilen fedakârlıklara ilham kaynağı olmaktır; bu ilham verişin gerçekleşmesi ise o günün kendine has kritik durumuna bağlıdır. Eğer bu günlük emirler daha da ileri gidip, kalıcı ve sürekli bir niteliğe bürünür yahut böyle kabul edilirse, zamanla gelecek gelişmelere engel olurlar. Kuşatmaya uygun emirler, saldırı sırasında pek az işe yarar.

Etkilerinin uzun süreli olması amaçlanan eserler, çok daha karmaşık ve çelişkileri kapsayan bir nitelikte olmalıdır. Bu çelişkilerin varlığıdır onları uzun ömürlü kılacak. Bu tür eserler, o günkü hususî durumdan doğan ve zorunlu tedbir bekleyen tek tek hadiselerden çok, gerçekliğin yansıttığı yeni ve hayal edilebilen bütünlüğe yönelmek zorundadırlar. Sanatın fonksiyonunu kehânette bulunma olarak görmeleri, Ruslar için büyük bir kazançtı. Öte yandan, Stalin sultası altında, sanatın kehânette bulunma niteliğine olan inancın, geleceği tâyin etme yolu olduğu inancına zekice fakat yıkıcı bir şekilde dönüşmesi, Rusların talihsizliğidir.

Gerçeğin temsil ettiği yeni bütünlük, yapısı gereği belirsizdir. Uzun vâdeli sanatta bu belirsizliklere yer verilmelidir. Böyle bir sanatın gayesi belirsizlikleri ortadan kaldırmak değil, bunları ihtivâ eden bütünlüğü kapsayıp tanımlamaktır. Böylece de sanat, insanı hemen eyleme yönelten kısıtlı bir kılavuz olacağına, kendi şuurunu arttıran bir yardımcı durumuna gelir".(14)

Karambolde kendine mevkî tutmaya bayılanlar, bu sözlerden acziyetlerine pay çıkarmasınlar hemen. İBDA`nın, "fikirde müphem, aksiyonda açık olmak" şiarı ölçüsünce; müphem olunması gereken yerde müphem, açık olunması gereken yerde açık olamayanlara; üstelik, hayatın her cephesinde nefs muhasebesinin gereğini billurlaştıramayanlara, bundan yansıyan bir şeref hissesi yok.

Son olarak; "yazar-okuyucu" ilişki ve iletişimini verimli kılıcı belli -daha doğrusu bu çerçevede değerlendirilebileceğini düşündüğümüz- ölçüler vaz`eden İBDA Mimarı`na kulak verelim; böylelikle bahsi toparlayıcı bir "kılavuz" bulunsun önümüzde. İktibas ettiğimiz pasajlar, "Marifetname" adlı eserin muhtelif bölümlerine serpiştirilmiş hâlde bulunuyor ve eserin orijinal akışı içinde farklı intikal noktalarına sıçrayabiliyorsa da; biz sadece, mevzuumuzla direkt ilgisi bulunduğunu düşündüğümüz parçaları -eserin bütünlüğünden ayırarak- seçmiş olduk. Yine kendisinin uyardığı bir hakikat olarak, kitabın "ayna" oluşu ve "yüzüne bir maymun baktığında" tabiatiyle "havârî" görüntüsü aksettirmeyeceği şeklindeki, fikrî tekâmül ve tenkit ölçüsü başa alınarak okunmalı sunduklarımız; demek ki öncelikle, İBDA fikriyatının umumî kılavuzluğunda, hakikatin çok yönlü iklimlerine "tekâmül ederek" açılabilmeyi öğrenmeli kişi...

 

İBDA Mimarı`ndan... Okuma Kılavuzu

 

"- Aradığını bilmeyen, bulduğunu anlamaz."

"- Bilgi iki çeşittir... Biri mevzuu bilmek, diğeri ise o mevzuu nereden öğreneceğini bilmek."

"- Düşünmeden öğrenmek, vakit kaybetmektir."

"- Okuyacağınız yazarı, arkadaşınızı seçermiş gibi seçin."

"- Aydın insan, fikir hayatına karşı tükenmez ilgisini sürdürmek için yeterli iradesi bulunan insandır."

"- Okuyorsan, ne karşındakileri susturmak ve bilgiçlik satmak için, ne her okuduğuna körükörüne inanmak, ne de konuşmalarına mevzu bulmak için oku. Kitap vardır, ancak tadına bakmak içindir; kitap vardır yutulmak, kitap vardır çiğnenmek ve özümlemek içindir... Başka ifadeyle; kimi kitapların ancak birkaç bölümüne göz atmalı, kimisini baştan sona şöyle bir okuyup geçmeli, pek azını da her ayrıntı üzerinde titizlikle durarak adamakıllı okumalı."

"- Şuursuz ilim, ruhu tahrip etmekten başka bir işe yaramaz."

"- Rousseau, kendi kendilerini yetiştirenlerin zekâlarında görülen vasfa sahipti: Yani, adı güçe çıkmış şeyleri kolayca, adı kolaya çıkmış şeyleri ise güçlükle öğreniyordu."

"- Biz, biz oldukça başkasının düşüncesinde kendi mütalâamızı buluyoruz ve kitapları böyle okuyoruz."

"- Olgun bir okuyucu, çok kez başkasının yazdıklarında, yazarın düşünmediği güzellikler bulur, okuduklarına daha zengin mânâlar ve renkler kazandırır."

"- Başkalarının bilgisiyle alim olabilsek bile, ancak kendi aklımızla akıllı olabiliriz."

"- Ezber bilmek, bilmek değildir."

"- Okumak başka, sohbet başka... Okurken bir başka düşünceyle temas hâlindeyiz; ama tek başımızayız. İnsan, fikrî bakımdan çok daha güçlüdür. Konuşma, bu gücü dağıtır. Okurken sadece ilhâm alırız, kafamız dilediği gibi çalışır. Hem yalnızız, hem beraber. Bir nevi mucize!"

"- Güzel kitaplar, yazar için bir son, okuyucu için bir davettirler; suallerimize cevap vermezler. Bizde birtakım arzular uyandırırlar ve iştiyâklarımızı alevlendirirler. Yazar sözünü bitirince şaşarak farkederiz ki, hiçbir şey söylememiştir henüz..."

"- Okuduğunu tahlil etmeyen, daha önce okuduklariyle karşılaştırmayan, her ân kendi kafasını kullanmayan, zekâsını mahveder. Okumak, sayfanın bütününü, cümleleri, kelimeleri anlamaktır. Dikkat gevşeyince gölge düşünceler kalır kafada. Çabuk okuyan, dikkatini teksif edemez."

"- Ben eserlerimi, düşünmesini bilenlere yazdım."

"- Zahmetli, lâkin azametli çabada, tohumu serper serpmez mahsulün toplanacağını beklememeli... Bilâkis, büyük ihtimam ve sabırla çalışmalı ki, bir gün idrâk edilebilsin!.."

"- Mütefekkirin mektebi, hekimin eczanesi gibidir. Oraya zevk duymak için değil, kurtaran ıstırabı çekmek için gidilir. Birinin çıkık bir omuzu, ötekinin başında bir yarası mevcuttur; zevk, onları iyi edebilir mi?"

"- Bilmek ve yine de bilmediğimizi anlamak, en yüksek başarıdır; bilmemek ve yine de bildiğini sanmak, hastalıktır."

"- Teferruat sizi yakalar, avucunun içine alır, sıkar... Sizinle uğraştıkça, siz de ondan sıkılırsınız... Sonra bu iş yavaş yavaş ahenk kazanır ve ayrıntılar görüş açısının oluşmasında vazgeçilmez unsur olur."

"- O biçimde bir ruhla doğmuş bulunuyorum ki, itiraf edeyim, benim için en büyük tetkik daima, başkalarının delillerini dinlemek değil, fakat onları kendi vasıtalarımla bulmaktır."

"- Bir güzel söz söyleme sanatı varsa, bir de güzel anlama ve dinleme sanatı vardır."

"- Bir yazarın şahsiyetini anlarsanız, o yazarın yazdıklarını da anlarsınız."

"- Çok sözle çok şey anlatılması kabul edilebilir; az sözle çok şey anlatılması gerekir."(15)

 

Kaynaklar:

1) Salih Mirzabeyoğlu, Gölgeler /-Yaşadığımız Günler-, İBDA Yay., 2 Basım, İstanbul 1987, s. 128

2) John Ruskin, Susam ve Zambaklar, (çev: Türkân Turgut), Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., Ankara 1988, s. 14

3) A.g.e. s. 15-16

4) A.g.e. s. 16

5) A.g.e. s. 18

6) A.g.e. s. 20

7) A.g.e. s. 21

8) A.g.e. s. 21-22

9) A.g.e. s. 23-24-25

10) Andrey Tarkowski, Mühürlenmiş Zaman, (çev: Füsun Ant), AFA Yay., İstanbul 1986, s. 23

11) A.g.e. s. 22

12) A.g.e. s. 22

13) A.g.e. s. 23

14) John Berger, Sanat ve Devrim, (çev: Bige Berker), V Yay., Ankara 1987, s. 32-33

15) Salih Mirzabeyoğlu, Marifetname /-Süzgeç ve Şekil-, İBDA Yay., İstanbul 1986, s. 38,39,42,49,50,59,63,64,65,67,70,155,173

İthaf: Bu yazı, 1990 yılında aylık Ak-Doğuş Dergisi`nin 5. ve 6. sayılarında "İnkılâpçı Gençlik Nasıl Okumalı?" ve "Kitap Vardır; «Kitap» Vardır" başlıklarıyla iki bölüm hâlinde yayınlanmış yazının yeniden düzenlenmiş biçimidir. John Ruskin`in "Susam ve Zambaklar" adlı eserini, İBDA diline ışık tutucu yönlerini keşfettiğinden, üzerine bir değerlendirme yazmamız için bize hediye edip, bu çalışmanın yapılmasına vesile ve teşvikçi olan gönüldaşımız Kenan Durdu`ya teşekkürü bir borç biliriz. (H.S.)

 

 

VII

Yeniden İletişimin Anadili-Mânâ Dili:

TEORİK DİL ALANI ŞEMSİYESİ ALTINDA KENDİNDEN ZUHUR DİLİ

 

 

İBDA`ya muhatap fertler, çok çeşitli bakış açılarından çok çeşitli ayrım ve mevkîlerde değerlendirilip nitelendirilebilirler. Bizim bahse giriş vesilemizse; bu fertlerin bağlılık, sempati, kayıtsızlık ve antipati şeklinde bir kıyaslamaya da mevzu olabilecekleri hususu...

Ruhunda İBDA fikri maya tutmuş bağlılar; kimilerinin "empati" dediği, fikrinin dalga boyunu, frekansını benliğinde ve şuur seviyesinin gerçeklik nitelemelerinde yakalamış bizce bahtlılardır ki, Andrey Tarkowski`nin "Mühürlenmiş Zaman" adlı eserinde geçen şu okuyucu mektubundaki tesbiti delillendirmeye namzettirler:

"Dinleme ve anlama yeteneği çok önemlidir. Bir kez bile, aynı veya benzer şeyleri hissetmeyi başarabilen iki insan birbirini hep anlayacaktır. Bunlardan biri buzul, diğeri isterse atom çağında yaşamış olsun, farketmez."

Fakat meselenin, "zıt yönlerden gelen iki trenin aynı istasyonda bir ânlık duruşu" misâli, tesadüfî bir birliktelik tarafı da mümkün. Ve, bu hâlde geçerli "gayriyet" temelindeki "ayniyet" arazını; "gayriyet" arazıyla da görünse farketmeyecek, "bünye ayniyeti"ne döndürücü bir "dil" ve anlayış dokusu şart olmakta. Maksûda gelince o: Asıl ve asîl mânâsıyla İslâm`ın "topluluk hakikati"ni temin eden bir dünya görüşü... Ahlâkî ölçüler manzumesi ve kazandırdığı ahlâkî formasyonla "ben ve diğerleri" arasında anlaşma imkânı verip; tahlil ve terkibin, muhasebe ve murakabenin dosdoğru yolunu gösterirken, hakikatin ve onun tecellileri olarak iyi, doğru ve güzelin de bildirilebilme ve paylaşılabilmesine yolveren bir dünya görüşü... Örgüleştirilmiş "teorik dil alanı"yla neyin nereye aitliğini gösteren ve mevzu peteklerinde tezahür edecek "kendinden zuhur" aksiyonunun zeminini, esasını ve usûlünü aydınlatan bir dünya görüşü... Sırf buyuran pratik normlarla boğan değil, kanatlandırıcı estetik anlayışıyla muhatabına işleyen, imana davet edici zevk ve âhengi hissettiren, sanat ehline uçsuz bucaksız "ibdâ arsaları" bağışlayan bir dünya görüşü... Diyalektik cevvaliyetiyle nerede durup nerede yolalacağını istikametlendiren; velhâsıl, lafın gelişi değil, hakikatiyle yaşanacak bir dünya görüşü... Mevzuumuz vesilesiyle; insanlar arası kopan "iletişim" hatlarını yeniden tesis edecek bir dünya görüşü...

Sayesinde anlayacağımız, anlatacağımız, anlaşacağımız, göreceğimiz, duyacağımız, hissedeceğimiz, davranacağımız, dövüşeceğimiz, kucaklaşacağımız; ezcümle başımız, gözümüz, kulağımız, elimiz, ayağımız, gövdemiz ve rehberimiz olabilecek cüssede, zenginlikte, derinlikte ve kıvraklıkta bir dil... Böyle bir dünya görüşüdür aradığımız ve böyle bir dildir bulduğumuz: Bir "ayniyet"in iki kanadı hâlinde, Büyük Doğu-İBDA bünyesi...

Kayıtsızlar ve düşmanları es geçip, bağlılar ve sempatizanların böylesi bir bünye karşısındaki muhatap rollerini nitelendirme durumunda kaldığımızda; gerçekleştirilmesi gerekenin, bu dili duyarak, düşünerek ve davranarak konuşmak olduğunu anlıyoruz. Kapısına gelinmiş hakikat, ehlince ve usulünce açılmayı bekliyor ve aşılan ilk eşik, belki giderek dikleşecek, belki zorlukla tırmanılacak sonsuz basamağı önümüzde yükseltiyor. Laçkalaşmış kalbler, körleşmiş duygular, tembel zihinler nasıl konuşsun bu dili?.. Bir "yabancı dil"i öğrenip konuşma iradesi bile, birkaç günlük çabayla semeresi alınabilecek bir netice veremezken, ömrünce kurbağa dili sayıklamışların -bir devrimle sayıklatılmışların- dilleri kolayca döner mi buna?..

Büyük Doğu ve İBDA Mimarları... İslâm`a muhatap anlayışın mânâ dilinin, çağımızdaki kurucuları... Ya İBDA`ya bağlananı ve bağlanamamışıyla; bu "sembol" şahsiyetleri ismen, cismen, fikren tanıma pozisyonundaki bizlerin vazifesi?..

