Zorunluluk,
Sorumluluk
ve
Erkeklik
Çevresinde
Akademya’ya Doğru Yazıları
2001-2002-2003
HAYREDDİN SOYKAN
I.
Bölüm:
NİZÂM
VE ZORUNLULUK
Nizâm
Şartı Olarak Zorunluluk
Hani bazı yazılar, kitablar okur veya
bazı tumturaklı akıl yahut hayâl yürütmeler işitir de, “İyi hoş ama, hayattan
ve kanlı canlı yaşadığımız problemlerden ne kadar uzak!” deriz gayriihtiyarî.
Kültür seviyemiz bakımından kimi durumda haklı kimindeyse haksızızdır böylesi
tenkidlerimizde. İşte şimdi de biz birtakım sözler söyleyeceğiz size. Belki
eksik, belki güzel, belki faydalı, kimbilir, belki de bazen hatalı... Fakat
şurasından emin olmanızı isteriz, hernekadar bazılarının fikri aşağılamak için
“felsefî spekülasyon” adı taktıkları cinsten “teorik” izah hamlelerimiz bulunsa
da ve bunlarda ne derece isabet kaydettiğimiz ehlinin takdirinde olsa da, bu
yazdıklarımızın “çıkış noktası” ve böyle bir “çıkış ihtiyacı”, asla bir
“masabaşı spekülasyonu” değildir. “İnsanı kendi problemleri içinde, kanlı canlı
hayatı içinde yakalamak ve incelemek” meâlinde İBDA’dan öğrendiğimiz usûl
hikmetine çapımız nisbetince bir yaklaşma denemesidir bu çalışma. Demekki,
belki herşeyden fazla, şahsî tecrübelerimizden, müşâhedelerimizden, hatta
hatalarımızdan damıtılmış olması vasfı, ziyâdesiyle belirleyicidir. Söylemeden
edemeyeceğimiz şeyse şu: “Hayat, insana
istemeden de öğretir!”...
İnsanı “hayatı ve problemleri içinde
yakalamak” deyince, tabiatiyle, onu evi, işi, okulu, mesleği, grubu, toplumu,
yaşadığı zaman ve zemini açısından incelemek de girecektir bu geniş çerçeveye.
Öyle ya, herbirimiz, toplumdaki rolümüz ve misyonumuz ne olursa olsun, herkesin
içinde yaşadığı türden sosyal ilişki ve müesseselerle, bu süreçte yaşadığımız
benzer “şahsî” tecrübe, problem, gaye ve ihtiyaçlarla, fazilet ve hatalarla,
idealler ve ihtiraslarla işlenmiş, mayalanmış ve şekillenmiş bir “şahsiyet”
yapısı arzederiz. Yine herbirimizin, “şahsî” seçim ve tecrübelerimizle
yoğurulmuş belli duygu, düşünce ve davranış alışkanlıklarından mürekkeb bir
“şahsiyet” yapımız olduğu söylenebilir. Fakat...
Evet, fakat gün gelir, beklenmedik
hâdiseleriyle hayat, o güne dek temelinden sarsılmamış ve hakikat kritiğine
tâbi tutulmamış tesellilerimizi neredeyse berhevâ edici bir sille vurur da,
rayından çıkıp vagonlarının herbiri lokomotifiyle birlikte bir başka yöne
savrulmuş trene döneriz. Hani Yunus Emre
Hazretleri’nin işaret ettiği
manzaradaki gibi sanki:
“Yerden
göğe küp dizseler / Birbirine bendetseler / Altından birin çekseler/ Seyreyle
sen gümbürtüyü!..”
İşte o ân, muvazenesi bozulmuş
ruhumuz, yeniden muvazene tesis etmek için, iç âleminde tutunabileceği, “ruhuna
mukavemet eden” herşeyi ona yaslanarak ve kapasitesince çözüp aşabileceği bir
prensip, bir fikir, bir düstur arar. Bu esas, “olsa da olur, olmasa da!”
nevînden değil, mutlaka “zorunlu-değişmez-küllî” değer ve kuvvette bir nitelik
taşımalıdır. Yaşadığı kaosu kozmosa çevirebilmenin biricik yolu, böyle bir
“zorunluluk-prensip”e boyun eğmesinden ve ruhunu hürleştirmesinden geçmektedir.
“Fânî-zahirî” varlığının şerrinden, yaşattığı heyecanlarla kendisini nefessiz
bırakan nefsinin şerrinden kurtulabilmesi, böylesi, “aşkın-müteâl” bir prensibe
ilticâ etmesinden, sığınmasından geçmektedir.
Sözünü ettiğimiz hâle az-çok benzer
bir kaos yaşadığımız demde, bizi teselli eden ve süreç içinde ışığı
ziyâdeleşerek önümüzdeki yolu aydınlattığına şâhid olduğumuz prensip şu oldu:
Zorunluluk!.. “Zorunlu, zorunluluk,
zarurî, zaruret, gerekli, gereken, vâcib, lâzım, olması gereken” ve bu
çizgideki kavramları ilk kez işitiyor değildik, bunları kullanarak yazılar bile
yazıyorduk. Ama galiba, bu mefhumu, bir “zorunluluk” vasfı ve şiddetiyle
ruhumuzda belki de ilk kez idrak ediyorduk. O ân ve şu ân için dahi, henüz
“tam” olmasa da!.. Böylece, bu “prensip” çevresinde fikirde ve fiilde bir
“toparlanma”, fikrî ve fiilî muhtevamızı “düzenleme”, kendimize ve yakın
çevremizle ilişkilerimize de bu doğrultuda bir “çekidüzen verme” gereği
başgösterdi bizim için. Yolun başında olduğumuzu itiraf ediyor, hâlâ düşe kalka
ilerlemeye çalıştığımızı da zikretmeden geçemiyoruz. Ne var ki, yürünecek yolun
bellibaşlı bir “istikamet tabelası”nın da böylelikle nazarımızda aydınlandığını
ifâde etmek durumundayız. Yine aynı şekilde, bu tabelanın, çoğumuzun ihtiyacı
olan “istikamet bilgisi”ne şu veya bu nitelikte ışık tutucu oluşunu da!
Kimbilir, bir noktada, belki birçoğu açısından şu meşhur söze ayna olduğunu da:
“Ne gülüyorsun, anlattığım senin
hikâyen!”...
Kısacası, bu çalışma, tüm
okuyucularımızın istifadesi ve çoğumuzun içinden çıkmakta zorlandığı bir
keşmekeşten, sunabildiğimiz malzemenin değerince ve “asıl” kendi fikrî ve fiilî
hamleleriyle sıyrılabilmelerine bir yönden “vesile” olabilmesi için yapıldı.
“Akademya’ya Doğru Kültür-Sanat Platformu” adıyla 2001 yılı Nisan’ında kurulan
ve bir grup İBDA bağlısı yazarın değerli verimlerine vesile olan internet
sitesindeki farklı ama aynı çizgide yazılarımızın yeniden gözden geçirilip
bütünleştirilmesiyle, lâkin orijinal dokuları da korunarak oluşturuldu. “Yeni Nizâm-Yeni İnsan” idealine, bu
idealin toplumumuzda mayalanması hedefine, karınca kaderince de olsa bir katkı
yapabilmek için!.. “Yeni Nizâm”ı tesis yolu, “Yeni İnsan”ın ferd ferd
yetişmesinden, yetiştirilmesinden, “nizâmî” olarak mayalandırılıp
kıvamlandırılmasından, “yetişen ve yetiştirici” şahsiyet olarak teşekkülünden
geçiyor çünkü. Sadece “rejim” değişikliği veya sadece yönetici sınıfın
değişmesi, hiçbir yerde “inkılâb”ın tek başına kendi değil. Adına “İslâmî”
dense ve dillerde “içinden sırrı düşmüş” Mutlak Ölçüler sürekli tekerlense
bile!..
“İnsanı-ferdi” merkeze alan ve onu
“problemleri içinde yakalayan” bir fikrin, idealindeki cemiyet ve medeniyeti
teşekkülü... Bu hâli ve bu ihtiyacı anlatan en güzel sözlerden biri, şübhesiz Konfiçyus’unkidir:
“Eskiler, faziletin ışığıyla ortalığın aydınlanması için, önce devlet
işlerini yoluna koyarlardı.
Devlet işlerini yoluna koyabilmek için, önce ev işlerini yoluna koyarlardı.
Ev işlerini yoluna
koyabilmek için, önce kendi kendilerine çekidüzen verirlerdi.
Kendi kendilerine çeki düzen verebilmek için, önce düşüncelerini yoluna
koyarlardı.
Düşüncelerini yoluna koyabilmek içinse, önce bilgi eksikliklerini
giderirlerdi.” (1)
Elbette bu “çekidüzen” işinde,
“insan” olma ve “zorunluluklara tâbi” olma müşterekliği yanında, ayrıca bir
kadın-erkek farkı da sözkonusu ki, erkeğin ve kadının kendi hususî “zorunluluk
ve sorumluluk” çerçevesini billurlaştırmaksızın teşekkül ettirilebilecek ne
hakiki bir “nizâm”dan ne de sahici bir “insan”dan bahsedilebilir. Yeri
geldiğinde bu meseleyi de, “erkeklik” vesilesiyle, kapasitemizce incelemeye
çalışacağız.
Tekrar, etrafında “toparlanma”,
böylece “nizâm”a girme ve “nizâmî” davranma mesuliyet ve mecburiyetini
vurgulayacağımız “zorunluluk” prensibine dönersek... Yaşadığımız mezkûr
sarsıntıdan bu yana, kalbimizin daralır, zihnimizin boşalır, muvazenemizin bozulur
gibi olduğu ânlarda, içinden kolayca çıkamadığımız teferruatla boğuştuğumuzda,
bir “dua” gibi hep bu “zorunluluk” mefhumunu düşünür ve yardıma çağırırız.
“Sembolik” bir değer ve mânâ atfettiğimiz bu prensip, çoğu zaman o sihirli
tesirini gösteriverir hemen. Bir yönü “kolaycılık” gibi görünse de, aslında
bizim için bir “toparlayıcılık” vasfı vardır bunun.
“Gitgide daha büyük ölçüde umumîleştirme yoluyla herşeyi sadeleştirmekte
saadet buldum. Böylece ben de sahib olduğum gerçeği, Hafız’ı mesteden ve yanından
hiç ayırmadığı tas gibi kolaylıkla taşınır bir hale getirdim.” diyen André Gide,
yine günlüğünün birkaç sayfa sonrasında şöyle devam eder:
“İyi kurulmuş bir eser
tabiî olarak semboliktir. Bu eserin parçaları neyin etrafında toplanabilir?
Onların düzenini ve sırasını kim yönetir? Bu sembolik düzeni sağlayan ancak
eserdeki fikirdir. (...) Sembol, etrafında, kitabın kurulduğu şeydir.” (2)
İktibasta geçen “sıra” ve “düzen”
kavramlarıyla “parçaları etrafında toplayan fikir” meâlindeki ifâde, bizi hemen
“nizâm” bahsinin önüne getirir. Zorunluluğun, yeri ve mevzuuna göre, “kanun”,
“kâide”, “prensip”, “ideal”, “gaye” v.b. anlamlara da delâlet ettiğine dikkat
çekerek; “Tilki Günlüğü”nde “nizâm”:
“Nizâm:
Sıra, dizi, düzen. Dizilmiş olan şey, sıralanmış. İcaba göre yapılan kanun. Bir
kaideye binaen tertib olunmak ve ona binaen tertib olundukları kaide. Bir işin
sebat ve kıvamına sebep olan şey ve hâlet...” (3)
Öyleyse “nizâm”a; “zorunluluklar”
etrafında ve onlardan hareketle, hepsinin birden yeri ve değerini tâyin eden
temel bir zorunluluğa nisbetle tesisi mümkün olan “sıra, dizi, düzen” diyebiliriz bu anlamda.
Zorunluluk, hürriyet, fikir ve nizâm
çevresindeki temel meseleleri, mevzular içindeki dağılış, toplanış ve irtibat
noktalarını, dar şahsî perspektif ve kapasitemizin ötesinde “aslından”
izleyecekleri Külliyata davet ederken, yine de mevzuu tahkim edici birkaç
iktibası faydalı görürüz:
“Hâkim – Zaruret... İnsan ruhunun her esasî faaliyetine, zarurî kanunların
hususî bir nev’i, bir “olması gereken” taalluk eder: Meselâ mantık, doğru,
hakikî, ilmî tefekkür tarzının kanunlarından bahseder!..
Hakîm - Ahlâkî lazım gelen?..
Hâkim – Oraya
geleceğim... Meselâ, estetik, sanat ve güzelliği duygu yolu ile veya içten
idrak etmenin ve yaşamanın “doğru tarz”ından bahseder... Fakat hukukî kanunu,
irademizin ve amelimizin düsturu yapan geniş mânâda “etik-ahlâkî” zaruret ve
“olması gereken” ise, üç türlüdür: İyi, uygun ve âdil hareket tarzının
ilkelerini bize, “ahlâkîlik”, “örf” ve “hukuk” verir...” (4)
Hukuk deyince... Ya hukuk ve nizâm? Mütefekkir’e kulak verelim yine:
“Hâkim – Hukuk, gerek
fertler arasındaki ve gerek fertle cemiyet arasındaki menfaat münasebetlerini
cebren tanzim eden kaideler bütünüdür!..
Hakîm – Hukuku sadece “kanun tekniği” ile ilgili bir bahis olarak görmezsek,
bu cevapta onun “nizâmın bizzat kendi” mânâsı var ki, iş “olması gereken”
bakımından “ideolocyanın aynı” mânâsına kadar sarkar... O zaman da insanın,
nerdeyse “hukuk ne değil ki?” gibi bir soru soracağı gelir!” (5)
Ve bu bahiste son olarak, “gayeler” anlamında
zorunlulukların, “nihaî gaye”ye nisbetle mertebelendirilişine dair bir anlayış
hissesi kapmaya çalışalım:
“Hâkim – Bu sohbetimizde
ayrıca hukukun gayesinin bir değil, müteaddid olduğu da ortaya çıktı; insan
gibi hukuk da, yalınkat birşey değil, çok katlı ve çok buudlu bir fenomendir...
Bu itibarla hukukun gayeleri, “vasıta gayeler”den başlayarak, “yüksek ve hedef
gayeler”e doğru uzanan “vahdetli bir bütün ve oluşum” manzarası arzeder!..” (6)
Zorunluluk ve “mesuliyet-sorumluluk”,
ahlâkîlik ve vazife şuuru, “vasıta gayeler” ve “yüksek gayeler”, hürriyet ve
hiçleşme, “zorunlu-küllî-ideal” olan ve “keyfî-nefsî-fânî” olan bahisleri
çevresinde mevzuu tahkim ve takib gayretini, çapımız nisbetince de olsa, bu
çalışmanın ilerleyen kısımlarında yeniden ele alıp sürdüreceğimizden, şimdilik
burada bu kadarıyla iktifâ ediyoruz. Sadece şunu söyleyip geçelim; belki tuhaf
görünebilir ama, gayesi ve hedefi ne olursa olsun, hemen tüm iradî faaliyetler,
kişinin şu veya bu tarzda içinde duyduğu bir “zorunluluk” duygusuna ve bunun
sevkine dayanır. Adam öldüren de, tecavüze yeltenen de, başkasının malına göz
diken de, “niçin” diye sorulduğunda, içlerinde bir “zorunluluk” zevk ve şevki
duyduklarını söyleyebilirler size! Diyebiliriz ki, davranışlarında bu
“zorunluluk” duygusuna bağlı hisseder kişi kendini. Fakat, âşikâr olan husus,
“nefs ve şeytan”ın da bu duyguya temel olan “zorunluluk” muhtevasını tâyinde
“ahlâkî varlık”a musallat olduğu. O ânda veya o muhtevasıyla “hakikaten”
zorunlu olmayanı, yani seçilme ânı veya seçilen muhtevası “sahte zorunluluk”
olanı da, kişiye “hakiki” addettirmekte ustadır bunlar; ve ahlâkî tartışmaların
doğduğu yer de burası olsa gerektir...
Herkesin duyarken, düşünürken,
davranırken içinde duyduğu bir “zorunluluk” duygusundan bahsettik ya, bu mesele
herkesin “bedâhet”lerle iş görüşü
noktasına bitişik, belki de aynıdır. Bedâhet; apaçık hakikat, başka türlü
olamayan durum, imân, sezgi... İBDA fikriyatından öğreniyoruz ki, “Herkesin hakikati kendine!” tesbiti
yanında, hemen sorulması gereken, meâlen şudur: “Hakikatin hakikati kimde, bedâhetin hakikati nerede?”. Mevzuumuzla
irtibatlandırırsak, şöyle sorabilriz: “Zorunlu addedilen, hakikaten zorunlu
mudur?”...
Sorumluluk ve vazife, zorunluluğa
duyulan itaat tavrı olsa da, bütün düğüm noktası işte buradadır belki: “Öyle”
davranırken zorunlu olduğu addedilen, acaba ne derece “zorunlu”dur? Hakikaten o
ânda veya o muhtevasıyla “zorunlu” mudur yoksa muhtevası zorunlu görünse de o
ânın seçim husûsiyeti hâlinde “keyfî-nefsî” bir nitelik mi arzetmektedir; veya
muhtevası zorunluluktan uzak bir “sahtelik” mi belirtmektedir? O hâlde, en
önemli mesele, “hakiki” zorunlunun ne ve nerede olduğuyla beraber, onu seçmenin
hangi ân ve hangi noktada “zorunlu” olduğunu tâyin ehliyet ve ferâseti değil
midir?.. Zâhiren “aynı” olan bir davranış, niçin biri için “sahtekârlık”
belirtirken, diğeri için “fazilet” mânâsı taşır?..
Kalb ve zihinlere “hakiki”
zorunlulukları yerleştirmek ve ferdlerden, bu zorunluluklara sorumluluk
duymalarını, vazifelerini bu çerçevede icrâ etmelerini ve “gerekeni gerektiği
yerde yapma”larını beklemek!..
Cehenneme giden yol “iyi niyet”
taşlarıyla döşenir, derler. Doğrudur ama, “sahte” iyi niyet taşlarıyla!..
Ahlâk
Şartı Olarak Zorunluluk
Filozof
Spinoza, “Târif etmek, sınırlamaktır” der ki, bu aynı zamanda, târif edilenin
kapsadığı alanı belirtmek kadar, çevresiyle, dışıyla, onun arasına bir nevî
“sınır çizgisi” çekmeye de dairdir. “Sınır” varsa, “sınırın ötesi” de var
demeye gelir; “öte”si ve zıddını da tasdik eder bu. (7)
Meselâ
“zorunlu” dediğimiz ânda, “zorunsuz”un, imkân ve hürriyetin, iradî seçimin
varlığını da aynı ânda tasdik etmiş oluruz bir bakıma. Bir de
sınırlanamadığından, heryerde ve herşeyde daima tecellî ettiğinden, ayrıca bir
cins veya prensibe ircâ edilemediğinden ama başka şeyler kendisine ircâ
edildiğinden dolayı “târif edilemez-sınırlandırılamaz” ilk prensiplerden söz
edilir ki, “Mutlak Varlık”, “Zorunlu Varlık”, “varlık”, “varoluş” prensipleri
buna misâl... “Aşk” için de böyle değil mi, heryerde ve herşeyde daima tecellî
ettiğinden, bedâhetle bilinmesine rağmen, tarife gelince, çok farklı saha ve
yönleri öne, dikkate alan târif denemelerinden ötürü, belirsizleşmeye yüz
tutar. Bakana, bakışa ve bakılana nisbetle muhtelif “târifler” ve izafî
“sınırlar” temin ederiz kısacası. Yoksa? “Allah
de ve sus!”...
Demek ki, ahlâkî, mantıkî, bediî zorunluluklardan
sözaçmak, “zorunlu”nun “başka türlü olamaz” anlamına nazaran, bu
“târif-sınır”ın diğer yakasında yeralan “başka türlü olabilir” ve “hürriyete
açık” olanı da aynı esnâda tasdikle, bizi “iradî” karar ve seçim
“mesuliyeti-sorumluluğu”na muhatab kılar. “Ahlâkî zorunluluk” veya “imân”,
şartsız itaat bekler ama, dileyen uymayabilir, öyle değil mi?
İnsan dışındaki madde, bitki ve
hayvanın, bize kıyasla “mesuliyetsiz-sorumsuz” oluşu, “başka türlü davranmak”
ve “olacağını kendi seçerek tâyin etmek” iktidarından, iradesinden mahrum
oluşlarından. “Zorunlu” olan ve olmayanı aklen temyiz ve tenkid gücü kazanana
kadar çocuğun mesuliyetsizliği de hâkezâ!..
Halbuki insan, “kul iradesi”
çerçevesinde “olacağını kendi seçerek oluşturur” ki, “insan varoluşu”, baştan
sona “mesuliyet-sorumluluk”, “vazife” ve “hürriyet” alanında akar diyebiliriz.
Zorunluluğu tanıyacak bir idrak gözümüz olmasaydı, ahlâkîlik, iyilik ve kötülük
olmayacağı gibi, herhangibir sorumluluk da sözkonusu olmayacaktı. Zorunlu veya
zorunsuz şeklinde bir kelime veya duygumuz olmayacaktı ki!..
Bize “hürriyeti getiren”, ahlâkî
zorunluluğun “şuuruna varış” ve yapıp yapmamayı “seçme” imkânımız olur,
kısacası. Mâdem seçebiliyoruz, o hâlde “olması gereken” olarak seçtiğimiz her
neyse onu “öne aldığımız”a göre, bunun hesabını vermek gibi bir “mesuliyet” de
yüklenmiş oluruz.
Özetle, zorunluluk duygusu, şuuru ve
iradî seçim; tek kelimeyle “ahlâkîlik”, insanı diğerlerinden “ayırdeden-târif
eden” başlıca hususiyet...
“İnsan olma” ve parça yahut bütün
“nizâm”ını tesis etme bahsinde ilk elde anlaşılması ve şuurlaştırılması gereken
eşik, artık apaçık görünüyor bizce. “Nereden başlamalı?” sorusunun cevabı da:
“Ahlâk görüşü”; zorunlulukların neler olduğu, bunların nihaî
“gayeye-zorunluluğa” nisbetle mertebelendirilişi, diğer insanlarla
oluşturacağımız aileden devlete kadar tüm müesseselerin “nizâm”ının vazife ve
mesûliyet çerçevesi, fikir ve işte derece derece zorunlulukları temsil edici
bir hiyerarşi belirten ve bu sebeble kendilerine karşı “mesul-sorumlu”
olduğumuz şahsiyet ve müesseselerin hem temin hem de tesbiti... Ki bu husus,
fikirde ve aksiyonda niçin İBDA Mimarı’na
ve İBDA Mihrakı’na bağlı olunması
gerektiğini; üstelik bunun dar bir kadro anlamıyla değil de niçin tüm insanlığa
şâmil bir mânâ arzettiğini bir vechesiyle açıklayan inceliktir bizce. Temsil
ettiği “üst” seviyeden zorunluluklar ve bu mânânın “yürüyen” ferâset kutbu
olması bakımından, “sembol şahıs” husûsiyetine de bir yönüyle ışık tutucu olsa
gerektir yine bu bahis!.. “Fikrinden
dolayı şahsa bağlılık” hikmeti...
Mütefekkir’in şu
ihtarını iyi kavramak:
“Emir
almasını bilmeyen, emir de veremez!”
Bir
sebebi de şu olsa gerek ki, emredicinin emrediciliği, “keyfî-nefsî” bir statü
gereği olmaktan değil, bir “zorunluluk” beyânı olan o emrin gayesini yine bir
zorunluluk duygusu, şuuru hâlinde kalbinde taşımasındandır ve nefsi yönünden,
en başta “emredici” boyun eğmiştir bu zorunluluğa. Teknik olarak bir işi en iyi
yapan da, o işin tâbî olduğu zorunlulukları en yetkin temsil eden olarak,
emrediciliğe, zorunlulukların icrâını sevk ve idareye en ziyade ehil olandır.
İdeal “yerinde” durur, “işin işe, adamın
adama bağlı olması” hikmetiyle, kabiliyetler hiyerarşisi derece derece
yükselir; tabiî, bizim nizâmımızda, nizâmımızın bugünkü temin şartlarında.
“Kendinden hareketli” oluş, “kendinden” bir mesûliyet ve vazife şuuruyla
mücehhez oluş da demektir ki, mesûliyet ve vazife yüklenmek, emretmek ve emir
almak, iş yapmak ve iş yaptırtmak bahsinde onu zorlamaya ne hâcet! Kalbindeki
“zorunluluk” duygusu, “gerekeni gerektiği yerde yapma”ya zaten sevkeder onu ve
basit bir teklif yahut teşvik yeter ona!
Emek ve gayretlerin hem dünya hem
ötesinde hebâ edilmemesi bakımından, ferdî ve içtimaî muvazenenin “nizamî” ve
böylece birbirini destekleyip geliştirici olması bakımından, ahlâkî
zorunluluğun birbirini sağlıklı anlama ve problemleri çözmekte başvurulacak
tenkid ölçüsü de olması bakımından; kısacası, toplanmanın, toparlanmanın olduğu
kadar, nizâmî açılış ve dağılışların da “merkezî” noktası olması bakımından,
“ahlâk görüşü”, öncelikli ve belirleyici bir değer taşımaktadır hepimiz için.
Yeniden André Gide’e başvurmanın tam
sırası o zaman:
“İlk nokta: Bir ahlâk görüşü ihtiyacı.
İkinci nokta: Herşeyi önem derecesine göre sıralamak ve en esaslarını elde
etmek için en küçüklerinden faydalanmağa başlamak. En mükemmel usûl de budur.
Üçüncü nokta: Hiç bir zaman hedefi gözden kaçırmamak. Hiçbir zaman vasıtayı
hedefe üstün tutmamak.
Dördüncü nokta: Kendi
kendini bir vasıta saymak; şu hâlde hiçbir zaman kendini seçilen hedefe,
seçilen esere üstün tutmamak.” (8)
Kabaca şu: “Önce” neyi bilmeli ve
neyi yapmalıyız; yahut “sonra”sında... Değerler hiyerarşisi!..
Müessese
Şartı Olarak Zorunluluk
Zorunluluğu
temsil ettiğince fikre, bu fikri taşıdığı ve tatbik ettiğince şahsa, bu fikri
mayalandırıp koruduğunca müesseseye, esasta ise hepsinde mündemic zorunluluğa
bağlılık ve böylece “nizâm”!.. Fikrî tekâmül zımnında okullaşamadığımız,
“zorunluluk ve sorumluluk” çerçevesini şuurlaştırıp istidadları “yetiştirici”
ve “yönlendirici” olamadığımız, “yetiştiricilerin yetişmesi ve yetiştiricileri
yetiştirme dâvâsı”nın niçin öncelikli olduğunu lafzen değil de ruhen
kavrayamadığımız, sadece okullaşmakla kalmayıp hemen akabinde ve bu süreçte
müesseseleşemediğimiz, ferdî mesuliyetlerimiz olarak bunları sürekli
başkalarına havâle etmekten ve hizmetçi beklemekten derhal vazgeçmediğimiz
takdirde, dünyevî olana “mesul kul haddi” olarak hâkimiyet ve kalıcılığın belki
mevzuu bile kalmayacaktır. Çünkü nizâm ve hâkimiyet doğmayacak, dörtbir yanı
kaos ve keşmekeş, zıdlaşma ve tahribat saracaktır. İktidar haklı olanda değil,
güçlü olanda karar kılacaktır ki, zorbalık ve zulüm hükmünü icrâ edici
olacaktır.
“Yeni
Nizâm-Yeni İnsan” idealinin dâvâcısı ve bu vatandaki inşâcısı olma borcundaki
bizlere düşen rol, her sahada zorbalık ve zulme son vererek “fikrin
aydınlığı”nı tesis etmek olduğuna ve bu aksiyonun anahtar prensibi de “Kendinden Zuhur” olduğuna göre, ne
yapmalıyız?
“Kendinden
Zuhur”, fikretmek ve iş yapmak bahsinde sürekli “eşref saat” bekleyerek
oyalanmak, yani çürüyüp kokuşmak olmadığı gibi, fî tarihindeki işlerini başa
kakarak, sanki “insan olma”nın emekliliği varmışcasına bir köşede “gazi
madalyası” yahut keşfedilmeyi beklemek de değildir. Peki nedir? Hepimiz gayet
iyi biliyoruz aslında; zikretmeye ne gerek! İş, yalnızca karar alıp, “artık”
yapmakta!..
Külliyat; hayat ve fikrin içiçe,
girift, derin ve son derece kapsamlı meselelerine çözüm ipuçlarını verirken, bu
“zorunluluk” tohumlarını çiçeklendirmek, ağaca ve meyveye tahvil etmek,
yetişmek ve yetiştirmek, okullaşmak ve müesseseleşmek, hareketlenmek ve
hareketlendirmek ferd ferd bizlerin vazife ve mesuliyetidir. Şartlar mı? “Su
keyfiyeti”ni koru da, ister “yağmur” ol, ister “buhar”, isterse “buz”!..
Nizâm, zorunluluk, fikir, müessese,
hiyerarşi ve iktidarı “doğru” anlamamıza da bir kapı açması dileğiyle, mevzuun
temeline dair ölçüleri İBDA Mimarı’ndan
dikkatle dinleyelim:
“Toplum, kendisini meydana getiren insanların aynı ve farklı ilişkilerini
paylaşılan ortak duygu etrafında gerçekleştirdikleri yerde ve bu doğrultuda
belirmiş usul ve kuralların görüldüğü zamanda vardır... Mensuplarının duygu ve
düşüncelerini belirleyen, şekillendiren ve münasebetlerde kendisine uyulması
gerekli zorunluluklar yükleyen, hiyerarşinin doğurucusu ve hiyerarşik
nitelikteki içiçe yapılar ve müesseselerden meydana gelmiş, örgütlü bir yapı
bütünüdür bu.
İlkel toplumdan günümüz
toplumlarına kadar bütün toplumların, gaye ve rolleri aynı, özellikle değişik
yapılar ve müesseseler içinde müşahede edilebilmesinden hareketle, siyasî
fonksiyonun doğurucusu yapı ve müesseselerin tanımına geçersek, her
“yapı-bünyevî” oluşun “otoriter” tezahürlerini de görürüz... Siyasî
müesseseler, iktidarı zirveden aşağı kademelere kaydırmak için kurulmuş düzenlerdir
ve iktidarın iki unsuru birbirinden ayrılamaz:
-“Biri fikir sistemi, ikincisi ise iktidarı elinde bulunduranın iradesini
aktaran ve müesseselere dayalı bir yapıdır. Bir fikir sistemi olmaksızın
müesseseler kurulamaz ve şüphesiz devam ettirilemez. Müesseseler mevcut
olmaksızın da, iktidar doğmaz, uygulanamaz ve genişletilemez. Şuna dikkat
edilmelidir ki, bir teşkilâtın kurulması için, bir sistem veya fikir yapısının
birinci şart olduğuna inanmak, böyle bir teşkilâtın-fikrin, herhangi bir
şekildeki veya herhangi bir kademedeki iktidarın mevcudiyetinden önce geldiğini
bilmek gerekir.”
(...)
Aynı şekilde, bir
toplumun sosyal yapısı ve müesseseleri içinde rollerini bulan insanlar, bu
tesir ve zorunluluklara sadece tâbi olan değil, “insan” özelliği ile aktif bir
rol de oynarlar; işte bu rol, “otorite”nin hem mevzuu ve hem de
yönlendiricisidir.” (9)
Dilimizin ucuna gelen şu: Mahiyetinin
ne olduğu kadar, önceliğinin ne olduğunu da bilemediğin, çevrendekilerle de bu
noktalarda anlaşıp paylaşamadığın şeyi yapamaz ve yaptıramazsın.
Aile
Havası, Okul Disiplini, Müessese Hayatiyeti
Beylik
bir teşhistir belki ama, hakikat payı da yüksektir; şöyle: “Küçük insanlar, insanlarla; vasat insanlar, hadiselerle; yüksek
karakterli insanlarsa fikirlerle meşgul olur!”. Hepimizin çevremizde
kolaylıkla müşâhede edebileceği umûmi bir tecrübedir ki, “yüksek-küllî” bir
ideali olmayan veya “lafta” varolsa da buna riâyetle her dem fikrî bir
meşguliyet içinde bulunmayan insanların tüm uğraşı, “parça” problemler, “küçük”
ihtiraslar ve “fâni” insanlardır; nefsî uzlaşma yahut zıdlaşmalardır. Öyledir;
kişi bir “fikir”le, mühim bir “vazife”yle meşgul değilse, tüm işi (!), misyonu
(!), eğlencesi (!), şahıslar arası itiş kakışlar yahut çerçöp problemlerdir;
aslî sorumluluklar dururken, “sorumsuzluk” ve “zamansızlık” cümlesinden ikinci
üçüncü derece tutku ve takıntılardır; dağılış ve dağıtıştır. Kendine, kendi
içine, kendi işine ve sorumluluklarına dönmeyi başaramayan kişiye, tabiatıyla
“dışarıdaki” rakib ve düşmanlarla uğraşmak daha kolay gelecek ve “nefs” gibi
aslî bir düşmanın içinde bulunduğunu farketmek işine gelmeyecektir. Varsa yoksa
“dışarısı” ve “dışarıdakiler”; “Ah onlar olmasaydı neler olurdu?”. Pekiyi, “Tek
başına sen varsın da neler oluyor, neler halloluyor?” sorusunun cevabı?.. Varlık
sebeb ve hikmetini, başkasının varlığına, başkasının hatalarına “muhalefet”e
yaslama tesellisi...
