İBDA:
YENİDEN İLETİŞİMİN DİLİ
Hayreddin
Soykan
Kitab – Tam Metin
Akademya Yayınları, İstanbul 1998
İÇİNDEKİLER
I. Vizyondaki Macerayı Teşhir
Denemesi:
Zamandışı
"Posa" Yalnızlığı ve İletişimsizlik
II. Taammüden İletişimsizlik:
Bir
Ahtapot ki Sansür!
III. İletişim ve İletişimsizliğin
Serüveni:
Söz
Teknolojileri ve Kıyılan İnsan
IV. Sözlü-Yazılı Hitap Farkı Işığında:
Nasıl
Konuşmalı ve Dinlemeli?
V. Aktüel İletişimin Karakter ve İmkânları:
Görüntülü
(= Televizüel) İfâde ve Dramatizm
VI. İletişimsizliği Kırmanın Mecburi İstikameti:
İdeal
"Yazar-Okuyucu" İlişkisi ve İbda Dili
VII. Yeniden İletişimin Anadili-Mânâ
Dili:
"Teorik
Dil Alanı" Şemsiyesi Altında "Kendinden Zuhur" Dili
VIII. Yeniden İletişimin Devletleşen
Çözümü ve Çözülecekler:
"Enformasyon"dan
"Teknoloji"ye İçtimaî Muvazene
I
Vizyondaki Macerayı Teşhir Denemesi:
ZAMANDIŞI `POSA` YALNIZLIĞI VE İLETİŞİMSİZLİK
İletişimsizliği Doğuran Vicdansızlık
ve Tecrit
İnsanoğlunun varoluş macerası...
Ruhî maceramız seyrinde içimizde akana baktığımızda sezdiğimiz sanki o ki;
vicdanımız, şüpheyle şüphesizlik arası karanlık gökte mevkiini tutmuş, yönünü
arayan yolcuyu fısıldadığı istikamet ve esrarla cezbeden bir kutup yıldızı
gibi... Üfleyenin istidat ve kabiliyetine göre ses veren flüt misâli, pekiyi
ölçüsü ve hakikati ne vicdanın; veyahut şöyle soralım daha doğrusu: Vicdandan
kasdımız o mu gerçekten?.. Madem ki, en şenî cinayetleri işlerken dahi en ufak
"vicdan sızısı" duymayan ve yaptığını vicdanıyla bağdaştıranlardan
geçilmeyen bir ormanda yaşıyoruz; nefse esir de düşebilecek bir vicdanın -yani
vicdan sanılanın- bulduğu, bildirdiği ve yaptırdığının; bulunması,
bilinmesi ve yapılması "gereken"e nisbeti ne?.. Üstelik, bize
"Allahın tatlı fısıltısı" gibi gelebilecek duyduğumuz sesin,
hakikaten vicdan sâfiyetinden süzülerek geldiğinin ve şeytanlaşmış nefse ait
olmadığının garantisi ne?.. Nihayetinde kabahat, "iyiyi-doğruyu-güzeli fısıldayan"
vicdanda değil, vicdanından gelen sesi deforme edip tersine algılayan
veya vicdanına kulak tıkayan nefslerde!..
Ayrıca, günümüz insanına sormalı:
Bugün vicdanlara boca edilenlerle, vicdan gözlerinden kaçırılanlar ne?.. Çok çeşitli
sâiklerle, neler bilindiği halde yapılamıyor ve neler bilinemediği-bildirilmediği
için yapılamıyor?.. İnsanlığın ortak bir ideal ve hakikat hükmünde buluşamadığı-buluşturulmadığı,
böylelikle içli-dışlı fonksiyonların birbirini bütünleyici olamadığı, nihayet
birbirinden farklı dert ve saadetlerin kimseyle paylaşılamadığı kaotik yalnızlaşmanın
çözümü ne?.. Esaslı sorunun davet ettiği esaslı cevap verilemiyorsa şayet,
vicdanlardaki "mâ-cerâ" için söylenebilecek olan, kavramın aynı olan
üç kelimelik şu müphem cümle herhalde: Akan neyse o!.. Yolundan çıkmış bir
arabanın, "zamandışı" ve gayesiz seyahati!.. Demek ki herşeyden önce,
hakikaten vicdanî olanı, vicdanın itminanını sağlayacak yaradılış ve davranış
gayesini, vicdan yuvasındaki mahalline yeniden iade etmek gerek...
Vicdan -diye adlandırılan-,
öyleyse aynı zamanda, peşin sevinci gemleyen belki bir tozlu fener; hem de
hakiki ışığa perde!..
Zannımızca, şu ân insanlığın
vicdanındaki macerayı anlamak, çağımız insanının önündeki, vizyonundaki ve onun
vizyonuna sokulan macerayı anlamaya çalışmaktan; hakikat ışığının berrak bir
aynayla münasebetinden-iletişiminden doğan sağlıklı "anlayış"ı karartıp
gölgeleyen -çoğuna görünmez- kir pas bulutunu teşhis, teşhir ve
tecridden geçiyor. "Anlayış mı? Nurun aynadaki aksi" diyor ya Üstad;
bir yandan aynayı temizleyip "yenilemek", diğer yandan aradaki pisliği
enseleyip defetmek... Gerisi, lâf-ı güzâf!..
Şayet "iletişim"den kasıt
"hakikati arayış, buluş ve naklediş" ise, anlıyoruz ki iletişimsizlik;
ilk olarak ferdî bünyeye yerleşen, kendi hakikatini şuurlaştırabilme çabasındaki
ferdin vicdanıyla arasına giren, kalb ve uzuvlar arası kan deveranını kesici
bir barikat gibi ruhî muvazeneyi bozan, ferdin bu muvazenesizliği topluma yansıtması
veya toplumdaki muvazenesizliğin de ferde yansımasıyla derinleşen girift bir
vakıa... Dışa yansıma ve tezahürlerinden evvel, en başta vicdanıyla "iletişim"i
kesildi insanlığın ve böyle geldi gerisi...
Vicdansızca bir iletişim(sizlik)
bahsinin cümle kapısına, yani "kitle iletişim (kirletim) vasıtaları"nın
içyüz tasvirine doğru yola devam ederken, durumun vehametini sezdirmeyi hiç
olmazsa bu yazıda kuru "teorik" izahlara emanet edemez ve, ya vurgulu
"benzetiş" ya vurucu "karikatürize ediş"lere başvurma
zarureti hissederken, bir diğer altını çizeceğimiz husus da şu: Yolunda giden
ve gitmeyenleri farketmek için, önce kendi karakterimizin ve böylelikle neyin
"dejenere" edildiğinin farkında olmak gerekmez mi? Açıkçası, neyin
bulunamadığının, neyin iletilemediğinin ve neyin yitirildiğinin farkında?..
Her fert tek başına yaşar hayatı...
Varoluş dediğimiz, ruhî hayatta ve geçip gitmez tek ânda... Dünya sahnesinde,
tüm insanlık kadrosunun fert fert kendi rolüyle katılarak oynadığı tek ânlık
bir film, hayat... Kum fırtınasında kaynaşan zerreler sayısı ve misâlince
aktörler arasında, yapayalnız sahne alıp sahne terkeden rol arkadaşını çoğu
farketmiyor bile... Öylesine kendi derdine düşmüş ki herkes; karanlıklardan doğup,
tabutuyla meçhul bir limana doğru karanlıkta kaybolan yoldaşın hatıra ve akıbeti,
o kadar da umursanmıyor pek... Meçhul bir malûm seyrinde, müphem başı ve
sonuyla, bildik bir rüyada, kimbilir bilinmedik neler!.. Tâbiri son nefeste,
rüyalar... Rüyalar, rüyalar içinde... Ve hayat içimizde akıyor; içimiz hayata
akıyor; hayat ölümle tokalaşıyor; ömür ölümle mühürleniyor... Ya mührün mânâsı
ve onu basan el?..
Film içinde filmler ve herkese bir
başrol: Yalnız insan!..
Büyük Doğu Mimarı`ndan bir noktalama; başlığı "Yalnız":
"Yalnızız, beşikten tut,
tabuta kadar yalnız;
Ülfet, kara yalnızlık madeninde
bir yaldız..."
Ve insan, artık
"kendi"siyle başbaşa kalamıyor, bırakılmıyor... Başbaşa kalmasına
izin verilense, zamandışı bir buuda sürgün edilmiş posası ve cesedi sadece...
Buluşturulmadığı o "kendi"si ki; yaradılış gayesinin şifre çözücüsü
ve mukaddes hazinelerin sırrî anahtarı... Her ferdin "kendine has"
tatbik usûlünün keşfedilmesini bekleyen bir anahtar; "nefes adedince
Allaha yol"... Hem anahtar, hem hazinenin de kendisi belki... Ruhun ruhla
sezilişi...
Fakat çevresi, onun yalnızlığına,
yalnızlıktaki şahsiyet sırrına ulaşmasına tahammül edemiyor. İnsanoğlu, ancak
toplum sayesinde fert ve yine içtimaî kültürün benlikte süzülüp orijinalleştirilmesiyle
şahsiyet olurken; üstelik içtimaî müesseseler, inceden inceye işlenmiş ve
düzenlenmiş bir kültürün keyfiyet verimlerini fertlerde bünyeleştirici bir
"keyfiyetçilik" şiarını yaşatmak ve özendirmek durumundayken, bakınız
neler revâ görülüyor devrimizin sahipsiz insanına.
Baktığı her yerde kendisine
tutulan yalancı aynalarda, karşısına hep aynı döviz çıkartılıp beynine çakılmak
isteniyor: "Yalnızlık bir lüks ve safsata; idealist hayat gayesi
nostaljik bir hatıra; figüranlıksa hepimize bir borç!"...
Çokbilmiş despotların dayatışlarınca:
"Medeniyet tezahürü toplumda... İçtimaî sistem devlette... Devlet,
projesi sensiz çizilmiş bina... Sen, harcına gömülüp betonlaşmış bir tuğla...
Artık fosilleşinceye dek, `binanın haşmeti` zevkiyle yaşa!"... Bırakacaksın,
insanlığından boşaltıldığın "boş zaman"larında lûtfedilen, şarkı
tatlandırıcısı "hakikati tesbit" soslarını-sözlerini: "Dünya
fâni, ölüm âni!"... Oysa yetmez kuru tesbit ve temenni; öz benliğinde
derinleşerek arayacaksın idealini!.. Nerede o, yalnızlığının okyanus
derinliklerinde gizli incileri bulduracak, hakikatin hakikati ışığıyla maceranı
taçlandıracak, dost eli omzundayken tesellisiyle kalbini ferahlatacak, vicdanının
ifadeci ve icrâcısı devlet?.. Hani nerede o Başyücelik Devleti ideali?.. Nerede
o ilgi ve alâka; ihyâ edici iletişimin hakikati?..
Netice hâlinde; vicdansızlığın doğurduğu
iletişimsizlikle, iletişimsizliğin doğurduğu vicdansızlık içiçe!.. Adı iletişim
olan çoğu fiillerse, hakikati örtüp "iletmeme"nin büyülü, acımasız ve
mânâsız tertipleri...
İletişim(sizlik): Dilsizlik,
Mihenksizlik ve Hiçlik Reçeteleri
Dil okyanusunda yaşar insanlık;
gövdeler satıhta yüzer, ruhlar dipleri kollar... Dil, "kâinat planı"...
Dil deyince, "kelâm"... Kelâm; "her şeyden önce"...
Dilsizlik; yaşayanları ve yaşananları "ilk"e uzanan yaradılış
gayelerine mutabık hakikat mihenklerine nisbetle "mânâlandıramayış"
ve "her şeyi yerli yerince değerlendiremeyiş"; deforme ve dejenere
bir kâinat planıyla söz paralama veya!.. Dilsizlik; bir ifadesizlik oluşuyla,
"mânâlılık" yerine hiçliğin mânâsızlığına dönük çehresiyle, iletişimsizliğin
tâ kendisi!.. Her şey ve her bahiste "has ve hususî idrak" yeniden
temin edilince, her iş ve oluş gayesine münhasır kılınınca, yani
"nisbet" yeniden kurulup bünyeye mâledilince, işte o zaman kavuşacak
insanoğlu "yitirilmiş cennet"in diline ve iletişimine!..
Dil, baştanbaşa bir büyü; avuçlanıp
tutulmazken, avuçlatır ve tutturur. Her söz, kendisi ve diğerlerini mıhlayan
veya sevkeden bir tılsım... İster büyülenir, isterse büyülerken; kalbler, lisân
oklarına kalkansız hedef... "Çağdaş" dünyada, büyü terkibinin aslî sırrına
yönelen eller kesilse de, sonradan ikâme öldürücü sihirbazlığın tesirini
bozmaya izin yoksa da; doya doya yaşatman beklenir kurbanlığını. Ki; yapayalnız,
avcıya canlı hedef... "Dünyaya niçin geldin?" diyen yok;
kazanda tarife uygun yemeksin, çevrende "Geldin, gidemezsin!"
tamtamları...
Dileğin "arayış" olsa
da, olmasa da, büyülü ve rengârenk bir çift göz verilir. Dilersen birinden,
dilersen öbüründen, dilersen her ikisinden bak; bundan böyle
farketmez. "Gözümü boyayamazlar!" desen de; öz gözünden mahrum
"ideal vatandaş" pâyesine mâlik olarak, göz göz merceklerden görülen (gördürülmeyen),
süzülen ve sızan "eğilip bükülmüş" bir dünyaya muhatap ve mensupsun
artık. Kanatları yolunmuş, züppelerin bozuk parası, dinozorlara yem, pazarda
orta malı, kasdedenin kasdına merhem, satranç ustalarına piyon, çobana koyun,
koyuna ot... Takma kuyruğunla övün; gururlan kolye sandığın tasmalarınla ve
bilezik sandığın kelepçelerinle!.. "Hem yalnızsın hem de hür";
her nasılsa!..
Büyülenmiş olmak bir bakıma kader;
sanki varlık büyüsü kulluğumuz!.. Ama ah; kime sığınmak "kara
büyü"nün şerrinden, nasıl sığınmak?..
Her insana bir "dünya"
yontuyor putperestler; bizi de putperest kılmak ve bizim de kılmamız için başkalarını.
O "dünya" ki, dışı demirden kafes; içinde yaşayanı ya materyalist bir
putçu ya ruhsuz ruhçu... "Prospektüs-reçete"lerde yazılı her derde
devâ metodlara riayetle, insanoğlu yontar ve çatar artık kafesini hep yeniden.
Hakikat kaçkını yalan "prodüktör-imalatçı"larıysa, içlerinde biz olan
kafesten toplarla bilardo partileri çevirir.
Mânâ kalpazanları ve
"imaj" tâcirleri, "rejisör-yönetmen" müteşebbisler, kiralık
senaristler; film içinde ve saman altında ne filmler çevirirler, kendilerince
"figüran" insanlığa ne roller biçerler, ne "transfer
teklifleri" alınır ordan burdan, ağız suyumuza tahrik ne
"star"lar parlatılır ve "vizyon"a yeni sokulacaklar için
sermaye ne hasılatlar yapılır. Ulu siyaset, tatlı ticaret, mutlu iletişim ve
kutlu "enformasyon çağı" uğruna!..
En ciddi iş ve işleyiş dahi bir
gösteri unsuru, bir "şov mizanseni" addedilir. Ve tabiî yemlikler ve
seyirlikler, "hayvandan aşağı" mahlûkat için asla ihmal edilmez.
Hipermarketinden bitpazarına, vitrinler ihtimamla donatılır her yanda.
Zenginden fakire, soyludan paryaya, modernden nostaljik "saplantılı"ya,
dişiden erkeğe, yaşlıdan çocuğa, herkese ambalajlanmış oyuncak ve dizi dizi
aksesuarlar bulunur piyasada. Haysiyetler cüzdanda para; alışverişler yapılır,
namuslar satılır karşılıklı. Nasılsa imha edilememiş kurtuluş reçeteleri veya
çamura bulandırılamamış hikmetler, ya tezgahaltı yapılıp gözlerden kaçırılır
yahut göz nakli yapılır gözüne çarpanlara. Hâlâ direnenlerinse, ya gözleri şişlenir
ya karantinaya alınıp tecrit edilirler insanlıktan; "anarşist" ve
"terörist" unsurlar olaraktan...
İnsanlar, bir ân için bile boş bırakılmayıp
"dolduruş"a tâbi tutulurlar. Evvel zaman içindeki, zamanın da
ötesindeki "müphem hatıralar" nüksetmesin diye, insanlık sıra sıra
kafilelerle devâsâ lunaparkların zevk ve korku tünellerinden geçirilir.
En seçkin dekorasyon ve son sistem
teknolojik "şâheser"lerle hiç aralıksız döşenir tünelin dörtbir yanı...
Şahsiyet elbiselerinden korumak için sürülerini; belirledikleri mesleklere has
"hazır" ünüformalar ve moda giysiler giydirilir bedenlere... Hakikati
perdeleyici ve vicdan sızısını engelleyici "at gözlükleri" misâlince;
"buğulu" gözlük, lens ve boncuktan gözler takılır göz yuvalarına...
Derunî musikînin bir nağmesi dahi işitilmesin diye; ses ve müzik yayını için
kulaklıklar yerleştirilir iki kulağa... Kılavuzun vasfı dolayısıyla, burunların
garkedildiği pisliğin kokusunu hissettirmeyici parfümler fısfıslanır her
dâim... "Meşgul etmezsen aranırlar, uyutmazsan uyanırlar"
meâli; teferruatlı talimatname ve programlar tutuşturulur ellere... Ahlâk ve
idrak sermayesindense, incik boncuk sermayesi tıkıştırılır ceplere... Hakikat
istikametine ne gerek; hep cehennem yönüne yüz çeviren pusulalı botlar
geçirilir ayaklara... Hikmet nâmına ne varsa tutan, posa nâmına ne varsa
geçiren süzgeçler monte edilir idraklere... İdealizmin defnedildiği bir dünyaya
intibak için, mekanik piller nakledilir kalblere... Tiksinmeden her tür gübre
ve küsbeyi yedirecek, "tad seçemez" proteziyle yenilenir ağızlar... Şeytanî
çehreleri gizleyen maskeli balolar ve âyinler tertiplenir... Samimiyetsiz fakat
dışyüzü cilâlı idrak ve hayat tarzının nişânesi, bolca makyaj malzemesi boca
edilir herkes ve herşeye... İçki ve uyuşturucunun en "popüler"
olanlarıyla, "yok, yok!" misâli bezenmiş ziyafet sofraları süpürülür
her gece... Hapsedildiği köşede terkedip ruhu, "hür"lüğün zirvesinde
gönle estiğince "âlem"ler yapılıp "fantazi"ler denenir...
Ve sürer, bitmek bilmez şenlikler, "kültür etkinlikleri"... Karşılanır
nefsin "ihtiyaçlar"ı ve "boş" zamanların "bomboş"
tercihleri sergilenir türlü türlü... Tek saniye ara vermeksizin, pençelerinde
tutarlar esirlerini!..
Medyası ve Herşeyiyle İletişim(sizlik)
Arenası
"Cehalet enjektörü" uğursuz
misyonlarıyla TV, radyo, gazete, kitap, disk, disket, kaset, video, gösteri,
oyun, piyes, ders, nutuk, diyalog, konferans, "eğitim" faaliyetleri,
"kültür" aktiviteleri ve "sanat" etkinlikleriyle; devamla,
başta basın-yayın bilumum vasıtalarla ve meydan, sokak, aile, okul, iş, halka
açık binalar, köy, şehir ve ülke muhitlerinden akla gelen-gelmeyen her yolla
nice "insanın insanlığının celladı" tesirler ve şifasız zehirler
zerkedilir zihinlerle kalblere... Karışık ve karmaşık oldukları kadar, aslen
ruhî bir muvazenesizliğe ve dolayısıyla vicdanıyla iletişimsizliğe de dayandığından,
birbiriyle barışık addedilebilecek "hastalık tezahürleri" olarak sonu
gelmez cürüm listesine dair, ilk elde hatırlananlar -ki istisnâlar, malûm
olduğu üzere kaideyi bozmaz- şöyle:
Sürüngenler dünyasından sadık
yahut nevzuhur sürüngenlere, elsiz-kolsuz-bağlamsız-tersyüz haberler; yani
haberdar etmeyişler... Soluk ve pörsük belge-yorumlara dayanan belgeseller...
Yayvan ağızlı "klinik tip"lerin sunduğu "talk show"lar...
Rekabetin, kalite yerine lâubalilikte gerçekleştiği yarışmalar... Tarihin
"fî"sinde ruha gıda iken, şimdilerde "mikrop kürü"
müzikler... Muharref kitaplarla sapkın yahut saptırılmış edebiyatlardan en son
mesajlar... Ruhun lâtif tahakkümünden kurtulmuş nefsin, tepinerek zafer nâraları
attığı dans ve şovlar... İnsanlığın trajikomik ahvâl-i perişanını hem derinleştiren
hem perdeleyen hem de gözlere sokan komediler... İnce muhakemedense, kaba
"öküz gözü"ne hitab eden ve şanslıysanız, meselelere ancak bir
"fiske" mikyasınca temas eden, fikrî-siyasî-edebî-ilmî-tarihî
"tahlil"ler... "Örnek" karakterlerin "örnek"
hayatlarının teşhir ve telkin edildiği diziler ve tabiî, sabun köpüğünden
tayyare "soap opera"lar... "İmaj ve suret"lerde gizlenmiş
hakikatleri sezdirip bulduracağı yerde, tümden bulanıklaştıran
"illüzyon" sinemalar... Uyuşturucunun maddîsinden çok daha ölümcül
olarak, manevî tekâmülü uyuşturup öldürücü programlar...
Aynı şekilde: Varlığı kuşatan
esrara dair imajı, esrar-eroin çekince gözüken hayalleri aşamayan, dört köşe ve
sırsız "halüsinasyon"lar... Dişini göstermeye en müsait şartlara kavuşmuş
"nefs"i daha da azdırıcı, "afrodizyak" müzik klipleri...
Mâzinin, idealine baş koymuş savaşçılarının destanlık kılıç şakırtılarının ve
onların pâk eşlerinin fedâkârlıklarının yerini alan erkek ve dişi geyiklerin,
aileler veya ailesizler arası nasıl "boynuz" tokuşturduklarının ortalığa
saçılı takırtıları... Sonsuzluk ritimlerinin -o da en iyi ihtimalle-
mumyalandığı bir devirde, tersine estetiğin sersemleştirici ritimleri... Dâvâsı
veya idealinin vatanı uğruna savaşıp kan döken günümüzdeki yahut tarihteki
"barbar"ları hor görücü "medenî"lerin, en pespâye çıkar ve
hazlar için galon galon kan döken haydutları, hayranlıktan dilleri sarkık
vaziyette "ekran-perde"de kutsayan, "nezih" vahşet
telâkkileri... Anlayacağınız; bir yönüyle "modern" zamanların kan
içme teknikleri, diğer yönüyle insanlığın "maddî-manevî" kanını emme
telkinleri... Hakiki hayat gayesine perçinli ideal değerlere paydos gongunu
çalan "kör"letici sporlar... Artık "eski eserler müzesi"ne
lâyık görülen küllî âhenk tılsımlarına halef olmuş içtimaî
"kaos-muvazenesizlik"in, girmediği delik ve yakmadığı can kalmamış
"denge bozucu" frekansları... "Global" veya
"lokal" ticaret sahnesi de dedikleri köle pazarında, bir yandan satılık
kölelerin dişini saydırırken diğer yandan aynı kölelerin güya dişine göre mal
pazarlayan "reklamcı-yalancı"lar...
Devam edersek: "Vehim"
anlamında, hayal kabiliyetinin şâhikası resmî veya gayriresmî tarihler... Çatışma
yahut uyuşmaların "perde önü" içyüzleri... Hakikatin dışındaki
"objektif" dışyüzler... Dâvaya bağlılık ideali pörsütülünce meydanın
kendilerine kaldığı, bağımlılık yapıcı haz terkipleri... Derinlerde derin
yaralar açmış cânilerin, ruhî ıstırablara teklif ettikleri "ruhsuz"
ilaç reçeteleri... Kurtulmayı gündemden iyice kaldıran "kurtuluş"
formülleri... Mânâları unutulmuş veya sunî mamûl oluşundan zaten unutulmaya
mahkûm bulunanlarıyla beraber, "kahramanlık" destanları... Külleri
rüzgâra savrulan "bir atımlık" ideolojiler... İşletmecileri bağlamayan
"işletme" anayasa ve hukuk vaazları... "Bilim" kurgusu,
"ilmî" masallar... Edepsiz "muaşeret" edepleri... Zamanın
öldürdüklerine "zaman öldürme" hokkabazlıkları... Hakikate esaretten
boşanmış "hür" hayvancıklar için, insanlık ve insan hakları
dersleri...
Tabiî ki dahası var: Dişi
fizyonomisi çevresinde şehvetle dolanan, tacizci ve bir o kadar da "yaratıcı"
-ünlemli- sanat eserleri... Neyi düşünüp buldukları-çözdükleri müşterek
bahis mevzuu "düşün"ce verimleri... Kahve falının "teorik"
temellendirmesinin başarıldığı "felsefî" sistem ve görüşler... Çorba
ve salata literatüründe yepyeni ufuklar açan, her sahada "değersiz"
değerlendirmeler... Ahlâkla lâklâkın gayrimeşrû izdivacına imza atan kanun ve
kaideler... Hayvanî meşkin idealize edildiği "aşk"lar... Politikacıların
siyasî ve ahlâkî olduğu rivayet edilen, ticarî ve "pragmatik-faydacı"
manevraları... Vatan satıcısı tellâlların, milliyetçilik ve vatandaşlık
nutukları eşliğinde "vatan hainleri"ne -bu da ünlemli- ikazları...
Vahşi Batı`nın aslında "Yahşi Batı" oluşunu hazmettirici
"gastronomik" propaganda tertipleri... Medenîliğin madenîlikten geçtiği
"varsayımı"ndaki yoksayılabilir iddiayı takdis eden teknolojik
âyinler...
Bitmedi ve bu gidişle bitmeyecek
de: Hilkat gereği ve hakikatine nisbetle, insanca bir hayat ve nesil
temininden, hilkat garîbeleri yetiştirip üretmeyi anlayan "çukura eğik"
eğitim politikaları... Ancak zulmü "âdil" dağıtmakla kanun önünde eşitliği
sağlayabilen, "gözyaşartıcı"lığı mazlumların inlemesinden tasdikli
"adalet" vesikaları... Yeme-içme, eğlenme ve çiftleşmeden öteye
geçemeyen "en tabiî ve insanî" hayat anlayışları... Günlük itiş-kakışlar
ve göz boyayıcı tuhaflıklar merkezinde şekillenen, insanlık haysiyetini
süründürerek "sürüm"den kazandırıcı "best-seller" sanat ve
edebiyat çığırı... İş ve ticaret hayatının, halkıyla beraber işçisi veya müşterisinin
"işini bitirmek" tarzında algılandığı iktisadî düsturlar... İnsanı
insanlığa sorumlu kılan ilâhî ahlâkın yerleştirilemediği vicdanları, vicdansızlık
zirvesine tırmandıran "bencillik" numûneleri... İnsanoğlunun ömürden
önce ve ölümden sonraki macerasını görmezden ve bilmezden gelen, gerçekte idrakın
bu derece "sultânî" çapına ermekten nasipsiz, maddî tatminler ve
ölümcül gayeler... İnsan ruhunun ebedîlik hasretini sınırlılığı ve fâniliğiyle
boğan "madde ve dünya" kapanından kurtuluşu, aklede aklede
"ölüm"le tükeniş veya "intihar"la yokoluşun ötesine vardıramayan
aldanışlar... İnsanca bir muhitte mes`ud bir yaşayışı, sanki saadet ruhî
muvazenenin teminine bağlı değilmiş ve bu da "inandığı gibi yaşamak"
anlamına gelmiyormuş gibi; sadece, yeşilliklerle çevrili, yüzme havuzlu,
"hi-tec" cihazlar yığılı, "lebiderya" bir villada "eş-metres-jigolo"
gidiş gelişleri boyunca tepişmek, semirmek ve gebermek sanan "ölümlü"
ve sonu hüsran hevesler...
Son birkaç teşhisle: Genç kıza
"ideal" diye yalnızca, "marka" giyinip, favori
"pop" veya film yıldızının imzalı fotoğrafıyla öpücüğüne nâil olmayı
gösterirken; genç erkeğe de, yine "marka" giyinip, tuttuğu takımın
"as" futbolcusunun imzalı tişörtünü edinmeyi gösteren; herkese şâmil
bir "ideal" olaraksa, banknot destelerine tapınıp "kibir ve
haz" kuyularına yuvarlanmayı revâ gören acınası idealsizlikler... Mertlik
ve delikanlılığın, muhatabının suratını en iyi kim çarşamba çanağına
çevirebiliyor ve "racon" kesebiliyorsa, onda bulunduğunu hissettiren
enstantaneler...
Ve bunlar, birbirini doğura doğura,
çeşitlene çeşitlene uzar gider...
Yeniden Muvazene ve İletişim İçin İBDA
Diyalektiği
Tüm bu teşhis ve tasvirler
muvacehesinde, insanoğlunun insanlık şânına yaraşır macerası, başlamadan
bitirilmek istenir. Bu hâlde insan, güya yalnızlığından kurtarılıp kalabalığın
tesellisine bulaştırılmak istenirken, böylece haysiyetinden de soyundurularak,
vahşet ve kasvetin en koyusuna bürülü bir "sahipsizlik" iklimine
terkedilir. İnsan dedik ya lâfın gelişi; yüzme bilmeyen balık ne kadar balıksa,
varoluşunun mahrem gayesinden hâlâ habersiz kalan -veya bırakılan- canlı
cenazeler de o kadar insan! İşin aslı; hayvandan daha aşağı... Hayvan, yaradılış
gayesine -neyse o- perçinli olarak yaşar ve ölür çünkü. Başka çıkış yolu
yok insana: Ya "hep"i bulacak ya "hiç"te boğulacak!..
Böylesi bir terkedilmişlik ve
ayaklar altında "umûma has" paspas külçesi oluş değil, bizim beklediğimiz
ve bizden beklenen. "Kendi" ayakları üzerinde durabilecek,
"ipekten" kanatlarıyla mânâ iklimlerine yükselebilecek, ruhî
muvazenesini kurabilecek, bu muvazeneyi teminde ve nefsine tahakkümde
derme-çatma "koltuk değnekleri"ne ihtiyaç duymayacak, imanını şüphe
bombardımanından yalıtabilecek, neticede; "şahsiyette keyfiyet"i
tüttürebilecek "zırhlı" bir yalnızlık, vaadettiğimiz!
"Güçlü yalnızlar" öz
kalblerine mâlikken; ruhunun iman ve fikir temelleri göçertilmiş, çağdaşlarının
inşâ ettiği labirentler içinde dizlerinin bağı çözülüp kalakalmış "güçsüz
yalnızlar"ın kalbleri, sahte cennet vehimleri türeten zavallı inkâr, iflas
ve sömürü çarklarına rabt ve muhtaç edilir. Ve sürer durur, hiçliğin binbir
uçurumuna meş`um deveran...
Tersine macerası vizyondan inmez,
imansız yalnızların ve tüm kalbiyle inanamamışların! Yani,
"diyalektiklerin çelmesini" aşamayanların!..
İşte şimdi İBDA, düşüşü çıkışa
kalbedecek bir müjdeyi haykırıyor çağa... Doğan "Fikir Çağı"na İslâm`ın
vaadedilmiş mührünü basmak üzere; "kendi"siyle yeniden buluşmaya,
yüzleşmeye ve iletişime çağırıyor biçare insanlığı... Madem ki senden beklenen,
"ölmeden önce ölmek" ve "hesaba çekilmeden önce nefsini hesaba
çekmek"; yüzleş o halde vicdanınla, kendinle!..
İBDA`nın, benzersiz ve muhteşem
"kendinden zuhur" diyalektiğidir "dünyayı sarsacak
hadise"!..
II
Taammüden İletişimsizlik:
BİR AHTAPOT Kİ SANSÜR!..
Paslanmayan Giyotin
İletişimsizliğin, "idare
edilen" kitleler nazarında, umûmiyetle teşhis ve kasdedilmeksizin yaşanan
bir vicdansızlık veya vicdanî hakikatiyle "yüzleşememe" hâli oluşu,
malûm. Sebebi müphem ve belirsiz bir "irtibatsızlık", diğer
ifadeyle... Fakat öbür tarafta, "idare eden" ve
"yönlendiren" kesim için aynı -deyim doğruysa- "kasıtsızlık"
pek vâkî değil. Burada iletişimsizlik kavramının mahiyeti "kasdî" bir
niteliğe bürünerek, "bilerek ve isteyerek" iletmeme anlamında
"sansür" kavramına dönüşüyor. Kitleler, hemen daima olduğu gibi, olan
bitenin "gerçek" buud ve kapsamından haberdar olamıyor yine. Allah`ın
"kurban"ı ve "yakın"ı, yani kendilerinin en yakını olamadıkları
için; "sömürgeci efendi"lerinin maddî-manevî kurbanı, kölesi olmaya
devam ediyorlar hep...
Evet, sansür;"taammüden"
iletişimsizlik... Kavramın değişik mânâlandırmalarını şimdilik bir tarafa bırakıp,
sansürle çoğu zaman farkında bile olmadan ürkütücü bir ilişki içinde bulunduğumuzu
söylersek; kesinlikle abartmamış olmamız bir yana, insanoğlunun tekâmül
sürecinde, bir başka deyişle, varoluş gayesinin hakikatini arayış serüveninde,
kendini tanımasına "engel" zehirli tesirlerle karşı karşıya bırakılış
ve hastalığıyla tek başına terkedilişine "sebep-vesile" olduğu şüphe
götürmeyen, tehlikeli bir saldırı biçimini işaretlemiş oluruz. Hep aynı netice: Kendisiyle
"yüzleştirilmeyen" insan!..
Sansürden bahsedildiğinde en önce
bilinmesi gereken husus şudur ki; sansür, alışılmış tarifiyle, sadece ve sadece
"iktidar-otorite"yi elinde bulunduranların, kendi anlayışları doğrultusunda
kitlelere, -birtakım iletişim araçlarının kontrolü sonrası- bazı şeyleri
sunmayışları veya seçici sunuşlarının kabaca ifadesi olarak değerlendirilebilir
gözükmemekte... Sansürün, nerede ve ne kılıkta karşılaşılırsa karşılaşılsın,
fertlerin karşılıklı etkileşim ve gelişim sahasını belirten toplumda, gerçeğin
belirli bir çizgi paralelinde seçici veya çarpıtıcı bir yolla ambalajlanıp
sunuluşuna veya sunulmayıp gözlerden kaçırılışına; ferdin hür düşüncesinin açık
yahut sinsice, zoraki yahut apıştırılarak, dondurularak kısıtlanmasına ve
horlanmasına kadar bütün bir alanı kuşatıcı olması, dikkatten kaçmış veya
özellikle kaçırılmış bir noktadır. Devlet, kuyudan suyu çekmek için tulumbaya
dökülen ilk su misâli, belki başlangıçtaki sansürün uygulayıcısı olabilir.
Fakat, gerisini yansıma ve yansıtmalar boyu kitleler gerçekleştirip çeşitlendirir
ve alt veya üst toplum katmanlarına yaygınlaştırır. Lambadan çıkan cinin,
giderek devleşmesi ve sonunda zaptedilemez bir cüsseyle tesire erişmesi...
Yalan imparatorluğunun hep yeniden tahkimi!..
Bu safhada yürütülecek mantık, şu
soruyu akla getirebilir:
Sansür şayet, belirli bir hedef doğrultusundaki
seçicilik ve kontrol mekanizması ise, insan olarak hepimiz, anlayış kapasitemiz
ve malzeme durumumuzla içiçe bir bütün halinde "nesnelere-objelere"
muhatap olurken; bakışımızdaki, algılayışımızdaki ve yansıtışımızdaki sınırlılık
ve farklılığımızla, her ân sansür kavramıyla yüzyüze değil miyiz?
Bir bakıma doğru sayılabilir. Yalnız,
bizim meseleye yanaşan şuur seviyemiz, belli bir noktanın altını çizmek ve o
merkezde gelişmek istiyor.
İlk olarak: Sansürün, çağlar
boyunca şâhit olunduğu kadarıyla, "muktedir" belli fertler veya azınlıkların
"tekelindeymişcesine" bir görüntü arzetmesi, bağlayıcı bir bakış açısına
kaynak olmamalı, mevzuyu "eksik" veya "yanlış" kavramaya
vardıracak bir "delil" imajı uyandırmamalı. Sansürün
"girift-kompleks" muhtevasını "iktidar" yönünden bu kadar
basite indirgemek, sanırız hata olacaktır. Sansür öylesine bir süreklilik
gösterir ki, kimi yerde iktidarı ellerinde bulunduranlar bile, sansür kıskacında
yönlendirilmiş kuklalar olarak nitelendirilebilir. Çünkü; sansürün -veya
iletişimsizliğin- içyüzünü kurcaladığımızda, karşımıza kökleri derinlerde,
dalları ise toplum yapı ve müesseselerinin hemen hepsini kuşatmış biçimde,
temel fonksiyonu insan hak ve hürriyetlerini bir cendere içinde yoğurmak, şekillendirmek
ve tekdüzeleştirmek olan bir "ahtapot" çıkar. Buraya kadar,
"umûmî" sansür kavramında müttefikiz.
Fakat ikinci olarak,
"umûmî"liği yanında, onu "kavranılır ve anlaşılır" kılan
bizce asıl nokta, ondaki "tehlike husûsiyeti": Meselâ, sansürü
gözlerken, onun "öldürücü" vasfının altını çizeceğiz. Niçin? Bu silahı
-sansürü- kullananların, dünya görüşlerinin hem "tez"lerini
hem de "antitez"lerini sıhhatli ve temelli bir biçimde tenkid
etmemelerinde, "hakikati örtüyor" ve böylece insanı "kendisine
ve âleme yabancılaştırıyor" olmaktan kaynaklanan "ölümcül" bir
tehlike gördüğümüz için. Öbür türlü olsaydı, sınırlılığa mahkûm dünyamızda,
üzerinde durmaya gerek görmeden gerçekleştirdiğimiz duygu, düşünce ve iradî
faaliyetlerimizden tutun, basit organik işleyiş tarzlarıyla sınırlandırdığımız
beş duyumuza kadar, sathî mânâlandırmalarımızın ötesinde, içyüzü karmaşık bir
sansür ağıyla sarmalandığımızı farzedebilirdik. Ve bu yaklaşım, bahsi gereksiz
yere dağıtıp bulanıklaştırmak olurdu.
Gelelim sansürün en can alıcı
noktasına:
Sansür müdahaleciliğinin
kendilerine yöneltildiği kitlelerin, -sansür, insanı benliğine yabancılaştırıcı,
benliğini tanıma hususunda çıkmaza sürükleyici tesirini gösterdikten sonraki
devrede- uyuşturucu tesirini de sürdüren bu zehre karşılık, sansürün
çok yönlülüğüne uygun ve tam kıvamında bir panzehirden mahrum veya bizdeki
gibi, hazır panzehiri kullanabilme becerisinden uzak olmaları; bugün modern,
post-modern ve çağdaş olarak nitelendirilen büyük devletler de dahil olmak
üzere tüm dünya devletlerini, insanı insan yapan fonksiyonları saptırıp,
neredeyse insan hükmünü geçersiz kılacak morglara dönüştürmüştür. Öyle bir
panzehir ki, kitlelerin koruyucu kalkanı; ferdî ve içtimaî problemlerle
eksiklikleri farkettirici ve çözüme kavuşturucu; fazlalıkları yontturucu ve
birbiri üzerine yığılan katkıları sindirtici ölçüleri ve daha neler ve neleri
kapsayıcı olsun. Tek kelimeyle İslâm; ve ona kalbini ve aklını açan, iman ve İslâm`a
muhatap "üstün" anlayış!.. Madem ki varlık bir bütün; bu bütün
içinde, değişen tatbik çerçevesi ve değişmeyen esaslarıyla bir "bütün fikir"
şartı... Öyle ya, "kaos" âlemşümûlse "kozmos" da âlemşümûl...
"Sınırlı tecrübe verileriyle" sistem kurmaya yeltenebilecek insan aklının,
daima yanlışa yahut kifâyetsizliğe dûçar olması ve üstünde "mutlak
ölçü" bulunmadığında "bütün fikrin kurulamazlığı"yla yüzyüze
olmasına nazaran, gerekli olan mutlaka: "Mutlak Fikir"!..
Bundan sonrasına mevzu teşkil
etmesi açısından ve şu âna kadarki değerlendirmeler ışığında, artık kavramış
olmalıyız: Sansür, sadece devlet otoritesi elinde gerçekleşen bir marifet olmayıp,
ister insanın sahiplendiği benliğinden, isterse çevresinden kaynaklanıyor
görünsün; kişiyi öyle bir akıbete mahkum eder ki, giyotin bıçağının altına bir
medyum sarhoşluğuyla gider insan. Bundan en büyük payı kapacak devlet,
"otorite eli"ni giyotine uzatmaya gerek bile görmeden -görünür
planda buna gerek yoktur; mekanizmasını oturtmuştur zaten- bıçağı kurbanın
kendi eliyle öz ensesine indirtiverir.
Karşı konulamayan sansür, insanı
kendi kendisinin katili yapma ve kendisini seyredebileceği aynalardan mahrum bırakma
esprisi içinde, müşahhas yahut mücerret değerlendiriş yönlerinden bakıldığında,
insanın başını gövdesinden, kollarından, bacaklarından; "ya hep ya
hiç"i gerçekleştirmeye mecbur insanı, bu yönüyle herşeyinden yetim bırakan
bir giyotin olageldi. Hakikatine kavuşturulmadıkça, kimbilir ne zamana kadar da
hep varolagelecek. Daha da açık ifade edersek; İslâm`ın emir ve yasaklarına!
"Aslın görünebilmesi için
gerekli araz"
rolünce, ehil mütehassıslar elinde "şifâyı temin edici" tahlil ve
tetkik mevzuu olarak, ancak laboratuvarlarda yaşatılır mikrop. Ve zehir, ancak
panzehiriyle satılır eczanelerde... Hakikat bulunup antitezler köküne kadar
hesaba çekildikten sonra, tekrar laçkalığa göz yummak, o hakikate ve hakikati
arayıştaki samimiyete ihanettir çünkü. İBDA`nın, "Mikroba merhamet,
hastaya merhametsizliğe varır!" şeklindeki ölçüsü, topluma -bir diğer
hakikat sansürü ve düşmanlığı olarak- "popülist şirinlik" yapılamayacağının
mükemmel bir ifadesidir. Öyle ya; kuzuya hayat hakkı bahşedip, peşinden kurt
salınmaz!..
Sansür vakıasının dışa yansıyan
içyüzünü şöyle bir yokladıktan sonra, teşhis ve temyizi kolaylaştıracak bir
yolla, tanıdık bir alan üzerinde gruplamalara giderek sansürü yakalamaya çalışmak
uygun olur.
Hayaletlerle Savaş
"Fikri hür, vicdanı hür"
bir neslin çocukları olduğumuz iddia ediliyor ya; biz de projektörümüze
"sansür filtresi" takıp, içtimaî çevremize şöyle bir yönelelim. Önce
düşünce kavramından çıkalım yola ve şunu anlamaya çalışalım: İktidarı ellerinde
bulunduranların gözünde hür düşüncesine saygı gösterilen insanlar mıyız; yoksa,
düşünme gibi menfî ve antipatik bir özelliği olan, güdülmeye mahsus "düşünen
hayvanlar" mıyız? Göreceğiz.
Dünyanın hemen her yerinde -hürriyet
gibi "dayatılan" bir problemleri olmadığı için, kendi açıları
itibariyle tam hür olan ilkel kabile çevreleri hariç!- demokrat olma iddiasındaki
kişilerin ağızlarına sakız ettikleri bir slogan, söylenir durur: "Kimse
inanmadığını benimsemeye zorlanamaz!.." Vicdana müdahale edilemezlik
ilkesi kısacası. Fakat, iddia edildiği gibi, insan gerçekten de inanmadığını
benimsemeye zorlanamaz mı acaba?..
Geçmişte insanoğlu, fizikî ve
mânevî müeyyidelerle, mevzuumuzla ilgisini netleştirirsek; baskı vasıtalarında
sansürün değişik kılıklarda boy göstermesiyle, kanaatlerini ve inançlarını değiştirmeye
zorlanırdı. İktidarın insanoğlunun mânâsını hedef tuttuğu bu zorbaca tavrı,
hürriyet kahramanlarının gereğinde kanlarını dökerek, canlarını fedâ ederek,
zindanlarda çürüyerek, toplumlarını kalemleriyle şuurlandırarak verdikleri
mücadele sonrası, yumuşama maskesi ardında, vasat insanların gözüne batmayacak şekilde
ustaca kamufle edildi ve sinsice sistemleştirildi.
Bünyesine zehir katılmış bir
atmosferde insanların çoğu, herşeye "gözleriyle" görerek inanmaya şartlandırıldığı
için, içine çektiği havadaki zehri farkedemez olmuştur. Kim ne derse desin; en
hür olduğu iddiasındaki bir devlette bile, dikkatle bakıldığında sistemli bir
sansür boyunduruğunun içtimaî bünyeye geçirildiği göze çarpar. Fakat, bunu
sezebilecek keskinlikte bir göze sahip insanlar, her toplumda gözlenebileceği
üzere azınlıktadır.
Otuz ve kırklı yıllarda meselâ,
toplumun maruz bırakıldığı baskıyı çevremize rahatça anlatabilirdik. Hitler ve
Stalin gibi diktatörlerin şahsında heykelleşen zorbalık, bizim için yeterli
olabilirdi. Ya şimdi?.. Sosyolog Anton Zijderveld`e kulak verelim:
"Ayrıca otuzlu ve kırklı yılların
insan haklarına yönelik saldırgan faaliyetlerinin katı, kendisini hemen belli
eden bileşenleri, günümüzün aşırı derecede organize olmuş toplumlarında soyut
(= mücerret) bulutlar arasında kolayca gizlenebilecek yerler
bulabilmektedirler. Her birimiz, varlığımızın her zerresinde kontrol güçlerinin
tesirini hissetmekteyiz, fakat bu kontrolün tabiî yapısının ne olduğunu
anlamakta güçlük çektiğimiz gibi bunlara karşı kendimizi, insanlığımızı kolayca
savunamıyoruz. (...) Bizim durumumuz üç aşağı beş yukarı Don Kişot`unkine
benzemektedir: Hücuma kalktığımız ân yok oluveren yeldeğirmenleri ile kavgamızı
sürdürmek mecburiyetindeyiz. Bu ise günümüz için yeni bir teşhisi
gerektirmektedir."(*)
Eğer bir devlette çoğulcu
demokrasiden bahsediliyorsa, bizzat halk tarafından, hür bir ortamda yaşanıldığı
ifadesi şaşırtıcı bir katılımla destek görebilir. Halk, yönetenlerin önünde şuursuzca
güdülmeye yatkın bir sürü olduğu müddetçe, aksi bir davranış, ters bir tepki,
zincirleri kırma girişimi pek de kolay gerçekleşemez.
Sürü denildiğinde toplumumuzu,
hatta camiamızın büyük bir kısmını hatırlamamak ne mümkün!.. Ve biz
"Mutlak Fikir İnkılapçıları-Devrimcileri"nin yıkmak zorunda oldukları
engel: "Zorba sultanlar gitti, hürriyetin daniskası geldi"
masallarıyla büyütülmüş, Cumhuriyet sonrasının şuursuz kitlelerine olanca hacmi
ve fecaatiyle baskıyı farkettirebilmekteki güçlük!.. Baskı, "öküz
gözü"ne âyan oluncaya dek yaşanan açmaz!..
Bize döndüğümüzde; başörtüsü her
yerde serbest bırakılsa, tuttuğumuz parti yeniden -güya- iktidar olsa,
askerî okullara da alınsak, hatta Ayasofya ibadete açılsa, kimilerinin İslâmcı
mücadele hesapları kapanacak sanki. Yalan mı?.. Bunlar olmasın mı; olsun. Olsun
da, zamanında biz Anadoluluyu altedenleri altetmek için olsun! İslâm`ın,
"ortak" kabul etmez "kâmil" hakimiyetine giden yolda, aşılan
virajlar olsun!..