Bir dili, anadilimizi, mânâ dilimizi öğrenmek... Ve, "her dünya görüşü bir dil"... "Teorik" dil ile toplulaştırmak, "pratik-tatbik-teknik" dil ile açılmak... Bugün "boyumuz kısa" kalsa bile, hiç olmazsa, el atılan her mevzuun hikemî-ilmî-teknik buudlarının bilgisine, sezişine, birikimine, tecrübesine, becerisine, tatbikine, tahliline, terkibine vukûfiyet ve nâiliyet çabası göstermek... Ve ancak böyle bir çabayla, o dili bir dünya görüşü bütünlüğünde yaşayabileceğimiz ve gerçekten böyle oluşunu delillendirebileceğimiz şuurunu daim, aksiyonumuzla kaim kılmak... Evet, bugün "boyumuz kısa" kalsa bile, inkılâbın, mânâ dilimizi "toplumun genel fikir çerçevesi"ne oturtmak olduğu ve bununsa; her sahanın kendi esas, usûl ve kaideleri muvacehesinde, teorik ve teknik donanımıyla, tümdengelim ve tümevarım "gel-git"leriyle, diyalektik-estetik-etik nizamı ve duyarlığıyla, ve tabiî ki aksiyon sıcaklığıyla o sahanın dilini konuştuğumuzda kıvamını bulacağını unutmamak ve unutturmamak...

Böylelikle, İslâm`a muhatap anlayışın "topluluk hakikati"ni; herbiri kendi sahasının kendi şuur seviyesindeki "şahsiyet" sahipleri olarak, mevzuunu iplik iplik dokuyan fertler hâlinde tecelli ettirebilmek... Zamanüstü nurdan kapılan kıvılcımla mekanı aydınlatmak ve değişen zaman boyunca tekrar ve tekrar nura koşmak... Nur ki, içimizde... Küfrün üfürdüğü kir-pası, maddî-manevî çehresiyle yıkıp yıkamak ve ruhumuzun pâk aynasında "âlemde ben" ve "bende Yaradan" zikrine, fikrine ve zevkine varmak...

Zaten bilen biliyor bunları denilebilse de, derdimiz zaten "bilmek"!.. Belki hakkını veremiyorsak da, şudur uyardığımız: Bilmek, yapmak için; böylece yapa-bilmek!.. Bilmek hamal yüküne, aksiyon "akt"a, verimli toprak erozyon tortusuna, şuur alışkanlığa, vukûfiyet âşinalığa döner ya; döndürmemek!.. "Malûmu meçhullükten kurtarma"nın bir yönü de sanırız; kabuk-klişe bilgisini, öz bilgisine kalbetmek... Deşilmedikçe her ân; özümüzdeki aşk yaramız da "kabuk" bağlıyor. Yaraysa aynı yara; güya!..

Dil ve dünya görüşü; dünya görüşü ve dildeki "dünya tablosu"; mânâ dili ve toplum dili; toplum malûmu ve fert malûmu ikililerinin birbirine karşılıklı tesiri ve ilgisiyle beraber; alâkalı kavram ve bahislerin de, içinden süzülebileceği bir pasajı İBDA Mimarı`nın "Marifetname" adlı eserinden aktaralım:

"Kültürün yapısında dilin etkileri, aynı dili konuşan insanların bütün faaliyetlerinde o dilin «dünya tablosunun» etki yapmasına dayanarak açıklanabilir... Dil, hayatın bütün alanlarında, günlük hayatın en basit hadiselerinde, ilmin ana form`larında, görenekler ve törelerde, inançlarda ortaya çıkar; dil, her türlü maddî hayatın, tekniğin, ekonominin de şartıdır... Dinde, hukukta, felsefe ve sanatta yeri vardır. Dilin etkide bulunan gücü, dilde izini bırakan «dünya tablosu» ile, hayatın bütün alanlarına yayılır. Buna karşılık dil de, her bir alanın özel ihtiyaçları ve şartları ile kendi çevresini ve yönünü belirler, ona göre gelişir."(1)

Dışarıdan bakan veya nüfûziyetini derinleştirmek isteyen için, İBDA`yı tanımak ve bilmek, yabancı bir dil öğrenmek gibi; yani zor!.. Oysa, yeni bir dünya kurmak için ne gerekir? Yeni bir dünya görüşü!.. Yeni bir dünya görüşü için ne gerekir? Eskimiş kalıp, kavram ve "kuram"ları atıp, yerlerini yeni ve dinamik muhtevasıyla dolduracak, bilinen eski dile göre "yabancı", fakat yeni bir dil!.. Yeni bir dil nasıl yaşar; ki bu inkılâptır? Konuşularak!.. Nasıl konuşulur? İşte bütün mesele!..

Bir dili nasıl öğrenir insan?.. Önce pek anlam veremediği birtakım yabancı sesler duyar, kelimeler görür, imajlarla tanışır. Sûreten gördüğünü, birer birer ve nisbeten kolayca hafızasında saklayabilse de, anlamını kavrayabilmesi daha çok tekrar ve ölçüp biçme gerektirir. İlk defa tanıştığımız bir kimseyi, daha sonra simâen hatırlayabilmemiz veya tasavvur edebilmemize rağmen, sıkça duymadıkça ve ilişkide bulunmadıkça ismini -ki isim "anlam"a dairdir burada- kolaylıkla unutabilmemiz gibi.

Ve bir yabancı dil öğrenirken uyulması gereken en önemli prosedürün, bildiğini unutmamak yahut bildiklerinin ötesinde yeni bilgiler-kelimeler öğrenmek için, neredeyse hergün tekrar-egzersiz yapmak olduğu ifade edilir. Çünkü yeni bir dil öğrenmek, hergün zincire yeni bir halka eklemek gibi, kesintisizce ve zamanın silgisine, nisyan ile malûl hafıza-i beşerin zaafına kurban edilmeksizin sürdürülmelidir. Aksi bir durumda, ara verilmesi hasebiyle zincirin halkaları birer ikişer kopar ve artık sözkonusu olan, yeni birşey öğrenmek değil, bir bakıma eski halkaları toparlamaktır -hatırlamaya çalışmaktır-. Zaman kaybı, emek kaybı, bilgi kaybı, verim kaybı... Bir noktadan sonra belki, kendine güvensizlik ve çekilen iflas bayrağı!..

Yine bir yabancı dil öğrenmek, teori-pratik içiçeliğiyle, şuurlu bir süreç sayılır. Şayet iş, zoraki okul psikolojisinin "pasif" öğrenciliğine, seyirciliğine, dinleyiciliğine, okuyuculuğuna dönerse; açıkçası, "Ders verilmez, alınır!" düsturu gözardı edilip, verilen ders "çalışılarak" öğrenilmezse; öğrendiğini düşünerek anlamak ve anladığını uygulayarak bulmak yoluna gidilmezse, temelsiz bilgi ve mânâ kırıntılarını, toz zerreleri gibi savurur zaman...

Yabancı bir dil öğrenmenin bir başka hususiyeti... Dil öğrenirken insan, hafızasına henüz depolamadığı-bilmediği bir "semboller bütünü"ne doğru, kendisine dili öğreteni taklit ederek, pasif sayılabilecek bir süreçte ilerler. Dili tanıma safhasındadır öğrenci... Yeni olmanın tabiî mecrâsı bu! Mamâfih, bir yere kadar!..

Dil öğrenirken dikkati çeken bir diğer husus, belli bir ilerleme kaydedildikten sonra, öğrenilen dilin muhataptan duyulması durumunda anlaşılmasının daha kolay; ifadesinin, yani konuşulmasının ise daha zor olduğudur. Burada, o dilin henüz mâledilemediği, bünyeleşemediği; fakat yine de bünyede kendine bir yer bulduğu, tam işlenmemiş hammadde misâli, işlenmeyi, süzülmeyi, tartılmayı ve ölçülüp biçilmeyi beklediği anlaşılır.

Ya bir dil en iyi nerede öğrenilir sizce? Tabiî ki konuşulduğu ülkede, ortamda. Öğrenci, sürekli o dili duyarak, görerek, konuşarak; tekrar, taklit ve ifade ederek; anlamak ve anlaşmak için o dilde konuşma zarureti hissederek yoğrulur. Pekiyi, tam tersi bir durumda, o dilin hiç konuşulmadığı veya duyulmadığı bir ortamda?.. Sağırlığa çıkar ki, hiç duymayan kişi, dilsizdir de!..

Devam edersek; alelâde günlük alış-verişleri, itiş-kakışları, gidiş-gelişleri gerçekleştirme dışında, bir dil asıl ne zaman ne işe yarar? Hemen farkedeceksiniz ki; ihtiyaç duyulan, üzerinde olunan bir işi yapmak; karşılaşılan bir problemi çözmek; içtimaî işbölümü çerçevesinde yüklenilen vazifeyi yürütmek ve bunların öğreniminde-öğretiminde, bilmede-bildirmede, aktarmada-aktarılmada, intibak ve intikal etmekte-ettirmekte, sezmekte-sezdirmekte ve diğer fonksiyonları yerine getirmekte belirir dilin hayatî rolü. Buysa, her ihtisas, iştigal ve verim sahasının teorik ve teknik dilinin; o işi, meşguliyeti veya vazifeyi yüklenenlerce bilinmesini, konuşulmasını, davranış ve verim hâlinde tezahür ettirilmesini gerektirir. Anadil bünyesinde sanki farklı lehçeler ki; iktisat dili, edebî dil, askerî dil, hukuk dili, sanat dili, siyasî dil, ticaret dili ve diğerleri olarak, özelleşmiş mevzu dilleri-belirişleri... Kuşatıcı "teorik dil alanı" şemsiyesi altında; her mevzuun kendi esas, usul ve kaidelerince aydınlatılacağı "kendinden zuhur" alanları...

Çok çeşitli tezahürler sunan dil bahsini ve İslâm inkılâbıyla ilgisini, İBDA Mimarı`nın şu sözlerinden kapılacak bir payla takdim edelim:

"İnsanların anlaşabilmesi, «bildirilebilme» ile mümkün... Bu ise, hakikat hükmünün insanlardaki müşterekliğiyle, yani «ben» ile «başkası» arasında ortaklık imkânı demektir... Böyle bir hakikat temeli olmasa, lisân olmaz... Dil ve işaretler, insanlar arasında ortak bir «mânâ» dünyası meydana getiren sembollerdir... Ve şu dava: Dil, yerinde hâl ifadesi, yerinde sembol, yerinde mevzu, yerinde tefekkür, yerinde «düşünce sistemi», yerinde araç, yerinde mahiyet, yerinde hareket vs. mânâlarda kullanıldığı gibi, «diyalektik» mânâsında da kullanılır... İşte bütün bunlar çerçevesinde kapsayıcı dil Büyük Doğu!..

1975`den başlayarak toplumun genel fikir çerçevesine BÜYÜK DOĞU`yu oturtmak mücadelemizin sebebi anlaşılıyor; İslâm inkılâbı burada... Bunu böylece vasıflandırış nisbeti de, Büyük Doğu`nun muradı ve «niçin» buudu halinde İBDA`da..."(2)

Toplumumuzda herkesin, "kendinden zuhur" verimini teorik-teknik muhtevasıyla üzerinde binâ edeceği "Teorik Dil Alanı"nın kurucusunun; muhatabından beklediğini ve ıstırabını kendi dilinden arzedelim:

"Vatanımı, baştanbaşa dünyaya numune teşkil edecek ve yaşanmaya değer hayata dair bir kültür ve sanat vasatına misâl olacak bir mânâda görmek, hiçolmazsa şu görmek istediğimi gördürmenin vasatına şahit olmak isterken, kaskatı gerçekler hayalimdeki tavuskuşunun tüylerini yoluyor... Her sahadan üzerinde şahsiyet buğusu tüten hâl izahına benzer tezahürler bekler ve bu vasat içinde mânâ dilimizin zenginleşmesi ve maledilebilmesini dilerken, bu mevzuda kimsenin acelesinin olmadığını görüyorum..."(3)

Dilimizin konuşulduğu inkılâp sürecini, yine dil kurucudan dinleyelim:

"İşte, bir ağaç bütününün kök, dal, yaprak ve meyve unsurlarının her birinin bütünü temsil eden mustakillik belirtmesi ve özelleşmesi zemininde görünecek olan içtimaî fayda, gaye, esas, usul ve hedef davası:

-«Benim dilimi konuşanlar arasında kalırsa çocuk, ki toplum, gavurca mı öğrenir, benim dilimi mi yoksa?»

Bu, unutulmaması gereken ön safhadır."(4)

Yabancı dil öğrenme isteği olan insanlar iki türlüdür: Birinciler, sürekli o dili öğrenmeyi istediklerinden yıllar boyu dem vururlar. Halbuki, bu yolda kayda değer bir çabaları yoktur. Öbür bahtlı kesimse, gayelerini uygulamaya yönelir ve sistemli, sürekli bir çabayla muradlarına ererler.

İslâm inkılâbının inkılâpçısı olabilmek, içi boş bir "inkılâpçı" yaftasının cakasını satmak ve gündelik ahbapçavuşluk ilişkileri seyrinde al gülüm-ver gülüm günah beyanını mazeretleştirmek değil; tam aksine, o inkılâbın dilini konuşabilmek ve konuşturmaya hayatını vakfetmek demek!.. "İnkılâpçı" ve "inkılâbın figüranı" farkını yakalayanlar, kendi dilini, anadilini, mânâ dilini konuşmak ve dilini konuşamama büyük ayıbından kurtulmak için, ne yapmaları gerektiğini de bilenlerdir:

İBDA külliyatını tüm olarak edinmek ve okumak, öncelikle!.. Konuşamamak, zahiren okunmuş olsa da, kitapların hâlâ el değmemiş biçimde rafları süslediği gerçeğidir ki, tekrar ve tekrar okumak!.. İBDA`ya hâlâ yan duran sağır ve "dilsiz"leri boşverdik; lâkin, İBDA`ya şöyle veya böyle bir süredir muhatab olup da, bugünedek kendi dilinin külliyatını eksiksiz edinmemişlere ne diyelim pekiyi?..

Evet, gerekirse bir yabancı dil öğrenir gibi öğrenmek dilimizi. Öğrenmek, ama nasıl?..

İmam-ı Rabbani Hazretleri, buyuruyorlar:

"Talebe, ilim ve fazilet mayasını ruhunda tutturmaya bakmalıdır, yoksa şekil ve kaide ezberciliğinde kalmak hikmetleri kaybetmek olur..."

Ezbercilik... Acaba dilimizi konuşmaktan kasdımız, her meseleye "aspirin" gibi hazır veri şablonları sunmak mıdır; ezberini iyi yapmak ve dinamizmini kaybedip statiklik çamuruna saplanmak mıdır? Elbette hayır... O halde, nasıl konuşmalı?

Mesele sahibi bir insanın konuşmasıyla, papağanın şuursuz taklidi arasındaki farkı beyana lüzum yok. İBDA`ya muhatap fertler olarak dilimizi konuşurken biz, "diyalektik-edeb-tevil" ve "muhakeme usulü" prensipleriyle "tabir ve tefsir" ölçülerini bilmediğimiz -tatbik edemediğimiz- takdirde; çıkış noktamız haklı ve doğru bile olsa, varış noktamız yanlış ve tabiî çirkin ve tabiî kötü olmak tehlikesine maruz kalabilecektir. Esasa doğru her iş "usulünce" yürütülür. Usulü bilmenin ve Büyük Doğu çerçevesinde fikir yürütmenin ancak ve ancak Yürüyen Büyük Doğu hâlinde İBDA`nın getirdiği muhakeme tarzıyla hayatiyet ve doğruluk kazanacağını en başa almak şart. Ki, ezbere biçimde Büyük Doğu-İBDA Mimarlarından referans göstermenin her şartta geçerliliği olmayabilir. Bu tarz bir yaklaşım, onun "inanış, görüş, ölçülendiriş" sistemi değil de, yenilenmeye ve "yeni zaman yemişlerini" verdirmeye kapalı; donuk-statik şekiller ve şablonlar toplamı olarak algılanması demek... Büyük Doğu-İBDA ruhuna -usulüne- karşı gelmeden konuşmak; mükellefiyetimiz!.. Ruhundan ve serdedildiği şartlardan bîhaber tarzda, kimi fıkhî ölçüleri kabuk-klişe çerçevesinde öne sürmek de, aynı usul yanlışına delâlet etmekte değil midir?..