“Daha
iyi ve daha fazla ne yapabilirim; neyi nasıl üretebilirim?” sorusunu vicdanına
sormaksızın, önceliği buna vermeksizin, “Daha fazla ne alabilirim, neyi nasıl
tüketebilirim ve çıkarımı zedeleyen rakibler, faktörler, düşmanlar nelerdir?”,
problemi(!)ne ömrünü adayış... “Neyi ibdâ ve inşâ edebilirim?” şiârını
terkedip, tüm potansiyel ve eforunu “Neyi yağmalayıp, kimi imhâ ve tahrib
edebilirim?” şeytanî zevkine hasrediş... Şan, şöhret, mevkî, para, kadın,
cinsellik vb. tutkuları hayatının merkezine koyuş da, hep bu nevîden...
Genelden
biraz daha özele inersek; meselâ “aile” olmanın “çocuk yetiştirme” misyonuna
bitişikliği ve bu sorumluluğun onun varlık şartı, müesseseyi tesis eden
“zorunluluk” olduğu umursanmaz da, ailevî problemler (!), “sevdi sevmedi, yan
baktı düz baktı, uyuştu uyuşmadı...” türü tâlî didişmeler ve sahte idealler
çerçevesinde dönüp durur. Çoğu durumda, “aile”nin gayesinin “karı-koca”nın
“nefsî-fânî” hususiyetlerinin üstünde bulunduğu farkedilmez pek. Kupkuru bir
romantizm, yersiz idealleştirmeler veya lüzumsuz karakter tahlilleri (!) alır
başını gider ve aile müessesesi dağılmanın eşiğine gelir. Üstelik, bir evin
hakkını veremeyen, sorumluluklarını yerine getiremeyen kişi, ikinci bir ev,
ikinci bir eş derdine düşer bazen. Sorumsuzluğunu katmerlendirip tüy dikmek
istercesine!..
Bir
ibret levhası hâlinde, Mütefekkir’in
bu bâbda bizlere ihtarı şudur: “Çocuğunuz
varsa, geçinememek gibi bir mazeretiniz yok!”
Diğer
bir örnek: Bir ideal, bir fikir, bir gaye, bir iş etrafında kenetlenerek
başlamış nice “seviyeli” dostluklar vardır ki, zaman içinde, bu
beraberliklerinde, idealin, o zorunluluk ve sorumlulukların “tâyin edici” güç
ve kıymeti erozyona uğrar. Yakınlık ve samimiyet “aksiyon” gereği olmaktan
çıkar da, bir nevî “alışkanlığa” istihâle eder. Tehlikeli bir seviye düşmesi,
gayenin gözden kaçması ve fikir dostluğunun “aile havası”nda gözlenen ve
doğrusu belki en çok da ona yakışabilecek teklifsizlik, gevşeklik ve
kayıtsızlığa dönüşmesi müşahede edilir. “Hakikatin
hatırı” ve “zorunluluk ölçüsü” unutulmaya yüz tutar da, “ahbabçavuşluk”
yahut “nefsî didişme” köşebucağı sarar. Oysa o ideal, ne ahbabçavuşluk ne
tümden zıdlaşma hakkı vermektedir bağlısına. Ölçüsünü yitirmiş böylesi “aile
havası”nın verimi iyilikler kadar, mahremiyete âşinâlığın farkettirdiği zaaflar
da, ne dostluğun ne düşmanlığın mihengi yahut bahanesidir tek başlarına.
Burası, ya incir çekirdeğini doldurmaz kıymetlerle hayâlî sarayların inşâ
edildiği yahut pire için taşkın bir hiddet ve şehvetle yorganların ateşe
verildiği yerdir. “Aile havası” derken, biraz da “günümüz” ailesidir ölçümüz.
Ayrıca, “aile” müessesesinde, karakterlerin “teklifsiz” bir rahatlık ve
serbestiyet içinde kendilerini ifâde edebilmeleri hususiyetine atıf yapmış
olduk ki, kendi başına menfî bir durum da değildir bu. Eksiğimiz ve fazlamızla,
gücümüz ve aczimizle bir “beşer” oluşumuzun en tabiî tezâhür beşiği ve
sığındığımız en temel “beşerî” sığınak, barınak... Beşeriyet “yuva”mız... Her
durumda olduğu gibi, “samimiyet” laçkalığa ve umursamazlığa döndü mü, ne aile
kalır ortada ne başka bir şey...
Ailenin rolü, misyonu ve faziletini
izaha teşebbüs abes. Fakat aileden kopmadan, onun çıkarsız sevgi ve yetiştirme
hususiyetinin değerini alçaltmadan, bir başka vazifesi daha vardır
“idealist”in: İdealinin gözettiği seviyeyi ve seviyeli dostlukları temin ve
tekâmül ettirmeyle beraber, idealinin hayata tatbikini mümkün kılan “okul
disiplini” ve “müessese hayatiyeti” içinde, sorumluluklarının gereğini ifâ!..
Ve bu “seviye”yi hem öz ailesinde tutturmaya bakmak, hem de şahsî veya işe
müteallik dostluklarının “aile havası” içinde de itinayla koruyup yükseltmek!..
“Disiplin”, nizâmın
geniş, derin ve kapsayıcı anlamına nazaran daha “dar” ve “şeklî” bir düzene
işaret edici olsa da, “kanun ve
nizâmların tam hâkimiyeti, zabturabt” demektir ki, şu âna kadar söylemeye
çalıştıklarımıza nazaran, “disiplinsiz” kişiye, “zorunluluk-sorumluluk”
bağından sıyrılmış olması hasebiyle, rahatça “ahlâksız” da diyebilirsiniz.
Disiplin, “ahlâklı insan” olmanın
ifâdesidir ki, ahlâkî “zorunluluk-sorumluluk” duygusunun önce kalbinde
yeretmesiyle beraber, bunun telkin ve tâlimini; bu ölçülere itaatin gözetilip
çevrede de murakabe edilmesini; davranışlarda melekeleşmesinin teminini; aile,
okul ve müessesenin “herbirinde herbiri” bulunan bir seviye kazanması
aksiyonunu; plânlı ve programlı çalışmayı; fikrin mayalanıp kıvam bulmasını;
kısaca, “pişme”yi, olma ve oldurmayı kuşatır “anahtar” bir mefhumdur aynı zamanda.
Fikirde, sanatta ve aksiyonda disiplin!..
André Maurois’in, hayat
içinde “insan”ı ele alan ve herkese tavsiye edebileceğimiz “Duygular ve
Âdetler” adlı güzel eserinden, bu bölümdeki merâmımıza ışık tutucu birkaç
pasaj:
“Bir gezintide yürüyüş
hızı nasıl en ağır yürüyene göre ayarlanırsa, bu gibi ailelerde de hayat en
değersiz olanlara göre ayarlanır. Feragat mi? Evet, fakat aynı zamanda ruhî
hayat seviyesinin de düşmesi demektir. (...) Bu tehlikeyi önlemek için aileyi
insaniyetin ibdâ ettiği en yüksek eserlerle devamlı bir surette temas halinde
bulundurmalıdır. Hepsinin samimiyetle inandığı bir din, sanat sevgisi (bilhassa
müzik sevgisi), müşterek bir siyasete inanış, birbirinin yardımına dayanan
işler, bir ailenin seviyesini yükselten şeylerdir.
Aile, fertlerinden birinin istisnaî bir değeri olduğu zaman, bunu kolay
kolay ciddiye almaz. Bu ne düşmanlıktan, ne de kıskançlıktan, sadece onu başka
bir zaviyeden görmeye alışmış olmasındandır. (...) Tolstoy’un karısı, kocasının
dehâsını kabul ediyor, çocukları ona hayran oluyor ve onu anlamaya
çalışıyorlardı. Fakat kendileri istemese de, kadın ve çocuklar onu, büyük bir
yazar kabul etmekle beraber, sabit fikirleri, gülünç tarafları ve saçma
hareketleri olan tabiî bir insan olarak görüyorlardı. (...) “Aile dehâyı inkâr
etmezse de, ona gösterdiği saygı şekliyle değerini azaltır.”(...)
O
hâlde ailede eşitlik taraftarı bir kifayetsizlik, fikir üstünlüğünü kabul
etmeyiş vardır. İşte, aileye karşı baş kaldırmaları, bu duygu izah eder. (...)
Aileden kaçmak, yani önce tabiî, sonra iradî olan ve bizi ailemize bağlayan
bağları bırakmak demek bence daha az tabiî olan başka bağlara koşmak demektir.
Çünkü insan yalnız yaşayamaz. Bu, manastıra, edebî âleme kaçmaktır ki, onların
da kendilerine has müsamaha, esaret ve kayıtsızlıkları vardır, veya sadece
Nietzsche gibi, çılgınlığa doğru gitmektir. “Başıboş ruh mücerret fikirler
arasında mahvolur.” Marc-Aurele’in çok güzel bir şekilde söylediği gibi marifet
günlük olaylar dışında büyük olmakta değil, fakat bulunulan yerde büyük
kalmaktadır. Aile hayatından kaçmak kolay, fakat boş ve yersiz bir harekettir.
Asıl güç ve güzel olan şey, aile hayatını değiştirmek ve yükseltmektir. (...)
Karakter daha hayatın ilk
aylarında teşekkül eder. Doğumdan bir yıl sonra, ya bir disiplin tanıyan veya
hiçbir disiplin tanımayan bir insan yetiştirmiş olursunuz. Şu sözü daima
duyarım, (ben de sık sık söylemişimdir):
-İnsanın çocukları üzerindeki tesiri az oluyor; karakterler neyse odur,
elden birşey gelmez ki!
Evet ama, çok defa ilk
terbiye ile bu karakterler baştan şekillendirilebilir; hem de akla en az gelen
bir terbiye ile, çocuğa daha ilk günlerden başlamak üzere bir nizam itiyadı
vererek. Çünkü disiplin tanımayan çocuk acı çekmeye mahkûmdur. Hayat ve
cemiyetin değişmez kanunları vardır. Herkes kendi yolunu açar, hem de zahmetle,
bıçak ve balta ile, sabır, feragat ve metanetle. Şımarık çocuk ise, yalan ve
hayâlî bir âlemde yaşar...” (10)
Şübhesiz, aile, okul, dostluk,
müessese ve toplum bünyesinde bir fikrin mayalanması ve kıvamını bulması, çocuk
saffetinin biricikliği bir yana lâkin, “pembe pancurlu evimizde bigudili
kızlarımız olacak!” türü biraz da “çocuksu” hayâllerle birebir örtüşmez. Her
aile ve insan muhitinde görülebilir eksiklik, aksaklık, dargınlık ve
hastalıklarla, “araz ve arızalar”la atbaşı yürür bu zevkli, ama bir o kadar da
zorlu süreç. “Küçük Prens”in yazarı Antoine
de Saint-Exupery’nin işaret ettiği kazancı doğurur ama bu:
“Hayat, bize bütün
kitapların öğrettiklerinden daha çoğunu öğretir. Çünkü hayat, bize karşı
direnir. İnsan, ancak engellerle karşılaşıp onları aşmaya çalıştıkça kendini
tanıyabilir.” (11)
Fikir, “masabaşı spekülasyonları”ndan
doğmaz; hayattan devşirdiği muhtevâyla biçimlenir, zenginleşir, billûrlaşır ve
ayakları sağlamca yere basan bir “nizâm fikri” olarak kendini hayata teklif
eder. André Maurois şu ifâdelerinde
haklıdır:
“Tecrübe aşılanmaz. Her insanın her çağı yaşayarak geçmesi, “fikirlerin ve
çağların” beraber tekâmül etmesi gerekir. Öyle faziletler vardır ki vücudun
ihtiyarlığına bağlıdır; hiçbir söz, hiçbir öğüt onları bir gence öğretemez.
(...)
Tecrübenin bir değeri
varsa, o da bir acı mukabilinde elde edilmiş olmasındandır. Bu acı tarafından
vücuda kakılmış olan tecrübe, vücutla birlikte fikri de istediği kalıba
sokmuştur.” (12)
Meselâ, “zorunluluk-sorumluluk”
şuurunun yeretmesinde bile, belki “iş yapanın hatası da olur!” deyişindeki
gibi, “iş içinde eğitim”le de bir yönden irtibatlandırılmak üzere, birtakım
sorumsuzlukların sonradan idrakının mühim payı bulunabilir. Kimbilir,
çocukluğumuzda hepimizin farklı şiddette de olsa geçirdiği ve bir kısmımızın az
bir rahatsızlıkla atlatıverdiği “çocukluk hastalıkları”na benzer şahsiyet
dalgalanma ve taşkınlıkları da, belki bizi sıçratan “oluş zorlukları”
cümlesindendir. Ancak, şayet sözüne itibar edilen ve zorunluluklara “ayna” olan
büyükler veya fikir hiyerarşisinin büyükleri yoksa, şimdiye dek gereğini
vurgulamaya çalıştığımız okullaşma ve müesseseleşme bulunmuyorsa, basit
sayılabilecek bir rahatsızlık dahi kansere ve hatta ölüme sebebiyet verebilecek
mikyasta ilerleyebilir.
Fikre tâlib olanlara ve fikir
işçilerine baştanbaşa “tecrübe ve ibret sahnesi” olan, Emile Zola’nın “Eser” adlı romanını, Mütefekkir’in bizlere tavsiyesi olarak sizlere de bu vesileyle
nakletmiş; ve yine André Gide’in
“Günlük” isimli eserini de benzer bir fonksiyonu temine yardımcı olacağına
kalbten inanarak hararetle tavsiye etmiş olalım. Yeri geldi mâdem, Gide’nin “fikre tâlib” olanlara yaptığı
bazı tavsiyeleri de hemen aktaralım:
“a) Ölümün pek yakın olduğu düşüncesi.
b) Rekabet; çağının ve başkalarının veriminin doğru olarak bilinmesi.
c) Yaşı hakkında yanlış bir fikre sahib olmak; büyük adamların
biyografilerinin kıyaslanması yoluyla teşvik. (...)
e) Bugün yapılan işin dünkü işle kıyaslanması; ve birim olarak en çok
çalışılmış olan gününkünü almak; şu yanlış muhakemeye kanmak; bugün gene o
kadar iş çıkarmama hiç engel yok.” (13)
Deri
Değil, Kemik Değiştirme Zorunluluğu
Hem
vatanımızı hem dünyayı bekleyen mahşerî kaosa doğru doludizgin bir gidiş
varken, tek kurtarıcı alternatif ve anlayış olarak nizâmımızın derinlik ve
zorunluluklarına nüfûz ve bu yolda kondisyon kazanma, form tutma, ideolojik
formasyona “artık” girme gereği, istidadlı arkadaşlar bakımından zarurî, tüm
arkadaşlar bakımındansa asgarî mikyasta da olsa ertelenemezdir. “Deri” değiştirmek
değil de, sanki “kemik” değiştirmenin gerektiği şartlardayız; “ya yeni hâl ya
izmihlâl” çağı!.. Ve oyalanacak bir zaman ve zemin, sürekli mazeretlerinin
kabulünü uman “kâfir nefs”e tanınacak bir prim göremiyoruz bu yüzden. O kadar
çok iş var ki ve bunların altından kalkacak o kadar çok sayıda
“kalifiye-keyfiyetli-ehliyetli” işçiye ihtiyaç var ki! Fikirde, sanatta ve
aksiyonda!..
Vazifenin azameti ve kapasitemizin
yetersizliği karşısında boğulma ve bunalma hissi duyabiliriz elbette. Fakat bu,
hayata artık yeni bir gözle bakmanın ve yepyeni bir formasyon kazanmanın doğum
sancısıdır. “Çaresizlik hissi”, sorumluluğu uyanmış bir vicdan ve istidaddan
yükselir sanırız ki, “liyakat”e giden eşik belki tam burada başlar. “Oluş
şartı” olarak, “Tekâmül, eksiğini idrâkla
başlar!” diyor ya Mütefekkir!..
Olana ve yetişene kadar, ki ne kadar
uzun bir süreç ve cehd istediği âşikâr, boş mu duracağız? Elbette ki hayır.
Ders alınması gereken düsturu İBDA
Mimarı’ndan dinleyelim ve gereğini yapalım. Yapacaklarımız, zorunluluk ve
sorumluluk şuurundan aldığımız payı, ahlâkımızın derecesini gösterir olacaktır
besbelli:
“Herkes şunu içine sindirmelidir: Bir şeyi ortaya koymak kadar, onu
yaygınlaştırmak, onunla bir mevzuya sarkmak, onu davranış halinde kendine
maletmek ve onu kafalarda billurlaştırma mânâsına tahkim etmek de “birşey”
yapmaktır. Birşey yapmış olanı silmek ve onun “gibi”si olmak değil...” (14)
“İlâhî takdir neyse, o
olur; bu ayrı bir dava... Ama... İnsanın fiilinden mesul olma hakikati
çerçevesinde, bir de eğer o menfîlikler olmasa neler olabileceğini hayal etmek
lâzım... Öyle miniminnacık şeylerden kafdağı boyu faydaların gürültüye
gittiğini anlayan adam nerde? İşte o adamlar nerdeyse, kurtuluşumuz da orda!..”
(15)
Böyle olan tüm gönüldaşlara saygı ve
şükran!..
İBDA Mimarı’ndan...
“Her mevzuda tek kelimeyi bile mihenge vurucu bir dikkat, itina, zekâ; ve
eriten, erdiren AŞK!.. Allah ve Resulüne bağlı olmanın aşkı, bu aşkın
diyalektiği... “Esas”a bağlı muhtevanın temini gayesi olarak bizzat “nizam”
aşktan; aşk ister!..” (16)
“Her hareket, vazifenin yerine getirilmesi doğrultusunda iradenin seçme
yapabilme özelliğini gösteren hürriyetin gerçekleştirilmesi demektir; hürriyet,
varolmak için yapmak zaruretinin yerine getirilişidir!.. Netice olarak: İlk
düşünceyi ilk emirle alan ve yapması gerekeni – vazifeyi öğrenen, İlâhî ölçüyle
bildirildiği üzere “Ruhu, Rabbin emrinden” olan insan, zorunluluğa uygunluğunca
hür, bunu gerçekleştirdiğince vardır...
Kul plânında mutlak hür, Sevgilisi!.. Kâinatta herşey Allah’ın
aksiyonuyla gerçekleşerek hedefe akıyor; “Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmak”
görevini yüklenen insan, bunun ölçülerine sahip olarak davranışlarda bulunuyor,
uygunsuzluğunca tersinden gerçekleştirici oluyor ve netice olarak, ne yapıyorsa
yapıyor Allah’ın dediği oluyor... Hangi nizâm, niçin nizâm, hangi ahlâkla?..
Anlıyorsun değil mi?.. “Yazmak mı yaşamak mı, düşünmek mi yapmak mı, hürriyet
mi zaruret mi?” diye soranlar, önce sümüklü çocuk ağzını bırakıp, meseleleri
temelden kavramaya çalışsın: ve tabiî ki, Allah ve Resûlüne itaatle... Temelin
temeli bu; yoksa herşey tavuk ve yumurta hikâyesine döner, “o mu ondan, o mu
ondan?” diye...” (17)
“Meselâ bir işde, bir nizâmsızlığın meydana getirdiği tek dakikalık
gecikme, bir daha işin sonuna kadar devam edecek, belki de telâfi edilemeyecek
neticelere yol açacaktır.” (18)
Kaynaklar:
1- Aktaran: Melih Âşık, Milliyet
Gazetesi, 8 Kasım 2001
2- André Gide, Günlük, (Terc: Fuat
Pekin), MEB Yay., 5 Basım, İstanbul 1997, s. 74, 80, 81
3- Salih Mirzabeyoğlu, Tilki
Günlüğü-Ufuk ile Hafiye-, İBDA Yay., İstanbul 1994, c. 6, s. 498
4-Salih Mirzabeyoğlu, Hukuk
Edebiyatı-Nizam ve İdare Ruhu-, İBDA Yay., İstanbul 1989, s.53
5- A.g.e., s. 39
6- A.g.e., s. 41
7- Orhan Hançerlioğlu, Felsefe
Sözlüğü, Remzi Kitabevi, 6 Basım, İstanbul 1982, 2. 372
8- André Gide, a.g.e., s. 9, 10
9- Salih Mirzabeyoğlu, Bütün Fikrin
Gerekliliği-İktidar Siyaset Hareket-, İBDA Yay., 2 Basım, İstanbul 1990, s. 39,
40, 42
10- André Maurois, Duygular ve
Âdetler, (Terc: Vahdi Hatay), Remzi Kitabevi, 2 Basım, İstanbul 1960, s. 56,
57, 58, 59, 60, 61
11- Saint-Exupery, Küçük Prens,
(Terc: Tomris Uyar, Cemal Süreya), Can Yay., İstanbul 1987, s. 4
12- André Maurois, a.g.e., s. 68
13- André Gide, a.g.e., s. 42, 43
14- Salih Mirzabeyoğlu, Kültür
Davamız-Temel Meseleler-, İBDA Yay., 3 Basım, İstanbul 1993, s. 43
15- Salih Mirzabeyoğlu, Tilki
Günlüğü-Ufuk ile Hafiye-, İBDA Yay., İstanbul, c.3
16- Salih Mirzabeyoğlu, Necip
Fazıl’la Başbaşa –İntibâ ve İlham-, İBDA Yay., 2 Basım, İstanbul 1989, s. 48
17- A.g.e. s. 51, 52
18- A.g.e. s. 52
II. Bölüm:
YA BİRLİKTE VAROLUŞ
YA HİÇLİKTE KAYBOLUŞ:
İŞTE BÜTÜN MESELE
Alacakaranlık
Kuşağında Fikre Suikast
2000 yılının
yazına doğru, birçoğumuz için herbiri diğerinden bunaltıcı hâdiselerin gerçekleştiği,
geçmek bilmez günler... Yer: Kartal Özel Tip Cezaevi... Bu dönemde, dayanılmaz işkencelerin
ve suikast teşebbüsünün hedefi, gelişen hâdiselerle kamuoyuna da yansıdığı
üzere, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’dur!
Hedef, aynı zamanda, "görünmez silahlar"la beyni ve bedeni imhâ
edilmek istenen Mütefekkir`in
fikridir; fikir soyunun kurutulması ve tesirinin bertaraf edilmesidir.
Lûgatların, «İnsan
Hakları Evrensel Beyannameleri »nin, binlerce yıllık medeniyet
kütübhânesinin, lânetlemek için hakettiği sıfatı bulmaktan âciz kalacağı böyle
bir barbarlığa, vandalizme, fikir düşmanlığına hedef olacak kuvvet ve kudrette
nasıl bir fikir sistemi, nasıl bir medeniyet projesi, nasıl bir insanlık tohumu
üretti Mirzabeyoğlu?.. Biz
kifâyetsiz bağlılarının, siz kifâyetsiz muhatablarının anlayamadığı; ama bu
halka, bu vatana ve kendi dışındaki tüm insanlığa "parya" statüsünü
revâ gören birilerinin, "Big Brother"in çok iyi anladığı? (Bkz.
"www.mirzabeyoglu.com" ve "Özgürlük Projesi" linki)
İşte
"Akademya`ya Doğru Platformu"nda biz, bir grup İBDA bağlısı yazar, bu
vatanda toplumumuzla birlikte, bu dünyada insanlıkla birlikte "VAR
OLMA" ve "VAR KALMA"
ideal-gayesine mâtuf ve hasretli olarak, yıllardır gözler önünde
bulunduğu hâlde sırrından gâfil kalınan bu azîm fikri bir nebze daha iyi
anlamaya, anlayabildiğimizce de anlatmaya çalışacağız. Şübhesiz, ilmî ve
akademik formasyonumuz tüm yazarlarımızda ortak bir yetkinlik seviyesinde
değil; iddiamız da bu değil zaten. Biz, yepyeni ve "hayat
dolu-kalıcı" bir fikrin yarın tüm fikir-ilim-sanat dallarında müesseseleşecek
ve verimleriyle tüm bir medeniyet ağacını çiçeklendirecek ideal AKADEMYA`sına
yazılan ilk öğrenciler sayılabilirsek; sizlere de, henüz tırmanamamış olsak
bile bu fikir zirvesinden bir hayat soluğu getirebilirsek, ne mutlu bize.
Dileğimiz o ki, samimiyet ve formasyonlarıyla bu mânâyı bizlerden daha iyi
sezip kavrayabilecek hakikat âşıklarının bekledikleri "haberci"
olabilelim ve fikrin hiyerarşisine tâbilikle onların da öğrencisi olalım.
Zaten işin sırrı
da "aşk"ta; korku, çıkar, gurur kelepçelerini parçalamış "hür"
insanların hak ve hakikat aşkında, "aşk ahlâkı"nda. Bu ahlâka da
mecburuz aslında. Vatanımızın, insanımızın, insanlığın kıvrıldığı bu yokluk ve
ölüm kokan "kaotik" tarih dönemecinde hiçliğe savrulmamak için!
Virtüözü, enstrümanı ve "can" kulağıyla dinleyeni kalmamış;
notalarını da çakallar parçalamış o yitik, o unutulmuş ebediyet şarkısının
âhengini, yeni bestecisinin yepyeni icrâsıyla, semâlarımız ve sokaklarımızda,
tüm insanlıkla beraber yeniden işitmek için! BİRLİKTE VAROLABİLMEK İÇİN;
YENİDEN!..
Sadistten Yakınan Mazohistin Haklılığı (!)
İnsanların en çok
ağırına giden şey nedir diye sorulsa, sayısız cevab alınabilir belki; ama şu
husus bir umumiyet teşkil eder: Kendilerine bir "şey-obje"ymiş gibi
muamele edilmesi; şahsî iradesinin tanınmaması ve bir yönüyle "olacağını
kendi seçen" bir insan haysiyeti taşıdığının görmezlikten gelinmesi.
Doğrudur ve Mütefekkir`in altını
çizdiği gibidir:
"İnsan, kendisinden başka herşeyi «obje-nesne»
haline koyabiliyor; hattâ kendi ruhî hallerini bile! Yalnız kendisini obje
yapamıyor. Öyle ise kendisi, «şey» değil, kişidir".
Ve insan-kişi,
"obje"leştirdiği âlemle farklılaşırken, bir hakikati de
delillendirmiş oluyor: Onu "kişi-şahsiyet" yapan ruh, bu âlemden
üstün ve aşkındır, "dünyanın bir
parçası olamaz".
Lâkin "insan
şahsiyeti"ne, "objektif" varlık veya varlık görünüşlerinden
ayrılık ve üstünlük sağlayan bu nâdide "öz", değil başkaları,
kendimiz-nefsimiz tarafından bile lâyık olmadığı bir mevkîde tutulup
aşağılanmakta; ruhun âid olduğu âlemle bağını örseleyip koparabilecek hemen ne
varsa ona tevessül edilmekte!.. Böyle olunca, bir insanın diğer insana
"obje-şey" gibi davranmasına ad olan "sadizm", bizzat
nefsimizin nefsimize ettiği olarak "mazohizm", yani kişinin kendine
"obje-şey" gibi davranılmasından ve kendini öyle görmekten zevk
alması gibi bir mukabil sapkınlıkla desteklenmekte değil midir?.. Başkalarını
"sadist-zâlim" olmakla itham etmezden önce, galiba en başta kendimizi
itham etmeyi bilmek gerekiyor. Kendini alçaltana alçaklık yapmamak ve onu ruhundaki
yüksekliğe ulaşması için teşvik etmek fazilettir; ama alçaklarla alçakların
itişip kakışması daha çok "etme bulma dünyası" sözünü hatırlatıyor
bize. Alçalanların da, alçaltanların da unuttukları hikmet ortaktır ki, yine Mütefekkir çiziyor altını:
"Allah senin içindedir: Bu asaleti unutursan,
nereden geldiğini ve içinde ne taşıdığını bilmezsin. Halbuki hayatının bütün
hareketlerinde hatırlaman lâzım gelen budur."
Şâyet bunun
idrâkında olunsaydı, kimse kimseyi haksız veya lüzumsuz bahanelerle, çıkar ve
gurur taşkınlıklarıyla kırmaya ve hatta imhâya yeltenmezdi.
Gelmek istediğimiz
bir yer var bunları serdederken: Keşke insanoğlu, içine düştüğü ve düşürüldüğü
durumu kendi gözü ve iradesiyle farkedip tedbir almayı becerebilseydi. Bu
kendiliğinden gerçekleşemediğindendir ki, "şahsiyet" olmak için
ferdî-içtimaî etkileşim boyunca "korku, ümid, gurur, ihtiras, aşk"
gibi bir sıra "oluş" içinden geçmek gerekebiliyor, doğduğumuz günden
başlayarak aile, okul, meslek, cemiyet zemininde katman katman eğitim ve
terbiye ocaklarında pişmek gerekebiliyor. Mademki istisnâsı zikre değmeyecek
kadar az, öyleyse "gerekiyor" demek en doğrusu.
İnsanın varoluş
şartı olan "dil", nasıl toplumdan ferde bir intikal zarureti
belirtiyorsa, aynı "dil" vasıtasıyla, ilk "zorunluluk" ve
"vazife" duyguları da içtimaî çevre tesiriyle oluşur insanda. Bu
denetleyici tavır ve fikir tatbik ve telkin edilmeseydi, hayvandaki
"duyum, refleks, şartlı refleks" çerçevesindeki "içgüdü"
hayatına benzer bir beslenme, korunma ve çiftleşme peşinde geçerdi ömrümüz. Ki
bu faraziye bile gerçekleşemezdi "dil" olmaksızın. Bugün çoğu insanın
hayatında baskın olan karakter bu hayvanîlikse, insanların denetlenemediğinden
ve denetleyici fikir yokluğundan bahis açabiliriz. Ama herşeyden önce açılması
gereken ilk sahife; ferdlerin kendi içlerindeki "denetim-murakabe"yi
başaramadıklarıdır ve bunun da en büyük sorumlusu, "düşünme"sini
bilmesine rağmen "düşünmekten gayenin ne olduğu"nu umursamayan
ferdlerin kendisidir herhâlde. Onlar ki, "hürriyet" ve
"şahsiyet"in dışarıdan bahşedilemeyeceğinden gâfil olanlar!..
O hâlde, iki
cebheli bir telkin ve terbiye programının lüzûmu aydınlanıyor; Ferdi
denetlerken ve denetleyici fikri telkin ederken, ona en başta kendi hürriyetini
kazanma ihtiras ve şevkini aşılamak... Ahlâk ve fikir polisinin varlığı, o
polisi vicdanımıza yerleştirmemize ve dış müdahaleyi gereksizleştirmeyi
başarabilmemize yardım içindir. Kuş diye, nasıl "kendi kanatlarıyla"
uçabilene denir; "hür şahsiyet" de, onu benliğindeki
"ruh-nefs" çatışmalarını ve kademe kademe "intibaksızlıklar"ını
aşarak "kazanan"a denir.
"Mazohizm"imiz
nedir; korku, çıkar ve gurura kul olup kendimizi yokluğa mahkûm etmek ve hiçbir
utanma duymadan bundan zevk almak... Demek ki, başkasının
"sadizm"inden yakınmadan önce, kendi "mazohizm"imizden
kurtulmayı bilmek gerek. Sorumluluk "ortak" olduğu kadar,
"karşılıklı"dır da!.. Sorumluluk ve vazife duygusunun kaynağı olan,
ferdleri birbirine karşı "şahsiyet" gibi davranmaya sevkederek
"aşkın" bir "birlik"te ruhlarını bağlayan "mutlak,
şartsız, küllî" mihrak nerede? Ferdler-şahsiyetler arası anlaşma ve
münasebetin, "objeler arası" değil, "hürriyetler arası" bir
"bağ" kurmayla, birbirlerinin "hürriyet"iyle "bağ ve
yakınlık" kurmayla tesis edilebileceğini vaz`eden ve "yol"unu
gösteren fikir!..
Birbirini
"anlamak", birbirini "açıklamak" değildir; "anlamak
sevmektir; sevmekse anlamak"; anlaşılanın "hürriyet"iyle bağ
kurmak ve ondaki "aşkın" hürriyet soluğunu onunla birlikte solumak...