Aslında, bugünkü yapısıyla
"devlet" olabilmenin ilk şartı da, belirtilen vasıfta bir sürüyü
zaptedebilmek değil midir? Gözlerimizi günümüz dünyasına çevirdiğimizde şunu
farkederiz: Üzerinde oynananlara ses çıkarmayan bir halk sürüsü neredeyse,
devlet de orada. Çocuğa şeker verir gibi, halkı avutmak ve sindirmek, kurnaz
bir idare elinde, inandırıcı olabilecek ambalaj içinde sunulan vehmî yahut
itibarî ülkülerle sağlanabilir. Bunda "vasıta-medya" olarak, üzerine
en önemli rol düşen müessese herhalde basın-yayındır.
Basın ve İsyan
Bu kadar kritik bir rolü basın-yayın
nasıl üstlenebilir?..
İlginçtir; kitleler zorlamanın
sadece fizikî yönüne şiddetli bir tepki göstermeye yatkınken; bu durum iktidar
nezdinde öyle değişik bir maskeye büründürülür ki, önceleri tepki gösteren
kitle, sansür marifetiyle farkettirilmeden empoze edilmiş kanaatler potasında,
bir zaman önce reddettiğini rahatlıkla benimseme yoluna gider. Bu neticenin alınmasındaysa,
iletişim vasıtalarının muhtevasına sızdırılmış yoğun propagandanın rolü çok
büyük. Müslüman olmaktan başka hiçbir "suç"u bulunmayan dedelerinin
sallandırıldığı "altı kazıklı" darağacının gölgesinde; İslâmcı
mücadele bahsine "Kur`an-Sünnet-İcmâ`-Kıyas"tan değil de, "asrın
idrakına söylettikleri" yeni "âmentü"leriyle giriş yapan
"demokrasi-sivil toplum-çok hukukluluk" âşıklarının düştüğü zillet ve
aşağılık kompleksi gibi.
Fakat, iletişim vasıtaları iki
yüzü keskin bir bıçak olduğundan; bu silahı kontrol altında bulunduran otorite,
bunun birgün kendisine de doğrultulabileceğinin farkında olduğu için,
tedbirlerini serî bir şekilde alıp uygulamaya sokar. Basın-yayın, kendisi için
öyle bir rizikoyu içerir ki, onu istismar eden iktidar, devletin dayandığı
prensiplerden en önemlisi de olsa, "inanç ve düşünce hürriyeti"ni
hiçe sayarak sert kısıtlamalara gider.
Ortaçağda engizisyon kültürüne,
derebeylerin maddî-manevî sömürüsüne karşı, insanın kendisini tanımaya ve
bilhassa aklını yüceleştirmeye yönelik "Rönesans-Yeniden Doğuş"
hamlesi; hiç şüphesiz matbaanın bulunuşuyla dâvasını yaygınlaştırabilmiş,
üzerindeki boyunduruğu kendisine ve toplumuna farkettirebilmiş insanların isyan
ve diriliş hamlesidir.
Engizisyon mahkemelerinin,
günümüzde baskıyı ancak fizikî olursa görebilenlerin gözüne çarpmasa bile, daha
da ustaca tekniklerle donatılmış biçimi, toplumların bünyesine zorla bindirilmiştir.
Çağdaş engizisyonun farkına varan aydının tavrıysa, gürültüye getirilmeye ve
bastırılmaya çabalanmıştır. Alelâde insan değil, şahsiyetinin ve toplumunun
üzerindeki çağdışı otorite baskısının ve çağının muhasebesini yapabilen, doktor
kılıklı cellatların arkalarına gizlendikleri maskelere aldanmayan kahramandır
aydın. İşte bu sebeptendir ki, ne tür bir hürriyet iddiasında olursa olsun,
bahsettiğimiz rejim ve devlet tiplerinin baş hedeflerinden biri, daima aydın sınıf
olmuştur. Aydınların üzerindeki sansür ağı, sürekli bir kontrol içinde gevşetilmemeye
çalışılır. Yaşayan ölüler hâlinde güdülmeye hazır bir potansiyel belirten
kitlelerinse, içlerine tıkıldıkları ve kendilerine cennet olduğu vehmettirilen
tabutların kapaklarını kaldırıp atmalarına mutlaka engel olunur.
Bir Düşünce ki Dalkavukta Hür
Öyle bir saha tasavvur edelim ki,
buraya bir sürü insan kısırlaştırılmak üzere hapsedilmiş olsun ve onlara, o
sahanın yöneticileri şöyle hitab etsin: "- Doğurganlık en büyük
faziletlerden biridir. Biz sizi birtakım işlemlerden geçireceğiz ve belki de
artık çocuğunuz olmayacak. Fakat, kaygılanmanıza hiç gerek yok; özünüzdeki doğurganlığa
hiç dokunulmayacak!"
Kurbanlarda bu nutuk esnasında bir
uğultu ve anlamayla anlamama arası tepkilerini yansıtan, güya anlamış olduklarını
belli eden baş sallamalar... Bu nutuk belli periyodlarla sürekli tekrar edilmiş
olsun ve kurbanların doğurganlığına son verme işlemi sürüp gitsin. Aynı
zamanda, nasıl oluyorsa artık, doğurganlığın faziletine dair hüküm de yaşatılsın(!)..
Böyle bir hikâyeye ne dersiniz?
Sizce doğurganlığın fazilet olduğu iddiasıyla kısırlaştırma politikası bağdaşabilir
mi?
Madem bu böyle; günümüzde güya
kendisine altın değeri verildiği ağızlarda sakız olan inanç ve düşünceyi ifade
hürriyetine takınılan menfî tavır, vicdanınızla nasıl bağdaşabilir?.. Bağdaşıyorsa
şayet, niçin birçok gerçeği vicdanımızın belki de hiç "açılmayacak-açtırılmayacak"
kasasına hapsetmek zorunda kalıyoruz?..
İnsan olma haysiyetinin başta
gelen husûsiyetlerinden "hakikat âşığı" düşünce, ifade
ettirilmedikten, kendisine alıcı olmaya istekli olanlardan köşe bucak kaçırıldıktan
sonra, hangi inanç ve düşünce hürriyetinden bahsedilebilir?.. Budur, yalancılıklarını,
samimiyetsizliklerini, paradokslarını örtmeye çalışan; insanın insanlığının
celladı hainler elinde oyuncak, "çağdaş" devletler manzarası!..
Budur, yalancılık temeli üzerine binâ edilmiş sistemlerin yutturmaya çalıştığı
sahte mantık!..
Sonunda olan mı? Nasıl ki, hastalığı
yanlış teşhis ölüme ve inanılacak akîdeyi yanlış tesbit cehenneme götürür;
sansür veya oto-sansür yüzünden benliğini ve benliğine akseden âlemi doğru değerlendiremeyiş
de, "zamandışı" bir buudun mânâsızlığına sürgün eder insanı. Zaaf ve
meziyetlerini "yerli yerince" bilen insanlar sadece, varabilir
hedefine.
Çağımız devletlerince, kasap
elindeki neşteri andırırcasına bir şuursuzlukla kullanılıp, tedavi iddia ve
bahanesiyle insanı binlerce parçaya bölen sansür; maddî ve manevî
yenilenmenin -yani zamanın duraksız akışı içinde karşılaşılan âni
problemlerin üstesinden gelebilmenin- biricik şartı olan nefs muhasebe ve
murakabesini, böylece zamanın gerisinde kalmamayı sağlayan anlayışı -bunu
vaadeden tek rejim olarak İslâm`ı- kitle nezdinde saptırıp silikleştirmeye
yeltenerek "hükmünü iptal etme" hedefi güttüğünden, çürümenin,
statikleşmenin ve günün birinde çöküp gitmenin de ifadesidir.
Devletin yönlendirdiği sansür
mekanizması; korkunun, yetersizliğin ve kendisine yöneltilebilecek tenkidlerin
cevabını verebilmekten acizliğin de tezahürüdür bir bakıma. Çevremizdeki çoğu
yasakların ve özellikle kitap yasaklamanın temelindeki mantık da bu. Genelde
kitap yasakçılığı, kitleleri "yasak cereyanlardan koruma"
bahanesiyle, herkesi ahmak, kendisini akıllı sanma ukalâlığı olarak
damgalanabilir. Aynı zamanda bu tutum, yerleşik sansürün veya oto-sansürün, -nefs
muhasebe ve murakabesi anlamında- oto-kritik ve oto-kontrolle neredeyse
özdeşleştiğinin ve kitlelerin kasdî cahil bırakılışının, suçlusu ağzından dile
getirilişidir.
Bu arada, sansür denetiminden
geçmiş "bandrollü" kanaatlerin sahipleriyse, sansürün işlemesi
kendilerini bağlamayan, böylece "inanç ve düşünce hürriyeti"(!)nin
tadını çıkaran tek zümre olarak, dalkavuklar olmuştur.
Putperest İşgalinde Tarih ve Dil
Sansürden tüten statükoyu koruma
çabası, çoğu insanın yerleşik yapıya aykırı her yeniliğe menfî reaksiyonuyla birleşince,
toplumun dinamizmi üzerine atılan ağ daha da sıkılaşmakta, kurtulma ümidi
azalmakta ve insanlar, yonttuğuna tapıcı bir putperest edâsıyla, mevcut
düzenlerini bozmamaya yatkınlık göstermektedir. Ne kadar üzücü ki, müslümanlarımızın
bir kısmı da bu kategoriye girmekte...
Kimi devletlerde -ve tabiî ki
bizde- sansür marifetiyle tenkidi engellenen şahıs veya anlayışlar, kısacası
tabular, ucu sivri değneklerle arkalarından dürtüklenerek, kitlelere
benimsetilmeye çalışılmıştır. Ne kadar benimsetildiği de ortada!.. Gerçi
"sembol" şahıs ve "markalı" anlayışlara kin bâki kalırken;
idrak ve hayat tarzı olarak hatırı sayılır bir kayıp, "karşı taraf"
lehine yaşanabilmiştir; hâlâ da yaşatılmakta...
Sansürü kuran ve işletenler,
tarihte ve günümüzde, menfaatlerinin elden gitmesini önlemek üzere, âyin
yaparcasına bir ruhiyatla, bu totemist mantığın yürütülmesi için çırpınıp durmuşlardır.
İşlerlikten kaldırdıkları din veya tahassüs yerine, yeni bir din ve ideal
"yontma" zarureti!..
Sansür ve tarih ilişkisine temas
etmeden olmaz. Sansür, tarihçilerin hemen hepsinin kullandığı veya kullanmak
zorunda bırakıldıkları bir metod. Günümüz temâyüllerine paralel, İslâm dışı
devletleşmiş bir rejim, tarihin -hem yorum da değil, kuru hadise nakli vasfıyla
dahi- "objektif" olarak değerlendirilmesine her ne şekilde olursa
olsun engel olur. Tarihin "objektif" -teknik malzeme yönünden-
tesbit edilişi, kitlelerin tabiî "kök ve toprak" arayışında karşılaşmayı
umduklarıyla çatışan bir durum arzettiği takdirde; devlete olan güven sarsılacak,
fertlerin yeni bir yönetim veya yönetilme anlayışı ihtiyacı doğacaktır. Böyle
bir ihtiyaç, halkın sırtında taht kuran "işgalci" iktidarın temelini
sarsacak bir dinamit etkisi yapacağından, bu tür bir başkaldırışla karşılaşmamak
için rejim, tarihi mutlaka kendine göre tesbit edecek, yorumlayacak ve satın alınmış
tarihçilere yorumlattıracaktır. Bu safhadan sonra, zeminle tabiî irtibatlarını
sağlayan ayaklarının kesilmesiyle kötürüm kalan kitleler; otoritenin
kendilerine sunduğu derme çatma, fakat idarelik koltuk değnekleriyle ayakta
durmaya ve yürümeye çabalayacaklardır. Koltuk değnekleri yardımıyla vardıkları
yerlerin çoğu, otoritenin kendilerini götürmek istediği nokta olacaktır
hâliyle. Ne var ki; tarih, yalancının mumunun sık sık, daha yatsıya bile varmadan
söndüğü bir alan. Bizdeki mumlar da sönmedi mi?..
Dilin ne derece ehemmiyet taşıdığı
pek bilinmez. Daha doğrusu, herkes bildiğini söyler de, bilmez. Çağlar boyunca
bir toplumun geçirdiği medeniyet devrelerinin "kelimeler yönünden
içtimaî, mânâ yönündense ruhî" gelişimini yansıtan dil; insanın,
sayesinde kendisini ve çevresini şuurlaştırdığı biricik sermayesidir. Dilin,
geçmişle günümüz arasında bir köprü fonksiyonu gördüğü söylenir ve bilinir.
Fakat, kitlelerin tamamına yakın bir kısmı, konuşması gerektiği dilden ve o
dilin içerdiği binlerce yıllık kültür birikiminden, içten içe sonuçlanan bir
süreçle veya bizdeki "Dil Devrimi" gibi, bir emrivâkiyle koparılıverdiğinin
"ciddi mânâda" şuurunda değildir. Bu koparılış, dilin gramer iskeleti
pek fazla örselenmeden, kelime ve kavram arasındaki âhenkle beraber, dilin
"kâinat tablosu" da bozdurularak yerine getirilir. Bu hususta
Konfüçyüs`ün; bir milletin bozulması için önce diline müdahale edilmesi gerektiğine
dair uyarısı hatırlanmalı.
Birçoğu farkına varmasa da, bir
güzele ait iskelete bir cadının deri ve eti giydirilebilir. Fertler aynı dili
konuştuklarını vehmetse bile, artık "işgalci zihniyet"in işine gelen
bir işçilikle "bandrollü" kelimelerin ve -kelimelere verilen imajın
öze tesiriyle, orijinal mânâlarından uzaklaştırılmış- kavramların kullanılıyor
olması, biraz önce tarih bahsinde değindiğimiz üzere, geçmişten günümüze uzanan
kültür şeridinin en can alıcı noktasından sansür makasıyla kesilip, o toplumun,
üzerinde gelişip büyüyeceği öz toprağından yetim bırakılması demektir. Bütün hınç
ve gücümüzle haykırmanın tam sırası: "Dil Devrimi"yle devrilenin, İslâmî
duyarlılığımızdan başka birşey olduğunu mu sanıyordunuz?.. Artık; Büyük Doğu-İBDA
dışında, İslâmcı tefekkür aydınlanamıyor ve aydınlatamıyor. "Santral"
sabotaja uğradığından, bir asra yakındır "tahassüs ve tefekkür cereyanı"
kesik!..
Her Köşebaşında Sansür
Toplum olarak bilhassa birkaç asırdır,
yasaklar diyarının dışı boruyla çevrili caddesinde elimize nereden geçtiği
belirsiz bir kibritle önümüzü aydınlatmaya çalışırken; kötürüm ayaklarımız,
titrek ve dermansız ellerimiz, sağırlaşmış kulaklarımız, biri kör diğeriyse
bulanık gören gözlerimiz, pislik kokusuyla gül kokusunu bile çoğu yerde ayırdedemez
burnumuz, dengelerinin çoğunu yitirmiş zihnî varlığımızla tam bir hilkat
garîbesini andırır vaziyette, altımızdaki uyuz ve topal eşekle, seke seke,
sallana sallana ilerlemeye çalışıyoruz; kimbilir nereye? Güdücülerimizin
yutturmacalarına bakarsak: Çağdaş Medeniyete(!)..
Sansürün temelinde yatan mantığı,
içyüzüyle ve olanca samimiyetsizliğiyle -gücümüz ve mevzuumuz nisbetinde-
ele aldıktan sonra, ayrıca üniversitelerde, gazete, kitap, dergi ve
benzerlerinde, inanan insanların üzerinde, kısacası insanın insanlığıyla boy
gösterebileceği her yerde işlenen sansür cinayetlerinden yeniden ve teker teker
bahsetmek, maksat hâsıl olduysa şayet, fazladan söz sarfetmek olacaktır.
Biz, sansürü herkesçe bilinen ve
belli yerlerde rastlanan şekliyle ele alıp, meseleyi deşilmeden aynı noktada bırakmak
istemediğimizden; açıkçası, bildiğimizi sandığımız sansür kültürümüze
elastikiyet ve derinlik getirmeye çalıştık. Sansürün kökeninde yatan gayeye ilişkin,
okuyucumuzun eline tutuşturduğumuz anahtar, karşılaşılacak çoğu durumda, gizli
ve karanlık noktaların çözüm anahtarı olabilecektir ümidindeyiz. Yeter ki şurası
iyi anlaşılsın: Tesir ve üzerimizdeki tortularıyla sarmalandığımız pislikler,
ancak köklü bir İslâm inkılabıyla temizlenebilir. Ve bu gerçekleşinceye kadar,
kimse "fert ve toplum planında" olanca hakikatiyle İslâm`ı yaşadığından
bahsedemez!..
(*) Anton C. Zijderveld, Soyut
Toplum, (çev. Cevdet Cerit), Pınar Yay., İstanbul 1985, s. 23, 25
III
İletişim ve İletişimsizliğin Serüveni:
SÖZ TEKNOLOJİLERİ VE KIYILAN İNSAN
"Yeni bir görüş ve duyuş
mimarîsinin toprak üstünde sarayını kuracak tek vasıta kitap... İnsanlık kitabın
mukaddes vasıta olmak haysiyetini dinlerden öğrendi. Bugüne kadar da hiç
unutulmadı. Kitap mefhumunun bir ucunda Allah, öbür ucunda da sonsuzluk var. İnsan
oğlunun ebedlerce fethede ede bitiremiyeceği sonsuzluk... Bu yüzden yarına gebe
kahramanlar, kitaplık cehde, kitaplık çapa, kitaplık yapıya, hakikî oluşun
temel şartı göziyle bakarlar. Onlarca kitap yarını nişanlıyacak ses güllesinin
biricik mancınığı.../ Allah bile kitaplık söz kadrosu içinde konuştu; kitaplık
söz kadrosunu yarattı.../ Tavuk mu yumurtadan çıktı, yumurta mı tavuktan? Aynı
sualin daha çetini var! İnsan mı kitaptan doğdu; kitap mı insandan?"
(NFK)
Saf Sözlü Kültürden Yazılı
Hitabet-(Retorik)e
• Diyelim ki, insanoğlunun bugünkü şekil
ve hüviyetiyle henüz yazıyı kullanmadığı -ki "yazı ilmini ilk
getiren" İdris Aleyhisselam- veyahut araştırmacıların tesbiti
vechile önceden biliniyorken "sonradan unuttuğu" devirlerdeki
"saf sözlü" konuşmadan başlayarak, sözün büründüğü resim-yazı,
kavram-yazı, bilmece-yazı, alfabe, elyazısı, matbaa, telgraf, radyo,
televizyon, bilgisayar ve bugünün diğer elektronik vasıta-(medium)larına doğru;
söz teknik ve teknolojilerinin insan ve toplum hayatına etkisini ele alan bir
yazı tasarladınız. Mevzuunuzla başlığını attınız ki, neyi nasıl
söyleyeceğini bilememekten ve belki de mevzuun kapsamıyla giriftliğinden
kaynaklanan bir hisle, dizlerinizin bağı çözüldü ve müthiş bir sıkıntıyla
kalakaldınız. Ve sonra, bahsinizle ilgisi bakımından, bu hissi itiraf ederek
çözümlemeye girişmenin en mâkul yazı başlangıcı olabileceğini tesbit ettiniz.
Aynen, bu satırların yazarı gibi! Acaba niçin?.. Görünür ve zaten itiraf ettiğimiz
sebepler dışında, meselenin direkt yazı ve matbaa teknolojisiyle ilgili yönüne
dikkat çekebilmek için.
• Neyi nasıl söyleyeceğini
bilememek!.. Bu problem, her söz ifade ve teknolojisinde (sesli-yazılı-basılı-görüntülü)
farklı biçim ve muhtevayla aşılır. Belirtilen vakıa, tarihin akışı seyrinde
türlü safhalardan geçerek bugüne varmıştır. İslâm medeniyetinin geçirdiği
macera ise, başlıbaşına ele alınması gereken ayrı bir tarihî sıçrama ifade etmiştir.
Bahsi kısaca geçeceğimizden, kültür emperyalizmine maruz kalıp yozlaşmış-Batılılaşmış
bir topluma mensup olduğumuzdan, siyasî-iktisadî-sınaî-fennî münasebetlere hâkimiyetini
-medeniyet tarihini kendine göre yazıp benimseterek- kültür çerçevesine
de hakimiyetle perçinleştiren yine Batı olduğundan, ayrıca dünyanın çeşitli
bölgelerinde geçirilen safhalarla bazı yönlerden örtüştüğünden, netice
itibariyle mânâmıza bildik Batılı formlar içinden kapı açmak istediğimizden,
iletişimin serüvenini Batı medeniyet tarihinden ve onun kabul ettiği veriler
dahilinde örneklemeye çalışacağız.
İlk olarak; "saf sözlü"
veya yazı bulunsa da -bilinse de- bunu ruh ve anlayışının derinliklerine
sindirememiş "sözlü" bir kültürde, iletilmek istenen mesaj ve
hakikat, muhatabın anlayış ve kabûlüne şâyân ortak hafıza vasfındaki
"destan, atasözü, deyiş, bilmece, masal ve mesel"lerden hareketle
biçilmiş giysisinde sunulur. Burada; "felsefî" genellemeler,
"felsefî" tahlil-(analiz)ler, mücerret kıyaslar, yaşanılan ân`ın sıcak
gündemiyle bağdaşmayan detaylar, işe yaramayan (fonksiyonellikten uzak)
örnekler, kuru tarihî bilgiler (ki tarih ilmi yazıyla doğar), velhasıl o ân
oradaki şahıslar ve çevreyi direkt ilgilendirmeyen her türlü "detay ve
tecrit" pek geçerli ve kabul edilebilir değildir, denilebilir. Son dönem
Batılı iletişimbilimcilerin, üzerine eğilinmesi gereken bir değerlendirmesi bu.
Esasında, bunların çoğu, yazı ve
matbaa-(tipografi) kültürünün gelişimini kolaylaştırdığı fikir unsurları ve biz
okur-yazarlar, her medeniyet ve devrenin ayrı bir duyarlılık ve hakikate
muhataplık tarzı geliştirdiğini bilmeksizin; "kullanılan yazı"nın,
fikrin branşlaşıp sistemleşmesine kolaylık sağlayarak, tezahürüne imkan hazırladığı
bu verimlerden mahrumluğu, hakikatten de mahrumluk tarzında algılayabiliyor ve
peşin hükümle, yazı ve matbaa gibi o dönem için sahip olamayacakları
teknolojilerden ötürü "saf sözlü" kültür insanını "ilkel"
addedebiliyoruz. Oysa, "bilen-konuşan" insan, şu veya bu yolla
"hakikati yaşayan" insandır; kul planındaki "kullanımı"
itibariyle "örtük" de olsa, mutlak "iyi-doğru-güzel"i söz
kadrosunda çerçeveleyen ve bir "Kitab"ın gerçeklenmesi bâbında kâinatın
onun açılışı olduğu "Allah Kelâmı"nın hasrı içindedir. Demek ki,
insan ruhuna nakşedilmiş hakikat tohumunun yeni âletlerle, yeni tarlalarda ve
yeni istihsal teknikleriyle bir başka ağaç yapısı tarzında geliştirilmesinden
ibaret "tipik" metin muhteviyatı. Sistemli düşünce teşebbüsü olarak
felsefe de, ilim de, fen de, bahse mevzu muhteviyata dahil. Velhasıl, insanoğlu,
hakikati ifade ve nakilde hangi teknik ve teknolojiyi geliştirmiş olursa olsun,
"İlim, malûma tâbidir" ölçüsüne nisbetle, mutlak bir bilgi
getiremeyeceğinden, yapabildiği sadece "Mutlak Hakikat"e minicik bir
pencere açma gayreti olmuştur. Bilirsiniz; putlar konuşmaz, aynalar "aslı
olmayan" hakikati aksettirmez; hakikati yalnız Allah yaratır, öğretir,
buldurur, bildirir, vahy ve ilhâm eder! Kalb ve idrak aynasının temizliği veya
kirliliği derecesindeyse, türlü anlayış verimleri husûle gelir.
Ve yine, "sözlü insan"ın,
hakikati ânı ânına yaşayıp bunu günlük ifade dilinin merkezine oturtması yahut
"okur-yazar insan"ın, hakikati yazı zemininde dondurup kadavra misali
parçalayarak inceleyebilmesi; birinin avantajı diğerinin dezavantajı olan
çift-yönlü bir vakıa... Üstelik, kuru "ilkel-çağdaş" yaftalarını
tercih, insan ve çevreyi havaya uçuracak yıkım teknolojilerinin icrâcılarına
pek yakışmamakta. Bir sonraki teknoloji basamağını göremiyor olmak ilkellikse,
bizden sonrakilerin günümüz insanını değerlendirişi de pek iç açıcı olmasa
gerek bu mantığa göre.
• Batılı bir iletişimbilimci şöyle
der: Elyazısına -elyazmasına- geçmiş bir kültür ortamında, ifadenin
"sözlü" olması tercih ediliyorsa, hitabet-(retorik) ve zımnındaki
cedel-(polemik) teknikleriyle, "deyişler" doğru ve yerinde kullanılarak,
bir şekilde "üste çıkma"ya bakılır sanki; ve "mücerret"
tahliller tercih edilmez. Bu tesbit, bir bakıma doğru, bir bakıma eksik ve yanıltıcıdır
aslında. Meselâ, İslâm medeniyeti de "elyazması" devrinde temayüz
etmiş olmasına rağmen, "elyazması" hikmet-ilim-edebiyat şâhikalarını
kütüphaneler taşırıcı ve insanlığın kültür mecrâını değiştirici mikyasta ibdâ
etmiş bir sürece tekabül eder. Tabiî, insanlık tarihinde diğer belirleyici bir
tefekkür fışkırışı olarak Eski Yunan felsefesinin bile, "elyazması"
merkezli bir kültür ikliminde yeşerdiği, doğru-yanlış "mücerret"
tahlil ve terkiblerin neredeyse kabûle en şâyan fikir vasfı taşıyageldiği,
dikkat çekici "istisnâ"lar hâlinde vurgulanmalı.
Devam edersek ve yanlışa düşmemek
için fazla genelleştirmeden söylersek: Böyle bir "elyazması"
muhitinde eğer "yazılı" bir hitapta bulunulacaksa, "saf
sözlü" kültürün "deyişler"inin de kullanıldığı, fakat giderek başı-sonu
gözeten bir metni -kompozisyonu- andırırcasına "derli-toplu"
sayılabilecek, yine de "matbaa teknolojisi"nin verimi veya onun yaygınlaştırıp
benimsettiği "tipik" bir metinden farklı biçimde; "hissî, şahsî,
aktüel olan"a vurgulu ve nihayet, farkında olarak-olmayarak gözetilen bir
prensip hâlinde "yüksek sesle okunabilecek" akıcılıkta bir yazı tarzı
uygulanır. Hep öyle olmuştur şeklinde değil tabiî; bu tarz tarihî vesikaların -zikrettiğimiz
istisnâlar dışında- yer yer öne çıktığıdır kasdımız.
Matbaa-(Tipografi)den Televizyon
ve Fikirsiz Medyaya
• Batıda, İslam medeniyetinden öğrenilen
"hikmet ve arayıcılığı"na dair unsurlar, Batılı tahassüs ve
müfekkiresinde harmanlanarak kendine has bir mecrâ takip etmiştir. Bu süreçte
matbaanın belirleyiciliği, yeni fikirler verici olmasında değil, onların yeni
bir zeminde ifadesine âlet olmasındadır. Fakat sözkonusu âlet, ifadesine ve
yaygınlaştırılmasına vesile olduğu fikrin imajını değiştirici, zamanla
"eserin tesiri" biçiminde yeni davranış imkanlarına yolaçıcı,
neticede birtakım içtimaî müesseselerle ruhlarda derin sarsıntılara sebebiyet
verici "kırılma"ların da muharriki olarak, dar kapsamlı anlamının
ötesinde bir "dönüm noktası" oluvermiştir Batı için. Müslümanların İslâm
aşk ve vecdini kaybetmeleri akabinde düştükleri kısırlık da, Batının dahilî
serüvenindeki bu noktayla tarih yönünden çakışınca, sanki İslâm âleminin
kabahati matbaayı zamanında benimseyememiş olması imişcesine bir intibâ doğmuştur
ki, yanlıştır. Batının matbaadan yüzyıllar sonra gerçekleştirebildiği ilim-teknik
başarılarını, "elyazması" devrinde olanca ihtişamıyla ve üstüne
üstlük Batının marifetine de temel teşkil ederek kemâl zirvesine ulaştırabilmişti
İslâm medeniyeti. Medeniyet tarihini kendine yontup tesviye eden Batı, değerli
Alman araştırmacı Dr. Sigrid Hunke`nin, "Avrupa`nın Üzerine Doğan
İslâm Güneşi" adıyla Türkçe`ye tercüme edilen kitabındaki
hakikî-vicdanî tesbitleri apaçık ifade ve itiraf edebilmeyi öğrenmeli artık. İslâm
bahsinde ilmî objektifliği tatile göndermeye misâlse; ne kadar kapsamlı, faydalı
ve şaşaalı da olsa, Daniel J. Boorstin`in "Keşifler ve Buluşlar"
adlı eseri. İletişim ve "kitab"ın macerasına dair, dünya ve umumî
tarih mikyasında takdiri hakeden bir araştırma çabasının verimlerini ihtiva
ediyor olmasına rağmen, maalesef peşin ve o nisbette saptırılmış bir hükümle
gölgelenmiş... İslâm ve medeniyeti zımnında aynı sığlık, Batının "kalbur
üstü" bu yazarının bir diğer hacimli ve yine faydalı çalışması olarak "Yaratıcı
Ruhun Evrimi"nde de farkediliyor ki, "ibdâcı ruh"u aslî
mihrakıyla irtibatlandıramadığı ve İslâm medeniyetine "bahislerden bir
küçük bahis" yaklaşımını revâ gördüğünden dolayı kaybediyor hakikati. Anlaşılıyor
ki, yitirilmiş itibarımızı kazanıp medeniyet tarihini bu sefer doğru olarak
bizim yazmamız için; aynı şekilde yitirip Batıya kaptırdığımız
siyasî-ilmî-askerî-fennî-teknolojik hakimiyeti yeniden tesis etmemiz gerekiyor.
Devletleşmiş bir kültür inkılâbıdır gereken!.. Tek kelimeyle, İBDA!..
Yunanî felsefe dokusunun,
müslümanlar vasıtasıyla Batıya geçmesi ve akabinde "Batı" matbaasının
da icadıyla, "tipik" basılı-(tipografik) metnin oluşumuna kapı açıldı.
Fikrî-ilmî-felsefî bir bahse ilişkin böylesi basılı-(tipografik) metinlerdeki
mesajın karakteri ise, -süreç içinde- şahsî olana atıfta bulunulsa bile;
sınıflandırılmış, genel geçer kavramların terminolojisine dayandırılmış, "şahıstan
şahısa" diyalog yerine küllî hakikatlerin mantıklı ifadesi niteliğini
hâiz, bazen dallı-budaklı bir dağınıklılık karakteri çizen "destan"
ve "atasözleri" gibi "saf sözlü kültür" referanslarının yanında
-kimi zaman aksine- ideolojik bakış açısının sistemli ve ilmî
çerçevesiyle bağdaşık bir mahiyet arzedebildi. Yazının, Eski Yunan felsefesince
itibar edilen "ideal" çerçevede tırmanabildiği ve Batı toplumunu buna
göre dönüştürebildiği mezkûr yeni eşik açısından bizim hatırdan çıkarmamamız
gereken husus, sıraladığımız vasıfların müsbetlerinin bizde olduğu ve bizden
geçtiğidir.
Felsefeden, (b)ilimden, matbaadan
önce sanki hakikat bilinmiyormuş ve doğru metodolojiyle aranmıyormuş gibi
nev-zuhur temalar, küllî ruhun "zamanüstü" oluşundan habersizlik
noktasında düğümleniyor olsa gerek. "Kelâm ve mânâ toplayıcılığı"
vasfıyla Gaye İnsan-Ufuk Peygamber`de tecelli eden "hakikat-i
ferdiyye" dâvasından habersizlik ve bunun idraksizliği içinde,
"zamanüstü" olan ruh ve mânâya zaman içinde izafî bir öncelik-sonralık
tâyinindeki garâbet... Halbuki, temelde, insanî her iş ve oluşun Hazreti
Peygamber`de tecellî eden "ferdî hakikat"e nisbetle varoluşu yanında;
bu hikmetin bir diğer yönden tahakkuku olarak, Allah katında "hak
din" olan İslâm`ın, başından itibaren -kendi dönem hususiyetleri
içinde- bayraktarlığını yapmış tüm peygamberlerin aynı zamanda,
"medeniyet"in sayelerinde varolduğu mihrak şahsiyetler olduğu noktasıdır
ihmal edilen... Tafsiliyle beyanı, İBDA külliyatında!..
Her tür fikrin ve ona aynalık eden
yazılı metnin iddiası, hayatı ve onun hakikatini aksettirmekse eğer; hayatın
"sır" ve "sırra ilişik" yönü başa alınmadan ve ona göre bir
"hakikat arayıcılığı" metodu kullanılmadan bu hedefin tutturulamayacağı
âşikâr değil midir; veya hep böyle olmamış mıdır? Geçmiş peygamberler ve diğer
medeniyetler dönemine ait veriler tarafımızca o kadar net bilinmiyorsa da; İslâm
medeniyetinde yazının gelişimi ve kültür hayatındaki fonksiyonu, sırrı boğucu
olmak yerine, "sır dili"ni ve insanî oluşları şiir idrakıyla harflere
nakşetmek tarzında temayüz etti ve ilmî-fennî-amelî buluşların her çeşidine,
inanılmaz bir teferruatçılık şuuru ve metodolojik prensiplere riayet içinde beşik
oldu.. Sınırlı ve haddi bildirilen Yunanî tesirler bir tarafa; bugünkü Batıya
da "çalınacak" hazine vasfında "ebelik" etmiş İslâm
kütüphanesi, orijinal bir eser ve irfan fışkırışına şâhitlik etmekle, medeniyet
tarihindeki belirleyici merkezi teşkil etti. Batılılar sahip oldukları üç-beş
kitabı çalınmasın diye manastırlarına zincirlerken, müslümanların yüzbinlerce
cilde erişen hikmet-ilim-edebiyat-metodoloji eserleri, idrakın ve uygulamanın
hemen her sahasında en seçkin kütüphaneleri bütünleştiriyordu.
Tekrar "basılı" metne
dönelim ve ister basılı olsun isterse olmasın, kitabın gözeteceği
"ideal" fikir ve ilim dilini tanımaya çalışalım. Batı insanının,
matbaa metinleriyle kazandığını ve müfekkiresine mâlettiğini düşündüğü
"kitabî" hitap tarzı, şahsımızın formülasyonuyla şöyle olmalı ona
göre -aslında çoğu bizim olan kabiliyetler serîsi-: Muhatabınızın hususî
hayat ve anlayış kapasitesini hedefleyen "keyfî" ve
"polemikçi" ikna metodlarına yaslanmamalı; hakikati mücerret derinliği,
dereceleri, nisbet ve varoluş çerçevesi (bağlamı), diğer ilmî ve fikrî
disiplinler arasındaki mevkii açısından irdeleyen "niçin" sorusunu
cevaplamalısınız. "Şahsınıza göre" hakikat serdetmemeli, "herkes
için geçerli olan"dan iplik çekerek dokumalısınız tezinizi. Her güzelin
bir kusuru meâlinde, bunu yaparken canlı insan varoluşunu dondurup fotoğraflamayı,
bu fotoğrafı dilim dilim doğranan soğuk bir kadavra misali ek yerlerinden
parça-(kategori)lere ayırmayı, Walter J. Ong`un deyişiyle bir nevî "daha
uzun yaşamak için ölmeyi" ve öldürmeyi göze alabilmesiniz. Zaten bu
kültürün Batı orijinli yahut onun kültür işgalindeki "tipik" birçok
insanı, "görünen"i ölçüp biçmekte ifrata kaçtığı için, görünür
kâinata can katan "görünmez-sır" ruhunu ihmal ederek imanını; "dış"ı
avuçlamaya çıkarken "iç"ini yitirmiştir.
Tipografinin Batı toplumlarındaki
serüveninin ilk zamanlarında ve hatta uzun bir dönem boyunca
hitabet-(retorik)ten de vazgeçilmemiş, tersine, "sözlü hitabet"; hafızanın
yeri arşive, sözlü takdimin yeri yazılı takdime terkedilerek "yazılı
hitabet"e yoldaş olmuş, bu iki hitabet tarzı akademide, siyasette,
ticarette ve her mevkîde etkin roller üstlenmiştir. Anlaşılacağı üzere,
tahlilci-(analitik) ve genelleştirici mücerret biçimler, Eski Yunan
felsefesinden sonraki bu ikinci başlangıç çağında tamamen müfekkireye
mâledilemediğinden; dönemin yazılı metinleri, aynı zamanda yüksek sesle
okunabilir şekilde ve yazar sanki karşısındaki okura sesleniyormuşcasına bir
üslupla kaleme alınmıştır. Başta zikrettiğimiz "tipik" metin
kültürüne, -dediklerine göre!- Romantizm ekolüyle beraber tedricî olarak
geçilebilmiştir.
"Tipik" metin nedir,
diyebilirsiniz. O, konuşma dilinin "canlı" ve "ânı ânına"
ifade edilişinin, ruhî ve haricî unsurların tekrarlanamaz tek ânda buluşup
kendi varoluş bağlamı içinde "sezilir-anlaşılır" oluşunun avantajından
uzak; "yapma" bir gerçeklik zeminidir bir nevî. Mânâ ve mesajı
aktarmaya müsait bir ifade atmosferinin "metin" aynasında temini
gayesiyle, konuşma dilinin sözdizimi ve cümle yapısı daha farklı teşkil edilir,
kelimeler belli bir "ana fikir" temelinde titizlikle seçilir, gereken
kelime ve kavramların vurgulanması için "noktalama işaretleri"
ihtimamla yerleştirilir, bu şayet "basılı" bir metin olacaksa sayfa
düzeninden kağıdın kalitesine kadar "görüntü" ve "temas"
faktörleri inceden inceye hesab edilir, konuşma dilinin samimi fakat düzensiz
fikir gel-gitleri veya duraksamalar tırpanlanıp "mükemmel" bir ifade
bütünlüğü "yapma-sunî" denilebilecek tarzda oluşturulur, netice
itibariyle; konuşma dilinde bilinen "muhatab"ın kimliği, yazıda
"şahsen" meçhul olduğundan, o meçhul şahsın fikri kavramasını sağlayabilecek
türlü faktör ve ihtimaller gözönüne alınarak, sanki bir "telkin ve
ikna" büyüsü tertib edilmeye çalışılır. Kısacası, "meçhul" bir şahsa
kendi fikrini kabul ettirebilmek için, temelde "görüntü" ve az biraz
"temas" unsurları birbirine katıştırılarak, şekil ve belki renklerden
oluşan bir "büyü" tertibidir sanki "tipik metin". Ve anlaşılmaya
tâlib bu metin, böylesi rafine bir verim olması yanında, muhatabın da bir
kenara çekilerek dikkatini metni okumaya teksif etmesini istediğinden; yani artık
"işitilen" değil "görülen-okunan" bir "dil"
zemini olduğundan, muhatap kendi gözüyle okumadığı takdirde, "dışarıdan
bir başkasının sesli okumasıyla" pek öyle anlaşılamayacak bir metindir
aynı zamanda. Kimi -acemi- konuşmacıların, kendilerinin geçmişte
gözleriyle okuyup sakin bir yerde mütalâa ettikleri kitap pasajlarını,
dinleyicilerin de anlayabileceğini sanarak "sesli" okuduklarında aldıkları
"can sıkıcı" tepkinin kökeninde yatan da, bu nitelik:
"Tipik" metin, "göz"e hitab eder; konuşma dili, "kulağa"!..
"Tipik" metnin "mânâ" yönünden karakterini, yazımızın başlarında
dile getirmeye çalışmıştık. Hepsi bir tarafa, konuşulsa da, yazılsa da, okunsa
da; sözün insana ulaşması "iç" veya "dış" ses iledir demek
mümkün! Çünkü, söze dair hemen her türlü etkinliğimizde, kelimeleri içimizden
yahut dışımızdan "ses"lendiririz; böyle yankılanır ruhumuzda söz!..
• Görüntülü-(televizüel) medyanın
tesirli olduğu bugünkü gibi bir kültürdeyse, "ahlâksız" ve
"vicdanî kaygısız" bir zeminde muhatabınızı etkileyebilmeniz için,
yukarıdakilerden dilediğinizi uygulanabilir mikyasta yapabilmekle -bu
devreye yazı ve matbaaya dayanan "ikinci sözlü kültür" de denir-
beraber, en kestirme ve etkilisi; his, heyecan ve tutkuları kışkırtıcı; -üstelik
artık gündelik hayatın idamesini kitaplar ve düşünce sistemleri kontrol altında
tutmadığından- isterseniz tutarsız ve gözbağcı; fikrî, dinî ve ilmî
referanssız -veya varmış gibi yaparak ki, araştıran çıkmaz pek!-;
"görüntüyü kurtarıcı" ve meseleleri, -sistematiği es geçip- başlıklar
hâlinde "karambole/gargaraya" getirici; sözün özü, Eski Yunan
sofistleri yaklaşımıyla hitabet-(retorik) alanını sahte mantık arenasına
çevirici bir üslup, haklı çıkmanıza, yahut çıkmamak da mühim değil, gündemde
kalıp "rating"inizin artmasına yeter de artar bile. Öyle fikrî ve
felsefî kaziye-(önerme)ler ileri sürmek gereksiz; "reklâm" gibi
"etkileyici", ama yine onun gibi beğenilse de beğenilmese de
"fikren çürütülemez" tavır ve imajlar geliştirip "popüler"
olun. Çünkü artık, doğruyu bilen ve arayan değil; "şov"unu en iyi
yapan alkışlanır! Hem, başta gazeteler, etkin medyanın çoğu
"fikirsiz"dir ve sansasyon/magazin gazeteciliği revaçta olduğundan,
tedirginliğe mahal bırakmaz. "Çağdaş" metinler, geçmişin hurda ve
küspeyi -gübre de diyebilirsiniz!- ince ince eleyen tenkid-(kritik) ve
sistematikten çoktan vazgeçmişlerdir.
• Demek ki, neyi nasıl söyleyeceğini
bilmek; hangi kültür ortamında yaşanıldığıyla ve hakikatin hangi giysiye
büründüğünde kabul ve itibar gördüğüyle derinden alâkalı. Problemin şu ân bizi
doğrudan etkileyen tarafı; bir "devrim"le kitapları, hafızası ve dili
dinamitlenmiş bir neslin, zaten mizaç olarak da "mücerret fikir"e
mesafeli bir toplumun mensubu olmakla kalmayıp, artakalmış birkaç ortak anlayış
çizgimizi de karalamayı başarmak üzere olan "televizyon-fikirsiz
medya" cenderesinde iğdiş ediliyor bulunmamız. Yazarken zorlanmamızın bir
sebebi de bu: Kime, hangi düşünme ve ifade biçimleriyle hitab edeceksiniz?..
Hakikati Takdimde
"Abartma"nın Yeri
• Şüphesiz, sıraladığımız
"kültüre göre" konuşma biçimleri -yazı da aklın konuşmasıdır-
ve bilhassa sonuncuların nitelikleri "uç noktada" görülebilir ki, bir
yönden doğruluğu mümkün. Hâliyle, bu tahlil ve tasvirleri "yazan",
basılı metnin teşvik ettiği "genelleştirici" bakış açısına dayanmak
zorunda kaldığı âşikâr bir kişidir. "Saf sözlü", "sözlü",
"elyazmalı", "matbaalı", "televizyonlu" kültür
tasnifi, bir bakıma "şeklî" sınırlamalar ve sadece anlaşılmayı
kolaylaştırıcı kategoriler. Meselenin derûnunda her dâim varolan hayatın
"sır" vasfına nisbetle "kifâyetsiz" kavramlandırmalar
olsalar dahi, hiç anlayamamaktansa, anlamaya "pencere açıcı"
merdiven-yol inşâı çabalarının ilk basamakları... Veya; mânâ aslının
görünebilmesi için gerekli "sûret" yahut "araz" ifadesi...
Gerçekte, söz teknolojilerinin
geçirdiği inkılâb boyunca ve bu istihâlenin hiçbir safhasında, birbirinden
farklı kültürel ve fizikî geçmişleri bulunan ayrı ayrı toplumlar, mezkûr
devreleri "eş zamanlı" ve "eş nitelikli" yaşamamışlar, sıraladığımız
kategorilerin "saf" ve kendi orijinalliklerinden sıyrılmış örneği
olmamışlardır. Aynı toplumda dahi geçmişte ve bugünde farklı etki katmanları
(kimi sözlü, kimi yazılı, kimi basılı, kimi televizüel kültür etki ve
formasyonu altında) oluşmuş ve oluşmaktadır. Örneklemek gerekirse, okuma-yazma
bilmeyen veya bilse de bunu etkin karakterde bünyesine mâledememiş çoğu taşra
insanı, -yazı teknolojisi varolduğundan- "saf sözlü" olmasa
bile "sözlü kültür" yelpazesinde değerlendirilebilir. Orta-öğrenim ve
yukarısını tahsil etmiş insanlar, Batılı iletişimbilimcilerin tavsifiyle
"matbaa kültürü"ne yakın da dursalar, hakiki anlamda kitaplarla
hemhâl olan entelektüel bir çevre dışında, "televizyon-fikirsiz"
medya kültürüne mensubiyetten pek kurtulamazlar.
Muhtemel "uç nokta"
itirazına dönersek; niçin böylesi bir diyalektik -"retorik"
denmesine de bir itirazımız yok- kullandığımızın cevabı, temin etmek istediğimiz
kategorik çerçevenin "tipik" unsurlarından bilhassa sonuncusunun, ruh
ve fikir sağlığımızı kökünden bozmasıdır.
Matbaanın ve nesir-(düzyazı)nın
belirleyici olmasıyla nelerin kültür mezarlığına defnedildiğine daha sonra
temas edecek olsak bile, televizyonun, "fikirsiz medya" eşliğinde
hayatın her alanında gözlenen -buna din müessesesi de dahil- dejenere
edici ve unsurların aslî fonksiyonlarını iptal edici tesiri, hedefi netleştirmek
için gereğinde büyütme ve "kırmızıya boyama" çabamızı açıklar.
• "Akademik üslup yansız olmalı" itirazını getirebileceklere hatırlatılması
gereken: Aklın küllî kavram ve bilgilerle dokuduğu genelleştirilmiş -ilkeli-
düşünceler; bir diğer ifadeyle, varoluşa has birçok "değerli" detayı
törpüleyerek "genel" bir potada hakikatin belli yönlerini gözlere
sokma çabası, başlıbaşına bir "abartma" hususiyeti taşımakta değil
midir? "Saf sözlü" kültür verimlerini "ciddi" bulmayan
rasyonalist ve pozitivistler, hayat ve hakikatin sır vasfına bigâne kaldıkça;
ilmî ciddiyetleri "abartılı" addedilmeye devam edecektir. Kaldı ki
bizim maksadımız, gözlerden kaçan veya yeterince vurgulanmayan kimi önemli
hususiyet ve değerlerin, belirttikleri öneme denk bir mevkîde görülebilmesini
sağlamaktan ibaret. Hernekadar zikrettiğimiz nitelikte abartmıyor da olsak,
Fransız profesör Richard Klein`in, kendisinin sigaraya bakışını örnek
göstererek söyledikleri, "abartma" eylemini algılayışa yeni bir bakış
getiren ilginç bir kıyas tarzı sunuyor:
"Bu durumda hedef, ancak değeri
küçümsenenin gerçek değerini biraz büyütmekle tutturulabilir, aşırıya kaçmadan,
abartmadan. Abartının, gerçeği iletmedeki gücünün en yetkin örneğini nişancılarda
görürüz: hedefi ıskalamamak için biraz yukarısına nişan alırlar."(1)
• Değilmi ki, herşey
"yerinde" ve "bağlamında" güzel! Ki "bağlam", yazılı
ve basılı-(tipografik) kültürün geliştirdiği en kayda değer miraslarından
biriyken -"sözlü kültür"ün zaman-mekan birliğinde gerçekleşen
varoluş bağlamı gibi canlı olmayıp; zihinde kurgulanmış ve belki zamandışı,
hayalî fakat sistematik bir "bağlam"-, telgrafın keşfiyle başlayıp
sansasyon gazeteciliğiyle süren ve en "olgun"(!) meyvesine televizüel
medya hengâmesinde erişen bir süreçte, şuursuz mirasyedi tavrıyla değerinden
uzaklaştırıldı; az sonra değineceğiz. Şimdiyse yerli yersiz, meselâ televizüel
bir bilgi işlemci olan bilgisayar aşırı abartılıyor, ruhun ihtiyaçları atlanıp
makinalaşma aşırı abartılıyor, "ideal hakikat" devleti görmezden
gelinerek demokrasi aşırı abartılıyor. Ve üstelik, varoluşun aslî gaye ve
ihtiyaçlarını dejenere etme pahasına!..