Bahsi, İBDA fikriyatının kurucusunun "Yürüyen Büyük Doğu" başlıklı yazısını aynen vererek mühürlüyoruz:

"İslâma muhatap anlayışı yenileyen BÜYÜK DOĞU`ya nisbetimizi belirttikten ve VAROLMA MÜŞKÜLÜ`müzün en zor düğümü olan KENDİNDEN ZUHUR DİLİ etrafındaki ana meseleleri işaretleyip bu şuurun uyandırılması zaruretini ihtar ettikten sonra, bütün bu bahisleri kuşatıcı biçimde YÜRÜYEN BÜYÜK DOĞU`dan muradın ne olduğunu, onun muradı halinde gösterebiliriz ki, şu:

Eşya ve hadiselerin her ân yeniliği içinde vukubulan kemmiyet ve keyfiyet değişimi, insanın bütün davranışlarının belirli şekil, kalıp ve normlara uymayışını izâh eder. Çünkü normlar birçok olayların gözden geçirilmesiyle elde edildiklerinden, tek olayları temsil etmezler; hayat bizim tecrit ve tasniflerimize uymaz... Müşahhas hadiselerin nice ince farklılıkları hesaba katılamadığından ve her durumun sadece «temel elemanları» gözönünde tutulduğundan, normlar; yaşanmakta olan, yani değişken şartlar karşısında az çok katı çerçeveler belirtir.

Bu mesele bize, yönelinen mevzudaki hareketin, Büyük Doğu`nun lâfzına bağlı kalmamayla, onun ruhunu ve muhtevasını kavramakla mümkün olabileceğini gösterir. Onun hayata, meselelere, mücadeleye tatbiki ancak bu şekilde mümkündür; hayatta karşılaşılan hadiseler, işlenmemiş ve «işlenmesi gereken» malzemeyi gösterir. Bu bakış içinde Büyük Doğu, «oluş»un özelliğine nüfuz etme gayesi bakımından «keyfiyetçiliği» gösteren bir tecrittir... Keyfiyetçilik:

-«Her iş vahidini, onu saran mücerret oluş cevherine göre değerlendirme davası...»

Bunun tatbikinde «kendi kendine gerçekleşme» mevzu dışıdır; kısacası BÜYÜK DOĞU, gerçekler haline getirilecek davranış imkânları, davranış olması gerekenler, gerçekleştirilmesi gereken değerlerle, her ân yeni İBDA hamlesinde görünen «işleyici» ve «işletici» bir misyon mihrakıdır."(5)

Bizim buna ekleyeceğimizse bir "dilek" sadece: Yeniden iletişimin "zaruri" usulü, -çok sınırlı da olsa- bu izahlar vesilesiyle artık daha bir aydınlanmış olsa gerektir; hiç olmazsa birtakım temel kavrayış çizgileri açısından!..

 

Kaynaklar:

1) Salih Mirzabeyoğlu, Marifetname /-Süzgeç ve Şekil-, İBDA Yay., İstanbul 1986, s. 14

2) Salih Mirzabeyoğlu, İslâma Muhatap Anlayış /-Teorik Dil Alanı-, İBDA Yay., 2 Basım, İstanbul 1987, s. 64-65

3) Salih Mirzabeyoğlu, Şiir ve Sanat Hikemiyatı /-Estetik ve Ahlâk-, İBDA Yay., 2 Basım, İstanbul 1998, s. 20-21

4) Salih Mirzabeyoğlu, İslâma Muhatap Anlayış /-Teorik Dil Alanı-, s. 86-87

5) A.g.e. s. 17-18

 

 

VIII

Yeniden İletişimin Devletleşen Çözümü ve Çözülecekler:

`ENFORMASYON`DAN `TEKNOLOJİ`YE İÇTİMAÎ MUVAZENE

 

 

"Enformatik Cehalet"i Eleştiren "Enformatik Esaret"

 

Bu yazımızın başlangıç çerçevesini tesbite vesile olacak husus, bir kitap: "Enformatik Cehalet /-Kitle Kültürü-"... Yazarı, Kanal-7 televizyonunda idareci olarak gördüğümüz, aynı televizyon kanalında "360 Derece" adıyla bir de müstakil programı bulunan ve özellikle "iletişim" sahasında araştırmaları yayınlanmış olan, İslâmcı kesimde tanınmış bir isim: Nabi Avcı... Adı geçen kitap, Rehber Yayınları`ndan, Eylül 1990`da çıkmış.

Mevzu çerçevesindeki malûmatı ve şöhreti ne türlü algılanırsa algılansın; kitabın isminden başlayarak muhtevasına, yazarının emeğinden İslâmcı camiada "aydın" hüviyetiyle yeralan -veya öne çıkartılan!- çeşitli dallardaki araştırmacıların "çözüm"ün bizcesini bir türlü gösteremeyen birikimine; bir dizi faktör "üzüntü" hissimizi celbetti. Sözkonusu eser çevresinde yazar için konuşursak, bir açıdan acımak ve ne yalan söyleyelim kızmak mümkünse de, malûmatını bâriz bir "ahkâm" kesme seviyesine vardırmaktan kaçındığı intibâını aldığımız ve bu yüzden takdir ettiğimiz için, "üzüntü" verici bir nitelik algıladığımızı söylemekle yetineceğiz. Eleştirmeden önce; "enformasyon" kelimesi:

Ele aldığımız meselelerin akışı içinde, kelimenin büründüğü anlamlar ve ilgili olduğu bahisler, şüphesiz şu ânkinden daha iyi anlaşılacak olmasına rağmen, bir fikir vermesi düşüncesiyle "enformasyon"un İngilizcedeki lûgat karşılığını vermekte fayda var. Enformasyon; bilgi, haber, danışma, aydınlatıcı malûmat demek. Kelime mânası bu olan enformasyon; ilişkili veya ilişkilendirildiği mevzular seyrinde; iletişim, haberleşme, komünikasyon benzeri tabirler etrafında ve çok çeşitli alanlarda tafsil ve icmal edilen, ilişkilendirilip merkezîleştirilen bir vakıa, tezahür ve inceleme sahası... Biz yazımızda, enformasyonun "kök" itibariyle "form`landırma", "şekillendirme", "form`a sokma" tarzında mânalandırmalara da imkân vereceğini düşündüğümüzden, kültürel ve ideolojik formasyona girmek ve büründürmek misyonuyla da ilgili olacağız. Zaten bilgi, "varlığın muhtevasından şuurun çıkardığı FORM" değil mi?.. Enformasyon da, bu bakışla, form`landırmak ve "bilgilendirmek" değil mi?..

Artık kitaba dönük eleştirilerimize geçebiliriz. Kitap, İslamî bir dünya görüşü perspektifinden meseleleri kuşatmak, "enformatik" malûmatı işleyip bünyeye mâletmek, problemden çözüme gitmek, parçadan bütüne varmak, hem dalında bir "uzman" hem de "müslüman" olarak meseleleri cesaretle göğüslemek ve temel esaslara dair fikir keyfiyeti itibariyle şahsiyetli tesbitler getirmek yerine; şu problemde şu yabancı yazarlar bunu "demiş" şeklinde "takdir edilecek" bir arşivcilik zanaatı gösterip, "takdir edilemeyecek" bir kestirmeciliğe ve ucuzculuğa yöneliyor.

Oysa enformasyon bahsinde bilinmesi ve bildirilmesi zaruri olan nokta, "enformasyon/malûmat" ve "ideolojik formasyon/irfan" kutuplarının farklı anlam ihtivâ etmeleri.... Olması gereken şu: "Kendi"nden hareketle sonuçlandıran için BİLGİ; muhatabı için "işlenmemiş" veri, done, haber niteliğiyle kendini dayatan MALÛMAT olan "enformasyon", ideolojik formasyona mâlikiyetle ve "bilmeyi bilici" İRFAN melekesiyle "KENDİ"NE DÖNÜŞTÜRÜLMEK zorunda!.. Böylece, malûmattan hakiki BİLGİ`ye geçiş... İrfana mâlik olup, enformasyonu "kendi"ne dönüştürmek; ideolojik formasyona mâlikiyetten geçiyor... İdeolojik formasyona malik olmak, bir "müslüman" için, "her örgüsü tezatsız" bir dünya görüşüne, "ideolocya"ya bağlılıktan geçiyor... Sistemli ve kapsamlı bir ideolocyaya bağlılıkta "bilmeyi bilecek" kadar malûmat, irfan sahibi olmaya yeterken; ideolocyasız ve tabiî irfansız malûmat, "eşek yükü"ne dönmekte...

"Enformatik Cehalet" yazarının temel, asıl ve esas eksikliğinin ne olduğu da sanırız hissettirilmiş oldu: İdeolocya eksikliği ki, her emek ve her birikimi başıboş ve çözümsüz bırakan eksik... İslamcı "aydın"larımızın anlayamadığı ve bundan ötürü hakiki "aydın" olamayışlarının sebebi!.. İBDA`ya muhatap olmayışları, nelerden mahrum kalmalarına yolaçıyor; bir bilseler!.. Böyle olunca, kitaptan tüten mâna da şu:

Yazar, mahçup bir edâ ve sanki "ilmî objektiflik" iltifatından mahrum bırakılmamak için özellikle perdelenmiş bir üslûp ile, bir yandan Kültür Emperyalizmine ve tek yönlü enformasyon ve propaganda bombardımanına buğzederken; diğer yandan, "enformatik cehalet" ve "kitle kültürü" problemlerine dair köklü izah ve çözümlemelerde bulunamayışı yüzünden, mahkum etmeye çalıştığına fikren mahkum olmaktan; kitle iletişim araçlarına teknolojik hakimiyeti bir yana, bu teknolojiyi Batı medeniyetinin siyasî, kültürel, iktisadî ve askerî hakimiyetini dünya yüzünde pekiştirme gayesiyle kullanan, bu arada rakip medeniyet ve toplumlara hastalıklarını ve "hazımsızlığın/mâledemeyişin" yolaçtığı parçalanmayı zerkeden Kültür Emperyalizmine esaretten kurtulamıyor.

Doğrusunu söylemek gerekirse, kasdımız aslında bir kitap eleştirisi yapmak değil, tam tersine Batı`nın kültürel ve doktriner işgali altında bir "kurtuluş" savaşının verildiği şu ortamda idraklerin nasıl iğdiş edilip uyuşturulduğu ve bütünlük şuurunun parçalanarak yutulmaya, manipüle edilmeye hazır hale getirildiği hususu ise de, veri-enformasyon için faydalanmak istediğimiz bir kitap, mübalağalı mı olur yahut yazarını üzer mi bilemeyiz ama, antitezini "Felix Culpa-Mutlu Cürüm" çapında örnekleştirip yaşatıcı bir laboratuvar tecrübesi değerinde gözüktü bize. Öyle ya, kitapta eleştirilen "enformatik cehalet" değil miydi?..

Üstelik Nabi Avcı, bu bahiste -şahsına karşı herhangi bir husumetimiz olmayan- bir örnek ki, "İslamcı aydın" ünvanıyla yazıp çizerek boy gösterenlerin neredeyse tümü, ne acı, böyle!.. Âşinalıkla vukûfiyet, saptırmakla doğrultmak, çorbayla sentez ve dağılırken hepten dağıtanla dağılırken toplayan arasındaki keyfiyet ve haysiyet farkını farkedecek ferâsette olanlar, bize hak vereceklerdir sanırız.

İnandığıyla öğrendiği başka başka olmak, teneffüs ettiğimiz "işgal" havasına nazaran şaşırtıcı değil. Asıl şaşırtıcı olan; öğrendiğini inancına uygun kıvama ve dâvasının izzetini antitezinin sefaletine veya malûmatın karmaşıklığına hâkim çapa kavuşturacağına; inancını kalbine gömüp, öğrendiğini dilinde ve davranışlarında yaşatmak!.. İnancımız mı meselelere kendi rengini verecek güçte değil; yoksa, ideolojik formasyonumuz olmadığından mı, sunduğumuz, bütünlemenin aksine parçalamak, hâkimiyetin aksine mahkûmiyet ve bir misalle "yediğimiz elmayı organizmamıza mâledeceğimize, kendimizin elma oluşu" noktasına varmakta?..

Demek ki, inanç ve bağlanıldığı iddia edilen fikir bir yerde, -olması gereken- amel ve aksiyon bir başka yerde!... İnanılanın iş ve eserle uygun olmadığı yerde tecelli edense, amel ve aksiyon olmayıp, sadece "akt", açıkçası güdük hareket... İnandığı gibi yaşama olmayınca, yaşadığı gibi inanmaya başlama dâvası... "Hakikat"lerin, tamamıyla, "insanın vardığıyla Allah`ın yarattığı" olarak "Mutlak Ölçüler"de fânî oluşu ölçüsünün şuuruyla İslam`a "teslim olmak"; bir diğer ifadeyle, tüm iş ve oluşların hakikatinin "doğrusu"yla İslam`da, yanlışlarınsa İslam`a göre ve İslam`a izafeten "yanlış" olduğunu anlamak, bu anlayışı da hâl ve verimler boyu "yaşatmak" nerede, ele aldığı mevzuya dalıp "çıkamayan" teslimiyetçilik nerede?.. Kendi içinde tutarsız bir dost, kendi içinde nisbeten tutarlı bir düşman; buna ne buyurulur!

Yeri gelmişken, Nabi Avcı`nın kitabında zevkle okunan ve gerçekten faydalı bölümler, yazarın yabancı yazarlardan çevirdiği ve kitabının sonuna eklediği makaleler!..

 

Toplum: Kitle mi, Kütle mi?

 

Yerine göre, enformasyon aynı zamanda iletişim, iletişim de aynı zamanda enformasyon mânasına gelebilir. Kitleleri yönetmek, yönlendirmek ve hedefe yöneltmekte iletişimin rolü herkesçe takdir edilir. Bundan önce, "kitle" tabirinden kasdımızı netleştirelim ki, iletişimle sağlanan olumlu-olumsuz değişim ve dönüşümün niteliği ve neticeleri aydınlatılabilsin.

"Mass", İngilizcede hem kitle hem de kütle demek. Kütle, maddeye taalluk eden, sınırlı, parçaların toplamından ibaret ve işlenen olup, İŞLEYEN olmayan nesne ve küme... İnsanlar topluluğu olarak kitle böyle midir yahut daha iyi anlaşılmak bakımından, "kütle" midir?

Kitlenin kütle olup olmadığını şimdilik bir kenara bırakırsak, sanırız öncelikle kitle olan ve olmayan ayrımının sınır çizgisini çekmek gerekiyor.