Kâinatı anlamak da böyledir ki; ondaki "aşkın" irade ve nizâmı
"anlamak", onu sevmek, onda "tecellî" eden sonsuzluğu
sevmekle mümkün. Buysa, bizi, "kuşatınca" anlayan akıl dairesini
aşmaya ve "sır idrâkı"nı kuşanmaya götürür. Sonsuzluğu öne almadan,
"sonlu"yu avuçlamaya çıkanın eline sadece "posa"sı geçer
"cevher"in; tadsız ve tuzsuz. Yine Mütefekkir`den, yine onun Marifetname adlı eserinden:
"Sonsuzluk, sonlunun iç dinamiğidir: Gerçek
anlamında anlaşılmış olarak iç dinamiği... O, sonluluğun, sadece kendi ötesine
geçmekte bulunduğunu ifade etmektedir."
Bu öğrenildiği ve
öğretilebildiği ân, artık sadizm ve mazohizm, bitmek bilmez korku-çıkar-gurur
çatışmaları arasında insanları hiçlik uçurumuna savurabilecek gücü
bulamayacaktır diyebiliriz.
Aşk Herkes ve
Herşeye Sorumluluktur
Dışarıdan yüzümüze
söylendiği zaman, "sorumluluk" sözü her lâfın başında vurgulandığı
zaman, farketmişsinizdir ki, ya sıkılır ya bunalır ya tepki gösterir yahut gınâ
getiririz. Bir bakıma haklıyızdır; psikolojik olarak "şahsî" bir iç
zorunluluk duygusuna dayanır hakiki sorumluluk; ve onu içimizde duyamadığımız
ânda bize empoze edilmesi kadar, başka bir sahada "zaten"
ferdîleştirdiğimiz bir sorumluluk varken, bunun hiç düşünmediğimiz bir başka
yer için gündeme getirilmesi savunma reaksiyonuna iter bizi.
Ancak, haksız
olduğumuz taraf da genelde şudur: Sorumluluk, bir bütün olan varlığın belli bir
köşesine hasredilmişse ve o köşeyi âlemden bağımsızmışcasına
"ferdîleştirmişsek", aşk ve kinin bir kılıcın iki yüzü olması gibi,
ihtirasla sevdiğimiz ve kendisine karşı sorumlu olduğumuzu kalbden duyduğumuz o
köşenin dışındaki "herkes ve herşey"e haksızca bir umursamazlık
duyabilir, hattâ içten içe nefret edebiliriz. Böyle bir
"sorumluluğun" öbür yüzü zulümdür; varlığı bütün olarak görememe
cehlidir ki, henüz "aşk ahlâkı"na ulaşamamış ama bencilliğini de
kırmaya başlamış bir ihtirasın vasfıdır belki de. Gurura ve
"egosantrizme-benmerkezliliğe" de bitişiktir. Sadece korkarak, sadece
çıkar umarak, sadece mutlu günler ve zafer hayâliyle tutuşarak iş yapan
"bugün var, belki yarın yok" nefslere nisbetle bir gömlek üstün bir safhadır.
Halbuki bize lâzım
olan tam bu değil; "birlikte varoluş" ahlâkı, "aşk
ahlâkı"... Ancak o, sorumluluğu, gökteki veya muhayyiledeki bir tasavvur
olmaktan kurtararak "belli bir iş"e hasreder ve "sonsuz bir
ihtiras"la mesleğinin hakkını verir. Ama yine ancak o, bu "iş"in
kendisi adına olmadığının ve sonsuzlukta fâni olduğunun da şuuruyla, herkes ve
herşeyde sonsuzluğun aksini görerek, hakettikleri sevgiyi verir onlara ve
hepsine dönük "küllî" bir sorumluluğu bulunduğunu da hiçbir zaman
unutmayarak, âlemde ve cemiyette "onlarla birlikte varoluş"un uyum ve
âhengini arar, gözetir ve savaşır bu uğurda.
Hakiki bir âşık,
parçayı "tek parça" olduğu için değil, "sonsuz" bir
varlığın parçası-tezâhürü olduğu için sever ki, gözü "şekilde" değil,
sonsuzun "tecellîsinde"dir. Bu sâikle benimsediğindendir ki,
ihtirasına "obje" olan yerdeki eksik ve fazlalar, zafer ve
hezimetler, süreklilik ve süreksizlikler, onun aşkını pörsütmez, ilgisini
gevşetmez. "İyi gün dostu" değildir o; "Mutlak ve pörsümez
iyi"nin âşığı olarak, "sonlu"nun pörsüyeceğini bilir. Fakat
bilmesine rağmen, o "sonsuzca" vazife duygusu ve o
"sonsuzca" sevgisiyle adâlet ve ilgiyi hiçbir kul ve hiçbir şeyden
esirgemez.
Sonsuza çıkan
"yolu sever", bir dinlenme tesisinde bitsin istemez ömrü. Emeklilik
için çalışan çıkarcı ve "yarım yol" yolcusu değildir o. Korktuğundan,
çıkar umduğundan, şaşaa umduğundan, alkış umduğundan, pohpoh umduğundan dolayı
yola çıkanlar; ilk dinlenme tesisinde, korktuğu tehlike ortadan kalktığında
yahut onu tehdid edemez olduğunda, umduğu çıkara dair bir parmak bal ağzına
çalındığında, idealize ettiği alkışı aldığında yahut gururu okşanmaz olduğunda,
birgün "aslında kahraman olmadığı; çünkü müraîlerin-gösterişçilerin asla
kahraman sayılamayacağı" yüzüne haykırıldığında ve ilk yol kazasında tel
tel dökülür, ebediyete değil fâni çıkarlara dayanan sahte-zahirî
sorumluluklarına nokta koyarken, yüzü gözü kan revân içinde de kalsa, asfalt
yol bitip tehlike ve ölüm kokan ıssız patikalara dalmak da gerekse, yalnızca o
girer dünyanın karanlık meçhûlüne. Zaten onun dünyası da değildir bu; sonsuzluk
ülkesinin vatandaşıdır ki, ölü leşine tamah eden çakallara bırakıp, çeker gider
bir gün aslî vatanına!..
Düşünüyoruz, O
Hâlde Sorumluyuz
Sorumluyuz; çünkü
insanız. Dostoyevski`nin söylediği
gibi, "herkesten ve
herşeyden!" hem de!.. Sorumluyuz; çünkü hürüz. İnanmak, bilmek ve
istemek gibi bir hürriyet potansiyeliyle getirildik dünyaya. Sezerek, düşünerek
ve seçerek, kendimizi ("ruhî hâllerimizi") ve real âlemi,
kendimizdeki âlemi "obje"leştirip aşabiliyorsak; ahlâkın, fikrin,
sanatın sonsuz "gaye-değer"lerine fânilik zincirlerini parçalayarak
yol ve köprü kurabiliyorsak; dilersek bu ölümlü dünyamızı sonsuzluktan
çektiğimiz "mânâ iplikleri"yle bir gergef gibi nakışlandırabiliyorsak;
olanların-görünenlerin (fenomenlerin) ve olması gerekenlerin-yasaların
(zorunlulukların) tenkidini yapabiliyorsak; seçim ve kararlarımız başka
insanları etkileyebiliyorsa ve tekniklerimiz tabiî yahut sosyal çevremizi
tanzim edip değiştirebiliyorsa; hakikatte ölmek yahut ölmemek bizim neyi
seçtiğimize bağlıysa ve uysak da uymasak da, neyin "iyi" olduğuna
dair bir "zorunluluk" duygusu vicdanımızı aydınlatıyorsa, evet
hakikat böyleyse, artık, "Yaptıklarım beni bağlar, kendime karşı
sorumluyum önce!" diyemeyeceğimiz gibi, "Elimden birşey gelmiyor;
gücüm, mizacım, şartlarım elvermiyor!" dememiz de haklı olmaz.
Vazife duygumuz;
öncelikle bizi varedene ve O`na kalbî şükranımız ve mesuliyetimiz
dolayısıyladır ki, varoluşumuzda yoldaşımız ve yardımcımız olan herkes ve
herşeye... Kant`ın, "şartsız, küllî, mutlak"lığını,
yani her türlü iç-dış şartlılık, hazcılık, keyfîlik, hesabçılık veya
çıkarcılıktan bağımsızlığını vurguladığı bu vazife duygusunun, bu
"zorunluluk" duygusunun, ancak fâni "izâfet"lere esaretten
kurtulup kalbimizi "Mutlak Varlık"a açmakla ruhumuzda yeredeceğini
bilmezlikten geliriz. Kurtarmayı, "ego"muza hizmetçi ve pohpohçu
görmek istediğimiz başkalarından bekleriz de, "nefsinin esiri bir
uşak" olduğumuzu, yokluğa ve ölüme son hızla yolaldığımızı anlamazlıktan
geliriz. "Hürriyet, insanın kendi
özünü isteyişidir." ki, "öz"ümüz bu fâni-hayvanî varlığımız
değil, ruhumuzda duyduğumuz sonsuzluğa rabtolunmuşluktur. Ve hürriyetini
istemek, sonsuz ve mutlak "gaye-değer"lere kalbî bir boyun eğiş ve
kendinden geçiştir ki, içgüdülerinin güdülediği istikamette ve "havuç
peşinde" dilediğince hareket etmek, hayvanî hürriyete nişânedir. Hayvansa,
ruhsuz ve şuursuz bir ölümlüdür, malûm.
Kalkıp,
"Niçin hürriyet bahşedilmiyor bize-bana?" diye ağlaşırız sonra;
"sanki hürriyet dışarıdan kazandırılabilir bir nesneymiş gibi!"...
Hürriyet, nefsine, çıkarına ve fizikî-sosyal çevresine kul olanların; kimi
narsisist, kimi "egoist-bencil", kimi
"egosantrik-benmerkezli" (bir gaye uğruna nefsini-bedenini-çıkarını
fedâ etse bile gururunu fedâ edemeyen ve tüm bu fedâkârlıkları "kahraman
desinler" diye olan) nefse tapar kulların harcı ve hakkı değildir.
Hürriyet, bizim kurtuluş hamle ve faaliyetlerimizin neticesi ve kazancıdır ki,
iç-dış sonlu varlığımızdan geçmeyi, kendimizi aşarak sonsuzlukta eriyip
ölümsüzleşmeyi ve artık kurtuluşu benciller gibi "sadece kendisi ve
avânesi"ne istemeyip herkes ve her zaman için "sonsuzca"
istemeyi gerektirir. Kurtuluşun-hürriyetin "sonlu" vasıta ve
müesseselerinin, "vasıta-değer"lerinin; devletlerin, devrimlerin, hukukî
veya iktisadî, ferdî yahut içtimaî hak ve serbestiyetlerin ille de gözü açıkken
gerçekleşip gerçekleşmemesiyle de kişinin hürriyeti kaybettirilemez ve
kazandırılamaz; hürriyet aşk ve şevki de kırılamaz. Bir deyişle, kendinden
hürdür o; neye nasıl bağlandığıyla seçmiştir hürriyetini ki, kurtuluş veya
hürriyetin zahirî görüntülerini taşısa ve onların şemsiyesi altında yaşasa
dahi; nefsine, çıkarına, çevresine, gururuna, hazzına, yokluğa ve sonlu varlığa
dizginlerini kaptırdığı ânda kaybetmiştir zaten onu. Mutlak İrade sahibinden
başka kim iade edebilir ona hürriyetini? Ve "Allah, hürriyeti ancak onu arayanlara verir." yazıyor
Marifetname`sinde Mütefekkir`in.
İnsan, henüz
insanlıktan istifa etmemişse, ruhuna vurduğu ve kurtulmak için en ufak bedeli
göze alamadığı zincirlerini şıngırdatarak yürümekten utanmalı cemiyet
ortasında. Kendi gibi kölelerin zincirlerine bakıp, suç ortaklığı
müşterekliğinde mazeret tedariklememeli. İnsanlığa doğru bir adım atarcasına
zorlamalı zincirini-nefsini. Bir yönü sonsuzluk olan vazife ve sorumluluk
duygusunu kımıldatmayı denemeli.
Olabilir; fâni
çıkar ve sığınaklar peşinde o en değerli varlığımızı, varlığımızın özünü,
sonsuzluk köprümüzü, ruhumuzu, celladı da kurbanı da kendisi olan, ipini kendi
çeken bir ahmak gibi ölüme terketmiş, yokluğa-sonluya hasretmiş olabiliriz. Bu
yüzden, ruhî kudretini boğmuş, müessir cüretini hadım etmiş, dehâsını
betonlaştırmış hemen herkes gibi, ya korkak ya çıkarcı ya egoist olmuşuzdur.
Neticesinde, "herkese ve herşeye karşı sorumluluğundan" dolayı
vicdanındaki "iyi"yi cemiyette yüklendiği "iş" ve
"misyon"a tercüme ettirenlerden olamamış bulunabiliriz.
Pekiyi, yapamasak
da, konuşmanın da mı bir yolunu bulamıyoruz?..
Sesimizi de
çıkaramıyoruz diyelim; "hâl diliyle" gözlerimiz de mi konuşamıyor?..
Hiçbirini
yapamayacak kadar haysiyetimizi alçalttık farzedelim; hakkı düşünmekten ve onu
vicdanımızdaki müstesnâ yerine iâdeden bizi alıkoyan nedir?..
Âcizlerin
kudretlilere duyduğu hasedin, kin ve intikam duygusunun o en sinsi ve zehirli
silahına, dedikodu ve hafife alma, kimbilir daha da alçalarak alaya alma
çirkefine mi tutunuyor, batıyoruz yoksa?..
Hilkat Galatı:
Sorumsuz Ahlâkîlik, Bedensiz İnsanîlik
Kişinin yaptığı
her türlü faaliyet, iradî bir nitelik taşır; "gaye" veya
"vasıta", "ideal" veya "pratik" değer hükümlerine
göre bir "sezme" ve "seçme"ye dayanır.
Bu
"seçim", ister "bedâhet-sezgi"lerin
"ânı ânına çakışı" ve "bedâhetten bedâhete ilerleyişi"
biçiminde olsun; isterse "bedâhet-sezgi"ler üzerinde ruhun
"kesiksiz" akışından koparak "aklî" bir muhakeme yürütme
neticesinde, yeniden ama "tenkidî-kritik" muhtevâlı bir
"sezgi"ye varılarak gerçekleşiyor, "ontolojik" terminoloji
içinde konuşursak "naiv-direkt-sezgi" anlayışına değil de
"refleksiyonlu-dolaylı-düşünce" kavrayışına dayanan bir "seziş-seçim"le
gerçekleşiyor olsun, yani "sezen" süjenin bu "sezgi"si
üzerine kapanıp yeniden "iç"e dönerek bunu "mantıkî" bir
süzgeçten geçirmesi neticesinde gerçekleşiyor olsun, "seçim" her
defasında "ruha nisbetle" bir
"değer" hükmüne göre oluşur. Bu değer hükmü, hayatımızın
"sezgi-bedâhetler"le sürekli bir "akış" içinde
gerçekleşmesine nazaran, iradî faaliyetlerimizde kendiliğinden tüter ve biz
çoğu zaman onu ahlâkın "aklî" biçimde formüle edilmiş herhangi bir
prensibini şuurlaştırarak da seçmeyiz. Yalnız, bir davranışı niçin yaptığımız
sorulduğunda, yaptığımızın doğruluğuna dair bir vicdan muhasebesi yaptığımızda,
mühim kararlar arifesinde en "iyi"yi seçme gereği hissettiğimizde ve
benzeri, akışta "duraksama" hâllerinde "denetleyici" fikre,
ahlâkın "aklî" biçimde formüle edilmiş "prensipler"ine
başvurur, onları şuurlaştırırız. Yalnız bir davranışın gerçekten
"ahlâkî" bir fiil niteliği taşıması, içimizde o fiili işlemeye dair
bir "zorunluluk", bir "sorumluluk" duygusu hissetmemize
bağlıdır ki, âdetlerden, alışkanlıklardan, insiyakî-organik sevk veya
ihtiyaçlardan, korku-çıkar-gurur nevî "organik-nefsî" temelli duygu
ve hesabçılıklardan, ayrıca dış zorlamalardan doğan tüm faaliyetler
"sahte" ahlâkîlîk ve "sahte" sorumluluktur denilebilir.
Çünkü, bu tür faaliyetlerde ahlâkî fiilin "başlıca" vasfı eksiktir:
"Şartsız, küllî, mutlak" bir "zorunluluk",
"sorumluluk" duygusu... Ahlâksızlık veya ahlâkdışılık, buralardan
başlar. Veya şöyle de sorulabilir: Böylesi bir "zorunluluk" ve
"sorumluluk" duygusu taşıyan kaç "kişi-şahsiyet"
tanıyorsunuz?.. İçgüdülerin, alışkanlıkların, nefsânîliklerin zincirini
parçalamış ve hayvanîliğini aşmış?..
İçgüdülere,
alışkanlıklara, nefse, kupkuru bir tekerleme ifâdesiyle düşman olduğumuz
sanılmasın; "aşma" ve onları "ideal-gaye" değerlerin emrine
verebilme gereğini vurguluyoruz ki, "sonlu"ya hakettiği kadarını
verip, "varoluş"u, "sonsuz"a yönelme ve
"sonsuzca" sevilebilecek arzulara bağlanmada görmek, göstermek
dileğimiz...
Hayatî
kuvvetlerimiz, arzularımız, içgüdülerimiz, şehvetlerimiz, benlik hamlelerimiz,
bir imhâ hedefi olmadıkları gibi, ruha "cüret" ve "hamle
zevki" kazandırmak üzere bir sınıra kadar teşvik de edilmeli ki,
"ferd-şahsiyet" ayakları üzerinde doğrulabileceği ve üzerinde
"gaye-değer"lerini nakşetmek üzere harekete geçebileceği sağlam bir
zemin ve sağlam bir beden edinsin. Bu anlamda "tabiata karşı
savaş"tan, her "tabiî" vasfa sahib varlık yenik çıkar ve
"yenik-ezik" bir ruhun "maddesine hâkim" ve "mânâsına
uygun" bulunması, doğrusu pek tasavvur edilemez. Bir misâl olarak; bedenî
spor, sağlığın korunması, egzersiz ve el işlerinin geliştirilmesi, ruha
"yüksek gaye"leri için becerikli bir yoldaş ve âlet kazandırmak, bu
âletine güvenen ruha "yüksek gaye"lerini gerçekleştirmek üzere
"cüret" kazandırmaktan başka nedir ki?..
Zaten, ruhu ve
bedeniyle insanı bir bütün olarak almadıktan sonra, insana dair her söylenen,
içi başka dışı başka "ikiyüzlü-riyâkâr" bir tipin,
"person-kişi" kavramının Romalılar zamanındaki Lâtincede
"personna-maske" kelimesinden doğması gibi bir hilkat garibesinin
cemiyette maya tutmasına ebelik edecektir. Stefan
Zweig, Charles Dickens`in
eserlerindeki "şehvetsiz" ve siyah-beyaz gibi ya iyi ya kötü olan
(halbuki hemen her insan, "bazen iyi bazen kötü", "hem iyi hem
kötü" tarzında, ruh-nefs çatışmasının akışıyla belirlenir ve ruhî
zaferlerin çoğunluk olarak kutublaşmasıyla "iyi", ruhun nefs
karşısında çoğu yenik olduğu durumdaysa "kötü" olarak tarif edilir)
hayâlî kahramanlarına atıfla, "tipik
İngiliz riyâkârlığı" tesbitini yapmakta ve bundaki
"çocuksu"luğu tenkid etmektedir. Organik arzular, kendilerine esir ve
düşkün olunmadıktan sonra, varlığın, varoluşun ve var kalmanın zemini olarak
iyidir ve "insanlık" da, bunların aşıldığı ve sonsuzluğun başladığı
yerde, diğer canlılardan farklı ve ölümsüz karakteristiğine kavuşur.
Varoluş:
Yaptığından ve Yapmadığından Sorumluluk
Jean-Paul Sartre`ın en meşhur temsilcisi olduğu Varoluşçuluk
(Egzistansiyalizm) okulunun temel kavramı "varoluş" ve temel tezi "Varoluş, özden önce gelir"
tesbitidir, denilebilir.
İnsan için "varoluş";
şuurun uyanık olduğu her ânda, faaliyetlerinin niteliği ve
"yapıp-etme"lerinin hedefi ne olursa olsun, her seferinde iradî
seçimde bulunmaya ve değer hükümlerine göre "olacağını" seçerek "varlığını kendi oluşturma"ya,
böylelikle bir yandan "faaliyetlerinin-eserlerinin toplamı" olurken,
diğer yandan tüm fiillerinden "sorumlu" olmaya delâlet eden bir
kavram olarak belirlenir bu "okul" içinde, Varoluşçuluk`ta.
Diğer canlı-cansız
varlıklar (ki, cansızlıkları da peşin ve izâfî, insanı ölçü alan "antropomorfik
bir kabul"dür yalnızca!), türlerinin "öz"ü tarafından
"önceden" determine edilmiş, takdir edilmiş, belirlenmiş,
yönetilmişken (ki bu da mutlak bir determinizm değildir, zorunsuzluklara,
"imkân ve ihtimâllere açık"tır); yalnızca insan,
"olacağını" kendi seçerek, seçtiği yolda kendini
"varlaştırır", "oluşturur", der Varoluşçular. Diğerlerinde
"öz" önce gelirken, insanda "varoluş,
özden önce gelir" derler; yani, kişi kendi "öz"ünü
gerçekleştirir...
İBDA diyalektiği
içinde de yerliyerine oturtulmuş ve tâdil edilmekle birlikte, hakikat payı da
takdir edilmiş böyle bir "varoluşçuluk", bilhassa ateist
varoluşçularda, hep var olmanın ve var kalmanın ölçüsü -ki, Mutlak Varlık`tır-
nedir ve "bağlanma" hangi ahlâka göredir, sorularını cevablayamazken,
Külliyat`ta, varoluşu yokoluşa çevirmemenin elzem ve sadece İslâm`da bulunan
yolu gösterilmiştir. "İnsan,
eserlerinin toplamıdır"; doğru. Ama insan, varoluşunun âkıbeti olarak,
"bir torba kemik toplamı" da değildir ve onu içilince biten bir
sigara gibi görmek, izmaritine de mezarlığı yakıştırmak, yanlış ve yakışıksız
bir fikirdir. İnsan ruhu, asıl öldüğümüzde ebedîleşir. Ve tabiat karşısında
insana öncelik veren "öz", onun fânî varlığından "önce" ve
"ölümsüz" olandır ki, gelip geçici, yıkılıp gelişici ve her dem değişici
"insan iradesi" değildir bu!..
Tesbit doğrudur; "varoluş, sorumluluktur". Ve
birlikte varolduğumuza göre, varoluş, "birlikte" ve "birbirimize
karşı" sorumluluktur. Şu veya bu şekilde çevresine tesir etme ve
dönüştürme kudretinde bulunan insan, bu tesirinin sorumluluğunu da yüklenmiş
demektir ki, bu duyguyu taşıyıp taşımaması, hakikati değiştirmez.
Sartre`ın, altını çizdiği önemli bir bahis de, kişi neyi seçiyorsa, seçtiği
"iş" veya "şey"in, yaptığı "davranış"ın içinde
anlam kazandığı, kazanacağı, kazanabileceği "insan tasavvuru"nu,
"insan projesi"ni ve "dünya görüşü"nü de seçmiş olmasıdır.
Kişi, bu seçimiyle, farkında olsun veya olmasın; olunması, yapılması, bilinmesi
"gereken" budur demektedir. Öyleyse, bu seçiminden müsbet veya menfi
yönde etkilenecek başka insanların veya başka şeylerin de sorumluluğunu üzerine
almış demektir. "Ama başkası böyle yapmaz ki!" mazeretinin de bir
kıymet-i harbiyesi yoktur; "Ya yaparsa?"...
Yapmak kadar
yapmamak da, konuşmak kadar konuşmamak da bir "seçim"dir ve hesabı verilmesi
gerekir. Yapmak veya konuşmak nasıl bir "değişim"e, tesire
yolaçıyorsa; susmak da bir başka değişim arzusuna yahut değiştirmeme iradesine
işaret eder. Yapmak veya konuşmak, daha aktif bir değişme ve değiştirme iradesi
olarak, meselâ şu soruların cevabını ister: Niçin "bunu" yaparak veya
konuşarak, "bunu" değiştirmek istiyorsun da diğerlerini istemiyorsun
veya önceliği niçin "bunun" değişimine veriyorsun? "Bunu"
konuşuyorsun da, "diğerini" konuşmayarak onun hep değişmez kalmasını
mı istiyorsun, "onu" konuşmayarak o işin yanlışlığında suç ortağı
olmuyor musun ve insanları o yanlışa karşı tavır almaya çağırmamanın gizli bir
suç ortaklığı olduğunu anlamıyor musun?.. O hâlde, konuşmak kadar, susmak da
bir "konuşma tarzı"dır ve kişiye sorumluluk yükler. Bu yaklaşımıyla Sartre`ı anlamak, aslında bugünü ve
İBDA fikir-sanat-aksiyon mücadelesini anlamak kadar, bu mücadeleye ve "var
olma ve var kalma" problemine sağır olanları da anlamak demektir maalesef.
Sartre`ın
"Denemeler"inden:
"Adlanan şey masumluğunu kaybeder. Dil, bir bakıma
masumlukları ortadan kaldırır"... "Saint-Just`ün dediği gibi nasıl
masumca devlet yürütülmezse; masumca konuşulmaz da, yazılmaz da. Yazarlar,
sanat için sanat tutumunu uzun zaman sürdürmekten suçludurlar"... "Biz
yazarların önlememiz gereken şey, sorumluluğumuzun suçluluğa çevrilmesi ve elli
yıl sonra bize şunun söylenmesidir: Bu adamlar dünyanın en büyük felaketinin
geldiğini gördüler ve sustular"... "Düşmanın hoyratlığı bizi, barışta
yan çizdiğimiz bazı sorunları kendimize soracak duruma sokuyordu: Karşı koymada
olup bitenleri bilenlerin hepsi -ki bilmeyen Fransız kalmadı sayılır- kendi
kendilerine korku ile soruyorlardı: «İşkence ederlerse dayanabilir miyim?» ve
insanın kendi üstüne edinebileceği en derin bilginin kıyısında bulunuyorduk.
Çünkü insanın sırrı Oedipus ya da aşağılık kompleksi değil, özgürlüğün sınırı,
işkencelere ve ölüme dayanma gücüdür"... "Bizim için yazar ne bir
Vestal, ne de bir Ariel`dir; ne yaparsa yapsın, ne kadar kenara çekilirse
çekilsin, kavgaya karışmaya, damgalanmaya, lekelenmeye mahkûmdur. Yazar,
sanatını hiç ses vermeyen biblolar yapmakta kullandığı zaman bile, bu hâli bir
tutumun belirtisidir. Bu demektir ki, edebiyat ve toplum bir bunalım geçiriyor,
toplumun yazgısını ellerinde tutanlar yazarın, devrimcilere katılmaktansa, süs
eşyası yapmakla kalmasını istiyorlar"... "Madem ki, yazar, toplumun
dışına çıkmaz, o halde çağına iyice sarılsın; tek çıkar yolu budur. O, çağının,
çağı onun malıdır. Balzac`ın 1848 günlerinde kayıtsız kalmasını, Flaubert`in
Komün hareketini anlamamasını üzüntüyle karşılıyoruz; onlar adına üzülüyoruz;
bir daha ellerine geçmeyecek olan bu fırsatı kaçırmış oldular. Biz, zamanımızdan hiçbir şey kaçırmak istemiyoruz.
Belki daha güzel zamanlar vardır; ama bizimki budur; bizim yaşayacak olduğumuz
hayat bu savaşın, belki bu devrimin ortasındaki bu hayattır... Yazar, çağının
adamıdır. Her söylediği, her SÖYLEMEDİĞİ sözün, çağında yankısı olur.
Flaubert`i ve Goncourt`u, Komün hareketinden sonraki zorbalığa karşı koyan bir
tek satır yazmamış olmaktan sorumlu tutuyoruz. Bu, onların işi değildi
denebilir. Calas Davası Voltaire`in
işi miydi? Dreyfus Davası Zola`nın işi miydi? Kongo`nun yönetimi Gide`in işi
miydi? Bu yazarlardan her biri, hayatlarının bir dönemecinde, bir yazar olarak
ne derece sorumlu olduklarını ölçmüşler"... "Geleceği düşünmüyor
değiliz; ama düşteki bir geleceği değil, bizim günümüzün geleceğini
düşünüyoruz. Her çağ zaten, bir insan gibi geleceğini içinde taşır: başlanmış
işler, denemeler, tasarılar, kalkınmalar, ayaklanmalar, kavgalar, umutlar
geleceğin içindedir. Savaş ne zaman bitecek? Memleket nasıl kalkınacak?
Uluslararası düzen nasıl kurulacak? Statükocu
güçler tutunabilecek mi? Bir devrim olacak mı? Nasıl olacak? Biz gelecek
deyince bunları düşünüyoruz; başka türlüsüne karışmıyoruz. Biz, çağdaşlarımız
için yazıyoruz; zamanımıza, dünyamıza geleceğin gözleriyle bakmak istemiyoruz.
Kendimizi, kendi ölümlü gözlerimizle görmek istiyoruz. DAVALARI, İNSAN, SAĞKEN
KAZANIR YA DA KAYBEDER"... "Aramızdan (yazarlardan) birini alıyorlar,
onu öfkesinden ya da kederinden öldürüyorlar, yirmi beş yıl sonra da bir anıt
dikiyorlar adına. Aynı adamlar, aynı çakallar hem öldürüyorlar, hem de anıtı
başında nutuk çekiyorlar, bir ölüyü şana şerefe boğuyorlar ki, bir başkasının
yaşamını zehir edebilsinler"...
Aşk Ahlâkı, Tesir
Aşkı ve `Yetiştiricileri Yetiştirme`
Birlikte var
olmanın, var kalmanın ve var etmenin yolu; birbirimizi "ölmeyen" ve
"öldürmeyen" bir hürriyet aşkına teşvik ve "sonsuz"a
rabtolmuş bu yolun zevki kadar, sorumluluklarını ve zorunluluklarını da
telkindir. Eski İngiliz Başbakanı Thatcher`in
bir zamanlar meâlen söylediği gibi:
"Güzel sözler söylemeyi başkasına bırakıyor, ben iş
yapmayı üzerime alıyorum"...
İş yapmak deyince,
hemen bunaltıcı ve duygusuz bir "vazife"yi idealize etmediğimizi şu
âna kadar yazdıklarımızda vurgulamaya çalıştık. O, kendini ve çevresini kula
bahşedildiği ölçüde "var etme" zorunluluk ve sorumluluğunu, hürriyet
zevki ve aşk ahlâkıyla kalbinin en muhkem köşesinde duymak; bir sanatçının
"eser"ine eğildiğinde hissedebileceği en derin "estetik
zevk"le bu "ahlâkî sorumluluk" duygusunu buluşturarak,
insanlığın insanca "varolması" idealine bir "iş
ihtirası"yla katılmak; ve bunu, ne bir fâniden korktuğu, ne fâni bir çıkar
umduğu, ne de fâni gururunu alkışlatmak istediği için yapmaktır. Hür
şahsiyetler medeniyetini kurmak; ailesinden başlayarak, sınıfını, toplumunu ve
insanlığı bu muazzam, bu mukaddes "sanat eseri"nin tuvali görebilmek;
insanları "obje-şey" görmeden, haklarını "zâyi" etmeden!..
Bir yandan kendini yetiştirirken, diğer yandan insanları yetiştirme ve
"yetiştiricileri yetiştirme" sanatı. Sanatların ve eserlerin en
büyüğü!..
Bir anne-babanın "en güzel eseri",
"çocuk" değil midir? Böyle diyor Mütefekkir!..
Kendisi de bir "çocuk" olan insanın en güzel eseri, farklı
müesseseler ve katmanlar boyunca yine yetiştirdiği diğer
"çocuk"lardır, insanlık tuvaline vurduğu rengârenk sonsuzluk
fırçasıdır. Hayata, kendimizi ve çevremizi resmetmeye geliyoruz, vereceğimiz
"estetik biçim"e direnen fâni tortuları, maddenin ve görüntü
varlıkların "direniş"ini
bir heykeltraş gibi yontmaya geliyoruz.
Sanat Tarihi`nden
çarpıcı ve murâdımıza denk düşen bir tablo:
Büyük İtalyan
ressam ve heykeltraşı Mikelanj,
ruhundan ruh, canından can verme ihtirasıyla, kan ter ve sancılar içinde, günler
ve haftalar boyu çalışıp nihayet bitirir meşhur "Mois-Musa"
heykelini. Kendisine bakan heykelin gözlerine diker gözlerini ve bir rivayete
göre, çekicini heykelin dizine vurarak hırsla haykırır: "Ne duruyorsun, haydi yürüsene!". Diğer rivayete göreyse,
şöyle bağırır: "Ne susuyorsun,
konuşsana!"...