Dili Doğru Kullanabilme ve
Teknoloji
• "Sözlü" ve "yazılı"
kültür farklarıyla, söz teknik ve teknolojilerinin insan ve toplum hayatına
yaptığı "görünmez" fakat bir o kadar da müthiş tesiri araştırıp
gözlemleyen bir insan -meselâ şahsımızın yaptığı sadece dış seviyeden tesbit
teşebbüsüdür-, hem günümüz insanının yaşadığı bunalım ve bölünmüşlüğün
belirleyici birtakım faktörlerini tesbit ediyor; hem de, "okumuş"
olsun olmasın bu dönüşümün derinden farkına varmadıkça belki, ne sağlıklı bir
"durum tesbiti"nin yapılabileceğini ne de çözüme dönük "doğru ve
yerinde" değerlendirmelerin tamam olabileceğini teşhis ediyor. "Nereden
nasıl geldiğini bilmeyen, nereye nasıl gidileceğini de bilemeyecek bir kişi
olmaz mı?" tavsifi, bir diğer öncelikli gündemi teşkil ediyor olsa
gerektir. Özetle, teşhis doğru olmalı ki, tedavi de gerçekçi ve başarılı
olabilsin. Teşhis ve tedavinin doğru adresi mevkiindeki İBDA fikriyatının kurucusu
Salih Mirzabeyoğlu, buna yöneltiyor dikkatleri:
" «Sosyal sahadaki icâtlar o
kadar yumuşak ve belirsiz bir şekilde meydana gelmektedir ki, insan hayatına
girmiş en ufak maddi veya hareket unsurlarının ne muazzam bir değişme demek
olduğu da anlaşılmaz...»
- «Televizyon misâlini verebiliriz
değil mi efendim? Hayatımıza nasıl girdi, böyle bir âletin yolaçtığı zincirleme
oluşlar nelerdir meselesi gibi...»
- «Sosyal icâtlar, diyorduk...
Farkına varılmadığı içindir ki, sosyal icâtların tarihi hâlâ büyük nisbette yazılmaya
muhtaçtır...» "(2)
• Allah, "Suretler olmasaydı
mânâlar ebediyen bilinemez ve dile gelmezdi" hikmeti muktezâsınca;
insanoğluna nefsini bilmesi için bir ayna ve imtihan mahalli mevkiinde kâinatı
yaratırken, insanı da bu "vesile-vasıta"yla Rabbini bilmesi için
yarattı.
"Kendini bilen, Rabbini
bilir"
ölçüsü bu bâbda ışık tutucu olmakla beraber, böylesi azîm bir aksiyonun gereğini
şuurlaştırmak da, "kendisi ve diğerleri"ni dil içinde ve sayesinde
idrak eden insanoğlunun, bu âleti ve söz imkanlarını doğru farkedip kullanmasına
bağlı. Yanlış dirhemle doğru tartı elde edilemeyeceği ihtarına denk ciddiyette;
sadece şuur hayatının değil, "yapabilmek için bilen" insanın
tüm davranış ve aksiyon imkanlarının da aslî manivelâ ve ifade çerçevesi olan
dil, "doğru ve yerinde" bilinip kullanılmalı. Hele bugünkü gibi,
tefekkür ve ilim sistematiklerinin dışarıdan kolayca nüfuz edilemeyecek
derecede derinleşip branşlaşması, üstelik bilgilendirme-(enformasyon)
teknolojilerinin binbir yöne dal budak salarak -farkına bile varılmadan-
kaptığını sürükleyici kaotik bir kasırga şiddetiyle esmesi karşısında; doğru
dil ve düşünce faaliyeti gereği, imkânsıza mütemayil bir zorluk ve o nisbette
zorunluluk arzetmekte...
Buna; İslama göre, "hakikatin
hakikati"ne nisbetle duymak, düşünmek ve davranmak mesuliyetinin
gerektirdiği çap ve kaliteyi temin eden "İslama muhatap anlayış diyalektiği"
şartı da diyebilirsiniz. Ki zaten, günümüz müslümanlarının inandıklarıyla yaşadıkları
arasında açılan makas, bu şartın yerine getirilememesi sebebiyle (artık yaşanıldığı
gibi inanıldığı için), "Ahirzaman" hükmünü -maalesef- doğrulayıcı
iman zaaf ve kaybını şiddetlendirmekte...
Diyalektik Şartı ve Yitirilen
"Bağlam"
• Diyalektik, hem inanç ve fikrini
ifade düzeni, hem iman kutbuna muhalif zıtları tefrik ve tasfiye metodu, hem de
inandığının gereğini temin eden kanunları bir varoluş sürecinde hayata hâkim ve
"kendine dönücü" kılmanın yolu-yordamı niteliğinde bir
kavram-(konsept). "Fikrin kendisi değil, sırası ve düzeni"...
Şayet biz, "kendimizin"
olan diyalektiği temin edip kuşanamazsak, dil ve anlayış âleminde bizden olanla
olmayanı temyiz ve tefrik edemezsek; rakip dünyaların anlayış ve kavrayış
diyalektiklerinin adım başı savurduğu çelmelere ânında ve ardarda takılıp,
yüzüstü yere kapaklanmaktan kurtulamayacağız. "Diyalektiklerin çelmesini aşırıcı"
İBDA diyalektiğidir gereken!..
Bugün, kitap kültürünün teşvik ve
tesis ettiği "mukayeseli kritik" metodundan uzak düşürülmüş
"televizyon-fikirsiz medya" insanları, "başlık" ve
"kabuk" çerçevesinde pek çok şeye âşinalar ve fakat, bu âşinalığı
"bilmenin kendisi" sanmaktalar. Halbuki, bu medyanın epistemolojisi,
hakikaten "bilmek" yerine; parçalı, tarihsiz, bağlamsız ve
derinliksiz "bilgi ilüzyonu" (yanılsaması) sağlamaktan öte bir
karakter belirtmiyor. Böyle olunca, diyalektik şartı nezdinde bugünün
"röntgen raporu"na bakalım şimdi.
Önce bize düşen nedir: Diyalektiğin
"tez, antitez, sentez" üçlemesindeki birliği, "iman-bedahet
hissi, akıl, muvazene" birliği hâlinde "dengeden dengeye"
geçerek başarabilmek!..
Bugünün payına düşen: Efesli Heraklit`i
"diyalektiğin babası" yapan meşhur kaziye-(önerme) neydi; "Bir
şeyden birçok şey ve herşey".(3) Şimdiki kültür-sanat vasatındaysa
manzara, "Bir şeyden, birbiriyle alâkasız birçok şey ve ipin ucu kaçırıldığı
için, tutarlılık cinsinden ele avuca gelir hemen hiçbir şey!"..
• Ciddi tez yok, tabiatiyle bunun
ciddi antitezi de yok, demek ki ciddi bir sentez zaten yok; bunun devamı
hâlinde, düşünce sistematikleri arasında ciddi "çelişki analizi" de
yok. Netice, "varoluş ve nisbet çerçevesi" diyebileceğimiz "bağlam"ın
parçalanıp yitirilişidir. İletişim sanat ve ilimleri profesörü Neil Postman`ın,
kitapların denetlediği kendi (tipografik) zihin yapısıyla, televizyonun daldan
dala atlayan eğlence ve apıştırma kültürünün zihinlerine sindiği öğrencileri
arasındaki farkı vurguladığı şu tesbiti mühim:
"Onlarla aramdaki farklılık,
benim «orada» ve «burada»yı, «şimdi» ve «o zaman»ı, birbiriyle ilişkili olan,
aralarında bir süreklilik arzeden, aynı bütünlüklü düşünce dünyasının bir
parçası oldukları şeklinde kavramamdır. Tipografik (basılı kültür merkezli)
söylemin izleyeceği yol budur ve tipografi, öğrencilerimin sözleriyle, benim «geldiğim»
âlemdir. Oysa onlar tamamıyla farklı bir söylem âleminden, «Ve şimdi de...»
deyişiyle şekillenmiş bir televizyon dünyasından gelmektedirler. O dünyanın
temel varsayımı tutarlılık değil, süreksizliktir. Ve süreksizliklerle şekillenen
bir dünyada hakikatin yahut faziletin bir kriteri olarak çelişkiye başvurmakta
hiçbir yarar yoktur.
Benim söyleyeceğim şudur: «Ve şimdi
de...» deyişi ekseninde yükselen haber dünyasına -olayların ayrı ayrı sunulduğu,
geçmişle, gelecekle yahut diğer olaylarla bütün bağlarının koparıldığı parça
parça bir dünya- o kadar eksiksiz bir uyum sağlamış durumdayız ki, tutarlı olmayı
gerektiren varsayımların hiçbir temeli kalmamıştır. Dolayısıyla çelişkiyi
besleyen bir ortam da kalmamıştır. Deyiş yerindeyse «bağlamsız» bir bağlamda
çelişkiye rastlayamazsınız. Çelişki olmayınca da, Başkan`ın «şimdi»
söyledikleri ile «geçmişte» söylediklerinin bir dökümünü yapmak kime ilginç
gelebilir?"(4)
Nasıl; avam bir yana güya kitabî
formasyonlarıyla öne çıkmış, Büyük Doğu-İBDA dışında kalan her çevreden çoğu
fikir, sanat, ilim ve siyaset adamının dünleriyle bugünleri ve keşif
gerektirmeyen gelecekleri arasındaki "çelişki" ve "fırdöndülüğü"
ne kadar doğru teşhis etmiş, değil mi? "Niçin" ve "neye
göre"si tedavülden kaldırılmış kültür ve davranış curcunası!..
• "Her mevzuun kendi esas, usul
ve kuralları içinden aydınlatılması" gereğini billurlaştıran İBDA diyalektiği, "lafların
geliş gidişinden sahte mânâ türetme"yi ve "kasda değil de,
kelimelerin kabuk delâletine takılıp kalan ve içe nüfuz edemeyenlerin, kendi
vehimlerini hakikat saymaları"nı(5) mahkum ederken; varoluş ve nisbet
çerçevesi diyebileceğimiz "bağlam"ın ehemmiyetinin özellikle altını
çizmiş değil midir?..
Eserin Tesiri ve Tedailer
Epistemolojisi
• "Suretler olmasaydı mânâlar
ebediyen bilinemezdi" hikmetinden, bir diğer hakikatin ışığında pay kapmak istersek ki, o
da şu: Mânâ kendine uygun surette, kalıpta, vasıta-(medium)da tecelli eder ve
suret, kendi varoluş bağlamından yeni bir unsur katmadan ruha yansımaz. Bir başka
deyişle suret, "eserin tesiri" tarzında, mânânın alınış-veriliş
kapasitesini "form özellikleri" dahilinde sınırlandırabilir, genişletebilir,
başka alanlara/bağlamlara taşıyabilir, dönüştürebilir, değiştirebilir. Bir
fikir veya gayenin tecelli ve pratik zemini olan suret ve vasıta, aynen söz
teknolojilerinin (alfabe, elyazısı, gazete, radyo, televizyon, bilgisayar...)
geçirdiği istihâlede gözlenebileceği gibi, ifade ve pratize edildiği alanın
"karşı tesir"iyle yeni bir hüviyet ve formasyon kazanabilir; önceki
anlamından ötede veya bitişiğinde bir başka şeyi tedai ettiren mecaz-(metafor)
olur. Bundan böyle o fikir ve gayeyi, ilk çıktığı ândaki saflığıyla telakki
etmek, safdillik olmasa bile fikrî "saflık"; bugünkü televizyon ve
fikirsiz medyanın "saf düşünce" aktarıcısı olduklarını iddiaysa
düpedüz "safdillik" sayılabilir. İBDA Mimarı`nın vurguladığı
üzere, yarın tüm bu vasıtalar "lehimize" semerelendirilecek ve
"kara büyü", şifâ verici "tılsım" sırrına kavuşturulacaktır.
• Anlaşılması gereken nokta, teknik
ve teknolojilerin pek öyle tarafsız olmadığıdır. Bunu bile bile kullanırsınız
kullanmazsınız, bir kısmını mâledersiniz diğer kısmını atarsınız veya tümüyle
süzgeçten geçirip kendi bünyenize mâletme çetinliğini başarırsınız; sizin
bileceğiniz iş. Fakat, teknoloji; bir yandan onu tesis eden kültürün ruh ve
fikir dünyasını yansıtır, o kültürün havası her yanına sinmiş olarak formlandırılır/kodlandırılır
ve kültür onun aracılığıyla "konuşur", diğer yandan da aynı
teknoloji, "eserin tesiri" tarzında yapanın kasdını aşıcı yeni bir
anlam muhtevasına zemin teşkil edebilir/etmiştir. Tedaiye vesile
"mecaz" vasfına bürünür, kısacası. Bu dönüşümün şiddeti sınırlı
kalabileceği gibi, sosyal müesseselerin niteliğini değiştirebilecek çapa da ulaşabilir.
Eğer diyalektik hakimiyet zımnında
ahlakî aksiyon başarılamaz ve "eserin tesiri", inanç ve fikir
sistemine nisbetle yeniden "tâdil" edilmezse, düzenlenmezse, formlandırılmazsa,
bünyeye mâledilmezse; imâl ettiği kölenin (teknolojinin) emrine giren ve her fırsatta
onu kutsayan Batı insanının (ve uydu toplumların) trajik sonu husûle
gelecektir. Ruhun ihmaliyle imanın yitirilişi ve teknolojiye tapınma, bu ahlakî
aksiyonun başarılamamasındandır.
• Söz teknolojilerinin ifade ettiği
vasıtalar-(medya) da, kendi mecazlarını ve tedailerini doğurarak, yeni duruma
uygun epistemolojilerini dayatmış ve dayatmaktadır. Mevzuumuzla ilgisi
nisbetinde mecaz-(metafor), rezonans (mecazın bir diğer buudu) ve epistemoloji
kavramlarına kısaca gözatarsak:
Metafor; geniş anlam çerçevesi
içinde ve kimi yerde istiare-(alegori)yi de kapsayarak, mecazın tâ kendisi...
Bir şeyin hissettirdiği, düşündürdüğü, tedai ettirdiği başka bir şey; sembol...
Rezonans; Northrop Frye`ın
ifadesiyle "Karakteristik (hususî) bir bağlamdaki karakteristik açıklamanın
âlemşümul (küllî) bir anlam kazanması"(6) Misal olarak; Ortaçağ`ın, yaşanılan
"kilise baskısı, engizisyon câniliği, din ve mezhep savaşları, akıl ve
ilme baskı" sebebiyle, zamanla basit bir çağ ismi olmanın ötesine geçerek
"karanlığın ve vahşî bir bilgi düşmanlığı"nın mecazı olması... Eski
Yunan veya Roma ahalisinin savaştıkları rakiplerine yakıştırdığı yafta olan
"barbar" kelimesinin, zamanla "her türlü medeniyet nasipsizliği"nin
mecazı olması... Kendi içinde çok sayıda müslüman etnik yapıyı barındıran
Osmanlı`nın Batı`yı dize getirmesi akabinde, Batı gözünde "Türk"
kelimesinin, "İslam dinine mensup" şeklinde kapsayıcı bir anlamın mecazı
olması ve dinlerden bahis açıldığında "Hristiyan, Yahudi ve Türk"
gibi tasniflere rastlanabilmesi...
Epistemoloji ise; yine Neil
Postman`ın tabiriyle:
"Epistemoloji, bilginin
kökenleri ve niteliğiyle ilgili olan karmaşık ve genellikle anlaşılması güç bir
konudur. Epistemolojinin konusunun bizi ilgilendiren yanı, hakikat tanımlarına
duyduğu ilgi ile hakikat tanımlarının doğduğu kaynaklardır. Ben bilhassa,
hakikat tanımlarının en azından bir ölçüde enformasyonu taşıyan iletişim aracının
karakterine bağlı olduğunu, medyanın epistemolojilerimize ne kadar işlemiş olduğunu
göstermek istiyorum"(7)
Postman, hakikatlerin giydiği ve
giydirildiği elbiselerin (formların), onların algılanış ve anlaşılmalarını da
derinden etkileyip dönüştürdüğünü vurguluyor.
• Yukarıdaki üç kavram da aslında,
dil ve söz teknolojisi alanındaki her türlü ifade ve sembolün, kendi hususî ve
zaman-mekan bağlamındaki anlamlarının ötesinde birçok başka anlam tedai ettirdiğini;
kendimizi ve çevremizi algılayışımızda yepyeni bağlam ve çerçevelere sıçratabildiğini;
böylece, bunların tümünü ihtivâ edici toplu bir ifade olarak, sözün belirdiği
"semboller dünyası"nın, aynı zamanda bir mecazlar âlemi olduğunu
delillendiriyor. "Tilki Günlüğü" isimli 6 ciltlik baş eserinde
İBDA Mimarı, mecazlar ve tedailer âleminin şifresini çözmüyor mu
zaten?..
Dönüştüren ve Parçalayan Teknoloji
• Sadece söz teknolojisi değil, diğer
birçok "sosyal icât" ve teknoloji de, kendi hususî bağlamlarının
ötesine sıçramış ve hayat tarzlarıyla hayatı kavrayışın değişmesine öncülük
etmiştir. İBDA Mimarı`nın tesbitiyle:
"Teknolojideki değişmeler,
sosyal müesseselerde değişmelere yol açıyor, buna mukabil müesseselerdeki değişmeler
de teknolojide değişiklik meydana getiriyor..."(8)
Örnek istenirse, 15. yüzyılda
Avrupa`da dümenin keşfi ve gemi inşâ teknolojisindeki sıçrama, Avrupalıların
Amerika`yı keşfine ve bu keşfin sosyal, siyasî ve iktisadî neticelerine sebep
teşkil etmiştir.
Yine, 9. yüzyılda at koşumunun keşfi,
kölelik müessesesini (atın daha fonksiyonel kılınmasıyla) sarsıp zayıflatmış;
bu keşifle beraber "nadas sistemi"nin de icâdıyla ziraat teknikleri
geliştirilmiş; bu ortam Ortaçağ`daki "kültürel ve mimarî gelişmeler"i
teşvik etmiş; ziraat teknolojisindeki gelişmeler, teknolojinin diğer alanlara
kaymasını ve sanayileşmeyi temin etmiş; tüm bunların akabinde yepyeni sosyal,
siyasî, ailevî ve ilmî değişim ve dönüşümler yaşanmıştır.(9)
Bunlardan başka, Lewis Mumford`un
"Teknikler ve Medeniyet" isimli kitabında zikrettiği üzere;
saatin keşfi, o güne dek "kesiksiz" biçimde yaşanılan bir daimîlik
tarzında kavranan "ân"ın, dakika ve saniyelere "bölünüp
parçalanabileceği" ve matematik bakımdan "ölçülüp görülebilir bir
ânlar dizisi" olarak kavranabileceği fikrini telkin etmiştir. Halbuki,
meselâ gecenin "tam yarısı"nın saat "12" olduğu nereden
belli ve kim ölçmüş bunu? İşin temeli, bu ve diğer "yanılsama"lar,
saatin "karşı tesir"i ve -gördüğü rağbet ne olursa olsun-
tedai ettirdiği "mecazî" anlamlardır. Ki bu sahte algılamalar,
ebediyetin insanî hadiselerin ölçüsü olduğu kanaatini sarsmış; insanın, önce
"zamanı ölçen", sonra "zamanı tasarruf eden", şimdiyse
"zamana uyan" kişi durumuna gelişine yolaçmıştır.(10)
• Teknolojideki bu gelişmelerin -ki
bunda İslâm medeniyetinin ve sonrasındaki matbaa kültürünün, ilmî disiplinleri
ve teknolojinin fikrî altyapısını tesis edici rolü büyük- sonunda,
"eserin tesiri" tâdil edilip bünyeye uydurulamayınca ortaya çıkan
manzaraya da, Alman fikir ve sanat adamı Schiller, bir yangın yeri
tasvir edercesine daha 19. yüzyılın başında şöyle şâhitlik ediyor:
"Ama hayvanca hayatın daha
üst bir basamağına çıkacağı yerde, bayağı ve kaba bir makinalaşmaya düştü. Her
birinin bağımsız bir hayat sürdüğü, fakat gerekince bütün içinde yerlerini de
alabildikleri Eski Yunan devletlerinin o kırkayaklı tabiatı gitti ve yerine,
cansız parçaların biraraya getirilmesiyle oluşturulan makinamsı bir hayat
bütününün ihtivâ ettiği sunî iş vasıtaları geldi. Devlet ve kilise (din),
yasalar ve örf-âdetler birbirinden koparıldı şimdi; güzellik duygusu işten, vasıta
gayeden, çaba da mükafattan ayrıldı. İnsan, durmadan bütünün tek bir parçasına
bağlanarak kendisini de parça olarak eğitiyor, durmadan çevirdiği çarkın hep
aynı kalan gürültüsü kulağındayken varlığının uyumunu geliştiremiyor, varlığında
insanlığını göstereceği yerde de yalnızca işinin, biliminin örneği oluyor. Ama
bu ayrı ayrı parçaları bütüne bağlayan azıcık ve yarım paylaşmalar bile, kendi
kendisine çalışan insan hüviyetine bağlanamaz (çünkü o insanların
hürriyetlerine, böylesine sunî ve ışıktan ürken âletler nasıl güvenle teslim
edilebilir?); tersine, bu insanların hiçbirine güvenilmeyerek hür görüşlerini
bağlayan sıkı bir yönetmelikle güdülürler. Ölü harfler, canlı aklın yerine
geçer; işlek bir hafıza da, işi dehâ ve duygudan çok daha büyük bir emniyetle
yürütür."(11)
İşte İBDA tefekkür, tahassüs ve
aksiyonunun "devletleşerek" çözmeye girişeceği meselelerin cesâmeti;
ve bu vehamet manzarasından sıyrılarak kurulacak "yeniden iletişim"in
paha biçilmez değeri!.. "Eserin tesiri"nin, İslâm ahlâkının murakabe
çerçevesi içinde yeniden "tâdil" edileceği; insanın yeniden
"eserine hâkim" kılınacağı muhteşem "enformasyon" ve
"teknoloji" hamlesi!..
İddiamız; "inandığı gibi yaşamayı"
içi boş bir kalıp olmaktan çıkarıp, hayatın her sahasında en yeni ve destanlık
verimlerle "yeniden" temin... Mutlak ve münezzeh Kitab`ın zaman-mekan
üstü aydınlığını, kitaplar ve kitabî inşâlar boyu delillendirici "aydınlar
ülkesi"nin, "apaydınlık" iklimini tesis; yüzyıllar sonra
"yeniden"...
Fikir Çağı-İBDA Çağı`dır, doğan!..
Kaynaklar:
1) Richard Klein, Sigaranın
Saltanatı, (Çev: Tomris Uyar), İletişim Yay., l.Baskı, İstanbul 1995, s. 29-30
2) Salih Mirzabeyoğlu, Damlaya
Damlaya / -Yılanlı Kuyudan Notlar-, İBDA Yay., 2 Basım, İstanbul 1997, s. 103
3) Diyalektik hk. bkz. Feyyaz
Aksakal, "Diyalektik Hakkında Görüşme", Tahkim Dergisi, Sayı: 14, Kasım
1994, İstanbul, s. 22-23
4) Neil Postman, Televizyon:
Öldüren Eğlence, (Çev: Osman Akınhay), Ayrıntı Yay., l.Baskı, İstanbul 1994, s.
122
5) Salih Mirzabeyoğlu, Marifetname
/ -Süzgeç ve Şekil-, İBDA Yay., l Basım, İstanbul 1986, s. 134
6) Neil Postman, a.g.e. s. 26
7) A.g.e. s. 26
8) Salih Mirzabeyoğlu, Damlaya
Damlaya, s. 101-102
9) A.g.e. bkz. s. 102-103
10) Neil Postman, a.g.e. s. 20
11) Schiller, İnsanın Estetik Eğitimi
Üzerine Bir Dizi Mektup, (Çev: Melâhat Özgü), MEB Yay., İstanbul 1990, s. 24
IV
Sözlü-Yazılı Hitap Farkı Işığında:
NASIL KONUŞMALI VE DİNLEMELİ?
• Hiç düşünmüş müydünüz; kalemi
güçlü birçok yazar, topluluk önünde hitap zorunda kalınca niçin kekeler ve
bocalar? İtalyan estetikçi Benedetto Croce, "Bilinen ve
hissedilen şey, aynı zamanda ifade edilmiş ve edilen bir şeydir" diyor
ya; peki bu yazarların beceriksizce hitabetine ne demeli?
Denilecek husus, bu insanların,
kendilerini "kalem diliyle" zaten yeterince ustalıkla ifade
ettikleri, edebildikleridir. Baudelaire, "büyük şair"in
okyanus semâlarında süzülen, fırtınaların hızını kesemediği albatros kuşlarına
benzediğini belirtir bir şiirinde ve ekler: Lâkin karaya çıktıklarında bu kuşlar,
dev kanatlarıyla yürümekte güçlük çektiklerinden, debelenir gibi yürümeleriyle
âlemin maskarası olurlar ki, şairler de -büyük yazarlar gibi- kelâm
göklerinin albatrosudurlar ve gündelik hayat icaplarına ayak uyduramazlar. Bu
da cevabın diğer yönü.
• Yazar, "teori" âleminden
"tiyatro" âlemine geçtiğinde -ki her kürsü, oraya çıkan kişinin
"rolünü oynadığı" bir sahnedir-, artık nesrin-(düzyazının) veya
nazmın-(şiir tarzının) zamandışı bağlamından kopup, zaman-mekan bağlamındaki
canlı organizması ve canlı atmosferiyle bilfiil yaşadığı bir varoluş ortamına
adım atmıştır. Bundan böyle, başka bir oluş kanununa tâbidir varlığı.
Selim Gürselgil`in aktardığına göre, Eski Yunan
dilinde "theoria" (teori) ve "theatron-görme yeri"
(tiyatro), iki farklı sahanın kendi özelliklerine göre muhteva farkı kazansa
da, etimolojik bakımdan yakın anlam taşırlar ve "belli bir eşya
düzeninin dışına çıkıp hadiseleri dışarıdan seyretmek" kasdına bitişik
kullanılırlar.(1) Teori ve tiyatronun saha farkı şurada görülebilir ki, teoride
"seyreden" bizzat yazarın kendisiyken; tiyatroda (kürsü sahnesinde)
"seyredilen" kişidir yazar. Daha doğrusu, yazar hem
"seyreder", hem de rolünü ne derece yaptığına dönük olarak inceden
inceye "seyredilir".
• Canlı sözü (sesi) görüntüye
hapseden yazı ve matbaa ortamında, ölü harflerin gerisine çekilip canlı varoluşunu
gizleyen yazar, kürsüde gözlerine tutulan tecessüs ışığından tedirgin olur ve
bocalayabilir. "Kompozisyon" kanunlarına değil, "drama" ve
"retorik" kanunlarına göre ikna etmelidir muhatabını. Bu kanunların
gereğiyse, etki yüzdesine muvafık tarzda şu üç "dramatik" alanın hakkını
vermesidir diyor kimi uzmanlar: Amerikalı "sözsüz iletişim" uzmanı Ken
Cooper`e kulak verirsek, bu alanlar ve etki yüzdeleri, "vücut % 60,
ses % 30, kelimeler % 10"dur.(2)
Yazardan beklenen, tipografik-(basılı)
kültürün epistemolojisine dayanması, fakat bundan daha da önemlisi, sözlü
kültür ve ifade epistemolojisinin farklı mahiyet belirten gereklerine ve
retorik tekniklerine "vücut, dil ve ses"ini -samimiyetsizlik
etmeden- uydurabilmesidir sanırız. "Beceriksiz" yazarın tam
tersine; bu uyumu ziyadesiyle sağlamış çok iyi bir "hatip" olduğu
hâlde, yazısı kifâyetsiz olan da çoktur. Yazamayan "hatip"lerden
beklenense, belki hakikati biraz daha soğutup tahlilci olabilmeyi ve
zihinlerini disipline edebilmeyi başarmaktır. Yalnız, bu melekenin de bir
kabiliyet gereği oluşu ve ancak bir noktaya kadar geliştirilebileceğini eklemek
gerek. Meselenin özü, yazarlık da, hatiplik de, iki farklı alan ve birinde başarılı
olan diğerinde de aynı başarıyı gösterir diye birşey yok.
Tabiî ki yazardan beklenen sözkonusu
"vücut, ses, söz" uyumu, ideolojiden çok kozmetiğin itibar gördüğü
bir dünyada, "televizyon-fikirsiz medya"nın -Neil Postman`ın
deyimi yerindeyse- "üst-ideoloji"si olan "eğlence ve şov"
karakterine ayak uydurup şovmenlik yapmak demek değildir. Yalnızca, hakikate ve
haysiyete kıymadan, üzerinde olduğu işin hakkını verebilmek.
• Bize dönük bir örnek olarak; "toplumun
genel fikir çerçevesine Büyük Doğu`yu oturtmak" şeklindeki öncelikli şiarın
hayata geçirilişi, "kitapsız" yaşamak veya "kitaplarda" yaşamakla
değil, "kitaplarla" yaşamayı öğrendikçe gerçeklik kazanabilir. Okuyanı,
az okuyanı, hiç okumayanıyla topluma belli bir formasyon kazandırmak, "fikirlerden
ziyade şahıslara inanmaya meyilli" kitleye öncülüğünü tasdik ettirmek,
tabiî olarak, eti-kemiğiyle "canlı" ve "görünür" insanların
harcıdır. İşin niteliğine ve kişinin rolüne göre durum değişse de, ölü harfler
gerisinde yaşayan "hayalet" insanlar değil, -cephenin önünde veya
arkasında bulunmaları hiç farketmez- örnek vasfıyla toplum önünde ve kendi çevresinde
temayüz etmiş insanlar taşıyacaktır bayrağı. İşini kaybetmek korkusuyla "işe
gitmemek" değil, "iş içinde eğitim" şiarlaştırılacaktır. İBDA
Mimarı`nın altını çizdiği şu hususlar kulağa küpe:
"... eğer insan gerçekten bir
hakikati yakalayabilecek olursa, bunu kendi günlük hayatına ve başkalarıyla
olan davranışlarına tatbik etmesi gerekir; işte o zaman yaşayan bir hakikat
olur.
... Gandi terbiyecilere, «Hintli
talebelerin burunları her zaman kitabta olmamalıdır. Günlük hayatın dayandığı
pratik hünerleri de öğrenmeleri gerekir» diyordu."(3)
• Matbaanın ruha sindirdiği bir
tesir de, geçmişte, "yaşanan" bir hadise olarak algılanan kelimenin -ki
İbranice`de "dabar", hem "kelime" hem de "hadise"
demektir-, matbaa kültürü sonrası kağıt sathında kaskatı bir şekil
hüviyetiyle algılanmasıdır. Ve bu görünür şekil vasfıyla, insan muhayyilesinde
"kelime"nin hayatın akışı dışında varolan içine kapanık bir tamlık ve
bütünlük belirttiği yanılsamasını doğurmasıdır.(4) Ki bu mesele, daha önce
sözünü ettiğimiz "tipik" metin kültürünün esrarlı bir hususiyetidir;
yani "eserin bir diğer tesiri"... Oysa, hem "hayat", hem de
dilin ifadesine âlet olduğu "ruh", sırrî bir mahiyet taşır. Bu
mahiyetse, şeklin donuk ve görünür sınırlarına sığmaz; ancak belli söz formlarına
(özellikle şiire) bir esintisi yansır.
"Saf sözlü" kültürde
insanlar, hayatın sırrî karakterini hissettirici ifade biçimleri bulmakta
güçlük çekmiyorlardı pek. Sırrın ve sırrı dokuyan gergef değerindeki şiirin, -tipografik
"nesir-düzyazı" yaygınlaşıp şiire halef olunca- toplum hayatındaki
yönlendiriciliğini kaybetmesi akabinde, ruhu yeniden ihyâ edici ifade şekilleri
bulması gereken bizlere bir borç düşüyor: "Aksiyonda açık" olurken,
fikirde "sırra açık müphem"liği yaşatmak ve galiba bu tarz nesrin
yerleştirdiği bir ifade alışkanlığı olan "olur olmaz dır, tır
kullanarak" sırrı boğmamak!..
• Ne retorik uzmanı Eski Yunan
sofistleri rolüyle, sırra hürmetsizlik içinde, hakikati incitme pahasına,
kuruluğu ve kesinliği nisbetinde oynak mantık metodlarına boğulup "ille
de ikna edeceğiz" diye yırtınmak; ne de "koyver gitsin!"
ucuzculuğuyla, üzerinde olduğu işin hakkını vermekten kaçınarak muhataba ve
temsilcisi olduğu fikre saygısızlık etmek!.. Aslolan
"muvazene-denge"yi tutturmak ki, bu prensibe riayet sağlandıktan
sonra, söz ve yazı teknolojilerindeki ifade vasfı netleşeceği gibi, "Başyücelik"
toplumunun kazanacağı ve taleb edeceği formasyon da şu olur:
"Sözümün akışını bozup güzel
cümleler aramaktansa, güzel cümleleri bozup sözümün akışına uydurmayı daha doğru
bulurum. Biz, sözün ardından koşmamalıyız; söz bizim ardımızdan koşmalı ve işe
yaramalı. Söylediğimiz şeyler, sözlerimizi almalı ve dinleyenin kafasını öyle
doldurmalı ki, artık kelimeleri hatırlayamasın. İster kâğıt üstünde olsun,
ister ağızdan; benim sevdiğim konuşma, düpedüz içten gelen, lezzetli, şiirli, sıkı
ve kısa kesen bir konuşmadır. Güç olsun, zararı yok; süsten, özentiden kaçsın,
düzensiz, gelişi güzel ve korkmadan yürüsün. Dinleyen, her yediği lokmayı
tadarak yesin."(5)
• "Söz kalbten gelince kalbe
tesir eder"
hakikati ışığında, dikkat: Kalb, tüm vücut organlarına; dile de, beyne de ve diğerlerine
de kan ve bu vesileyle can veren "mihrak organ" değil mi? Hani biraz
önce "dramatik" etki yüzdelerini sıraladağımız "vücut, ses ve
söz" organlarına? İBDA Mimarı`nın işaret ettiği gibi aslında:
"Kalbin zengin olduğu çağda,
dudaklar pintilik etmez."(6)
Kalbin kıyamda olduğu bir iletişimde,
sunî dışyüz tertipleri önemsizleşir ve "aşk, hataları örter"
hikmetinden bir ışık hâlinde; kalıp-perestlikten ve fer`î kifâyetsizliğe takılıp
mânâyı ihmal etmekten âzad edilir insanlık!..
• Bugün birçok şey gibi; kitap
nedir, hitap nedir, mücerret fikir nedir, müşahhas mesaj nedir, tüm bunlar gereğince
anlaşılamadığından ve belki de hakikatin derinliklerini araştırmaya mesafeli
bir toplum olduğumuzdan, -kendi eksikliklerimizi de bir taraftan ikmâl
ederek- uyarmak bize düşüyor yine. Mesele şu:
"Konuşma" yapılacak bir
programda -konferans, panel vs-, iyi bir akademisyen oldukları kadar,
aynı zamanda iyi bir hatip de olan insanları dinleyebilmeniz pekâla mümkün.
Fakat bunun yanında; belki mizaç, belki de "hitabet" eğitimi almadıklarından
dolayı, iyi bir akademisyen -yazar- olmalarına rağmen, hitabeti daha zayıf
insanların çıktığı da olur karşınıza. Bir diğer durumda ayrıca; size olan saygılarından
ve sizi yanıltmamaya olan titizliklerinden ötürü, daha ziyade önlerindeki metni
"okumaları" sebebiyle konuşması çekilmez hâle gelebilen hatipler de
bulunabilir. Halbuki; her mevzuun kendi esas, usûl ve kaideleri varolduğundan,
hitabet formuna oldukça yabancıdır bu kişilerin tarzları.
Herşeyden önce bir kitap metni, ağızdan
çıkan "ses" olarak bildik bir söz değildir artık. Kitapta hapsedilmiş
ve yeni formuna göre düzenlenmiş söz yapısı hâlinde "metin"; tek başınıza
bir yere çekilmenizi ve kendisini tarta tarta, hazmede hazmede okumanızı bekler
sizden. Bildik "sesli" söz, ne kadar "içtimaîleştiren" bir
hadiseyse; yazılı veya basılı metin de o kadar "ferdîleştiren" bir
davranışa karşılık gelir diyebiliriz. Bir "konuşma"yı dinlemeye
gelenler meselâ; önündeki kağıdı okuyan bir insanı değil, gözlerine baka baka
konuşan kanlı-canlı ve üstelik heyecanlı bir hatip görmek ister. Yalnızlaştırılmaya
tepki gösterir ve topluluk hissiyatına katılmak ister. Öyle ya; mesele bir
metnin okunmasıysa, kendi evinde onun en âlasını yapabilir kişi.
O halde, "konuşma"
yaparken veya dinlerken nelere dikkat etmeli?
Öncelikle, "konuşacak"
yazara düşen vazife; fikrî tahlilleri, kategorik tecrit ve mukayeseleri
bilhassa yazı ve kitaplarına havâle etmek; konuşmasında bunun yerine, -hakikate
de kıymaksızın- kitlenin daha iyi hazmedebileceği türden "ortak hafıza"
değeri taşıyan deyişlere, atasözlerine, misallendirmelere ve -dozunda-
nüktelere başvurmak... Yani; az okuyan yahut hiç okumayan insanların da az çok
kavrayabileceği hakikat formlarını temin ederek, kağıda bakma gereği
hissetmeden bunları dinleyicisine aktarabilmek... Kısacası; girdiği yeni ortamın
-"sözlü kültür"- gereklerine uyum sağlayabilmek... Konuşmasına
önceden hazırlanacaksa -ki hazırlanmalıdır-, konuşma metnini bir "kitap
metni" mantığı ve sözdizimiyle değil, akıcı bir "konuşma üslûbu"
formatında yazmalı ve prova etmeli yazar. Konuşma, "konuşur gibi"
olmalı velhâsıl...
Dinleyiciye düşen vazifeyse; konuşmacıdan,
boş ve sığ da olsa "hoş" konuşmasını beklememek... Hatip, meramını
güçlükle de ifade etse, söylediklerinde kalbten gelen "derde devâ"
bir keyfiyet olup olmadığına dikkat kesilmek... Diğer bir deyişle, "şov"
yapamıyor diye, belki çok değerli verimlere imza atmış o yazarın -veya şahsiyetin-
üzerine insafsızca bir çizgi çekmemek... Herkes gibi o da, daha iyi yaptıklarının
yanında, henüz iyi yapamadığı işleri de yeni yeni öğreniyordur belki; hatta ve
hatta, şayet hitabet istidadı yoksa, hiç öğrenememesi de mümkün değil midir?..
Yeter ki bu bahiste, parsayı çoğu zaman olduğu gibi "şovmen"ler
götürmesin; ve fikrin, sanatın, ilmin, mücadelenin, emeğin hakiki mustarib ve
kahramanlarına hakları teslim edilsin!..
• Hazret-i Ali`nin buyurduğudur, ölçümüz:
"Hakikati, söyleyene bakarak
öğrenme; hakikati öğren, söyleyeni de öğrenirsin!.."(7)
Kaynaklar:
1) Selim Gürsel Avcı, "Yunanlılar-ll",
Akademya, Sayı: 6, Nisan 1997, s. 49
2) Ken Cooper, Sözsüz İletişim,
(Çev: Tunç Yalkı), İlgi Yay., İstanbul 1989, s. 21
3) Salih Mirzabeyoğlu, Damlaya
Damlaya /-Yılanlı Kuyudan Notlar-, İBDA Yay., 2 Basım, İstanbul 1997, s. 167
4) Walter J. Ong, Sözlü ve Yazılı
Kültür / `Sözün Teknolojileşmesi`, (Çev: Sema Postacıoğlu Banon), Metis Yay., İstanbul
1995, s. 47, 156, 157
5) Salih Mirzabeyoğlu, Marifetname
/-Süzgeç ve Şekil-, İBDA Yay., İstanbul 1986, s. 135
6) A.g.e. s. 137
7) NFK, İlim Beldesinin Kapısı
Hazret-i Ali, BD Yay., 5 Basım, İstanbul 1987, s. 23
V
Aktüel İletişimin Karakter ve İmkânları
GÖRÜNTÜLÜ (= TELEVİZÜEL) İFADE VE DRAMATİZM
Geçmiş, Gelecek, Hattâ Hâl; Şimdi
Hepsi Bir Hayâl!
Geçtiğimiz günlerde ölen İspanyol
kökenli edebiyatçı Elias Canetti`nin ağzından, insanlığın hiç de yabancısı
olmadığı ve bundan sonra da olamayacağı bir ıstırabın kelimeleri dökülüyor:
"İnsanlar arasında ciddi
mesafe var, kimse kimseye gerçekten ulaşamıyor. Kelimelerin durumu, karşılıklı
yuvarlanıp birbirine çarpan bilardo toplarına benzetilebilir. Hemen hemen
hiçbir zaman gerçek anlamları anlaşılamıyor."
Büyük Rus yönetmen Andrey
Tarkowski`nin "Mühürlenmiş Zaman" isimli eserinde yeralan
bir izleyici mektubuysa, iletişimsizlik duvarlarının ördüğü karanlık tünelden
bir çıkış noktası yahut bir ışık imkânı olarak, "duygu ve görüntülerin
dili"ni müjdeliyor:
"Günlük konuşmada kaç kelime
kullanıyoruz ki? Yüz, ikiyüz, üçyüz? Duygularımız kelimelere
bürünür; kelimelerle acıyı, sevinci, iç dünyamızda olup bitenleri dile
getiririz. Daha doğrusu aslında dile getirilemez şeyleri kelimelere aktarmaya
kalkışırız. Romeo, Julia`ya harikulâde sözler söylemişti, son derece parlak ve
güçlü. Ama bu sözler yüreğinden taşan duyguların acaba yarısını bile ifâde
edebiliyorlar mıydı? Bütün nefesini kesen ve Julia`ya aşktan başka birşey düşündürtmeyen
şeyleri...
Aslında anlaşmanın bir başka şekli
ve dili daha vardır: Duygular ve görüntüler. Böyle bir bağla ayrılıklar
gideriliyor, sınırlar yıkılıyor. İstek, duygu ve taşkınlıklar, bugüne kadar
aynanın her iki tarafında duran, kapının önünde ve arkasında duran insanların
arasındaki engelleri temizliyor... Beyazperdenin çerçevesi genişliyor, önümüzde
bugüne kadar bize kapalı olan ama şimdi yeni bir gerçekliğe dönüşen bir dünya
seriliyor... Aslında bütün bunlar sadece küçük Aleksey`in aracılığıyla olmuyor:
Tarkowski`nin kendisi doğrudan perdenin ÖTE YANINDA oturan seyirciye yöneliyor.
Artık ölüm yok ama ölümsüzlük var. Zaman tek ve yok edilemez bir birim. Tıpkı şiirde
denildiği gibi: Tek bir masa, atalar ve torunlar için!.."(1)
Üç buutlu bir film yaşar ve
seyreder gibi; zamanın üç buudundan "geçmiş" geçmişliğiyle,
"gelecek" gelmemişliğiyle, "hâl" ise dile getirilmek
istendiği ânda geçmişe karışıyor oluşuyla YOK ve hayat kasdıyla zaman, TEK
ÂNDA!.. Geçmiş ve gelecek, bir "farzediş" ve HAYAL...
Ne geçmiş, ne gelecek, ne de
belirttiğimiz minvâlde hâl; ya bunların gayet iyi bildiğimiz varlığı nerede?
Zamanüstü olan ruhumuzla kâim zamandışı "ben şuuru"muzda ve hafızamızda
mevcut ki; böylelikle, değişen eşya ve insanlık kadrosuna rağmen biz varoldukça
varolan âlem; "ben şuuru"nda duygu, düşünce ve iradî faaliyetlerimize
mevzu olur. Hafızada "farzediş" ve hayaller... Ruhumuz; ve
"zevken idrak" olarak kategorileştirilemez bir hüviyet belirten iman,
ASIL!..
İnsanlığın kolektif hafızasından
devşirdikleriyle âlemde kendini bulan fert, ruhunun süzgecinden geçirerek kendi
rengini verdiği verimleriyle-ifadeleriyle de bu hafızadaki yerini alır. Beş
hasse yoluyla hissettiklerimize bağlı hayallerimizle bu âlemdeyken, ruhumuzla
bu âlemin ötesinde bir "vatan"a mensubuz. Fâni dünyada tutulduğumuz
hayat ve varlık cezbesi bundan!..
Hayâl Perdesinde, Küllî Âhenk Peşinde
Bir Temsil
Fâni hayallerimiz, ruhumuza
kendini empoze eden varlığın "temsil" perdesi... Yahut, varlığı hayal
perdesinde temsil... Madem kendini dayatıyor, âlem dışımızda da var; su akar,
ateş yakar... Muradımız, âlemin benliğimizdeki yankısında!.. Temsilinde!..
Tek ânlık bir hayat ki, "atalar
ve torunlar için" ortak bir kadro... Ruhumuz ve mânâmızla ötelerde;
hayal ve suretlerimizle bu âlemde... Daha doğrusu, ne orada, ne burada; geçici
misafirlik icabı, bir berzahtayız!..
Anlaşmak mı? İnsanlığın mânâ ve
hafızada paylaştıkları sayesinde!..
Ruhun ruhla sezilişi seyrinde,
mânâ mânâyla, sûret sûretle, hayal hayalle bilinmekte, ifâde edilmekte, anlatılmakta
ve anlaşılmakta... Yalnız, bu berzahta her mânâ; anlatılır ve anlaşılırken,
sûrete bürünmekte ve büründürülmekte!..
Duygu ve görüntülerin diliyle anlaşmaya
gelince...
Duygularımız ve sezgilerimiz;
bilgilerimizin ilk eşiği ki, durmak bilmeksizin akan hayatı, dur durak tanımayan
ânlık sezgilerimizle yakalamaya çalışırız. Kavram plânında terkibî hüküm
belirten düşüncelerimize ise, sanki hayatın kesiksiz akışından kopucu bir
"tecrid" tavrıyla, sezgilerimizi belli bir noktada toplayıp aklımızda
dondurarak ve bu duygu verilerini "aklî unsur"la genelleştirerek varırız.
Hayatla en sıcak ve doğrudan temasımız,
duygularımızla!.. Aklî bilgilerimizdeyse, kendimizin dışındaymışcasına bir
"soğuk"luk, "duygusuz"luk ve ölçüp biçme tavrı sözkonusu.
"Görüntülerin dili"nden kasıtsa, en geniş plânda hayatın temsili
rolünü üstlenen akıcı "imaj ve sûretler"in dramatik-tiyatrovârî dili
ki; tiyatro, sinema ve TV gibi sanat ve araçlarda tecellî zemini bulur. Burada
problem, hayatı ve gâyesini temsilde, hakikate ve varlık gâyesine uygun bir yol
ve yöntem bulunup bulunmadığında düğümlenmekte!..