Bu bahiste, İspanyol yazar Ortega Y. Gasset`in Türkçe`ye farklı yayınevleri tarafından "Kitlelerin Ayaklanışı" ve "Kütlelerin İsyanı" şeklinde iki farklı isimle çevrilen, orijinal ismi "La Rebelion de las Masas" olan kitaptan bir pasaj aktaralım. Burada vurgulanan, "kitle olmayan"lar:

"Başkalarına oranla kendinden daha çok isteyen; bu yüksek istekleri karşılayamasa bile bundan vazgeçmeyen, güçlükler ve görevler yüklenen kişiler..."

Yazar, yukarıdaki tesbitiyle kitleyi zımnen "alelâde halk" tarzında değerlendirirken, kitle olmayanı açıkça idealist kavramıyla bağdaştıracak bir çerçeve çiziyor. İnkılâbının kadro temelini "Aydınlar Aristokrasisi" fikrinde bulan biz, milletin bir iman merkezi etrafında kenetlenmiş insanlar topluluğu oluşu ve her inancın bir ideolojisi olması açısından, fikir piramidinin zirve temsilcilerinden aşağıya doğru kat kat genişleyerek fikrin ve "keyfiyetçiliğinden ötürü" şahsiyetçiliğinin hiyerarşik katmanlarını böylece yapılandırma ideali güderken, tabiî olarak idealist olan veya olmayan ayrımına katılıyoruz. Üstelik, muhatabı olduğumuz Mutlak Fikir; yaradılış memuriyeti icabı kendini aşarak, eşya ve hadiseleri tasarrufu altına almakla "kendini bulma" ve bütünlemenin eşsiz ahlakî ölçülerini vaz`etmiştir. Bu mânada "başkalarına oranla", bilhassa ruh ve ahlâk müeyyidelerini yitirmiş Batılılara nazaran, kendimizden çok daha fazla şey isteyeceğimiz kesin.

Ortega`nın, Batılı ve Batılıların dejenere ettiği toplum katmanları gözönüne alındığında doğru, fakat Büyük Doğu toplumu için yanlış, aynı zamanda kitleyi kütle kavramına yanaştırması sebebiyle tenkide muhtaç bir başka tesbitini zikredelim. Tarif edilmeye çalışılan, "kitle"nin ne olduğu:

"Kendilerinden hiçbir belirli şey istenmeyen; yaşadıkları ânı oldukları gibi yaşayıp mükemmelliğe doğru en ufak bir çaba göstermeyen; kısacası dalgalar üzerinde salınıp duran, şamandıra örneği kişiler..."

Kitle tarifi bu olunca, Türk mütercimlerinin, kitabın adını, birinde "KİTLELERİN Ayaklanışı", öbüründeyse "KÜTLELERİN İsyanı" şeklinde çevirmelerine şaşmamak gerek.

Öncelikle; varoluş ferden yaşanır ve doğan her insanın topluma katılıp bir fert olması, taklitten dereceler içinde tahkike uzanan bir süreç dahilinde şuurunu "yıkması, yapması ve zenginleştirmesiyle" gerçekleşir. Dil aracılığıyla kendini keşfedip muhitiyle etkileşim içinde topluma katılması süreci; sürü halinde yaşayan hayvanların mükerrer içgüdülerinin tersine daima şuurlu ve gayeli, lâhzalık değil süreli bir davranış serisine karşılık gelirken, şuurlandırılmamış bir insanın tek başına tabiatta "insan"lıktan nasibi yok. Balta girmemiş ormanlarda yıllar sonra bulunan, tek başına yaşayıp "hayvanlaşmış vahşi"lerin, fizyolojik olarak "insandan olma"larından başka, ne tek ne de sürü halinde insanî-ahlâkî tek bir orijinalitesi mevcut. Doğuşundan itibaren sürüye katılıp, türünün programlanmış içgüdülerini ölümüne dek sürdüren hayvanın tersine, insan için başlangıçta insiyâkî bir mahiyet belirten hayat, giderek zaman içinde zaman dışı bir şuur buudunun hazırlop değil, hazırlayıcı ve toplumun "elsiz kolsuz tecritler" niteliğindeki dil-düşünce etkisini, benliğinde yeni ve kendine has "bütün bir dünya kuran" bir akışla ORİJİNALLEŞTİRİCİ bir seyir takip eder.

Anlaşılacağı gibi, toplum içinde şuurlandırılarak "fert" keyfiyetine kavuşan insan, kendinden sonrakini de "toplumun bir ferdi" olarak şuurlandırarak topluma kazandırır. İnsan, hem müessir hem de müteessir olabilen bir nitelik belirttiği için ki, toplum bir "etkileşim sistemi" fonksiyonu görür. Böylelikle, tek yönlü müessir olma veya tek yönlü eser olma kalıbını ve "kütle" olma iftirasını kırarak, her ferdin bir başka dünya/âlem oluşunu tesciller.

Kitlelerin şuursuz kütleler olamayacağı ve "dalgalar üzerinde salınıp duran şamandıra örneği" yakıştırmasını haketmediği anlaşılırken, belki yazarın kasdettiği bir diğer fenomene dikkat çekmek doğru olur: Varoluşunu, varoluş hakikatini her safhada sorgulayarak bütünleyenle; bunu nisbeten pasif bir nitelikte hazırlop ve derinliğine sorgulanmamış verilerle inşâ eden arasındaki kalite ve "tesir edici"lik farkı!.. Tahkik ve taklit farkı!.. Davranma ve davranışlarını kontrol bâbında, daha çok etkileyenler bir safta, daha çok etkilenenler diğer safta.

 

"Kendi"nden Hareket Olarak "Teknik":

Hem Bilgi, Hem Yapmak, Hem "Yapma Varlık"

 

İnsan topluluklarının "kütle" olmadığı ve "tesir eden" veya "tesir alan" olarak faaliyetlerde bulunduğu görüldü. Pekiyi, bu faaliyetlerin niteliği ne?.. İnsanları faaliyete sevkeden, onlara neyi nasıl yapacağını öğreten ve insanlardaki birlik noktalarıyla ayrılıkları belirleyen ne?..

İdealde ve pratikte gözlenen birlik ve ayrılıkları anlamanın, yine insanın "kendi"sinde düğümlendiği ve yine insanın "kendi"sini anlamaktan geçtiği hususu öncelikli. Öyleyse, bu öncelikli hususa, insan faaliyetleri dendiğinde ilk hatıra gelen kavramlardan "pratik" veya "teknik" kavramlarını anlamaya çalışmakla bir giriş yapmayı deneyelim. Belki biraz "teorik" bir giriş olacak ama, hem bu sayede İslâma muhatap anlayışın, meseleleri hangi seviyede ele aldığı da görülmüş olur.

Pratik veya teknik dediğimiz; insan faaliyetlerinin ruhî çabaya dayanması ve "ben" şuurunda tezahür etmesi gözönüne alındığında şöylece izah edilebilir: Ruha kendini dayatan varlığın; duygu-düşünce-iradî davranış hâlinde, ruhun sıçrayarak kendini (süje-fail olarak) her dem üstte tuttuğu YAPMAK verimine yolaçışı, bununsa aynı anda (ister objektif temposuyla isterse subjektif hakikatiyle "zaman"da) ruhun ruhla sezilişi-bilinişi tarzında BİLGİ`yi tecelli ettirişi... "Malûm"un, aynı zamanda "ruh"a da delâlet etmesi gözönünde bulundurularak; ilmin "malûm"a tâbi oluşu, malûmun sırf bir "yapıp etmeden ibaret" oluşu, şuur hayatının ise malûmun hasrı-belirişi oluşu yanyana değerlendirildiğinde, şuurlanmış her fert, "kendinden hareketli"!.. Ve aksiyonunun mevzuunu kendindeki istidadın açığa çıkışı halinde araması-yapması bakımından, bir diğer insanla ortak bir paydada buluşuyor. Kendinden hareketli oluşuyla aynı, hareket yönü ve karakteriyle farklı.

O halde pratik veya teknik, insanın kendisinin dışında ve dışarıdan ithal edilebilecek bir iş ve oluş olmayıp, "kap, dibine sızdırır!" hikmetince, ruhta ve fikirde neye mâlik olunmuşsa, ancak onun açılımı ve ifadesi mesabesinde değerlendirilir ve "değer" edinir. Şimdi soru şu: Nasıl bir ruh, nasıl bir fikir ve nasıl bir ruh ve fikrin can verdiği toplum nizamı?.. Aynı şekilde, teknik ve teknolojiye de kan ve can verecek bir ruh ve fikir!... Öyle ya, teknik ve teknoloji, dışarıdan ithal edilen değil, içeriden ifraz ve ifade edilen bir keyfiyet olmak gerek. Teknoloji bahsini biraz ileride açacağız. Ama önce, fert ve topluma hayatiyet, hâkimiyet ve medeniyet bahşeden bir ruh ve fikir çerçevesi olarak "ideolocya-dünya görüşü"ne bir bakalım.

 

"İdeolocya-Dünya Görüşü" Gerekliliği ve Toplum Nizamı

 

Pratik veya teknik kavramını, "kendi"nden hareket (duygu, düşünce, iradî davranış) veya "kendi"nden hareketle "verim-eser-aksiyon-amel" oluşu minvalinde açıkladık. Ya "kendi"mizi nerede arayacağız? İşte "kendi"mizi arayış ve ifadede başvuracağımız kavram ve alanlardan birkaçı: Dil, dünya görüşü, ideolocya, ideal, toplum malûmu, küllî malûm, küllî ruh... Geniş, derin ve teferruatlı bilgi için İBDA külliyatına başvurulması gereğinin altını çizerek, dil ve dünya görüşü ilişkisiyle mevzuumuza devam ediyoruz.

Dereceler içinde hakkını verip verememesi bir yana, kazanılmış bir "kâinat planı" halindeki dil içinde duygu, düşünce ve iradî davranışlarını ortaya koyan insanın bu fonksiyonu, dilin bir dünya görüşü kıvamında ferdin ruhunda şekillenmesine karşılık gelir. Dil ayrıca öğrenilir, dünya görüşü ayrıca kazanılır denilemez; bu ikisi, birbirini karşılıklı geliştiren ruhî bir faaliyet sürecinde öğrenmekle yapmayı kaynaştırır. Burada önemli olan; ferdin, doğumundan itibaren dili-dünya görüşünü billurlaştıracağı ortamın niteliğine ve bu etkiye vereceği tepkiler kombinezonuna bağlı olarak şahsiyet bulduğudur, sanırız.

İBDA Mimarı`nın tesbitiyle "ideolocya manzumesi, sistem, dünya görüşü" şu demek:

"Eşya ve hadiseleri kavramanın mizaç (karakter), üslûp (ifade tarzı) ve usul ölçüsü oluyor. Usul ne demektir?.. Bir ilim veya tekniğin asıl mevzuundan önce öğrenilmesi gereken başlangıç bilgileri, «esas»a götüren yol olarak «metod» karşılığı. O hâlde dünya görüşü, sistem, ideolojik vahidler (mevzular ve mevzu bölümleri) manzumesi... Evet; bunlar, varlığa yanaşan şuurun mizaç, üslûp ve usul ölçüsünü gösteren, bu mahiyetiyle de her türlü mevzuuyla kayıtlı (ilim ve teknik) idraktan önce, yani bir mevzuya tahsis olmuş mahâlli idraktan önce gelen tekniktir. Teknik neydi?.... Uygulama, pratik, hareket, emek, yapma varlık..." (1)

Gördük ki, ideolocya veya dünya görüşü; "mizaç, üslûp ve usul ölçüsü" oluşuyla her insana, her mizaca ve hareket çerçevesine, her insanî oluş şubesine ölçüler verici, kendini hep yeniden her şuur ve her alanda üretici, aynı merkezî bütünlükte buluşurken sayısız alanda farklı farklı tezahür edici bir bünye... Karşılıklı etkileşim bünyesi...

Yine İBDA Mimarı`ndan vereceğimiz bir "ideolocya" tarifinden sonra "kitle" vakıasına döneceğiz.

"Fert ve toplum arası inanılan ve bağlanılan fikirler manzumesi... Ferdin ve toplumun inşâındaki bütün esasları veren fikirler manzumesi" (2)

Sözkonusu ideolocya manzumesinin bir devlet ve toplum nizamı şeklinde hayata tatbiki; tatbikçilerin, iş ve oluş sahalarına bağlısı oldukları ideolocyayı "bilmeyi bilici" bir şahsiyet ve mesele çözücü keyfiyet kıvamını tutturmuş olarak taşımalarıyla realize edilebilir. Bu ahlâk ve şuurun topluma benimsetilmesi fonksiyonuyla; hem istidatları açığa çıkarıcı hem de toplumdaki ruhî muvazeneyi temin edici değişim ve dönüşüm düzenlemelerinin topluma "sirayeti" fonksiyonunu hakkıyla ve hakikatıyla yerine getiren müessirler (bizdeki "aydınlar aristokrasisi") topluluğu; şüphesiz istidadının sınırlarını "dayanışmalı fikir oluşumu"nun öncülerinin tesiriyle genişletip derinleştireceklerden, yani bu anlamda aydınlatılıp motive edilecek kitleden farklı mevkîde. "Enforme" edilecek kitleden!..

Bizim ideal toplumumuzdaki "toplum ideali"nin anlam kazandırdığı seçkinler ve kitle anlayışıyla, fertlerin tek bir iman ve bu imanın sistematik dünya görüşü mihrakında halkalanmadıkları diğer toplumların kitle tesbiti arasında derin bir mahiyet ve esas farkı var. Ve bir benzetme:

"Dünya bir tiyatrodur. Kimine kral rolü düşer, kimine çöpçü. Rolünü en iyi yapan alkışlanır."

Toplumda rol dağılımının nasıl gerçekleştiği ve rolleri denetleyenin ne olduğundan önce, toplum vakıasını tanımaya çalışalım.

 

"İçtimaî Rol"lerin Belirleyicisi Olarak:

"İdeolocya"mız ve Diğer "Zihniyet"ler

 

Her toplum, tarihin binlerce yıllık kültür bakiyesi üzerinde mensuplarını kendine bağlayan din, dil, an`ane, örf, tarih, iktisat, ideal ve kavim ortaklığı gibi her toplumda değişik faktörlerin daha önemli ve belirleyici olduğu; böylece fertlere belli bir topluma mensubiyet fikri kazandıran orijinal kültürüyle medeniyet tarihindeki yerini alır. Dinamik bir hüviyet arzeden sözkonusu kültür vasatı, bir "toplum malûmu" halinde içinde doğana nelerin duygu, düşünce ve davranış planına çıkabileceğini kodlayıp, onun bir bilgilenme macerası seyrinde gerçekleştireceği ruhî tekâmülünün "sırra açık" ve önceden kestirilemez verimini de kendine katarak hayatiyetini sürdürür ve zenginleşir.

"Sıradışı", -inkılâp çapında meselâ- "bir sıçrama" olmaksızın; içinde doğduğu toplumun "şuur süzgeci"nin kazandırdığı duygu, düşünce ve davranış alışkanlıklarını; akıl, ahlâk ve nizamını, ister benimsesin isterse kısmen veya tümden red yönüne sapmaya yeltensin, eleştirisi aynı "şuur süzgeci"nden geçtiği için hakim dünya görüşünden tamamen bağımsız bir kimlik kazanamaz fert.