Fakat, ruh ve can
taşıyan insan, ruhsuz, şuursuz ve aksiyonsuz bir kütle değildir. O, inanır,
duyar, düşünür, "konuşur", "yürür", davranır, idealleri
için çarpışır ve dünyanın dörtbir köşesine, maddeye, harflere, notalara,
renklere, herkese ve herşeye sonsuzluk bestesini nakşeder. Böylesi hür, böylesi
mübdî, böylesi faal bir varlığın ruhunu nakışlandırmaksa, fâni sanatların
tümünden de yüksek bir sanat değil midir? "Çocuk" yetiştirme,
"insan" yetiştirme sanatı!.. Ailenin de, toplumun da, medeniyetin de,
tarihin de, sonsuzluğa perçinli tek bir sanat hedefi var o hâlde: O İDEAL
ÇOCUĞU DOĞURMAK ve VAR ETMEK!.. Kendinde ve neslinde!..
İBDA idealinin
gözettiği öncelikli prensibi hatırlatmanın tam yeri: "Yetiştiricileri yetiştirme ve yetiştiricilerin yetişmesi"...
Bu prensip önünde, "insan" olma
sorumluluğu duyan herkese bir borç düşüyor, önce şu soruyu cevablama borcu:
İnsan olarak varolma ve bu uğurda kendimi yetiştirme gereği duyuyor muyum; bu
gayeyle en son "kime
başvurdum", en son "neyi
okudum"?.. Belki birkaç cümlelik bir cevab bulduk bu soruya; ya şuna:
Kendim ve kendi gururum için mi yaşıyorum, herkesle birlikte o sonsuzluğu
ruhuma doldurmak mı istiyorum; bu yolda en son kimi yetiştirmeye davrandım,
idealimi başka insanlarla paylaşmak için en son hangi adımı attım?.. Son soru,
çoğumuzun, eğer kendimize yalan söylemiyorsak ve hâlâ gururumuza mazeret
tedârikine davranmıyorsak, pek cılız cevablar bulabildiğimiz sorudur. Egoizmini
aşabilen, egosantrizme takılır çoğu; burasını da aşabilen "nâdide"
insanlar, "aşk ahlâkı"nın kahramanları kimlerse, ruhumuzu en ziyâde
nakışlandırmaya ve insanların idâresini üzerine almaya da ehil olanlar
onlardır! Kendisi için yaşamayan, sonsuzluk nakkaşları!..
İnsanımız adına,
tarihe lânetlenerek geçmemize sebeb olabilecek ne büyük utançtır ki; insanımızı
ve insanlığı "yeniden" ve "birlikte" var etmenin en büyük
ve en çilekeş sanatçısı-savaşçısı, yeniden "can" vermek istediği
kitlelerin hissiz ve sorumsuz bakışları altında, üç-beş kemik peşinde yokoluşa
sürüklenen ve "mide gurultusundan
daha aziz" bir değer tanımayacak derecede "düşürülmüş"
halkının cansız ve "camdan" gözleri önünde çakallara parçalatılmak,
hiçbir hukukî kıstas umursanmaksızın ipe çekilmek istenmektedir. Kelimeler
sussun, vicdan konuşsun; ki bu vicdan, eğer son bir "hayat
hamlesi"yle silkinmezsek, yarının tarihçilerinin lânetleyici vicdanı
olacaktır. Biz sorumsuz ve duygusuzların değil!..
Evet; "aşk
ahlâkı", "yetiştiricileri yetiştirme ve yetiştiricilerin yetişmesi
davası" ve "tesir etme aşkı"... Birlikte varolmanın
"zorunlu" sacayağı... Mütefekkir`den
dinleyelim gerisini; "Kültür Davamız" adlı eserinden:
«İnsana varlığını empoze eden her şey, "Mutlak
Fikir" içinde izâhını bulur; yeter ki "İslâm`a muhatap
anlayış"ın kavranmasıyla AŞK AHLÂKI hâlinde işin çetinliği yaşanabilsin.
Varlık, hayat ve oluş kavramlarının genişliğince geniş meseleler, mevzuuna
göre, dereceleri, belirişleri, değişimleri, davranışları ve gelişimleriyle,
izâha kavuşturulur; yeter ki, sözkonusu anlayışla bunu becerebilecek liyâkate
erilebilsin. Dikkat ediliyorsa, insan ve toplum meselelerini izâha
kavuşturabilmenin bu anlayışla mümkün olabileceğini belirtme davası
üzerindeyiz; yoksa Büyük Doğu, eşya ve hadiselerin her ân yeniliği içinde
karşımıza çıkabilecek meselelerin çözüm şablonu değildir.
Her şeyden önce kabul etmek gerekir ki, dava önce
YETİŞTİRİCİLERİ YETİŞTİRME VE YETİŞTİRİCİLERİN YETİŞMESİ davası olduğuna göre,
ruhun derinliklerinden kaynaklanan estetik bir zevk hâlinde disipline
girmedikçe, ne yetişmek ve ne de yetiştirmekten bahsedemeyiz... Hem teoride ve
hem de pratikteki verilerle yanlışlığı ve uygulanamaz oluşu ortaya çıkmış olan
Marksizmin yaygınlaşma sebeplerinden biri de, bu yolla öğretilebiliyor
olmasındandır; hakikatiyle kof, teferruatçılığıyla avlayıcı... Uygulanmıyor,
çünkü uygulanamıyor; ama öğretilebiliyor, bunun metoduna ermişler. Oysa biz,
uzun seneler boyunca öğrenme ve öğretmenin ne olduğunu bile tartışmamışız,
tartışmayı öğrenmemişiz. "İç"e doğru sonsuz "tek" ve
"dış"a doğru sonsuz "çok"a açılı bir sisteme mensup
oluşumuzun idrakıyla, derinleştikçe genişliğine ve genişledikçe derinliğine yol
alarak, teferruatçılığın gereğini yerine getirelim. "Hiçbir şey yoktur ki,
ilmi cehlinden iyi olmasın" şiarından pay almaya bakalım... Bu bakımdan
kendimizi başlangıç sayabiliriz.» (Vurgular bize ait.)
Mütefekkir`in, yukarıdaki hikmet, işaret ve
ihtarlarından önce sözünü ettiği ve yazımızda-denememizde de sık sık geçen
"aşk ahlâkı" tâbiri, bizi yıllardır elimizin altında bulunan ama bir
fırsatını bulup da okuyamadığımız bir kitaba başvurmaya sevketti: Hilmi Ziya Ülken`in "Aşk Ahlâkı" adlı eserine.
İlk cümlelerimizden itibaren sık sık yararlandığımız bu kitab vesilesiyle belki
daha pek çok şey söylenebilir. Bunu şimdilik ertelemek durumunda olsak da, her
baktığımız yerde İBDA fikriyatının daha bir ihtişamla delillendirildiğini görme
zevkini yaşamak; bugüne kadar gereğince okuyamadığımız için farkedemediğimiz,
Külliyat`da mündemic kudret potansiyelini böyle küçük açılışlar hâlinde de olsa
izleyebilmek, tarifi güç bir haz veriyor bize; hiç olmazsa bunu paylaşabiliriz
sizinle.
Şu yüzden söyleme
gereği hissettik ki; Külliyat, insanlığın yeniden ihyâ ve inşâı idealine gönül
veren herkes için kâinatın bir "topoğrafya"sıdır, bir nevî
haritasıdır. Kâşif, yolcu ve işçiye, hangi hazinenin, madenin, definenin nerede
gömülü olduğunu gösteren; medeniyetimizin kuruluş ve inşâ mimarisini bazen
kuşbakışı bazen en derin teferruatıyla çerçeveleyen, âlemi keşif ve
semerelendirmek için nereye hangi yoldan ve hangi vasıtayla gidileceğini
bildiren mütekâmil bir "yol" haritası; yani "seyirlik"
değil...
Artık bize düşen,
"harita" başında oyalanmak değil, haritayı elimize alıp, hangi
hazineyi çıkaracaksak ve nerede hangi binayı kuracaksak, uygun âlet ve edevâtı
sırtlanıp yola çıkmaktır. Hiçbir ilme önceden belli bir "metod"
empoze edilemeyeceğine göre ve her ilim bir "metodlar
kompleksi-çeşitliliği"yle çalıştığına göre,
"sahamızda-branşımızda" karşımıza çıkabilecek ve "sahaya
çıkmazdan önce" tam olarak kestirilemeyecek muhtevâyı (kestirilebilse
zaten "keşfetmek", "ibdâ ve inşâ etmek" mevzubahis
olmazdı!), yeni ihtiyaç veya problemleri çözümleyip işleyebilici bir
ideolojik-teknik formasyon zaruridir.
Kısacası, Külliyat
bize "dışa açılma"yı vazife kılmaktadır. Fakat her açılışta da,
bütünle irtibatı kaybetmemeyi ve bataklıklara saplanmamak için,
"harita" merkezinde "içte toplanma"yı şart kılarak!.. Ve
"dayanışmalı fikir oluşumu" prensibiyle, her türlü keyfî, egoist,
egosantrik, anarşist temâyülleri disipline ederek ve birbirini yetiştirmeyi, bu
arada çevreye "tesir aşkı"nı da kaybetmemeyi "şiar"
kılarak!.. Bu bünye disiplini tuttuktan sonradır ki, İBDA`dan fışkıran dallar
ve çiçekler hâlinde farklı fikir-sanat-aksiyon "ekol-okul" ve
tarzları neşvünemâ bulur; "Başyücelik Akademyası"nın kahramanları
vücûd bulur! Önce insanımızın, sonra halka halka insanlığın "genel fikir çerçevesine Büyük Doğu`yu
oturtma" dâvâsı, uygun kalkış ve toplanış merkez ve manivelâsına
kavuşur; dileğimiz olmaktan önce, hiç olmazsa ilk adımı atmakla başlayarak,
sorumluluğumuz budur.
Evet, son sözü,
"Aşk Ahlâkı" adlı eserindeki "tesir etme aşkı" bahsi
vesilesiyle Hilmi Ziya Ülken`e
bırakalım:
"Tesir etme sevgisi, ruhun kendi dışında tamamlamak
için yaptığı olgun (yetkin) hâlde bir gayrettir. Tesir aşkı inanışla vakalar
arasında köprüdür; ruhla âlem arasında birliğe ulaşmak için yapılan en yüksek
hamledir. İnsanın kendini aşması ve insanlara tesir etmesi için enginlere
açılmasıdır. Ruhu zekâ kalesine kapanıp kalmadan, gurura ve bencilliğe kul olup
yalnızlığa çekilmeden, inanışı bir his garabeti gibi zindanda bırakmakdan
kurtarmaktır. Tesir sevgisi, telkinin İsrâfil sûru gibi esen yeliyle ruhları
birlik haline koymaktır. Bir dâva uğrunda birleşenlerden kahramanlar, gönülsüz
feragat adamları çıkarmaktır. İnanışı hareket hâlinde, fiil hâlinde
zindanından, zincirlerinden kurtararak âlemle birleştirmektir.
Ruh, tesir etme sevgisi ile kendini toplumla tamamlar ve
kişilik olur. Zincirlerini kırarak yeryüzüne ateşi indiren Prometheus olur.
Tasavvuru fiil hâline getiren hürriyet olur. Tesir etme aşkı, parçayı bütünle,
ferdi cemiyetle, insanı insanlıkla birleştiren en yüce fiil olur.
İnsanın kişi olması, ruhun hürlüğünü kazanması için
hakikat ihtirası, iş ihtirası yetmez. Hakikat için yola çıkan fakat yolun
mihnetine katlanmasını bilmiyen, işinin, cemiyetin kölesidir. Hakikat iksirini
arayan, yolun cefasına katlanan, fakat tesir aşkının inancını yaymak şevkinden
mahrum olan da henüz hürriyete kavuşamamıştır. Çünkü onun ruhu ya yalnız
tasavvur hâlindedir, inanış hâlindedir. Ya yalnız
hareket, fiil, irade hâlindedir. Tesir aşkına sahip olmak, ihtirasın
kanatlanması demektir; güçsüz tasavvurun fiille güç kazanması, yoksul fiilin
tasavvurla zengin olması demektir. Tesir aşkı varlığın birliğine doğru yol
almaktır. Ruhun hürriyetinde ilk büyük merhaleyi aşmaktır."
Hayata sonsuzluk aşkını yaymaya değil
de, ölmeye ve öldürmeye gelmiş "yaşayan ölü"lere yuh olsun!..
III. Bölüm:
İŞBÖLÜMÜ
YAPILAMAZ BİR VAROLUŞ SORUMLULUĞU:
DÜŞÜNME VE FİKİR
Varoluşun Çetin Sorusu:
Kimiz?
İlk bakışta tuhaf gelebilir ancak, hiç olmazsa
şahsımız adına söylemek gerekirse; "kim" olduğumuzu "tam"
olarak bildiğimizi iddia edemeyiz şu ân. Veyahut biz soralım: Siz sahiden
biliyor musunuz "kim" olduğunuzu? Cevabınız müsbetse,
"Bravo!" demek düşer bize! İnsanoğlunun ilk atasından bugüne,
binlerce yıldır cevabını aradığı en çetin soruyu bildiğinizi söylüyorsunuz
çünkü!..
Şübhesiz, Descartes`in,
"herşeyden" şübhe etse dahi, "şübhe eden" bir varlık olarak
"kendini" duymasından ötürü "kendinden şübhe edemeyeceği"
bedaheti üzerine, "Düşünüyorum,
öyleyse varım!" demesi gibi, peşin bir sezgimiz, bilgimiz var "kim"liğimize dair. Lâkin, iş,
adlandırmaya, anlatmaya, açıklamaya geldiğinde, kendisini cevablandırılması
bazen imkânsız sorular içinde bulabiliyor insan. Öyle ya, aynı bedenî
varlığımızla, burada değil de dünyanın bilmem hangi köşesinde doğsaydık,
"kim" olduğumuz sorusuna bambaşka cevablar dökülecekti ağzımızdan;
bambaşka şeyler düşünecek, bambaşka inançlarımız olacaktı belki de! Avrupa`da,
Çin`de, Uzakdoğu`da, Afrika`da doğmuş olsaydık meselâ!..
Herşey bir "dil"i öğrenmekle başlıyor
aslında. Anadilimiz, kendimizin, insanların, hayatın, kâinatın "ne"
olduğuna dair, belli merkezî "değer ve hakikat" ilkeleri çevresinde
örülmüş bir "kâinat planı", bir "dünya tablosu ve
değerlendirmesi" empoze ediyor bize. Böyle insan oluyoruz, ama
böylece "kendiliğinden" akan
bir süreçte "hür bir şahsiyet" de olamıyoruz. Hürriyet ve şahsiyet,
"öğrendiğimiz" değil, öğrendiklerimizi benliğimizde yeniden bir
muhasebeye tuttuğumuz ve artık "kendi" olduğumuz ânda kazandığımız
vasıftır. Ne yazık ki, insanların çoğu, bu keyfiyette bir "nefs
muhasebesi" yapamadan, hep "çocuksu" ve çevresinin "kopyacı
kuklası" kalır ve sanki hiç "yaşayamadan" ölür... Dille ilgili
bir bilgi notunun yeri; Walter Porzig,
"Dil Denen Mucize" isimli eserinde söylüyor:
"Fakat şahsiyetlerinin teşekkülü için en önemli rolü oynayan dil,
ilk öğrendikleri dil olan anadili (Muttersprache)dir. Onu, dünyada ayakta
durabilme yollarını öğrenirken öğrenmişlerdir; anadilini öğrenmekle dünyadaki
yerini öğrenmek, dünyayı kazanmak aynı yaşantı anlamına taşımıştır. Bir insan
diğer bütün dilleri, sahip olduğu bir dünya temeli üzerine ve o dünyadan
hareketle öğrenir, sadece anadiline dünya ile beraber sahip olur." (1)
Dil öyle bir "varlık alanı"dır ki, her
insan faaliyeti ve yapıp-etmesiyle "birlikte" ortaya çıkar ve insanın
"inandığı, istediği, bildiği, öğrendiği, dikkat ettiği vb." neyse,
ona "onu" gösterir. Kendini aşmak, kendi olmak ve bunun yolunu
"samimiyetle" aramak istemeyenlereyse, neredeyse kendini tekrar
ettirir ve "statik" bir dünya içinde kabuklaştırıp çürütür insan
dehâsını.
Dil, “insan” demektir ki, onun ayırdedici vasfı
olarak “konuşmak” ve “bilmek” birbirinin aynıdır bu bakımdan. Her ân, kendimiz
veya başkasıyla “konuşuruz”; her ân “biliriz” bir deyişle. Hani “İnsan, konuşan hayvandır” derler ya;
kaldırın “konuşan”ı, geriye kalan yalnızca “hayvan”dır...
İnsan kesiksiz bir iç-dış "uyaran
bombardımanı"na mâruzdur ki, "gerçeklik" deriz buna. Sürekli bir
"akış" ve "oluş" hâlinde bizden anlamlandırılmayı,
mânâlandırılmayı bekleyen bu "uyaran"lar, hâlihazırdaki dilin
"dünya tablosu" panoraması içinde sınıflandırılmış herhangi bir
mevkîye oturduldukları, tarafımızdan "görüldükleri-biçimlendirildikleri"
ân, o artık belli bir "söz"le ifâde edilmiş bir
"şey-obje"dir. “Ruha mukavemet
eden” varlığı, her tür varlık görünüşünü sayesinde kavradığımız ve bir
“teknik-pratik” ifâdesiyle de kendisini oluşturduğumuz “dil”; demek ki,
varlığın ve bilginin şartı. “Var” demek, onu “ifâde etmek”, ortaya bir “fikir”
sermek değil midir? “Ruh”un, kendisini “uyaran” vesileler boyunca ortaya
serdiği fikirler... Ve her fikri, “değişmez” ruhî aksiyonumuz sürecinde yeni
fikirler takib eder ki, ruh “faal-aktif”, verim olarak “fikir-ifâde” ise
“Beşerî Bilginin Prensipleri” adlı seçkin eserinde George Berkeley’in deyişiyle “pasif”tir bu yönden. Dilin “ruh”a
nazaran “aktif” ve teknik olarak “ifâde-verim”e bakan “pasif” yönü... İBDA Mimarı’nın ifâdesiyle “teknik”: “Varlığı kavramak için, yapma varlık”...
Sanılanın tersine, eşyâ ve hâdiseleri
"nasılsalar aynen öyle" görüp mânâlandıramayız. Sadece, bizimle aynı
"dünya tablosu"nu paylaşanların dikkat ettikleri
"genellikler" içinde, ama ferdî bir "sezgi"ye, bilgiye,
objeleştirmeye kavuşuruz. Sanki göremeyiz de, dil bize kendinde mündemic
"duygu ve düşünce yapısı"nın müsaade ettiğini, toplumun "şuur
süzgeci"nde karşılığı bulunanı "gösterir". Kısacası, hiçbir
ferd, birbirinin aynısını göremediği gibi, bir toplum da diğer toplumların gördüğünü
"aynen" göremez. Her dil, herkes ve her yerde farklı olan "ham
tecrübe"yi, sembolik bir "dönüşüm" ve sanki
"çarpıtma"yla işler, ferdin değer ve bilgi yapısıyla dikkat ettiği
yönde ona "istediği"ni görebileceği "formu-çerçeveyi" hediye
eder.
Dilin "iki
yönlü ve zıd görünen" tesirinden bahsedilir. İlki, dilde karşılığı
olan belli çeşit uyaranları, artık "farketmeye" başlarız.
"Astronomi dersi" almış birinin gökte bir yıldız bolluğu değil de,
burçlar, galaksiler, süpernovalar ve belli kimliği olan yıldızları ayırdedebilişi
gibi. Ama dilin bir de zıd tesiri vardır ki, belli çeşit uyaranlar belli bir
isimle "isimlendirildikleri" ve mevcud kültürce belli bir kimlikte
"kodlandırıldıkları" ân, kendisini aşma cehdi yaşamayan insanların
ufkunu sığlaştırır ve onlara "statik-taşlaşmış" bir bakış verir.
"Fizik dersi" almış bir insan için, "taş", artık çoğunun
zannettiği üzere "taş gibi" hareketsiz olmayıp, bir
"enerji", sürekli hareket edip yer değiştiren elektronların
deveranına beşiklik eden bir "oluş"tur. Ama "taş"ı günlük
dildeki anlam çerçevesiyle bilenler, "taş" şeklinde
"statikleştirilmiş-objeleştirilmiş" bu gerçekliğin çok zengin tüm bu
yönlerini "farkedemeyecek"lerdir. Evet, dilin bu hususiyetlerine
dikkat çeken John C. Condon`dan
dinleyelim gerisini ve "dil" tesirine dair "sağlıklı" bir anlayışa
kapı açalım:
"Bütün
düzeylerde gerçekliği karakterize eden, bir şeyin değil, bir sürecin
varlığıdır. Dünyadaki şeylerden değil, oluşlardan söz etmeliyiz.
Dilimiz
yüzyılların ürünüdür ve kelime dağarcığımız eski, bilimsellik öncesi dünya
görüşünü yansıtmaktadır. Değişmeyen tek şeyin değişim olduğunu bildiğimiz
halde, sabitlik iddiasında bulunan bir kelime dağarcığını muhafaza ediyoruz.
Onların daha çok alevlere benzediğini bilmemize rağmen, mecazî biçimde sanki
taşlarmış gibi bahsediyoruz dünyadaki şeylerden. Bir zamanlar isim
zannettiğimiz şeyler şimdi daha çok fiillere benziyor. (...)
Şu söylenebilir ki, gördüğümüz
herşey beklentilerimizin, aldığımız eğitimin, değerlerimizin, hedeflerimizin
sonucu olan optik yanılsamadır. Sihirli çocuk kitaplarında, ve Pazar gazetesi
ilâvelerinde görülen alışılmış optik yanılsamalar gibi, neyi gördüğümüz nasıl
baktığımıza ve bakışı yapanın kim olduğuna bağlıdır. (...)
İnsan
mümkün olan bütün uyaranlara seçici olma ihtiyacı duyar. Açıkça ilgisiz (ve
bazen tehdit edici) şeyleri ihmal etmek ve algıladığımız uyaranları
anlamlandırmak için onları düzenlememiz gerekir. Her saniye bizi bombardıman eden milyarlarca uyarana
karşı hassas olsaydık, hiçbir şey yapamaz hale gelirdik. (...)
Şunu
bilmeliyiz ki, sürekli seçiciyiz ve algıladığımız, algılanabilir olanın çok
küçük bir parçasıdır. (...)
Çoğunlukla
bakmayı öğrendiğimiz şeyleri görürüz. Bakmaya ihtiyaç duyduğumuzu
düşündüklerimize bakarız. (...)
Geçmiş tecrübeye dayanan hafızanın ve beklentilerin etkisi o kadar
güçlüdür ki, sık sık gerçekte orada olmayan şeyleri görürüz ve orada olan
şeyleri göremeyiz." (2)
Dil ve çevre tesirinin ne kadar öncelikli olduğuna
dair bu izahat, insan çoğunluğunun ve çoğumuzun hayata ne kadar "dar"
çerçevelerden bakabildiğimizi, üstelik "bakar kör" ve "keyfince
görür" olduğumuzu çok çarpıcı tasvir ediyor. Gerek Külliyat bütünü ve
gerekse "Tilki Günlüğü" merkezinde "dil"e verilen öncelik
ve belirleyicilik, insanoğlunun hangi imkânla donatılmış olduğunu gösterdiği
kadar, hangi tehlikelerle yüzyüze bulunduğunu da "ehline" ifşâ
ediyor. Bir nebze seziyor olsak da, henüz ehil olmadığımızın farkında olsak
da!..
O hâlde şöyle diyebilir miyiz:
"Kim"liğimize dair verdiğimiz cevabların çoğunu, henüz biz doğmadan,
başkaları verip hazırlıyor bizim adımıza. Hattâ
adımızı bile "başka" insanlar koyuyor ve zaten onlar da
"başka"larından öğrenmişlerdi "ad"ımız olan o kelimeyi.
İtiraf etmek gerekirse, konuştuğumuz dilden başlayarak, o dille ifâde ettiğimiz
ideal, inanç, fikir, görüş ne varsa; hemen hepsinin, "unsur" veya
"terkib" olarak "hazırlop" verilmiş bir yönü yahut vasfı
var. Birinin bu bâbda meâlen söylediği gibi aslında:
"Benim
dediğimiz, sahiblik iddiasında bulunduğumuz şeyler, hakikaten ilk sahiblerine
iade edilseydi, bize ne kalırdı?"
Demek oluyor ki, "ezbere" konuşmak
istemiyorsak, malının "menşe"inden habersiz bir mirasyedi tavrıyla,
"Ben buyum, bunlar da benim düşüncelerim!" derken dikkatli olmalıyız.
Bugün olmasa da belki yarın, kapımıza bir "Molla Kasım" dayanıp,
"Bre utanmaz hırsız; benimdir dediklerinin tek tek kime âid olduğunu gel
göstereyim sana!" diyebilir. "Kimlik Kartı"mızdaki
boşlukları tek tek kimlerin yazdığını isbatlayabilir. İşte o ân, Giovanni Papini`nin "Gog"a
söylettiği, şaşkınlık, boşluk, bilgisizlik ve istifham ifâdesi, bizim de ifâdemiz
olabilir:
"Kimsenin doğurmadığı, benden başkasının katılmadığı, mutlak
surette benim diyebileceğim, bağımsız ve gizli çekirdek nerede? Sahiden bir
borç yığını, dev bir cüssenin esiri bir zerreden gayri bir şey değil miyim? Ve
sahiden kendimizin zannettiğimiz yegane şey, `benlik` bütün öteki şeyler gibi,
gururumuzun basit bir kuruntusu mudur?" (3)
Bir parantez: Bugün Batı düşüncesindeki sayısız
hikmetin, İslâm`dan, Müslümanlardan çalıntı olduğu da bir hakikat değil mi?..
Günlük "ezbere" hayat içinde dikkatimizi
çekmemiş olsa bile; insan, dünyaya gelmekle kimliğini ve hafızasını kaybetmiş
bir varlık sanki; son nefesine dek hep bu "yitik" kimliğini arıyor ve
aynı kaderi paylaşan başka insanlarla birlikte, âlemdeki
"âyet-işaret"lerde "aslî" hafızasını kazandıracak,
"aslî" kimliğini hatırlatacak ipuçlarını izliyor. Bir imtihan kağıdı
gibi, üzerinde kendi fotoğrafı yapıştırılmış o kimliği, diğerlerinden de yardım
alarak dolduruyor ve nihayet, teslim ediyor son nefeste.
Besbelli ki insanlar, çevresinden "kopya"
çekmeyi daha fazla tercih ediyor. Ya o başkaları da "yanlış"
biliyorsa?.. Burada böyle, Afrika`da öyle, Avrupa`da şöyle birbirinden farklı
cevabları bir koro hâlinde veriyorsa insanoğlu, "tesadüfen"
anlamlandırıyor değil midir varlığı, varlığını?.. İnsan ki, ayırdedici
hususiyet ve mükellefiyeti, "varlığı, kendi varlığında anlama,
anlamlandırma, mânâlandırma" olan! "Varoluşçu" Martin Heidegger`in, "(insan)ın ontik özelliği, onun
ontolojik olmasıdır" dediği... (4)
"Kim" olduğumuzu bilmek, "varlığı,
varlığımızda hakikatiyle mânâlandırabilmek" demekse şayet, herkesin bilgiç
bir edâyla verebileceği "ezbere-kopya" cevablar bir yana, baştaki
sorumuzu hatırlarsak, "kim"liğimizi şahsen biz de bilemiyoruz
"tam" olarak. Bildiklerimiz, inandıklarımızdır. Ama "varlık-bütünü"nü;
alanlar, dereceler, belirişler hâlinde kendimizde "tam" olarak
bütünleştirebildiğimizi, bu bütündeki parça alanları, parça belirişleri, parça
tezahürleri "hakikate uygun" noktalardan yine "tam" olarak
bağlantılandırabildiğimizi iddia edemiyoruz. Garib ama apaçık gerçeği, büyük
Rus yönetmen Andrey Tarkovsky de
"Zaman Zaman İçinde" adlı günlüğünde hayretle itiraf ediyor:
"İnsan bunca zamandır varolmasına rağmen hâlâ daha en önemli şey
olan varlığının anlamı konusunda emin değildir; şaşırtıcı olan budur
işte." (5)
"Ezbere" ve "kekeme" cevablara,
İslâm dışı mevhûmelere, asıl Üstad`ın
tokadına dikkat:
"Çözdük her müşkülü derlerse, de ki:
Sonunda var olma müşkülü kaldı."
Yalnız tek birşeye tüm
kalbimizle inanıyor ve her baktığımız yerde, onun "kaosu kozmosa
çeviren" prensiplerinin tecellîlerine şâhid oluyoruz ki, "VAR OLMA
MÜŞKÜLÜ"nün kördüğümlerini çözücü, bugün, biricik mihraktır İBDA anlayış
ve sistemi!.. Ve "kim"iz sorusuna verebileceğimiz cevab da, ancak şu
kadar olabilir belki: Varlığı, varlığını İBDA aynasında mânâlandırma liyakatine
ilk adımı atma ve bunun lâfta iddiacısı olmamak için "fikrî
formasyon"unu kazanma cehdinde "yolcu"lar!..
Sokrat, "Kendini tanı!" demiş ya;
şunun bunun "ezbere" yapıştırıverdiği "etiket"lerden ibaret
değildir insanoğlu. "Kim"liğini bulmak ve "kendini
tanımak", varlığının Mutlak Varlık`ta fâni oluşunu kalbinde duyma ve kalb
gözüyle görmeye dairdir ki, muazzez ölçü meâli:
"Kişi kendini bildiğince Rabbini bildi."
Öze `Yalnız` ve `Oyuncaksız`
Gidilir!
Mütefekkir`in,
"Marifetname" adlı eserinde altını çizdiği hikmet:
"Varlığı bütün şiddetiyle hissetmeniz için öze tek başınıza gitmeye
çalışmalısınız."
Hemen ardından ekliyor:
"Kuvvetli insan yalnız insandır." (6)
"Varlığı bütün şiddetiyle
hissetme" niçin istensin ki, diyebilirsiniz. Haklısınız; o zaman,
"hissettiğimiz" varlığın "verâı-ötesi" ve mânâsına dair bir
parantez açmamız uygun olur. Bu mesele, aynı zamanda, biraz önce
"dil" bahsinde sözünü ettiğimiz "uyaranlar"ın hakikatine de
dair. Evet, S. Ahmet Arvasî`den:
"Bize kendisini tasdik ettirmek isteyen bir gerçeklik her ân bizi
içimizden ve dışımızdan uyarmaktadır. Bütün varlığın bağrından taşan ve bütün
varlık tezahürlerini aşan, bu arada her varlık gibi bizi de uyaran bir vakıaya
`hakikat` diyoruz. Hakikat, bizi her yönden uyaran, etki altına alan, bilgili
olmaya zorlayan vakıadır. Bu vakıanın mahiyeti üzerinde insanların
anlaşamadıklarını, çeşitli ekollere, dinlere ve mezheplere ayrıldıklarını
görüyoruz. Biz burada şimdilik bu kadar söyleyelim: Mutlak hakikat Mutlak Varlık`tan
ibarettir. Mutlak Varlık ise görülen ve tasavvur edilen bütün varlık
tezahürlerini aşar. Mutlak Varlık, varlığın sırrıdır; O`nu duyularla ele
geçirmek mümkün değildir.
Mamafih,
hakikati kavramak hususunda insanları ihtilâftan kurtarmak kolay gözükmemektedir.
İnsanlar arasındaki bu ihtilâfların birçok basit ve köklü sebepleri
bulunabilir. Çevre farkları, kavramlara verdiğimiz mânâlar ve imajlar, eğitim
ve kültür farkları, zaman ve mekân farkları bu çatışmalara sebep vesile oluyor
denebilir. Bizce, basit sosyal ve tabiî çevre şartlarından daha önemli sebepler
insanın zihin yapısı ile ilgilidir." (7)
Varoluşu "ferden" yaşadığımız gibi, ölümü
de "ferden" tadarız. Hayatımız da, reel alanda sürekli bir
"yokoluş", lâkin ruhumuzda duyduğumuz ideal "öz" bakımındansa
"sonsuzluk" belirtir diyebiliriz ki, "şuurun kendi özünü isteyişi" olarak hürriyet de
"ferden" aranır, yaşanır ve kazanılır. Başka insanlar, içimizdeki
sonsuzluğun aynası olarak, bizi bize gösterirler yalnızca; fakat biz olamazlar,
duyduklarımızı kendi kalblerinde "aynen" duyamaz, gördüklerimizi
"aynen" göremez, düşündüklerimizi akıllarıyla "aynen"
düşünemezler. Elimizi tuttuklarından belki daha çok, bizi bizimle yalnız
bırakırlar. Çünkü onlar da yalnız, onlar da "tek başına bırakılmış"lardır. Batı felsefesinde
"dindar varoluşçular" sınıfından sayılan Blaise Pascal`ın meşhur sözündeki gibi:
"Bizim
gibi aciz olan, o yüzden bize medet etmeleri mümkün olmayan dostlarımızın
refakatine dayanıp güvenmek tam bir saçmalıktır. Dostlarımızın bize bir yardımı
olmayacak. Yalnız başımıza öleceğiz." (8)
Ne var ki, insanlar garib; çoğu, başkaları, başka
fâniler ve fâni düşünceleri adına yaşıyor, üstelik hayatlarını da, yüzü varlığa
dönük değil de yokluğa dönük ne varsa ona adıyor. İman yönü varlığa dönük
olanlarsa, "pratik materyalizm" tesbitini haklı çıkarırcasına, çoğu,
"inandığı başka, yaşadığı başka" bir çizgide, yokluğu varlığa tercih
edercesine, neye taptığı belirsiz denilebilecek bir ikiyüzlülüğü yaşatıyor. Her
iki sınıf birden, dininden, kendinden ve âlemden "sorumsuz"luklarını
hâl diliyle ilân ediyor. Yokluğun "oyuncak"larını birbirlerine
medhederek; insan olma haysiyetine vurulmuş zincirleri koparmak ne kelime,
yenilerini de ekleyerek çekip gidiyor. Birbirlerinin fâni varlığına güvenerek,
fâni oluyorlar, ezcümle.