İnsan, estetik ve diyalektik
süreçte, varlık bütünlüğünü yaşatma ve korumanın ölüm sınırında kavgasını
verir. Gündelik itiş-kakışlardan, alışkanlıkların uyuşturucu tesirinden ve
otomatlaşmış bir deveranın göze görünmez hızından ötürü pek farkedilmeyebilir,
mânâlandırılamayabilirse de; hep böylesi bir "ölümcül" tehditle boğuşarak
geçer insan ömrü. Dünya; maddesi, ölümlülüğü, sınırlılığı ve çokluğuyla, insanın
mânâsını, ölümsüzlük ve varlık iştiyâkını, hürriyetinin sınırsızlık edâsını ve
birliğini tehdit eder. İnsanoğlu, bu kesiksiz çatışmada, mânâsıyla maddeye
tasarruf edip "kendini tanıdığı" bir nesne yapmaya; mânâsına ve bunun
yaşatıcısı bedenine yönelik her ölümcül ve bozucu tesire, ahlakî idealini ve
organizmasını kaim kılıcı iradî faaliyetleriyle karşı koymaya; ruhunun sınırsızlık
ve "mutlak"ı arayış iştiyâkına dayatılan sınırlılığı, bütüne sıçrama
taşı kılmaya ve dünyadaki çokluğu mânâ bütünlüğünün unsuru yapıp, parçalarda
kendini hâkim göreceği bir "küllî âhenk" duygusu yakalamaya çalışır.
Dikkatle bakıldığında, bir yönden
insan faaliyetlerinin kökeninde, ister duygu, düşünce ve iradî faaliyetler
nev`inden olsun, ve sanat, hikemiyat -ve felsefe- ve ahlâk sahalarında
temayüz etsin, isterse topluca DİN bütünlük ve idealinde hakikati topluca kuşanma
çapına erilsin, hemen daima, sözünü ettiğimiz "küllî âhenk"i yakalama
zevki, arama şevki ve kaybetme ıstırabı yattığı görülebilir.
"Küllî âhenk", estetik
plânında sanat sahasında; diyalektik ve mantık plânında hikemiyat -ve
felsefe- sahasında; pratik-amel-aksiyon plânında ahlâk sahasında arayış ve
değerlendirmelere mevzu olurken; hepsinin birden hakikatini kuşatıcı ve
buldurucu kapsam ve derinlikte, DİN bütünlüğünde tutarsızlıklarından kurtulur
ve ona nisbetle kıymet belirtir. Ölçüyle sabittir ki, "Allah indinde
din, İSLAM`dır!"
Artık farkediliyor ki, insan,
âlemin parçalarında önce dağılır ve kendine yabancılaşır, sonra bunları mânâ
bütünlüğünde eritip kendisiyle "tanıştırıcı" bir muvazene kurmaya çalışır.
Bu çabasında "küllî âhenk" duygusunu yakalayamaz ve parçalar içinde
savrulursa, ortaya çıkacak olan, günümüz fert ve toplumlarındaki buhran
manzarası!.. Ve yine; içli-dışlı, binbir başlı "iletişimsizlik"
heyûlâsı...
TV: Bir Garip Vampir
Hayatı "duygu ve görüntülerin
dili" aracılığıyla hayal perdesinde temsilin belli başlı üç perdesi,
sahnesi var. Tiyatro, sinema ve TV... Bunlardan en "popüler" ve sanatkâranelikten
bayağılığa uzanan bir yelpazede bulunanıysa, ulaştığı ve dönüştürdüğü insan
kalabalık ve toplumlarına muazzam tesiriyle öne çıkan televizyon... Bu yazımızda,
"beyaz cam", "beyaz perde", "tiyatro sahnesi" ve
"hayal perdesinde temsil" arası irtibatlarla, uçsuz bucaksız
mevzuumuzun kapsamına kaba hatlarıyla "mütevazi" bir giriş yapmayı
deneyeceğiz. Dileğimiz, müteakip çalışmalarımızda doğruları tafsil, eksikleri
tekmil ve yanlışları tashih edebilmek... Bu gözle değerlendirilmeyi bekleyerek,
dönüyoruz televizyona.
Beyaz cam!.. Estetik ve
"sahte estetik" taraflarıyla; fakat, korkunç tesiriyle, onun bugünkü
dünyada girmediği delik, damgasını vurmadığı toplum kalmadı demek, herhalde
mübalağalı olmaz.
Ferdî ve içtimaî "ahlâk"
ve dünya görüşünün, sayısız tür ve miktarda içtimaî ilişki temelinde kıvamını
bulması gibi, televizyon da, benzer ilişki biçimlerini ekranında sahneleyerek;
üstelik, idealleştirmenin, "mitleştirmenin", buyurmanın, abartmanın,
duyguları kışkırtmanın, görüşleri motive ve manipüle etmenin, inceltilmiş
propagandanın, seçilmiş görüntü ve seslerden oluşmuş kurguların binbir plânlı
metoduyla; sosyal alışkanlıkları, kültürel yapıyı, hayat tarzlarını, eşya ve
hadiseleri algılayış tarzlarını, duygu ve düşünce biçimlerini, davranış kalıplarını,
tavırları, tutumları, anlayışları, kararları, zevkleri, "ahlakî" değerleri,
içtimaî münasebetlerin karakterini, ihtiyaçlarımızın keyfiyet ve kemmiyetini,
"örf ve âdetleri", aile içi ilişkileri ve daha sayısız alanı
biçimlendirdi, eskitti, yeniledi, dönüştürdü ve manipüle etti. Hem de, Amerikalı
iletişimbilimci Neil Postman`ın "Televizyon: Öldüren Eğlence"
isimli kitabında altını çizdiği gibi; neredeyse hiçbir ciddi mukavemet
görmeksizin:
"Bir kültüre alfabeyi
sokarsanız o kültürün bilme alışkanlıklarını, içtimaî ilişkilerini, topluluk,
tarih ve dinle ilgili nosyonlarını değiştirirsiniz. Bir kültüre taşınabilir
türde matbaayı sokarsanız gene aynı neticeyi elde edersiniz. Görüntülerin ışık
hızıyla iletilmesini sağlarsanız bir kültür devrimi yaparsınız. Tek bir oya
gerek duymadan. Polemiksiz. Gerilla direnişiyle karşılaşmadan."
Korku filmlerinin vazgeçilmez
temalarından biri de, kendisine hayranlık duyan gençleri ağına düşürerek,
kanlarını içip beslenen ve kanını emdiği "saf" gençleri de vampirleştirerek
"ebedîleştiren"(!) vampir hikayeleridir. Teknoloji çağında olmazsa
olmaz bir medeniyet gereği ve nimeti halinde evlerin baş köşesine buyur edilen
televizyon, bugünkü kullanımıyla hiç şüphesiz, iyi niyetlerini suistimal ettiği
ev sahiplerinin kanıyla beslenirken; bunun karşılığında, susta maymunlar misâli
büyülenmişcesine emrine âmade kıldığı ev sahiplerine, türlü kâseler içinde
necis kurban kanları ikram ederek teşekkür(!) etmesini de bilen
"evcil" bir vampir hükmünü fazlasıyla hakediyor. Sunduğu harika
imkânlar açısından zâtıyla değil de, bu imkânların kötüye kullanımıyla
canavarlaştırılan bu esrarlı "beyaz cam", sapkın yahut saptırılmış değerlerden
mürekkep necis kanın fertle toplum arası sirkülasyonunu temin eden bir devr-i
dâim makinası hüviyetine sokuldu. Başyücelik televizyonundan "hakka aykırı
tek bir nefes bile" çıkmayacağına dair İBDA Mimarı`nın işareti doğrultusunda;
televizyonun bugün ifâde ettiği muhtevayı; verdiği mesaj yanında, mesajı
biçimlendirmede "gramer ve sözdizimi" itibarıyla başvurduğu ölçü ve
teknikleri; mesaj taşıyıcılığının mahiyetiyle muhataba nüfûz yollarını ve hedef
kitledeki etkilerini bilmek durumundayız. Böylelikle, "toplumun genel
fikir çerçevesine Büyük Doğu`yu oturtma" mücadelesini tahkim yönünde, İslâm
İnkılâbı`nın dönüştüreceği insanımıza kazandırılmak istenen duygu, düşünce ve
davranış alışkanlıklarını TV`nin eşsiz iletişim potansiyeliyle sirayet
ettirebilmenin metodunu, usulünü, uslûbunu kavrayıp uygulamak zorundayız.
Televizyonu hangi gayeyle motive edeceğimize, yönlendireceğimize de dikkat
çekmek üzere; İBDA Mimarı`nın ıstırabı:
"Vatanımı, baştanbaşa dünyaya
numune teşkil edecek ve yaşanmaya değer hayata dair bir kültür ve sanat vasatına
misâl olacak bir mânâda görmek, hiçolmazsa şu görmek istediğimi gördürmenin
vasatına şahit olmak isterken, kaskatı gerçekler hayalimdeki tavus kuşunun
tüylerini yoluyor..."(2)
Neyi
yapıp neyi yapamadığımızın ibret payını alabilmemiz dileğiyle; ilgili bir bahis
olarak geçeceğimiz "bakma" ve "görme" farkı: Görmek ve
gördürmek... Öküzün trene baktığı gibi, deriz de; öküzün treni gördüğü gibi,
demeyiz. Çünkü "görmek", bakmak gibi insiyâkî bir fiil olmayıp, şuurlu
bir süreçte sözkonusu olabilir. Şuurlu bir fiil olarak görmek tanımayı, tanımak
bilmeyi, bilmekse bilgili olmayı, bilgi ise tecrübe dışı ve tecrübe öncesi bir
kazanımı bulunmayı gerektirir ki; neticede görünen nesne, ruh yuvamızda mevcut
olanın görünüşe çıkarak tezahürüne ve oluşta tesbitine vesile olan!..
"Bilinen ve bulunan aranır" hakikati, insanın baktığı yerde ancak
inandığını ve görmek istediğini buluşunu açıklarken, inançların değişmesi de
bir hakikat... Zevken idrak hâlinde iman, kategorileştirilemez bir asıl; ve
imanın şuna veya buna bağlanması, herhalde izafî bir seçim... "İnsanî
olana açık" ve "hakikatin de geçerliliğini sağlayan" ahlâkî bir
varlık olarak insanla böylesi bir zeminde buluşan "diğerleri"!.. O
halde, kendi gördüğümüzü başkalarına da gördürmenin estetiğini yakalamak,
kendimizde olmayanı başkasına veremeyeceğimize göre bunun "şahsiyetli"
ifâde biçimini bulmak ve bahis mevzuumuz televizyon gibi etkin bir sahnenin işaret
dili aracılığıyla, ortak bir dâvânın rüyasını yaşamak, görmek ve gördürmek!..
Mükellefiyetimiz...
Tâbirsiz
Rüya, Tâbirsiz Dünya, Tâbirsiz TV
Televizyonda
görme ve gördürmeye geçmeden, televizyon kelimesini terkib eden iki ayrı
kelimenin İngilizcedeki karşılıklarına bakalım:
"Tele: Uzaktan...
Vision: Görme (gücü); görüş;
önsezi; hayal, kuruntu; evham..."
Görüleceği
üzere, televizyon dediğimiz, "uzaktan görüş" ve "uzaktan
hayal" tabirlerinin kıvrıldığı bir değerlendirme düzleminde ele alınmak
durumunda...
Evet,
görmek ve hayal... Kabaca bir bakışla, dünyada "gerçekten-baş
gözüyle" görülenle, "hayalini" gördüğümüzü tasnif tarzımız şöyle:
Görmenin
bir hasse verisi olarak gözümüze çarpan yahut baş gözümüzün dahli dışında
rüyada yaşadığımız iki ayrı yönü... Birinde, sağlamken illüzyon ve hastayken
halüsinasyon tehlikesi bulunsa bile, uykuda olmayışımızın verdiği nefs
emniyetiyle, gözümüzün gördüğü nesnenin gerçekliğine ve kavrayışımızın sıhhatine
güvenimiz tam... Öbüründeyse, gerçekliğini rüyalarda apaçık hissederken, baş
gözümüzün müşahede çerçevesine girmediği ve bu çerçevenin davet ettiği
gerçeklik ve mânâ zemininde izaha kavuşturulamadığı için, TABİR şartını öne
süreriz. Her ikisinde de, ruhumuza kendini empoze etmesi yönünden bir varlık ve
gerçeklik tesbitinde buluşmakla beraber; anlam ve hakikati, nisbet ve mahiyeti
itibarıyla bir farklılaşma ve kritik zarureti hâsıl olmakta... Oysa birazdan
üzerinde duracağımız gibi, "gerçek" hayatta gördüğümüz nesnelere ait görüntülerin,
imaj ve sûretlerin; herkes önünde âşikâr olmalarına karşılık, bin türlü bakış,
değerlendirme ve anlamlandırmaya mevzu olmaları, TABİR şartının sadece rüyalara
has olmadığını farkettirmekte!.. Diyeceğimiz o ki, galiba her şekil hayalle,
her mânâlandırma ise tâbirle alâkalı!.. Mutlak Varlık, ötelerin ötesinde... O
sandığımız her şey O`na perde... "Mutlak tevhid mümkün değildir"
hakikatinin ışığında, biz yokluğa bulanmış âciz ve izafî varlıkların haddine mi
düşmüş mutlak müşahede?..
"Gerçek"
hayatta müşahede edilenlerle beraber, televizyonda gördüklerimiz de; ister
"gerçek" hadiselerin canlı veya banttan nakli sözkonusu olsun,
isterse kurgu ve fantezi plânında hadiseler dramatize edilerek
"kurgu" gerçeğe büründürülsün, "rüyada görülenlere benzer" hayalî
varlıklarla karşı karşıya bulunduğumuzu ve bunların tâbir edilmeyi beklediğini
fısıldayan bir rüya âlemine ait!..
Günümüz
insanının en büyük felaketi ise; gerek "gerçek" hayatta karşılaştıklarının,
gerekse başta TV olmak üzere, sayısız sahnede sergilenerek maruz bırakıldığı
sonsuz veri sağanağı altında figüran rolüyle katılıp yaşaması istenen rüya
âlemlerinin, dünya -veya hülyâ- tablolarının tabirini hakikatince yapamaması;
toplumlara, kitle iletişim araçlarına hâkim olanların çıkarlarına ters düşmemesi
için buna izin verilmemesi ve eline SAHTE TABİRNAMELER tutuşturulması vakıasıdır
sanırız. Tâbir, olması gerektiği biçimde yapılamayınca, gördüğü ve gösterilen
rüyaları nefsinde yaşatan şaşkın insan, nasıl farketsin rüyalardaki riyayı, iki
yüzlülüğü, ardniyeti, mânâ kalpazanlığını ve olduğuyla göründüğü başka başka
"gösteriş" sahtekârlığını?.. Nasıl ayıklasın doğruları, yanlışlar
kumkumasından?..
Tâbirnamesini
Arayan Rüya
Şimdi,
gazetenin birinde yayınlanmış bir köşe yazısında dikkatimizi çeken şu paragrafı
birlikte okuyalım:
"Graham Greene,
ölmeden önce, yıllardır, kırk yıldır beraber yaşadığı Yvonne Cloetta`ya
bir dosya teslim eder. «Kendime ait bir dünya» adını verdiği ve yirmi beş yıl
boyunca gördüğü düşleri kayıt ettiği bir kitaptır bu. Bayan Cloetta`ya
dosyayı verdikten ve yayımlanmasını istedikten birkaç gün sonra ölür Graham
Greene. Kitap 1992`de yayımlanır. Enfes bir düş kitabıdır bu. Hususî ve şahsî
olanı, gizli ve ferdî olanı, düşlerin ve yazının gücüyle âlemşümûl olanla buluşturur
Greene."
Ünlü
film yönetmeni Buñuel`in "Son Nefesim" adlı kitabında yeralan şu
sözleri ne kadar çarpıcı:
"Yirmi yıl ömrün kaldı ne
istersin diye sorsalar, günde iki saat çalışıp yirmi iki saat düş görmeyi
seçerdim. Sonradan hatırlayacağım düşler. Düşleri karabasan hâlinde bile
severim, zaten çoğu zaman karabasandır gördüklerim. (...) Uyurken akıl kendini
dış dünyadan korur; gürültüye, kokulara, ışığa o kadar duyarlı değilizdir
uyurken."
Gereğince
tâbir ve tevil edemesek dahi, niçin böylesine severiz rüyalarımızı; esrar ve
cazibeleri nereden gelir onların?.. Bunun başlıca sebeplerinden biri, belli ki
rüyalarımızın tamamen kendimize ait bulunuşu, onlarda olanca sırrîliği ve
hürriyet edâsıyla kendimize ait bir dünyayı farkedişimiz olmakta... Fakat
gözümüz açıkken görüp yaşadıklarımız; bedenimiz ve aklımızın, esarete gelmez
ruhumuzu dünya karanlıklarına ve sınırlılığa prangalama uğraşını farkettirir;
bizim dışımızda, maddesi ve insanlarıyla dünyanın da bu esareti pekiştirici bir
baskı ve dayatma içinde bulunduğunu ihtar eder bize. Dünya hayatında ve TV gibi
sahte dünyalarda dayatılan ve takdim edilenlere duyduğumuz -şu veya bu derece-
itimatsızlığımız da bundan!.. Gerçekte problemin özü, gündüz veya gece düşü
farketmez, kendimiz olan mânâ aslına nisbetle tâbiri ve mânâmızın zaferini
taçlandıran tevili -kelime anlamı itibarıyla, "ilk"e nisbet
edebilmeyi bir nevî- başaramayışta yatan hazımsızlık ıstırabında yatıyor. Ruhî
muvazeneyi temin edemeyiş!.. Uyurken, akışına kendimizi koyverdiğimiz hayaller,
uyanıkken anlaşılmayı ve tâbiri dayatıyor. Aman vermiyor akıl!..
İnsanlığın uykuda oluşu ve ölünce
uyanacağına dair Peygamber kelâmıyla, dünya hayatında görülenlerin de gece
rüyada görülenler gibi tâbire muhtaç oluşuna temas eden ölçüler malûm... Gecesi
ve gündüzüyle insanlığın olanca rüyasının tâbir, tefsir ve tevil ölçülerinin
hakikati İslâm`da; ve âlemde her türlü belirişin -kelâmın- izâfe edileceği
hakikat, Gaye İnsan-Ufuk Peygamber`de tecellî eden "Fert Hakikati"!..
Tevilin kelime mânâsı "ilk`e nisbet etmek ve aslına döndürmek"se şayet,
şurası da açık ki; âlemler, "kelâm ve mânâ toplayıcılığı" vasfıyla
"âlemlere rahmet" olarak gönderilen o mübarek insan için yaratıldı!..
Âlemlerin, âyet, alem, sembol oluşu
ve her dem tâbir, tefsir ve tevil edilmeyi bekleyişi!..
Ve... Bir tâbirnâmedir Tilki Günlüğü!..
Rüyalarımız, yatağımızda pasif
biçimde uzanıp uyurken bizlere esrarlı penceresini açan bir âlemden müşahede
ettiğimiz görüntüler ki, bizzat oynadığımız yahut şâhit olduğumuz bir tiyatro
oyununu andırır. Şuurumuzu teslim alan bu görüntülerin tiyatrodan farkı, bunun
bir "oyun" olduğunu bilmeyip rolümüzü tüm benliğimizle yaşamamız mı
acaba?.. Gündüz dalıp gittiğimiz hülyâlarda da, şuurumuzu belli belirsiz teslim
alan bir görüntüler serîsi sözkonusu sanki...
"Rüya fabrikası",
"hayal makinesi" benzeri ünvanlar yakıştırılan televizyonda görülen
herşey; bir tiyatro oyunundaki -drama- zaman, mekan, karakterler, dekor,
ses, müzik, ışık gibi unsurların dramatik akış içinde "sahnelenmesi"
tesbitine eş, açıkça "kurgulanır" ve "sahnelenir"!..
Televizyonda sahnelenen hadise, varlık veya şahıs, istediği kadar
"gerçek" hayattan alınmış olsun, netice daima dramatik bir ifâde
biçiminin kesiksizmişcesine akışına dayanır. Basit bir tarifle, "hayatın
taklitle yeniden üretimi" şeklinde nitelenen dramanın TV`deki tezahürleri;
pasif halde önüne oturttuğu izleyicisini teslim almayı hedefleyerek,
"beyaz cam" sahnesinde arz-ı endâm eden, "kurguya bürünmüş
gerçek" ve "gerçeğe bürünmüş kurgu"nun CANLANDIRDIĞI aktörler,
dekor ve aksiyon olmakta ki, etkisi yönünden başlıca özelliği,
farkettirmeksizin BUYURUCULUĞU ve izleyicisinin hissiyatına sinişi!.. Bu bahse
tekrar döneceğimizi uyararak; gerçek, hayal ve "oyun" çevresinde
birkaç çizgi vermeye çalışalım.
"Farzedilen Oyun", Dile
Gelen Hayat
Zamanın "hâl" buudunda
hasselerimizle idrak ettiğimiz ve "katılımcı" yahut "müşâhit"
rolüyle yaşadığımız hadiseler; tekrarlanamaz, geriye alınamaz ve
"bilinemezden devşirilen" bilgi mevzuu olarak önceden
"aynen" öngörülemez bir mahiyet arzeder. Varoluş sürecinde bilgilenme
maceramızı, ânlık şimşek pırıltılarının yakalanamaz hızı seyrinde yaşar ve akarız.
Şuurumuz, hadiseyi kuşatıp kavramak üzere zamanı durduruyormuşcasına bir aklî
operasyonla akıştan koparken, ruhumuz kesintisiz sıçrayışıyla yepyeni bir
hadisenin faili durumuna gelir.
Yaşananı dile getirmekse,
hadisenin ânlık gerçeğinin gölgesi ve tezahürü bir "hayal" vasfına
bürünür. Aynı zamanda
ifâde olan hayal, yaşananı bir temsil-misâllendiriş ve farzediş değil midir?
Farzediş veya "gibi yapmak" ise, sanki oyun!.. Sezgiyle ifâdenin aynılaşması
bir yana; böylece hem sezilen ifâde edilir, hem de mevzuun kendine has ifâde
araçları, işaret sistemi, semboller dünyası, velhasıl DİL vasıtasıyla muhataba
sezdirilir.
Müessirin ifâdesi "eser",
bu gözle "farzedilen oyun" nitelemesine sirayet ettiği gibi; muhtevanın
ifâdesi form, şekil, biçim, sûret, imaj, tasvir, temsil benzeri kavramlar da
yerinde aynı hizaya girer. "Farzedilen oyun", "temsil" ve
tiyatro oyunu -drama- ilgisinin, sinema gibi dramatik bir ifâde ve
enformasyon aracı olan televizyonun mahiyet ve fonksiyonuna ışık tuttuğunun altını
çizerek, İBDA Mimarı`nın mevzuumuza ilişkin tesbitlerine dikkat çekelim:
"Bedî: «Aktör» derken,
nereye geldik... Ama hep mevzuun içindeyiz... Tiyatro nedir?
Şair: Büyük Doğu
Mimarı`nın dediği gibi, ön tarafı bir perdeyle açılır-kapanır bir «mik`ab-küp»
içinde hayatı yakalamak... Kapana kıstırır gibi... Tiyatro budur!.. Aslında
zamandan başka birşey olmayan hayatı, hangi mekân içinde akarsa aksın, onu
bellibaşlı anlariyle üstüne böyle bir «mik`ab-ağ» atarak tutabiliriz!..
Bedî: Bakın şimdi aklıma ne geldi...
Çocukların, hayal gücüyle, bir sandalyeye ters oturup kendilerini at veya
otomobil üzerinde farzederek macera yaşamaları gibi, bir film setindeki
hadiseler tertibinde de böyle çocukça birşey var... Oyun gibi... Konuşmalarımız
boyunca görünecek olan bu eserin de bir «farzedilen oyun» tarafı var... Değil
mi?
Şair: Haklısınız!.. Tiyatro misâli
üzerinden devam edebiliriz!.
Bedî: Büyük Doğu
Mimarı ekliyor: Zaten her hadisenin üstünde, ressamın kurşun
kalemiyle çizip sonradan sildiği bölüm çizgileri gibi, böyle görünmez mik`ab
vardır... Onu görünür hâle getirmek, içindeki hadiseyi tutmaktır... Kemmiyet
sürüsünden çıkarmak, silinmekten kurtarmak, süzmek, özleştirmek... İşte
tiyatro, her vakit farkında olmadan giydirildiğimiz şeffaf mik`ab`ın bütün
hayata külâh gibi geçmiş ve içtimâî müessese halinde billurlaşmış tâ kendisi...
O, içinde hayatı öğüttüğü, ön tarafı açılır kapanır mik`abın esrarlı dört köşesiyle,
açıkta, göz planında... RÜYA MADDEYE AKTARILMIŞCASINA!.."(3)
Tiyatro, sinema ve televizyon gibi
dramatik ifade araçlarında da tecelli ve sirayet zemini bulacak dünya görüşümüzün,
bu imkâna verdiği değeri Büyük Doğu Mimarı`ndan gösteren İBDA Mimarı`nın
altını çizdiği bir bölümü biz de aşağıya alıyoruz:
"Tiyatro... Tekerlek, nasıl,
bitmeyen mesafeler üzerinde sonsuz bir dönüşse, tiyatro da, durmayan zamanın
mik`ab biçimi bir kavanoz içinde bütün madde ve hareket kadrosiyle dondurulması...
İster derinliğine doğru insan, ister bu insanla beraber sığlığına doğru cemiyet
davasında, gayeli ve gayesiz, fakat kelime ve hareketlerin mimarı her sanatkâra
imparatorluk tacı tiyatrodadır. Hele yeni insanla beraber cemiyet yoğurucusu,
fikirci ve aksiyoncu sanatkâr, o pınardan başka hiçbir kaynakta susuzluğunu
gideremez... Tez`in lâf olmaktan çıkıp büyü olduğu yer, işte o esrarlı dört köşe..."(4)
TV Dramatizmi Niçin Çarpar?
"Drama"nın, "bir
sosyal mühendislik aracı, hayatı değiştiren güçlü bir öğretici" olarak
kullanımını savunur Bertolt Brecht. Ne yazık ki, bu araç, bugüne kadar
hemen daima, eşkiyanın elinde, dürüstlere ışık sızdırmaz bir madde ve mânâ
hapishânesi inşâ etme gayesinin dört dörtlük manipülasyon aracı olarak kullanıldı.
Bugünün insanlık mayası dejenere edilmiş yığınları, belli ölçüde, zehirli ve
rengârenk bir yılan dehşetengizliğiyle, büyülediği izleyicilerini sokan
TV`lerin salgıladığı zehrin mahsülü sayılabilir, bir diğer faktör olarak. Şu
bile iddia edilebiliyor ki, nüfûz ve dönüştürme gücü bakımından televizyon,
kimi şaşaalı siyasî devrimlerden daha çok sarsmıştır insanlığı... Hatta,
sözkonusu devrimlere yolaçan ve onları yaşatan ideoljilerin-psikolojilerin hiç
de öngöremediği bir tarzda. Yine Neil Postman`dan takib edelim:
"Bugüne kadar öğrendiğimiz
bütün bilgiler bizi, kapıları üstümüze kapandığı zaman bir hapishaneyi tanımaya
ve ona karşı direnmeye göre ayarlamıştır. Sözgelimi Saharov`ların, Timmerman`ların
ve Walesa`ların seslerine kayıtsız kalmamız düşünülemez bile. Milton,
Bacon, Voltaire, Goethe ve Jefferson`un desteğiyle
böylesi problemler karşısında silaha sarılırız. Peki ama, ya duyabileceğimiz
hiçbir acı çığlığı yoksa? Bir eğlenceler denizine karşı kim silaha sarılmaya
kalkışır? Ciddi konuşmalar kıkır kıkır gülmeler arasında kaynayıp gidiyorsa
kime, ne zaman ve hangi ses tonuyla şikâyette bulunabiliriz? Bir kültürün
kahkahadan boğulmasının panzehiri nedir?
Korkarım felsefecilerimiz bize bu
konuda yol gösteremezler. Onlar, genellikle, insanın tabiatındaki en kötü eğilimleri
ortaya koyan ve şuurlu biçimde formüle edilmiş ideolojilere karşı uyarıda
bulunmayı alışkanlık edinmişlerdir. Oysa Amerika`da yaşanan, açıkça ifade
edilmiş bir ideolojinin uzantısı değildir. Onun gelişi ne «Kavgam»da ne de
«Komünist Manifesto»da bildirilmiştir. Bugün yaşananlar, içtimaî konuşma tarzımızdaki
dramatik bir değişikliğin önceden planlanmamış bir neticesidir."
Gazete, kitap, radyo ve diğer yazılı-sözlü
iletişim vasıtalarının, bir bölümüyle sanki "Patagonya"dan haber ve
rivayetler aktarıyormuşcasına cansız, yarı-canlı, bizi yakından
ilgilendirmeyecek kadar uzak ve uzakta, kör, topal ve sönük enformasyon
takdiminin yerini TV`ler aldığında; dünyayla beraber dünyanın sakinlerini ve
dünya görüşlerini algılayış ve kavrayış tarzları da, davranış biçimleriyle
içiçe, köklü bir değişime uğradı. Burada belirleyici faktör, her eve giren
TV`nin haber, belgesel, dizi, magazin vb. programlarıyla; başka yollarla ulaşılamayacak
aile mahremiyetlerinden, "seçkin"lerin özel hayat ve görüşlerinden,
kutuplardaki veya ekvatorun balta girmemiş ormanlarındaki hayattan, Çin`deki
deprem manzaralarından, Etiyopya`daki açlıktan, Güney Afrika`daki siyasî çalkantılardan,
Uzay Mekiği`ndeki astronotların günlük çalışma ve yaşayışlarından, Irak`taki
krizden, tarihî önemi haiz hadiselerin geçmişe ait belgesel görüntülerinden
sadece "haberdâr" etmesi değil; sahnelediği hadiselerin
"dramatik" sunuluşuyla, izleyicileri de, o hadiselerin sanki o zaman
ve mekânda yaşıyormuşcasına, becerdiğince "canlı" şâhidi kılıp, duygu
ve heyecanlarını ayaklandırabilmesi olmakta. Tabiî, BELLİ BİR YÖNDE!.. Fakat
maalesef, burada, düşünme ve tenkid ikinci plânda kalırken, heyecanları kamçılamak
üzere daldan dala atlayan görüntü bombardımanı, şaşkın ve muhakemesi zayıf bir
kitlenin de ebesi oldu.
"Empati" de denilen,
kendini muhatabının yerine koyup onun hissiyatıyla bütünleşebilme duygusu,
"dramatik" ifâde biçimlerine has en belirgin etkileşim neticesi
olarak görülebilir. Bu sayede, kâh bir trafik kazası geçiren yaralıların kıvranışları
karşısında yürekler burkulur; kâh bir hatibin hamâsî nutkuyla coşulur; kâh İsrail
askerlerine taş atan Filistinli gençlerin hıncı paylaşılır ve Yahudilerin açtığı
ateşten kurtulabilmelerinin stresi yaşanır; kâh mükellef bir ziyafet sofrası
önünde ağız salgılarımız faaliyete geçer; kâh güzel bir kız veya yakışıklı bir
delikanlı karşısında kâlb atışları hızlanır; kâh vızıldayan mermiler ve
patlayan bombalar ortasında sinirler gerilir; kâh tarihin derinliklerinde Romalı
gladyatörlere atılmayı kollayan aslanların kızgın nefesi ensemizde hissedilir;
kâh milyarlarca ışık yılı ötedeki galaksi yolculuklarının dipsiz uzay sarhoşluğuna
düşülür!.. Bu tarz sayısız etki bombardımanına gösterilen bitimsiz tepki
sürecinin capacanlı ve hissî mahiyeti, TV`nin dramatik takdiminin
"gerçek" hayatta karşılaştığımız vak`aları "canlandırması"ndan
olup, tepkilerimizin "gerçek" hayattakileri bu denli andırışı da,
benzer duyuş, düşünüş ve davranış sürecine uygunluk belirtmeye çalışmasından...
Yine de bugünün draması önemli zaaflarla malûl!..
Bilgilerimiz, aldığımız
enformasyon muhtevası; türlü mesaj taşıyıcı vasıtaların kendine ait dili (esas-usûl
ve kuralları) yoluyla, ancak bunların kendi ifâde araçlarının aktarımına
imkân vereceği duygu ve düşünce kapasitesiyle, yine kendine has hissî ve zihnî
süreçlerle bize ulaşır; böylelikle, "fert malûmu", görünüşe çıkacağı
tezahür zeminini, belli bir mevzuya hasrolarak bulur.
Ayrıca; aile, okul, iş, muhit ve
içtimaî müesseseler aracılığıyla alınan bilgiler, hayatın canlı karakterinin
izi ve etkisini taşır. Enformasyon vasıtalarının "dramatik" biçimleri
dışındakilerden alınan -söz temelli- bilgilerdeyse, genel itibariyle
tabiî hayattan ve akıştan bir kopuş, bir tecrid tavrı dikkat çekicidir.
Bunlara, "gerçek" hayatta gösterdiğimiz tepkileri pek vermeyiz ve
ihsaslarımızı, duygularımızı güçlü bir yoğunlukta uyarmazlar. Şüphesiz güçlü
bir biçimde uyarabilirler fakat, dramadaki -özellikle TV- süreklilik,
istisnâlar haricinde bunlarda gözlenmez. Sürekli bir heyecan, tutarlılığı ve doğruluğu
olan bir "devamlılık" anlamına gelmiyor tabiî.
Şiir, ancak şiir diliyle
verilebilecekleri; roman, roman diliyle verilebilecekleri; müzik, müzik diliyle
verilebilecekleri; resim, resim diliyle verilebilecekleri; ve benzeri araçlar,
kendi dilleriyle verilebilecekleri muhataba mâledebilirken; tiyatro, sinema ve
televizyon, "drama" diliyle verilebilecekleri izleyicilerine
mâlederler. Duygu ve düşünceleri ifâdede "temsil-misâllendiriş... gibi
yapmak... oyun..." tavrına bürünerek, teatral çerçevede
"dramatik" ifâde biçimlerine başvurduklarını söylüyorsak da;
tiyatronun seyirciyle "birebir-yüzyüze" iletişim kurma karakteri,
sinema ve TV`nin zâhiren "aktörsüz" bir oluşu -belgesel gibi-
canlandırabilme gücü ve bilhassa televizyonun her ikisine de benzemeyen vasıfları,
"dramatiklik" bahsinde gözönünde bulundurulması gereken ayrımlar...
Yanlış anlamalara meydan vermemek bakımından biraz daha açalım:
Tiyatro, sinema ve TV arasına, benzerlikleri
yanında, ifâ ettikleri "mesaj taşıyıcılığı rolü" ve yöneldikleri
teknik farklılıkları vurgulayıcı bir sınır çizgisi çekmemiz gerekir düşüncesindeyiz.
Her ne kadar, "hayatın taklitle yeniden üretimi" ve bir
"oyun" yahut "oyunculuk-aktörlük" çizgisinde müştereklikler
sözkonusu olsa dahi, sözgelişi tiyatroda daima karakterler etrafında, sınırlı
dekoruyla "küp şeklinde" sınırlandırılmış bir sahnede seyirciyle ânında
yüzyüze iletişim ve "canlandırma" temel özellikler iken; sinemada
oyunculu veya "oyuncusuz" bir aksiyon, sınırlı veya sınırsız mekân,
ortam ve canlı unsurlar zenginliği, sanat hüviyetini ve canlılığını seyirciyle
"yüzyüze" ilişkisine borçlu olmayan bir "perde" aracılığıyla
sunabilme ve mübalağaya mahkûm kalmayan bir "gerçek hayat" tabiîliği
gözlenebilmekte...
TV`ye gelince; meselâ bir canlı
yayında hem tiyatrodakine benzer bir yüzyüzelik ve ânındalık mümkün olabilir,
hem de sinemadakine benzer oyuncusuz ve sınırsız bir çekim atmosferi imkân
dahiline girer. Bugünkü hâliyle türlü bayağılık ve sunîliği bünyesinde barındıran
TV, başlıbaşına "saf" bir sanat dalı icrâsına namzetlik olmaktan uzak
görünürken, istikbâle ümitsiz de bakmıyoruz. Diğer yandan TV`nin; sinema filmi,
edebiyat, resim, müzik, heykel, mimarî gibi hakikî sanat dal ve alanlarının,
tabiî ortamlarından koparılmış solgun ve kokusuz çiçekler misâli teşhir edildiği
bir "buzluk" veya "katalog" niyetine kullanılageldiği de,
doğruluk payı yüksek bir tesbit... Drama tiyatroda, film sinemada, resim
sergilendiği yer veya müzede, müzik konser salonunda, heykel yine sergilendiği
yer veya müzede, mimarî inşa edildiği muhitte, edebî eserler de yazılı
metinlerde, hedefledikleri maksimum etki zeminine kavuşmaktadır herhalde...
Günümüz TV`si ise, çoğu ticarî kaygılarla ve sanat vicdanını kanatarak, ya
sanat dallarının sayısız saçmalıklarla veya gündelik programlarla içiçe uzlaşmaz
sentezciliğine, çorbacılığına soyunmakta, yahut en iyimser yaklaşımla
"buna şükür" diyebileceğimiz bir "buzluk" ve
"katalog" fonksiyonu görmekte...
Oynarken Öğrenme, Oynarken Öğretme
Amerika`da "reklâmcılığın
üniversitesi" olarak kabul edildiği bir gazete haberinde belirtilen bir şirketin
başkanı, 1994 yılının Haziran ayında Türkiye`de bir konferans verdi ve burada
serdettiği düşüncelerden bir kısmı, aynı gazete haberine göre şöyle:
"Reklâmcı öğretir, tüketici öğrenir.
Zihnî süreç aynıdır. Ne var ki, çarpıcılık örneğinde, tüketiciler öğrenmeye hazır
olmadıkları şeyleri öğreniyorlar. Bu da, reklâmcı açısından, sürecin aslında
nasıl işlediğini anlamayı daha önemli kılıyor. En iyi öğretmenlerimiz, öğrenmeyi
oyuna dönüştürenler değil miydi?"
Reklâmcı Burt Manning, "ne
olacağı umulanın etkinliğinin azaldığına" da dikkat çekiyor. Çarpıcılık...
Oyun... Umulanın etkisinin zayıflığı... Ama önce bir uyarımız var:
Sözünü ettiğimiz reklâmcının,
belki sadece "reklâmcılık" alanı için vurguladığı, ancak bizim
teatral, sinematografik ve televizüel anlatımda da etkinliğini dile getiriyor
olduğumuz "Çarpıcılık... Oyun... Umulanın etkisinin zayıflığı..."
özelliklerine dönüyoruz.
Hayatta herkese bir rol!.. Rol
kavramını ister ahlâkî, içtimaî, zümrevî, ailevî vazife ve gereklilikler kapsamında
değerlendirelim; isterse hayata, bizi çevreleyen muhite, ilişkide olduğumuz
insanlara ve karşılaştığımız hadiselere aldığımız "ben" tavrı niteliğiyle
diyalektik, diyalog, hitabet, kurgu ve oyun çerçevesinde ele alalım; herkes
inançlarının, fikirlerinin, ihtiraslarının, ilgilerinin, korkularının TEMSİLCİSİ-MİSÂLLENDİRİCİSİ
olarak, hayat oyunundaki ROLÜNÜ OYNUYOR.
Her insan iyilikleri ve
kötülükleriyle yalnızca kendi KARAKTERİNİ "temsil" eder... Tiyatroda
karakterlerin "canlandırılması"na da "temsil" denmekte...
"Temsil" derken, daha önce temas ettiğimiz hususları bu bahiste
zikredilenlerle de irtibatlandırıyoruz.
İBDA Mimarı`ndan:
"Aktör, temsil edendir, temsilcidir,
benzetendir, benzeyendir, «assimilatuar-eriten»dir..."(5)
Temsil, hem kendini ifâde, hem
etkileme, hem de iletişim ve enformasyon bâbında öğrenme, öğretme, "aşılama"
ve anlaşılma çevresinde mütalâa edilebilir. Öyleyse, dürüstçe yahut sahtekârca,
iyilik yahut kötülük gayesiyle, her insan diğerine karşı bir oyun sergilemekte,
oyun oynamakta!..
Mevzuu özelleştirirsek; tiyatro,
sinema ve özellikle TV aracılığıyla nasıl öğrenildiğini ve "aşılama"nın
gerçekleştirildiğini, oyundaki "canlılık"ve "canlandırma"
gücünden süzebiliriz sanırız.
Yine İBDA Mimarı`ndan:
"Şimdi de «aşılama» davası...
Psikolojinin üç büyüklerinden Profesör Jung anlatıyor:
- «Doğu Afrika`da bir süre çok
ilkel bir kabilede kaldım... Bana yardımcı olmaktan başka birşey düşünmeyen çok
iyi insanlardı. Birgün mektuplarımı göndermek için bir koşucuya ihtiyacım oldu;
kabile reisinin yanına giderek bana bir koşucu göndermesini istedim... Bir süre
sonra bir yerli gelip aranan koşucu olduğunu söyledi. Mektup paketini yerliye
uzatarak: «Bu mektupları, beyaz adamların bulunduğu şu
yere götür!» dedim... Koşucu cevap olarak bana kayıtsız ve boş bir gözle
bakmakla yetindi; ne dediğimi kesin anlamıştı ama, bu davete tepki
göstermiyordu.»
Jung, istediği şeyi birkaç kere
tekrarlamasına rağmen cevap alamaz ve yerlinin en yakın beyazların bulunduğu
Uganda tren istasyonuna kadar olan 120 km. yolu işine gelmediği için gitmek
istemediğini düşünür... Bu sırada yanına bir Somali`li zenci gelir ve mektup
paketini elinden alarak şöyle der:
- «Beceriksizce ve aptalca davranıyorsun;
sana bu işin nasıl yapıldığını göstereyim!»
Ardından eline bir kırbaç alıp,
ürkütücü bir tavırla yerlinin üzerine yürür:
- «İşte mektuplar!.. Sen koşucusun;
işte çomak!.. Al bunları!..»
Çomakta mektupların yerleştirileceği
bir oyuk bulunuyor; postacı çomağı... Somali`li zenci bir yandan çomakla postacının
kalçalarını dürtüyor, ona ve yedi ceddine sövüyor, bir yandan da «işte böyle koşman
gerekir!» diye bağırarak ne yapması gerektiğini dans edercesine ona
gösteriyor... Profesör Jung:
- «Yerli yavaş yavaş uyandı,
gözleri parıldadı ve yüzündeki koca bir gülümseme anladığını gösterdi...
Yerinden top mermisi gibi fırladı ve istasyona kadar 120 kilometrelik yolu bir
solukta geçti. Ne olup bitmişti?.. İlkel, isteme kabiliyetinden (irade)
yoksundur; önce güçlerinin bir araya toplanması gerekir... Adamımızın postacı
görevinin şuuruna varması gerekiyordu; işte yapılan gösterinin sebebi ve
gerekliliği buydu, içinde onu postacı kılan bir ruh durumu uyanmıştı... Bu tam
bir AŞILAMA örneğidir.»
Yorumu içinde olan bu hadiseyi
tekrardan mânâlandırmaya lüzum yok... Eklemeye değer tek husus, yollarda «Aa!
Postacı!..» diye tanınan ilkel zencinin, zevkten dört köşe giderken, AŞILAMA
tekniğinin gücüyle «otomobil-zatiyle hareketli» hale gelerek gidişini
bilmemesidir..."(6)
Dilerseniz bu misâli; İBDA`nın
yeniden iletişim dilinin tezahürlerinin, "kurucusu"nun ve muhataplarının
-bu dile uygun- ifâde ve aksiyonlarının, üzerinde yaşadığımız toplumu
nasıl "aşıladığı" hususuna da gönül rahatlığıyla tatbik
edebilirsiniz.
İnsana Oynanan Oyun
Reklâm... Tüketici kitlesinde mala
veya hizmete talep doğurucu "arz" cilâsı... Öyle bir cilâ ki bu;
"satılık" malın-hizmetin vasıflarını takdimden ziyade, onu satın
alması istenenlerin "psikolojik" vasıflarını kullanarak atar ağını.
Özel TV şirketleri de, ticarî yapılarından dolayı, gösterdikleri programların
reklâmını yaparken veya program muhtevasını teşkil ederken, hakikat kaygısı
yerine malî verimliliği esas alırlar. Aynı mantığı takiben; kârlılık getirici
prestijinden ötürü, hakikat kaygısı çekermiş "gibi" yaparlar. Ve
tabiî, bilgilendirir "gibi" yaparlar. Neil Postman, TV tarzı
enformasyonu, "dezenformasyon" kavramıyla şöyle irtibatlandırıyor:
"Anketörlerin de yansıttığı
gibi, (halkın düşüncelerinin) haftadan haftaya değişmelerine bakarsak, bunlara
düşüncelerden ziyade duygular demek herhalde daha doğru olur. Burada yaşanan
süreç, televizyonun, esasen dezenformasyon denebilecek bir enformasyon türü oluşturarak
«bilgilenme» nin anlamında değişiklik yapmasıdır. Ben bu kelimeyi hemen hemen
tam da CIA yahut KGB casuslarının kullandıkları anlamıyla alıyorum.
Dezenformasyon yanlış enformasyon demek değildir. Dezenformasyon, yanıltıcı
(yersiz, ilgisiz, parçalı veya sathî) enformasyon, yani insanda bir şey hakkında
bilgi sahibi olma ilüzyonu doğuran, oysa aslında insanı bilgilenmekten uzaklaştıran
enformasyon demektir."
Yazılı-basılı kültürün nisbeten
oturmuş muhakeme ve tenkid kabiliyeti yanında, "ce-ee!" yaparcasına ışık
hızıyla gelip geçen görüntülerin düşünmeye ve tahlile fırsat bırakmayan deveranı;
dikkatin kaybolmaması adına buna ölçüsüz bir haz ve eğlence kışkırtıcılığı da
eklenince, gencinden yaşlısına apışmış, muhakemesizleştirilmiş bir toplum
dokusunun örülmesine en tesirli bir diğer basamak teşkil etmiştir.
Burada, görüntülerle "konuşan"
TV`nin "vasıta" olarak kabahati değil, o vasıtaya uygun "konuşma"
dilinin ve muhtevasının, aynı şekilde o vasıta karşısındaki insanların tenkid
kabiliyetlerinin de geliştirilemediği ve yeni duruma uygun noktada
mevkîlendirilemediği hakikati sözkonusu olmakta.
Çözüm, ne TV`yi yasaklamak ne de
seyretmemek; çünkü belki de en dikkate değer tehdit, biz seyretmesek bile, onu
seyredenlerin yönlendirdiği bir toplum yapısına dayanıyor oluşumuzda gizli.
Gereken, bir kültür inkılâbı ve bu inkılâbın TV`si!.. Ve demek ki, onu,
"mutlaka kâr etmek için" her türlü hakikate kıyan bir
"dejeneratör" olmaktan kurtarıcı bir devlet murakabesi ve himaye
politikası zaruri. Sosyal ve kültürel sıhhat, üç-beş TV patronunun "kese
doldurma" ihtirasına ve toplumun en düşük anlayış katmanlarının -mümkün-
nefsanî haz taleplerine emanet edilemeyecek derecede ciddi bir vakıadır.
Günümüzün TV kanalları "hayır
kurumları" olmadıkları için; işletme giderlerinin, telif haklarının ve
özellikle gelişmiş enformasyon teknolojisinin son derece ağır malî bedeli karşılanmak
zorundadır. Çeşitli ülkelerde bu giderler, ya devlet sübvansiyonuyla, ya
bandrol ücretiyle, ya özel fon kesintileriyle, ya reklâm geliriyle, yahut
bunların muhtelif kombinezonlarıyla telafi edilmeye ve tabiî ki kâra geçmeye
çalışılmaktadır. Yine de, en çok rastlanan ve temel gelir kalemi, reklâmlar!..
Mâliyetler yükseldikçe, devlet sübvansiyonu ve fonlar giderek kısılıyor çünkü.