Hakim dünya görüşü: YA belli bir ideolocya piramidinin; fertlerin birbiriyle, toplumuyla ve "ruha mukavemet eden varlığın kavranmasında" aktüelleşen "yapma varlık" niteliğindeki (teknik) pratiğiyle ilişkisinde billurlaşan "üste göre usul, alta göre esas" tutarlılığını; ve toplumdaki karşılıklı etkileşim ve değişimler boyunca, içtimaî muvazeneyi yaşatıcı ve geliştirici bir bünye olabilir (ki bizim ideal toplum nizamımız bunu tekeffül ederken, dünya konjonktüründe bunu yaşatan ve vaadeden bir başka yapı yok) YAHUT tarihte ve günümüzde içtimaî çöküş ve muvazenesizliği üreten ve binbir tonda örnekleştiren diğer bir içtimaî yapı tarzı olabilir ki, burada "içtimaî rol"lerin mânalandırıcı, şekillendirici, dağıtıcı ve denetleyicisi; (fikrî-ideolojik bir model ve bunu her toplum katmanında fikir-vazife keyfiyetini haiz şahsiyetler bütünü olarak yaşatan fertler kadrosu bulunmaksızın), genel çizgileri itibariyle, çıkarlarının çatışma ve çelişmelerini barındıran, sorgulanmaksızın aidiyet kesbedilen, çapsız itirazları sindirebilen, alternatifsizliğinden ötürü hüküm sürdüren ve kötüde de bir muvazene olması gibi kendince "olanların en iyisi" bir içtimaî muvazene belirten bir "zihniyetin"; keyfî, değişken, pragmatik, sistemin meşruiyetini sorgulayanlara fikrî değil cebrî baskıyı dayatan, bir "oligarşi-zümre idaresi" veya "diktatörlük" rejimindeki "İDARECİ" kadrosu olmakta. Sistem, birinde İDEALİN emrinde, diğerinde İDARECİLERİN!..

Özetlersek; bizim toplumumuzda ister "kral", ister "çöpçü"; içtimaî rollerin mânalandırıcı, şekillendirici, dağıtıcı ve denetleyicisi, bir fikrî-ideolojik model olup, seçkinin veya kitlenin duygu, düşünce ve davranışlarının alacağı yönün ipuçlarını verirken, gerçekleştirilenin kendisiyle denetleneceği bir mihenk durumunda. Bu sistem, meşruiyet temelini, insanî ve izafî akıl verilerinin gelişigüzel tertibiyle "mutlaklık"(!) cakası satmasında değil, Mutlak Fikir`e muhataplığında ve tüm hakikatlerin onun ölçülerinde fâni olması yönünden, dünya-madde ötesi bir mâverâ inanış ve teslimiyetinde bulur. Dünyayı, dünya ötesi bir temelden hesaba çekişin çerçevesi bu ideolocya nazarında, rolünü iyi yapmadığında "kral", "çöpçü"ye hesap sorabildiği gibi, "çöpçü" de, iddiasının ispatını gerçekleştirmek kaydıyla en sert mikyasta "kral"ı hesaba çekebilir. İçtimaî rol "şahsiyet" demek ki, barındırdığı "keyfiyet-kalite" ile kaim!.. Diyeceğimiz şu: İçtimaî muvazenemizi en üst seviyede temin edecek ve aydınlatacak fikir ve ahlâk kaynağımız, değişmez ve beşerî keyfe göre değiştirilemez bir esas belirtir. Yularsız bir ferdin keyfine kalmış nefsanî çıkarcılık ve hayvanî hürriyetçilik değil, "Hakka esaret"ten sonra, her ferdin "inancına göre" eşya ve hadiseler serîsinde sonsuz hürriyetle imkân ve ihtimallere açılacağı, fikrini aksiyon mevzuunda pıhtılaştırırken aynı değişmez temelde hem kendini denetleyeceği hem de toplumca denetlenmeye açık olacağı bir toplum!.. Ne güzel!..

 

Ya Mutlak Fikir`e Muhataplık Yahut Kula Kulluk

 

Gelelim diğerlerine...

Değişmez temele, bir diğer ifadeyle Mutlak Fikir`e muhatap ve bağlı olmayan her inanış ve görüş, her bilgi ve sistem, izafîlik ve keyfîlik sınırını aşamaz. Akıl ve mantığın, topyekün varlığı kuşatıcı esasa ve prensibe malik olmaksızın, sınırlı verilere dayanan muhtevasıyla sınırsız ve çok yönlü varlık yumağını anlamlandırma çabası, denizi avuçlayıp avucundakini deniz sanma ahmaklığına eş sayılabilir. Halbuki bu insan, değişmezlikten vazgeçtik, hiç olmazsa değişkenlik ve keyfîliğini; "deniz"in, dalgıç veya astronot, balık veya martı, coğrafyacı veya fizikçi, sanatçı veya balıkçı tarafından bile binbir türlü mânalandırılabileceğini düşünerek farketmeliydi. Bilgi, "varlığın muhtevasından şuurun çıkardığı form" olarak, şuurun sınırlı ve subjektif tecrübe ve verilerine dayandığı için; ne felsefe çapında sistemli ne de "mevzuuyla kayıtlı mahâllî idrak" niteliğindeki ilim seviyesinde, insanın varlığa tuttuğu aynada tecessüm ve tezahür eden fikir; varlığın mutlak hakikatini kuşatıp yakalayamaz. Bundandır ki, felsefe tarihi, sonrakinin öncekinde tesbit ettiği yanlışlar sürecine dönmüş, ilim de tecrübenin sonsuz sayıda olamayışı ve "hadiseye yanaşan insan şuuru"nun keyfîliğine özellikle sosyal ilimlerde yenik düşmüşlüğünün itirafıyla, sınırlı tecrübe ve verilerin ürünü olan iddia ve değişmez(!) kanunlarının cevabını, çağdaşlarının ve haleflerinin yeni buluşlarından ve eskiyi kısmen veya tamamen tutarsızlık bombardımanına tutucu verimlerinden devşirmiş durumda!..

Herşeyin zıddıyla kaim oluşu, tüm bu izafîlik ve değişkenliğin, mutlak ve değişmez olanın "araz"ı olduğuna delil olmakta ki, Allah`ın nefesinden üflediğini buyurduğu ruh, hak veya bâtıl her alanda "değişmez" olan prensibi yakalama peşinde ömür tüketmeyi izah ediyor. Aradığımız zamanüstü ve değişmez hakikat, içimizde. İçi görmezlikten gelip, gökteki görünmez Zümrüdüanka`yı ok çekip avlamak gibi; dağılmak ve dağıtmaktan, tüm emeğe rağmen bilançoda iflası bayraklaştırmaktan kaçamaz akıl!..

Anlayacağınız, beşerî felsefe ve ilmî disiplinlerin ölçü alınmasıyla tesis edilen sosyal yapılar; değişmez hakikatin (form-kalıp itibarıyla zenginlik ve yeniliklere açık/teşvikçi kalarak) değişmez güzelliğinin içtimaî muvazeneyi temin ediciliğinden mahrum; el yordamıyla ve hesaba çekilmemiş kültürünün tortusu alışkanlıklarıyla günü kurtarma telâşesinden kurtulamamış ve kurtulamayacak. Pekiyi, semavî dinlerin tahrif edilmiş kitaplarına bağlanarak Mutlak Hakikat`in rıza nazarından uzağa düşmüş toplumlar, kendi yonttuğuna tapıcı akıl dininin veya ilkel putperestliğin mensupları, ruhî rejimi akıl ve muhayyilenin dipsiz ve ölçüsüz deverânında arayan Doğu dinlerinin/inanışlarının mensupları ve en acısı, bağlandığını iddia ettiği Mutlak Fikir`e muhatap anlayıştan mahrum ve Batının kültür ve kurumlar bazında işgali altında inancına zıd bir görüş ve hayat tarzını yaşatan sözde müslüman toplumların yaşadıkları devlet ve toplum realitesi nedir?

İnsanî her iş ve oluş sahasını verimlendirmeye dönük ölçüler verici bir fikir manzumesi olmayınca, idarecide temayüz eden yönetme ideal(!) ve gayesi, idarecilerin şahsî çıkarlarını ve dar kapsamlı idarecilik formasyonlarını, kendisine hesap sorulmayacak bir ifade ve baskı tarzı geliştirerek topluma-kitleye dayatmasıyla sonuçlanıyor. Fikrin emrinde olmayan idareci; baskıcı, çıkarcı, yalancı, maslahatçı, gözboyayıcı olmaktan başka bir yol bulamıyor veya bulmak işine gelmiyor; toplumu GÜTMEK için!.. Varoluş gayesini sorgulamayan, yaradılış hakikatine perçinlenmeyen, iktidarın meşruiyet temelini tartışmayan, içtimaî rolünün ifadecisi olduğu şahsiyet kıvamını tutturamayan böyle bir içtimaî yapıdaki "fertler", hakikatiyle bulunmayan veya yaşanmayan ideali hayata geçiremeyeceklerine göre; ya şahsî, zümrevî çıkarlarının peşine düşecekler yahut çıkarlarının iktidarın veya diğer baskı gruplarının otoritesini zedelediği noktada GÜDÜLECEK bir kitle olacaklar. Ki her iki durum, içiçe ve farklı tonlarda böylesi toplumlarda kaçınılmaz bir son. Kitlelerin "kütle"leşmesi bu olmasın?..

 

"İçtimaî Muvazene" Temininde Aktörler ve Faktörler

 

İdeal bir toplumda fertler nasıl yönlendirilir veya kendisinin, muhiti ve toplumuyla ilişkilerinde arzulananı yapması, arzulanmayanı yapmaması bakımından nasıl denetlenir, gerektiğindeyse engellenir? Her evin kapısına bekçi mi dikilecektir, her iletişim vasıtası polisiye kontrol altında her an teftiş mi edilecektir, yoksa toplumdaki fertler sayısınca ajan mı istihdam edilecektir?..

Bu faraziye en başta aritmetik olarak imkansız. Şöyle ki:

"1000 kişilik bir toplulukta bile, insanların birbiriyle kurabilecekleri bire-bir ilişkilerin toplamı (n (n-1)/2 formülüyle) 49.500`dür. Demek ki, on milyonluk nüfusu olan küçük bir «disiplinli» toplumda, gözetilmesi ve denetlenmesi gereken bire-bir ilişki hatlarının sayısı, yuvarlak hesap elli milyonu bulur. (Aslında 49.500.000.dir ama, yöneticiler birbirlerini daha yakından kollamak zorunda oldukları için bu sayı elli milyonu bile geçer!). Buna bir de ikili, üçlü, beşli... gruplaşmaları ve gruplararası iletişim hatlarını ilave ederseniz, hesap iyice karışır. Ama yine de, birçok toplumda bu hesabı görebileceğini zanneden aklıevveller çıkmıştır. Daha da çıkacaktır... Ve bunlar, yani insanların her an ne yaptıklarını denetim altında tutmayı kafalarına takmış olanlar, bu tutkularını kendilerince meşrulaştırmayı da ihmal etmezler. Bunlar genellikle kendilerini toplumun babası gibi gördükleri için, yaptıkları işi de toplumu kollamak, ona kol kanat germek, onu «uçurumlara sürüklenmekten kurtarmak» olarak algılarlar" (3)

İçtimaî hayatın sağlıklı bir bünye canlılığında istikrarlı deverânı, içtimaî muvazenenin her safhada kurulabilmesine bağlı olduğuna; buysa, içtimaî muvazenenin ifadecisi ve kefili olduğu şahsî-zümrevî çıkarlarla toplum çıkarlarının uyumunun, gaye ve özlemlerle halihazırdaki gidişat ve verimlerin taban tabana zıtlık arzetmemesinin, inanç ve ideallerle söylenen ve yapılanların birbirini çelmemesinin teminine bağlı olduğuna göre, ne ve nasıl yapılmalı ki ferdin çıkar ve ihtiyacıyla toplumun çıkar ve ihtiyacı bağdaştırılabilsin; mizaç, üslup ve usul farklarının binbir türevini bağrında taşıyan fertlerin, bir de iş ve oluş, istihdam ve istihsal sahalarının binbir çeşidi içinde diğer fertlerle ve toplumuyla ilişkisinin üstünde ve her toplum katmanında İÇTİMAÎ MUVAZENE kurulsun?.. Bir hatırlatma yapmak gerekirse, içtimaî muvazeneden kastımız, kerestelerin veya koyun sürüsünün intizam ve muvazenesi olmayıp, ferdin benliğinde kurduğu ruhî muvazenenin, toplumla ve toplumdakiyle ayrıca belirttiği "ruhî muvazene"!.. Muvazene; hani şu "denge"!..

Üstelik, toplum ve devlet hayatında yüzyüze gelineceği tabiî olan savaşlar, yoksulluklar, tabiî âfetler, buhranlar, statükoyu zorlayan değişimler, yöneten ve yönetilen çevresindeki siyasî krizler nasıl olup da aşılacak ve içtimaî muvazenenin yeniden tesisine imkan verilecek?..

İçtimaî muvazene temini çevresindeki sorular, problemler ve ilişkiler sayılamayacak kadar çok ve karmaşık bir mahiyet arzeder. O halde, problemi anlaşılır kılmak ve çözüm mecrâına akıtmak için daraltmaktan başka bir yol yok. "Herşeyin herşeyle alâkası içinde", birşey söylemek için herşeyi söylemek gereği gibi, pratikte ve sınırlı bir zaman diliminde imkansız bir vakıayı öne çıkartmaktansa, "parçanın bütünün habercisi olması" yönünden birtakım öncelikler tesbit etmek durumundayız. Her iş ve oluş sahası, içtimaî rol yüklenen şahsiyetlerce hadiseleri değerlendirmenin perspektif ölçüsü ve zemini olsa gerektir.

Öyleyse biz de, içtimaî muvazenenin sağlanmasında kurucu, idareci, koruyucu ve denetleyici bir siyasî karar mekanizması temelinde iktidar-seçkinler ve toplum-kitle ilişkisinden meseleye yaklaşmayı deneyeceğiz ve dilimiz döndüğünce denedik de!..

 

Muvazenesizlik ve Fenalıklar, "Fâni"likten!

 

İlk vurgulayacağımız husus: Dünyanın fâniliği ve dünyevîlikte kemâli zevâlin, zevâli ise kemâlin izlemesi hakikati; yukarıda içtimaî muvazenenin teminini zorlaştıran faktörler olarak sıraladığımız olumsuzluk ve çelişmelerde, (fert ve toplumun ideal ve hayat gayeleri dünya ötesi bir inanışa perçinli değilse), ruhî muvazenelerini yitiriş tarzında tecelli eder. Dünya hayatı ebedî değil; haz daimî değil; dünyevîlikte "ideal" ile gerçek aynı değil; para saadeti satın alıcı değil; ideal ortaklığı olmayınca dostluklar ve sevgiler hakikî değil; çıkarların sağlanması sonsuz değil; aile saadeti kalıcı değil; gençliği ihtiyarlıktan korumak mümkün değil; Mutlak Fikir`e muhatap olmayınca en yakından en uzağına kadar fert ve toplumda iyiler, doğrular ve güzel olanlar ortak ve fikirleri paylaşmak her alanda sözkonusu değil; ilahîsi olmadığında, beşerî adalet güçlüyü kayırıcı, zayıfı ezici pratiğiyle âdil değil; kanunlar şaşmaz değil; kültür hayatı bağımsız değil; kadınlık ve erkeklik uzuvlarda mevcutken, hakikati ruhlarda mevcut değil; siyasetçilerin sözü ve özü doğru değil; yönetilenler sûreten kurallara uyarken vicdanen hoşnut değil; üretim potansiyeli tüketim potansiyelini doyurucu değil; içtimaî mevkîler liyakate göre dağıtılmış ve çalışanın hakkı layıkınca veriliyor değil; beklentiler körüklenirken, verimler tadımlık bile değil; "Önüne çıkanın lokmasını gaspetmezsen, aç kalırsın!" bencillik ve vahşiliği kaimken, yardımlaşma ve paylaşma ahlâkı göklerden yeryüzüne indirilmiş değil... Değil, değil, değil... Yalanlar, yalanlar, yalanlar... Yalan dünya!..