Oysa, fâni olmayan "öz" içimizdedir ve
oraya ancak "kendimiz", dışarının "yokluk" ve
"boşluk" kokan rüzgârına penceremizi kapatarak,
"yapayalnız" gideriz. Ebediyet ülkesinin yolu kalbimize döşeli ki,
âlemdeki yalnızlığımızdan, ancak "her yerde" olana yüzümüzü dönerek
sıyrılır ve artık hiçbir fâninin yıldıramadığı bir "kuvvet" buluruz
kendimizde. Ve, diğer "yalnız"ların da bizimle "birlikte"
kuvvetlenmelerine, "var olma"larına hasrederiz ömrümüzü.
Öyleyse, "öz"e dönüş, bizim için,
"yalnız"lığın hikmetini anlamaktan ve onun hakkını vermekten geçiyor
ki, "ezbere-kopya" cevabların, "fâni" birlikteliklerin
değeri yok burada. Kendi gözüyle görme, kendi kalbinde duyma, kendi aklını
işletme yolu bu!.. Egoizm, egosantrizm ve "başkası"na saygısızlık
değil kasdımız; "birlikte" varolabilmek için, "bilenler"den
ve birbirinden öğrenebildiğince öğrenmek, ama bunu, ruhunda tartıp
"şahsiyet"ine mâletmek!..
Nietzsche, "Zerdüşt Böyle Diyordu" isimli kitabında,
şöyle seslenir "çömez"lere:
"Yalnız
gidiyoruz artık, çömezlerim! Siz de gidin şimdi, yalnız gidin! Böyle
istiyorum ben.
Gerçek, size ben salık veririm; ayrılın benden, ve karşı koyun Zerdüşt`e! Daha
iyisi; utanç duyun ondan! Aldatmıştır o belki sizi.
Bilgi adamı sadece düşmanlarını sevebilmekle kalmamalı, dostlarından da
nefret edebilmelidir.
Hocasına borcunu iyi ödememiş sayılır insan, sırf öğrenci kalırsa. Ve siz
benim çelengimi niye yolmıyasınız?
Saygı gösteriyorsunuz bana; ya saygınız çökerse bir gün? Bir heykel altında
ezilip kalmıyasınız sakın!
İnandığınızı mı söylüyorsunuz Zerdüşt`e? Ama ne önemi var Zerdüşt`ün!
Sizler bana inanan kişilersiniz; ama bütün inanan kişilerin ne önemi var!
Siz kendinizi henüz aramamıştınız; o zaman buldunuz beni. Böyle yaparlar
bütün inananlar; onun için bu kadar azdır önemi bütün inançların.
Beni
kaybetmenizi ve kendinizi bulmanızı diliyorum şimdi sizlerden; ve ancak hepiniz
inkâr ettiğiniz zaman beni, döneceğim sizlere.
Gerçekten,
başka gözlerle, kardeşlerim, arıyacağım o zaman kaybettiklerimi; başka bir
sevgiyle seveceğim o zaman sizleri.
Ve bir gün yeniden benim dostlarım olacaksınız, ve bir tek umudun
çocukları; o zaman, üçüncü bir kez aranızda olacağım, sizinle kutlamak için
büyük öğleyi." (9)
"Kör" inancın her ân
çökebilir temelsizliği ve çürüklüğünü, başkasının sorumluluğunu yerine
getirişinden "oduncunun hınk deyicisi" gibi kendisine tesellî
devşirenlerin kofluğunu tenkid eden bu parça, bize, şekil ve muhteva yönünden
tabiî ki böyle olmamakla beraber, Mütefekkir`in,
geçtiğimiz dönemde biz "çömez"lerine yaptığı tenkidleri hatırlattı.
Doğrusu, hayatın "muhtevasını-maddesini" yeterince tanımamaktan ve
meselelere yanaşmanın usûlünü gereğince kavrayamamaktan gelen dar bir bakışla,
ilk eldeki şahsî kritiğimiz bakımından, bu tenkidlerdeki "doğru"ları
"herkese ve her yere şâmil" kılmış, "doğru olanı genelleştirerek" ayrıca hataya düşmüştük yer
yer. Hani bir "tenkid" belli bir durumda senin veya herkesin
hakettiğidir de, sen veya herkes "sadece o tenkid edilen vasıftan
ibaret" değildir. "Reşahat Ayn-El Hayat"tan, merâmımıza da ışık
tuttuğuna inandığımız çarpıcı bir tabloyu bu vesileyle nakletmek uygun olur
sanırız:
"-
Senin hakkında kötü şeyler söylendiği vakit, dikkat etmelisin, sende o
kötülükler var mıdır, yok mudur? Eğer sana "domuz", "köpek"
gibi sıfatları yakıştırırlarsa bil ki, sende bunlardan birer pay bulunsa
gerektir. Zira insan bütün sıfatları toplayıcıdır; onda melek sıfatlarından
bulunduğu gibi, can sıfatlarından da hisse vardır. Bir büyük kişi bu taifenin
efendisi Cüneyd`in huzurunda ve Şiblî`nin yüzüne karşı Şiblî`yi göklere çıkarmış,
medh ve senalara boğmuş. Sözü bitince Cüneyd, Şiblî`yi göstererek buyurmuş:
`Bütün bu medihleriniz bu domuz hakkında mıydı?` Ve Şiblî`nin tavrında en küçük
bir teessür ve infial eseri görülmemiş." (10)
Gerçi Mütefekkir`in tenkidlerini nakledip kritik ederken, tercih
ettiğimiz şahsî bakış usûlü bakımından burada gizli bir murâdımız vardı ki, o
da şuydu: Fikir ve fikir işçiliği bahsinde ahlâkî
"zorunluluk-sorumluluk" duygusunu uyandırmaya mâtuf olarak, mübahlar,
müsaadeler alanına pek yüz vermemek!.. Meâlen "Nefs ağlayınca, ruh güler" diyen Fikirci`nin bu sözünü, "kendimizce" nefsi acıtıcı bir
üslûbla değerlendirmelerimize tatbik etmek. Kasdımızdaki hâlisiyet,
hatalarımızı affettirecektir ümidindeyiz.
Umûmî bir hükümdür ki, nefse
düşen payları şayet ahlâkî zorunluluk duygusu denetleyemezse, tüm bu
müsaadeler, ahlâksızlığın bahanesi olmaya kadar gider. Benedetto Croce`un vurguladığı üzere:
"İzin verilen ve müsaade edilen şey kategorisi, kısaca, daima ahlâkî
bozulmanın sebebi veya onun kopyasıdır." (11)
Nefsânî olanın bir vasfı da,
şahıstan şahısa farklılaşması, "fayda ve çıkar" hedeflerinin her
ferdde farklılık belirtmesidir. Böyle bir şahsîliği, fânîlikle eşanlamlı da
kullanabilirsiniz. Lâkin, ahlâkî zorunluluğun vasfı, "herkes ve her yer
için geçerli, küllî" olmaya dairdir ki, tezahür çerçeveleri değişse,
muhteva bakımından farklı algılansa dahi, ondaki "yönetici" duygu
"tek"tir. Böyle bir "değer-duygusu" olmayan, kalbi yüksek
"ideal-gaye değer"lere kapalı insanların, yani hayatlarını ferdden
ferde değişen "fayda ve çıkar" çerçevesindeki
"vasıta-değer"lerin yönettiği insanların eline "mübah"ları
tutuşturmak, eşkiyaya silah satmaya benzer ve "bütünlük" idealinden
vazgeçmeye çıkar. Onlarda uyandırılması gereken ilk duygu, yüksek bir
"sorumluluk-zorunluluk" duygusudur. Bu duygu; ne kadar farklı
karakter ve işlerde bulunurlarsa bulunsunlar, "fayda ve çıkar"
dairesindeki işlerde bile insanların anlaşabilmelerini temin eder. Murâd,
"tek"tir çünkü. Anlaşmazlıkların çözümünde başvurulacak mercî de
öyle: Vicdan, hak ve adalet duygusu, bunun hukuku!..
İdeali bu; fakat
"pratikte" tam olarak böyle davranabildiğimizi kim iddia edebilir?
Tamamen "kötü" olmasak da, tamamen "iyi" de olamıyoruz. Ne
yapalım ki, imtihana çekildiğimiz sorular bunlar; ulvîsinden süflîsine kâinatta
ne varsa, "âlemin nüshası" olarak bizde de var. Mesele, bunları yerli
yerine iade etmek, güzeli yükseltip, çirkini nefyetmek. Hayatın maddesini,
insanın malzemesini tanırken, "çocuksu" bir darlıkla ne nefsin
"kuduzluğu"nu inkâr etmek ne de bütün gayreti "kâfir
nefs"in avukatlığına, onu haklı çıkartmaya hasretmek. Pascal`ın "Daha fazla
aydınlandıkça, insanda daha fazla ulvîlik ve daha fazla suflîlik
keşfediyoruz" demesi gibi, içimizdeki düşmana karşı hep tetikte olmak!
İmam-ı Gazalî Hazretlerinin tesbitine
kulak kesilmek:
"Bil ki, ahmaklığı fazla olan kimsenin kendine hüsnü zannı fazla olur.
Aklı ve zekası fazla olanın kendine su-i zannı fazla olur. Mü`minlerin
emiri Hz. Ömer (r.a.) Hz. Huzeyfe`ye (r.a.) `Resûlullah münafıkların
alâmetinden sana anlatmıştır. Bende münafıklık alâmetlerinden ne görürsün?`
diye sordu" (12)
"Fikir"
bakımındansa, bu "duygu"nun kalblere "ortaksız" olarak
yerleştirilmesinin "ayrıca" bir ehemmiyeti var ki, varlık-bütününü
çok geniş bir "spektrum"da izleyebilmek için, parçaları anlamak üzere
"bütün" bir bakış edinebilmek için, fikir işçisine en başta lâzım
gelen şiardır "yüksek ve küllî" bir gâyeyi her dem "üstte"
tutmak.
Dil bahsinden
hatırlayacaksınız: Kişi, neyi görmek
istiyor ve neye dikkat ediyorsa, ancak onu görür. Fâni şahsının, dar
çerçevesinin, kalbinde ve zihninde kabuklaşmış sınırlı kalıbların, sığ
seviyedeki "vasıta-değer"lerin üstüne çıkmak, bunları aşıp piramidin
en üst noktasından bakarak varlık-bütününü mânâlandırmak isteyen, buna tâlib
olan her fikir işçisinde bunun için yer etmek zorundadır bu duygu. Aksi hâlde,
sığ ve dünyevî, sınırlı ve şahsî "vasıta-değer"lerin esiri ve kuklası
olacak, onların kalbine ve zihnine taktığı tasma zincirinin uzandığı yere kadar
bakışını ilerletebilecektir ancak. Varlığı "bütün" olarak görememenin
diğer adı "cehil" olduğuna göre, fikre tâlib olanın istememesi
gereken ilk şey nefsî "rüşvet"tir, fayda ve çıkar nevînden
oyuncaklar, mazeretler ve ardı arkası kesilmeyen "müsaade"lerdir.
Rüşvet, bir yer gelir, şefkat istemekle aynı mânâya da gelir.
Fikir işçisi olmasa da,
fikretmek, her ferde düşen bir varoluş sorumluluğu olduğuna göre, insan olmak
için varlığı mânâlandırması gereken her insanın da olabildiğince
"yüksek" bir "ideal değer"e, Kant`ın vurguladığı "küllî, şartsız, mutlak" sorumluluk-zorunluluk
duygusuna kalbini açması gerekir. "Ümmî imanı" da, böyle yüksek ve
derûnî bir bilgiye işaret eder. Fakat, imanındaki "taklid"
keyfiyetinin farkında olan ve imanını "kültürüyle" pekiştirmek
zorunda olana başka bir iş düşer: Gerektiği gibi düşünmek!.. İmam-ı Gazalî Hazretleri buyuruyorlar:
"Zira taklidde bulunmanın şartlarından birisi de, taklid eden kimsenin
taklid edici durumda olduğunu bilmemesidir. Mukallid olan kimse mukallid
olduğunu bildiğinde onun taklid bardağı kırılır. Geride kalan cam parçaları
ateşte eritilip, yeniden başka bir kalıba dökülmedikçe tekrar bardak hâline
getirilemez." (13)
"Mübahlar"ın,
Müslümanca, insanca yaşamak kadar, Müslümanca ölmek bakımından da denetlenmesi
gereken bir diğer yönü var. İnsanî "zaruret"ler olabilen mübahlar,
başıboş bırakılırsa öldürücü "oyuncak"lara da dönebilir. En güzelini
yapalım ve gerisini yine İmam-ı Gazalî
Hazretlerinden dinleyelim:
"Gerçi nar mübahtır ama, takva ehli helâl ve haram arzusunu bir
görürler. Çünkü nefse mübah kapısını kapamayıp zaruret miktarından fazla
verirsek, cür`et bulur, haram şeyleri de istemeye başlar, derler. (...) Diğer
bir sebeb de, nimetlere düşkün ve dünyanın mübah olan şeylerini seven nefis,
dünyaya gönül bağlar. Dünya onun cenneti olur. Ölüm ona çok
zor gelir, ondan (dünyadan) şaşkınlık ve gaflet doğar. (...) Mübah arzuları
menettiği zaman, kırılır, rencide olur, gönül yaralanır, üzülür, dünyadan
nefret eder ve ahiret nimetlerinin hevesine düşer." (14)
Vesile yapıp, kendi kendimizin
de tenkidçisi olduktan sonra, başta sözünü ettiğimiz; Mütefekkir`in, "kabuğumuzu çatlatıp" fikir ülkesine
"yapayalnız" ama "hür" açılabilmemiz için biz
"çömez"lerine yaptığı "hayat dolu" tenkidlerinin mânâsını
bir nebze kavramaya çalışalım: Kendi "öz"ünü istemeye,
"ezbere-kopya" cevabları bırakmaya, başkalarına havâle etmekten
vazgeçerek fikrî sorumluluğu vicdanında duymaya, kendi gözleriyle görmeye,
kendi ayaklarıyla yürümeye, başkalarının yokluğuna değil de içindeki ölmez
varlığa dayanmaya, ruhî "öz" zımnında "dehâ"yı kat kat
sarmalamış kabuğu parçalamaya, mevhûmelerden hakikate terfîye, insan
haysiyetini anlamaya, "birlikte varoluş" ahlâkını kazanmaya, dar
çerçevelerden kurtulup varlık-bütününe açılmaya ve daha nelere dönük bir
"oldurucu dâvet" vardı bunlarda ki, değerini, "doktor neşteri"nin
değerini takdir edebilen bilir.
Öyle oldu ki, İBDA fikrinin
azameti kadar, Mimarı`nın, sanki
"hakiki insan"ın son temsilcisi olduğu sezgisi istilâ etti kalbimizi.
Ve bu azamet karşısındaki liyakatsizliğin ıstırabından, fikrin değer ve zevki
daha bir güçlü işledi gönlümüze. Tökezlediğini farketmeden, ayağa kalkıp
yürümeye davranmıyor demek ki insan!..
"Eğer şairi anlayacaksan, şairin ülkesine gitmen gerek" diyen Tarkovsky haklı; fâni teselliler, ezbere cevablar, geçici
beraberlikler ülkesinin tâbiiyetinden kurtulmaya bakmadıkça, hakîm ve şairin
"sonsuzluk" ülkesinin değeri gereğince anlaşılamıyor. Fikir zevkinin
her zevkten üstünlüğü de idrak edilemiyor. Fikir; varlığın mânâ ve "modeli"... Ve, Mütefekkir`in ihtar ettiği üzere; "Düşünme ve anlamaya çalışmanın
işbölümü olamayacağı, bunun herkese âit bir iş olduğu" hususu!.. (15)
`Kendimiz` Olmak, `Kopyacı`
Olmamak!
"Dehâ" derken, çoğu kendi
"öz"ümüz, kendi "göz"ümüzdür kasdımız. Fikirdeyse,
"ruh"a, "süje"ye, "fevkalâde anlayış"a ve benzer
mânâlara işaret eder bir kelimedir bu. Ve "kendi" derken de sözü
edilen, "kendi kendisinden ibaret" addedilebilen şu isim ve şu
bedendeki "fâni-zâhirî" varlığımız olmasa gerek. İnsan, içinde
sonsuzluğu taşıyan "kendi kendisinden gizli" bir varlık ki,
"kendimiz olmak", "dehâ"nın hür ibdâ ve inşâlarına
varlığımızı tecelligâh kılmak, o "kendinden zuhur" hikmetine mazhar
olmak; hakkını veremesek ve hakikatiyle öğrenememiş olsak dahi,
"varlığının-belirişinin" anlamını "kelâm ve mânâ toplayıcılığı"
vasfıyla mümeyyiz "Gâye İnsan ve
Ufuk Peygamber"in bâtınına, "Küllî
Ruh-Küllî Mânâ"ya nisbet edebilmeye dair... "Küllî Ruh" veya
"dehâ", belki diyebiliriz ki, "ruhumuz" yahut
"dehâmız" lafzıyla "ferdîleştirirken", mazharı, tecelligâhı
olduğumuz...
Bilsek de bilmesek de, farkında olsak da olmasak
da, adını koysak da koymasak da; anlamak, anlamlandırmak, mânâlandırmak, bilmek
dediğimiz her yerde, bu "nisbet"i kurabildiğimizce
"kendi"miz oluyor, "hakikat"in tecellîsine ayna oluyor,
"dehâ"nın ifâdecisi oluyoruz. Aksine, "nisbet"i kuramadığımız
her yer ve zamanda "hiçliğe", "yokluğa" ve
"hataya" düşüyoruz.
"Varlık-dünyası"nın, O`nun yüzüsuyu
hürmetine var oluşu ve O`nun bâtınına, "Küllî Ruh"a nisbetle
mânâlandırılışı o kadar besbelli ki, bu olmasaydı, insanlar ne "var"
hükmünde, ne "hakikat" hükmünde, ne "iyi-doğru-güzel"
hükümlerinde buluşabilir ve anlaşabilirlerdi! Herkes, "kendi"
ruhuyla, "kendi" dehâsıyla anladığını söylüyor belki, ama ruh
"bir" olmasaydı, müşterek bir "dehâ" vasfını paylaşmasaydı,
nasıl mümkün olabilirdi anlaşmak?.. Ruh; "mânâlar
âleminin merkezi"...
Hernekadar insanoğlu, bilgiyi,
mânâyı "başka"larından devşirdiğini zannetse ve "vesile"
olarak bunda haklılık payı olsa dahi, aslında, her ferdin taşıdığı
"ruhî-mânevî" müştereklik sâyesinde, kendi içindeki sonsuzluktan, aynası
olduğu "Küllî Ruh"tan pay devşiriyor. Başkalarıyla birlikte ve
başkalarından öğrendiğini sanıyor ama, aslında "yapayalnız" idrak
ediyor. Çünkü, "varoluş ferden
yaşanır" ve bilgisinin "süje"si, kendisidir!
"Süje", hiçbir zaman "başkası" değildir!..
Varoluş ve idrak
"ferdî" olduğu kadar, "mükellefiyet-mesuliyet-sorumluluk"
da ferdîdir!.. İnsan, olacağını, bağlanacağını, inanacağını, iyilik ve
kötülüğü, doğruluk ve yanlışlığı, güzellik ve çirkinliği, hakikat ve hatayı
"ferden" seçer, "ferden" ister!.. "Başkasına-fâniye"
tâbi olmak da, Sartre`ın sözü malûm,
"Başkası, cehennemdir!"
ama, onun seçimidir, isteğidir; "istemeyi
istemekte hür olup olmadığı" bir kader sırrı da olsa!.. Yalnız şurası
karıştırılmamalı ki, İslâmî bağlılık "başkası"na bağlılık değildir ve
"kendine bağlı"lığın tâ kendisidir. Nefsine bağlılıktır, nefsî veya
fânî ne varsa ona bağlılıktır "cehennem"; ister içinde, isterse
dışında!.. Bizim için tüm dâvâ, nefsimizden bu anlamda kaçış dairesindedir ki,
ferde veya fikre tüm bağlılıklarımızın mânâsıdır bu. Mesele, neye ve nereye
bağlı olunması gerektiğini bilmekte ve bilmekle kalmayıp bunu becerebilmekte!
Böylece bağlanamayan kişi, "fanî" bir esirden başka nedir?..
"Başkası", onu ne
kurtarır, ne batırır, ne de mâzur kılar; "seçim"i ve
"irade"sidir onu kurtaracak yahut batıracak, suçlu yahut mâzur
kılacak olan. Ruh nasıl "bir"ken her insanda "ferdîleşir",
sorumluluk da "bir"ken her insanda "ferdîleşir". Her insan
kendisinden "mesul-sorumlu" ki, Mütefekkir`in
biraz önce altını çizdiğimiz ihtarı da buna dairdi. Herbirimizin, vicdan
aynamızın karşısına geçip ne derece sorumlu yahut sorumsuz olduğumuzu tartmamız
ve ne mikyasta pay sahibi olduğumuzu tesbit edip gereğini yapmamız gereken
"devamını" da getirelim bu tenkidin. 1981 yılında tarihe şöyle kayıd
düşmüş Mütefekkir:
"Düşünme ve anlamaya çalışmanın işbölümü olamayacağı, bunun herkese
âit bir iş olduğunu anlatmak gibi bir gariblik içindeyim. Yaygınlaştırmaya
çalıştığımız fikre, yaygınlaştırmaya hizmet eden talib değil. Ne feci! İçimizde
görünen, bize, dışımızdakinden daha uzak ve habersiz!.." (16)
Yine aynı eserden, "ferdî"
sorumluluğumuzla irtibatlı bir ihtar daha:
"Nasıl ki doyurulmayan açlık bir müddet sonra açlık hissinin
iptaline ve neticede ölüme yol açıyorsa, okuma ve fikretme davası için de aynı
şeyler sözkonusu... Açlık bir yana, hiç olmazsa böyle olabilmenin özencinde
olsa gençler... İnsan olma özenci!.." (17)
Toparlarsak, varlığını mânâlandırmak, bu mânâyı
"Küllî Ruh"a nisbetle "hakikat" hükmüne kavuşturmak, bu
yolda okuyup anlamaya çalışmak, anladığını tatbik etmek, kendini ve çevresini
yetiştirmek, var olma ve var etmeyi "birlikte varoluş" ahlâkıyla hem
ferdî hem içtimaî muvazenede tesis etmek, kendi "göz"üyle görmek,
"öz"e tek başına yolalmak, "başkası"nın hâl ifâdesi olan
"ezbere-kopya" cevabları kendi imtihan kağıdına ("Kimlik
Kartı"na) aparmaktan vazgeçmek, ferd ferd herkese düşen bir sorumluluktur
ki, "işbölümü" mevzuu addedilemez.
"Ferdî-fikrî" sorumluluğu başkasına
havâle, kaskatı bir "sorumsuzluk" ifâdesi olduğu kadar, fikrin hayata
tatbiki bahsinde henüz hiçbir ciddi bakış kazanamadığının, fikre en başta
kendisinin değer vermediğinin, fikri "olsa da olur, olmasa da olur"
mevkiinde kıymetsizleştirdiğinin, belki en başta "insan olma-var
olma" sorumluluğunun "varlığı kendi gözüyle mânâlandırma"
olduğunu anlamadığının hazin bir ifâdesidir o kişi için. "Fikri yaşamak, yaşamayı fikir bilmek" şiarının herkesten
ve herşeyden fazla yükselticisi İBDA, bu tür "sorumsuz"lara
"insan-şahsiyet" demekten bile imtinâ edecektir belki!..
Okuyup Düşünmüyorsan,
Gözünde Fikir `Hiç`
Fikir, düşünce, bilgi öyle birşeydir ki, insanları
kendi prensibince harekete geçirmesi, insanı ve çevreyi tanzimi, ancak ve
ancak, fayda-çıkar-ilgi-heves gibi "vasıta-değer"lerin üstünde bir
"gaye-değer" olarak benimsenebildiğince mümkün.
"Gaye-ideal" olmayan, kendisine hakettiği değer verilmeyen fikir, (ki
ona değer vermenin biricik mihengi onu anlamaya, düşünmeye, sindirmeye,
varlıkla irtibatlandırmaya dönük kesiksiz bir cehddir) bir "imkânlar alanı" olarak "morgda" sayılır ve onu
"gerçek"leştirecek, fikre saygılı "insan"ları bekler.
Kitablarda kalan ve kalblerle zihinlerin kendisiyle her dem meşgul olmadığı
fikir, idealde ölümsüz de olsa, realitede ölü yahut ölüme terkedilmiştir. Ki,
insanlık haysiyetini ideal mevkiine iade eden ve insanlığın son kâmil tohumu hüviyetindeki biricik
fikir sistemi olarak İBDA`nın mâruz kalabileceği en büyük tehlike belki budur.
İslâmî esaslar, olanca berraklığıyla ortadayken, nasıl muhatablarının hakettiği
değeri veremeyişiyle realitedeki insanî tatbikten uzaklaştırılmışsa; Külliyat
da, olanca berraklığıyla ortada olsa dahi, muhatablarının kayıtsızlığında,
realitede hakettiği tesiri işletemeyecektir.
İBDA`nın akademik ve siyasî mahfillerde nasıl bir
dikkatle izlendiğini bilenlerdeniz. Ama onun, insanları "lafta" insan
olmaktan ve fâniliklere, "vasıta-değer"lere (faydaya, çıkara, şana,
şöhrete, hazza vb.) tapınmaktan vazgeçmeye dair dâvet ve ihtarı, "fikrî
formasyonları" İBDA`daki fikir azametini görmeye az çok elverişli olsa da,
"gaye-değer"lere kalbleri kapalı ve nefsini fedâ etmekten çekinen
"ahlâkî" zaafları, bu kişileri İBDA`nın fikrî değerini anmamaya ve
kayıtsızlığa sevketmektedir. Burada asıl ve aslî sorumluluk, İBDA`ya herşeyin
üstünde değer veren, böyle bir iddianın sahiblerine düşüyor ki, bu iddianın
takibçi ve tatbikçisi olmaları, mazeretsiz bir vazifedir şayet böyleyseler.
Kendilerinin, hakettiği değeri veremedikleri bir fikre, kültür-sanat
piyasasında imaj parlatan zayıf iradeli yahut samimiyetsiz kalabalığın
"değer" vereceğini vehmetmek, eşyânın tabiatına aykırıdır çünkü. Takiyettin Mengüşoğlu, fikrin hayata
tatbiki bakımından "insanın tabiatı"nı şöyle dile getiriyor:
"Bir
Sophokles`in, bir Aischylos`un, bir Homer`in, bir Goethe`nin, bir Yunus`un
başarıları da kendilerinden sonra gelenleri (yani kendilerinden sonraki
başarıları) determine ederler. Fakat daha önce de işaret edildiği gibi, böyle
bir determinationun meydana gelebilmesi, onların başarılarının bilinmesine,
okunmasına, onların üzerinde `düşünülmesine` bağlıdır." (18)
"Gerçi felsefe için de bir düşüncenin etkigücü, onun önemini
gösterir; onun tarihselliğini meydana çıkarır; fakat bu etki, burada
kendiliğinden olup-biten birşey değildir. Bu düşüncelerin başka insanlar
tarafından bilinmesi gerekir; bilinmeyen bir düşünce, varolmayan bir şey
gibidir; nasıl ki, varolmayan bir şeyin etki yapması beklenemezse, aynı şekilde
bilinmeyen bir düşüncenin etkilemesi de olası değildir." (19)
"Çünkü düşüncelerin etkisi, onların bilinmesine, anlaşılmasına
bağlıdır. Hiçbir düşüncenin kendiliğinden etkisi olamaz. Fakat bazı bilim
adamları ve filozoflar, içinde yaşadıkları
çağı, bu çağın bilgi ve anlayış düzeyini aşıyorlar. Ancak gelecek bir
zamanda anlaşılması, benimsenmesi mümkün olan düşünceler ortaya koyuyorlar; ve
çok ileriye ait olan bu düşüncelere karşı bazı çağlar, bir anlayışsızlık
gösteriyorlar; kör olabiliyorlar. Nitekim Schopenhauer ve özellikle Nietzsche
gibi filozoflara, uzun zaman felsefenin dışında, kenarında bulunan filozoflar
gözüyle bakılmış, düşünceleri ciddiye alınmamıştır. Hele Nietzsche ancak
zamanımızda anlaşılabilmiştir." (20)
Netice olarak; artık şu noktanın apaçık anlaşılmış
olduğu kanaatindeyiz: Nasıl okula başlayan bir öğrenci, "okur-yazar"
olmanın birbirine bağlı "tek" bir oluş olduğunu anlamaksızın,
"Ben okumayı öğreneceğim ama yazmayı da başka arkadaşlar öğrensin, okumak
benim, yazmak onların sorumluluğu olsun!" diyemezse; insan olmak, fikre
tâlib olmak, Fikirci`yi tanımak ve o
fikri hayata tatbik etmek gibi birbirine bağlı "tek" bir varoluşu
"ferdî bir sorumluluk" olarak paylaşan herkes de, aynı şekilde,
"Ben inanıyorum, ama fikretmek ve düşünmekten başkaları sorumlu olsun, ben
de onlara hesab sorayım; ne işim öğretmenlik ne idealim yazarlık!"
diyemez. "Yazarlık", bir nevî ressamlığa benzer; herkes
"kendince" görür fakat, herkes gördüğünü aynı kudrette resmedemez.
Ama her insan, "görmek" müşterekliğinde "bir"dir. Kısacası,
yazar olsun olmasın, herkes, "varlığı inancına nisbetle mânâlandırma
sorumluluğu"nda birdir ve bu "üleştirilemez" insan olma
sorumluluğu dolayısıyladır ki, "düşünme
ve anlamaya çalışmanın işbölümü olamayacağı" besbellidir.
İman, nasıl "bu ân"ın gereği olarak tehir
edilemez ve "yarın inanacağım" denilemezse, İslâmî ve insanî
sorumluluğu "âkil" oluşuyla başlayan her ferd de, "akletmekle
mükellef" olduğundan gâfil bir edâyla "yarın düşünüp anlamaya
çalışacağım" diyemez, dememelidir. Hâlâ imandan, inançtan mı dem
vuruluyor? Bu durumda "böyle" çürük ve temelsiz "iman
sahibleri"ne Nietzsche`nin
söylediğini tekrarlamaktan başka birşey gelmez elimizden:
"Siz
kendinizi henüz aramamıştınız; o zaman buldunuz beni. Böyle yaparlar bütün
inananlar; onun için bu kadar azdır önemi bütün inançların."
Haklı; Hindlisi de, Çinlisi
de, Zencisi de "inanıyor"lar, artık o herneyse!.. Oysa, şöyle deseydi
daha doğru olurdu: "Herşey inançla başlar, ama inançla bitmez; adı
üstünde: Başlar!"...
Meâlen "Aklı olmayanın, dini de olmaz!" ki, yalnız "akıl
sahibleri" imanla "mükellef"tir; ama yalnız "kalb
sahibleri"nin aklı makbuldür. "İslâm aklı", "selim
akıl"...
İBDA Mimarı
diyor ki:
"Ruhun, kendini dünyada yeniden bulma mecburiyeti vardır; dünya ruhla
uyum içine girmek zorunda... Hazret-i Adem`in kaburga kemiğinden yaratılan ve
O`nun bizzat nefsine meylini temsil eden Havva gibi, Ademoğlunun dünyada aramak zorunda olduğu akıl, kendi aklıdır, aklının
hakikatidir... Ve herkesin aklı kendine!.."