Firma; malının tanıtımının
olabildiğince geniş bir tüketici kitlesine ulaşmasını temin edecek derecede
"popüler", yani daha çok izlenen programlara, yüksek bedel ödeyerek
reklâm vermeyi göze alabildiğine göre; TV kanalları da, çocukların bile kolayca
ilgi ve intibakını sağlayacak, halkın en alelâde unsurlarının zihin seviyesini
dahi aşmayacak vasatta bir yayın-enformasyon kalitesi(!)ni hedef kabul etmek
durumunda kalırlar. Hatta, seviyeyi korkunç mikyasta düşürücü müptezelliklere
tevessül ederler. Vahşi kapitalizm piyasasında başka türlü rekabet etme şansı
bulunur mu; meçhul!.. Amerika`da bu algılayış ve anlayış seviyesinin, 12 yaşındaki
bir çocuğun ilgi ve kavrayış kapasitesinde olduğu söylenmekte. Türkiye adı
verilen cinnet panayırındaki "seviye"yi de artık siz tesbit ediverin.
Kitleyi fikir-sanat kalitesiyle
"dönüştürecek" bir nebze aristokratik, ama entelektüel ve kapsamlı
programlar yerine, göz ve kulakları veri bombardımanına tutucu "çarpıcı"(!)lıkta
bir gürültü, patırtı, vurdu-kırdı cümbüşü kopartılır ve en bayağı hazları kışkırtıcı,
orta malı hayatları allayıp pullayıcı tuhaflıklar, gözbağcılık ve hokkabazlıklar,
"değerli"(!) izleyicilere "saygıyla"(!) takdim edilir.
En derin anlam ve kapsamıyla hayatı
kucaklamak ve gayesini aksettirmektense, hayatları ve zamanları çalınan
insanlar teknoloji ve ekonominin çarklarına peşkeş çekilirken, bir taraftan
emeklerinin bedeli ceplerinden alınır, diğer taraftan en insanî yönleri
dejenere edilir.
Hayatın "canlı"lığı, her
ân mantık bağlarını koparıcı bir hızla seyrettiğinden, umulmadık hadiseler,
sürprizler izleyicilerden büyük ilgi ve dikkat toplarken, umulan ve alışılan
"mutlu" veya "trajik" sonlar kayıtsızlık uyandırır. Bu
gerçek, kaba kitle kültürünün devr-i dâim makinesi TV`lerde menfî tarafından,
sadece gözboyama ve şov köpürtüleriyle tatmin(!) edilmeye çalışılır.
Müsbet yönde "çarpıcılık";
sanatın, "katharsis", sarsılma, ihtiraslardan ve düşük hislerden arınma,
yeni bir âhenk duygusuna sıçrama, ölümsüzlük karşısında ölüm çelişkisinin
"dramatik" uyumunu can evinden vurularak yakalama tarzında gözlenen
etkisinde yatar bir bakıma.
Müsbet yönde "umulanın
etkisinin azaldığı" gerçeğine tavır, "küllî âhenk" duygusunun bağrında
taşıdığı, beklenmedik sürpriz, ümit ve tehlikelerle dolu bir dünyanın;
muayyeniyetçi (= determinist) izahları ve kuru mantığı geride bırakan "şiir"inde
yatar bir bakıma.
Nerede böylesi yüksek bir sanat
seviyesinin ve "şiir idrakı"nın tezahürü, zengin ve derin programlar?
Hani böylesi bir çarpıcılık, ulvî bir "oyun-temsil"?.. Artık, fikir
ve sanat kalitesi düştükçe, programlar daha popüler oluyor; bu popülerlik devam
ettikçe reklâm veren şirketler ve "pazarlamacı" kanallar ihyâ oluyor.
Ve toplumlar, önüne geçilemez bir "vur patlasın çal oynasın"
hengâmesiyle çürüyor, kokuşuyor. Fikir dinamikleri körelmiş, sanat önsezileri
törpülenmiş toplumlar yenileşemiyor!.. Hakikat bağını yitirip,
"yalan"a esir düşüyor insanlık. "Yalanı ortaya çıkaran bir
vasıtaya sahib olmayan bir topluluk özgürleşemez!" diyor ya Neil
Postman...
Bahsi burada, bu kadarıyla -şimdilik-
bırakıp, daha önce de sözünü ettiğimiz "hayatta gerçek" ve
"sanatta gerçek" ayrımından, "TV`de gerçek" problemine
yaklaşmak istiyoruz.
Hayatta, Sanatta ve Haberde
"Gerçek"
Hayatta gerçek... Tek ânda yaşanır
ve üzerine abanılıp kuşatılamaz bir seyirde başka bir hâle dönüşür; ve olan
biten hadise, tekrarlanamaz ve geriye alınamaz. Oysa tam da böyle değil. Hafıza
ve hayalde geriye dönülür, hadisenin duygu etkisi tekrarlanır. Yaşadığımız her
ânın gerçekliği, belli veya belirsiz tecrübe ve intibâ çizgileriyle benliğimizde
bir yerlerde kaydolur ve yine, uygun hissî ve fikrî uyarıcılarla, tedailerle
geçmişe dönülür çünkü. Her ne kadar, yaşananın tıpatıp aynı olmasa da!..
Sanatta gerçek... Geçip giden
realitenin, bizden ayrılmayan mânâsını, yeni ifâde araçlarında, yepyeni bir
gerçeklik halinde ifâde-takdim... Hayal aynasında, ama gerçek!...
Hayatı sinematografik araçlarda
takdimde, sahnelenen hadiseyi sanki gerçekten gözlemliyormuşcasına bir
"otantiklik", o ânın ruhî ve maddî atmosferine sadakat öne çıkarken;
hayatın tiyatrodaki "sembolik" tasvirinde ve karakterlerin canlandırılmasında
ise bir seçicilik-seçkincilik, çok anlamlılık, fikrî örgü ve bir dereceye kadar
mübalağa dikkati çeker. Her film ve her oyun, hakikî bir sanat eseri olmak kaydıyla,
kendi estetik kanunlarının ve malzemeyi yoğuran üslûbun hakimiyeti, şahsîliği
altında şekillenir.
TV`de ise, tiyatrodaki çok anlamlılık,
sembolizm ve rolünü ön plâna çıkarmayla beraber, sinematografik bir tabiîlik ve
gözlem de; resim, müzik ve edebiyat gibi diğer sanatların keyfî biçimde
harmanlanması gayretlerine türlü bayağılıklar bulanarak ekrana getirilir. Bu
çorbadan, ortalama izleyici belki sayısız harika, eğlence, çarpıcılık ve
orijinallik çıkarabilir ama, iddialı bir tesbit sayılır mı bilemeyiz, -bugün
için- sanat asla!.. Besbelli, TV de kitleleleri dönüştürücü bir etki
sahibidir. Ama?!..
Karakter pazarlama ve sembolizmin
TV ekranında belirttiği ehemmiyet dikkat çekici boyutta. Bu vesileyle "TV/Beyaz
Camın Arkası"(7) isimli kitabın yazarı Martin Esslin`in; TV`de
etkin bulunan dramatik ifâdede, nesne ve şahısların tabiî hayattaki mevkiinden
farklılaşan anlamlarına dair iki örneği var.
İlki, Marcel Duchamp... Bu
Fransız yenilikçi ressam, New York`taki bir sanat sergisine bir
"klozet" koymuştur. Sahnede, çerçeve içinde veya kaide üzerindeki bir
nesnenin "seyredilme ve anlamlandırılmayı bekleyen" hâli, onun tabiî
mevkiindeki anlamını değiştirir ve estetik, sembolik veya dramatik bir anlam
gündeme gelir. Sahte -psödo- estetik de olsa, sanat eserinin bir kısım
hususiyetini kazanır. Hakiki bir sanat aksiyonundaysa, zaten eserin bütünlüğü
ve âhengi içinde, sözkonusu unsur, hariçteki rolüne şu veya bu derece yabancılaşır.
Bu minvâlde ikinci örnek, sahnede
yürüyen bir kedi... Sahneye bir kedi çıksa, kendiliğinden bir oyuncu hâline
gelir ve belirttiği rolü gereğince, izleyici tarafından kahkaha veya alkış alır.
Cansız nesne ve bir hayvan böyle;
ya oyuncu?
Oyuncu, hem kendisidir, hem de başkasını
"temsil"deki oyunculuk gücüyle takdir toplar. İBDA Mimarı`ndan
verdiğimiz aktör tarifine dikkat!..
Dramatik tavır kuşanma ve karakter
pazarlamanın TV sahnesinde en az yeraldığı programlardan birinin de
"haberler" olduğu zannedilebilir. Öyle ya, hadiseler belli, şahıslar
ve haber spikeri de kendi kimliğiyle meydanda, yani gerçek... Oysa yine de,
haberlerdeki her hadise, bir dereceye kadar sahnelenir. Spikerin sunuşu bir
tarafa, hadisenin kendisi nadiren canlı bile verilse; kameralar, umulan veya
"programlanmış" bir dramatik unsur yakalayabilmek için plânlı biçimde
yerleştirilir, dekor ve arka plân belli unsurların göze batıcılığıyla tesbit
edilir, ışık ve gölge kontrastları belli bir psikolojik atmosfer oluşturmak
üzere ayarlanır, sorulacak sorular ve alınması tasarlanan cevaplar belirlenir;
ister siyasetçilerin konuşmaları, ister tanınmış bir şahsın basın toplantısı,
ister röportaj, ister diplomatik bir ziyaret ve isterse belgesel nitelikli bir
çekim olsun, hepsi belli bir mesajın izleyiciye sunulmasında bariz bir
mizansenlik dozu taşır. Makyajlar, yakın- uzak çekim atraksiyonları, kostümler,
kurgu kesimi, montaj, sunuş konuşmaları, reklâm spotları ve neticede yayına
konulma aşamasına getirilen haber, hemen her noktada yoğrulup, yeni bir
"dramatik anlam" kazanmış olarak izleyici önüne gelir.
Haber de, nihaî olarak, dramatik
bir gösterim kıvamına erer/erebilir ve video bandına alındığında
"tekrarlanabilir".
Diyebiliriz ki,
tekrarlanabilirlik, tiyatronun ve tüm temsil araçlarıyla dramatik muhtevanın
temel hususiyeti durumunda. "Gerçek" hadiseler bir kez olur, geriye
alınamaz ve tekrarlanamaz; fakat dramatik muhteva, "gerçek" bir
hadiseymiş gibi görünse de, tekrarlanabilir.
Oyunlar, aynı mizansen, kompozisyon
ve yorumla uzun bir zaman boyunca sahneye konulabilir veya hâlihazırdaki -klasik
piyeslerde olduğu üzere- bir metinden tekrar "canlandırılma" şansına
sahiptir. İsterse, şu veya bu yorum, dekor, mizansen, üslûp, usul ve çerçeve
farkı sözkonusu olsun... Meselâ "Hamlet", her çağda farklı
farklı algılanıp yorumlanabilir. Tarihî ve sosyal çevre, kültür vasatı, dil ve
dünya görüşündeki değişiklikler, yazıldığı zamanın atmosferiyle bir noktada
çelişebilir. Sözgelişi, Hamlet yazılırken varlığına inanılan hayaletler,
günümüzün maddeci ve şüpheci atmosferinde dramatik ve "allegorik" bir
motif mevkiinde değerlendirilebilir.
Okuma ve TV Dramatizmi
Bir yazılı edebiyat kolu olarak
roman veya piyes... İncelememizde görüşlerinden büyük ölçüde faydalandığımız "TV/Beyaz
Camın Arkası" kitabının yazarı Martin Esslin`e göre; romanda
tasvirlerin uzun, diyalogların kısa tutulmasına karşılık, piyeste tasvirlerin kısa,
diyalogların uzun tutulması, "okunan" bir edebî eser karşısında olduğumuz
gerçeğini değiştirmez. Oysa "dramatik" ifâde, "oynandığında"
sözkonusu!..
Okumada, "ilk teorik eşik"
nitelemesine mevzu sezgi, bedahet ve hissîlikle beraber, "aklîlik"
özellikle belirginleşir. Aklîlik deyince; kavram plânında "mücerret düşünce"nin,
mantıkî sebep-sonuç bağlarını örgüleştirici, anlam muhteviyatını objektif
düzeniyle müşahhaslaştırıcı, mevzuunu "duygusuz ve soğuk bir nesne"
halinde kurcalayıcı, akıştan koparak öncesi ve sonrasıyla irtibatlandırıcı ve
tedailer yolverdiğince dikkatin çok farklı alan ve yönlere kayarak "yoğunlaşmasına"
imkân verici sürecine, -istendiğinde bırakıldığı yerden devam edilmek üzere
"ara verme" alternatifiyle birlikte- OKUMA faaliyetinde şâhit
olunur. Aynı zamanda bu, bir bakıma yalnızlıkken; diğer yandan
"tenkid" imkânı sağlamasıyla, bir hürriyet edâsı belirtir... Okuyucu,
müfekkiresinin gücü nisbetinde hâkimdir sürece...
Okumaya bir misâl bâbında;
herhangi bir savaş sahnesi tasvir edilmiş olsun. Hadisenin seyir ânını vasıflandıran
ortamı, yani asker veya sivil kahramanların durum ve misyonlarını, yüz
ifâdelerini, içinde bulundukları çevre şartlarını, kendilerini etkileyen ve
ortamın psikolojik atmosferini bütünleyen sesleri ve tüm böylesi faktörlerle
içiçe, karakterlerin alınyazılarının kendilerini götüreceği noktayı, tek âna
teksif edilmiş bütün ve âhenkli -armonik- bir panorama halinde görüp
duyamadığımız için; tasvir, tahlil ve hikâye edişte geçen her kelime ve
cümleyi, tedailerle, geçmiş tecrübe ve verilerimize dayanarak teker teker
"zihnî imaj"lara dönüştürür; yani, tek ânın "tasvir" açılımlarını
kasden, çizgi takip edici bir zihnî faaliyetle ölçüp biçerek, parçaları
muhayyilemizde "kendimizce" yerli yerine oturturuz.
Sezgi ve bedahet, bütün edebî eser
boyunca, okunan kelimeler, cümleler, paragraflar, bölümler, kısımlar
neticesinde son noktaya varana dek, "gören gözün nuru" tâbirince
karanlıklara dalan ve delen bir "öncü" ışık rolü oynarken; kapsayıcı
duygu, massedilmiş -yedirilmiş- mesaj, fikir ve hepsi birden küllî
âhenk, nihaî etki ve kıvamına ancak okuyucu eseri bitirdiğinde ulaşır.
"Okuyucu, eserin ikinci
müellifidir"
hikmeti, iyi bir okuyucunun şiarı olmak durumunda ki, zaten her okuyucu kendi
kalitesi kadarıyla, okuduğu metnin yazar tarafından verilmek istenen duygu ve
mesaj muhtevasını hem hakiki müellifin gözünden "deşifre" etmeye çalışır,
hem de diğer taraftan, kendi gözüyle yeni bir tablo ortaya çıkarır. Yazarın
dünya görüşünün, dünya tablosunun kodlamalarıyla motiflendirilmiş metin; metnin
objektif muhtevası ayna misâli yerinde kalmasına rağmen, okuyucunun hisleri ve
zihnî operasyonlarıyla, kendini eserde "nasıl görüyorsa öyle" bir
görüntüye, yeni bir dünya tablosunun kodlarına tercüme edilmiş bir yansımaya
kavuşur. Kısacası, okunan eser, bir yandan deşifre edilir, diğer yandan
"yeniden" yazılır. Burada, İBDA Mimarı`nın dikkatimizi çektiği
bir hususu; eserin bir ayna olduğu ve kendisine bir maymun baktığında tabiatıyla
bir "havari" görüntüsü yansıtmayacağı gerçeğini hatırlatmanın yeri!..
Kitap okuduğumuzda
"etkin" olan başlıca hassemiz "göz"; vukûbulan hadiseye,
kahramanlara, çevreye, atmosfere dair hiçbir "gerçek" imaj
edinememekte, "sözün resmi ve mânânın nakşı" kelimelerle yetinerek,
bunları hissî ve zihnî faaliyetimizin tedailere açık uyarıcıları olarak değerlendirmekte.
Fakat şu da dikkate değer bir tesbittir ki, görme ve işitme, bilgilenme
sürecinde özellikle etkin iki hassemizdir. Müzikte etkin olan kulak, resimde
göz, heykeldeyse göz ve bir nebze dokunma iken; "drama"da hem göz hem
kulak -hatta tiyatroda dilersek "dokunma"-, "gerçek
hayatta olduğu gibi" etkin bir fonksiyon icrâ eder ve mevzuuna
"can" katar. Karakterler ve ortamın "canlandırılması",
böylece ideal imkân çerçevesini elde eder.
Yukarıda, yazılı metnin imkânlarıyla
bir savaş sahnesinin tasviri misâlini vermiş ve bu vesileyle
"yazarak" yahut "okuyarak" canlandırma üzerinde durmuştuk.
Aynı savaş sahnesinin bir tiyatro, film yahut TV programında dramatize edildiğini
varsayalım. Top, tüfek ve roket sesleri; infilâk eden bombalar ve etrafa saçılan
ateş-duman bulutları; hissiyatın doruğa ulaştığı noktada gergin yüz ve vücut ifâdeleri
takınmış karakterler; yaralı askerin yürek paralayıcı inlemesi, akan kanın
uyandırdığı dehşet ve acıma hissi, kendimizi savaş meydanındakilerin yerine
koymamıza müsaade "canlı" ve bütün panorama... Burada şuuraltımız -diyelim!-,
"gerçek" hayatta gösterdiği tepkilere yaklaşan bir his yoğunluğunu yaşayabilecek;
yine "şuuraltı", gerçek hayattaki gibi çok zengin tedailer
edinebilecek ve en önemlisi, göz ve kulaklarımız, gerçek hayattakine benzer
hareket akışını ve ses renklerini farkedebilecektir, bu yönden.
Bir dereceye kadar resim veya
heykelden alınan, hareketsiz, cansız denilebilecek imajlar; gazete ve
kitaplarda yeralan soluk fotoğraflar, bizde nasıl canlı hislerin doğmasını sağlayabilir!..
Sağlayamaz, demek istemiyoruz ve demiyoruz da; ancak, zehirden bile iksir çıkarabilen
sanatkârane bakışla, orkideyi işkembesine lâyık gören inek keyfiyeti arasındaki
zıtlığı mevzuumuz dışında tutarak, dramatik canlandırma ve sinematografik
ifâdenin kendini ispatlamış dinamizminin ve barındırdığı zengin imkânların altını
çiziyoruz. Dramatik canlandırma ve sinematografik ifâde deyince, hemen TV`yi
hatırlıyoruz. Öyleyse, farkı şöyle vurgulayalım: Fotoğraftaki yangınla, TV
"pencere"sinden seyrettiğimiz "komşu"daki yangının,
alevlerinin sıcaklığı sanki yüzümüzü yalıyormuşcasına, heyecan verici
"canlılık" farkı!.. Evet; dünya ve insanlığı komşumuz kılan TV!..
Dramatik veya sinematografik
ifâdede, başta zikrettiğimiz vasıflarıyla aklî faaliyet ve tenkid, okumayla
çelişik diyebileceğimiz tarzda ikinci plânda bulunur. TV karşısında,
"inanmamanın tatile uğraması" teşhisine haklılık kazandıracak
derecede kesiksiz bir hissîlik ve dikkat sergileyerek -dikkatin gevşemesi de
gerçek hayatta bulunan bir fenomen-, kendimizi seyrettiğimiz kahramanların
yerine veya karşısına, dostâne veya düşmanca yaklaşarak koyar ve onlarla
yanyana yaşarız. Zevk veya nefret hissimiz diri bir halde, kendimizi gerçek
hayatta karşılaştığımız tarzda, benimsediğimiz yahut benimsemediğimiz
muhataplar veya vak`alar karşısında buluruz. Bu durumda tabiî ki, iradî
kontrolümüzü hepten görüntülere terketmiş olmayız. Hassasiyetimiz ve
sezgilerimiz, damak tadına benzer hüviyetiyle, kendisini benliğimize dayatan
görüntüye müsbet veya menfî tepkisini koyar. Hatta program akışından koparak,
tenkidçi bir şuur ve mantığın, kavram plânında değerlendirici yorum ve düşüncelerini
sergilemekten de geri kalmayız sıklıkla. Yalnız, dediğimiz gibi, bu yaklaşımla,
okumanın kendine has tabiatı arasındaki bariz sınır çizgisi hemen hiçbir zaman
kalkmaz. O halde Martin Esslin`e hak verebiliriz: "Okumanın
tersine bir iletişim süreci" sanki!.. Şundan dolayı ki, drama veya
sinematografide ânlık veri, ânında sezilir; ve durmaksızın müteakip
enstantaneye adapte olucu bir akışla, sahnelenen hadisenin ânını yaşarız.
Seyrettiğimizi kendi görüşümüze göre tenkidimiz, tasvibimiz yahut reddimiz
bile, hissî bir nitelik taşır. TV akışı, aklîliğin inkıtâ ve statikliğini
beklemez çünkü.
Okumada "Melodik Âhenk",
Dramada "Âhenkli Melodi", TV`de "Dramatik Manipülasyon"
Okumanın, çizgi takip eden;
mücerret değerlendirmeyi öngören; ânlık bir hadisenin motiflerini sırayla
sunması yönünden, başından sonu çoğu kez farkedilemediği için
"melodik" diyebileceğimiz bir âhengi hedefleyen; böylece, iniş ve çıkışlarıyla
kıvrılan belli bir ritim ihtivâ eden bir faaliyet olduğunu söyleyebiliriz.
"Melodik" bir âhenk -armoni-...
Ritmin, hissiyat basınç ve kıvrılışının,
zaman duygusunun özellikle belirleyici olduğu drama ve sinematografide ise, ânlık
veri, imkânların elverdiği olanca motifiyle bir defada sunulur; dairevî,
"âhenkli" bir melodi yoğunluğu gözlenir; bu yönüyle, ses veya müzik
efektlerinden ayrı bir yerde, "müzik etkisi"ne dikkatleri toplar ve
okumadaki "melodik bir âhenk" teşhisimizin yerini, sanki,
"âhenkli bir melodi” nitelemesi alır.
Drama ve sinematografi, ki TV`de
her ikisi içiçedir; sayısız ve akla hayale gelmedik motifler, zengin tedailere
açık "bilgi kümeleri", "çok katmanlı" imajlar, izlenimler,
karakterler, şahıslar, hadiseler, vakıalar, görüşler, diyaloglar, ortamlar,
nesneler, imkânlar, hayaller, sesler, müzikler, idealler, temayüller,
ihtiraslar, heyecanlar, korkular, zevkler, zevksizlikler, güzellikler,
çirkinlikler, iyilikler, kötülükler, doğruluklar, yanlışlıklar vs. sunan; ufku
neredeyse sınırsız bir dil... Sonsuzluğa kıyasla, "sunulan" herşey sınırlıdır.
Fakat bu dille sunulan sınırlı motifler, belki her sanat gibi, üzerine sonsuzluğun
aksi-yansıması düşmüş "hayal aynaları" mesâbesinde. Zannımızca drama
ve sinematografinin seçkinliği, sonsuzluğun "görüntü"sünü ânında ve
capacanlı mahiyetiyle tattırmasında!..
TV dramatizmi ve TV`deki
sinematografi, izleyicisinin gözleri önüne serdiği sayısız "bilgi
kümesi"nin durmaksızın akışıyla, bunların çoğunun mantıkî düşünce plânında
"şuur eşiği"ne çıkmasına imkân tanımayıcı bir zenginlik belirtmesine
rağmen; benliğimizin bizden gizli yanını, istidatlarımızı, imkânlarımızı, -belli
veya belirsiz tecrübeler boyunca zenginleşen hafızamızı işaretle vasıflandırabilmemiz
mümkün- "ŞUURALTI"nı böylesine besleyiciliği ve etki-tepkiler
boyu değiştiriciliğiyle, bugünkü, karşısında zor durulur gücünü tasdik ettirdi.
Güçlü olmak, hizmet ettiği gaye ve
vesile olduğu faydaya nisbetle değerlenen yahut tasvip edilmeyen bir mahiyet
arzeder. Drama ve sinematografinin hangi gaye ve faydaya dönük yönlendirildiği;
manipüle, motive edildiği ve şu ânki çoğu örneği dikkate alırsak, istismar
edildiği bir yana, biz, "hayatta gerçek"ten, sanat olmaktan uzak
gözbağcılıkları da unutmayarak "sanatta gerçek"e, mevzuumuz gereği TV
dramatizmi ve TV`deki sinematografiye uzanan bir güzergâhta, dramatik ifâde ve
manipülasyonun işleyişine, bunun bir kısım örneklerine bakmaya çalıştık, çalışıyoruz.
Bazı noktalara önceki bahislerde de yer vermiş olmamıza nazaran, şimdi son
olarak dile getireceklerimiz bir bakıma devam niteliğinde. "Haber"
programlarındaki manipülasyon yöntemlerine dair zikrettiklerimiz, bu bahsin
canalıcı örneklerindendi.
TV`deki dramatizasyonun
misâllendirilmesine, gerçekle hayal arası "gerçeklik yelpazesi"nin,
güya sunuşta en gerçeğinden, yani "canlı yayın"dan ve gerçek
hadiselerin tam o ânda kamerayla tesbit edilerek, daha sonra TV`de yayınlanmasından
başlayalım.
Canlı yayının, bir dereceye kadar
nasıl bir "canlandırma" olduğu ve bunun tanziminde hangi tekniklere
başvurulduğunu ya biliriz ya bilmeyiz. Yalnız bilinmesi gereken, çoğu canlı yayında
kamera, ses, müzik, reji, sunuş, dekor, mizansen ve montaj atraksiyon ve
düzenlemelerinin, "yayın politikası" ve "yönetmen"
kontrolünde tâyin edici roller yüklendiği hususudur. Buna ek olarak, canlı yayında
verilen bir hadise veya gelişecek hadiselerden haberdar olunmaksızın yakalanan
bir çekim, tekrar edile edile dramatik bir nitelik kazanabilir. Başbakan olduğu
dönemde Turgut Özal`ın ANAP Kongresi`nde suikaste uğrayıp vurulmasının,
Sivas Kıyamı`nda Aziz Nesin`in kaldığı otelin yumrukları sıkılı müslümanlarca
yakılışının veya İsrail askerlerinin Filistinli bir gencin kollarını taşla kırmasının
görüntülerinin, çeşitli zamanlarda çeşitli vesilelerle yayınlanması neticesinde
bugün belirttiği dramatik anlam gibi...
Önceden plânlanan önemli bir
hadisenin canlı veya banttan çekimi ve yayınlanmasındaysa, yine kameraların en
dramatik, en etkileyici enstantaneleri yakalamak üzere pozisyonlarının önceden
belirlendiği bilinen bir gerçek. Sadece bununla yetinilmeyerek, hadisenin
olabildiğince dramatize edilmesi gayesiyle yapılan sunuş konuşmaları; hissî
yönü ağır basan yorumlar ve teknik bilgiler; ilgili veya ilgi çekici, ki bu sıradan
bir vatandaşa da ait olabilir, şahıslarla gerçekleştirilen röportajlar ve
enformatik malûmat bâbında başvurulan tarihî vurgu ve görüntüler de, dramatik
manipülasyon sürecinde daima kullanılagelmiştir. Böylelikle hadise bir yönden
kendi realitesiyle ilgi çekerken, öbür yönden aynı hadise "gösteri"
vasfına bürünerek, TV hakkında ifâde edilen "eğlence vasıtası" veya
"hayalî hikâye kaynağı" minvâlindeki tesbitleri daha en baştan doğrulama
yoluna gitmektedir.
Yeniden İletişim İçin,
"Okuma"yı İhyâ Yeniden
Buraya kadar temas ettiğimiz
meseleler, şüphesiz problemi her yönüyle kavrama ve kapsama iddiası taşımıyor.
Lâkin böylesi bir girişi bile birçok bakımdan, hayata bakış ve hayatı temsilde
çok önemli ve alışılmışa nazaran çok farklı yaklaşım ve çözümler getirilmesi
gereğini uyarmaya kâfi gelmiş sayabiliriz. Evet; hayatımızdaki "oyun"
karakteri bir hakikat olduğu gibi, sürekli oyuna getirildiğimiz-getirilmek
istendiğimiz de bir hakikat! Ve işte buna dikkat!..
Bahsi, "yeniden iletişimin
mecburi istikameti" olarak gördüğümüz "sahici okuma"ya,
"görüntülü -televizüel- medya" hengâmesinde indirilen darbeyi
teşhir ve deşifre eden bir fragmanla noktalıyoruz. Neil Postman,
eserinin "önsöz"ünde, iki "kâhin" romancı -George
Orwell ve Aldoux Huxley- vesilesiyle teşhir ve teşhir ediyor
bunu:
"Orwell kitapları
yasaklayacak olanlardan korkuyordu. Huxley`in korkusu ise kitapları
yasaklamaya gerek duyulmayacağı, çünkü artık kitap okumak isteyecek kimse
kalmayacağı şeklindeydi. Orwell bizi enformasyonsuz bırakacak
olanlardan, Huxley pasifliğe ve egoizme sürükleyecek kadar enformasyon
yağmuruna tutacak olanlardan korkuyordu. Orwell hakikatin bizden
gizlenmesinden, Huxley hakikatin umursamazlık denizinde boğulmasından
korkuyordu. Orwell tutsak bir kültür hâline gelmemizden, Huxley
duygu sömürüsüne dayanan içki âlemleri ve tek başına iple asılı bir tenis
topuyla oyalanmak gibi şeylerle ömür tüketen önemsiz bir kültüre dönüşmemizden
korkuyordu. Huxley`in «Brave New World Revisited»de belirttiği gibi,
tiranlığa karşı direnmek üzere daima tetikte bekleyen içtimaî özgürlükçüler ile
rasyonalistler, «insanın neredeyse sonsuz olan eğlenme açlığı»nı hesaba katamamışlardı.
Orwell, «1984»de insanların acı çekerek denetlendiğine dikkat çekerken;
«Brave New World» da insanlar hazza boğularak denetlenmektedirler. Kısacası Orwell
bizi nefret ettiğimiz şeylerin mahvetmesinden korkarken, Huxley bizi
sevdiğimiz şeylerin mahvedeceğinden korkuyordu.
Bu kitap, Orwell`in değil, Huxley`in
haklı olduğu düşüncesiyle yazılmıştır."(8)
Kaynaklar:
1) Andrey Tarkowski, Mühürlenmiş
Zaman, (çev: Füsun Ant), AFA Yay., İstanbul 1986, s. 14
2) Salih Mirzabeyoğlu, Şiir ve
Sanat Hikemiyatı /-Estetik ve Ahlâk-, İBDA Yay., 2 Basım, İstanbul 1998, s.
20-21.
3) Salih Mirzabeyoğlu, A.g.e. s.
19-20 (vurgu bize ait)
4) Salih Mirzabeyoğlu, A.g.e. s.
26-27
5) Salih Mirzabeyoğlu, A.g.e. s.
19
6) Salih Mirzabeyoğlu, Hikemiyat
/-Tefekkür ve Hikmet-, İBDA Yay., İstanbul 1988, s. 89-90
7) Martin Esslin, TV /-Beyaz Camın
Arkası-, (çev: Murat Çiftkaya), Pınar Yay., İstanbul 1991
8) Neil Postman, Televizyon:
Öldüren Eğlence, (çev: Osman Akınhay), Ayrıntı Yay., İstanbul 1994, s. 8
VI
İletişimsizliği Kırmanın Mecburi İstikameti:
İDEAL `YAZAR-OKUYUCU` İLİŞKİSİ VE İBDA DİLİ
Okumak... Rüya Tâbir Edercesine
Galiba Mayıs`ın son günüydü.
TV`de, o günün "sigarayı bırakma günü" olduğuna dair
haberler... Bize; kişinin, bitmek bilmez gündelik telâşelerden -çevik bir
hamleyle- bir ân için başını kaldırıp, hayatının en önemli kararlarından
birini alabilmesini tedai ettirdi bu haber: "Dedikodu bağımlılığından
kurtuluş günü" kararı!..
Evet, dedikodu; evden işe,
sokaktan okula, sanattan siyasete, kitaptan dergiye, TV`den gazeteye; velhasıl,
neredeyse her köşebaşında hâkimiyet bayrağını dalgalandıran bir bağımlılık
türü!.. Ve bundan kurtuluş için, mesûliyet ve vazife idrakımızı tazeleyip
yepyeni bir şevkle hakikate yüzümüzü dönebilmek için, hemen bugün sarılalım bir
"vesile"ye; yani, hedefe vardırana, maksada "vâsıl
eden"e!..
Burada gerekliliğini ve
"gereklerini" vurgulamaya çalışacağımız "okuma" mevzuunda, şu
ân en iyi "vesile" olduğu "gelişen hadiselerle" tescil
edilmiş Büyük Doğu-İBDA külliyatından bir esere, yepyeni bir heyecanla elimizi
uzatmakla başlayabiliriz işe!.. Hani, Orhan Pamuk`un "Yeni
Hayat" isimli romanının, -çapını aşan- bir reklam sloganı var: "Bir
kitap okudum, hayatım değişti". İşte biz de, bu kez hakikaten "Bir
kitap okudum, varoluş gayemi farkettim" deyiveririz belki; kimbilir...
Amerikalılara atfen harika bir
tesbit ki, şöyle: "Şayet problemin çözüm unsurlarından biri değilseniz,
siz de bir unsurusunuz bu problemin!"... Kadınlar hamamına döndürülmüş
bir medeniyet(!) vasatında, yalancı olmayan aynalara yönelip de şunu sormamız
gerekmez mi kendimize: Dünyaya problem olmaya ve ömrü lâklâkla geçecek bir
leylek olmaya gelmediğimize göre; ne yapmalı, neyi bulmalı, neyi aramalı?..
Öyle ya; "Hangi limana nasıl gidileceğini bilmeyen bir kaptansan,
yelkenlerini şişiren hiçbir rüzgâr işine yaramaz!"...
İBDA Mimarı söylesin, biz de dinleyelim can
kulağımızla:
"Adem, özenle altını çiziyor:
- «Varlığını bütün şiddetiyle
hissetmeniz için, öze tek başınıza gitmeye çalışmalısınız!»
Öyle Ademciğim öyle!.. Ama yollar
milyar üstü binbir de, onu birde gösterecek bütünlük nerde?"(1)
Yunan filozofu Herakleitos`un
sözü de, bundan sonra söyleyeceklerimize ışık tutucu oluşu vasfıyla, yabana atılmayacak
cinsten:
"Uyanık olanlar için tek ve
ortak bir dünya, oysa uykuda olanların her biri kendi dünyasına döner".
Hemen, insanoğlunun uykuda olduğuna
ve ölünce uyanacaklarına dair hadis meâlini hatırlıyoruz. İnsan olarak; gözümüz
ister açık isterse kapalı olsun, rüyalar içinde türlü rüyalar görme gibi bir
kaderle yüzyüze bulunduğumuzu farkediyoruz sanki. Peşisıra, varoluş gayemize
müteallik bir zorluk ve zorunluluk arzediyor kendini:
Kimsenin gördüğü rüya ve yaşadığı
hayat bir diğerinin aynı olmadığına göre, rüyalarımızı nasıl bir tâbir, tevil
ve tefsir cihetine gitmeliyiz ki; tâbirin, tefsirin ve tevilin "tek ve
ortak" dünyasına, daha doğrusu uçsuz bucaksız âlemine minicik de olsa
bir pencere açabilelim ve bu da bizim "uyanıklık" yolunda oluşumuzun
mütevazi bir nişânesi olsun?..
"Vesile" diyorduk ya;
insanoğlunun böylesi bir tâbir zorunluluğu ve ıstırabına devâ olma kudretine
mâlik bir fikir, sanat ve aksiyon mihrakı hâlinde hep Büyük Doğu-İBDA`yı, yine
onun -başta Tilki Günlüğü serîsi bulunmak üzere- muhteşem kütüphanesini
işaretliyoruz aslında. Üstelik, öyleyse; bu fikir ve tâbir okyanusundan
hissemize düşecek formasyonu tatbike sokabilme; onunla, İslâm şeriatı,
tasavvufu, hikemiyatı, ilimleri ve yüzyılların tecrübesine elverdiğince nüfûz
edebilme; ve bir de, Batı tefekkürünü hesaba çekiş -ayrıca "kendimizin
olan"ı bünyemize mâlediş- hamlesinden devşireceğimiz "ibret"
payıyla tâbir ufkumuzu genişletme borcu yükleniyor üstümüze...
Fakat... Herhalde, bunun için önce
"okuma"yı öğrenmek gerekiyor.
Unutmak... Yeniden Doğar Gibi
Fikir, yüzüne bakana değil, hakkını
verene râm olan cevher... Nasıl ki bir cevher, toprağın kat kat
derinliklerinden uygun âlet ve titiz tekniklerle çıkarılır; fikri de inceler
incesi bir hassasiyetle tortularından sıyırmak, hammaddesini işlemek, binbir
imbikten geçirip süzmek ve nihayet "fikrî metabolizma"mıza mâletmek
gerek... Böylesi bir cehde girmeyenler, ne hakiki mânâda düşünebilir, ne de
gerçekten düşünen "sahici" aydınla yalnızca düşünme taklidi yapan
"sahte" aydını ayırdedebilir. Fikircilik ve ona götüren yolda
"okumak", böylesi zor bir sanat ve zanaat...
Her işten evvel "okuma"yı
öğreneceğiz. Bu, hem basit anlamda kitap okumayı, hem de onun vesilesiyle
"hikmet"in tecelligâhı kâinatın mesajlarını okumayı kapsar. İtiraf
etmek gerekirse, toplum ve İslâmcı câmia olarak ne içimizi ne dışımızı
hakikaten okuyoruz. Sistematik okumayla pek alâkamız olmadığı gibi, okumanın
gayesiyle de alâkadar değiliz. Rastgele yaşıyor ve dünyanın en ucuz işi hâline
getirdiğimiz müslümanlıktan bahsedebiliyoruz.
"Küllü câhilün cesûr"
hikmeti muktezâsınca, bir fikri veya fikirciyi savunurken de, tenkid ederken
de, o derece eminiz ki nefsimizden, fikrin haysiyeti adına hicab duymamak elde
değil.
Anlayışımız itibariyle "iman
ve İslâm" nezdindeki mevkî ve mükellefiyetimizi tesbit edemediğimizden, bu
yüzden "kaal" planında âşina olduklarımızı "hâl" edinemediğimizden;
olan şu: İslâm`a muhatap anlayışın kâinat ve dünya görüşünü bütünleştiren, her
sahada yetişecek müslüman aydınlara mevzuunun ipuçlarını arzeden, her idrak ve
istidat seviyesine vazife biçen Büyük Doğu-İBDA`nın gerekliliği, biricikliği ve
muhatabından beklediği vazife şuuru "gözden kaçıyor".
İBDA`nın ne doğrusunu ne de -varsa-
yanlışını işaretleyebilecek keyfiyetten mahrum olmalarına rağmen, piyasanın
seviyesizlik talebini arzeden ve dahi "iyi piyasa yapan" kimi
"aydın"ların; sanki İBDA yokmuşcasına, artık tüm gözlere sokulduğu
için reddedemedikleri bağlılarının yazı ve eylemlerinin gerisinde yüzlerce
ciltlik bir külliyat bulunmuyormuşcasına -kimi zaman menfî ve samimiyetsiz- tutumlarından
dolayı, "gözlerden kaçırılıyor"; idi...
Fakat; kökünden değişecek ve değişiyor
artık herşey!.. Sıra, İBDA`yı okumaya geldi çünkü. Yanlışlıklar ve
pörsüklüklerin tepesine binici "gür sedâ"sının ulaşması akabinde,
yurdun dörtbir yanını saran aşk ve vecd alevleri müjdeliyor bunu. Şimdi herkes,
dost ve düşman biliyor: İBDA ve bağlıları, benzemiyor eski ve eskimişlere!..
Fikir kabını doldurmak ve donatmak
isteyenler, evvelâ tortularından arındırmak zorunda zihnini. O halde, unutalım;
kesin iman ölçülerimiz dışında hemen herşeyi -yeniden doğmuşcasına-
unutalım. Kâinatı, daracık görüş ufkumuza sığan çerçevesinden ibaret bilmeyi ve
bu statüko etrafında kurduğumuz boş hayalleri, yersiz korku ve kuruntuları
unutalım. Sonraki nesillere, öncekilerin bize revâ gördükleri gibi, coşkunluğu
değil de ruhsuzluğu devretme uğursuzluğundan kurtulalım artık. Evet; sırtımıza
yığılmış çöp ve cüruftan silkinip haykıralım ve dosta düşmana gösterelim, neymiş
özlenen "yeni" İslâm gençliği!..
O gençlik ki, Üstad`ın rüyası
vechile; gelmiş geçmiş nesillerden hiçbirine benzemeyen, Sahabîler ve onların
tavizsiz takipçilerinden başka örnek kabul etmeyen, ve Beklenen Büyük İslâm İnkılâbı`nın
müjdecisi bir gençlik!.. Bu soylu gençliğin, gelişip teşkilatlanarak aksiyona
geçebilmesi, ancak, güdük ve iğdiş "fikir"lerle
"fikirci"lerin pasifize edici, o da olmazsa nötralize edici ağızlarına
bakmaktan âzad edilmesiyle mümkün. Bunların, güya gündemi belirleyen -mesele
olmaktan uzak- meselelerini ve aynı "meselesiz" meselecilerin,
havanda su dövdükleri dedikodularını tiksintiyle uzaklaştıralım kendimizden. Ve
yepyeni bir gençlik, yepyeni bir estetik, dâva ve aksiyon şuuru vaadeden İBDA şahlanışının
önünü açalım!
Kalblerimizi coşkun bir inkılâb şevki,
kafalarımızı mücehhez ve müzeyyen bir fikir örgüsüyle donatışımız sonrasındadır
ki, mefhumun aslî mânâsıyla kurtulacak ve maddî-manevî esaret zincirlerinden
kurtaracağız insanlığı!..
Okumak... Bilgiyle Kirlenmeden
İslâmcı câmiada,
"okumak" deyimini hakedecek mikyasta revaçta değil dedik, kitap...
Tabiatiyle; İBDA külliyatı da okunmuyor gereğince. Bırakın doğrusunu, varsa
yanlışını göstermeye davranacakların dahi ulaşamadığı bir idrak zirvesinde
karargâhını kurmuş İBDA. Belki şaşıracaksınız; onca yıllık mazimize rağmen biz
bile, "sultan fikir"e azıcık daha yaklaşabilmek için gecemizi
gündüzümüze katarak çalışıyoruz; bu şiarı yaşatıyoruz hiç olmazsa. Korkmadan
vurgulayalım ki, onu tam anlamıyla övebildiğimizi de sanmıyoruz. Okuyucularımızın;
İBDA külliyatının ihtişamı dururken, -doğru ve doyuruculuğa tâlib
verimlerimizin hakkı mahfuz bulunmak üzere- bizlerin çiziktirdiği satırları
ölçü alıp, "Demek İBDA buymuş!" demelerinden ödümüz kopuyor.
Lâkin; İBDA`ya muhatap fertler
olarak, anlayışımız kimi şahsî hata ve eksikliklerle mâlul olsa dahi,
"diyalektiklerin çelmesini aşırıcı" üst ve üstün fikrin başdöndürücü
yüksekliğinin kalblerimize estirdiği rüzgârı her zerremizle hissetmeye ve dolu
dolu ciğerlerimize çekmeye çabalayışımızın verdiği zevki; evinde, okulunda, işinde
ve mevkiinde, kalabalıkların tattığı hiçbir zevkle değişmeyiz!
İyi-kötü biz böyleyiz; ya
bizimkiler?..
Batıcılarımızın, "Batıdan
gelen mal kalitelidir!" kompleksi gibi; kimi İslâmcılarda da, "İslâm
ülkelerinden gelen her eser kalitelidir!" tarzında bir saplantı
hissettiriyor kendini. Ne var ki, akademik eğitiminin bir bölümünü İslâm
ülkelerinde ikmâl etmiş gönüldaşımız Said Aykut`un, düşündürücü bir
saptaması var bu hususta: "Arabça`dan Türkçe`ye çevrilmiş birtakım
eserler, gerçekte orasının cami hocalarına ait; ve bizde gördükleri itibarı,
kesinlikle kendi ülkelerinde görmüyor o kitaplar!"
Mesleği ve vasfı ne olursa olsun;
sözkonusu eser ve müellifleri, yaşadıkları coğrafyanın İslâmlığına faydalı olmuş
ve vazifelerini çapları elverdiğince yapmış olabilirler. Fikir ve
tecrübelerinden, bir dereceye kadar bizim de yararlanmamız, tabiî ki mümkün.
Ancak, burası Anadolu! Ve, parça parça kurtuluşun hem fikir hem de coğrafya bazında
sadra şifâ olamayacağı bir çağ dönümünde; fikir, aksiyon ve coğrafya açısından
bir "öncülük" misyonu taşımak zorunda Anadolu.
Zorunluluğu şuradan geliyor ki; İslâm
âlemi, bizdeki "uğursuz" çığırla geriledi ve şimdi, yine bizden doğacak
"uğurlu" bir çığırı gözlemekte!.. Anadolu olarak;
"temizlememiz" gereken ayıpla beraber, hem vermek hem de sormak
durumunda olduğumuz bir "hesap" var.
Velhâsıl; örnek almaktan çok; İslâm
âlemine ve dünyaya "örnek olmak" gibi tarihî bir mükellefiyetimiz var
bizim. İslâm, madem ki dünya nizamını tekeffül edici bir dâvadır; öyleyse,
dünya çapında bir fikir ve aksiyona beşiklik edebilmeli Anadolu! Ve dolayısıyla;
bu çapı kuşatabilmeli, okunacak ve yazılacak eserler! Anlayacağınız; Büyük Doğu-İBDA
külliyatı olmalı merkezinde!..
Demek ki; öncelikle İslâmî ve
tarihî misyonumuza muvafık; bunun zımnında, ruhî ve fikrî metabolizmamıza uygun
eserlere yönelmek mecburiyetindeyiz. Buysa, mutlaka "sistemli" ve
belli bir çıkış noktasına nisbetle bünyeleşecek bir "okuma" -tekâmül-
sayesinde gerçekleşebilir. Yoksa; "ordan burdan" abur cubur okumayla,
gelişmek bir yana; mide fesadı misâlince, "zihin fesadı"na uğrayacaktır
-uğramamış mıdır?- müfekkiremiz!.. Zihnimiz, istediğimiz herşeyi
ölçüsüzce tıkıştıracağımız bir çöplük olmadığına göre; "ölçüsüz"
bilgiyle kirlenmemek için, "ölçülü" ve "dengeli" fikirlere,
eserlere yönelmeli insan...
Bugün İBDA külliyatının yeterince
anlaşılamamasının başlıca sebeplerinden biri, fikrî ölçüsüzlük ve dengesizliktir
denilebilir. İBDA fikriyatı; zihnini -mesele çözmeyen, aksiyona dönüşmeyen-
bilgi mezarlığı hâline sokmuş olanlarda yer etmez çünkü. Şart olan; önce çöplüğü
temizleyip, sonra fikri sindirebilmenin gerekli malzeme ve tekniğini kapmaya
çalışmak... Bu "cümle kapısı" aşılır-açılırsa şayet; akabilecekleri
mecrâya böylelikle kavuşur "saf" düşünceler...
Tekrar ve özellikle vurgulayalım
ki; bakış açımız, perspektifimiz, peşin fikrimiz, çıkış noktamız
"dengeli" değilse; "ölçü" yoksa eğer; dengesizlikten denge
doğmaz. Sadece bu bile; basireti körelmemiş vicdan ehline Büyük Doğu-İBDA`nın
gerekliliğini isbata yetse gerektir.
Bugünü dünden gören ve dününü
"hâl"ine şâhit kılan hareketimizin "dengeli" fikrî-siyasî
duruşunun sebebi, çıkış noktasındaki sağlamlıkken; diğerlerinin
"dengesiz"liklerinin sebebini de artık siz teşhis edersiniz. Bu
"dil"in temelinde yatan ve öne çıkan hususiyetlerine nüfûz etmeye -pencere
açmaya- çalışalım şimdi de; "insan"lar arası iletişimin sahici
diline...