Pratik mükellefiyetler yüklenirken her ortamda iyinin ve kötünün tâyin, tâbir ve tevil ölçülerini veren ahlâkın kaynağı ilahî olmadığı için, bu tür toplumlarda şu gerçek değişmez: Gücün varsa, hakkın ve haklılığın var!.. Veya, gemisini yürüten kaptandır!.. Yine; kendine dokunmayan yılan bin yaşar!.. Anayasalar; güçlüyü koruyan, güçsüzü susturan kılıflar!..

İşte bugün toplumlara idarecilerin dayattığı, şuursuz ve idealsiz toplulukların yaşattığı "Yersen!" örneği "çağdaş" modeller... Bu kafayla yemeyip de ne yapılabilir?..

Yaşanmaya değer hayat nizamı ve toplum modelinin çağımızdaki KURUCU tatbikçisi İBDA Mimarı`nın altını çizdiği bir nokta:

"Modern ruhbilimin en büyük buluşlarından biri şudur: Bir kimsenin mutlu yaşaması için hayatın bazı zevklerinden vazgeçmesini bilmeli ve başkalarına karşı fedakâr olmalı, kendini disiplin altına sokabilmelidir. Yalnız kendini ve çıkarlarını düşünmek, şahsî isteklere bağlı olmak insanı bencilliğe götürür. Bencilliğin sonu da, ıstırap ve mutsuzluktur. Din, insanlara karşı şefkati, sevgiyi ve yardımlaşmayı emrederek, onları fedakâr ve merhametli olmaya teşvik eder. İnsanı, gerçek insan olmaya götüren en sağlam yol, din yoludur. Bu sebeple din, şahsî ve içtimaî yaşayışın en büyük ihtiyacı, en kuvvetli düzenleyicisidir."(4)

Dinin ikame ve tatbik edildiği bir toplum nizamının gerekliliği ve içtimaî muvazenenin mutlaka bu ahlak esası üzerinde tesis edilebilirliği ümit ederiz anlaşıldı. Esas belli, ya tatbik usûlü?..

Başa dönersek, içtimaî muvazeneyi kurmak ve kollamak, her evin kapısına ve her ferdin ardına bir bekçi dikme hülyâsından geçmediğine göre, bekçiyi vicdanlara, kafalara ve gönüllere ahlâkî bir düstur halinde benimsetmek; bunu benliğe zorla giydirmektense, idealini bir davranış ölçüsü mahiyetiyle ferdin hür seçimine sunmak en kestirme, en verimli, en tabiî, en doğru usul!..

"Enformatik Cehalet" kitabında rastladığımız bir deyiş:

"Bir yoksula bir balık verirsen, onu bir gün doyurmuş olursun. Ama ona BALIK TUTMAYI öğretirsen, ömür boyu karnını doyurmayı öğretmiş olursun."

Gerçekte, toplum yönetiminde her iktidar mihrakı, kendince bir içtimaî muvazene kurmak için; içtimaî rolleri bire-bir ilişkilerle fertlere kazandırmak yerine, belli bir "zihniyet"in değişik şuur seviyelerinde maya tutmasının; iletişim, enformasyon, eğitim ve kültür politikası tarzında kitleye yayılarak "kendiliğinden" şekillenmesini, istidatların sunulan dünya tablosu içinde "kendiliğinden" rolünü keşfedip öne çıkmasını yeğler ve teşvik eder. Rolünü benimsetme ve ondan en iyi verimi almanın, yöneticisine tabiî bir sadâkat hissiyle bağlanmasını sağlayacak tarzda, "güzellik"ten geçtiğinin ve zorla güzelliğin kalıcı olmayacağının onlar da farkında. Bizim ideal toplumumuzda, "balık tutmayı öğretmek" misâli, fertlere "kendinden zuhur diyalektiği" kazandırılırken; diğerlerinde, "güzel" bir ambalajla "köle (vatandaş) kimliği" dayatılmakta!..

Bizce ideal toplum sınıfına girmeyen ortamlarda, ferdin insana tâbiyetinde ortaya çıkan gerçek, "kölelik" tesbitine yaklaşır. İçtimaî rolü ne olursa olsun, yönetilen değil, güdülen oluşu, rolünü benimsemesinde bile değişmez. Köleliğin en kötü tarafının, köleliği bile sevdirebilmesinde olduğuyla beraber, kölenin de bir "gururu" olduğu ve en güçlü "efendi"ye boyun eğmeyi istediği hususu bir hakikat!... Mutlak Fikir`e muhatap anlayış vasfındaki fikrin emrinde davranışlarda bulunurken, ister idareci, isterse idare edilen olsun, aynı zamanda Allah`a kulluk etmek nerede; ortada kral görmediğinden "vatandaş" statüsü kazandığıyla avunurken, "insan zihniyeti"nin siyasî, bürokratik, ilmî ve meslekî perdeler ardına gizlenip "inceltilerek" kendisine kula kulluğu dayattığını farketmeyen kölelik nerede?.. İnsan olarak idarecisinin fâni fikrini kendisinin fâni fikrine tercih ederek, ona bağlanıp tapınan köle... İdarecisi de bir başka insanın fâni fikrine tâbi köle... Bu yüzden; "akıl dini"nin ve kişiye-zihniyetlere tapmanın putperestleri... Ha kişiye tapmışsın, ha kişilerin fâni zihniyetine tapmışsın, ha nefsinin fâni arzu ve saplantılarına tapmışsın; kölelik-putperestlik aynı!.. Güdülüyor oluşları da bundan!..

 

Enformasyon: "Gütme Sanatı" mı, "Aydınlatma Aracı" mı?

 

İdeal toplumumuz için konuşursak, "iletişim" veya "enformasyon"; insanları gütme gayesine mâtuf olmayıp, kendilerindeki Allah`a kulluk vasfını bildirmek; istidatlarını keşfettirici ve geliştirici fikri telkin ve tebliğ ederek, sezdirip düşündürerek, İslâm`ın toplum nizamına belli bir içtimaî rolün şahsiyet-keyfiyet donanımıyla katılmalarını sağlamak; ve yine enformasyon, belli bir içtimaî muvazene tesis edici düzenlemeler seyrinde öncelikler ve gereklilikleri sistematize etmek için geliştirilir ve yaygınlaştırılır.

Dil ortak bir "mânalar âlemi" temin edici, ettirici "semboller dünyası" oluşuyla "dünya görüşü" vasfı kazanır ki; sembollerin dolaşımı ve kültür hayatı boyunca çok çeşitli mizaç ve oluşların rengine bürünerek fikir zenginliğini temin çabası; ancak çok yönlü, kapsamlı, yaygın ve "sirayet edici" çap ve güzellikte bir "kültür politikası"nın sürdürülmesine bağlı... Kültür dediğimiz, sadece aydınların inhisarında ve ilgi alanında değil, en basit fert ve meslekten en seçkinine kadar, ne yapacağından nasıl davranacağına, hayatın her sahasını kuşatıcı bir fikir pusulası değerinde ki; insanın hayvandan farkı, onun bilerek-fikrederek davranması ve bunun en basit işten, keşif ve buluş dehâsına kadar böyle olduğu gerçeği... Demek ki; dilin, dünya görüşünün, kültürün toplumdaki gelişimi, genişliği ve zenginliği; "enformasyon"un, yerinde ve yeterince gerçekleştiriliyor oluşuyla içiçe ve ilgili.

Biraz önce içtimaî rol ve vazifenin öğretilmesinden veya dikte edilmesinden çok, sevdirilmesinin; böylelikle, güzele duyulan "aşk"ın "velûdiyeti-doğurganlığı" gibi, kendindeki istidadın zevken geliştirilip, veriminin ferdin ve toplumun istifadesine sunulmasının ne kadar tabiî ve o kadar da elzem olduğunu hissettirmiştik. Telkinle aldığını tahkikle bulma, ideolojik bünyeden devşirdiği ipuçlarını üzerinde olduğu iş ve oluş sahasında açıp doğrulama ve zenginleştirme, her ferde kazandırılması gereken bir ideolojik formasyon. Bu formasyonun tabiî hususiyeti; irfan dediğimiz "bilmeyi bilici" kıvamı tutturmak; bu sayede maruz kalabileceği "ham bilgi"yi, enformasyonu, veri bombardımanını, malûmatı, bünyesine mâledici fikir cehdiyle inandığına uygun hale getirmektir diyebiliriz. "Balık tutmayı öğretmek" misâli; sözkonusu "bilmeyi bilicilik", "kendiliğinden" bir tabiîlik arzeder ki, İBDA`nın "kendinden zuhur" diyalektiğinin, hangi fikri ve "kendi`nden hareket-aksiyon"u temin edici/ettirici olduğu sanırız bir nebze anlaşılmış olur. Öyleyse bizim toplumumuzda fertler, güdülen değil, kendisine nasıl davranacağının alternatifleri sunularak aydınlatılan; her hareketinde, Allah`a kulluğunun gereğini yapması hatırlatılıp kula kulluk esaretinden özgürleştirilen ve bu hürriyetiyle, Allah`a kulluğunun gereğini idareci sıfatına rağmen yerine getirmeyenden bile hesap sorması teşvik edilen insanlar topluluğu mevkî ve değerinde.

Enformasyonun İngilizcede kök olarak "formasyona sokma" tabirine karşılık gelebileceğinin altını özellikle çizelim ve fertleri hangi vasıtalardan yararlanarak "ideolojik formasyon"a kavuşturabileceğimize çeşitli örnekler verelim: Kitap, gazete, dergi, televizyon, video, sinema, bilgisayar, konferans, toplantı, tiyatro, akademik veya pratik kurslar, her seviyede eğitim kurumları, her türlü güzel sanatlar ve fikir faaliyetleri; fikir vermesi açısından şimdilik bir-ikisini sıraladığımız daha neler ve neler ki, zamanla görülecek, seçilecek ve geliştirilecek. Zaten ideal bir toplumda, fert ve toplum arası her türlü ilişki ve ilgi, ideolojik formasyonu geliştiren, perçinleyen ve zenginleştiren bir nitelik kazanır. Çünkü, ideolojik formasyonun gayesi olan dünya görüşü, o toplumda her meselede yaşayan ve yaşatılan, hem öğretilip hem de konuşulan bir DİL!.. İçinde doğan ve büyüyen için, ANADİL!..

 

"Çağdaş" Enformasyon ve Teknoloji

 

Enformasyonun bizcesini denizden bir katre misali sergilemeye çalıştık. Ya "çağdaş" enformasyon?..

"Çağdaş" denildiğinde, kitlelerin maruz bırakıldıkları enformasyon ve propaganda sağanağının zihinlere yerleştirdiği; hikmeti kendinden menkul biçimde -ki hazırlop enformatik veriye bir örnek- "Batı medeniyeti" hatıra gelir.

"Liberal demokrasi, ilmî tecrübe ve sanayileşme"nin önüne; Eski Yunan aklı, Roma nizamı ve Hristiyan ahlâkını getirdiğinizde, karşınıza bugünkü Batı medeniyetinin temel çizgileri çıkar.

Her medeniyet, varlığını dünyanın merkezinde görücü bir bakış açısıyla dışını değerlendirir ve rakip medeniyetleri kendine boyun eğdirmenin kültürel, siyasî, askerî ve iktisadî dehâsına ermeye bakar. Kendi içinde ister haklı ister haksız; özellikle, varoluş gayesinin hakikatine ister perçinli isterse uzak olsun, her medeniyetin tabiî meyli olarak böyle bir güven ve fetih vakıası ne kadar normalse, rakip medeniyetin bu taarruzuna hesapsız-kitapsız ve savunmasız ruhen, fikren ve maddeten teslim olmak da o kadar anormal!..

Batı karşısında diğerleri bir yana, "Medeniyet Doğu`dan geldi!" tesbiti bile bir Batılıya aitken, günümüz İslâm toplumlarının iflas bayrağı çekişi, anlaşılacak iş değil. Aslında anlaşılıyor: İslâm medeniyetine bu vasfı kazandıran ruh, fikir ve madde hakimiyeti ölçüsü, İslâma muhatap fertlerde yitirilmiş. İslâm`da "esasen" bir yenilik olmayacağına göre, müslüman geçinenler anlamalı cürümlerini...

Bugünkü Batı medeniyetini doğuran faktörlerin en önemlileri arasında "enformasyon dehâ ve teknolojisi"ni görmek mümkün. Rakibini tanıyışında, kendini geliştirmesinde, rakibine boyun eğdirmesinde.

Bir ibret tablosu olarak, Batı`ya bugünkü rengini veren temellerden Eski Yunan tecrübesinin, müslüman ilim adamlarının tercüme ve tetkiklerinden bir nevî enformasyon muhtevası halinde Batılılarca alınıp, "özünü" keşfetme hamlesine vesile olması... Yine, Emevî ve Abbasî dönemleriyle Endülüs gibi İslâm medeniyetinin fikir, müsbet ilim, sanat ve teknikte eşsiz sıçramalara beşiklik etmiş kaleleri, Haçlı Savaşları`nın sağladığı temas da dikkate alınarak, İslâm medeniyetinin hakim karakterine Batı`yı boyun eğdirmeye zorlamıştır. Batılı, İslâma bir yandan mukavemet ederken, diğer yandan daha sonra sistemleştirip verimlendireceği akıl harikasının tohumlarını bu "enformasyon" muhtevasından süzmeyi; taklit ve telkinle aldığı akıl formasyonunu, kendinde ve kendine göre doğrulayıp geliştirmeyi bilmiştir demek mümkün.

"Rönesans-Yeniden Doğuş" fışkırışı bu sürecin dönüm noktası olurken, düşmanına neyi kazandırdığının ve İslâm aşk ve vecdini kaybetmesiyle neyi yitirdiğinin şuurunda olmayan müslümanlar; İslâma muhatap anlayışın "topluluk hakikati"ni ve içtimaî muvazeneyi yitirmekten, inandığıyla iş ve eseri arasındaki âhengin "velûd" aksiyonunu kaybetmekten kurtulamamışlar. Fikir öncülerinin, gerçekten "öncü" ve MÜTEFEKKİR olamamalarından!..

Rönesans sanatçı, ilim ve fikir adamlarının sonrakilere etkisi; bu arada Gutenberg`in "enformasyon" verilerini sayısız çoğaltıp kitlelere yaymanın aleti matbaayı keşfi; Ansiklopediciler ve diğer fikir erbabının Fransız İhtilali`ne katkısı; tekniğin "bir endüstrinin makina, âlet ve yapım metodu olarak, «çeşitli» bilgi dallarının pratik alanda sistemli uygulanışı" demek olan "teknoloji"ye inkılabı; Aydınlanmacıların aklı ön plana çıkaran fikir etkileri; akıl harikaları niteliğiyle sanayileşmenin her yöne dal budak salışı; makineleşmenin idealize edilmesiyle bugünkü Batılı endüstri toplumlarının doğuşu ve her doğuşun bir ölüşün de habercisi olabilmesi gibi, aklın zirvede olduğu bir noktada "ruhun intikam almasıyla" teknoloji aydınlığının buhran karanlığıyla çepeçevre kuşatılmaya başlanışı... İnsanî olan "yapma varlık" tekniğin ve teknolojinin; insanı, insanlığı, onun "ruh ve iman müeyyideleri"ni ve içtimaî muvazeneyi sarsışı, parçalayışı ve esir edişi...