(21)
Henüz yetersiz de olsa, aslı
İBDA Külliyatından tahkik edilmek ve gerektiğinde tashihe muhatab olmak
kaydıyla, ilk elde "anlaşılır" bir giriş yapmak bakımından, akıl ve
"fikir-düşünce" vesilesiyle şunları söyleyebiliriz:
Akıl, fikirde ve lûgatte
"bağ" ve "bağlamak" mânâlarına da gelir ki, herşeyin
herşeyle alâka ve bağı olduğunu öne alıcı "ontolojik" bir görüş, "Bilgi, süje ile obje arasındaki
bağdır" mütearifesinden hareketle; bilgilenmeyi, varlığın mânâsını
kendinde bütünleştirip hakikatin hakikatine ircâ ile, "var olan"lar
arasındaki "bağ"ı bulmak, görmek ve göstermek tarzında anlayacaktır
sanırız. "Sezgi-bedahet"le "görülen", düşünceyle "tahlil
ve terkib" edilir. "Var olan", zihnî bir operasyonla dondurulup
parçalanabilir, başka "var olan"larla bağlantıları gösterilebilir,
bağlantıların bağlantıları ve bağlantıların bağlantılarının "kanun ve
prensipler"i keşfedilebilir, aynı düşünce akışı içinde.
Böylece "düşünen"
kişinin zihninde varlık-dünyası, bir "bağlantılar düzeni" olarak
"aklî" bir bütünlüğe kavuşacak, böylece
"model"lendirilecektir diyebiliriz. Bu "bağlantılar"ın da
"bağlantılar"ını idrak edebilecek bir "tecrid" bütünlüğü,
bir fikir örgüsü oluşacaktır zihninde. "Bağlantılar"ı "doğru"
kurabilmenin "tenkid"ini de yapacak, "mantıklı" da
düşünecektir aynı zamanda. Neticede, "neyin nereye âidliğini
gösterir", sanki piramidal bir bütünlük olacaktır bu; tabiî,
"piramid" gibi kaskatı bir çerçeve ve inşâ olmamak şartıyla! Her dem "sırra açık" ve gelişip
zenginleşebilici esneklikte "ucu
açık" bir yapı... Parçaların bütünlere, bütünlerin alt sistemlere, alt
sistemlerin sistemlere, sistemlerin "kuşatıcı" sisteme ircâını temin
edebilici ve bu arada, tüm bunların da birbirleriyle irtibatını gösterebilici
bir "norm şuuru"...
Aslında, hayat, tüm "statik" kalıb ve şablonları parçalar,
"sır" her noktadan varlığı sarar ki, akıl bu mânâda, hakikat kaygısı
ve saygısı taşıyan herkes için, ancak bir "sıçrama taşı" olabilir.
Varlığın hep yeni tecellîlerle "tekrarsız"
akışını yakalayabilici esneklikte organize edilecek bir düşünce yapısı...
Bu düşünce ve bu mantık,
"statik" bir dünya görüşüne ayarlı değil, hayatın içinde hayatın
meselelerini kavrayıcı bir "bakış" ve "anlayış"a paralel
olacaktır ki, "zihnî spekülasyon ve inşâlar"ı hayata tasdike
çalışmayacak, "varlık-fenomenleri"nden, "bedahetler"den
hareket edecek ve üzerinde olduğu alanın gereğine uygun bir metod takib
edecektir, diyebiliriz. "Diyalektik"
bir akış ve "sır idrâklısı"
bir bakış; "düşündüğü" şey, "hissettiği-sezdiği" şey
olan...
Kısacası, bu düşünce tarzı,
hayatı "nasılsa öyle" resmetmeye dairdir ki, gerek
"bağlantılar-düşünceler", gerekse "bağlantıların
bağlantıları-mücerred fikir", var olandan hareketle ve onun hakikatine
nisbetle... Varlığın da, Hakikat`in de "Bir"liğine nisbetle!.. Bu
bahiste, Bedia Akarsu`nun Walter Porzig`e yaptığı atıf,
kasdımızın vuzûha kavuşmasına yardımcı olacaktır kanaatindeyiz:
"Porzig`e
göre dil, asıl başarısını düşüncede gösterir. Düşünce, bağlantıları
kavramaktır. Düşüncenin başarısı asıl olanı seçmede ve kendisi için, düşündüğü
şey için gerekli olmayanı bırakmadadır. Bu da bir soyutlamadır-tecriddir
(Abstraktion). Tecridin şuurda kendini temsil ettirmesi gereklidir, bunu da
kelimeler yapar. Kelimeler her yana doğru bağlantılarla yüklüdürler, anlamları
değişmez değildir, düşünce gidişinin ihtiyaçlarına uyarlar. Gerçi dil,
düşüncenin bir aracı durumundadır, ama, dilin kendisi de düşünce içinde meydana
gelir, onda serpilir. Dil ve düşünce karşılıklı olarak birbirlerini
oluştururlar. Dil, düşünce içinde ve düşünceyle birlikte hareket eden bir
semboller sistemidir. Ama düşünce, bir bağlantıdan bir bağlantıya ilerler, yani
bir düşünüşler dizisidir. Düşünüşler dizisi de düşünüşler arasında bağlantılar
kurar, yani bağlantıları kavramış olur. Böylece ilerlemiş düşünce yalnız
nesnelerin bağlantısını değil, bağlantıların bağlantısını da kavrar. Düşünce bu
basamakta sembollerin yardımı olmaksızın artık mümkün değildir. Burada dil en
yüksek başarısına erişmiştir. Büyük düşünürlerin büyük düşünce yapılarını
kurabilmelerini yalnız dil sağlayabilir, ama bunu yapmak için de dil yeniden
araç olur." (22)
"Akıl sahibi"
insanın fikir, düşünce yapısından, dilimiz döndüğünce, "heceleme"
mikyasınca bahsettik. Fakat aynı insan, aklının eremediği ve eremeyeceği yere
"ruh"unu erdirecek, aklın diz çöktüğü yerde "iman"ını
şahlandıracaktır. Varlığın "sır" kapısından, iman süzülebilir ancak.
Problem metafiziğinin kurucusu Kant,
yalnız imanla çözülebilir bu alanı şöyle tasvir ediyor:
"İnsan aklı, bilgisinin belli bir çeşidinde özel bir kaderle karşı
karşıyadır; insan aklı bu bilgisinde öyle sorular tarafından rahatsız
edilmektedir ki, akıl onları ne cevaplayabiliyor, ne de inkâr edebiliyor."
Sözün özü, imanın gerektiği yerle, akıl
yürüterek düşünmenin gerektiği yer başka başka olabilir, ama
"okur-yazar" olmanın "tek" bir oluşun farklı vecheleri
olması gibi, "iman ve akıl" da, birlikte deverân eden bir
"varoluş" borcunun içiçe yönleridir. Demek ki, "inanıyorum ama
düşünme ve anlamaya çalışma sorumluluğunu kendimde görmüyorum" mazereti,
"Akılsız bir deliyim, o yüzden mükellef değilim!" mazeretiyle(!)
birdir. Bu kişi, aklı olduğu hâlde böyle bir iddiayla çıkmışsa, ona
"akılsız" yerine, sadece "sorumsuz" damgası vurmakta
maalesef mâzuruz.
Bunun mukabil kutbu olan
sorumsuzluksa, "Aklı işte, gözü oynaşta!" hesâbı, "öz"e tek
başına, "oyuncaksız" ve "mazeretsiz" gideceği yerde,
kendine sürekli oyuncaklar ve nefsânîlikler icâd eden, "Oyuncağım olmadan
asla!" dercesine fikrî meşgûliyet ve konsantrasyonunu sekteye uğratan, bu
yüzden de daha iki basamak çıkmadan dermanı kesilen "tıknefes" fikir
işçiliğidir.
İyiyi kötüden ayırdedici
"temyiz" vasfı, ahlâkî-insanî "zorunluluk-sorumluluk"la
nefsânî "keyfîliği-sorumsuzluğu" birbirinden tefrik edebilici aynı
vasıf olsa gerektir. Fikir borcu, "değiştiremeyeceğimiz" ve mutlaka
tâbî olmamız gereken, "ferdî" bir varoluş sorumluluğudur. Ancak, bizi
insanlık özümüz ve yolumuzdan alıkoyan "nefsânîlikler-keyfîlikler",
samimi bir iradî cehd ve "sıra ile
oluş prensibi"yle kökünden "değiştirebileceğimiz"
sorumsuzluklarımızdır. Madem öyledir, şu hâlde bize gereken, Reinhold Neibuhr`un duâsına, ilk adımı
hemen şimdi atma samimiyetiyle ve "duâyı
icrâda arayarak" katılmak değil midir?:
"Allahım bana, değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek için sükûnet;
değiştirebileceklerimi değiştirmek için cesaret; ikisini birbirinden
ayırdedebilmek için de akıl ver!"
Şimdilik bitirir,
serdettiğimiz doğruların tafsilini ve hatalarımızın tashihini sonraya
bırakırken, olunması gerekenin ne olduğunu, bir kitabın ismine havâle ediyoruz.
S. Ahmet Arvasî`nin, fikrî
altyapının alfabesini heceletmek bakımından, bizce "İBDA`ya Giriş"
zımnında en başta zikredilmesi gereken eserlerden olan kitabının başlığı,
herkes ve hepimizin "ferdî" sorumluluğudur:
"Kendini
Arayan İnsan" olmak!..
İBDA Mimarı’ndan...
“Her şeyin yeri ve değeri, O’nun gösterdiği yoldan Allah’a bağlı olmanın
ölçülerine nisbetle ve O’nda... Her çeşidiyle varlık, ruha kendini doğrudan
doğruya kabul ettirişiyle birbirine ait “oluş-tavır”larla açıklanamazken, insan
mihrakında toplanışıyla, “iç”e doğru sonsuz BİR, “dış”a doğru sonsuz ÇOK’a
açılışın dereceleri olarak görülür.
Eğer “herşey Allahtan’dır, O değil”
sırrını seziyorsak ve her şeyin Sevgilisi için varolduğunu gözönünde tutarsak,
bütün insanların tek tek oluşunda gerçekleşen hakikatlerin müsbetleriyle
“hakikatin hakikati olarak” O’na nisbetle ve O’nda, herşeyin zıddıyla varolması
hakikatiyle menfiliklerin de O’na nisbetle varolduğunu anlarız.” (23)
“ –Paskal’ın bir sözü var, çok severim. Der ki; “yapayalnız ölürüz!”...
Aslında yapayalnız da yaşıyoruz... Evet, yalnız yaşıyoruz ve dünyaya insan olma
memuriyetinin gereğini yerine getirmek için gelen her insan, tek tek bu
imtihanı verecek... Hiç kimse diğerinin yerini alamaz; onun insan olma adına yüklendiği
mesuliyeti, onun yerine ifa edemez... Bütün dış bahanelerin ötesinde, kendi
kendinin aksiyon mevzuu olarak, sefillerin en sefili bir aleme gönderilmiş olan
insan, “ruh” ve “nefs” kutuplarından birinden birini gerçekleştirecek ve hesap
alemine buranın hasadıyla gidecek... Herkes tek tek... Hiç benim yediğim yemeği
sen hazmedebiliyor musun?..” (24)
“Bütün kâinat, görünen ve görünmeyen mevcudu ile küllî ruhun emrinde bir
filmden başka bir şey değildir; kendisiyle yok, onun billûrlaşması hâlinde
var... İnsan, tesir edici eser hüviyetiyle enerji merkezi ve tabiat onun
karşısında istihsâl sahası, iş sahası... Ve bilen olmadan bilinen olamayacağı
hakikatiyle, ruhun “nasıl” tavrı ve arkasından aklın “niçin” arayışına muhatap
olmadan, tabiâtın kendi kendisinin “izâh”ı ve kendi kendisinin keyfiyetini
ifâde eder bir teselli kelimesi olmadığının şuuru... İşte derli toplu ilk
ipucu!.. Tabiî anlayana... Sonraya bırakmıştım ama, şimdi söyleyeyim: Kendini
insana empoze eden varlık, varlığın ruha mukavemet edişidir ve bu karşılıklı
tesir içinde insan, ruha mukavemet eden varlığı kavramak için, yapma varlığı,
yani tekniği meydana getiriyor; varlığı kavramak için, yapma varlık... (...)
İnsan, bütün mevcutlar arasında kendini çoklukta ifade ediyor; insan çok
olunca, emek de çok oluyor... İnsan emeği de çeşit çeşit; hilkatin bünyesi
bu... Önce insanın tabiât planı karşısındaki ifadesizliğinin ve kemmiyet
zaruretinin getirdiği emek çeşitliliği üzerinde duralım: Dış dünyanın
uyaranlarına karşı ruh tepki gösterirken, ruha mukavemet eden varlığın
keyfiyeti ve niteliği, insanın harcadığı emek ve çabanın niteliğini de
gösteriyor. Kısaca; ilgilenilen mevzularla emek arasındaki alâka... Varlık
çeşidi boyunca emek görünüşü. Şimdi ne oluyor?.. Eşya ve hadiseler karşısında
ruhun “nasıl” tavrına karşı akıl “niçin”lerle yaklaşıyor ve fikir zuhura
geliyor; mevzulara tahsis olmuş “ruh”un fikirleri mânâsına fikir... Bilmem
anlatabiliyor muyum?.. Meselâ ruh su ise, soğukta donarak buz, sıcakta
kaynayarak buhar hâlinde, aslî keyfiyetin soğuk ve sıcaklıktaki görünüşleri
olarak, mevzuya tahsis edilmiş fikirler oluyor... (...) Nasıl ki kendimizi
ifadeye geçerken ruhumuzu birbirinden farklı kelime klişelerine bindirerek,
“farklılık” içinde ruhî muhteva pelteleşiyorsa, demek ki varlığı kavramaya dair
teşekkül eden her uygulama, kaynağı ruh olan bilginin değişik
derecelerdeki tezahürü olarak “pratik” ifâde ediyor... İşte, belli bir mevzuya
tahsis edilmemiş ve özel bir mânâ yüklenmemiş olarak teknik budur; uygulama,
hareket, pratik...” (25)
“Ruhî çabayı nihayetin nihayetinde “ruhun ruhla bilinişi” olarak ruhun
pratiği olarak görürsek, duygu, düşünce ve iradî faaliyet olarak ayırdığımız
her türlü teorik ve pratik faaliyetin, ruha nisbetle gerçekleştirilen pratik
olduğunu görürüz... Burada karşımıza daha ince bir mesele çıkıyor: Yukarıda
söylediklerimden anlaşıldı ki, ruha mukavemet eden varlığı kavramak için,
insanın “yaptığı” düşünce, hem teorik, hem pratik, hem metod olarak, bir yapma
varlıktır. Dikkat ediyor musun?.. İş gele gele, “insan” kelâmının, lisânının,
dilinin, ne dersen de, evet; dilin de, “ilk dil ilk emirdi”den türeyen bir
yapma varlık, teknik olduğuna geliyor... Söylemeye gerek var mı?.. Dil olmadan
düşünce olmaz ve düşünce olmadan da dil kurulmaz... (...) O hâlde “varlığın
muhtevasından şuurun çıkardığı form” mânâsına insan kelâmı yapma varlık
olduğuna göre, dilin “mamul” terkibi bilinmeden, uçsuz bucaksız hırıltı ve
dırıltıdan, kâinatın plânı olan dil çıkmaz... (...) Dil olmasaydı, dil
olmayacaktı. (...) Mutlak Fikir gerek; gerekli olan... Yapılması gereken de,
adı üstünde, “yapmak”; yani pratik ve tatbik... Bu söylendiği zaman, zaten
kelâmın varlıktan önce olduğu anlaşılıyor... Ölçü: “Her şeyden önce kelâm
vardı!”... (...) İlk doğru, ilk fikir, ilk dil, ilk insanla vardı. Biliyorsun
ilk Peygamberden, bütün zaman ve mekânın yüzüsuyu hürmetine yaratıldığı Gaye
İnsan – Ufuk Peygamber’e kadar hepsinin şeriatı “Mutlak Fikir”dir. Demek ki
bütün insan dilleri, tek kökten gelişen ağacın dalları hâlinde, tek kökte
toplu!.. Nasıl yarış için yetiştirilen cinsleri, kadanası, binek için olanı,
Midillisi, Orta Asya’da görülen cinsleri gibi tüylü ve bodur olanı, evet, bütün
hepsi at ise, “lisân” da türeyiş olarak pratiğin, pratiğin, pratiğin, (...)
yayılışı hâlinde, tabiî, coğrafî, iktisadî, sosyal, siyasî, teknolojik, tek
kelimeyle içtimaî dokuyu temin eden unsurların tesiri boyunca, mânâ ve
klişelere bürünür...” (26)
“Buna göre; insan ve toplum hayatının sonsuz girift şubeleri içinde, her
fert “bütün”e sorumlu “şahsiyet” olmak mecburiyetindedir ve bu, gerek işin
mahiyeti ve gerekse “işi ehline verme” bakımından, nihayet “asıl” ve “aslî
sahibine” bağlanacak bir şuurla, bağlılıkta kendini ortaya koymaktır. Evet;
bağlanmak ve tesir altında kalmak, hele iş Allah yolu davası olunca, büyük
istidattır... İnsan önce etkilenir ve bunun doyumunda etkilemeye geçer; önce
etkilenir, sonra orijinalitesinde bunu tüttürür, şahsiyet olur...” (27)
Kaynaklar:
1- Walter Porzig, Dil Denen Mucize, (Terc: Prof.Dr.
Vural Ülkü), Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., Ankara 1985, c. 1, s. 93
2- John C. Condon, Kelimelerin Büyülü Dünyası
-Anlambilim ve İletişim-, (Terc: Murat Çiftkaya), İnsan Yay., İstanbul 1995, s.
28, 30, 31, 32
3- Giovanni Papini, Gog, İş Bankası Yay., 3 Basım,
İstanbul 1999, s. 109
4- Takiyettin Mengüşoğlu, Felsefeye Giriş, Remzi
Kitabevi, 3 Basım, İstanbul 1983, s. 152
5- Andrey Tarkovsky`den aktaran: Bahattin
Yeşiloğlu, Bedîiyyat Dergisi, Sayı 5, Nisan 1999, s. 180
6- Salih Mirzabeyoğlu, Marifetname -Süzgeç ve
Şekil-, İBDA Yay., İstanbul 1986, s. 200
7- S. Ahmet Arvasî, Kendini Arayan İnsan, Başak
Yay., 3 Basım, Ankara 1980, s. 43-44
8- Blaise Pascal`dan aktaran: Bahattin Yeşiloğlu,
Bedîiyyat Dergisi, Sayı 6, Ağustos 1999, s. 92
9- Friedrich W. Nietzsche, Zerdüşt Böyle Diyordu,
(Terc: Osman Derinsu), Varlık Yay., 3 Basım, İstanbul 1983, s. 99
10- Sâfi Mevlânâ Ali Bin Hüseyn
(Şeyh Sâfîyüddin), Reşahat Ayn-El Hayat, Sadeleştiren: Necib Fazıl Kısakürek,
Alem Yayıncılık, 4 Basım, s. 328
11- Benedetto Croce, İfade Bilimi ve Genel
Linguistik Olarak ESTETİK, (Terc: İsmail Tunalı), Remzi Kitabevi, 2 Basım,
İstanbul 1983, s. 168
12- İmam-ı Gazalî, Kimyâ-yı Saâdet, (Terc: Ali
Arslan), Merve Yay., İstanbul 1996, s. 345
13- İmam-ı Gazalî, El-Munkızu Mine`d-Dalâl, (Terc:
Yahya Pakiş), Umran Yay., 2 Basım, İstanbul 1996, s. 35
14- İmam-ı Gazalî, Kimyâ-yı Saâdet, (Terc: Ali
Arslan), Merve Yay., İstanbul 1996, s. 346
15- Salih Mirzabeyoğlu, Damlaya Damlaya -Yılanlı
Kuyudan Notlar-, İBDA Yay., 2 Basım, İstanbul 1997, s. 145
16- Salih Mirzabeyoğlu, Damlaya Damlaya, s. 145
17- Salih Mirzabeyoğlu, a.g.e. s. 52
18- Takiyettin Mengüşoğlu, a.g.e. s. 177
19- A.g.e. s. 314
20- A.g.e. s. 28
21- Salih Mirzabeyoğlu, İBDA Diyalektiği -Kurtuluş
Yolu-, İBDA Yay., 3 Basım, İstanbul 1995, s. 167
22- Bedia Akarsu, Wilhelm Von Humbold`ta Dil-Kültür
Bağlantısı, Remzi Kitabevi, İstanbul 1984, s. 40, 41
23- Salih Mirzabeyoğlu, Necip Fazıl’la Başbaşa
–İntibâ ve İlhâm-, İBDA Yay., 2 Basım, İstanbul 1989, s. 17, 18
24- A.g.e. s. 39, 40
25- A.g.e. s. 94, 95, 96
26- A.g.e. s. 103, 104, 105
27- A.g.e. s. 136, 137
IV. Bölüm:
AKADEMYA`YA DOĞRU`NUN HİKAYESİ VE GAYESİ
Şimdi yazacaklarımızı, candan
sevilen "teklifsiz" bir dosta yazılmış bir mektub addedebilirsiniz;
öylesine rahat olacağız ve kalemimizin kendiliğinden kıvrıldığı noktada,
"Acaba yanlış anlaşılır mı veya şunun isbatlanması gerekir mi?"
benzeri kaygılarla, ifâdemizin canlı akışını duraksatmayacağız; buna
çalışacağız. "Dostlarla Hasbihal" başlığı da gayet uygun olurdu bu
bakımdan yazımıza. Diğer yandan, daha önce yazdığımız "Ya
Birlikte Varoluş Ya Hiçlikte Kayboluş: İşte Bütün Mesele!" ve "İşbölümü
Yapılamaz Bir Varoluş Sorumluluğu: Düşünme ve Fikir" başlıklı makalelerimizin arka
planı, mutfağı ve tamamlayıcısı da sayabiliriz bu sohbeti.
"Akademya`ya Doğru Platformu" olarak
internette bir site açma fikri, şahsımızca bu yılbaşında düşünülmüştür ve
yenidir. Akademya Dergisi`ni yeniden yayınlama ise, bir tarafı fikir
keyfiyetine diğer tarafı imkâna bakan, içinden geçtiğimiz dönemin
hususiyetlerini de ayrıca gözönünde bulunduran bir proje hâlinde "beklemede"
diyebiliriz.
Peki,
site açma gereğini niçin duyduk? Geçmiş makalelerimizde serdettiğimiz sebebler
dışında, bu vesileyle ilk kez dile getireceğimiz birkaçı şöyle:
Öncelikle; fikrî tekâmülün, "insan"
olarak bu "varlık şartı"mızın, gelenekleşme ve okullaşma
misyonumuzun, hâdiseler ne tür bir hengâme belirtirse belirtsin, kesintiye
uğramadığını ve uğratılamayacağını göstermek için. Fikir, zaten hayatımızın ve
ideal mücadelesinin kopmaz bir yönü, dayandığı asıl. Lâkin, insanoğlu kendini
realiteye, gündelik telâşeye o derece kaptırıyor ki, bu yön gözden kaçabiliyor
bazen.
Aynı doğrultuda bir ikinci sebeb, ideolojik
formasyon kazanmanın, İBDA`nın şuur süzgecini kendimize ve ferdlere hâkim
kılmanın, maddî-manevî kurtuluşun "sebebi ve gayesi" olduğunu
unutturmamak için. Onu yaşatan ruh ve fikri ihmâl edilmiş bir
"teşkilât" yahut "propaganda" fetişizmi, önce kabuklaşma
sonra ölümün habercisidir çünkü. Ve şahsımız için, işte biz böyle bir ölümün
eşiğinden son ânda dönebildik diyebiliriz örnek istenirse. Ve bunun bir adım
sonrası, bu ikisinin de ihmâli ve kafalarda anlamsızlaşmasına varabilir
kimilerinde.
"Yense de yenilse de şu takımdayız!"
tezahüratı, zâhiren bir sadakat nişânesi gibi gözükse de, "takım tutma
ruhiyatı"nın "olmasa da olur!" yahut "hobi" vasfı
düşünüldüğünde, fikrin varoluşumuzun "olmazsa olmaz!" yönü olmasına
nazaran, temelde iğreti bir duruşa işarettir. Fikretmesem ve bunun gereğini
kalbimde duymasam da, fanatik taraftar olarak, maçtan maça tüm alkış ve
desteğim "Fikir takımı"na, der gibi! Bunun neticesiyse, çoğu zâhir
putperestliğinin âkıbeti hâlinde, "Oyuncuların bu maçtaki performansını
beğenmedim, kazanırsa görüşürüz, bana şimdilik eyvallah!" mübtezelliğidir
belki. "Fikre hiç gelmemiştin ki, bugün gittiğinden bahsedelim!" diyebiliriz
böyleleri çıkarsa!.. İnsanlık ve Müslümanlık zorunluluğundan âzâde, macera
heyecanı ve çıkar kaygısı taşıyanların vurulacağı mihenk!..
Bir üçüncü sebeb, "doğum sancısı çeken"le
ölüm döşeğinde "can çekişen"i, ıstırabın zâhirî görüntülerine
aldanarak birbirine karıştıran katıksız ahmaklara bir tokat aşketmek için. İBDA
fikir-sanat-aksiyon geleneğine bağlı olanların çoğu, bugün çok daha güçlüdür.
Çünkü "hayat mektebi"nde biraz daha pişmiş, ateşte biraz daha
çelikleşmiş, kabuklarını biraz daha çatlatmıştır. "Küçük Prens"in yazarı
Antoine de Saint-Exupery`nin dediği
gibi:
"Hayat,
bize bütün kitabların öğrettiklerinden daha çoğunu öğretir. Çünkü hayat, bize
karşı direnir. İnsan, ancak engellerle karşılaşıp onları aşmaya çalıştıkça
kendini tanıyabilir." (1)
Şayet
bu vatanın ve insanımızın sonu gelmediyse, hatta insanlık haysiyetinin sonu
gelmediyse, mutlaka elbirliğiyle kurulacak o insanca nizama dek hiç bitmeyecek
olan "1999 Süreci"nin bize öğrettikleri, böylece kendini daha bir iyi
tanımaya ebelik etti diyebiliriz bizlerde. Fikrî idealimizin sarsılmazlığının
isbatı yanında, şahsî kabiliyetlerimizi, zaaflarımızı ve potansiyelimizi de
daha iyi tanıdık bu süreçte; belki en çok da, hayatı daha içinden ve derinden
tanımaya başladık. Mütefekkir`in,
zindana düşen dostlara ilk söylediği "Hoşgeldin
hayata!" sözü, şu ân ne kadar da mânâlı!..
Yine
aynı çizgide bir dördüncü sebeb, mücbir şartlar dolayısıyla yayıncılık
yapamadığımız dönemde ayrı düştüğümüz okuyucularımızın da, çoğu gönüldaşımızın
bugün zindanda yahut dışarıdaki "açık" zindanda içine girdiği yoğun
okuma, araştırma ve fikrî tekâmül sürecine aktif katılımlarını temin etmek
için. Hayatı, önce veya sonra ama zindanda tanımaya başlamışlarla yahut terbiye
ocağının oradan akseden ateşinde kendini muhasebe etmeye başlamışlarla aralarında
bir uçurum olmaması; hayâl ve sorumsuzluk iklimlerine sürüklenerek
istidadlarını telef etmemeleri ve iki farklı dil konuşan bir camia olmamamız
için. Yepyeni bir varoluş hamlesiyle, kalb ve zihinlerini fikre bizimle
birlikte açmalarını sağlamak için. Tüm bunların, sâyesinde mümkün olacağı
"ahlâkî zorunluluk-sorumluluk" duygusuna kalblerinde en müstesnâ ve
merkezî yeri verebilmeleri için. Tüm mümkün varlık tezahür ve ilgilerinin
"izâfet" olarak bağlı olduğu "Zorunlu Varlık", "Mutlak
Varlık" ve "Mutlak Fikir" üzerinde daha bir dikkatle durup
düşünmeleri ve "varlığı, varlığında mânâlandırma" vasfıyla
"insan" olduklarını yepyeni bir gözle farketmeleri için. Fikrin,
varoluşun, hürriyetin ve ahlâkîliğin hep "zorunlu"ya iradî (kalbî) ve
teorik bağlılık çizgisinde bir "birlik" ve "bütünlük"
belirttiğinin altını çizmek için. Belki en doğrusu, bizim çok geç
farkettiklerimizi, dostlarımızın gecikmeden farketmeleri ve bizlere hem yoldaş,
kendi sahalarındaysa rehber olmaları için. Bizim düşe kalka öğrenip, ancak
zindanda daha açık muhakeme edebildiğimiz ve ayrıca, "Girilmez!"
levhası çakılarak üstü tamamen çizilmiş hatalarımızın, dostlarımız tarafından
tekrarı gibi bir mazeret ve müsamahanın artık sözkonusu olamayacağını ilân
etmek için. Özetle, bizlerin çalışmalarıyla dostlarımızın çalışmalarına bir
"eşzamanlılık-senkron" kazandırmak için. Birlikte varolabilmek
için!..
Tanınmayan
Mütefekkir, Külliyat ve Hayat
Bu vesileyle bir itirafta bulunmamız gerekiyor daha
iyi anlaşılmak bakımından. Aslında site olarak çıkışımıza, "erken"
bir teşebbüs de denilebilir. Şu yüzden ki, kalbi durduktan sonra yeniden atmaya
başlamışlara, öldükten sonra yeniden dirilenlere, hayata ve hayattakilere
gözlerini yeniden açıp herşeyi en başından tanımaya ve mânâlandırmaya
çalışanlara benzer bir hâlimiz var. Biz, yani fikir işçiliğine tâlib olanlar!..
Geçmişten oldukça farklı olarak, birçoğumuzun,
sorumluluk ve fikrî dikkatini hasrettiği belli bir mevzuu var artık.
"Aspirin" misâli güyâ herşeyden anlayan "ortalık adamı"
olmanın, belli bir işi-sorumluluğu olmasa da hep ortalıklarda bir yerlerde
oradan oraya savrulan adam olmanın (tamamen sorumsuzlara nisbetle bu insanların
yaptıklarına büyük şükran borçlu olsak da; bu sözlerle kimbilir geçmişimizi
işaretliyor olsak da!), hakikatte "adam-şahsiyet" olamayış ve belli
bir vazifeyi üstlenerek liderine, idealine, toplumuna, insanlığa
"faydalı" olmayı umursamayış sorumsuzluğu olduğunu farkettiğimizden,
bu bize "farkettirildiğinden", şimdi herşeye yeniden başlamış gibiyiz
çoğumuz.
Bize en başta "farkettirilen" ise, fikrî
sorumluluğu başkasına havâle etmekten vazgeçerek kendi vicdanında duymayla
beraber, Külliyata "doğru" yaklaşımın belki en başta "dış`a açılmak"tan geçtiğinin
de artık kesinlikle anlaşılması gereğiydi sanırız. Külliyat, bütün bir hayat,
fikriyat, ilmiyat, fiiliyat, sanat ve kâinat "muhtevâ"sına verilmiş
"biçim"ler, bir yönüyle "öz biçim"ler
düzeni-sistemi-diyalektiği olduğundan, muhtevâyı tanımayanın ondan alacağı
belki pek az, pek sınırlı şey vardır. Kâinat kadrosunu aydınlatan ışığından bu
vasfıyla yararlanmak yerine, gözünü "güneş" mesâbesindeki Külliyattan
bir türlü ayıramayanlar, bir yer gelir, artık "göz kamaşması"yla
birlikte, hem "görüş sıhhati"ni hem de "mesafe ayarları"nı
yitirmek, giderek "bakar kör" olmak durumunda kalabilirler; ve
kalmışızdır da! Tam da bu örnek ve benzerleri çerçevesinde, Külliyatta ihtarlar
mevcud. Baldan zehirlenmek de diyebiliriz belki buna.
Bir ibret tablosu: Geçmişte, medreselerde, İbn Arabî Hazretlerinin
"Fusus`ul-Hikem" adlı şaheseri, öyle tahsile yeni başlayanlara
arzedilmez, belli bir usûl, malûmat ve terbiye kazandırıldıktan sonra, yani
uzunca bir süre sonrasında tâlim ettirilirmiş. "Usûlsüz dalışın boğulmayla
eşanlamlı olabileceği", üzerinde durulması elzem bir husustur ki, kadri
kıymetini bilmezlik, çağımızın karakteristiklerindendir bir bakıma.
O hâlde şunu da ekleyelim: Henüz Külliyatı
gereğince tedkik edebildiğimizi de bu yüzden söyleyemeyeceğiz. Çoğumuz için, el
değmemiş, keşfedilmemiş bir hazine sanki o! Zâhirî okumaların "okuma"
olmadığını anladığımızı da, sanırız zikretmeye gerek yok. "Okumak", o
ifâdelerde "biçim"lendirilmiş "muhtevâ"yı tanımadan ne
mümkün; pay alabiliriz şübhesiz ve başlangıçta almamız da gerekir, ama orada
bırakmamak kaydıyla!.. Köre "renk" isim ve kompozisyonlarından
sözaçmak, sağıra "ses" kompozisyonlarını nota işaretleriyle
göstermek, o insanlarda "canlı" ve "hakiki" bir tasavvur
doğurabilir mi? Bakılan yere, muhtevâya dair söylediklerimiz bir yana, bir de
"bakan kalb gözü" var ki, sorumlu bir ruhun yazdıklarına sorumsuz bir
bakış asla nüfûz edemeyecektir. Çünkü, yazarın hürriyetiyle "bağ"
kuramayacaktır. Yazarın gayesiyle okurun gayesi buluşmayınca, hakiki bir
"anlaşma" da gerçekleşmeyecektir hâliyle. "Küçük Prens"teki
satırları hatırlayacaksınız:
"İnsan
ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir. Gerçeğin mayası gözle görülmez."