John Ruskin... İBDA Diline Işık
Gerçek fikirci, gerçek eser ve
gerçek "okuma"nın ne olup olmadığını, İskoç münekkit-yazar John
Ruskin`in "Susam ve Zambaklar" adıyla kitaplaştırılmış
konferanslarından gösterelim. Böylece, Büyük Doğu-İBDA külliyatının nasıl
okunması gerektiğinin bir nebze anlaşılabilmesi yanında; bugünkü umumî anlayış
sefaletinden, okuyucu dostlarımızın büyük kısmının sıyrılabilmesine vesile
olabilirsek ne mutlu bize!.. Evet; diyor ki Ruskin:
"Kitaplar iki sınıfa ayrılır;
günlük kitaplar ve her zaman için gerekli kitaplar".(2)
"Eğitimin yaygınlaşması
ölçüsünde etrafımızda çoğalmakta olan bütün bu günlük kitaplar, asrımızın malıdır
ve onun özelliğini teşkil etmektedir. Onlara bütün kalbimizle müteşekkir olmalıyız;
onlardan gerektiği şekilde faydalanamadığımız takdirde ise kendimizden utanmalıyız.
Fakat o gün geçer olan bu kitapların, gerçek kitapların yerini almasına meydan
verecek olursak, onları en kötü şekilde kullanmış oluruz. Çünkü aslında bunlara
kitap değil, iyi bir şekilde basılmış mektuplar veya gazeteler demek daha doğru
olur. (...) Gazete yalnızca kahvaltı saatinde okunmak içindir. Şüphesiz, bütün
bir gün okunacak bir şey değildir. (...) Gündelik konulardan sözeden bir kitap,
sadece yazarın, bir ânda binlerce kişiye hitap etme imkânı bulamaması sebebiyle
basılır; imkânı olsaydı, bizzat kendisi konuşmak isteyecekti. (...) Fakat bir
kitap, sadece insan sesinin teksir edilmesi veya çoğaltılması için yazılmamaktadır;
kitabın asıl gayesi, sesi muhafaza etmektir".(3)
Ruskin, fikircinin kitap yazma sâikini
çerçeveleyerek, devam ediyor:
"Bildiği kadarıyla, bunları
kendisinden önce hiç kimse söylememiştir ve söylemeyecektir".(4)
Şimdi dikkatinizi yönelteceğimiz
husus; kitap ve kitapçık, dergi ve dergicik enflasyonundan geçilmeyen
devrimizde, ne kadar zor ve o derece hayatî bir seçim yapma zorunluluğumuz
bulunduğunu ihtar edici... Şu iktibas, Büyük Doğu-İBDA Mimarlarının, diğer
yazarlar gibi herhangi iki yazar; eserlerininse, benzer mevzulara benzer
perspektiflerden bir diğeriyle yaklaşan sayfalar toplamı "olmayışları"
gözönünde tutularak, değerlendirilmeli:
"Bu sözü, daha önce de duymuş
olmalısınız; yine de, acaba bu kısa hayatı ve hayatın imkânlarını iyice ölçüp
biçtiniz mi, hayatınıza bir çekidüzen verdiniz mi? Bir kitabı okuduğunuz
takdirde öbürünü okuyamayacağınızı, bugün kaybettiğiniz şeyi yarın kazanamayacağınızı
biliyor musunuz? Kraliçeler ve krallarla konuşabilmeniz mümkünken, gidip
evinizdeki hizmetçiyle veya seyis yamağı ile dedikodu yapar mısınız?"(5)
Doğru; bal dururken, toz şeker
yalanmaz ama, bu ülkede Büyük Doğu-İBDA külliyatı dururken, piyasanın
seviyesizlik talebini arzeden rengârenk, keçiboynuzu tad ve keyfiyetli kitaplar
abur cubur okunur. Neye yaradığı da ortada; inkılâpçı geçinen ve böylesi
"inkılâpçı" eserlerle "yetişen"lerin, "sulandırılmamış-saf"
inkılâpçı tavırdan ödü kopuyor. Hemen her sahadaki kifâyetsizliğe bir küçük
misâl ki bu; gerisi takdirinize havâle!..
Değilmi ki bu tip kitaplar
"faydasız ilim" zerkediyor ve okuyucularına "kitap yüklü eşek"
olmayı revâ görüyor; o halde, hastayı tedavi ettiği
"tecrübeyle-pratikle" sabit "külliyat" ve onun barındırdığı
"ilaç terkibi"ni bünyeleştirmek için daha ne bekleniyor? Maksat,
"er yürekli" anlayış sahibi olmak değil de, gündelik tatminlerle
"dünyaya kazık çakma" heveslisi nefsi oyalamaksa, o zaman başka tabiî!..
Kimileriyse, "külliyat"ı
anlaşılmazlıkla itham ediyor ve maalesef, şunu idrak edemiyor: Okuyucusunun
seviyesinde yazıldığı için kolay anlaşılan bir kitap, okuyucuyu daha yüksek bir
kültür basamağına sıçratmak yerine, ona ancak mekanik sayılabilecek bir
"tekrar" yaptırtır. Üstün yazar ve eserlerine gelince; onların,
okuyucudan nasıl bir çaba beklediğini aynı -gerçek- kitaptan işaretleyelim
yine:
"Asillerin oturduğu bu
sessiz, sakin mahallenin kapısında insana sadece şu sorular sorulur: «Buraya
girmeye lâyık mısın? Öyleyse geç! Asillerle arkadaşlık mı etmek istiyorsun? O
halde kendini asil kimselerin seviyesine ulaştırmaya çalış; ancak o zaman
onlarla arkadaş olabilirsin. Akıllı bir kimse ile konuşmaya can mı atıyorsun?
Öyleyse onu anlamayı öğren; ancak o zaman onu dinleyebilirsin. Aksi takdirde
geçemezsin. Sen bizim seviyemize ulaşmazsan, biz senin seviyene inemeyiz. Yaşayan
bir asil, nezaket gösterebilir; yaşayan bir filozof, düşüncelerini size izah
etmek zahmetine katlanabilir; biz ise ne ikiyüzlülük edebiliriz ne de herhangi
bir yorumlamada bulunabiliriz. Bizim düşüncelerimizin zevkine varmak
istiyorsan, onların seviyesine yükselmelisin; varlığımızı tanımak istiyorsan
duygularımızı paylaşmalısın» ".(6)
"Onların düşüncesine nüfûz
etmeye çalışın; kendi fikirlerinizi onlarda bulmaya kalkmayın. Eğer kitabı
yazan şahıs sizden daha akıllı değilse, o kitabı okumanıza lüzum yoktur; sizden
daha akıllıysa, birçok bakımdan sizden farklı düşünecek demektir.
Genel olarak bir kitaptan
bahsederken, «Ne kadar güzel; tam düşündüğüm gibi!» deriz. Aslında doğru olan,
«Ne tuhaf! Daha önce bunu hiç düşünmemiştim; galiba doğru; veya şu anda onu
anlamıyorsam da, birgün anlayacağımı ümit ediyorum» , gibi cümleler kullanmış
olmaktır".(7)
"Eğer bir yazarın değeri
varsa, ne demek istediğini hemen kavrayabileceğinizi sanmayın. Dahası da var;
eserin mânâsını bütünüyle kavrayabilmeniz için aradan uzun bir zaman geçmesi
gerekecektir. Bu durum, yazarın söylemek istediği şeyi söylememiş olması ile
ilgili değildir; fikrini ifade etmek için kuvvetli kelimeler kullanmayışından
da ileri gelmemektedir; sadece, fikrine nüfûz etmek isteyip istemediğinizden
emin olabilmek için, düşüncelerini ancak üstü kapalı bir şekilde ve birtakım teşbihlerle
ifade etmesinden ileri gelmektedir. Bunun neden böyle olduğunu pek anlayamıyorum;
ayrıca akıllı kimselerin, en derin düşüncelerini her zaman saklamalarına
yolaçan bu amansız sessizliği, ve bu amansız ketumluğu tahlil de edemiyorum. Bu
gibi kimseler, düşüncelerini size yardımcı olacak şekilde söylemezler; bunun
tam aksine, sizin göstermiş olduğunuz gayretlere bir mükâfat olarak sunmak
isterler ve bu mükâfata ulaşmadan önce, onu kazanmaya lâyık olup olmadığınızı
kesin olarak bilmeyi arzu ederler".(8)
İlmi "ehline" verme ve
herkese "anlayışı mikyasınca" hitab etme memuriyetine de denk gelen
bu ifadelerden sonra, şimdi Büyük Doğu-İBDA külliyatının ve tüm
"gerçek" eserlerin nasıl bir cehdle okunması gerektiğine temas edeceğiz.
Aynı zamanda; Üstad`ın "dışyüz"den güya anlaşılmasına rağmen,
aslında çoğu kez anlaşılamamasının hangi tutumdan kaynaklandığını -"okuma"
metodu yönünden- hissettirmiş olacağız. Derin hikmetleri sezmek-yakalamak
için hassas tenkit ve muhakeme süzgeçleri kullanmak yerine; kaba saba
kalburlara tevessül edildiğinde, lâtif mânâların nasıl kolayca
"gürültüye" getirilip farkedilemediğini çerçevelemiş de olacağız.
Yalnız "okuma" değil, okumanın gayesi olan "eğitim-tekâmül"
süreci ve kâmil bir yazarın fikir kumaşı da aydınlanacak bu sâyede. Bakınız
neler anlatıyor "ışıkçı"mız:
"Bunun için, şu nokta üzerinde
ısrarla durmak ve salâhiyet sahibi bir kimse olarak söylemek isterim ki,
(sözlerimde yanılmadığımdan eminim) sizler her şeyden önce kelimeler üzerinde
titizlikle durma ve onların neyi ifade ettiğini, hece hece, hattâ harf harf
anladığınızdan emin olma alışkanlığını elde etmelisiniz. (...)
Ömrünüz yettiği takdirde, Britanya
Müzesi`ndeki bütün kitapları okuyabilir, yine de tam mânâsıyla «kara cahil» ,
hiçbir şekilde eğitilmemiş bir kimse olarak kalabilirsiniz; iyi bir kitaptan,
harfi harfine, yani gerçek mânâsını kavrayarak on sayfa okuduğunuz takdirde
ise, bir ölçüde, her zaman için eğitilmiş bir kimse olarak görülebilirsiniz. Eğitilmiş
olma ile olmama arasındaki bütün fark, (yalnızca insanları zihnî bakımdan eğitmek
sözkonusu olduğu zaman) okuduğunuz şeyin gerçek mânâsını kavrayarak okuyup
okumamanızdan ibarettir. İyi eğitim görmüş bir kimse birçok dil bilmeyebilir;
kendi dilinden başka hiçbir dili konuşmayabilir; pek az kitap okumuş olabilir.
Fakat bildiği dili iyi bilir; telaffuz ettiği kelimeleri hatasız bir şekilde
telaffuz eder; her şeyden evvel kelimenin ETİMOLOJİSİNİ öğrenmiştir; gerçek
mânâsını ve kökünü muhafaza eden kelimelerle bugün başka mânâya gelecek şekilde
soysuzlaşmış kelimeleri ilk bakışta birbirinden ayırabilir; onların bütün
soyunu sopunu -yakın veya uzak hısımlıklarını, şu veya bu gibi bir çağda veya
ülkede, milletin kullandığı değerli kelimeler arasına ne dereceye kadar
girebildiklerini ve orada nasıl bir yer aldıklarını- iyice bilir. Eğitim
görmemiş bir kimse ise, kulaktan dolma pekçok dil öğrenmiş olabilir ve bu
dilleri konuşabilir; yine de bu dillerde gerçek mânâsıyla bildiği tek kelime
olmayabilir, hattâ kendi ana dilinde, bir tek kelimeyi bile gerçek mânâsıyla
bilmeyebilir".(9)
Son derece aklı başında bir insanın
söylediği bu sözlere şaşırdınız belki. İBDA külliyatına âşina olanlarımızsa,
herhalde çok şey sezmiş olmalı. İBDA Mimarı`nın, Türkçe`yle beraber,
bilhassa Arabça ve Farsça`nın etimolojisine (= kök bilgisi) olan derin
nüfûziyetine; hepsinden öte "lisânlar üstü mânâ lisânı"na olan
vukûfiyetine, başta "Tilki Günlüğü" bulunmak üzere eserlerinde
şâhit olmuş okuyucular olarak iddia ediyoruz ki, Üstad ve İBDA Mimarı`nın
İLMİNE sahip başka bir İslâm mütefekkiri yetişmedi son dönemde.
Önümüzdeki günler, yıllar ve -Kıyamet
kopmazsa- yüzyıllarda, çok şey görecek ve konuşacak dünya; bu kadar emin ve
mutmainiz. Bizim kekeme medih ve yetersiz anlayışımızın fevkinde, istikbâlin
sahici fikir, ilim, sanat ve aksiyon adamları isbatlayacaklar bunu. Görelim
Mevlâm neyler!..
Andrey Tarkowski... Şiir Diline Işık
Şairliği, çevrelerinde gördükleri
bazı gariban şahısları esas alarak, alt alta kafiyeli-kafiyesiz mısra dizmek
sananların anlayamayacağını, büyük Rus sinema yönetmeni Andrey Tarkowski`den
işaretleyelim ve bu iktibası; Büyük Doğu-İBDA fikriyatının kurucularının üstün şiir
kumaşlarıyla, kaleme aldıkları eserlerinde mündemic "şiir dili-şiir idrakı"nı
daima gözönünde tutarak okuyalım:
"Burada şiirden sözederken
belli bir türü kasdetmiyorum. Şiir benim için bir dünya görüşü, hakikatle olan ilişkimin
özel bir biçimidir".(10)
Hayattan olduğu gibi, Büyük Doğu-İBDA
külliyatından da basit "sebep-netice" münasebetlerine dayalı tekdüze
bir akış bekleyenlerin tutarsızlığını, mevzuu sinemayla irtibatlandıran Tarkowski`den
takib edelim dilerseniz:
"Sinemada beni çeken, alışılmamış
şiirsel bağlantılar, şiiriyetin mantığıdır. Kanımca bu, bütün diğer sanatlar
içinde en gerçekçisi ve en şiirseli olan sinemanın imkânlarına da çok uygun düşmektedir.
Her hâlükârda bu bana,
görüntüleri; mantıklı bir sebep-netice ilişkisine dayalı ve düz bir çizgi doğrultusunda
geliştirilen konuya bağlanan klasik dramatürji`den çok daha yakın geliyor. Bu
tür aşırı «kusursuz» hadiseler zinciri, genelde, soğukkanlı hesaplamaların ve
spekülatif düşüncelerin güçlü etkisiyle oluşur".(11)
İBDA`ya bağlılığımızın, rastgele
"kulüp tutma" ve "heyecan arama" zihniyetinden değil; onun,
meseleleri kapsayıcı genişlik ve derinliğinin şuurunda oluşumuzdan kaynaklandığını
delillendirici olması yanında, nasıl bir dünya görüşü ve nasıl bir ifade tarzı
sorusuna da cevap takdim ediyoruz Tarkowski`den:
"Karmaşık bir düşünce ve şiirsel
bir dünya görüşü, asla, ne pahasına olursa olsun, fazla açık, herkesçe bilinen
vakıalar çerçevesine sıkıştırılmamalıdır. Dolaysız, genel geçerli neticeler çıkarma
mantığı, ne yazık ki, insana fazla fazla geometri teoremlerinin ispatını hatırlatıyor.
Halbuki sanat için, hayatın zihnî ve hissî değerlerinin birbirine bağlandığı ÇAĞRIŞIMSAL
bağlar, hiç şüphesiz, çok daha zengin imkânlar sağlar".(12)
"Tedaiye açık ve ona yolveren
bağlar" bahsinin destanlık örgüsünü görmek isteyenleri yine "Tilki
Günlüğü"nde yolculuğa davet ederken; biz İBDA dünya görüşünün diline,
büyük sanatçının ifadeleri vesilesiyle pencere açmayı sürdürelim. Ki bunlar, Ruskin`in
tesbit ettiği hakikatleri geliştirici ve daha da tahkim edici:
"Eğer bir nesne hakkında herşey
hemen bir çırpıda söylenmezse, insan bir fikir üzerinde kafa yormak ve bunu
geliştirmek imkânına kavuşmuş olur. Aksi takdirde, netice hemen sunulmuş olur;
hem de seyirciye hiç akıl yürütme fırsatı tanımadan. Seyirci ise, zahmetsiz
olarak elde ettiği bu neticeyle ne yapacağını bilemez. İbdâ edici, bir
görüntünün ibdâ edilmesindeki zahmeti ve mutluluğu seyirciyle paylaşmadan, ona
birşey anlatabilir mi?".(13)
Tarkowski`den yaptığımız yukarıdaki iktibasları
Ruskin`inkilerle birleştirince gayet açık bir tarzda kavrıyoruz ki; İBDA,
"sahici" ruhî ve fikrî "gelişimi-tekâmülü-eğitimi" teklif
ve tekeffül eden besbelli biricik mihrak günümüzde. Sizce de değil mi?..
Hülâsaten çerçevelersek: Avamın
anlaşılmaz ve mantıksız bulabileceği bir fikir, hayatın tâ kendisi olabiliyor.
"Havass maskeli avam" da dahil olarak kimileri, hadiselerin peşinden
nal toplarken; sanatçı mütefekkir, istikbâle uzanmakta şiir kanatlarıyla...
Hayatın dinamizmine denk bir
"diyalektik" tutarlılık, "matematik" tutarlılıktan çok daha
ayrı... Dünyada görülen bugünkü köklü değişimler, "klasik sistem ve şablonların
yıkılışı"dır ki; açılan çağa İslâm adına teklif edilebilecek herhalde
tek anlayıştır İBDA!..
Doğan çağ, İBDA çağıdır;
"sahici" fikrin çağı!..
İlâveten... Değişen realiteye
intibaksızlığın bir diğer tezahürü de; bir meselenin, çevresindeki her zerreyle
birlikte, kuru "malzeme sayımı" yapılarak izahının taleb edilişi
olarak gözüküyor. Oysa bu tutum; hayattan ve hayatın şiiriyetinin akışından
koparak, "mekanik" spekülasyonları dayatıcı bir yaklaşım. Yani,
dörtköşe idraka sığsa da, hayata ters!.. Diyeceğimiz şey; "malzeme sayımı"
başka, "daimî nakkaşlık" çok daha başka!..
John Berger... Sanat ve Propaganda
Farkına Işık
Ruskin`in sözünü ettiği; "günlük
kitaplar" ve "her zaman için gerekli kitaplar" farkını hatırlayacaksınız.
Benzer bir fark; bir dünya görüşünün, hayatın "çok cepheli" karakteri
dahilinde varolma ve "siyasî aksiyon"uyla zamanın öldürücü
tesirlerine direnme tarzındaki süreçte de gözlenir. "Günün
gerekleri-emirleri" çerçevesinde başvurulan "kolayca anlaşılır"
vasıflı "aksiyon sanatı" veya "propaganda" dışında; bir de
hepimizin bildiği ve hayatın "sır" vasfına muvafık, "sanat
aksiyonu" yelpazesindeki "edebiyat", "güzel sanatlar"
cümlesinden ibdâ verimleri bulunur öbür tarafta...
İBDA Mimarı`nın iki eseri, bahsi aydınlatıcı
güzel bir misâldir buna. "Aydınlık Savaşçıları -Moro Destanı-" adlı
eseri, serbest şiir ölçüsüyle "destan" formunda kaleme alınmış ve 12
Eylül öncesinin siyasî atmosferinde "günün ihtiyacını" yakalayıp
"hadise" olmuş, marş olmuş, dilden dile aktarılmış, taklitleri her
yanı kaplamış muhteşem bir "aksiyon sanatı" ve "propaganda"
numûnesidir. Fakat aynı zamanda, yine İBDA Mimarı`nın tesbitiyle, kendisinin şiir
konseptini hakiki hüviyetiyle temsil etmez. Onun şiir anlayışını asıl yansıtan
"şaheser"i, "Kayan Yıldız Sırrı" isimli eseridir -üstelik
serbest değil, vezinlidir- ve saf "sanat aksiyonu"nun derûnî bir
timsâlidir o.
Hayatı, kitapları ve İBDA dilini;
birtakım "nüans"ları içinde yakalayıp, unsurları yerli yerine
oturtucu bir anlayış teminine yardımcı olabilecek bir diğer
"pencere"yi, İngiliz sanat tenkitçisi John Berger`den açalım size:
"Tüm sanat eserlerinin
ideolojik bakımdan etkili olduğu doğrudur; hatta sanat dışında başka bir gaye
gütmediklerini açıkça söyleyen sanatçıların eserleri bile. (...) Fakat bunu
böylece belirttikten sonra da, hemen ama kısa süreli etkileme ve kullanılabilme
gayesiyle yapılan eserleri, uzun süre dayanmaları gayesiyle yapılan eserlerden
ayırdetmek gerekir. (...)
Propaganda türüne haklı olarak
girebilecek nitelikteki kısa süreli eserler, âcil fakat geçici vazifelerini,
gerek kuruluş gerekse biçimlerinde açıkça yansıtmak zorundadırlar. Bu tür
eserler, «o günün emirleri» gibi olmalıdır. Aksi durumda âcil niteliklerini
yitirirler. Gayeleri, kısa sürede gerçekleştirilmesi gereken vazifelere çağrıda
bulunmak yahut beklenilen fedakârlıklara ilham kaynağı olmaktır; bu ilham verişin
gerçekleşmesi ise o günün kendine has kritik durumuna bağlıdır. Eğer bu günlük
emirler daha da ileri gidip, kalıcı ve sürekli bir niteliğe bürünür yahut böyle
kabul edilirse, zamanla gelecek gelişmelere engel olurlar. Kuşatmaya uygun
emirler, saldırı sırasında pek az işe yarar.
Etkilerinin uzun süreli olması
amaçlanan eserler, çok daha karmaşık ve çelişkileri kapsayan bir nitelikte
olmalıdır. Bu çelişkilerin varlığıdır onları uzun ömürlü kılacak. Bu tür
eserler, o günkü hususî durumdan doğan ve zorunlu tedbir bekleyen tek tek
hadiselerden çok, gerçekliğin yansıttığı yeni ve hayal edilebilen bütünlüğe
yönelmek zorundadırlar. Sanatın fonksiyonunu kehânette bulunma olarak
görmeleri, Ruslar için büyük bir kazançtı. Öte yandan, Stalin sultası altında,
sanatın kehânette bulunma niteliğine olan inancın, geleceği tâyin etme yolu
olduğu inancına zekice fakat yıkıcı bir şekilde dönüşmesi, Rusların talihsizliğidir.
Gerçeğin temsil ettiği yeni
bütünlük, yapısı gereği belirsizdir. Uzun vâdeli sanatta bu belirsizliklere yer
verilmelidir. Böyle bir sanatın gayesi belirsizlikleri ortadan kaldırmak değil,
bunları ihtivâ eden bütünlüğü kapsayıp tanımlamaktır. Böylece de sanat, insanı
hemen eyleme yönelten kısıtlı bir kılavuz olacağına, kendi şuurunu arttıran bir
yardımcı durumuna gelir".(14)
Karambolde kendine mevkî tutmaya
bayılanlar, bu sözlerden acziyetlerine pay çıkarmasınlar hemen. İBDA`nın, "fikirde
müphem, aksiyonda açık olmak" şiarı ölçüsünce; müphem olunması gereken
yerde müphem, açık olunması gereken yerde açık olamayanlara; üstelik, hayatın
her cephesinde nefs muhasebesinin gereğini billurlaştıramayanlara, bundan yansıyan
bir şeref hissesi yok.
Son olarak;
"yazar-okuyucu" ilişki ve iletişimini verimli kılıcı belli -daha
doğrusu bu çerçevede değerlendirilebileceğini düşündüğümüz- ölçüler
vaz`eden İBDA Mimarı`na kulak verelim; böylelikle bahsi toparlayıcı bir "kılavuz"
bulunsun önümüzde. İktibas ettiğimiz pasajlar, "Marifetname"
adlı eserin muhtelif bölümlerine serpiştirilmiş hâlde bulunuyor ve eserin
orijinal akışı içinde farklı intikal noktalarına sıçrayabiliyorsa da; biz sadece,
mevzuumuzla direkt ilgisi bulunduğunu düşündüğümüz parçaları -eserin bütünlüğünden
ayırarak- seçmiş olduk. Yine kendisinin uyardığı bir hakikat olarak, kitabın
"ayna" oluşu ve "yüzüne bir maymun baktığında" tabiatiyle
"havârî" görüntüsü aksettirmeyeceği şeklindeki, fikrî tekâmül ve
tenkit ölçüsü başa alınarak okunmalı sunduklarımız; demek ki öncelikle, İBDA
fikriyatının umumî kılavuzluğunda, hakikatin çok yönlü iklimlerine
"tekâmül ederek" açılabilmeyi öğrenmeli kişi...
İBDA Mimarı`ndan... Okuma Kılavuzu
"- Aradığını bilmeyen, bulduğunu
anlamaz."
"- Bilgi iki çeşittir... Biri
mevzuu bilmek, diğeri ise o mevzuu nereden öğreneceğini bilmek."
"- Düşünmeden öğrenmek, vakit
kaybetmektir."
"- Okuyacağınız yazarı,
arkadaşınızı seçermiş gibi seçin."
"- Aydın insan, fikir hayatına
karşı tükenmez ilgisini sürdürmek için yeterli iradesi bulunan insandır."
"- Okuyorsan, ne karşındakileri
susturmak ve bilgiçlik satmak için, ne her okuduğuna körükörüne inanmak, ne de
konuşmalarına mevzu bulmak için oku. Kitap vardır, ancak tadına bakmak içindir;
kitap vardır yutulmak, kitap vardır çiğnenmek ve özümlemek içindir... Başka
ifadeyle; kimi kitapların ancak birkaç bölümüne göz atmalı, kimisini baştan
sona şöyle bir okuyup geçmeli, pek azını da her ayrıntı üzerinde titizlikle
durarak adamakıllı okumalı."
"- Şuursuz ilim, ruhu tahrip
etmekten başka bir işe yaramaz."
"- Rousseau, kendi
kendilerini yetiştirenlerin zekâlarında görülen vasfa sahipti: Yani, adı güçe çıkmış
şeyleri kolayca, adı kolaya çıkmış şeyleri ise güçlükle öğreniyordu."
"- Biz, biz oldukça başkasının
düşüncesinde kendi mütalâamızı buluyoruz ve kitapları böyle okuyoruz."
"- Olgun bir okuyucu, çok kez
başkasının yazdıklarında, yazarın düşünmediği güzellikler bulur, okuduklarına
daha zengin mânâlar ve renkler kazandırır."
"- Başkalarının bilgisiyle
alim olabilsek bile, ancak kendi aklımızla akıllı olabiliriz."
"- Ezber bilmek, bilmek değildir."
"- Okumak başka, sohbet başka...
Okurken bir başka düşünceyle temas hâlindeyiz; ama tek başımızayız. İnsan,
fikrî bakımdan çok daha güçlüdür. Konuşma, bu gücü dağıtır. Okurken sadece
ilhâm alırız, kafamız dilediği gibi çalışır. Hem yalnızız, hem beraber. Bir
nevi mucize!"
"- Güzel kitaplar, yazar için
bir son, okuyucu için bir davettirler; suallerimize cevap vermezler. Bizde birtakım
arzular uyandırırlar ve iştiyâklarımızı alevlendirirler. Yazar sözünü bitirince
şaşarak farkederiz ki, hiçbir şey söylememiştir henüz..."
"- Okuduğunu tahlil etmeyen,
daha önce okuduklariyle karşılaştırmayan, her ân kendi kafasını kullanmayan,
zekâsını mahveder. Okumak, sayfanın bütününü, cümleleri, kelimeleri anlamaktır.
Dikkat gevşeyince gölge düşünceler kalır kafada. Çabuk okuyan, dikkatini teksif
edemez."
"- Ben eserlerimi, düşünmesini
bilenlere yazdım."
"- Zahmetli, lâkin azametli
çabada, tohumu serper serpmez mahsulün toplanacağını beklememeli... Bilâkis,
büyük ihtimam ve sabırla çalışmalı ki, bir gün idrâk edilebilsin!.."
"- Mütefekkirin mektebi,
hekimin eczanesi gibidir. Oraya zevk duymak için değil, kurtaran ıstırabı
çekmek için gidilir. Birinin çıkık bir omuzu, ötekinin başında bir yarası
mevcuttur; zevk, onları iyi edebilir mi?"
"- Bilmek ve yine de bilmediğimizi
anlamak, en yüksek başarıdır; bilmemek ve yine de bildiğini sanmak, hastalıktır."
"- Teferruat sizi yakalar,
avucunun içine alır, sıkar... Sizinle uğraştıkça, siz de ondan sıkılırsınız...
Sonra bu iş yavaş yavaş ahenk kazanır ve ayrıntılar görüş açısının oluşmasında
vazgeçilmez unsur olur."
"- O biçimde bir ruhla doğmuş
bulunuyorum ki, itiraf edeyim, benim için en büyük tetkik daima, başkalarının
delillerini dinlemek değil, fakat onları kendi vasıtalarımla bulmaktır."
"- Bir güzel söz söyleme
sanatı varsa, bir de güzel anlama ve dinleme sanatı vardır."
"- Bir yazarın şahsiyetini
anlarsanız, o yazarın yazdıklarını da anlarsınız."
"- Çok sözle çok şey anlatılması
kabul edilebilir; az sözle çok şey anlatılması gerekir."(15)
Kaynaklar:
1) Salih Mirzabeyoğlu, Gölgeler
/-Yaşadığımız Günler-, İBDA Yay., 2 Basım, İstanbul 1987, s. 128
2) John Ruskin, Susam ve
Zambaklar, (çev: Türkân Turgut), Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., Ankara 1988,
s. 14
3) A.g.e. s. 15-16
4) A.g.e. s. 16
5) A.g.e. s. 18
6) A.g.e. s. 20
7) A.g.e. s. 21
8) A.g.e. s. 21-22
9) A.g.e. s. 23-24-25
10) Andrey Tarkowski, Mühürlenmiş
Zaman, (çev: Füsun Ant), AFA Yay., İstanbul 1986, s. 23
11) A.g.e. s. 22
12) A.g.e. s. 22
13) A.g.e. s. 23
14) John Berger, Sanat ve Devrim,
(çev: Bige Berker), V Yay., Ankara 1987, s. 32-33
15) Salih Mirzabeyoğlu,
Marifetname /-Süzgeç ve Şekil-, İBDA Yay., İstanbul 1986, s.
38,39,42,49,50,59,63,64,65,67,70,155,173
İthaf: Bu yazı, 1990 yılında aylık
Ak-Doğuş Dergisi`nin 5. ve 6. sayılarında "İnkılâpçı Gençlik Nasıl
Okumalı?" ve "Kitap Vardır; «Kitap» Vardır" başlıklarıyla
iki bölüm hâlinde yayınlanmış yazının yeniden düzenlenmiş biçimidir. John Ruskin`in
"Susam ve Zambaklar" adlı eserini, İBDA diline ışık tutucu yönlerini
keşfettiğinden, üzerine bir değerlendirme yazmamız için bize hediye edip, bu
çalışmanın yapılmasına vesile ve teşvikçi olan gönüldaşımız Kenan Durdu`ya teşekkürü
bir borç biliriz. (H.S.)
VII
Yeniden İletişimin Anadili-Mânâ Dili:
TEORİK DİL ALANI ŞEMSİYESİ ALTINDA KENDİNDEN
ZUHUR DİLİ
İBDA`ya muhatap fertler, çok çeşitli
bakış açılarından çok çeşitli ayrım ve mevkîlerde değerlendirilip
nitelendirilebilirler. Bizim bahse giriş vesilemizse; bu fertlerin bağlılık,
sempati, kayıtsızlık ve antipati şeklinde bir kıyaslamaya da mevzu
olabilecekleri hususu...
Ruhunda İBDA fikri maya tutmuş bağlılar;
kimilerinin "empati" dediği, fikrinin dalga boyunu, frekansını benliğinde
ve şuur seviyesinin gerçeklik nitelemelerinde yakalamış bizce bahtlılardır ki, Andrey
Tarkowski`nin "Mühürlenmiş Zaman" adlı eserinde geçen şu
okuyucu mektubundaki tesbiti delillendirmeye namzettirler:
"Dinleme ve anlama yeteneği
çok önemlidir. Bir kez bile, aynı veya benzer şeyleri hissetmeyi başarabilen
iki insan birbirini hep anlayacaktır. Bunlardan biri buzul, diğeri isterse atom
çağında yaşamış olsun, farketmez."
Fakat meselenin, "zıt
yönlerden gelen iki trenin aynı istasyonda bir ânlık duruşu" misâli,
tesadüfî bir birliktelik tarafı da mümkün. Ve, bu hâlde geçerli
"gayriyet" temelindeki "ayniyet" arazını;
"gayriyet" arazıyla da görünse farketmeyecek, "bünye
ayniyeti"ne döndürücü bir "dil" ve anlayış dokusu şart
olmakta. Maksûda gelince o: Asıl ve asîl mânâsıyla İslâm`ın "topluluk
hakikati"ni temin eden bir dünya görüşü... Ahlâkî ölçüler manzumesi ve
kazandırdığı ahlâkî formasyonla "ben ve diğerleri"
arasında anlaşma imkânı verip; tahlil ve terkibin, muhasebe ve murakabenin
dosdoğru yolunu gösterirken, hakikatin ve onun tecellileri olarak iyi, doğru ve
güzelin de bildirilebilme ve paylaşılabilmesine yolveren bir dünya görüşü...
Örgüleştirilmiş "teorik dil alanı"yla neyin nereye aitliğini
gösteren ve mevzu peteklerinde tezahür edecek "kendinden zuhur"
aksiyonunun zeminini, esasını ve usûlünü aydınlatan bir dünya görüşü... Sırf
buyuran pratik normlarla boğan değil, kanatlandırıcı estetik anlayışıyla
muhatabına işleyen, imana davet edici zevk ve âhengi hissettiren, sanat ehline
uçsuz bucaksız "ibdâ arsaları" bağışlayan bir dünya görüşü...
Diyalektik cevvaliyetiyle nerede durup nerede yolalacağını istikametlendiren;
velhâsıl, lafın gelişi değil, hakikatiyle yaşanacak bir dünya görüşü...
Mevzuumuz vesilesiyle; insanlar arası kopan "iletişim" hatlarını
yeniden tesis edecek bir dünya görüşü...
Sayesinde anlayacağımız, anlatacağımız,
anlaşacağımız, göreceğimiz, duyacağımız, hissedeceğimiz, davranacağımız, dövüşeceğimiz,
kucaklaşacağımız; ezcümle başımız, gözümüz, kulağımız, elimiz, ayağımız,
gövdemiz ve rehberimiz olabilecek cüssede, zenginlikte, derinlikte ve kıvraklıkta
bir dil... Böyle bir dünya görüşüdür aradığımız ve böyle bir dildir bulduğumuz:
Bir "ayniyet"in iki kanadı hâlinde, Büyük Doğu-İBDA bünyesi...
Kayıtsızlar ve düşmanları es
geçip, bağlılar ve sempatizanların böylesi bir bünye karşısındaki muhatap
rollerini nitelendirme durumunda kaldığımızda; gerçekleştirilmesi gerekenin, bu
dili duyarak, düşünerek ve davranarak konuşmak olduğunu anlıyoruz. Kapısına
gelinmiş hakikat, ehlince ve usulünce açılmayı bekliyor ve aşılan ilk eşik,
belki giderek dikleşecek, belki zorlukla tırmanılacak sonsuz basamağı önümüzde
yükseltiyor. Laçkalaşmış kalbler, körleşmiş duygular, tembel zihinler nasıl
konuşsun bu dili?.. Bir "yabancı dil"i öğrenip konuşma iradesi bile,
birkaç günlük çabayla semeresi alınabilecek bir netice veremezken, ömrünce
kurbağa dili sayıklamışların -bir devrimle sayıklatılmışların- dilleri
kolayca döner mi buna?..
Büyük Doğu ve İBDA Mimarları... İslâm`a muhatap anlayışın mânâ
dilinin, çağımızdaki kurucuları... Ya İBDA`ya bağlananı ve bağlanamamışıyla; bu
"sembol" şahsiyetleri ismen, cismen, fikren tanıma pozisyonundaki
bizlerin vazifesi?..
Bir dili, anadilimizi, mânâ
dilimizi öğrenmek... Ve, "her dünya görüşü bir dil"...
"Teorik" dil ile toplulaştırmak, "pratik-tatbik-teknik" dil
ile açılmak... Bugün "boyumuz kısa" kalsa bile, hiç olmazsa, el atılan
her mevzuun hikemî-ilmî-teknik buudlarının bilgisine, sezişine, birikimine,
tecrübesine, becerisine, tatbikine, tahliline, terkibine vukûfiyet ve nâiliyet
çabası göstermek... Ve ancak böyle bir çabayla, o dili bir dünya görüşü bütünlüğünde
yaşayabileceğimiz ve gerçekten böyle oluşunu delillendirebileceğimiz şuurunu
daim, aksiyonumuzla kaim kılmak... Evet, bugün "boyumuz kısa" kalsa
bile, inkılâbın, mânâ dilimizi "toplumun genel fikir
çerçevesi"ne oturtmak olduğu ve bununsa; her sahanın kendi esas, usûl ve
kaideleri muvacehesinde, teorik ve teknik donanımıyla, tümdengelim ve tümevarım
"gel-git"leriyle, diyalektik-estetik-etik nizamı ve duyarlığıyla, ve
tabiî ki aksiyon sıcaklığıyla o sahanın dilini konuştuğumuzda kıvamını
bulacağını unutmamak ve unutturmamak...
Böylelikle, İslâm`a muhatap anlayışın
"topluluk hakikati"ni; herbiri kendi sahasının kendi şuur
seviyesindeki "şahsiyet" sahipleri olarak, mevzuunu iplik iplik
dokuyan fertler hâlinde tecelli ettirebilmek... Zamanüstü nurdan kapılan kıvılcımla
mekanı aydınlatmak ve değişen zaman boyunca tekrar ve tekrar nura koşmak... Nur
ki, içimizde... Küfrün üfürdüğü kir-pası, maddî-manevî çehresiyle yıkıp yıkamak
ve ruhumuzun pâk aynasında "âlemde ben" ve "bende Yaradan"
zikrine, fikrine ve zevkine varmak...
Zaten bilen biliyor bunları
denilebilse de, derdimiz zaten "bilmek"!.. Belki hakkını veremiyorsak
da, şudur uyardığımız: Bilmek, yapmak için; böylece yapa-bilmek!..
Bilmek hamal yüküne, aksiyon "akt"a, verimli toprak erozyon
tortusuna, şuur alışkanlığa, vukûfiyet âşinalığa döner ya; döndürmemek!..
"Malûmu meçhullükten kurtarma"nın bir yönü de sanırız; kabuk-klişe
bilgisini, öz bilgisine kalbetmek... Deşilmedikçe her ân; özümüzdeki aşk yaramız
da "kabuk" bağlıyor. Yaraysa aynı yara; güya!..
Dil ve dünya görüşü; dünya görüşü
ve dildeki "dünya tablosu"; mânâ dili ve toplum dili; toplum malûmu
ve fert malûmu ikililerinin birbirine karşılıklı tesiri ve ilgisiyle beraber;
alâkalı kavram ve bahislerin de, içinden süzülebileceği bir pasajı İBDA
Mimarı`nın "Marifetname" adlı eserinden aktaralım:
"Kültürün yapısında dilin
etkileri, aynı dili konuşan insanların bütün faaliyetlerinde o dilin «dünya
tablosunun» etki yapmasına dayanarak açıklanabilir... Dil, hayatın bütün
alanlarında, günlük hayatın en basit hadiselerinde, ilmin ana form`larında,
görenekler ve törelerde, inançlarda ortaya çıkar; dil, her türlü maddî hayatın,
tekniğin, ekonominin de şartıdır... Dinde, hukukta, felsefe ve sanatta yeri
vardır. Dilin etkide bulunan gücü, dilde izini bırakan «dünya tablosu» ile,
hayatın bütün alanlarına yayılır. Buna karşılık dil de, her bir alanın özel
ihtiyaçları ve şartları ile kendi çevresini ve yönünü belirler, ona göre gelişir."(1)
Dışarıdan bakan veya nüfûziyetini
derinleştirmek isteyen için, İBDA`yı tanımak ve bilmek, yabancı bir dil öğrenmek
gibi; yani zor!.. Oysa, yeni bir dünya kurmak için ne gerekir? Yeni bir dünya
görüşü!.. Yeni bir dünya görüşü için ne gerekir? Eskimiş kalıp, kavram ve
"kuram"ları atıp, yerlerini yeni ve dinamik muhtevasıyla dolduracak,
bilinen eski dile göre "yabancı", fakat yeni bir dil!.. Yeni
bir dil nasıl yaşar; ki bu inkılâptır? Konuşularak!.. Nasıl konuşulur? İşte
bütün mesele!..
Bir dili nasıl öğrenir insan?..
Önce pek anlam veremediği birtakım yabancı sesler duyar, kelimeler görür,
imajlarla tanışır. Sûreten gördüğünü, birer birer ve nisbeten kolayca hafızasında
saklayabilse de, anlamını kavrayabilmesi daha çok tekrar ve ölçüp biçme
gerektirir. İlk defa tanıştığımız bir kimseyi, daha sonra simâen hatırlayabilmemiz
veya tasavvur edebilmemize rağmen, sıkça duymadıkça ve ilişkide bulunmadıkça
ismini -ki isim "anlam"a dairdir burada- kolaylıkla
unutabilmemiz gibi.
Ve bir yabancı dil öğrenirken
uyulması gereken en önemli prosedürün, bildiğini unutmamak yahut bildiklerinin
ötesinde yeni bilgiler-kelimeler öğrenmek için, neredeyse hergün tekrar-egzersiz
yapmak olduğu ifade edilir. Çünkü yeni bir dil öğrenmek, hergün zincire yeni
bir halka eklemek gibi, kesintisizce ve zamanın silgisine, nisyan ile malûl hafıza-i
beşerin zaafına kurban edilmeksizin sürdürülmelidir. Aksi bir durumda, ara
verilmesi hasebiyle zincirin halkaları birer ikişer kopar ve artık sözkonusu
olan, yeni birşey öğrenmek değil, bir bakıma eski halkaları toparlamaktır -hatırlamaya
çalışmaktır-. Zaman kaybı, emek kaybı, bilgi kaybı, verim kaybı... Bir
noktadan sonra belki, kendine güvensizlik ve çekilen iflas bayrağı!..
Yine bir yabancı dil öğrenmek,
teori-pratik içiçeliğiyle, şuurlu bir süreç sayılır. Şayet iş, zoraki okul
psikolojisinin "pasif" öğrenciliğine, seyirciliğine, dinleyiciliğine,
okuyuculuğuna dönerse; açıkçası, "Ders verilmez, alınır!"
düsturu gözardı edilip, verilen ders "çalışılarak" öğrenilmezse; öğrendiğini
düşünerek anlamak ve anladığını uygulayarak bulmak yoluna
gidilmezse, temelsiz bilgi ve mânâ kırıntılarını, toz zerreleri gibi savurur
zaman...
Yabancı bir dil öğrenmenin bir başka
hususiyeti... Dil öğrenirken insan, hafızasına henüz depolamadığı-bilmediği bir
"semboller bütünü"ne doğru, kendisine dili öğreteni taklit
ederek, pasif sayılabilecek bir süreçte ilerler. Dili tanıma safhasındadır
öğrenci... Yeni olmanın tabiî mecrâsı bu! Mamâfih, bir yere kadar!..
Dil öğrenirken dikkati çeken bir
diğer husus, belli bir ilerleme kaydedildikten sonra, öğrenilen dilin
muhataptan duyulması durumunda anlaşılmasının daha kolay; ifadesinin, yani konuşulmasının
ise daha zor olduğudur. Burada, o dilin henüz mâledilemediği, bünyeleşemediği;
fakat yine de bünyede kendine bir yer bulduğu, tam işlenmemiş hammadde misâli,
işlenmeyi, süzülmeyi, tartılmayı ve ölçülüp biçilmeyi beklediği anlaşılır.
Ya bir dil en iyi nerede öğrenilir
sizce? Tabiî ki konuşulduğu ülkede, ortamda. Öğrenci, sürekli o dili duyarak,
görerek, konuşarak; tekrar, taklit ve ifade ederek; anlamak ve anlaşmak için o
dilde konuşma zarureti hissederek yoğrulur. Pekiyi, tam tersi bir durumda, o
dilin hiç konuşulmadığı veya duyulmadığı bir ortamda?.. Sağırlığa çıkar ki, hiç
duymayan kişi, dilsizdir de!..
Devam edersek; alelâde günlük alış-verişleri,
itiş-kakışları, gidiş-gelişleri gerçekleştirme dışında, bir dil asıl ne zaman
ne işe yarar? Hemen farkedeceksiniz ki; ihtiyaç duyulan, üzerinde olunan bir işi
yapmak; karşılaşılan bir problemi çözmek; içtimaî işbölümü
çerçevesinde yüklenilen vazifeyi yürütmek ve bunların öğreniminde-öğretiminde,
bilmede-bildirmede, aktarmada-aktarılmada, intibak ve intikal
etmekte-ettirmekte, sezmekte-sezdirmekte ve diğer fonksiyonları yerine
getirmekte belirir dilin hayatî rolü. Buysa, her ihtisas, iştigal ve verim
sahasının teorik ve teknik dilinin; o işi, meşguliyeti veya
vazifeyi yüklenenlerce bilinmesini, konuşulmasını, davranış ve verim hâlinde
tezahür ettirilmesini gerektirir. Anadil bünyesinde sanki farklı lehçeler ki;
iktisat dili, edebî dil, askerî dil, hukuk dili, sanat dili, siyasî dil,
ticaret dili ve diğerleri olarak, özelleşmiş mevzu dilleri-belirişleri... Kuşatıcı
"teorik dil alanı" şemsiyesi altında; her mevzuun kendi esas,
usul ve kaidelerince aydınlatılacağı "kendinden zuhur" alanları...
Çok çeşitli tezahürler sunan dil
bahsini ve İslâm inkılâbıyla ilgisini, İBDA Mimarı`nın şu sözlerinden
kapılacak bir payla takdim edelim:
"İnsanların anlaşabilmesi, «bildirilebilme»
ile mümkün... Bu ise, hakikat hükmünün insanlardaki müşterekliğiyle, yani «ben»
ile «başkası» arasında ortaklık imkânı demektir... Böyle bir hakikat temeli
olmasa, lisân olmaz... Dil ve işaretler, insanlar arasında ortak bir «mânâ»
dünyası meydana getiren sembollerdir... Ve şu dava: Dil, yerinde hâl ifadesi,
yerinde sembol, yerinde mevzu, yerinde tefekkür, yerinde «düşünce sistemi»,
yerinde araç, yerinde mahiyet, yerinde hareket vs. mânâlarda kullanıldığı gibi,
«diyalektik» mânâsında da kullanılır... İşte bütün bunlar çerçevesinde kapsayıcı
dil Büyük Doğu!..
1975`den başlayarak toplumun genel
fikir çerçevesine BÜYÜK DOĞU`yu oturtmak mücadelemizin sebebi anlaşılıyor; İslâm
inkılâbı burada... Bunu böylece vasıflandırış nisbeti de, Büyük Doğu`nun muradı
ve «niçin» buudu halinde İBDA`da..."(2)
Toplumumuzda herkesin,
"kendinden zuhur" verimini teorik-teknik muhtevasıyla üzerinde binâ
edeceği "Teorik Dil Alanı"nın kurucusunun; muhatabından beklediğini
ve ıstırabını kendi dilinden arzedelim:
"Vatanımı, baştanbaşa dünyaya
numune teşkil edecek ve yaşanmaya değer hayata dair bir kültür ve sanat vasatına
misâl olacak bir mânâda görmek, hiçolmazsa şu görmek istediğimi gördürmenin
vasatına şahit olmak isterken, kaskatı gerçekler hayalimdeki tavuskuşunun
tüylerini yoluyor... Her sahadan üzerinde şahsiyet buğusu tüten hâl izahına
benzer tezahürler bekler ve bu vasat içinde mânâ dilimizin zenginleşmesi ve
maledilebilmesini dilerken, bu mevzuda kimsenin acelesinin olmadığını
görüyorum..."(3)
Dilimizin konuşulduğu inkılâp
sürecini, yine dil kurucudan dinleyelim:
"İşte, bir ağaç bütününün
kök, dal, yaprak ve meyve unsurlarının her birinin bütünü temsil eden
mustakillik belirtmesi ve özelleşmesi zemininde görünecek olan içtimaî fayda,
gaye, esas, usul ve hedef davası:
-«Benim dilimi konuşanlar arasında
kalırsa çocuk, ki toplum, gavurca mı öğrenir, benim dilimi mi yoksa?»