Teknolojinin, "çeşitli" bilgi dallarının pratik alanlarda "sistemli" uygulanışı oluşu; hem bilginin bildirilebilmesinde ve temininde, hem "dal" hüviyetiyle sistematize edilip öğretilmesinde, hem çeşitli bilgi dallarının sistemleştirilmesinde ve uygulayıcılarını bulmasında, uygulayıcıların âmirinden memuruna vazifelerini benimsemesinde ve bunun benimsetilmesinde, teknolojik verimlerin toplumda kabullenilip tüketilmesinde, velhâsıl istediğimiz kadar uzatabileceğimiz bu listede hep enformasyonun -iletişimin- hayatî fonksiyonu teşhis edilebilir.

Teknoloji; kendisini doğuran "işlenmiş enformasyon"u da, onu "işleyecek" ve onunla "işlenecek"lere sunmak üzere, kendine "üretim" mevzuu yapmış ve "enformasyon teknolojisi"ni doğurmuş durumda. Böylece baskı teknolojisi, uydu teknolojisi, sinema ve TV yayıncılığı teknolojisi, telekomünikasyon (telefon, telsiz, faks, teleks, uydu vs.) teknolojisi, bilgisayar teknolojisi ve diğerleri sayesinde; enformasyonun saklanması, işlenmesi, çoğaltılması ve dağıtılması, üstelik dünyanın en ücra köşesine kadar yaygınlaştırılması imkân dahiline girdi bugün.

Dünya üzerindeki teknolojik, siyasî, askerî, iktisadî ve kültürel hakimiyetini enformasyon teknolojisiyle daha bir pekiştirme gücüne kavuşan Batı, bunu, hem kendi içinde üretim, tüketim ve kültür vesilesi kılmış, hem de yeryüzünün diğer parçalarındaki rakip medeniyetleri ruhî, fikrî ve maddî "istikrarsızlık- destabilizasyon" kıskacında kendine köle etmenin "manipülasyon aracı" olarak kullanmaya başlamıştır.

Batı`nın enformasyon teknolojisinin rakip medeniyetleri hangi yollardan boyun eğdirmeye yöneldiğine ve maalesef başardığına bazı örnekler verelim.

 

Batılı Enformasyon ve Teknolojik Kıskaç

 

Teknolojinin davet ettiği endüstrileşme (sanayileşme); şu faktörlerin etkin katılım ve düzenlenmesini şart koşar: Makine, âlet, yapım metodu, sermaye, enerji, hammadde, kalifiye insan gücü, pazarlama, siyasî ve iktisadî ortam ve diğerleri...

Rakipler arasındaki savaşın niteliğini ve hayatta-ayakta kalma mücadelesini, bir rakibin diğerine dayattığı silahın gücü ve vasıfları belirler. Batının her şubede verimlendirdiği sınaî gücü ve makineleşme, ona karşı ve kendi içinde varlık gösterebilmek için rakiplerini de sanayileşme ve makineleşmeye sevketti. Fakat, teknoloji ve makineleşmeyi kendi "edebiyyat" ("mücerred ve müstakil idrak zemini") ve imkanları içinde doğuramayan bu toplumlar; endüstriyel ürünlerini ve "know-how" denilen yapım metodunu kimseye hayrına vermeyecek olan Batının bunları ticarî bir meta olarak pazarlayıp satışa çıkarmasına, marifetinin özünü kendine saklayıp dilediği kadar kırıntıyı lütfetmesine, bir lütuf(!)la beraber dayatılan siyasî, askerî, iktisadî, kültürel müeyyide ve tavizlere boyun eğdiler.

Bilinen anlamından farklı olarak, "söz" çevresindeki tüm "saf fikir, ilim ve güzel sanatlar"ı kapsayıcı genişlikte kullandığımız "edebiyyat"ın, "mücerred ve müstakil idrak zemini" olarak ideolojik bağımsızlığı kuşatacağı, bununsa teknik ve teknolojik verimleri de doğuracağı bilinmek kaydıyla, şunun altını çizmek lüzumlu:

"Ağır sanayii (endüstriyi) kurmadan önce, ağır sanayii doğuracak mücerret idrak zemini hâlinde, müsbet ilim dallarının EDEBİYYAT`ı lâzımdır ki, gerek doğuş, gerek değer, gerekse ihtiyaç olarak bu idrak, «ruh»a mukavemet eden varlığı kavrama çilesini belirten «mücerret idrak-mücerret fikir»in yolda bıraktıklarıdır..." (5)

Bu tesbitler, Kanuni`den bugüne toplum olarak bizim de yaşadığımız, Batı karşısında mahkum toplumların fikirde ve teknikte "montaj sanayii"ni niçin aşamadıklarını çerçeveliyor. Fikirde ağır sanayiini kuramayanların teknikte bunu başarmaları mümkün değil. Teknik ve geliştirilmiş olarak teknolojiyi doğuran zaten fikir!... Fikir; kendi iç dünyasını ve kendini çevreleyen dış dünyayı anlama, kavrama, ifade ve sistemleştirmenin manivelası!.. Fikir olmayınca, yani neyin nasıl yapılacağı bilinmeyince, yemek yemeyi bilmeyen adamın sofra başında kaşığı kulağına, bardağı kafasına boca etmesi gibi, eldeki hammadde ve insan gücü değerlendirilemez; ve yemek dolu kaşığın, başkasının eliyle ağzına götürülmesini beklemenin de bir bedeli vardır: Kölelik ve lütfedilen kadar yemek!... Sömürülmüş, geri kalmış veya "geri bıraktırılmış" ülke insanlarının bugünkü "montaj sanayii" ve "protezler medeniyeti", sanırız artık derinden kavranma vesilesine ermiş durumda.

İşte Batı, muhataplarının bu zaaflarını yakalamış olarak, misâli Enformasyon Teknolojisi`nden verirsek; yapım metodundan (know-how) enformasyon ihtiva eden yayınlara; patent haklarından hammadde veya yarı-mamûl veya mamûl gereç, âlet ve makinelere; bilgisayarından uydu teknolojisi ve istifadesine; uluslararası haber ajanslarının hizmetlerinden(!) radyo frekans hizmetlerine; optik alet ve makinelerden sinemacılık sektörüne; telekomünikasyon (telefon, telsiz, uydu haberleşmesi, faks, telekonferans vs.) teknolojisinden televizyon yayıncılık ve programlarına; matbaacılık ve her türlü basın-yayın teknolojisinden Enformasyon Teknolojisi çerçevesindeki "eğitim" yaftalı "ticarî" kurs ve kurumlara; daha neler ve neler, bin çeşit şantaj ve tavizle sömürülmeyi göze alarak Batı toplumlarından ülkenin imkânları, gelirleri ve haysiyeti ipotek edilip, SATIN ALINIR!..

 

Gerekli Bir Parantez: Kültür Emperyalizmi

 

Batı medeniyetinin şüphesiz bugününü doğuran, kendine has kültürel bir tarihi ve gelişimi sözkonusu... Eski Yunan`dan Ortaçağ Engizisyonuna, Rönesans`tan Aydınlanmacılara, Fransız İhtilali`nden Sanayi Devrimi`ne, Feodal yapılardan Liberal Demokrasilere, Skolastik Felsefe`den Pozitivizme, I. Dünya Savaşı`ndan II. Dünya Savaşı`na, klasik sömürgecilikten yeni "inceltilmiş-şeffaflaştırılmış-mücerretleştirilmiş" sömürgeciliğe, keşiflerden uzay yolculuklarına, Haçlı Savaşları`ndan Kültür Emperyalizmine, sayısız faktörlerin biçimlendirdiği bir Batı Dünyası var karşımızda.

Bu tarihî hadise ve vakıaları, hakiki müessir ve faktörleriyle bir bütün içinde değerlendirecek çapa erişmeden, ondan da önce, kendi medeniyetinin avantaj ve zaaflarıyla köklü bir tarih muhasebesini gerçekleştirmeden, Batının herhangi bir hususiyetini taklide kalkışmak, münasebetsizlik ve hariçten gazel okumayı aşamıyor, tam tersine, günümüzün "dejenere-özü tahrip edilmiş" kravatlı maymunlar sürüsü fenomenine sebebiyet veriyor. Taklitle tahribin buluştuğu yer!..

Doğrusu Batı, kendini pazarlamayı biliyor ve kendi için "kurtarıcı" addettiği birtakım kurum ve kavramları -demokrasi, tecrübî ilimcilik, liberalizm, kapitalizm, tüketimcilik gibi-, âlemşümûl bir ideal vasıf taşıyormuşcasına, maymunlarına ve müşterilerine yediriyor. Balıktan kuşa organ nakli misali, her toplum bünyesi hazımsızlık, dejenerasyon ve yabancılaşmanın yolaçtığı sancılarla kıvranıyor tabiî. Hastalığının kaynağını bilmediğinden, tekrar Batıya dönüp, susuzluktan ölmek üzere olanın benzin içmesine benzer, taklitçiliğini ve esaretini bir kısırdöngü halinde pekiştiriyor.

Batının diğerlerini siyasî anlamda esir etmesinin kökenlerini bu psikolojide görmek gerekiyor. Enformasyon Teknolojisi ise, Kültür Emperyalizmi niteliğindeki yeni sömürgeciliğin, esirlerle "teneffüs borusu"nu teşkil etmekte!..

Toplum hissiyat ve hayat gayesinin örnek ve düzenleyici timsali "lider" olmadan, içtimaî muvazenenin temini zorluğu hesaba katıldığında; Engizisyonu yaşamış ve dünya ötesi bir inanıştan pragmatizm ve çıkarcılığa istihâle etmiş Batı tipi demokrasinin, diğer toplumların dünya görüşünde ruh ve ahlâk müeyyidelerini ve "kahraman"lık idealini tahrip edişi anlaşılacaktır sanırız. Tavandan tabana, ruhunu körkütük bir hayranlık güdüsüyle Batıya satmış üçbeş işbirlikçinin despotlukla dikte ettiği demokrasicilik oyunu, tabiî ortamı oluşmadığından ne gerçek anlamda "Batı tipi" nitelik kazanabilmiş, ne de demokrasicilikle birlikte geleceği varsayılan sanayileşme gerçekleşebilmiştir. Aksine, elini verenin kolunu, kolunu ve neticede vücudunu kaptırması şeklinde açık veya gizli, siyasî ve kültürel işgal yolu açılmıştır.

Kendi halk tabanına ve kültürel tarihine dayanmayan siyasetçiler, meşruiyet temellerini kendi kaynaklarından göstermek yerine, Batılı efendilerine ve Kültür Emperyalizmine sığınmışlar, bunun sonucunda, Batılı yazarlardan çalakalem tercümeler, işgal karargahı yabancı okullar, Batıyla askerî ve siyasî ittifaklar, idareciler ve toplumlar arası çeşitli vesilelerle tezgahlanmış temaslar, Batılılardan alınan mükâfatlar ve ekonomik teşvikler, halkını bastırmak için ithal edilen polisiye enformasyonlar, her türlü basın-yayın vasıtasını ve verimlerini Batı ahlâk ve hayat tarzını kaim etmek üzere ülkeye buyur etmeler, Batılının siyasî desteği(!) karşısında ülke kaynaklarını sömürüye açış ve ekonomiyi Batının ikinci ve üçüncü sınıf mallarına bağımlı bir pazara dönüştürmeler, kendi kaynaklarını "rantabl" ve işletilebilir kılamadığından Batıya dış borç prangasıyla perçinlenerek siyasî, ekonomik, askerî, teknolojik ve kültürel esareti sağlamlaştırıcı bir "ipotek" altına girmeler!.. Daha ne tasmalar ve zincir halkaları...

 

Batılı Haber Tekelleri ve "Yahudi Parmağı"

 

Batının Enformasyon Teknolojisi ve siyasî etkilerine dair incelenmesi gereken bir başka vakıa, uluslararası haber ajansları tekelleri!.. Ve, onların, Batılı enformasyoncuların yakıştırdığı sıfatla "Üçüncü Dünya Ülkeleri"ne olan etkisini anlamaya çalışalım.

"Üçüncü Dünya" ülkeleri denilen Batı hakimiyetine boyun eğdirilmiş toplumlar, dünya nüfusunun üçte ikisini oluşturmalarına rağmen, bu ajans tekellerine ancak onda birlik nisbette mevzu olmakta, bunlar da ancak, "bunalım gazeteciliği", Batı çıkarları ve hayat tarzına yönelik Batılı ve Batıcı "işgal" güçlerinin değerlendirecekleri malûmat, beyin yıkama ve belli bir kültürel-siyasî görüşü benimsetme gibi, Batıcı perspektiften imal edilen ve eğilip bükülen haberler vasfını taşımakta.

Amerikalıların Associated Press (AP)`si, United Press International (UPI)`si, İngilizlerin Reuters`i, Fransızların Agence France Presse (AFP)`si ve Almanların (DPA)`sı; "Üçüncü Dünya" ülkeleriyle ilgili haberlerinde "bunalım haberciliği"ni şu tarz haberlerle abonelerine ulaştırırlar:

Tabiî âfetler, komşularla savaş, iç savaş, katliamlar, isyanlar, siyasî krizler, yönetim ve rejim değişiklikleri, Batı çıkarlarına değişik alanlarda saldırılar. Batıcı hayat tarzının gelişimi ve problemleri vs...

Diğer haberlere gelince, ki burada siyasî propaganda belirleyicidir, gayet iyi hatırlayacağınız şu tür haberler servise konulur:

Yeni dünya düzeninin nimetleri; sömürdükleri için açlık ve kıtlıkların yaşandığı ülkelere BM, Kızılhaç, NATO ve Batılı ülkelerin yaptıkları "insanî"(!) yardımlar ve Somali`deki çete reisi(!) Muhammed Farah Aidid gibi "nankör"(!)lerin "yardımsever" Batılılara "vahşice"(!) saldırıları; diktatör Saddam`ın "zavallı" Kuveyt`i işgali ve insafsız insan hakları ihlalleri; Cezayir ve Mısır`daki "köktendinci-fundamentalist"lerin aydın Batıcı rejimlere karşı "barbarca" terörist saldırıları; Haiti`deki yönetimin insan hakları ihlalleri ve Haitililerin "selameti" için askerî bir operasyonun gerekliliği; "barışsever" İsraillilerin "savaşsever" Filistinlilerin "terörist" içgüdülerini nasıl ıslah etmeye çalıştıkları; Küba lideri Fidel Castro`nun "medeniyete" açtığı savaşın sonunda ülkesini yuvarladığı uçurum; BM, G-7, UNESCO, IMF gibi kurumların "Üçüncü Dünya" ülkelerinin gelişmesi ve problemlerinden kurtulması için yaptıkları "eşsiz" yardımlar vs...