(2)
Velhâsıl,
bugüne dek öğrendiklerimizi, yazdıklarımızı, yaptıklarımızı en baştan tartmak,
düzenlemek, elemek, tarif ve tasnif etmek gibi güç ve yoğun bir çalışma, şu ân
içinde bulunduğumuz. Bazılarımız, her ilmî çalışmada başlangıç için gereken
"oryantasyon kazanma" ve kendini bütün bir perspektif üzerine sağlam
olarak oturtma süreci gereğince, lise ve üniversitede okudukları "felsefe,
mantık, sosyoloji, psikoloji vs." kitablarını tekrar gözden geçiriyor (bir
sorumsuz için ne "zevksiz" bir iş!), ayrıca metodolojik veya
eğildikleri dalın literatürüne dair kaynakları temin edip, doğrusu yine büyük
bir zevkle tarıyor ve takdir edileceği üzere tüm bunlar, verimlerin hemen bugün
yazıya dökülmesini bir nebze güçleştiriyor.
Şahsımızınkiler de dahil, bugün sitemizde
arzettiğimiz çoğu yazı, aslında yukarıda sıraladığımız bir kısım maslahatı
temin için, bir "örnek" ve "teşvik" hüviyetinde. Önümüzdeki
gaye olarak açıkça beyân edebiliriz ki, asıl yazılarımızı henüz yazmaya
başlamadık. Okuduklarınızı, “genel olarak” taslak, hazırlık ve dostlarımızı,
muhatablarımızı teşvik addedebilirsiniz rahatça. Ve zaten, isimlerini
gördüğünüz yazarlar, Akademya ve Bedîiyyat dergilerinin geniş yazar profilini
yansıtmıyor, sadece kendi aralarında belli bir dayanışma içinde bulunan,
birlikte bir "çalışma grubu" oluşturmuş belli sayıda yazarımızın,
yine çoğunlukla, aslî araştırmalarından fırsat buldukça kamuoyuna
"taslak" olarak arzettikleri mütevazi makalelerini çerçeveliyor.
Fakat, aynı zamanda, keyfiyet ve malûmat olarak daha zengin bazı
yazarlarımızın, nitelikli ve ümid vaadeden seçkin çalışmalarına sitemizde yer
vermiş, buna vesile olmuş bulunmaktan ötürü de ayrıca gurur duyuyoruz.
Bu vesileyle ifâde etmiş olalım: Yoğun mesaimizin
inkıtâya uğramaması bakımından, makalelerimizi gereğince yetkinleştirip
geliştirme imkânı bulamadığımız oluyor ve bundan dolayı, gelecekteki
verimlerimiz gözönünde bulundurularak, mazur görülmemizi istirham ediyoruz. Ne
kadar okursak okuyalım, tabiî ki yazmayı ihmâl etme gibi bir lüksümüz yok; hem
kendimiz hem dostlarımız hem de en başta idealimizin yaygınlaşıp maya tutması
bakımından. Mütefekkir`in bir
ihtarının da yeri geldi o hâlde, meâlen:
"Yazan
arkadaşlar, yazıyı bırakmasın. Siz yazıyı bırakırsanız, yazı sizden de çabuk
bırakır sizi!"
Hemen son derece mühim bir ikazda bulunmamız
gerekiyor fikrî çalışmaya tâlib dostlarımıza. Mütefekkir`in, meâlen dediği şudur: "Önce ilkokul, sonra lise ve üniversite, sonra sonra
profesörlük..." Ve: "Şimdi
başlasan, belki ancak 10-15 yıl sonra mevzuunda söz sahibi olabilirsin!"
Ki “Necip Fazıl’la Başbaşa” adlı eserinde yine
kendisi söylüyor:
“Zamanı
israf etmeme şuuru... Zaman, öldürmenin değil yaşatmanın zemini... Hemen
olacakmış ve şu ânı değerlendiremezsen olmayacakmış gibi, içinde bulunduğun ânı
değerlendirme, hiç olmazsa değerlendirememiş olmanın sancısını duyma şuuruyla,
yavaş yavaş, kıvamını bula bula, hazmede hazmede, sıra ile oluş prensibi...
Bizim şipşak fotoğrafçılıkla alâkamız yok!..”
Görüleceği üzere, mevzuunda
"İbdacı-şahsiyet" olmak, öyle birkaç yılın işi değil ve elmasın önce
kömürleşme sonra yine süreç içinde cevherleşmesi gibi, her başarı uzun ve
kesiksiz bir çalışmanın mahsûlü; çalışmadan başarmaya bakan köşe dönmeci
ahlâkın beş para etmeyeceği verim sahalarıdır bunlar. Ezcümle, çalışmasını
yarınlara havâle etme, kimseye tanınmamış bir lüks olduğu kadar, sadece
sorumsuzların "tesellî sakızı" olan ham bir hayâldir ayrıca.
Hukuk: Önce Kalbî
Zorunluluk!
Sorumluluk ve sorumsuzluk, "nefsânîlik-ferdiyetçilik-faydacılık"
ve "ahlâkîlik-şahsiyetçilik-küllîlik-zorunluluk" üzerinde tekrar
tekrar durmamız, tesadüfî değil. İlk adım şartı olarak, meseleleri bilhassa
buraya bağlıyoruz ve zaten bugün insanlar arasındaki tüm muvazenesizlikler,
anlaşmazlıklar ve çatışmaların temelinde de, böyle bir küllî "ideal
değerler" ve ferdden ferde değişen dünyevî "vasıta değerler"
uyumsuzluk ve savaşı bulunduğu çok açık görülmekte.
"İnsan" olmak, ahlâkî zorunluluğun
şuuruna varıp "hürriyet"i duyduğumuzca, ama "seçim"imizi
ona "kalbî" bağlılıkta bulduğumuzca mümkün. Ancak bugün daha bir net
sezebildiğimiz bu nokta, söylemeden edemeyeceğiz, Mütefekkir`in, yıllar önceki bir rüyamızda, bize (meâlen)
söylediğinin, bir yönüyle tecellîsine işaret ediyor sanki:
"Herkes
kendi mevzuundan HUKUK`a sıçrayabilseydi!"
Ve zindanda kendisinden öğreniyoruz ki, Mütefekkir`in kendi aslî mevzuu
HUKUK`tur ve her sahaya oradan açılmaktadır. Anlayabildiğimiz ve hatırımızda
kaldığınca...
Hukuk, ahlâkî zorunluluk ve sorumluluk duygusunun,
bu duyguyu temin eden "küllî-ideal-ahlâkî" prensiplerin
"pıhtılaştığı" zemin değil midir bir bakıma?.. Ve;
"iç-ideal-mânevî" cebhesi ve "dış-real-pratik" tezahürler
cebhesiyle, "hukuk" bir "bütün" değil midir? En iyisi, sözü
ehline tevdî edip, Prof. Orhan Münir Çağıl`ın
"Hukuka ve Hukuk İlmine Giriş" adlı, hacmi kadar, hemen ilk bakışta
derinliğinden de etkilendiğimiz eserine başvuralım:
"... `Hukukun iç
âlemi` ile, hukukun mânevî-fikrî tabakasını kastediyoruz. Bu tabakada, hukukî
değerleri ve hukuk idesini (adalet idesini), tabiî hukuk ve hürriyet idelerini
görüyoruz. Gerçi, hukuk içtimaî, siyasî ve iktisadî realitelerin vücuda
getirdiği bir vasatta (ortamda) ve zaman içinde oluşur, dışlaşır; fakat menşei,
çok daha derinlerdedir. Mahiyeti ve menşei itibariyle fikrîdir, mânevîdir.
Hürriyetin tipik, karakteristik bir kategorisidir.
Hukukun iç âlemi, hukukun dış âleminde, yani kanunlar, teâmüller, kazaî
kararlar halinde ve içtimaî, siyasî ve iktisadî bünye içinde, muhtelif müşahhas
devletler içinde, bir kelime ile, hayatta (insan hayatında) gerçekleşmek ve
gelişmek gayesindedir. Hukukun dış âlemi de bu iç âlemi mütemadiyen arar, onda
huzûr ve sükûna kavuşmak ister. Maamafih, bazan veya sık sık hukukun iç
cephesiyle dış cephesi, mânevî-fikrî cephesiyle şe`nî (reel, H.S) cephesi,
postulat (prensip, H.S) cephesiyle vakıa cephesi arasında gerilimler ve
gerginlikler az değildir. Bu gibi kritik ve trajik durumlarda, insanın
vazifesi, gerilimleri yumuşatmak veya muvazenelendirmek veyahut ortadan
kaldırmaya çalışmaktır.
Görülüyor
ki hukukun varlık bütününde tesbit ettiğimiz `iç ve dış`, birbirinden
ayrılmaz parçalardır. Hukukun iç-mânevî
cephesiyle dış-pozitif cephesi, müştereken ve müttahiden (bir arada ve birleşik
olarak) hukuku vücuda getirirler." (3)
Ve sonrasında ekliyor:
"Sosyal
kâinatta hakikat, düal (ikili, H.S) bir münasebetin birbirine bağlı iki
tarafını vücuda getiren fert-cemiyet mefhumlarının ortasındaki derin bir
noktadadır. Bu derin nokta, hürriyet, ahlâk ve adalettir; tabiî hukuk
prensipleridir. Bunlar, insanların gerek fert olarak, gerek aile ve meslek
topluluğu olarak, millî ve siyasî topluluk olarak riayet etmekle mükellef
oldukları değerlerdir." (4)
Her fikrî-ilmî-teorik hamle, bir
"küllî"nin, cüz`îlerin küllîlerle olan bağının, mümkünlerin bağlı
olduğu zorunluluğun yani "küllî" kanunun, tecridlerin yükseleceği
"kuşatıcı" küllî prensibin avcısı ve tâlibi değil midir?.. Estetik
dediğimizse, tüm bunların "ifâde"si, objektifleştirilmesi,
dışlaştırılması, "biçim-form"a kavuşması değil midir?.. Demek ki,
ahlâkî olanla, mantıkî ve estetik olanı "birlikte" ve yöneldikleri
"küllî" gaye seyrinde tanımayı, birleştirmeyi, irtibatlandırmayı
başardığımız ân, hem insanı hem meselelerini hem de çözümleri anlamaya sağlıklı
bir kapı açmış olacağız, diyebiliriz.
Hem; "insan"ı hayvandan ayıran,
"küllî"leri bilmesi, tanıması ve araması değil mi zaten?
"Tek"lere dair işaretler ve müşahhas "tek"lerin tanınması,
hayvanlarla bir yerde ortaklaştığımız sahadır. Lâkin, mücerred
"küllî"lerin, kavramların, kanunların bilgisi; yani
"fikir", yalnız insana has, ahlâkîlik de öyle! İbn Haldun`dan dikkat çekici bir tesbitle mevzuumuzu bağlayalım:
"İdrâklerin
asıl ve temelini, beş duygu kuvvesi vasıtasıyla bilinen ve hissedilen bilgiler
teşkil eder. Bütün hayvanlar bu hissi olan idrâklerde insanın ortağıdır.
Kişiler ancak küllî olan varlıkları idrâk etmeleriyle hayvanlardan ayrılırlar."
(5)
“Küllî-ideal” olanı gözetmek, hem “fikrî” bir vasıf
hem de “ahlâkî” bir haslet olarak, “herkes için iyi” olanı gözetmeyle “içiçe”
olacağından, “insanlık” dediğimiz haysiyet de o hâlde, nefsânîliğin, bir
deyişle “organizmasının hayrına bağlı” hayvanîliğin aşıldığı yerde, “fazilet”
ülkesine adım atıldığı ânda başlayacaktır diyebiliriz.
Bilvesile, sorumluluk ve fikir işçiliği üzerinden
bir örnek verelim: “Sorumluluk” öyle birşeydir ki, hep üste çıkmak ve her
muhatabını fikren altetmek hazzını bile, yeri gelir terketmeyi gerektirir ve
kişiye "nefsi için" çalışmayı bırakıp, "başkasına" faydalı
ve "herkes için" iyi olanı tercihi öğretir. "Mutlak menfaatsizlik hayâldir" diyen Leibniz`in haklılığı ise, sorumluluk
duygusunun "faydalı"ya hâkim olabileceğini nakzetmez. Yine
“diyalektik” de, "kendini aşma" ve “fânî-sınırlı-nefsânî” olandan
ideali "tenzih" ediş, sonsuzluğa kalbî sıçrayış demektir bir anlamda.
Ve okumak, yazmak veya davranmak, hazzı ve çıkarına fikri âlet eden, diyalektiği menfî-nefsî kullanan "sofist"
geleneğe tutunmak için olmayacaktır. İşte Eflatun,
bu sorumluluk duygusunu "Devlet"inde hâkim kılmak için, diyalektiği
"ahlâkî-küllî" olana bağlar ve "yetiştiricilik" üzerinde
hassasiyetle durur; nefsânî bilgiçlik temâyüllerine kapı açmamak için,
bilenleri "yetiştiriciliğe", sorumluluğa sevkeder. Gerisini, Paul Foulqie`nin "Diyalektik"
adlı eserinden takib edelim:
"Ayrıca,
Platon, diyalektiği İyi İdeası`na yükselme sanatı gibi gösterdikten sonra, onu
tartışma sanatıyla aynîleştirir gibidir. Platon, ileri yaşları anlatırken (bu
yaşlarda, devlette büyük memurluklara aday olanlar diyalektikçi yetiştiren
çalışmalara katılacaklardır), `yaşlıların, gençler gibi, diyalektiğin tadını
çıkarmasına engel olmak önemli bir ihtiyatlılıktır` der:
`Bence
şuna dikkat etmelisin: gençler bir kere diyalektiğin tadına vardılar mı, onu
olur olmaz kullanırlar ve oyun haline getirirler, onu durmadan bir şeyin
tersini söylemek için kullanırlar, kendilerini çürütenleri taklit ederler, bu
sefer onlar kendilerini çürütenleri çürütürler, genç köpekler gibi haz duyarlar
yaklaşanı dişlemekten, parçalamaktan`
" (6)
Sorumsuzluk:
Görmek Değil, Görülmek İçin Yaşama!
Önceki yazılarımızda elden geldiğince açıklamaya
çalıştığımız için, burada sadece Takiyettin
Mengüşoğlu`nun "Felsefeye Giriş" adlı kitabı vesilesiyle,
"sorumluluk" bahsinde birkaç tamamlayıcı noktaya dikkat çekmek
istiyoruz. Mengüşoğlu`nun, günümüz
Doğu insanının "sorumsuzluğu" bahsinde söylediklerini, kendi
yorumlarımızla içiçe nakledelim ve gerisini, o kitabı okuyacaklara havâle
edelim:
Bizde
"insan", kendi başına bir değer ve haysiyet taşımaz. Tuhafı, kişinin
kendisi için de bu böyledir. Kendisini, sonsuzluğa açık "hür" bir
varlık olarak görmez de, hep dışındaki bir şahsın, müessesenin, hedefin bir
"vasıtası-aracı" olarak görür. Vazifesini kendi seçmez ve kendi
seçimi olmadığından büyük bir aşkla da sahiblenmez. "Dövseniz de sevseniz
de" kendisini sorumlu gördüğü o işten başını kaldırmayacak ve dışarıdan
herhangi bir dürtmeye mahal bırakmayacak, "çalışma"nın kendisi
bakımından teşvik ve tenkide ihtiyaç duymayacak "hakiki"
sorumlulardan değildir o; vazife, hep iğreti ve hemen uçacakmış gibi arızîdir
onda. Vazife, sevilen değil, katlanılan birşeydir onun için. "Zâtıyla
hareketli-kendinden hareketli" değildir o; ya gütmeye ya dürtmeye ya
korkutmaya ya çıkar vaadetmeye ya gururunu okşamaya bağlıdır çalışması!..
Kalbinde "ortaksız" bir sorumluluk
duygusu yer etmemiştir onun; daima "dışarıdakinin-başkasının" ya
"himâye" yahut "baskı" objesi olarak görür kendini. Baskı
görmemek ve "işini-çıkarını" yürütmek için, "başkası"nın
iradesine tâbî bir "vasıta-araç" olur. Zulme karşı koymaz, tam tersine
bir yolunu bulup ayakta kalma ve yaranma derdindedir. Ve çevresindekileri de,
hür insanlar değil, kendi çıkarlarının aracı görür bu alışkanlıkla. Onlara
kendi de zulmeder gayet tabiî bir şeymiş gibi. Kendi hür seçimine saygı
göstermediği ve seçimini hep şahsî (nefsî) menfaatleri belirlediği gibi,
çevresindekilerin hür seçimine de saygı göstermez. Çevresindekiler de,
kendilerine dışarıdan dikte edilen bu vazifeleri kalbden benimseyemez böyle
olunca. Bu yüzden, Doğuda daima despotlar ortaya çıkar. "Küllîlik"
veya "hukukun üstünlüğü" bir kez kaybolunca, herkes ve herşeyin
değeri şahsî, değişken ve itibarî olur "zincirleme" tesirle.
"İdeal-küllî-gaye" değerlerin geçerli olmaması
ve insanların gaye değerlere bir çıkar vesilesi imişçesine bakışları, meselâ
adalet müessesesinde şöyle görülür: Adalet, şahsî çıkarların fevkinde
"herkes için-küllî" bir “nizâm”ın kurulmasını gözeten bir düsturken,
burada, belki haksız belki başkalarının hakkını yeme pahasına “bencilce”
çıkarını mahkemede tescil ettirmiş kişi, "Yaşasın, adalet tecellî
etti!" diye bağırabilir. Garibtir, hâkimi de, savcısı da, avukatı da, bu
çıkarın veya hırsızlığın bekçisi ve noteridir sanki böyle ülkelerde.
Şahsiyet ve sorumluluk fikri, insana dışarıdan
“inanmadığı” bir hiyerarşinin benimsetilmesine ve insanın "araç"
derekesine indirilmesine zıddır. Hürriyet gibi, sorumluluk da hür iradî çabaya,
kalbî bir benimseyiş ve itaate müteallik bir kazanç, hamle ve duygudur. İnsan,
ancak kalbinde bir zorunluluk, sorumluluk duyuyorsa ve kendi seçimiyse böyle
bir hiyerarşiye tâbî olur; bu çerçevedeki "formalite"leri benimser.
Lâkin bizde, “kalbî” sorumluluk duyma değil de "araç olma" geçerli
olduğundan, herkes herkesin ve herşeyin bir aracı olarak, kendisinden
istenileni, ruhunda tartma ve zorunluluğunu duyma gereği hissetmeden,
"formalite-şekilcilik" içinde gerçekleştirir. "Kendi" olmak
yerine, mekanik bir "iş robotu" oluş! Kendi gözüyle görme ve ruhunda
duyma yerine, başkası görmüş ve duymuş ya, kâfî; iş, "şeklen"
yapılır. İş yaptıran “ehliyet ve ferâset
ehli”yse ne âlâ; ki burada akıl yürütmek ve muhalefet bahanesi aramak, ayrı
bir nefsânîlik ve “iş-sorumluluk” kaçkınlığıdır. Ama ya bu mercî
“ehliyetsiz”se; hikmeti kendinden menkûl bir emre itaat dayatıyorsa?..
Hep başkasının aracı olma, kalbinin-vicdanının
sesine değil de “fâni” çıkar, alışkanlık ve hazların sesine kulak verme,
ruhunun değil de organik varlığının ihtiyaç ve temâyüllerini hayatının
merkezine alma, "korunma-beslenme-üreme-sevilme"yi davranışlarının
ana motifleri kılma, dışa ve fizikî varlığına böylesine bir bağımlılık ve
esaret hissi, hepsi birden, insandaki "şahsiyet" ve
"sorumluluk" duygusunu dumura uğratır. Kişi
kendini şartların esiri olarak gördüğünden, herhangibir şeyin sorumluluğunu da
kalben duymaz, "müessir gücüne inanmaz" yahut itibar etmez. İş
yürümediğinde o hep mâzurdur, dışarıdan dikte ve yönlendirme neticesinde
yapmıştır çünkü. İşini tüm ruhuyla sevme, kendisini işine tüm varlığıyla verme
gibi bir sorumluluk duygusu taşımadığından, tüm işler onun için bir
"angarya"dır. Yapılsa da bitse ve gidip bir kenarda dinlense,
oyalansa, boş hayâllere dalsa! Bu yüzden, işten kaçmaya bakar hep veya
başkasına havâle etmeye. Sorumluluklar da, bunca kaçak namzedi arasında ister
istemez paylaştırılır, her işçinin başına kaçmasın diye bir bekçi dikilir, kişi
sürekli izlenir ve sorumluluk bunca dağılınca, artık sorumluyu bulup çıkartmak
da güçleşir. Çünkü, herkes belli kalıbları yerine getirmiştir ama, iş eksik
kalmıştır; sorumluluk ferdî bir duygu olmaktan çıkınca anonimleşir ve
soysuzlaşıp şekilciliğe dönüşür.
En güzel bir tabiat parçası bile onu sevindirmez;
çünkü onda herşey "araç" derekesindedir. İçinde Rabbine dua ettiği
caminin estetik değerinin farkında bile değildir. Namazı da bir başka ruhsuz
şekilciliğin yerine getirilişi ve cennetle takas olarak bir
"alışveriş-menfaat" vesilesidir sanki. Kendisine bakışındaki gibi,
çevresine bakışında da, neyin pratik aracı olduğuna göre bir değerlendirme
yapar. Sınırlı şekil ve araçlara bakışını çakılı kıldığından; gözü, içindeki
sonsuzluğa değil de dışındaki sonlulara mıhlı olduğundan; sonsuz iyilik,
güzellik ve doğruluğun duygu ve temâşâsı, onun için neredeyse imkânsız hâle
gelmiştir.
Kendini
Obje-Şey’lerde Tüketmek!
Bizde insanlar, çoğunlukla ancak
"zaruret" olanı yapar, yaptıklarında günün, şimdinin, ânlık çıkarın
payı baskındır. O, sonsuz bir gaye için değil, şeklen yapılıp tüketilmesi,
bitirilmesi gereken bir "şey" için çalışır. Meselâ bir imtihanı veya
sınıfı geçmek, diploma almak, meslek edinmek, maaş almak, kariyer yapmak, çıkar
temin etmek, kendini alkışlatmak vs. için bir işe, hatta fikre eğilir. Ona karşı
kalbî bir aşkı ve sorumluluğu olduğundan değil. "Şey" elde edilince
veya mânî çıkınca, onu hemen terkeder ve bir daha hatırlamaz bile.
İhtiras, belli bir "obje"yi seçip
bağlanır, idealize eder ve onda "aşkın" bir zorunluluğun ifâdesini
görür, böylece kalbî bir sorumluluk duyar ona; bir nevî aşk hâli... Ama
“çıkar”ını öne almış bencil, bir "şey-obje" olarak kullanır ve atar
onu, tüketip işi bitince düşürür onu eski değerinden. "Obje"dir
neticede, o olmazsa öbürüne sıçrar; seçmek ve bağlanmak değildir bahis mevzuu
olan. Diğer yandan; “zorunlu olmayan”a, “fâni” olana duyulan,
"şey"lere veya "şey" olarak arzulanan fânîlere yönelen her
ihtiras, “mecazî aşk”, inkisarla biter malûm; küllî sorumluluğun düğümlemediği
her “nefsî-fânî” bağ çözülür ve dağılır birgün. Hakiki ve pörsümeyen aşk, ancak
“Zorunlu Varlık”a, O’nun için, O’nun adına olanadır çünkü!.. Haddi aşmış ve
putperestliğe kıvrılmış, aslî vazifeleri kıymetsizleştirmiş, zorunluluk ve
öncelik hiyerarşisini altüst etmiş böyle bir “ihtiras”, “mecazî aşk”, ibtilâ ve
bir bakıma hastalık sınıfındandır ki, şayet bir zorunluluğa “vesile” değilse,
buna duyulan “sorumluluk” sahtedir ve
başka büyük sorumsuzlukları örtüp gözden kaçırmaya dairdir. Meğer ki, “hakiki
aşk”a, aslî mesuliyetlere yol bulsun!..
Fikir, sanat, ilim, bizim insanımız için dört duvar
arasında veya belli bir dönemde uğraşılan bir formalitedir, hayatın her ânında
ihtirasla sevilen ve her dem değeri üstte tutulan, kalb ve zihnin hep onunla
meşgul olup gereğini tatbikle uğraştığı bir gaye değildir.
Sözün burasında, Mütefekkir`in altını çizdiği bir sorumsuzluğa ve kadri kıymetini
bilmezliğe işaret edelim. Meâlen:
"Soruyorum; nerede okuyorsun?
`Şurada; ama sevmiyorum!` Peki; neyi seviyor ve ilgileniyorsun? Cevab yok!.. Bu
okullar, üniversiteler, bizim milyarlarca lira verip de kuramayacağımız hazır
müesseselerdir. Değerlendirsenize!.."
Evet; okuduğumuz okullardaki dersleri ve kitabları,
fikrî sorumluluğumuzun malzemesi ve zemini kılmak gibi bir şuurumuz
olmayabiliyor, okuyup geçiyor ve unutuyoruz. Bu sahada idealimizin tatbiki ve
kendi nizamımıza mâledilmesi şevkini duyamayışımızın "sorumsuzluk"tan
başka izahı nedir, bilemiyoruz.
Fakat, şurası da bir hakikat ki, insanlar,
"kendisi" ve "ideali" için pek cılız okurken,
"başkası", meselâ sınıfı geçmek, diploma almak, meslek edinmek için
çok daha fazla ve disiplinli okuyor. Çünkü, ucunda çıkar ve kariyer var.
Ailesinden ve çevresinden, yani "başkası"ndan korkusu var. Ama,
okulunda bunca okuyup çalışmış bir insana en basit temel eseri bile okutma güçlüğü
çekersiniz; ruhunda fikrin pek değeri olmadığından, bin mazeret getirecektir
size!.. Mücerred fikre pek istidadlı olmadığını söyleyen kişinin okulda okuduğu
ve geçtiği kitablara baksanız, şaşarsınız! Ülkemizde fikir, sanat, ilim vb. tüm
sahalardaki iflâsın sorumlusu, işte bu "sorumsuzluk" ve
"idealist yokluğu"dur; herşeyin "şekil" ve
"çıkar"a endekslenmesidir belki. Böyle kurulmuş, böyle gidiyor.
Amerikalı bir akademisyen, Şarkiyât uzmanı William
Chittick`in, "Varolmanın Boyutları" adlı eserinin önsözünde geçen
bir anekdot, bizim zaaf röntgenimizi çekmesi bakımından, utanç vericidir.
"Başkaları", "başkaları"na sorumluluk havâle ettiğinden,
meydanın nasıl "bomboş" kaldığını anlatıyor:
"1979`da
Türkiye`ye gittiğimde, ondört yıldır zaten İslam düşüncesini çalışmaktaydım.
Doktoramı Seyyid Hüseyin Nasr`ın yönetimi altında 1974`te Tahran
Üniversitesi`nde tamamladım. Araştırma konum Abdurrahman Cami`nin Nakdu`n-nüsûs
fî şerh-i nakşi`l-fusûs adlı eserinin tahkiki ve incelenmesi idi. Bu projeyi
tamamlamam altı yılımı aldı ve bu süre içinde elyazmalarını incelemek için
nisbeten kısa sürelerle Türkiye`yi üç kez ziyaret ettim. Çeşitli yıllarda
Türkiye`deki kütüphaneleri tam olarak dört kez dolaştım. Bu kütüphanelerde
yaşça benim yaşıma yakın hiçbir Türk`le karşılaşmamış olmaktan, böyle bir
vakıadan her zaman büyük bir üzüntü duydum; yalnız daha önceki bir kuşaktan
insanlar vardı buralarda." (7)
Sorumluluğu Havâle: Başkalarıyla Hiçleşme!
Ruhî
sorumluluğun, zorunluluğun, sonsuzluğun mevzubahis edilmediği bu yerde
sözkonusu olan, tabiî olarak, gözü hep dışarıda olmaktır. Dıştan nasıl
göründüğüyle, "araç" olarak alkışlanıp alkışlanmadığıyla, yerine
getirdiği "formalite"lerin başkası ve kendisi için "çıkar
vasıtası" değeri taşıyıp taşımadığıyla bu kadar ilgilenen insanın tüm yaptığı
da, bir "görünüş, gösteriş, riyâ" olacaktır hâliyle. Hakkını vermek
ve "sürekli" olmak yerine, "zevâhiri kurtarmak" ve
alkışlanmak! "Kendisi" için yapmak ve yaşamak yerine,
"başkası" için yapmak ve yaşamak: Riyâkârlık!.. "Olma"nın
değil de "görünme"nin, muhtevânın değil de şeklin, kalitenin değil de
ambalajın esas olduğu bir yerde, hemen hiçbir işin künhüne, özüne, derinliğine
inmek mümkün olmaz. Çünkü kendisini bundan sorumlu gören yoktur ve böyle bir
şey olacaksa bile o hep "başkası"dır ve çok gerekiyorsa, kendisi o
"başka" sorumluya "vasıtalık-araçlık" edebilir, ama hesab
sorulacağı zaman onu ortalarda gören olmaz, böyle bir yük almaktan kaçmaktır
zaten işin aslı, mâzurdur yani. "Başkası" ne diyecektir buna? O da
bir "başkası"ndan bekler aynı işi. Ve hep ortada kalır iş. Ne
ilginçtir ki, sorumluluğu başkasına havâle edenlerin en çok bayıldığı iş de,
bir taraftan, o "başkaları"nı sorumsuzlukla ve gevşeklikle itham
etmek, dedikodularını yapmaktır. Bir "sorumsuz"un tanımadığı ilk şey
"ölçü" ve "kanun", "küllî" esaslar olduğundan,
tenkidleri ve medihleri de baştanbaşa "ölçüsüz"dür. "Şahsî"
sevgi ve nefretine göre "değer" kazanır herşey. Ya en harika ya en
rezildir muhatabı!..
Böyle bir toplumda öğretmen de, talebe de, işçi de,
idareci de, "fikir-ilim-sanat-aksiyon" şûbesindekiler de hep belli
kalıbları belletecek ve kendileri de o kalıbları tekrarlayacaktır. Başarı veya
başarısızlık, buna göre tâyin edilecektir. Hâliyle burada, "vaktin"
insanın en büyük hazinesi, nakdi, kıymeti olduğu şuuru ve değeri de yoktur.
Zaman, belli formaliteleri yerine getirip kenara çekilmenin bir zeminidir.
Sözün burasında, şu âna dek Mengüşoğlu`ndan "yorumlayarak", kendi bakışımızı yansıtan
değerlendirmeleri daha fazla ve kendi cümlelerimizle işleyerek, bu arada araya
kendi şahsî iktibaslarımızı da ayrıca serpiştirerek naklettiklerimizi bitiriyor
ve ondan "yorumu kendinde" bir iktibasla, bu meseleyi "vicdanî
idrak"lere havâle ediyoruz:
"Doğulunun
geleneklerinde zamanın hiçbir rolü yoktur; onun daima geçmesini, öldürülmesini
istediği bir zamanı vardır. (...) İmdi Batılının boşuna geçireceği, öldüreceği
bir zamanı olmadığı gibi, zamanın gelişigüzel kullanılmasına da izin vermez. O
zamanını titiz bir şekilde böler ve onun dolu ve anlamlı geçmesine çalışır.
Halbuki Doğulunun geleneği, zamanın dolu geçmesine imkân vermez. Çünkü Doğulu
hayatının önemli bir bölümünü beklemelerle geçirir; en basit bir iş, ona çok
uzun bir zamana mâlolur; çünkü bu basit işi görecek ve gördürecek olanların
karşılıklı olarak zaman hakkında kesin bir şuurları yoktur; imdi zaman, her
ikisi için de henüz bir değer taşımamaktadır. Bu sebeple aynı işin yarına, öbür
güne ve daha sonraya bırakılmasında bir sakınca görülmemektedir. Doğulu
zamanını herhangi bir çalışma yahut kendisini insan olarak geliştirecek eserleri
okumakla da geçirmez; o daha çok zorunlu olanı, istenileni yapar ve geriye
kalan zamanını çok defa boş ve yararsız konuşmalarla, boş kuruntularla geçirir.
Çünkü Doğulu için zaman, savrulacak kadar boldur; onu geçirmek asıl gayedir.
Tesbihin Doğulunun günlük hayatına ait olması, üzerinde durulması gereken bir
fenomendir." (8)
"Beklemek" ve "zaman öldürmek",
artık ne mânâya geliyor, anlaşılmış olsa gerektir. Biz yalnız şu mânâsına
dikkat çekelim ki, fikretmek ve kalbini sonsuz değerlere açıp "herkes
için-küllî-ideal-değişmez" prensiplerden hareketle davranmak için hep bir
"vâde" gözetiş, belli bir "şey"in beklentisine giriş,
aslında ahlâkın "şartsız-kategorik" zorunluluğuna nazaran, kişinin
her işini "şartlı-hipotetik" yaptığına delâlet eder. Literatürde buna
hesabçılık, şantajcılık, menfaatçılık, pazarlıkçılık, faydacılık gibi adlar da
verilir, "sorumsuzluk" ve "nefsîlik-keyfîlik" yanında.