Bu, unutulmaması gereken ön safhadır."(4)
Yabancı dil öğrenme isteği olan
insanlar iki türlüdür: Birinciler, sürekli o dili öğrenmeyi istediklerinden yıllar
boyu dem vururlar. Halbuki, bu yolda kayda değer bir çabaları yoktur. Öbür
bahtlı kesimse, gayelerini uygulamaya yönelir ve sistemli, sürekli bir çabayla
muradlarına ererler.
İslâm inkılâbının inkılâpçısı
olabilmek, içi boş bir "inkılâpçı" yaftasının cakasını satmak ve
gündelik ahbapçavuşluk ilişkileri seyrinde al gülüm-ver gülüm günah beyanını
mazeretleştirmek değil; tam aksine, o inkılâbın dilini konuşabilmek ve konuşturmaya
hayatını vakfetmek demek!.. "İnkılâpçı" ve "inkılâbın figüranı"
farkını yakalayanlar, kendi dilini, anadilini, mânâ dilini konuşmak ve
dilini konuşamama büyük ayıbından kurtulmak için, ne yapmaları gerektiğini de
bilenlerdir:
İBDA külliyatını tüm olarak
edinmek ve okumak, öncelikle!.. Konuşamamak, zahiren okunmuş olsa da, kitapların
hâlâ el değmemiş biçimde rafları süslediği gerçeğidir ki, tekrar ve tekrar
okumak!.. İBDA`ya hâlâ yan duran sağır ve "dilsiz"leri boşverdik;
lâkin, İBDA`ya şöyle veya böyle bir süredir muhatab olup da, bugünedek kendi
dilinin külliyatını eksiksiz edinmemişlere ne diyelim pekiyi?..
Evet, gerekirse bir yabancı dil öğrenir
gibi öğrenmek dilimizi. Öğrenmek, ama nasıl?..
İmam-ı Rabbani Hazretleri, buyuruyorlar:
"Talebe, ilim ve fazilet
mayasını ruhunda tutturmaya bakmalıdır, yoksa şekil ve kaide ezberciliğinde
kalmak hikmetleri kaybetmek olur..."
Ezbercilik... Acaba dilimizi konuşmaktan
kasdımız, her meseleye "aspirin" gibi hazır veri şablonları sunmak mıdır;
ezberini iyi yapmak ve dinamizmini kaybedip statiklik çamuruna saplanmak mıdır?
Elbette hayır... O halde, nasıl konuşmalı?
Mesele sahibi bir insanın konuşmasıyla,
papağanın şuursuz taklidi arasındaki farkı beyana lüzum yok. İBDA`ya muhatap
fertler olarak dilimizi konuşurken biz, "diyalektik-edeb-tevil" ve
"muhakeme usulü" prensipleriyle "tabir ve tefsir"
ölçülerini bilmediğimiz -tatbik edemediğimiz- takdirde; çıkış noktamız
haklı ve doğru bile olsa, varış noktamız yanlış ve tabiî çirkin ve tabiî kötü
olmak tehlikesine maruz kalabilecektir. Esasa doğru her iş "usulünce"
yürütülür. Usulü bilmenin ve Büyük Doğu çerçevesinde fikir yürütmenin ancak ve
ancak Yürüyen Büyük Doğu hâlinde İBDA`nın getirdiği muhakeme tarzıyla
hayatiyet ve doğruluk kazanacağını en başa almak şart. Ki, ezbere biçimde Büyük
Doğu-İBDA Mimarlarından referans göstermenin her şartta geçerliliği
olmayabilir. Bu tarz bir yaklaşım, onun "inanış, görüş, ölçülendiriş"
sistemi değil de, yenilenmeye ve "yeni zaman yemişlerini" verdirmeye
kapalı; donuk-statik şekiller ve şablonlar toplamı olarak algılanması demek...
Büyük Doğu-İBDA ruhuna -usulüne- karşı gelmeden konuşmak;
mükellefiyetimiz!.. Ruhundan ve serdedildiği şartlardan bîhaber tarzda, kimi fıkhî
ölçüleri kabuk-klişe çerçevesinde öne sürmek de, aynı usul yanlışına delâlet
etmekte değil midir?..
Bahsi, İBDA fikriyatının
kurucusunun "Yürüyen Büyük Doğu" başlıklı yazısını aynen
vererek mühürlüyoruz:
"İslâma muhatap anlayışı
yenileyen BÜYÜK DOĞU`ya nisbetimizi belirttikten ve VAROLMA MÜŞKÜLÜ`müzün en
zor düğümü olan KENDİNDEN ZUHUR DİLİ etrafındaki ana meseleleri işaretleyip bu şuurun
uyandırılması zaruretini ihtar ettikten sonra, bütün bu bahisleri kuşatıcı
biçimde YÜRÜYEN BÜYÜK DOĞU`dan muradın ne olduğunu, onun muradı halinde
gösterebiliriz ki, şu:
Eşya ve hadiselerin her ân yeniliği
içinde vukubulan kemmiyet ve keyfiyet değişimi, insanın bütün davranışlarının
belirli şekil, kalıp ve normlara uymayışını izâh eder. Çünkü normlar birçok
olayların gözden geçirilmesiyle elde edildiklerinden, tek olayları temsil
etmezler; hayat bizim tecrit ve tasniflerimize uymaz... Müşahhas hadiselerin
nice ince farklılıkları hesaba katılamadığından ve her durumun sadece «temel
elemanları» gözönünde tutulduğundan, normlar; yaşanmakta olan, yani değişken şartlar
karşısında az çok katı çerçeveler belirtir.
Bu mesele bize, yönelinen
mevzudaki hareketin, Büyük Doğu`nun lâfzına bağlı kalmamayla, onun ruhunu ve
muhtevasını kavramakla mümkün olabileceğini gösterir. Onun hayata, meselelere, mücadeleye
tatbiki ancak bu şekilde mümkündür; hayatta karşılaşılan hadiseler, işlenmemiş
ve «işlenmesi gereken» malzemeyi gösterir. Bu bakış içinde Büyük Doğu, «oluş»un
özelliğine nüfuz etme gayesi bakımından «keyfiyetçiliği» gösteren bir
tecrittir... Keyfiyetçilik:
-«Her iş vahidini, onu saran
mücerret oluş cevherine göre değerlendirme davası...»
Bunun tatbikinde «kendi kendine
gerçekleşme» mevzu dışıdır; kısacası BÜYÜK DOĞU, gerçekler haline getirilecek
davranış imkânları, davranış olması gerekenler, gerçekleştirilmesi gereken değerlerle,
her ân yeni İBDA hamlesinde görünen «işleyici» ve «işletici» bir misyon mihrakıdır."(5)
Bizim buna ekleyeceğimizse bir
"dilek" sadece: Yeniden iletişimin "zaruri" usulü, -çok
sınırlı da olsa- bu izahlar vesilesiyle artık daha bir aydınlanmış olsa
gerektir; hiç olmazsa birtakım temel kavrayış çizgileri açısından!..
Kaynaklar:
1) Salih Mirzabeyoğlu, Marifetname
/-Süzgeç ve Şekil-, İBDA Yay., İstanbul 1986, s. 14
2) Salih Mirzabeyoğlu, İslâma
Muhatap Anlayış /-Teorik Dil Alanı-, İBDA Yay., 2 Basım, İstanbul 1987, s.
64-65
3) Salih Mirzabeyoğlu, Şiir ve
Sanat Hikemiyatı /-Estetik ve Ahlâk-, İBDA Yay., 2 Basım, İstanbul 1998, s.
20-21
4) Salih Mirzabeyoğlu, İslâma
Muhatap Anlayış /-Teorik Dil Alanı-, s. 86-87
5) A.g.e. s. 17-18
VIII
Yeniden İletişimin Devletleşen Çözümü ve
Çözülecekler:
`ENFORMASYON`DAN `TEKNOLOJİ`YE İÇTİMAÎ MUVAZENE
"Enformatik Cehalet"i
Eleştiren "Enformatik Esaret"
Bu yazımızın başlangıç çerçevesini
tesbite vesile olacak husus, bir kitap: "Enformatik Cehalet /-Kitle
Kültürü-"... Yazarı, Kanal-7 televizyonunda idareci olarak gördüğümüz,
aynı televizyon kanalında "360 Derece" adıyla bir de müstakil
programı bulunan ve özellikle "iletişim" sahasında araştırmaları yayınlanmış
olan, İslâmcı kesimde tanınmış bir isim: Nabi Avcı... Adı geçen kitap,
Rehber Yayınları`ndan, Eylül 1990`da çıkmış.
Mevzu çerçevesindeki malûmatı ve şöhreti
ne türlü algılanırsa algılansın; kitabın isminden başlayarak muhtevasına, yazarının
emeğinden İslâmcı camiada "aydın" hüviyetiyle yeralan -veya öne çıkartılan!-
çeşitli dallardaki araştırmacıların "çözüm"ün bizcesini bir türlü
gösteremeyen birikimine; bir dizi faktör "üzüntü" hissimizi celbetti.
Sözkonusu eser çevresinde yazar için konuşursak, bir açıdan acımak ve ne yalan
söyleyelim kızmak mümkünse de, malûmatını bâriz bir "ahkâm" kesme
seviyesine vardırmaktan kaçındığı intibâını aldığımız ve bu yüzden takdir ettiğimiz
için, "üzüntü" verici bir nitelik algıladığımızı söylemekle yetineceğiz.
Eleştirmeden önce; "enformasyon" kelimesi:
Ele aldığımız meselelerin akışı
içinde, kelimenin büründüğü anlamlar ve ilgili olduğu bahisler, şüphesiz şu
ânkinden daha iyi anlaşılacak olmasına rağmen, bir fikir vermesi düşüncesiyle
"enformasyon"un İngilizcedeki lûgat karşılığını vermekte fayda var.
Enformasyon; bilgi, haber, danışma, aydınlatıcı malûmat demek. Kelime mânası
bu olan enformasyon; ilişkili veya ilişkilendirildiği mevzular seyrinde; iletişim,
haberleşme, komünikasyon benzeri tabirler etrafında ve çok çeşitli alanlarda
tafsil ve icmal edilen, ilişkilendirilip merkezîleştirilen bir vakıa, tezahür
ve inceleme sahası... Biz yazımızda, enformasyonun "kök" itibariyle "form`landırma", "şekillendirme",
"form`a sokma" tarzında mânalandırmalara da imkân vereceğini düşündüğümüzden,
kültürel ve ideolojik formasyona girmek ve büründürmek misyonuyla da ilgili
olacağız. Zaten bilgi, "varlığın muhtevasından şuurun çıkardığı
FORM" değil mi?.. Enformasyon da, bu bakışla, form`landırmak ve
"bilgilendirmek" değil mi?..
Artık kitaba dönük eleştirilerimize
geçebiliriz. Kitap, İslamî bir dünya görüşü perspektifinden meseleleri kuşatmak,
"enformatik" malûmatı işleyip bünyeye mâletmek, problemden çözüme
gitmek, parçadan bütüne varmak, hem dalında bir "uzman" hem de
"müslüman" olarak meseleleri cesaretle göğüslemek ve temel esaslara
dair fikir keyfiyeti itibariyle şahsiyetli tesbitler getirmek yerine; şu
problemde şu yabancı yazarlar bunu "demiş" şeklinde "takdir
edilecek" bir arşivcilik zanaatı gösterip, "takdir edilemeyecek"
bir kestirmeciliğe ve ucuzculuğa yöneliyor.
Oysa enformasyon bahsinde
bilinmesi ve bildirilmesi zaruri olan nokta, "enformasyon/malûmat"
ve "ideolojik formasyon/irfan" kutuplarının farklı anlam
ihtivâ etmeleri.... Olması gereken şu: "Kendi"nden hareketle
sonuçlandıran için BİLGİ; muhatabı için "işlenmemiş"
veri, done, haber niteliğiyle kendini dayatan MALÛMAT olan "enformasyon",
ideolojik formasyona mâlikiyetle ve "bilmeyi bilici" İRFAN
melekesiyle "KENDİ"NE DÖNÜŞTÜRÜLMEK zorunda!.. Böylece, malûmattan
hakiki BİLGİ`ye geçiş... İrfana mâlik olup, enformasyonu "kendi"ne
dönüştürmek; ideolojik formasyona mâlikiyetten geçiyor... İdeolojik formasyona
malik olmak, bir "müslüman" için, "her örgüsü tezatsız"
bir dünya görüşüne, "ideolocya"ya bağlılıktan geçiyor...
Sistemli ve kapsamlı bir ideolocyaya bağlılıkta "bilmeyi bilecek"
kadar malûmat, irfan sahibi olmaya yeterken; ideolocyasız ve tabiî irfansız
malûmat, "eşek yükü"ne dönmekte...
"Enformatik Cehalet" yazarının temel, asıl ve esas
eksikliğinin ne olduğu da sanırız hissettirilmiş oldu: İdeolocya eksikliği ki,
her emek ve her birikimi başıboş ve çözümsüz bırakan eksik... İslamcı "aydın"larımızın
anlayamadığı ve bundan ötürü hakiki "aydın" olamayışlarının sebebi!..
İBDA`ya muhatap olmayışları, nelerden mahrum kalmalarına yolaçıyor; bir
bilseler!.. Böyle olunca, kitaptan tüten mâna da şu:
Yazar, mahçup bir edâ ve sanki
"ilmî objektiflik" iltifatından mahrum bırakılmamak için özellikle
perdelenmiş bir üslûp ile, bir yandan Kültür Emperyalizmine ve tek yönlü
enformasyon ve propaganda bombardımanına buğzederken; diğer yandan,
"enformatik cehalet" ve "kitle kültürü" problemlerine dair
köklü izah ve çözümlemelerde bulunamayışı yüzünden, mahkum etmeye çalıştığına
fikren mahkum olmaktan; kitle iletişim araçlarına teknolojik hakimiyeti bir
yana, bu teknolojiyi Batı medeniyetinin siyasî, kültürel, iktisadî ve askerî
hakimiyetini dünya yüzünde pekiştirme gayesiyle kullanan, bu arada rakip
medeniyet ve toplumlara hastalıklarını ve "hazımsızlığın/mâledemeyişin"
yolaçtığı parçalanmayı zerkeden Kültür Emperyalizmine esaretten kurtulamıyor.
Doğrusunu söylemek gerekirse, kasdımız
aslında bir kitap eleştirisi yapmak değil, tam tersine Batı`nın kültürel ve
doktriner işgali altında bir "kurtuluş" savaşının verildiği şu
ortamda idraklerin nasıl iğdiş edilip uyuşturulduğu ve bütünlük şuurunun
parçalanarak yutulmaya, manipüle edilmeye hazır hale getirildiği hususu ise de,
veri-enformasyon için faydalanmak istediğimiz bir kitap, mübalağalı mı olur
yahut yazarını üzer mi bilemeyiz ama, antitezini "Felix Culpa-Mutlu
Cürüm" çapında örnekleştirip yaşatıcı bir laboratuvar tecrübesi değerinde
gözüktü bize. Öyle ya, kitapta eleştirilen "enformatik cehalet" değil
miydi?..
Üstelik Nabi Avcı, bu
bahiste -şahsına karşı herhangi bir husumetimiz olmayan- bir örnek ki, "İslamcı
aydın" ünvanıyla yazıp çizerek boy gösterenlerin neredeyse tümü, ne acı,
böyle!.. Âşinalıkla vukûfiyet, saptırmakla doğrultmak, çorbayla sentez ve dağılırken
hepten dağıtanla dağılırken toplayan arasındaki keyfiyet ve haysiyet farkını
farkedecek ferâsette olanlar, bize hak vereceklerdir sanırız.
İnandığıyla öğrendiği başka başka
olmak, teneffüs ettiğimiz "işgal" havasına nazaran şaşırtıcı değil.
Asıl şaşırtıcı olan; öğrendiğini inancına uygun kıvama ve dâvasının izzetini
antitezinin sefaletine veya malûmatın karmaşıklığına hâkim çapa kavuşturacağına;
inancını kalbine gömüp, öğrendiğini dilinde ve davranışlarında yaşatmak!.. İnancımız
mı meselelere kendi rengini verecek güçte değil; yoksa, ideolojik formasyonumuz
olmadığından mı, sunduğumuz, bütünlemenin aksine parçalamak, hâkimiyetin aksine
mahkûmiyet ve bir misalle "yediğimiz elmayı organizmamıza mâledeceğimize,
kendimizin elma oluşu" noktasına varmakta?..
Demek ki, inanç ve bağlanıldığı
iddia edilen fikir bir yerde, -olması gereken- amel ve aksiyon bir başka
yerde!... İnanılanın iş ve eserle uygun olmadığı yerde tecelli edense, amel ve
aksiyon olmayıp, sadece "akt", açıkçası güdük hareket... İnandığı
gibi yaşama olmayınca, yaşadığı gibi inanmaya başlama dâvası... "Hakikat"lerin,
tamamıyla, "insanın vardığıyla Allah`ın yarattığı" olarak "Mutlak
Ölçüler"de fânî oluşu ölçüsünün şuuruyla İslam`a "teslim
olmak"; bir diğer ifadeyle, tüm iş ve oluşların hakikatinin "doğrusu"yla
İslam`da, yanlışlarınsa İslam`a göre ve İslam`a izafeten "yanlış"
olduğunu anlamak, bu anlayışı da hâl ve verimler boyu "yaşatmak"
nerede, ele aldığı mevzuya dalıp "çıkamayan" teslimiyetçilik nerede?..
Kendi içinde tutarsız bir dost, kendi içinde nisbeten tutarlı bir düşman; buna
ne buyurulur!
Yeri gelmişken, Nabi Avcı`nın
kitabında zevkle okunan ve gerçekten faydalı bölümler, yazarın yabancı
yazarlardan çevirdiği ve kitabının sonuna eklediği makaleler!..
Toplum: Kitle mi, Kütle mi?
Yerine göre, enformasyon aynı
zamanda iletişim, iletişim de aynı zamanda enformasyon mânasına gelebilir.
Kitleleri yönetmek, yönlendirmek ve hedefe yöneltmekte iletişimin rolü herkesçe
takdir edilir. Bundan önce, "kitle" tabirinden kasdımızı netleştirelim
ki, iletişimle sağlanan olumlu-olumsuz değişim ve dönüşümün niteliği ve
neticeleri aydınlatılabilsin.
"Mass", İngilizcede hem
kitle hem de kütle demek. Kütle, maddeye taalluk eden, sınırlı, parçaların
toplamından ibaret ve işlenen olup, İŞLEYEN olmayan nesne ve küme... İnsanlar
topluluğu olarak kitle böyle midir yahut daha iyi anlaşılmak bakımından,
"kütle" midir?
Kitlenin kütle olup olmadığını şimdilik
bir kenara bırakırsak, sanırız öncelikle kitle olan ve olmayan ayrımının sınır
çizgisini çekmek gerekiyor.
Bu bahiste, İspanyol yazar
Ortega Y. Gasset`in Türkçe`ye farklı yayınevleri tarafından "Kitlelerin
Ayaklanışı" ve "Kütlelerin İsyanı" şeklinde
iki farklı isimle çevrilen, orijinal ismi "La Rebelion de las
Masas" olan kitaptan bir pasaj aktaralım. Burada vurgulanan, "kitle
olmayan"lar:
"Başkalarına oranla kendinden
daha çok isteyen; bu yüksek istekleri karşılayamasa bile bundan vazgeçmeyen,
güçlükler ve görevler yüklenen kişiler..."
Yazar, yukarıdaki tesbitiyle
kitleyi zımnen "alelâde halk" tarzında değerlendirirken, kitle
olmayanı açıkça idealist kavramıyla bağdaştıracak bir çerçeve çiziyor. İnkılâbının
kadro temelini "Aydınlar Aristokrasisi" fikrinde bulan biz,
milletin bir iman merkezi etrafında kenetlenmiş insanlar topluluğu oluşu ve her
inancın bir ideolojisi olması açısından, fikir piramidinin zirve
temsilcilerinden aşağıya doğru kat kat genişleyerek fikrin ve
"keyfiyetçiliğinden ötürü" şahsiyetçiliğinin hiyerarşik katmanlarını
böylece yapılandırma ideali güderken, tabiî olarak idealist olan veya olmayan
ayrımına katılıyoruz. Üstelik, muhatabı olduğumuz Mutlak Fikir; yaradılış
memuriyeti icabı kendini aşarak, eşya ve hadiseleri tasarrufu altına almakla "kendini
bulma" ve bütünlemenin eşsiz ahlakî ölçülerini vaz`etmiştir. Bu mânada
"başkalarına oranla", bilhassa ruh ve ahlâk müeyyidelerini yitirmiş
Batılılara nazaran, kendimizden çok daha fazla şey isteyeceğimiz kesin.
Ortega`nın, Batılı ve Batılıların
dejenere ettiği toplum katmanları gözönüne alındığında doğru, fakat Büyük Doğu
toplumu için yanlış, aynı zamanda kitleyi kütle kavramına yanaştırması
sebebiyle tenkide muhtaç bir başka tesbitini zikredelim. Tarif edilmeye çalışılan,
"kitle"nin ne olduğu:
"Kendilerinden hiçbir belirli
şey istenmeyen; yaşadıkları ânı oldukları gibi yaşayıp mükemmelliğe doğru en
ufak bir çaba göstermeyen; kısacası dalgalar üzerinde salınıp duran, şamandıra
örneği kişiler..."
Kitle tarifi bu olunca, Türk mütercimlerinin,
kitabın adını, birinde "KİTLELERİN Ayaklanışı", öbüründeyse
"KÜTLELERİN İsyanı" şeklinde çevirmelerine şaşmamak gerek.
Öncelikle; varoluş ferden yaşanır
ve doğan her insanın topluma katılıp bir fert olması, taklitten dereceler
içinde tahkike uzanan bir süreç dahilinde şuurunu "yıkması, yapması ve
zenginleştirmesiyle" gerçekleşir. Dil aracılığıyla kendini keşfedip
muhitiyle etkileşim içinde topluma katılması süreci; sürü halinde yaşayan
hayvanların mükerrer içgüdülerinin tersine daima şuurlu ve gayeli, lâhzalık değil
süreli bir davranış serisine karşılık gelirken, şuurlandırılmamış bir insanın
tek başına tabiatta "insan"lıktan nasibi yok. Balta girmemiş
ormanlarda yıllar sonra bulunan, tek başına yaşayıp "hayvanlaşmış vahşi"lerin,
fizyolojik olarak "insandan olma"larından başka, ne tek ne de sürü
halinde insanî-ahlâkî tek bir orijinalitesi mevcut. Doğuşundan itibaren sürüye
katılıp, türünün programlanmış içgüdülerini ölümüne dek sürdüren hayvanın
tersine, insan için başlangıçta insiyâkî bir mahiyet belirten hayat, giderek
zaman içinde zaman dışı bir şuur buudunun hazırlop değil, hazırlayıcı ve
toplumun "elsiz kolsuz tecritler" niteliğindeki dil-düşünce etkisini,
benliğinde yeni ve kendine has "bütün bir dünya kuran" bir akışla ORİJİNALLEŞTİRİCİ
bir seyir takip eder.
Anlaşılacağı gibi, toplum içinde şuurlandırılarak
"fert" keyfiyetine kavuşan insan, kendinden sonrakini de
"toplumun bir ferdi" olarak şuurlandırarak topluma kazandırır. İnsan,
hem müessir hem de müteessir olabilen bir nitelik belirttiği için
ki, toplum bir "etkileşim sistemi" fonksiyonu görür.
Böylelikle, tek yönlü müessir olma veya tek yönlü eser olma kalıbını ve
"kütle" olma iftirasını kırarak, her ferdin bir başka dünya/âlem oluşunu
tesciller.
Kitlelerin şuursuz kütleler
olamayacağı ve "dalgalar üzerinde salınıp duran şamandıra örneği"
yakıştırmasını haketmediği anlaşılırken, belki yazarın kasdettiği bir diğer
fenomene dikkat çekmek doğru olur: Varoluşunu, varoluş hakikatini her safhada
sorgulayarak bütünleyenle; bunu nisbeten pasif bir nitelikte hazırlop ve
derinliğine sorgulanmamış verilerle inşâ eden arasındaki kalite ve "tesir
edici"lik farkı!.. Tahkik ve taklit farkı!.. Davranma ve davranışlarını
kontrol bâbında, daha çok etkileyenler bir safta, daha çok etkilenenler diğer
safta.
"Kendi"nden Hareket
Olarak "Teknik":
Hem Bilgi, Hem Yapmak, Hem
"Yapma Varlık"
İnsan topluluklarının
"kütle" olmadığı ve "tesir eden" veya "tesir
alan" olarak faaliyetlerde bulunduğu görüldü. Pekiyi, bu faaliyetlerin
niteliği ne?.. İnsanları faaliyete sevkeden, onlara neyi nasıl yapacağını öğreten
ve insanlardaki birlik noktalarıyla ayrılıkları belirleyen ne?..
İdealde ve pratikte gözlenen
birlik ve ayrılıkları anlamanın, yine insanın "kendi"sinde düğümlendiği
ve yine insanın "kendi"sini anlamaktan geçtiği hususu öncelikli.
Öyleyse, bu öncelikli hususa, insan faaliyetleri dendiğinde ilk hatıra gelen
kavramlardan "pratik" veya "teknik" kavramlarını anlamaya
çalışmakla bir giriş yapmayı deneyelim. Belki biraz "teorik" bir giriş
olacak ama, hem bu sayede İslâma muhatap anlayışın, meseleleri hangi seviyede
ele aldığı da görülmüş olur.
Pratik veya teknik dediğimiz;
insan faaliyetlerinin ruhî çabaya dayanması ve "ben" şuurunda tezahür
etmesi gözönüne alındığında şöylece izah edilebilir: Ruha kendini dayatan varlığın;
duygu-düşünce-iradî davranış hâlinde, ruhun sıçrayarak kendini (süje-fail
olarak) her dem üstte tuttuğu YAPMAK verimine yolaçışı, bununsa aynı anda
(ister objektif temposuyla isterse subjektif hakikatiyle "zaman"da)
ruhun ruhla sezilişi-bilinişi tarzında BİLGİ`yi tecelli ettirişi...
"Malûm"un, aynı zamanda "ruh"a da delâlet etmesi
gözönünde bulundurularak; ilmin "malûm"a tâbi oluşu, malûmun sırf
bir "yapıp etmeden ibaret" oluşu, şuur hayatının ise malûmun
hasrı-belirişi oluşu yanyana değerlendirildiğinde, şuurlanmış her fert, "kendinden
hareketli"!.. Ve aksiyonunun mevzuunu kendindeki istidadın açığa çıkışı
halinde araması-yapması bakımından, bir diğer insanla ortak bir paydada buluşuyor.
Kendinden hareketli oluşuyla aynı, hareket yönü ve karakteriyle farklı.
O halde pratik veya teknik, insanın
kendisinin dışında ve dışarıdan ithal edilebilecek bir iş ve oluş olmayıp, "kap,
dibine sızdırır!" hikmetince, ruhta ve fikirde neye mâlik olunmuşsa,
ancak onun açılımı ve ifadesi mesabesinde değerlendirilir ve "değer"
edinir. Şimdi soru şu: Nasıl bir ruh, nasıl bir fikir ve nasıl bir ruh ve
fikrin can verdiği toplum nizamı?.. Aynı şekilde, teknik ve teknolojiye de kan
ve can verecek bir ruh ve fikir!... Öyle ya, teknik ve teknoloji, dışarıdan
ithal edilen değil, içeriden ifraz ve ifade edilen bir keyfiyet olmak
gerek. Teknoloji bahsini biraz ileride açacağız. Ama önce, fert ve topluma
hayatiyet, hâkimiyet ve medeniyet bahşeden bir ruh ve fikir çerçevesi olarak
"ideolocya-dünya görüşü"ne bir bakalım.
"İdeolocya-Dünya Görüşü"
Gerekliliği ve Toplum Nizamı
Pratik veya teknik kavramını,
"kendi"nden hareket (duygu, düşünce, iradî davranış)
veya "kendi"nden hareketle "verim-eser-aksiyon-amel" oluşu
minvalinde açıkladık. Ya "kendi"mizi nerede arayacağız? İşte
"kendi"mizi arayış ve ifadede başvuracağımız kavram ve alanlardan
birkaçı: Dil, dünya görüşü, ideolocya, ideal, toplum malûmu, küllî malûm, küllî
ruh... Geniş, derin ve teferruatlı bilgi için İBDA külliyatına başvurulması
gereğinin altını çizerek, dil ve dünya görüşü ilişkisiyle mevzuumuza devam
ediyoruz.
Dereceler içinde hakkını verip
verememesi bir yana, kazanılmış bir "kâinat planı" halindeki dil
içinde duygu, düşünce ve iradî davranışlarını ortaya koyan insanın bu
fonksiyonu, dilin bir dünya görüşü kıvamında ferdin ruhunda şekillenmesine karşılık
gelir. Dil ayrıca öğrenilir, dünya görüşü ayrıca kazanılır denilemez; bu ikisi,
birbirini karşılıklı geliştiren ruhî bir faaliyet sürecinde öğrenmekle yapmayı
kaynaştırır. Burada önemli olan; ferdin, doğumundan itibaren dili-dünya görüşünü
billurlaştıracağı ortamın niteliğine ve bu etkiye vereceği tepkiler
kombinezonuna bağlı olarak şahsiyet bulduğudur, sanırız.
İBDA Mimarı`nın tesbitiyle "ideolocya
manzumesi, sistem, dünya görüşü" şu demek:
"Eşya ve hadiseleri kavramanın
mizaç (karakter), üslûp (ifade tarzı) ve usul ölçüsü oluyor. Usul ne
demektir?.. Bir ilim veya tekniğin asıl mevzuundan önce öğrenilmesi gereken başlangıç
bilgileri, «esas»a götüren yol olarak «metod» karşılığı. O hâlde dünya görüşü,
sistem, ideolojik vahidler (mevzular ve mevzu bölümleri) manzumesi... Evet;
bunlar, varlığa yanaşan şuurun mizaç, üslûp ve usul ölçüsünü gösteren, bu
mahiyetiyle de her türlü mevzuuyla kayıtlı (ilim ve teknik) idraktan önce, yani
bir mevzuya tahsis olmuş mahâlli idraktan önce gelen tekniktir. Teknik
neydi?.... Uygulama, pratik, hareket, emek, yapma varlık..." (1)
Gördük ki, ideolocya veya dünya
görüşü; "mizaç, üslûp ve usul ölçüsü" oluşuyla her insana,
her mizaca ve hareket çerçevesine, her insanî oluş şubesine ölçüler verici,
kendini hep yeniden her şuur ve her alanda üretici, aynı merkezî bütünlükte
buluşurken sayısız alanda farklı farklı tezahür edici bir bünye... Karşılıklı
etkileşim bünyesi...
Yine İBDA Mimarı`ndan
vereceğimiz bir "ideolocya" tarifinden sonra "kitle"
vakıasına döneceğiz.
"Fert ve toplum arası inanılan
ve bağlanılan fikirler manzumesi... Ferdin ve toplumun inşâındaki bütün esasları
veren fikirler manzumesi" (2)
Sözkonusu ideolocya manzumesinin
bir devlet ve toplum nizamı şeklinde hayata tatbiki; tatbikçilerin, iş ve oluş
sahalarına bağlısı oldukları ideolocyayı "bilmeyi bilici" bir şahsiyet
ve mesele çözücü keyfiyet kıvamını tutturmuş olarak taşımalarıyla
realize edilebilir. Bu ahlâk ve şuurun topluma benimsetilmesi fonksiyonuyla;
hem istidatları açığa çıkarıcı hem de toplumdaki ruhî muvazeneyi temin edici değişim
ve dönüşüm düzenlemelerinin topluma "sirayeti" fonksiyonunu
hakkıyla ve hakikatıyla yerine getiren müessirler (bizdeki "aydınlar
aristokrasisi") topluluğu; şüphesiz istidadının sınırlarını "dayanışmalı
fikir oluşumu"nun öncülerinin tesiriyle genişletip derinleştireceklerden,
yani bu anlamda aydınlatılıp motive edilecek kitleden farklı mevkîde.
"Enforme" edilecek kitleden!..
Bizim ideal toplumumuzdaki "toplum
ideali"nin anlam kazandırdığı seçkinler ve kitle anlayışıyla,
fertlerin tek bir iman ve bu imanın sistematik dünya görüşü mihrakında halkalanmadıkları
diğer toplumların kitle tesbiti arasında derin bir mahiyet ve esas farkı var.
Ve bir benzetme:
"Dünya bir tiyatrodur. Kimine
kral rolü düşer, kimine çöpçü. Rolünü en iyi yapan alkışlanır."
Toplumda rol dağılımının nasıl
gerçekleştiği ve rolleri denetleyenin ne olduğundan önce, toplum vakıasını tanımaya
çalışalım.
"İçtimaî Rol"lerin
Belirleyicisi Olarak:
"İdeolocya"mız ve Diğer
"Zihniyet"ler
Her toplum, tarihin binlerce yıllık
kültür bakiyesi üzerinde mensuplarını kendine bağlayan din, dil, an`ane, örf,
tarih, iktisat, ideal ve kavim ortaklığı gibi her toplumda değişik faktörlerin
daha önemli ve belirleyici olduğu; böylece fertlere belli bir topluma
mensubiyet fikri kazandıran orijinal kültürüyle medeniyet tarihindeki
yerini alır. Dinamik bir hüviyet arzeden sözkonusu kültür vasatı, bir "toplum
malûmu" halinde içinde doğana nelerin duygu, düşünce ve davranış planına
çıkabileceğini kodlayıp, onun bir bilgilenme macerası seyrinde gerçekleştireceği
ruhî tekâmülünün "sırra açık" ve önceden kestirilemez verimini de
kendine katarak hayatiyetini sürdürür ve zenginleşir.
"Sıradışı", -inkılâp çapında meselâ- "bir sıçrama" olmaksızın; içinde doğduğu
toplumun "şuur süzgeci"nin kazandırdığı duygu, düşünce ve
davranış alışkanlıklarını; akıl, ahlâk ve nizamını, ister benimsesin isterse kısmen
veya tümden red yönüne sapmaya yeltensin, eleştirisi aynı "şuur
süzgeci"nden geçtiği için hakim dünya görüşünden tamamen bağımsız bir
kimlik kazanamaz fert.
Hakim dünya görüşü: YA belli bir ideolocya
piramidinin; fertlerin birbiriyle, toplumuyla ve "ruha mukavemet eden varlığın
kavranmasında" aktüelleşen "yapma varlık" niteliğindeki (teknik)
pratiğiyle ilişkisinde billurlaşan "üste göre usul, alta göre esas"
tutarlılığını; ve toplumdaki karşılıklı etkileşim ve değişimler boyunca,
içtimaî muvazeneyi yaşatıcı ve geliştirici bir bünye olabilir (ki bizim
ideal toplum nizamımız bunu tekeffül ederken, dünya konjonktüründe bunu yaşatan
ve vaadeden bir başka yapı yok) YAHUT tarihte ve günümüzde içtimaî
çöküş ve muvazenesizliği üreten ve binbir tonda örnekleştiren diğer bir içtimaî
yapı tarzı olabilir ki, burada "içtimaî rol"lerin mânalandırıcı, şekillendirici,
dağıtıcı ve denetleyicisi; (fikrî-ideolojik bir model ve bunu her toplum
katmanında fikir-vazife keyfiyetini haiz şahsiyetler bütünü olarak yaşatan
fertler kadrosu bulunmaksızın), genel çizgileri itibariyle, çıkarlarının
çatışma ve çelişmelerini barındıran, sorgulanmaksızın aidiyet kesbedilen, çapsız
itirazları sindirebilen, alternatifsizliğinden ötürü hüküm sürdüren ve kötüde
de bir muvazene olması gibi kendince "olanların en iyisi" bir içtimaî
muvazene belirten bir "zihniyetin"; keyfî, değişken,
pragmatik, sistemin meşruiyetini sorgulayanlara fikrî değil cebrî baskıyı
dayatan, bir "oligarşi-zümre idaresi" veya "diktatörlük"
rejimindeki "İDARECİ" kadrosu olmakta. Sistem, birinde İDEALİN
emrinde, diğerinde İDARECİLERİN!..
Özetlersek; bizim toplumumuzda
ister "kral", ister "çöpçü"; içtimaî rollerin mânalandırıcı,
şekillendirici, dağıtıcı ve denetleyicisi, bir fikrî-ideolojik model
olup, seçkinin veya kitlenin duygu, düşünce ve davranışlarının alacağı yönün
ipuçlarını verirken, gerçekleştirilenin kendisiyle denetleneceği bir mihenk
durumunda. Bu sistem, meşruiyet temelini, insanî ve izafî akıl verilerinin gelişigüzel
tertibiyle "mutlaklık"(!) cakası satmasında değil, Mutlak Fikir`e
muhataplığında ve tüm hakikatlerin onun ölçülerinde fâni olması yönünden,
dünya-madde ötesi bir mâverâ inanış ve teslimiyetinde bulur. Dünyayı, dünya
ötesi bir temelden hesaba çekişin çerçevesi bu ideolocya nazarında, rolünü iyi
yapmadığında "kral", "çöpçü"ye hesap sorabildiği gibi,
"çöpçü" de, iddiasının ispatını gerçekleştirmek kaydıyla en sert
mikyasta "kral"ı hesaba çekebilir. İçtimaî rol "şahsiyet"
demek ki, barındırdığı "keyfiyet-kalite" ile kaim!..
Diyeceğimiz şu: İçtimaî muvazenemizi en üst seviyede temin edecek ve aydınlatacak
fikir ve ahlâk kaynağımız, değişmez ve beşerî keyfe göre değiştirilemez bir esas
belirtir. Yularsız bir ferdin keyfine kalmış nefsanî çıkarcılık ve hayvanî
hürriyetçilik değil, "Hakka esaret"ten sonra, her ferdin "inancına
göre" eşya ve hadiseler serîsinde sonsuz hürriyetle imkân ve
ihtimallere açılacağı, fikrini aksiyon mevzuunda pıhtılaştırırken aynı değişmez
temelde hem kendini denetleyeceği hem de toplumca denetlenmeye açık olacağı bir
toplum!.. Ne güzel!..
Ya Mutlak Fikir`e Muhataplık Yahut
Kula Kulluk
Gelelim diğerlerine...
Değişmez temele, bir diğer
ifadeyle Mutlak Fikir`e muhatap ve bağlı olmayan her inanış ve görüş, her bilgi
ve sistem, izafîlik ve keyfîlik sınırını aşamaz. Akıl ve mantığın, topyekün
varlığı kuşatıcı esasa ve prensibe malik olmaksızın, sınırlı verilere dayanan
muhtevasıyla sınırsız ve çok yönlü varlık yumağını anlamlandırma çabası, denizi
avuçlayıp avucundakini deniz sanma ahmaklığına eş sayılabilir. Halbuki bu
insan, değişmezlikten vazgeçtik, hiç olmazsa değişkenlik ve keyfîliğini;
"deniz"in, dalgıç veya astronot, balık veya martı, coğrafyacı veya
fizikçi, sanatçı veya balıkçı tarafından bile binbir türlü mânalandırılabileceğini
düşünerek farketmeliydi. Bilgi, "varlığın muhtevasından şuurun çıkardığı
form" olarak, şuurun sınırlı ve subjektif tecrübe ve verilerine dayandığı
için; ne felsefe çapında sistemli ne de "mevzuuyla kayıtlı
mahâllî idrak" niteliğindeki ilim seviyesinde, insanın varlığa
tuttuğu aynada tecessüm ve tezahür eden fikir; varlığın mutlak
hakikatini kuşatıp yakalayamaz. Bundandır ki, felsefe tarihi, sonrakinin
öncekinde tesbit ettiği yanlışlar sürecine dönmüş, ilim de tecrübenin sonsuz
sayıda olamayışı ve "hadiseye yanaşan insan şuuru"nun keyfîliğine
özellikle sosyal ilimlerde yenik düşmüşlüğünün itirafıyla, sınırlı tecrübe ve
verilerin ürünü olan iddia ve değişmez(!) kanunlarının cevabını, çağdaşlarının
ve haleflerinin yeni buluşlarından ve eskiyi kısmen veya tamamen tutarsızlık
bombardımanına tutucu verimlerinden devşirmiş durumda!..
Herşeyin zıddıyla kaim oluşu, tüm
bu izafîlik ve değişkenliğin, mutlak ve değişmez olanın "araz"ı
olduğuna delil olmakta ki, Allah`ın nefesinden üflediğini buyurduğu ruh,
hak veya bâtıl her alanda "değişmez" olan prensibi yakalama peşinde
ömür tüketmeyi izah ediyor. Aradığımız zamanüstü ve değişmez hakikat,
içimizde. İçi görmezlikten gelip, gökteki görünmez Zümrüdüanka`yı ok çekip
avlamak gibi; dağılmak ve dağıtmaktan, tüm emeğe rağmen bilançoda iflası
bayraklaştırmaktan kaçamaz akıl!..
Anlayacağınız, beşerî felsefe ve
ilmî disiplinlerin ölçü alınmasıyla tesis edilen sosyal yapılar; değişmez
hakikatin (form-kalıp itibarıyla zenginlik ve yeniliklere açık/teşvikçi
kalarak) değişmez güzelliğinin içtimaî muvazeneyi temin ediciliğinden
mahrum; el yordamıyla ve hesaba çekilmemiş kültürünün tortusu alışkanlıklarıyla
günü kurtarma telâşesinden kurtulamamış ve kurtulamayacak. Pekiyi, semavî
dinlerin tahrif edilmiş kitaplarına bağlanarak Mutlak Hakikat`in rıza nazarından
uzağa düşmüş toplumlar, kendi yonttuğuna tapıcı akıl dininin veya ilkel
putperestliğin mensupları, ruhî rejimi akıl ve muhayyilenin dipsiz ve ölçüsüz
deverânında arayan Doğu dinlerinin/inanışlarının mensupları ve en acısı, bağlandığını
iddia ettiği Mutlak Fikir`e muhatap anlayıştan mahrum ve Batının kültür ve
kurumlar bazında işgali altında inancına zıd bir görüş ve hayat tarzını yaşatan
sözde müslüman toplumların yaşadıkları devlet ve toplum realitesi nedir?
İnsanî her iş ve oluş sahasını
verimlendirmeye dönük ölçüler verici bir fikir manzumesi olmayınca, idarecide
temayüz eden yönetme ideal(!) ve gayesi, idarecilerin şahsî çıkarlarını ve dar
kapsamlı idarecilik formasyonlarını, kendisine hesap sorulmayacak bir ifade ve
baskı tarzı geliştirerek topluma-kitleye dayatmasıyla sonuçlanıyor. Fikrin
emrinde olmayan idareci; baskıcı, çıkarcı, yalancı, maslahatçı, gözboyayıcı
olmaktan başka bir yol bulamıyor veya bulmak işine gelmiyor; toplumu GÜTMEK
için!.. Varoluş gayesini sorgulamayan, yaradılış hakikatine perçinlenmeyen,
iktidarın meşruiyet temelini tartışmayan, içtimaî rolünün ifadecisi olduğu şahsiyet
kıvamını tutturamayan böyle bir içtimaî yapıdaki "fertler", hakikatiyle
bulunmayan veya yaşanmayan ideali hayata geçiremeyeceklerine göre; ya şahsî,
zümrevî çıkarlarının peşine düşecekler yahut çıkarlarının iktidarın veya diğer
baskı gruplarının otoritesini zedelediği noktada GÜDÜLECEK bir kitle
olacaklar. Ki her iki durum, içiçe ve farklı tonlarda böylesi toplumlarda kaçınılmaz
bir son. Kitlelerin "kütle"leşmesi bu olmasın?..
"İçtimaî Muvazene"
Temininde Aktörler ve Faktörler
İdeal bir toplumda fertler nasıl
yönlendirilir veya kendisinin, muhiti ve toplumuyla ilişkilerinde arzulananı
yapması, arzulanmayanı yapmaması bakımından nasıl denetlenir, gerektiğindeyse
engellenir? Her evin kapısına bekçi mi dikilecektir, her iletişim vasıtası
polisiye kontrol altında her an teftiş mi edilecektir, yoksa toplumdaki fertler
sayısınca ajan mı istihdam edilecektir?..
Bu faraziye en başta aritmetik
olarak imkansız. Şöyle ki:
"1000 kişilik bir toplulukta
bile, insanların birbiriyle kurabilecekleri bire-bir ilişkilerin toplamı (n
(n-1)/2 formülüyle) 49.500`dür. Demek ki, on milyonluk nüfusu olan küçük bir «disiplinli» toplumda, gözetilmesi ve
denetlenmesi gereken bire-bir ilişki hatlarının sayısı, yuvarlak hesap elli
milyonu bulur. (Aslında 49.500.000.dir ama, yöneticiler birbirlerini daha yakından
kollamak zorunda oldukları için bu sayı elli milyonu bile geçer!). Buna bir de
ikili, üçlü, beşli... gruplaşmaları ve gruplararası iletişim hatlarını ilave
ederseniz, hesap iyice karışır. Ama yine de, birçok toplumda bu hesabı
görebileceğini zanneden aklıevveller çıkmıştır. Daha da çıkacaktır... Ve
bunlar, yani insanların her an ne yaptıklarını denetim altında tutmayı kafalarına
takmış olanlar, bu tutkularını kendilerince meşrulaştırmayı da ihmal etmezler.
Bunlar genellikle kendilerini toplumun babası gibi gördükleri için, yaptıkları
işi de toplumu kollamak, ona kol kanat germek, onu «uçurumlara sürüklenmekten
kurtarmak» olarak algılarlar" (3)
İçtimaî hayatın sağlıklı bir bünye
canlılığında istikrarlı deverânı, içtimaî muvazenenin her safhada
kurulabilmesine bağlı olduğuna; buysa, içtimaî muvazenenin ifadecisi ve kefili
olduğu şahsî-zümrevî çıkarlarla toplum çıkarlarının uyumunun, gaye ve
özlemlerle halihazırdaki gidişat ve verimlerin taban tabana zıtlık
arzetmemesinin, inanç ve ideallerle söylenen ve yapılanların birbirini
çelmemesinin teminine bağlı olduğuna göre, ne ve nasıl yapılmalı ki ferdin çıkar
ve ihtiyacıyla toplumun çıkar ve ihtiyacı bağdaştırılabilsin; mizaç, üslup ve
usul farklarının binbir türevini bağrında taşıyan fertlerin, bir de iş ve oluş,
istihdam ve istihsal sahalarının binbir çeşidi içinde diğer fertlerle ve
toplumuyla ilişkisinin üstünde ve her toplum katmanında İÇTİMAÎ MUVAZENE
kurulsun?.. Bir hatırlatma yapmak gerekirse, içtimaî muvazeneden kastımız,
kerestelerin veya koyun sürüsünün intizam ve muvazenesi olmayıp, ferdin benliğinde
kurduğu ruhî muvazenenin, toplumla ve toplumdakiyle ayrıca belirttiği
"ruhî muvazene"!.. Muvazene; hani şu "denge"!..
Üstelik, toplum ve devlet hayatında
yüzyüze gelineceği tabiî olan savaşlar, yoksulluklar, tabiî âfetler, buhranlar,
statükoyu zorlayan değişimler, yöneten ve yönetilen çevresindeki siyasî krizler
nasıl olup da aşılacak ve içtimaî muvazenenin yeniden tesisine imkan
verilecek?..
İçtimaî muvazene temini
çevresindeki sorular, problemler ve ilişkiler sayılamayacak kadar çok ve karmaşık
bir mahiyet arzeder. O halde, problemi anlaşılır kılmak ve çözüm mecrâına akıtmak
için daraltmaktan başka bir yol yok. "Herşeyin herşeyle alâkası
içinde", birşey söylemek için herşeyi söylemek gereği gibi, pratikte
ve sınırlı bir zaman diliminde imkansız bir vakıayı öne çıkartmaktansa, "parçanın
bütünün habercisi olması" yönünden birtakım öncelikler tesbit
etmek durumundayız. Her iş ve oluş sahası, içtimaî rol yüklenen şahsiyetlerce
hadiseleri değerlendirmenin perspektif ölçüsü ve zemini olsa gerektir.