Batılı haber ajanslarının bu haberleri, Batıcı "Üçüncü Dünya" ülkeleri yönetimlerince "ilgili" veya varsa "uyandırıcı" kısımlar sansürlenerek, haberin Batıcı mesajı ise değiştirilmeyerek "mahallî"(!) hizmete sunulur ve devletin resmî haber ajanslarında (bizdeki AA gibi) kitlelerin gözüne sokulur.

Dünya toplumlarının maruz kaldığı Batı enformasyonunu "kimlerin" formlandırdığına örneği ise ABD`den gösterelim.

İsimleri önümüzde olmasına rağmen, okuyucuya fikir vermesi açısından sadece nerede vazife aldıklarını ve sayılarını bildireceğimiz bu tipler, ABD`nin üç büyük özel ve bir büyük resmî TV kuruluşuyla bir resmî radyo kuruluşunun başındadırlar. 1985`e ait bu veride isimler değişse de vazife alanların ve alanlarının "niteliği" değişmez.

TV yayıncılığı yapan üç büyük özel kuruluştan başlayalım.

ABC (American Broadcasting Companies, Inc.): Yönetim Kurulu Başkanı ve iki yardımcısı, YAHUDİ`dir.

CBS (Columbia Broadcasting System, Inc.): Yönetim Kurulu Başkanı, Genel Müdürü ve Genel Müdür Muavini, YAHUDİ`dir.

NBC (National Broadcasting Company): NBC, tamamıyla RCA Corporation`a ait bir kuruluştur ve RCA`nın Yönetim Kurulu`ndaki 15 üyeden beşi, Yürütme Kurulu`nun 12 üyesinin altısı ve RCA`nın muhasibiyle denetçisi olan iki şahıs da YAHUDİ`dir.

"Tarafsız" kamu kuruluşu hüviyetiyle yayın yapan PBS (Public Broadcasting System) televizyonunun Başkanı L. Grossman bir YAHUDİ`dir.

"Tarafsız" radyo yayını yapan kamu kuruluşu NPR (National Public Radio)`nun Başkanı F. Mankiewitcz de bir YAHUDİ`dir.

Yoruma ne gerek!..

 

Kültürel ve Askerî Alanda Enformatik İşgal

 

Batı Enformasyonunun en temel ve en bariz, diğer tüm neticeleri zincirleme biçimde doğuran tesiri kültürel alanda yaşanandır denilebilir. Bir kültür başka bir topluma giydirilmişse, elde edilmeyen ne kalmıştır ki?..

Daha önce bahis konusu ettiklerimiz hatıra getirilirse, Kültür Emperyalizminin etkilerini kalem kalem saymamıza ne gerek kalacaktır?

Seks, şiddet, ahlaksızlık, duygu sömürüsü, inançsızlık, tecrübî ilim putçuluğu, lüzumsuz hobiler, münasebetsiz müzikler, gereksiz malûmatlar, kışkırtılan hazlar, bencillik, geçmişe ve büyüğe saygısızlık, eşlere ve aileye sadâkatsizlik, tüketim hırs ve çılgınlığı, miskinlik, kafa dağınıklığı, ruhî zaafiyet ve sayısız vakıa, Batı tipi hayat tarzının "misyoneri" TV`lerden, radyolardan, gazetelerden, dergilerden, uydulardan, reklam metin ve panolarından, kullandığımız mamûllerden, ilişkide olduğumuz insanlardan, kanalizasyon şebekesi misâli akıp ferdi her yönden kaçacak delik bırakmamacasına kuşatır ve kafalarla gönüller, bunlarla İŞGAL edilir!.. "Eğitim" kurumları, "kültürel" ve "sportif" faaliyetler, "siyasî" etkinlikler ve say sayabildiğince, Kültür Emperyalizmi, ahtapot gibi toplumda kollarıyla sarmalamadığı ve ruhunu boğmadığı, buna yeltenmediği fert bırakmaz. "İnancı" başka olduğu halde, "yaşadığı" ve "söylediği" çok daha BAŞKA olan fertler ve toplumlar böyle doğar!..

Askerî açıdan...

Meselenin teknolojik yönünde, Batılı Enformasyon Teknolojisinin özellikle uzaya yerleştirdiği uydularla rakiplerini askerî anlamda "gözaltında" tuttuğu hususuyla beraber; geliştirilmiş telsizler, dinleyiciler, kameralar, fotoğraf makineleri benzeri optik mekanizmalar, merkezî bilgisayarlar, son sistem savaş araçlarını yönlendiren veya bunlara monte edilen enformatik cihazlar, ilk anda akla gelen "askerî hakimiyet" vesileleri...

Oysa hadisenin tek yönlü-yanlı propagandayla beraber bir de "caydırıcılık" ve silah sistemlerini "pazarlama" yönü var ki, Haçlı Savaşı niteliğindeki Körfez Savaşı`nın CNN`den naklen yayınlanması; diğer ülke TV`lerinin bunu aktarması; "Patriot" füzelerinin ne "muhteşem" bir savunma silahı olduğu (gökten Telaviv`e "Scud füzeleri" değil, "üç elma"ydı düşen!); "Müttefik Haçlı" uçaklarının ve füzelerinin "hedefini şaşmaz ve taş üstünde taş bırakmaz" teknolojileri; Türkiye`de bile, Zaman ve Türkiye Gazeteleri dahil tüm basının çarşaf çarşaf ve program üstüne program yaparak, bunun dünyanın gördüğü "en teknolojik" ve "akıllı" silahların kullanıldığı bir savaş olduğu propagandasını yapmaları; hafızalarımızdaki tazeliğini koruyor. "Petrollü karabatak" palavrasını da (mizansen olduğu daha sonra açıklandı!) unutmayalım.

Yeri gelmişken, Batı`nın "enformatik" kültürel işgali altında Batı tipi hayat tarzı ve propagandanın "gönüllü askeri" olmuş fertlerin, ayrıca silahlı askerlik yapmalarına gerek var mı?

 

İktisadî ve İçtimaî Buhranda Enformatik Kanserin Rolü

 

Enformasyon araçlarının basın yayın alanındaki karşılığı "medya"dır. Medya`ya bu ismi takansa reklâmcılar. Çünkü medya (media), kelime olarak "aracı"lar anlamına gelebiliyor. Yaptığı aracılıksa, üreten ve tüketen, arzeden ve talebeden arasındaki alışverişi sağlayan bağı kurması; toplumda "satılık mal veya hizmet"e karşı talep doğurucu imaja ayna tutması ve doğurduğu ihtiyacı, medyanın sürekliliği ve yaygınlığı nisbetinde kalıcılaştırması!..

Reklâmcılar, kitlede kamçılanacak tüketim hırsını açığa çıkaracak imajın "form"landırıcı ve pazarlamacıları.

Batı medeniyetine hâkim rengini ve gücünü veren hususun endüstrileşmesi olduğuna ve her endüstriyel mamûl, tüketilmek üzere çok sayıda üretildiğine göre, pazarlama alanında Batılı reklamcıların hünerlerini konuşturacakları ve Batılı müşteriden artan talep fazlasını dünyanın diğer bölgelerinde "yedirmeye" çalışacakları âşikâr. Fikirde ağır sanayii kuramadıkları için teknikte de ağır sanayii kuramamış olanlara, yine bu ülkelerden ucuza kapattıkları hammaddeyi işleyerek ürettikleri endüstriyel ürünlerine; TV, gazete, dergi, radyo, sportif karşılaşmalar, kültürel faaliyetler, ithalatçı "Üçüncü Dünya" firmaları, işbirlikçi "Üçüncü Dünya" yöneticilerinin çıkardıkları ithalat rejimleri, işbirlikçi "aydın"(!)larca geliştirilen "karşılıklı bağımlılık ve globalleşme" masalları, fuarlar, sinema ve çok çeşitli reklam yayınları kullanılıp İSTİSMAR edilerek, talep doğurtulurken; yaptığı "reklâm" masrafıyla vergiler ve nakliye giderlerini de fiyata "bindirerek" satar Batılı!.. "Tekel" olmanın neticesi, keyfî kâr marjını da dilediğince genişletir. Müşterisinin hayatta kalacağı "kadar", ekonomik "yardım" bile yapar.

Bizim "Üçüncü Dünya"lıya gelince; kendi imkanlarıyla çok daha düşük maliyete üreteceği ürünleri; "edebiyyat"ı, teknolojisi ve nefs muhasebesi olmadığından, millî gelirlerini yok pahasına elden çıkararak, üstüne bir de borç alarak rakibinden satın alır ve sonra hayıflanır: "Bu kadar para döktüm, bu kadar hammadde sattım, bu kadar borç aldım, bu kadar demokrasicilik oynadım, bu kadar Batı tipi hayat tarzını benimsedim, bu kadar Batıcı temelde okul açtım, bu kadar Batılı Enformasyonu ithal edip tercümeler yaptırttım, niçin hâlâ en fazla "montaj sanayii" noktasına ulaşabiliyor ve dışa bağımlılıktan kurtulamıyorum?.."

Cevabı, kafasız Batı maymunları boş yere düşünedursunlar, biz verelim:

Batı, her ne verirse versin, meslek sırrını kendine saklar ve müşterisinin elinden kaçmasına yolaçacak "ideolojik ve teknik formasyon"un, tüketicisince binâ edilmesine her ne pahasına olursa olsun izin vermez. Gerektiğinde askerî güç kullanır, gerektiğinde "beyin gücü"nü satın alıp ithal eder, gerektiğinde casuslar gönderip siyasî krizlere yolaçar, gerektiğinde ambargo uygular, gerektiğinde komşularıyla savaştırır, gerektiğinde siyasî kadroları satın alıp darbe çapında bir karalama kampanyası başlatır; velhâsıl elinden geleni ardına koymaz. Yaşaması, ürettiğini satabilmesine bağlıdır da ondan!.. Ölümüne bir rekabettir bu ve altından kalkacak "inkılâp" çapında "hamle dehâsı" az bulunur. Ve Başyücelik Devleti`nde her şey, iğne iplikten başlayarak, başlangıçta dayanılmaz çileler yaşatacağı belli olmasına rağmen, kendi öz gücümüzle imal edilecektir. Başarana kadar böyle!.. Yoksa, uçağını kaldıracak basit bir maddeyi bile Batı`dan dilenerek satın alan bir ülkenin, anti-emperyalistliği ve Batı`ya savaş açması, -kısa vadede- hem trajikomik hem de acı!.. Saddam`ın yaptığı gibi; sırf haysiyet mücadelesi tarzında -maddeten- yenilmeyi bile göze almak mümkün ve doğru olabilirken; aslolan "yeneceği" şartları gevşemeksizin hazırlayıcı "topyekün" seferberliği ihmal etmemek!..

Bu arada; reklâmı yapılan "meta"nın fertlerde kamçıladığı tüketim hırsının doyurulması, tüketicinin ekonomik gücüne bağlı...

Ve kalkınmamış ülkelerde kışkırtılan bu tüketim hırs ve beklentileri, ekonomik güçsüzlük duvarına çarptığından, "uyarılmış" fertler huzursuzluğa itilir; sonrasındaysa, iktisadî ve siyasî krizlere, fuhşun ve şiddet nitelikli suçların artmasına; verimlilik motivasyonunun ve ahlâkın zayıflamasına; açıkçası, domino taşları misali, şehre göçü, çarpık kentleşmeyi, tarımın iflasını, işsizliği, kadın-erkek ve aile ilişkilerinin dejenerasyonunu, "ciklet" ve "gazoz sanayii" gibi havâilikleri, israfı, yolsuzluğu ve diğer "zincirleme" hastalıkları da peşine takarak, "İÇTİMAÎ MUVAZENE"nin çökmesine yolaçar.

 

Kuşatmayı Yarmanın Tek Yolu

 

Çok çeşitli bakış açılarından sayısız değerlendirmelere mevzu iletişim veya enformasyon bahsinde söylenecek o kadar çok şey var ki, girişin girişi bile olmadı belki yazdıklarımız. Hiç olmazsa böylesine hayatî ve öncelikli bir problemle karşı karşıya olduğumuzu hissettirebilmişsek, ne mutlu bize!..

Bütün düzeltilmeden parçayı düzeltmek, böylesi içtimaî bir meselede hiçbir şekilde sözkonusu olamayacağına göre, ihtiyacımız tek: Dünya çapında bir İNKILAP!..

Büyük Doğu-İBDA İnkılâbı ve onun "yeniden iletişim dili"ni her sahada "konuşulur" kılmak ki; yakındır!..

Son sözümüzü, bir iktisatçının, hemen her alana şâmil ve bilginin ruhî çabaya dayanması, ruhun da sır olması bakımından, ruhun "aynadaki aksi" olan "anlayış"ı "sır idrakı"yla buluşturan bir tesbiti vesilesiyle söyleyelim. Bilgi de, teknik de, teknoloji de, iletişim de, irfan da, içtimaî muvazene de, velhâsıl bu yazımızda ele almaya çalıştığımız veya temas etmediğimiz "insanî olan" ne varsa, ilk eşiği ve hakikatini yakalama anahtarı, bu sözün "bizcesi"nde. "Teslim olmuş" bir müslüman olarak zaten "bildiğimiz" ve hikmetini yakalama peşinde faaliyetlerde bulunduğumuz gerçeği, bir de şu iktisatçıya "söyletelim" ki, "gerekli olan"ın MUTLAK FİKİR, "yapılması gereken"in de O`NA MUHATAP ANLAYIŞ emrinde ve seyrinde TATBİK olduğu şuuru yerleşsin. Böylece daha iyi anlaşılsın, İslâm ve İslâma Muhatap Anlayış halinde Büyük Doğu-İBDA dünya görüşünün gerekliliği!..

Meşhur Amerikalı iktisatçı John Kennneth Galbraith, ("iktisad" kelimesinin kök olarak "kasd"dan gelişinin "ruhî" bir hamleyi belirtişi hatırlanarak,) "iktisat bilginleri" için şöyle bir tasnif öne sürüyor:

"İktisat bilginleri iki kısımdır; bilmeyenler ve bilmediğini bilmeyenler!.."

Biz, "bilmediğini bilme"nin "KENDİNİ BİLME"ye dair oluşunu idrak gayretinde olarak, şu ölçünün tekrar ve tekrar bildirilmesini zaruri görüyoruz:

"Kendini bilen, Rabbini bildi!.."

İBDA`nın "yeniden iletişim" dili, "kendi"nizi ve Rabbinizi bilmeye davet ediyor sizi!..

 

Kaynaklar:

1) Salih Mirzabeyoğlu, Necip Fazıl`la Başbaşa /-İntibâ ve İlhâm-, İBDA Yay., 2 Basım, İstanbul 1989, s. 102

2) A. g. e., s. 94

3) Nabi Avcı, Enformatik Cehalet /-Kitle Kültürü-, Rehber Yay., İstanbul 1990, s. 122

4) Salih Mirzabeyoğlu, Marifetname /-Süzgeç ve Şekil-, İBDA Yay., İstanbul 1986, s. 105

5) Salih Mirzabeyoğlu, Necip Fazıl`la Başbaşa, s. 108

 

Bu Yazı için İlk Yorumu Sen Gönder
İsim
Email
Mesaj



Dergimizin Son Sayısı Çıktı!
Sayı: 2 - II.Dönem Güz 2011



Anasayfa | Yazılar | Haberler | Seçtiklerimiz | Dergiler | Dergi Aboneliği
Künyemiz | Hakkımızda | Bayilerimiz | Dergimize Yazın | Web Sitemize Yazın
                                 Copyright © Telif Hakları AKADEMYA'ya Aittir