Öyleyse biz de, içtimaî
muvazenenin sağlanmasında kurucu, idareci, koruyucu ve denetleyici bir siyasî
karar mekanizması temelinde iktidar-seçkinler ve toplum-kitle ilişkisinden
meseleye yaklaşmayı deneyeceğiz ve dilimiz döndüğünce denedik de!..
Muvazenesizlik ve Fenalıklar,
"Fâni"likten!
İlk vurgulayacağımız husus: Dünyanın
fâniliği ve dünyevîlikte kemâli zevâlin, zevâli ise kemâlin izlemesi hakikati;
yukarıda içtimaî muvazenenin teminini zorlaştıran faktörler olarak sıraladığımız
olumsuzluk ve çelişmelerde, (fert ve toplumun ideal ve hayat gayeleri dünya
ötesi bir inanışa perçinli değilse), ruhî muvazenelerini yitiriş tarzında
tecelli eder. Dünya hayatı ebedî değil; haz daimî değil; dünyevîlikte
"ideal" ile gerçek aynı değil; para saadeti satın alıcı değil; ideal
ortaklığı olmayınca dostluklar ve sevgiler hakikî değil; çıkarların sağlanması
sonsuz değil; aile saadeti kalıcı değil; gençliği ihtiyarlıktan korumak mümkün
değil; Mutlak Fikir`e muhatap olmayınca en yakından en uzağına kadar fert ve
toplumda iyiler, doğrular ve güzel olanlar ortak ve fikirleri paylaşmak her
alanda sözkonusu değil; ilahîsi olmadığında, beşerî adalet güçlüyü kayırıcı,
zayıfı ezici pratiğiyle âdil değil; kanunlar şaşmaz değil; kültür hayatı bağımsız
değil; kadınlık ve erkeklik uzuvlarda mevcutken, hakikati ruhlarda mevcut değil;
siyasetçilerin sözü ve özü doğru değil; yönetilenler sûreten kurallara uyarken
vicdanen hoşnut değil; üretim potansiyeli tüketim potansiyelini doyurucu değil;
içtimaî mevkîler liyakate göre dağıtılmış ve çalışanın hakkı layıkınca
veriliyor değil; beklentiler körüklenirken, verimler tadımlık bile değil; "Önüne
çıkanın lokmasını gaspetmezsen, aç kalırsın!" bencillik ve vahşiliği
kaimken, yardımlaşma ve paylaşma ahlâkı göklerden yeryüzüne indirilmiş değil...
Değil, değil, değil... Yalanlar, yalanlar, yalanlar... Yalan dünya!..
Pratik mükellefiyetler yüklenirken
her ortamda iyinin ve kötünün tâyin, tâbir ve tevil ölçülerini veren ahlâkın
kaynağı ilahî olmadığı için, bu tür toplumlarda şu gerçek değişmez: Gücün
varsa, hakkın ve haklılığın var!.. Veya, gemisini yürüten kaptandır!.. Yine;
kendine dokunmayan yılan bin yaşar!.. Anayasalar; güçlüyü koruyan, güçsüzü
susturan kılıflar!..
İşte bugün toplumlara idarecilerin
dayattığı, şuursuz ve idealsiz toplulukların yaşattığı "Yersen!"
örneği "çağdaş" modeller... Bu kafayla yemeyip de ne yapılabilir?..
Yaşanmaya değer hayat nizamı ve
toplum modelinin çağımızdaki KURUCU tatbikçisi İBDA Mimarı`nın altını
çizdiği bir nokta:
"Modern ruhbilimin en büyük
buluşlarından biri şudur: Bir kimsenin mutlu yaşaması için hayatın bazı
zevklerinden vazgeçmesini bilmeli ve başkalarına karşı fedakâr olmalı, kendini
disiplin altına sokabilmelidir. Yalnız kendini ve çıkarlarını düşünmek, şahsî
isteklere bağlı olmak insanı bencilliğe götürür. Bencilliğin sonu da, ıstırap
ve mutsuzluktur. Din, insanlara karşı şefkati, sevgiyi ve yardımlaşmayı
emrederek, onları fedakâr ve merhametli olmaya teşvik eder. İnsanı, gerçek
insan olmaya götüren en sağlam yol, din yoludur. Bu sebeple din, şahsî ve
içtimaî yaşayışın en büyük ihtiyacı, en kuvvetli düzenleyicisidir."(4)
Dinin ikame ve tatbik edildiği bir
toplum nizamının gerekliliği ve içtimaî muvazenenin mutlaka bu ahlak esası
üzerinde tesis edilebilirliği ümit ederiz anlaşıldı. Esas belli, ya tatbik
usûlü?..
Başa dönersek, içtimaî muvazeneyi
kurmak ve kollamak, her evin kapısına ve her ferdin ardına bir bekçi dikme
hülyâsından geçmediğine göre, bekçiyi vicdanlara, kafalara ve gönüllere ahlâkî
bir düstur halinde benimsetmek; bunu benliğe zorla giydirmektense, idealini bir
davranış ölçüsü mahiyetiyle ferdin hür seçimine sunmak en kestirme, en verimli,
en tabiî, en doğru usul!..
"Enformatik Cehalet" kitabında rastladığımız bir deyiş:
"Bir yoksula bir balık
verirsen, onu bir gün doyurmuş olursun. Ama ona BALIK TUTMAYI öğretirsen, ömür
boyu karnını doyurmayı öğretmiş olursun."
Gerçekte, toplum yönetiminde her
iktidar mihrakı, kendince bir içtimaî muvazene kurmak için; içtimaî rolleri
bire-bir ilişkilerle fertlere kazandırmak yerine, belli bir
"zihniyet"in değişik şuur seviyelerinde maya tutmasının; iletişim,
enformasyon, eğitim ve kültür politikası tarzında kitleye yayılarak "kendiliğinden"
şekillenmesini, istidatların sunulan dünya tablosu içinde "kendiliğinden"
rolünü keşfedip öne çıkmasını yeğler ve teşvik eder. Rolünü benimsetme ve ondan
en iyi verimi almanın, yöneticisine tabiî bir sadâkat hissiyle bağlanmasını sağlayacak
tarzda, "güzellik"ten geçtiğinin ve zorla güzelliğin kalıcı
olmayacağının onlar da farkında. Bizim ideal toplumumuzda, "balık
tutmayı öğretmek" misâli, fertlere "kendinden zuhur diyalektiği"
kazandırılırken; diğerlerinde, "güzel" bir ambalajla "köle
(vatandaş) kimliği" dayatılmakta!..
Bizce ideal toplum sınıfına
girmeyen ortamlarda, ferdin insana tâbiyetinde ortaya çıkan gerçek, "kölelik"
tesbitine yaklaşır. İçtimaî rolü ne olursa olsun, yönetilen değil, güdülen
oluşu, rolünü benimsemesinde bile değişmez. Köleliğin en kötü tarafının, köleliği
bile sevdirebilmesinde olduğuyla beraber, kölenin de bir "gururu"
olduğu ve en güçlü "efendi"ye boyun eğmeyi istediği hususu bir
hakikat!... Mutlak Fikir`e muhatap anlayış vasfındaki fikrin emrinde
davranışlarda bulunurken, ister idareci, isterse idare edilen olsun, aynı
zamanda Allah`a kulluk etmek nerede; ortada kral görmediğinden "vatandaş"
statüsü kazandığıyla avunurken, "insan zihniyeti"nin siyasî,
bürokratik, ilmî ve meslekî perdeler ardına gizlenip "inceltilerek"
kendisine kula kulluğu dayattığını farketmeyen kölelik nerede?.. İnsan olarak
idarecisinin fâni fikrini kendisinin fâni fikrine tercih ederek, ona bağlanıp
tapınan köle... İdarecisi de bir başka insanın fâni fikrine tâbi köle... Bu
yüzden; "akıl dini"nin ve kişiye-zihniyetlere tapmanın
putperestleri... Ha kişiye tapmışsın, ha kişilerin fâni zihniyetine tapmışsın,
ha nefsinin fâni arzu ve saplantılarına tapmışsın; kölelik-putperestlik aynı!..
Güdülüyor oluşları da bundan!..
Enformasyon: "Gütme Sanatı"
mı, "Aydınlatma Aracı" mı?
İdeal toplumumuz için konuşursak,
"iletişim" veya "enformasyon"; insanları gütme
gayesine mâtuf olmayıp, kendilerindeki Allah`a kulluk vasfını bildirmek;
istidatlarını keşfettirici ve geliştirici fikri telkin ve tebliğ ederek,
sezdirip düşündürerek, İslâm`ın toplum nizamına belli bir içtimaî rolün şahsiyet-keyfiyet
donanımıyla katılmalarını sağlamak; ve yine enformasyon, belli bir içtimaî
muvazene tesis edici düzenlemeler seyrinde öncelikler ve gereklilikleri
sistematize etmek için geliştirilir ve yaygınlaştırılır.
Dil ortak bir "mânalar
âlemi" temin edici, ettirici "semboller dünyası" oluşuyla "dünya
görüşü" vasfı kazanır ki; sembollerin dolaşımı ve kültür hayatı
boyunca çok çeşitli mizaç ve oluşların rengine bürünerek fikir zenginliğini
temin çabası; ancak çok yönlü, kapsamlı, yaygın ve "sirayet edici"
çap ve güzellikte bir "kültür politikası"nın sürdürülmesine bağlı...
Kültür dediğimiz, sadece aydınların inhisarında ve ilgi alanında değil,
en basit fert ve meslekten en seçkinine kadar, ne yapacağından nasıl davranacağına,
hayatın her sahasını kuşatıcı bir fikir pusulası değerinde ki; insanın
hayvandan farkı, onun bilerek-fikrederek davranması ve bunun en basit işten, keşif
ve buluş dehâsına kadar böyle olduğu gerçeği... Demek ki; dilin, dünya görüşünün,
kültürün toplumdaki gelişimi, genişliği ve zenginliği;
"enformasyon"un, yerinde ve yeterince gerçekleştiriliyor oluşuyla
içiçe ve ilgili.
Biraz önce içtimaî rol ve
vazifenin öğretilmesinden veya dikte edilmesinden çok, sevdirilmesinin;
böylelikle, güzele duyulan "aşk"ın "velûdiyeti-doğurganlığı"
gibi, kendindeki istidadın zevken geliştirilip, veriminin ferdin ve
toplumun istifadesine sunulmasının ne kadar tabiî ve o kadar da elzem olduğunu
hissettirmiştik. Telkinle aldığını tahkikle bulma, ideolojik bünyeden devşirdiği
ipuçlarını üzerinde olduğu iş ve oluş sahasında açıp doğrulama ve zenginleştirme,
her ferde kazandırılması gereken bir ideolojik formasyon. Bu formasyonun tabiî
hususiyeti; irfan dediğimiz "bilmeyi bilici" kıvamı
tutturmak; bu sayede maruz kalabileceği "ham bilgi"yi, enformasyonu,
veri bombardımanını, malûmatı, bünyesine mâledici fikir cehdiyle inandığına
uygun hale getirmektir diyebiliriz. "Balık tutmayı öğretmek"
misâli; sözkonusu "bilmeyi bilicilik", "kendiliğinden"
bir tabiîlik arzeder ki, İBDA`nın "kendinden zuhur" diyalektiğinin,
hangi fikri ve "kendi`nden hareket-aksiyon"u temin
edici/ettirici olduğu sanırız bir nebze anlaşılmış olur. Öyleyse bizim
toplumumuzda fertler, güdülen değil, kendisine nasıl davranacağının
alternatifleri sunularak aydınlatılan; her hareketinde, Allah`a kulluğunun gereğini
yapması hatırlatılıp kula kulluk esaretinden özgürleştirilen ve bu hürriyetiyle,
Allah`a kulluğunun gereğini idareci sıfatına rağmen yerine getirmeyenden bile
hesap sorması teşvik edilen insanlar topluluğu mevkî ve değerinde.
Enformasyonun İngilizcede kök
olarak "formasyona sokma" tabirine karşılık gelebileceğinin
altını özellikle çizelim ve fertleri hangi vasıtalardan yararlanarak "ideolojik
formasyon"a kavuşturabileceğimize çeşitli örnekler verelim: Kitap,
gazete, dergi, televizyon, video, sinema, bilgisayar, konferans, toplantı,
tiyatro, akademik veya pratik kurslar, her seviyede eğitim kurumları, her türlü
güzel sanatlar ve fikir faaliyetleri; fikir vermesi açısından şimdilik
bir-ikisini sıraladığımız daha neler ve neler ki, zamanla görülecek, seçilecek
ve geliştirilecek. Zaten ideal bir toplumda, fert ve toplum arası her türlü ilişki
ve ilgi, ideolojik formasyonu geliştiren, perçinleyen ve zenginleştiren bir
nitelik kazanır. Çünkü, ideolojik formasyonun gayesi olan dünya görüşü, o
toplumda her meselede yaşayan ve yaşatılan, hem öğretilip hem de konuşulan bir
DİL!.. İçinde doğan ve büyüyen için, ANADİL!..
"Çağdaş" Enformasyon ve
Teknoloji
Enformasyonun bizcesini denizden
bir katre misali sergilemeye çalıştık. Ya "çağdaş" enformasyon?..
"Çağdaş" denildiğinde, kitlelerin maruz bırakıldıkları
enformasyon ve propaganda sağanağının zihinlere yerleştirdiği; hikmeti
kendinden menkul biçimde -ki hazırlop enformatik veriye bir örnek- "Batı
medeniyeti" hatıra gelir.
"Liberal demokrasi, ilmî
tecrübe ve sanayileşme"nin önüne; Eski Yunan aklı, Roma nizamı ve Hristiyan ahlâkını
getirdiğinizde, karşınıza bugünkü Batı medeniyetinin temel çizgileri çıkar.
Her medeniyet, varlığını dünyanın
merkezinde görücü bir bakış açısıyla dışını değerlendirir ve rakip
medeniyetleri kendine boyun eğdirmenin kültürel, siyasî, askerî ve iktisadî
dehâsına ermeye bakar. Kendi içinde ister haklı ister haksız; özellikle, varoluş
gayesinin hakikatine ister perçinli isterse uzak olsun, her medeniyetin tabiî
meyli olarak böyle bir güven ve fetih vakıası ne kadar normalse, rakip
medeniyetin bu taarruzuna hesapsız-kitapsız ve savunmasız ruhen, fikren ve
maddeten teslim olmak da o kadar anormal!..
Batı karşısında diğerleri bir
yana, "Medeniyet Doğu`dan geldi!" tesbiti bile bir Batılıya
aitken, günümüz İslâm toplumlarının iflas bayrağı çekişi, anlaşılacak iş değil.
Aslında anlaşılıyor: İslâm medeniyetine bu vasfı kazandıran ruh, fikir ve madde
hakimiyeti ölçüsü, İslâma muhatap fertlerde yitirilmiş. İslâm`da
"esasen" bir yenilik olmayacağına göre, müslüman geçinenler
anlamalı cürümlerini...
Bugünkü Batı medeniyetini doğuran
faktörlerin en önemlileri arasında "enformasyon dehâ ve
teknolojisi"ni görmek mümkün. Rakibini tanıyışında, kendini geliştirmesinde,
rakibine boyun eğdirmesinde.
Bir ibret tablosu olarak, Batı`ya
bugünkü rengini veren temellerden Eski Yunan tecrübesinin, müslüman ilim
adamlarının tercüme ve tetkiklerinden bir nevî enformasyon muhtevası halinde
Batılılarca alınıp, "özünü" keşfetme hamlesine vesile olması... Yine,
Emevî ve Abbasî dönemleriyle Endülüs gibi İslâm medeniyetinin fikir, müsbet
ilim, sanat ve teknikte eşsiz sıçramalara beşiklik etmiş kaleleri, Haçlı Savaşları`nın
sağladığı temas da dikkate alınarak, İslâm medeniyetinin hakim karakterine Batı`yı
boyun eğdirmeye zorlamıştır. Batılı, İslâma bir yandan mukavemet ederken, diğer
yandan daha sonra sistemleştirip verimlendireceği akıl harikasının tohumlarını
bu "enformasyon" muhtevasından süzmeyi; taklit ve telkinle aldığı akıl
formasyonunu, kendinde ve kendine göre doğrulayıp geliştirmeyi
bilmiştir demek mümkün.
"Rönesans-Yeniden Doğuş"
fışkırışı bu sürecin dönüm noktası olurken, düşmanına neyi kazandırdığının ve İslâm
aşk ve vecdini kaybetmesiyle neyi yitirdiğinin şuurunda olmayan müslümanlar; İslâma
muhatap anlayışın "topluluk hakikati"ni ve içtimaî muvazeneyi
yitirmekten, inandığıyla iş ve eseri arasındaki âhengin "velûd"
aksiyonunu kaybetmekten kurtulamamışlar. Fikir öncülerinin, gerçekten "öncü"
ve MÜTEFEKKİR olamamalarından!..
Rönesans sanatçı, ilim ve
fikir adamlarının sonrakilere etkisi; bu arada Gutenberg`in
"enformasyon" verilerini sayısız çoğaltıp kitlelere yaymanın aleti
matbaayı keşfi; Ansiklopediciler ve diğer fikir erbabının Fransız İhtilali`ne
katkısı; tekniğin "bir endüstrinin makina, âlet ve yapım metodu olarak,
«çeşitli» bilgi dallarının pratik alanda
sistemli uygulanışı" demek olan "teknoloji"ye inkılabı; Aydınlanmacıların
aklı ön plana çıkaran fikir etkileri; akıl harikaları niteliğiyle sanayileşmenin
her yöne dal budak salışı; makineleşmenin idealize edilmesiyle bugünkü Batılı
endüstri toplumlarının doğuşu ve her doğuşun bir ölüşün de habercisi olabilmesi
gibi, aklın zirvede olduğu bir noktada "ruhun intikam almasıyla"
teknoloji aydınlığının buhran karanlığıyla çepeçevre kuşatılmaya başlanışı... İnsanî
olan "yapma varlık" tekniğin ve teknolojinin; insanı, insanlığı,
onun "ruh ve iman müeyyideleri"ni ve içtimaî muvazeneyi sarsışı,
parçalayışı ve esir edişi...
Teknolojinin, "çeşitli"
bilgi dallarının pratik alanlarda "sistemli" uygulanışı oluşu;
hem bilginin bildirilebilmesinde ve temininde, hem "dal"
hüviyetiyle sistematize edilip öğretilmesinde, hem çeşitli bilgi dallarının
sistemleştirilmesinde ve uygulayıcılarını bulmasında, uygulayıcıların âmirinden
memuruna vazifelerini benimsemesinde ve bunun benimsetilmesinde, teknolojik
verimlerin toplumda kabullenilip tüketilmesinde, velhâsıl istediğimiz kadar
uzatabileceğimiz bu listede hep enformasyonun -iletişimin- hayatî
fonksiyonu teşhis edilebilir.
Teknoloji; kendisini doğuran
"işlenmiş enformasyon"u da, onu "işleyecek" ve onunla
"işlenecek"lere sunmak üzere, kendine "üretim" mevzuu yapmış
ve "enformasyon teknolojisi"ni doğurmuş durumda. Böylece baskı
teknolojisi, uydu teknolojisi, sinema ve TV yayıncılığı teknolojisi,
telekomünikasyon (telefon, telsiz, faks, teleks, uydu vs.) teknolojisi,
bilgisayar teknolojisi ve diğerleri sayesinde; enformasyonun saklanması, işlenmesi,
çoğaltılması ve dağıtılması, üstelik dünyanın en ücra köşesine kadar yaygınlaştırılması
imkân dahiline girdi bugün.
Dünya üzerindeki teknolojik,
siyasî, askerî, iktisadî ve kültürel hakimiyetini enformasyon teknolojisiyle
daha bir pekiştirme gücüne kavuşan Batı, bunu, hem kendi içinde üretim,
tüketim ve kültür vesilesi kılmış, hem de yeryüzünün diğer parçalarındaki rakip
medeniyetleri ruhî, fikrî ve maddî "istikrarsızlık-
destabilizasyon" kıskacında kendine köle etmenin "manipülasyon aracı"
olarak kullanmaya başlamıştır.
Batı`nın enformasyon
teknolojisinin rakip medeniyetleri hangi yollardan boyun eğdirmeye yöneldiğine
ve maalesef başardığına bazı örnekler verelim.
Batılı Enformasyon ve Teknolojik Kıskaç
Teknolojinin davet ettiği
endüstrileşme (sanayileşme); şu faktörlerin etkin katılım ve
düzenlenmesini şart koşar: Makine, âlet, yapım metodu, sermaye, enerji,
hammadde, kalifiye insan gücü, pazarlama, siyasî ve iktisadî ortam ve diğerleri...
Rakipler arasındaki savaşın niteliğini
ve hayatta-ayakta kalma mücadelesini, bir rakibin diğerine dayattığı silahın
gücü ve vasıfları belirler. Batının her şubede verimlendirdiği sınaî gücü ve
makineleşme, ona karşı ve kendi içinde varlık gösterebilmek için rakiplerini de
sanayileşme ve makineleşmeye sevketti. Fakat, teknoloji ve makineleşmeyi kendi "edebiyyat"
("mücerred ve müstakil idrak zemini") ve imkanları
içinde doğuramayan bu toplumlar; endüstriyel ürünlerini ve "know-how"
denilen yapım metodunu kimseye hayrına vermeyecek olan Batının bunları ticarî
bir meta olarak pazarlayıp satışa çıkarmasına, marifetinin özünü kendine saklayıp
dilediği kadar kırıntıyı lütfetmesine, bir lütuf(!)la beraber dayatılan siyasî,
askerî, iktisadî, kültürel müeyyide ve tavizlere boyun eğdiler.
Bilinen anlamından farklı olarak, "söz"
çevresindeki tüm "saf fikir, ilim ve güzel sanatlar"ı kapsayıcı
genişlikte kullandığımız "edebiyyat"ın, "mücerred ve
müstakil idrak zemini" olarak ideolojik bağımsızlığı kuşatacağı,
bununsa teknik ve teknolojik verimleri de doğuracağı bilinmek kaydıyla, şunun
altını çizmek lüzumlu:
"Ağır sanayii (endüstriyi)
kurmadan önce, ağır sanayii doğuracak mücerret idrak zemini hâlinde, müsbet
ilim dallarının EDEBİYYAT`ı lâzımdır ki, gerek doğuş, gerek değer, gerekse
ihtiyaç olarak bu idrak, «ruh»a mukavemet eden varlığı kavrama
çilesini belirten «mücerret idrak-mücerret fikir»in yolda bıraktıklarıdır..."
(5)
Bu tesbitler, Kanuni`den bugüne
toplum olarak bizim de yaşadığımız, Batı karşısında mahkum toplumların fikirde
ve teknikte "montaj sanayii"ni niçin aşamadıklarını çerçeveliyor.
Fikirde ağır sanayiini kuramayanların teknikte bunu başarmaları mümkün değil.
Teknik ve geliştirilmiş olarak teknolojiyi doğuran zaten fikir!... Fikir; kendi
iç dünyasını ve kendini çevreleyen dış dünyayı anlama, kavrama, ifade ve
sistemleştirmenin manivelası!.. Fikir olmayınca, yani neyin nasıl yapılacağı
bilinmeyince, yemek yemeyi bilmeyen adamın sofra başında kaşığı kulağına, bardağı
kafasına boca etmesi gibi, eldeki hammadde ve insan gücü değerlendirilemez; ve
yemek dolu kaşığın, başkasının eliyle ağzına götürülmesini beklemenin de bir
bedeli vardır: Kölelik ve lütfedilen kadar yemek!... Sömürülmüş, geri kalmış
veya "geri bıraktırılmış" ülke insanlarının bugünkü "montaj
sanayii" ve "protezler medeniyeti", sanırız artık
derinden kavranma vesilesine ermiş durumda.
İşte Batı, muhataplarının bu
zaaflarını yakalamış olarak, misâli Enformasyon Teknolojisi`nden verirsek; yapım
metodundan (know-how) enformasyon ihtiva eden yayınlara; patent haklarından
hammadde veya yarı-mamûl veya mamûl gereç, âlet ve makinelere; bilgisayarından
uydu teknolojisi ve istifadesine; uluslararası haber ajanslarının
hizmetlerinden(!) radyo frekans hizmetlerine; optik alet ve makinelerden
sinemacılık sektörüne; telekomünikasyon (telefon, telsiz, uydu haberleşmesi,
faks, telekonferans vs.) teknolojisinden televizyon yayıncılık ve
programlarına; matbaacılık ve her türlü basın-yayın teknolojisinden Enformasyon
Teknolojisi çerçevesindeki "eğitim" yaftalı "ticarî" kurs
ve kurumlara; daha neler ve neler, bin çeşit şantaj ve tavizle sömürülmeyi göze
alarak Batı toplumlarından ülkenin imkânları, gelirleri ve haysiyeti
ipotek edilip, SATIN ALINIR!..
Gerekli Bir Parantez: Kültür
Emperyalizmi
Batı medeniyetinin şüphesiz
bugününü doğuran, kendine has kültürel bir tarihi ve gelişimi sözkonusu... Eski
Yunan`dan Ortaçağ Engizisyonuna, Rönesans`tan Aydınlanmacılara, Fransız İhtilali`nden
Sanayi Devrimi`ne, Feodal yapılardan Liberal Demokrasilere, Skolastik
Felsefe`den Pozitivizme, I. Dünya Savaşı`ndan II. Dünya Savaşı`na, klasik
sömürgecilikten yeni "inceltilmiş-şeffaflaştırılmış-mücerretleştirilmiş"
sömürgeciliğe, keşiflerden uzay yolculuklarına, Haçlı Savaşları`ndan Kültür
Emperyalizmine, sayısız faktörlerin biçimlendirdiği bir Batı Dünyası var karşımızda.
Bu tarihî hadise ve vakıaları,
hakiki müessir ve faktörleriyle bir bütün içinde değerlendirecek çapa erişmeden,
ondan da önce, kendi medeniyetinin avantaj ve zaaflarıyla köklü bir tarih
muhasebesini gerçekleştirmeden, Batının herhangi bir hususiyetini taklide kalkışmak,
münasebetsizlik ve hariçten gazel okumayı aşamıyor, tam tersine, günümüzün "dejenere-özü
tahrip edilmiş" kravatlı maymunlar sürüsü fenomenine sebebiyet
veriyor. Taklitle tahribin buluştuğu yer!..
Doğrusu Batı, kendini pazarlamayı
biliyor ve kendi için "kurtarıcı" addettiği birtakım kurum ve
kavramları -demokrasi, tecrübî ilimcilik, liberalizm, kapitalizm,
tüketimcilik gibi-, âlemşümûl bir ideal vasıf taşıyormuşcasına, maymunlarına
ve müşterilerine yediriyor. Balıktan kuşa organ nakli misali, her toplum
bünyesi hazımsızlık, dejenerasyon ve yabancılaşmanın yolaçtığı sancılarla kıvranıyor
tabiî. Hastalığının kaynağını bilmediğinden, tekrar Batıya dönüp, susuzluktan
ölmek üzere olanın benzin içmesine benzer, taklitçiliğini ve esaretini bir kısırdöngü
halinde pekiştiriyor.
Batının diğerlerini siyasî anlamda
esir etmesinin kökenlerini bu psikolojide görmek gerekiyor. Enformasyon
Teknolojisi ise, Kültür Emperyalizmi niteliğindeki yeni sömürgeciliğin,
esirlerle "teneffüs borusu"nu teşkil etmekte!..
Toplum hissiyat ve hayat gayesinin
örnek ve düzenleyici timsali "lider" olmadan, içtimaî
muvazenenin temini zorluğu hesaba katıldığında; Engizisyonu yaşamış ve dünya
ötesi bir inanıştan pragmatizm ve çıkarcılığa istihâle etmiş Batı tipi
demokrasinin, diğer toplumların dünya görüşünde ruh ve ahlâk müeyyidelerini ve
"kahraman"lık idealini tahrip edişi anlaşılacaktır sanırız.
Tavandan tabana, ruhunu körkütük bir hayranlık güdüsüyle Batıya satmış üçbeş işbirlikçinin
despotlukla dikte ettiği demokrasicilik oyunu, tabiî ortamı oluşmadığından ne
gerçek anlamda "Batı tipi" nitelik kazanabilmiş, ne de
demokrasicilikle birlikte geleceği varsayılan sanayileşme gerçekleşebilmiştir.
Aksine, elini verenin kolunu, kolunu ve neticede vücudunu kaptırması şeklinde
açık veya gizli, siyasî ve kültürel işgal yolu açılmıştır.
Kendi halk tabanına ve kültürel
tarihine dayanmayan siyasetçiler, meşruiyet temellerini kendi kaynaklarından
göstermek yerine, Batılı efendilerine ve Kültür Emperyalizmine sığınmışlar,
bunun sonucunda, Batılı yazarlardan çalakalem tercümeler, işgal karargahı
yabancı okullar, Batıyla askerî ve siyasî ittifaklar, idareciler ve toplumlar
arası çeşitli vesilelerle tezgahlanmış temaslar, Batılılardan alınan mükâfatlar
ve ekonomik teşvikler, halkını bastırmak için ithal edilen polisiye
enformasyonlar, her türlü basın-yayın vasıtasını ve verimlerini Batı ahlâk ve
hayat tarzını kaim etmek üzere ülkeye buyur etmeler, Batılının siyasî desteği(!)
karşısında ülke kaynaklarını sömürüye açış ve ekonomiyi Batının ikinci ve
üçüncü sınıf mallarına bağımlı bir pazara dönüştürmeler, kendi kaynaklarını
"rantabl" ve işletilebilir kılamadığından Batıya dış borç prangasıyla
perçinlenerek siyasî, ekonomik, askerî, teknolojik ve kültürel esareti sağlamlaştırıcı
bir "ipotek" altına girmeler!.. Daha ne tasmalar ve zincir halkaları...
Batılı Haber Tekelleri ve
"Yahudi Parmağı"
Batının Enformasyon Teknolojisi ve
siyasî etkilerine dair incelenmesi gereken bir başka vakıa, uluslararası haber
ajansları tekelleri!.. Ve, onların, Batılı enformasyoncuların yakıştırdığı sıfatla
"Üçüncü Dünya Ülkeleri"ne olan etkisini anlamaya çalışalım.
"Üçüncü Dünya" ülkeleri
denilen Batı hakimiyetine boyun eğdirilmiş toplumlar, dünya nüfusunun üçte
ikisini oluşturmalarına rağmen, bu ajans tekellerine ancak onda birlik nisbette
mevzu olmakta, bunlar da ancak, "bunalım gazeteciliği", Batı çıkarları
ve hayat tarzına yönelik Batılı ve Batıcı "işgal" güçlerinin
değerlendirecekleri malûmat, beyin yıkama ve belli bir kültürel-siyasî görüşü
benimsetme gibi, Batıcı perspektiften imal edilen ve eğilip bükülen haberler
vasfını taşımakta.
Amerikalıların Associated Press (AP)`si,
United Press International (UPI)`si, İngilizlerin Reuters`i,
Fransızların Agence France Presse (AFP)`si ve Almanların (DPA)`sı;
"Üçüncü Dünya" ülkeleriyle ilgili haberlerinde "bunalım
haberciliği"ni şu tarz haberlerle abonelerine ulaştırırlar:
Tabiî âfetler, komşularla savaş,
iç savaş, katliamlar, isyanlar, siyasî krizler, yönetim ve rejim değişiklikleri,
Batı çıkarlarına değişik alanlarda saldırılar. Batıcı hayat tarzının gelişimi
ve problemleri vs...
Diğer haberlere gelince, ki burada
siyasî propaganda belirleyicidir, gayet iyi hatırlayacağınız şu tür haberler
servise konulur:
Yeni dünya düzeninin nimetleri;
sömürdükleri için açlık ve kıtlıkların yaşandığı ülkelere BM, Kızılhaç, NATO ve
Batılı ülkelerin yaptıkları "insanî"(!) yardımlar ve
Somali`deki çete reisi(!) Muhammed Farah Aidid gibi "nankör"(!)lerin
"yardımsever" Batılılara "vahşice"(!) saldırıları;
diktatör Saddam`ın "zavallı" Kuveyt`i işgali ve insafsız insan
hakları ihlalleri; Cezayir ve Mısır`daki "köktendinci-fundamentalist"lerin
aydın Batıcı rejimlere karşı "barbarca" terörist saldırıları;
Haiti`deki yönetimin insan hakları ihlalleri ve Haitililerin "selameti"
için askerî bir operasyonun gerekliliği; "barışsever" İsraillilerin
"savaşsever" Filistinlilerin "terörist"
içgüdülerini nasıl ıslah etmeye çalıştıkları; Küba lideri Fidel Castro`nun "medeniyete"
açtığı savaşın sonunda ülkesini yuvarladığı uçurum; BM, G-7, UNESCO, IMF
gibi kurumların "Üçüncü Dünya" ülkelerinin gelişmesi ve
problemlerinden kurtulması için yaptıkları "eşsiz" yardımlar
vs...
Batılı haber ajanslarının bu
haberleri, Batıcı "Üçüncü Dünya" ülkeleri yönetimlerince
"ilgili" veya varsa "uyandırıcı" kısımlar sansürlenerek,
haberin Batıcı mesajı ise değiştirilmeyerek "mahallî"(!)
hizmete sunulur ve devletin resmî haber ajanslarında (bizdeki AA
gibi) kitlelerin gözüne sokulur.
Dünya toplumlarının maruz kaldığı
Batı enformasyonunu "kimlerin" formlandırdığına örneği ise ABD`den
gösterelim.
İsimleri önümüzde olmasına rağmen,
okuyucuya fikir vermesi açısından sadece nerede vazife aldıklarını ve sayılarını
bildireceğimiz bu tipler, ABD`nin üç büyük özel ve bir büyük resmî TV kuruluşuyla
bir resmî radyo kuruluşunun başındadırlar. 1985`e ait bu veride isimler değişse
de vazife alanların ve alanlarının "niteliği" değişmez.
TV yayıncılığı yapan üç büyük özel
kuruluştan başlayalım.
ABC (American Broadcasting Companies,
Inc.): Yönetim
Kurulu Başkanı ve iki yardımcısı, YAHUDİ`dir.
CBS (Columbia Broadcasting System,
Inc.): Yönetim
Kurulu Başkanı, Genel Müdürü ve Genel Müdür Muavini, YAHUDİ`dir.
NBC (National Broadcasting Company): NBC, tamamıyla RCA
Corporation`a ait bir kuruluştur ve RCA`nın Yönetim Kurulu`ndaki 15
üyeden beşi, Yürütme Kurulu`nun 12 üyesinin altısı ve RCA`nın
muhasibiyle denetçisi olan iki şahıs da YAHUDİ`dir.
"Tarafsız" kamu kuruluşu
hüviyetiyle yayın yapan PBS (Public Broadcasting System) televizyonunun
Başkanı L. Grossman bir YAHUDİ`dir.
"Tarafsız" radyo yayını
yapan kamu kuruluşu NPR (National Public Radio)`nun Başkanı F.
Mankiewitcz de bir YAHUDİ`dir.
Yoruma ne gerek!..
Kültürel ve Askerî Alanda
Enformatik İşgal
Batı Enformasyonunun en temel ve
en bariz, diğer tüm neticeleri zincirleme biçimde doğuran tesiri kültürel
alanda yaşanandır denilebilir. Bir kültür başka bir topluma giydirilmişse, elde
edilmeyen ne kalmıştır ki?..
Daha önce bahis konusu
ettiklerimiz hatıra getirilirse, Kültür Emperyalizminin etkilerini kalem kalem
saymamıza ne gerek kalacaktır?
Seks, şiddet, ahlaksızlık, duygu
sömürüsü, inançsızlık, tecrübî ilim putçuluğu, lüzumsuz hobiler, münasebetsiz
müzikler, gereksiz malûmatlar, kışkırtılan hazlar, bencillik, geçmişe ve büyüğe
saygısızlık, eşlere ve aileye sadâkatsizlik, tüketim hırs ve çılgınlığı,
miskinlik, kafa dağınıklığı, ruhî zaafiyet ve sayısız vakıa, Batı tipi hayat
tarzının "misyoneri" TV`lerden, radyolardan, gazetelerden,
dergilerden, uydulardan, reklam metin ve panolarından, kullandığımız
mamûllerden, ilişkide olduğumuz insanlardan, kanalizasyon şebekesi misâli akıp
ferdi her yönden kaçacak delik bırakmamacasına kuşatır ve kafalarla gönüller,
bunlarla İŞGAL edilir!.. "Eğitim" kurumları, "kültürel" ve
"sportif" faaliyetler, "siyasî" etkinlikler ve say
sayabildiğince, Kültür Emperyalizmi, ahtapot gibi toplumda kollarıyla
sarmalamadığı ve ruhunu boğmadığı, buna yeltenmediği fert bırakmaz. "İnancı"
başka olduğu halde, "yaşadığı" ve "söylediği" çok
daha BAŞKA olan fertler ve toplumlar böyle doğar!..
Askerî açıdan...
Meselenin teknolojik yönünde, Batılı
Enformasyon Teknolojisinin özellikle uzaya yerleştirdiği uydularla rakiplerini
askerî anlamda "gözaltında" tuttuğu hususuyla beraber; geliştirilmiş
telsizler, dinleyiciler, kameralar, fotoğraf makineleri benzeri optik
mekanizmalar, merkezî bilgisayarlar, son sistem savaş araçlarını yönlendiren
veya bunlara monte edilen enformatik cihazlar, ilk anda akla gelen "askerî
hakimiyet" vesileleri...
Oysa hadisenin tek yönlü-yanlı
propagandayla beraber bir de "caydırıcılık" ve silah
sistemlerini "pazarlama" yönü var ki, Haçlı Savaşı niteliğindeki
Körfez Savaşı`nın CNN`den naklen yayınlanması; diğer ülke TV`lerinin bunu
aktarması; "Patriot" füzelerinin ne "muhteşem" bir savunma
silahı olduğu (gökten Telaviv`e "Scud füzeleri" değil, "üç
elma"ydı düşen!); "Müttefik Haçlı" uçaklarının ve
füzelerinin "hedefini şaşmaz ve taş üstünde taş bırakmaz" teknolojileri;
Türkiye`de bile, Zaman ve Türkiye Gazeteleri dahil tüm basının
çarşaf çarşaf ve program üstüne program yaparak, bunun dünyanın gördüğü
"en teknolojik" ve "akıllı" silahların kullanıldığı bir
savaş olduğu propagandasını yapmaları; hafızalarımızdaki tazeliğini koruyor.
"Petrollü karabatak" palavrasını da (mizansen olduğu daha sonra açıklandı!)
unutmayalım.
Yeri gelmişken, Batı`nın
"enformatik" kültürel işgali altında Batı tipi hayat tarzı ve
propagandanın "gönüllü askeri" olmuş fertlerin, ayrıca silahlı
askerlik yapmalarına gerek var mı?
İktisadî ve İçtimaî Buhranda
Enformatik Kanserin Rolü
Enformasyon araçlarının basın yayın
alanındaki karşılığı "medya"dır. Medya`ya bu ismi takansa reklâmcılar.
Çünkü medya (media), kelime olarak "aracı"lar anlamına
gelebiliyor. Yaptığı aracılıksa, üreten ve tüketen, arzeden ve talebeden arasındaki
alışverişi sağlayan bağı kurması; toplumda "satılık mal veya hizmet"e
karşı talep doğurucu imaja ayna tutması ve doğurduğu ihtiyacı, medyanın
sürekliliği ve yaygınlığı nisbetinde kalıcılaştırması!..
Reklâmcılar, kitlede kamçılanacak tüketim hırsını
açığa çıkaracak imajın "form"landırıcı ve pazarlamacıları.
Batı medeniyetine hâkim rengini ve
gücünü veren hususun endüstrileşmesi olduğuna ve her endüstriyel mamûl,
tüketilmek üzere çok sayıda üretildiğine göre, pazarlama alanında Batılı
reklamcıların hünerlerini konuşturacakları ve Batılı müşteriden artan talep
fazlasını dünyanın diğer bölgelerinde "yedirmeye" çalışacakları
âşikâr. Fikirde ağır sanayii kuramadıkları için teknikte de ağır sanayii
kuramamış olanlara, yine bu ülkelerden ucuza kapattıkları hammaddeyi işleyerek
ürettikleri endüstriyel ürünlerine; TV, gazete, dergi, radyo, sportif karşılaşmalar,
kültürel faaliyetler, ithalatçı "Üçüncü Dünya" firmaları, işbirlikçi
"Üçüncü Dünya" yöneticilerinin çıkardıkları ithalat rejimleri, işbirlikçi
"aydın"(!)larca geliştirilen "karşılıklı bağımlılık ve globalleşme"
masalları, fuarlar, sinema ve çok çeşitli reklam yayınları kullanılıp İSTİSMAR
edilerek, talep doğurtulurken; yaptığı "reklâm" masrafıyla
vergiler ve nakliye giderlerini de fiyata "bindirerek" satar
Batılı!.. "Tekel" olmanın neticesi, keyfî kâr marjını da
dilediğince genişletir. Müşterisinin hayatta kalacağı "kadar",
ekonomik "yardım" bile yapar.
Bizim "Üçüncü Dünya"lıya
gelince; kendi imkanlarıyla çok daha düşük maliyete üreteceği ürünleri; "edebiyyat"ı,
teknolojisi ve nefs muhasebesi olmadığından, millî gelirlerini yok pahasına
elden çıkararak, üstüne bir de borç alarak rakibinden satın alır ve sonra hayıflanır:
"Bu kadar para döktüm, bu kadar hammadde sattım, bu kadar borç aldım,
bu kadar demokrasicilik oynadım, bu kadar Batı tipi hayat tarzını benimsedim,
bu kadar Batıcı temelde okul açtım, bu kadar Batılı Enformasyonu ithal edip
tercümeler yaptırttım, niçin hâlâ en fazla "montaj sanayii" noktasına
ulaşabiliyor ve dışa bağımlılıktan kurtulamıyorum?.."
Cevabı, kafasız Batı maymunları boş
yere düşünedursunlar, biz verelim:
Batı, her ne verirse versin, meslek sırrını
kendine saklar ve müşterisinin elinden kaçmasına yolaçacak "ideolojik
ve teknik formasyon"un, tüketicisince binâ edilmesine her ne pahasına
olursa olsun izin vermez. Gerektiğinde askerî güç kullanır, gerektiğinde "beyin
gücü"nü satın alıp ithal eder, gerektiğinde casuslar gönderip siyasî
krizlere yolaçar, gerektiğinde ambargo uygular, gerektiğinde komşularıyla savaştırır,
gerektiğinde siyasî kadroları satın alıp darbe çapında bir karalama kampanyası
başlatır; velhâsıl elinden geleni ardına koymaz. Yaşaması, ürettiğini
satabilmesine bağlıdır da ondan!.. Ölümüne bir rekabettir bu ve altından
kalkacak "inkılâp" çapında "hamle dehâsı" az bulunur. Ve Başyücelik
Devleti`nde her şey, iğne iplikten başlayarak, başlangıçta dayanılmaz
çileler yaşatacağı belli olmasına rağmen, kendi öz gücümüzle imal edilecektir.
Başarana kadar böyle!.. Yoksa, uçağını kaldıracak basit bir maddeyi bile Batı`dan
dilenerek satın alan bir ülkenin, anti-emperyalistliği ve Batı`ya savaş açması,
-kısa vadede- hem trajikomik hem de acı!.. Saddam`ın yaptığı
gibi; sırf haysiyet mücadelesi tarzında -maddeten- yenilmeyi bile göze
almak mümkün ve doğru olabilirken; aslolan "yeneceği" şartları gevşemeksizin
hazırlayıcı "topyekün" seferberliği ihmal etmemek!..
Bu arada; reklâmı yapılan
"meta"nın fertlerde kamçıladığı tüketim hırsının doyurulması,
tüketicinin ekonomik gücüne bağlı...
Ve kalkınmamış ülkelerde kışkırtılan
bu tüketim hırs ve beklentileri, ekonomik güçsüzlük duvarına çarptığından, "uyarılmış"
fertler huzursuzluğa itilir; sonrasındaysa, iktisadî ve siyasî krizlere, fuhşun
ve şiddet nitelikli suçların artmasına; verimlilik motivasyonunun ve ahlâkın
zayıflamasına; açıkçası, domino taşları misali, şehre göçü, çarpık
kentleşmeyi, tarımın iflasını, işsizliği, kadın-erkek ve aile ilişkilerinin
dejenerasyonunu, "ciklet" ve "gazoz sanayii"
gibi havâilikleri, israfı, yolsuzluğu ve diğer "zincirleme" hastalıkları
da peşine takarak, "İÇTİMAÎ MUVAZENE"nin çökmesine yolaçar.
Kuşatmayı Yarmanın Tek Yolu
Çok çeşitli bakış açılarından sayısız
değerlendirmelere mevzu iletişim veya enformasyon bahsinde söylenecek o kadar
çok şey var ki, girişin girişi bile olmadı belki yazdıklarımız. Hiç olmazsa
böylesine hayatî ve öncelikli bir problemle karşı karşıya olduğumuzu
hissettirebilmişsek, ne mutlu bize!..
Bütün düzeltilmeden parçayı
düzeltmek, böylesi içtimaî bir meselede hiçbir şekilde sözkonusu olamayacağına
göre, ihtiyacımız tek: Dünya çapında bir İNKILAP!..
Büyük Doğu-İBDA İnkılâbı ve onun
"yeniden iletişim dili"ni her sahada "konuşulur" kılmak ki;
yakındır!..
Son sözümüzü, bir iktisatçının,
hemen her alana şâmil ve bilginin ruhî çabaya dayanması, ruhun da sır olması
bakımından, ruhun "aynadaki aksi" olan "anlayış"ı
"sır idrakı"yla buluşturan bir tesbiti vesilesiyle söyleyelim.
Bilgi de, teknik de, teknoloji de, iletişim de, irfan da, içtimaî muvazene de,
velhâsıl bu yazımızda ele almaya çalıştığımız veya temas etmediğimiz
"insanî olan" ne varsa, ilk eşiği ve hakikatini yakalama anahtarı, bu
sözün "bizcesi"nde. "Teslim olmuş" bir müslüman olarak
zaten "bildiğimiz" ve hikmetini yakalama peşinde faaliyetlerde
bulunduğumuz gerçeği, bir de şu iktisatçıya "söyletelim" ki, "gerekli
olan"ın MUTLAK FİKİR, "yapılması gereken"in de O`NA
MUHATAP ANLAYIŞ emrinde ve seyrinde TATBİK olduğu şuuru yerleşsin.
Böylece daha iyi anlaşılsın, İslâm ve İslâma Muhatap Anlayış halinde
Büyük Doğu-İBDA dünya görüşünün gerekliliği!..
Meşhur Amerikalı iktisatçı John
Kennneth Galbraith, ("iktisad" kelimesinin kök olarak
"kasd"dan gelişinin "ruhî" bir hamleyi belirtişi hatırlanarak,)
"iktisat bilginleri" için şöyle bir tasnif öne sürüyor:
"İktisat bilginleri iki kısımdır;
bilmeyenler ve bilmediğini bilmeyenler!.."
Biz, "bilmediğini
bilme"nin "KENDİNİ BİLME"ye dair oluşunu idrak gayretinde
olarak, şu ölçünün tekrar ve tekrar bildirilmesini zaruri görüyoruz:
"Kendini bilen, Rabbini
bildi!.."
İBDA`nın "yeniden iletişim"
dili, "kendi"nizi ve Rabbinizi bilmeye davet ediyor sizi!..
Kaynaklar:
1) Salih Mirzabeyoğlu, Necip Fazıl`la
Başbaşa /-İntibâ ve İlhâm-, İBDA Yay., 2 Basım, İstanbul 1989, s. 102
2) A. g. e., s. 94
3) Nabi Avcı, Enformatik Cehalet
/-Kitle Kültürü-, Rehber Yay., İstanbul 1990, s. 122
4) Salih Mirzabeyoğlu, Marifetname
/-Süzgeç ve Şekil-, İBDA Yay., İstanbul 1986, s. 105
5) Salih Mirzabeyoğlu, Necip Fazıl`la
Başbaşa, s. 108