Hâşâ, "Bastır nimetini, al amelimi!" edebsizliğine kadar varabilir
giderek...
Kendinden Zuhura Doğru
Şu
âna dek yazdıklarımızda "kendi olma"ya yaptığımız vurgular malûm;
henüz biz de belki öyle olamamış ve tenkid ettiğimiz hususları kimi zaman
nefsimizde temsil etmiş olsak da, "ideal yerinde dursun" şiarıyla
serdettiğimiz prensipler...
“Kendinden
Zuhur” prensibine çapımız nisbetince ve
belli bir yönden bakış denemesi yapmak gerekirse, tashihe muhatab olmak
kaydıyla şunları söylemek isteriz. "Kendi olma", "şahsiyet
olma", "kendinden zuhur diyalektiği" ve "aşk ahlâkı",
hepsi birden, aynı derûnî maksada nisbetle değerlendirilebilir sanırız: Kendini
aşma!.. Demiştik ki, "kendi olmak" ibâresinde geçen
"kendi"den kasıd, şu “fânî-zahirî-organik” varlığımız olmasa gerek!..
Doğru değerlendiriyorsak şayet; "bir" olan "ruh", real
âlemde şu organizmamızda tecellî ediyor ve "nefs-kendilik" kazanıyor.
Ve, ruhun "mânevî" gıdası olarak "hürriyet" ihtiyacı ile,
“sonlu-sınırlı” maddiyatı aşıp "sonsuzluk" vatanına kavuşma iştiyakı
ile, aslına dönüş hâlindeki "aşk" yahut "kendini aşma" hamleleri
ile, nefsin "organik-maddî" varlığa sımsıkı bağlı "dünyevî"
ilgi ve ihtiyaçları kalbimizde buluşuyor.
Buluşmakla kalmıyor, sürekli bir
"çatışma"ya da giriyor; ve sayısız insan, "seçim"ini
bilerek yahut bilmeyerek "dünya" ve "dünyevî"den yana
yapıyor. Farkında olmayabiliyor; çünkü "kendi"ni aramak ve bilmek
gibi bir "zorunluluğun" şuuruna, "ölçü"lerine ve niyetine
sahib değil. Pek kolay düşüyor "nefsin pususuna"...
"İdeal-sonsuz" değerleri "fânî-dünyevî" çıkar ve
"şey"lerle takas etme; insanlığı "şart-sınır"lara esir edip
"fazilet-karşılıksız iyilik" meydanını "pazar-pazarlık"
tezgâhına çevirme başlıyor artık. "Aşk" hamleleriyle kendini, nefsini
aşmak ve yüce bir "küllî"de fânî olup mânen ölümsüzleşmektense,
ölümlü dünyaya kazık çakma hevesine kapılırcasına "şahsîliğin-egoizmin-egosantrizmin"
esiri oluyor, bu "nefs" kafesinde donmaya, çürümeye ve kokuşmaya
başlıyor. "Şahsiyet" sahibi insanın "kendinden-ayniyetten"
hamlelerinin yerini, egoistin "kendilikten-nefsîlikten" ve ruhun
tabiatına zıd bir "başkalıktan-gayriyetten" doğmuş hamleler alıyor.
Bu "mahlûk", "ideler-fikirler" için değil, dışındaki ve
dışına bağımlı "şeyler-çıkarlar" için; kendinde “ölümsüz-sonsuz” olan
için değil, vesilesiyle aksiyonunu yürüttüğü “fâni-ölümlü” vasıtalar için
yaşıyor. Hep önde ve öncelikli olana değil de, arkasında bıraktığına tutunuyor.
Nefs galebe çalıyor. Bağlandığı "şey"lerle birlikte, yokluğa
karışıyor sonunda.
"Teknik", fikrin pratik gayelere,
hedeflere hasredilmesi olarak, "şartlı" ve "şeylere dönük"
bir yön belirtir diyebiliriz. Burada "tekniğin ahlâkîleşmesi", ideal değerlerin
emrine verilmesi gereğinin altını çiziyoruz. Fakat, "ahlâkın da
müşahhaslaşması", aynı şekilde insanî bir zarurettir; ki bu yön, ahlâkî
olanın "faydalı" olana hükmedeceği zaman ve zemine işaret eder demek
mümkün. "Nefs-kendilik" de hakkını alacak. Zaten, “vesile” olarak
nefsin ortak olmadığı, fânî de olsa belli bir “reel” muhtevâsı olmayan fazilet,
“ütopik” bir tahayyülden öte ne olabilir, bilmiyoruz. “Mânevî” olan için nasıl
“sûret” şartı varsa, “düşünce” için nasıl “sezgi” şartı varsa, “ahlâkî” olan
için de öylece “faydalı” bir muhteva şartından bahsedebiliriz. Tabiî, neye ve
kime faydalı olduğu cevablanmak kaydıyla! İdealiniz için nefsinizi fedâ
etmeniz, organizmanızın “hayrına” olmasa da, idealinizin “hayrına”dır meselâ.
Menfî anlamda "ütopik-ayakları toprağa basmayan" bir fazilet, hayatta
karşılığı olmayan, yaşamayan bir fazilet olmaz mı? Halbuki, bugün, burada, bu
"ruhî-bedenî" varlığımızda yaşıyoruz. Fakat, hayvan gibi, sadece
"korunmak, beslenmek, üremek" için varolmayacaksak, yani aslında "ölüm"
için yaşamayacaksak, sonsuzu sonludan "tenzih" düzeni olarak
diyalektik bir akışı, "ruhî-fikrî-iradî" hamlelerimizle kendimizi
aşmayı, "aşk"la bu fânî varlığı terkedip "küllîye-ideale"
kavuşmayı seçmişiz demektir, kanaatimizce. Burası "şahsiyet" ülkesidir
ki, orada "kendilikten" ve "şarta bağlı" hamlelerden
ziyâde, zorunluluğun kolayca farkedilip istenmesi, vicdanın
"kendinden" sesinin her dâim işitilmesi, sonsuzluğun sonlu
vesilelerde kesiksiz ışığını sürdürebilişi mevzubahistir sanki.
Muhakkak, nefs direnecek, vicdan "taşınmaz bir
yük" hâline gelecek, "herkes için" iyilik istemenin "nefsi
için yaşama"ya nazaran ağır sorumluluğu duyulacaktır. Ama, bu ıstırab,
"şahsiyet"e, insan olmanın, "hür" olmanın tarifsiz hazzını
da bahşedecektir. "Şahsiyet" bahsinde, mevzuumuza
"anlaşılır" bir dille temas eden Ayhan Yücel`e
kulak verelim dilerseniz. "Şahsiyet"i, üç basamaklı bir merdiveni
olan bir eve benzeterek, şöyle devam ediyor:
"Birinci
basamak, şahsiyetini kazanmak isteyen bütün insanlarla dolmuş. (...) Yine bu
birinci basamakta, iyi ile kötünün tefrikinin insan nefsinde yapıldığı
sübjektif denemeler yanında, ikinci basamağa atlayacaklarda müşâhede edilen ve
iyiye söz vermek halinde beliren objektif denemeler de yer alıyor. (...) İkinci
basamak nisbeten çok tenha, zira; birinci devrenin ıztırap ve tahammülü
gerektiren denemelerinin yapıldığı çocukluktan gençliğe ulaşış ve gençlik
devrelerindeki sabır, olgun değil. (...) Bu ikinci basamakta şahsiyetinde bize
örnek veren kişi, gösterdiği sonsuz bir sabır, bulduğu mes`uliyet ve vazife
kaynakları, birbiri sıra dile getirdiği vicdanının hükümleriyle artık kendini
iyi, güzel ve doğrunun sonsuzluğuna bırakmış kişidir. Onun azâbı pek büyüktür;
zira bütün davranış ve hükümlerine rağmen, o bu davranış ve hükümleri yanında,
yetmezliğini görüyor ve her an ezici menfaatlarının altında çabalayarak, kolunu
ve elini kendinden koparırcasına ve bir şey yakalayacakmış gibisine boşlukta
sallıyor ve Mutlak Varlığa sığınıyor, O`nun af ve yardımını istiyor. Amma o
bütün aczine rağmen hareketini zarûrî görüyor ve kolunu uzanabildiği yere kadar
uzatıyor, geride kolunun ulaşamadığı büyük ve uzun mesafeyi, mutlaka, Mutlak
Varlığın kapatacağına iman ederek büyük sabrı içine gömülüyor. Onun için,
sabırlı adamın hislerinde şaşkınlık, irâdesinde zayıflık görülmez; o sadece
zarûrî gördüğü hareketi yapmayı, artık hayatı pahasına vazife bilerek, işlemeyi
ve bu arada sabretmeyi bilir. Sabır deyince artık o, göz boyayan ve göz
korkutan imkân meselesi, zaman meselesi, mekân meselesi kalkıyor. (...)
İdealistlerin hüviyetiyle gördüğümüz ikinci kademe insanlarının yine pek azı
üçüncü basamağa ulaşmış olmakla, oranın hür ve temiz havasını sonsuz bir huzur
içinde teneffüs etmiş, gerçekten imrenilecek insanlar oluyorlar. Evet üçüncü
basamakta, zorlanmadan istemek gibi bir hürriyet havası, Mutlak Varlığa
kavuşmuş insan iradesini sarmış görünüyor. Burada kişi, şahsî duyuşlarını fedâ
etmiş, artık her sözü ve hareketi, büyük ve asıl geçerliği olan irâdenin,
dışarıda müşâhede edilen sebep ve vesilesi haline gelmiştir. Nasıl penisilin
bir şifa hassasının mümessili ise, artık o insan da benliğinde iyi, güzel ve
doğrunun göründüğü bir vesile olmuştur. Ve o insan artık dışarıya bu vesile ve
iştirakle atıldığı zaman, hareketlerinde bizi iyi, güzel ve doğrunun hayranı
bırakır, ona doğru sürükler, hayatımız bir mânâ iktisab eder ve nihayet hayat
bunun için yaşanmağa da değer kazanır." (9)
Neticede, nereye başvursak, herkesten benzer
cevablar alıyoruz: Kendini tanı, kendini aş, sonsuzlukta fânî ol!..
Ve aşk, bin yerde bin şekilde tecellî etse de,
verâındaki gaye bakımından aslında "bir" değil midir? Kişiyi
"kendini aşma"ya sevkeden? Tecelligâha çakılıp, çoğu
"mecazda-şekilde" yapışıp kalır sinekler gibi;
"şey"leştirdiği mâşukuyla alışverişe girmek olur akıbeti, onu mülkü
görüp daha bir azgınlaştırır nefsini... Kimiyse, kendini aşıp, asla, aslına,
kendine, "sonsuz"a yol bulur; herkeste ve her yerde yaşar aşkı!..
İngiliz edebiyatçı Lawrence`ın bir sözünü naklediyor Andre Maurois:
"Aşkın
temel vasfı, ferdi kendi benliğinin dar çerçevesinden kurtarıp, enginlere
salmaktır." (10)
Bizce Yolun Kısası: Zorunluluk İdrakı
Nihâyet,
toparlarsak; cezaevinde yazdığımız "İfâde
Çetinliğini Yaşamak..." başlıklı, belki hem dağınık hem tashihe,
tenkide muhtaç ama, doğrusu, korkutucu bir sorumluluk, zorunluluk duygusunun
sevkiyle kaleme alınmış makaleden sonra, sırayla üç makale daha yazmış olduk.
Akademik bir dizi makale olmayabilir bunlar, fakat "hakikat" ve
"fazilet"e teşvik noktasında, dostlarımıza faydalı bir "seminer" sayılabilirse
"bütün" olarak, bundan büyük bir sevinç duyacağız.
Tenkidlerimiz, aynı zamanda nefsimizedir de! Ne var
ki, bir fazileti gereğince yerine getiremiyor olmak, onu bizlerden çok daha
"tam" gerçekleştirebilecek dostlarımızın, muhatablarımızın
istifâdesine sunmaktan kaçış mazereti olamaz. "İdeal yerinde dursun; varamasak da!"... Varabilecekler
için!..
Yazdıklarımızın bize bakan yönü, bazı hususları çok
geç farketmiş olmak... Okuyucularımıza bakan yönüyse, tekâmülleri bakımından,
kendilerine şu ân için gösterebileceğimiz "en kestirme yol"un
kuşbakışı taslağı olmak. Duâmız, değerini, bizden daha iyi değerlendirerek
göstermeleridir. Jonathan Swift`in
"genç bir şaire öğüt mektubu"nda söyledikleri, bizim için de hakikat
olursa, ne mutlu bize! Hatalarımızın, sürç-ü lisânımızın affına vesile olur
belki bu nokta:
"Yolun
kısasını bulan herhangi bir kimse, seyahati esnasında bu yoldan geçmek
suretiyle faydalanan halka veya veya ferde iyilik etmiştir." (11)
Zaman
içinde tashih edeceğimiz yerler bulunsa da, tüm bunlarda, aslında tek bir
maksad, maslahat ve mânânın, dilimiz döndüğü ve kapasitemiz müsaade ettiğince,
muhtelif cebhelerini ele almaya çalıştık: İster fikre, ister sanata, ister
aksiyona tâlib olalım; ilk adımda olanca cehdimiz, bir "sorumluluk ve
zorunluluk" duygusu ve şuuru kazanmaya bakmak olmalı bizce! Her tür verime
giden yollar kadar, belki en başta "insan-şahsiyet" olma yolu
buluşuyor bu "merkezî" kavşakta!.. Sözlerimizin eksiğine, tortusuna,
varsa arızî hatalarına hiç aldırmayıp, bu noktaya dikkat ederseniz, ümidimiz o
ki, kazancınız, düşündüğünüzün de fevkinde olacaktır..
Dostlarımız ilk elde ne okurlarsa okusunlar,
ruhlarındaki sonsuzluğu, zorunluluğu, sorumluluğu, bunun duygusunu doğuran her
neyse, onu öne almalarıdır bizce gereken. Biz şahsen, Külliyatı ayrı ve üstün
bir mevkîye koyarak tabiî; Şebüsterî
Hazretleri’nin “Gülşeni Râz”ına, Tolstoy`un
"Diriliş"ine, Dostoyevski`nin
"Suç ve Ceza"sına, Zola`nın
"Eser"ine, Papini`nin
"Gog"una, Zweig`ın
"Üç Büyük Usta"sına, Sartre`ın
"Denemeler"ine çok şey borçluyuz.
Takib eden safha, "sıra ile oluş
prensibince", kazanılmış ve nefsi gemlemeyi öğretmiş bu sorumluluk
duygusuyla, "kesintisiz" bir ihtiras ve aşk hâlinde belli bir
"mevzu-branş-meslek" için "oryantasyon kazanma"; "giriş"
ve "temel" eserlere yönelmedir yine bizce gereken. Olur olmaz dağılma
ve çeşitlemeler değil, temel, seçkin, toplayıcı, öğretici, klasik ve
"zorunlu" olanlara; ki bu husus da Mütefekkir tarafından bilhassa uyarılmıştır. Bir şeyi tüm kalbiyle
isteyen, oraya nasıl gideceğinin en kestirme yolunu ve en uygun vasıtasını da
bulabilecek olandır. Hakikaten istemeyeninse, hep mazereti, tesellîsi ve başka
daha mühim (!) işleri olacaktır. Onlara en büyük ceza, gözlerinin önündeki
fikrin değerini, azametini, derinliğini ve zevkini çok az farkedebilmek ve
anlayamamak olacaktır herhâlde. Biz de olsak, bu böyle!..
Üstad`ın, "mesuliyetimiz-sorumluluğumuz"a dair
hitabı, hepimizedir:
- "Kim
var?" diye seslenilince, sağına ve soluna bakınmadan, fert fert "Ben
varım!" cevabını verici, her ferdi "benim olmadığım yerde kimse
yoktur!" duygusuna sahip bir dava ahlâkını pırıldatıcı bir gençlik...
Kaynaklar:
1) Saint-Exupery, Küçük Prens, (Terc: Tomris Uyar,
Cemal Süreya), Can Yay., İstanbul 1987, s. 4
2) A.g.e. s. 89
3) Prof.Dr. Orhan Münir Çağıl, Hukuka ve Hukuk
İlmine Giriş, İstanbul Üniversitesi Yay., 4 Basım, İstanbul 1971, Önsöz, s. VII
4) A.g.e. s.XIV
5) Prof.Dr. Necip Taylan, Mantık -Tarihçesi,
Problemleri-, Marifet Yay., İstanbul 1981, s. 103 (Yeni baskısı Marmara
Üniversite Yayınları`ndan)
6) Paul Foulquie, Diyalektik, (Terc: Afşar
Timuçin), Gelişim Yay., İstanbul 1975, s. 22
7) William Chittick, Varolmanın Boyutları, (Terc:
Turan Koç), İnsan Yay., İstanbul 1997, s. 7-8
8) Prof.Dr. Takiyettin Mengüşoğlu, Felsefeye Giriş,
Remzi Kitabevi, 3 Basım, İstanbul 1983, s. 199
9) Orhan Okay, Ayhan Yücel; San`at ve Hayat / İnsan
ve Şahsiyetin Teşekkülü, Milliyetçiler Derneği Neşriyatı, Seminer Çalışmaları,
İstanbul 1956, s. 30-31-32
10) Andre Maurois, Duygular ve Adetler, (Terc:
Vahdi Hatay), Remzi Kitabevi, 2 Basım, İstanbul 1960, s. 15
11) Remy de Gourmont, Fikir Üretimi, (Terc: Necip
Tanyeli), MEB Yay., 2 Basım, İstanbul 1968, s. 168
V. Bölüm:
ÇOCUKLUKTAN
ERKEKLİĞE:
KRAL,
SAVAŞÇI, BÜYÜCÜ, ÂŞIK
Zorunluluk,
Sorumluluk ve Çocuk
Bu yazımızın sâiki şu: Sevdiklerimiz, çevremizdeki,
cemiyetimizdeki insanlar, acı çekiyor, ruhen ve fikren dağılıyor, benlikleri
bir ihtiras ve heyecan kaosuyla cadı kazanı gibi kaynıyor, herbiri kendi yönüne
çeken parça ilgi, bilgi, sevgi ve dürtüler; ruhî, fikrî, ailevî, meslekî,
içtimaî vs. muvazeneleri altüst ediyor. Kısacası, insanlar
"toparlanamıyor" ve mütemadiyen parçalara dağılıyor, savruluyor. Ve
kendisi gibi, çevresini de ifsad ediyor. Acı ve fâcialar müştereken paylaşılıyor.
Çocukluğumuzdan bu yana, belki hepimizin benzerlerini yaşadığı türden
dağınıklar ve kaotik dalgalanmalar... Şayet “Yeni Nizâm” ve “Yeni İnsan”
idealini yükseltiyorsanız, bu idealin nefsinizde ve fertlerde mayalanması
gereğini farkediyorsanız, elbetteki “nizâm”ın ferdde ve cemiyette
“zorunluluklar-prensipler” etrafında bir toplanma, toparlanma ve bütünleşme
duygu ve yapısı gerektirdiğini de idrâk ediyorsunuz demektir. “Yeni İnsan”
örneği hâlinde, kadın ve erkeği, “aslî” keyfiyetlerini kazanma ve sorumluluklarını
yüklenmeye dâvetle, ideal önündeki kapasitenizce bunun yolunu gösterme gereğini
de!..
Çocukların
"sorumsuz-mesuliyetsiz"liğinden dem vurulur ya sık sık, hani hiçbir
kural tanımadan keyfince oynamak ve dağılmak isteğinden, işte bugünkü neredeyse
tüm kaotik duygu, düşünce ve davranışlara damgasını vuran hastalık ve
yetersizlik de bu olsa gerek: Sorumsuzluk ve dağınıklık!.. Varlığın,
varlığının, hayatın ve hayatının mânâ ve gayesini bilmeyiş, bütünleştiremeyiş,
hayatında tatbik edemeyiş ve bilse de davranışlarında umursamayış, hatta kötüye
kullanış... İdeali; "küllî" ve "değişmez" prensipler
bütününü ifâde eden aslî hayat gayesini,
"organik-nefsî-parçalı-değişken" ihtiyaç, çıkar, fayda ve dürtülerin
emrine vererek bir yerde "insanlık"tan çıkış... Çocuk, kendi çağına
yakışanı yapmasıyla belki hepimizden fazla insandır, lâkin yaşça büyüse de hep
çocuk kalan ve çocukça davranan "sorumsuz"sa, artık başka sınıftan.
Yaptığı, son haddiyle yakışıksız; kendi çocuklarından başlayarak başka
"insan"ları da "insanca" var etme ve varoluşu onlarla
paylaşma, rehber ve örnek olma sorumluluğunu yerine getiremeyişi sebebiyle de,
son haddiyle suç!.. Doğrusunu isterseniz, büyüyemeyen bu koca çocuğun belki en
büyük zararı da kendine; şimdi veya sonra, kat be kat çıkar zaten acısı!..
Sorumsuzun en başta tanımadığı en büyük suçuna
gelince... Dünyada "alacaklı-evsahibi-sorumsuz" değil,
"borçlu-kiracı-sorumlu" olarak bulunduğu ve "benim dediği ne
varsa hepsini başkasına borçlu" olduğu için, hayatının tümünün bir
"borç ödeyiş" vazifesine, faziletine ve bunun zevkine hasredilmesi
gereğini idraksizlik ve umursamayıştır herhâlde bu suç.
Şahsın varlığı, "kendinden menkûl" değil;
"Zorunlu Varlık"a, "Mutlak Varlık"a nisbet ve izafetle...
Bilgisiyse, "Mutlak Fikir"e, "Küllî Ruh" ve "Küllî Mânâ"ya
nisbet ve izafetle... Zorunlu`ya tâbîlik ve O`na daimî sorumluluk; O`nun
vaz`ettiğine nisbetle herkes ve herşeye sorumluluk da bundan; herkes ve
herşeyde O`nun "âyetleri"!.. Herkes ve herşeyde O`na dönük istikameti
görüp "seçme", kalben "isteme" mükellefiyeti ki,
"iman" da bu değil mi?.. Çokluktan birliğe sıçrama, kendini aşma
marifeti... Meâlen “Âlemin insan,
insanın O`nu bilmek için yaradılışı” hikmeti... O ki, "Vâcibü`l Vücûd" olan; "Varlığı Zarurî-Zorunlu olan, Vücûdu mutlak var olan, yokluğu mümkün
olmayan"...
Mütefekkir`in çerçevelediği tarzda sezilmek üzere bir
"zorunluluk-vâciblik" ki, meâlen şöyle: "Hiçbir sebebin zorunlu kılmadığı ilk sebeb, hür sebeb Allah ki,
sebeb mefhûmunu halkeden de O!"... O`nun iradesini hiçbir şarta
bağlayamadığımız gibi, âlem üzerindeki hiçbir belirişten ayrı da tutamayız. Ve
zorunluluğu zorunsuzluklardan ayrıca idrak, Zorunlu`yu seçme ve O`na bağlanma
istidadı, bizdeki "hürriyet"e nişâne!.. "Ahlâkî zorunluluk"
da "şartsız" bir itaat taleb eder etmesine ama, neticesine katlanmak
üzere, dileyen itaat etmeyebilir; öyle değil mi?.. Diğer canlıların
"mesuliyetsizliği-sorumsuzluğu", başka türlü seçmek ve davranmak
iktidarından mahrum oluşlarından!.. Olacağını "kendi seçerek"
oluşturan insan, seçimiyle ya "var"lığa ya "yok"luğa dönük;
ya "zorunlu-geçip gitmez"e ya "fânî-geçip gider"e... Âleme
dönük her "ahlâkî fiil"imizin de böyle bir "çift yönlü"
vasfı var: Muhtevâsı fânî olanda "fânî olmayan" hakikati kalben taleb
etmek, bunun duygusunu, "zorunluluk" ve "sorumluluk" duygusunu
yaşamak!.. Hatalarımızı tashih edecekler için, aslı İBDA fikriyatında!.. İşte İBDA Mimarı’ndan, “Necip Fazıl’la
Başbaşa”dan, bahsi vuzuha kavuşturucu bir ölçü:
“Dikkat
et; kendi kendini izâh eder gibi kullandıkları, “Mutlak Hakikat” kutbuna
bağlanması gerektiğini anlamadıkları “tabiat kanunu” ve “fizik kanunu”,
“vazife-mükellefiyet” yüklemeyen “zorunlu” kanunlardır. Şayet insan
davranışlarının hayvandaki içgüdü sınırından ayrı olarak şuur –yani seçme
yapabilme özelliği- içinde bulunuşu ve “ahlâkî keyfiyet” belirtmesi gözönünde
tutulursa, “kime ve neye göre?” sorularının cevabı, uyulması gereken “ahlâkî
kanunları” gösterir. Uyulması gerekenden bahis, uyulmayabileceği mânâsını da
kuşatır... Burada ortaya bir mesele çıkmaktadır: İnsanın da içinde bulunduğu kâinatta,
kâinatı bütünüyle kuşatıcı kanunlar insana hükmünü hakim kılıcı mahiyette ise,
insan davranışları hür değildir ki, bu, insanın şuurlu ve seçme yapabilen
varlık oluşuna terstir... Öte yandan; insanın da içinde bulunduğu kâinatta,
hareket, davranış ve hadiseler arasındaki ZORUNLU sebep-netice ilişkisi kabul edilmezse,
“illiyet-sebeplilik” bağının olmadığı yerde bizzat sebep ve netice yoktur ki,
“varlık, yok!” mânâsı çıkar... Öyleyse?.. Kâinatta her hareket, oluş ve
davranış bir sebebe “bağlı” olduğuna ve her sebep bir netice belirttiğine göre,
geriye gidişte varılacak “ilk sebep”, başka bir sebebin “zorunlu” kılmadığı
“hür” bir sebeptir ki, sebep mefhumunu da halkeden Allah’tır... Hür sebep, kul
plânında başkası olmadan başkası için olmanın zirve noktası olarak, mahlukun
kendisinde tükendiği Allah Sevgilisinde tecelli ediyor...”
Kısaca formüle edebiliriz sanırız: "İman"
ve İslâm"la mükelleflik "akıllı" olmakla,
"küllî-zorunlu" olanı farkedebilici "temyiz" hassasına
mâlikiyetle, böylece "yetişkin"liğe geçiş imkânına, "zorunluyu
seçme" hürriyetine sahib olmakla başlar. Zira bu insan,
"zorunlu"yu kalben ve fikren idrak iktidarında olduğu için, artık
"sorumlu-mesul"dur; "borç ödeme"ye başlama vaktidir.
Allah`ın kendisine kefîl olduğu ve kâinatın bir "anne" gibi bağrında
büyüttüğü çocuksa, henüz "zorunlu"yu akletmek ve zıddını tenkid etmek
iktidarında olmadığından, yetişkinlik çağına dek, yaptıklarından
"sorumsuz-mesuliyetsiz" kalır.
Zorunluluğun bir mânâsı da, bir şeyin tâbî olduğu
"küllî" kanun demek olması; olanın, bilinenin ve yapılanın
"mânâsı" yahut "gayesi"; ilke, kategori, prensip, kâide,
esas vs. derken, çoğu defa böyle bir "zorunluluk"tur kasdımız...
"Mutlak Hükümler-Nasslar" bir yana, Zorunlu Varlık`a nisbetle
"zorunsuzluk"lara, "imkân ve ihtimâllere açık" olsa da,
"geçerlik ufku" olarak böyle sayısız tecrübî ve ideal mahiyette
"kanun" tanır, bilir ve temin ederiz. "Mutlak Zorunluluk",
değişmez, değiştirilemez, "hiçbir şarta bağlanamaz" ve başka türlü
olamaz demektir bir anlamda; oysa yaşadığımız âlemin hususiyeti, her ân değişir
ve değişebilir "eşyâ ve hâdiseler" zaman ve zemininde akışı. Öyleyse,
realite zımnında "mutlak" değil, "izafî
zorunluluklar-kanunlar"dan bahsedebiliriz en fazla. Ve tümünü "Mutlak
Kanun"da fânî görürüz "ilk prensibe ircâ" yolunda...
Fakat realiteye ışık tutup yol gösteren,
prensipleri sayısız insanın "tecrübe"sinde kavranılmış ve
başlangıcında yahut nihâyetinde Mutlak Kanun`da, "Bir Kanun"da fânî olan bu beşerî cehdin
"kazancı-verimi" kanunlara, varlığın bu mânâlandırmalarına,
"nisbî-izafî" de olsa bu "zorunlu" kanunlara iltifat
etmeyiş, iltifat etmeyeni ve çevresini çarpar en başta.
Yine de hatırlatalım ki, meselâ "zorunlu"
addedilen "tabiat kanunları"nın bu vasfı dahi, "belli
sayıdaki" tecrübenin bir noktada "aklen" kutublaşmasına dairdir
ve onlarda bile "zorunsuzluk-hürriyet-başka türlü de olabilirlik"
imkânı olarak, Emile Boutroux’un
ifâdesiyle "Üstün Müdahaleci"nin
"Mutlak Hür İrade"si her dâim tecellîdedir. Meâlen, "Dilediğini dilediğince eyleyen
Allah!"... Ancak biz kullara düşen, "aslî" zorunluluklarla
zıdlaşmadan ve onlara "ircâ" edip "muvazene" kurarak,
bahsettiğimiz "nisbî" zorunluluklara, böylesi "tabiî ve içtimaî
kanunlar"a, bu "vesile"lere tutunmak yine de!.. O`nun
tecellîlerinden, iman ve "bağlı akıl-selim akıl"la, O`na yol bulmaya
bakmak!.. İslâmî olanla İslâm dışı olanı; "Varlığın Birliği"ni tasdik
ama zıdları "tenzih" idrakıyla birbirinden ayırdedebilmek ve "at
gözlüğü" takmayı "takvâ" addetmemek...
İlgilisini, "zorunluluk" ve
"zorunsuzluk" bahsinin kimi inceliklerini takib bakımından, Emile Boutroux`un "Zorunsuzluk Doktrini"ne
istikametlendirebiliriz. (1) Mümkün
hata ve eksiklerimizi orada tashih için...
Biz tekrardan, "nisbî-izafî" de olsa,
realitede yolumuzu kaybetmememize "vesile" olan bu
"zorunlu-küllî" kanunlara dönelim. Hani "yıldırım" gibi;
yıldırımın hangi mevsim ve mevkî şartlarında yeryüzüne düştüğüne dair
-zorunluluğu izafî de olsa- "kanun"ları umursamayıp, ailenizi yahut
dostlarınızı yağmurdan korumak için onları bir ağacın altına götürürseniz, kendinize
ve sevdiklerinize büyük geçmiş olsun!.. Bugün ferdleri, aileleri, toplumları ve
insanlığı yakıp kavuran "kaotik yıldırım"ların, parçalanmanın ve
yabancılaşmanın en mühim sebeblerinden belki en başta geleni de, işte,
yazımızın mihrakını oluşturan şu nokta:
"Çocuk"ların, varlığın mânâsını
"kendinde" bilip bütünleştiren bir "insan" olarak
"yetiştirilemeyiş"i!.. Asıl tuhaf olan ise, "çocuk"ları
yetiştirebilecek ne bir "yetişkin"in ne de bir "yetiştirici-bütünleştirici"
FİKİR`in, aile ve toplumda hemen hiç varolmayışı!..
İstisnâlar kaideyi bozmaz ve bunun, bugün
"dünya çapındaki" müstesnâ temsilcisi, artık tüm okuyucularımızın
malûmu. Bağlısı ve tâlibi olduğumuz, bunun cehdinde olduğumuz ideal ve
ideoloji...
Kimseye faydası dokunmaksızın, "meyve vermeksizin",
kupkuru yaşatılmaz bir meyve ağacı; şayet böyleyse, çoğu kesilmek ve
yakılmaktır sonu. Ağaç, dış şartlara belli bir bağımlılıktan dolayı meyve
veremezse, bakımı yapılmaz ve yağmur almazsa, bundan sorumlu değildir şübhesiz.
Fakat insan, eğer insansa, "dış şartlar" ne olursa olsun,
"şartsız olarak" ruhundaki sonsuzluk tohumunu beslemeyi,
filizlendirmeyi, dallandırmayı, çiçeklendirmeyi ve meyvelendirmeyi seçme,
öğrenme ve öğretme "hürriyet"ine sahib değil mi? "İman"
istidadını kim sökebilir kalbinden?.. "Seçme" şansı varsa,
zorunluluğun şuuruna varmak gibi bir "hürriyet"i ve demek ki
"sorumluluğu" da var. Şuurlanmak ve ayakları üzerinde doğrulmak için,
kendini tanımak ve "şahsiyet" olmak için, ebeveyninin ve çevresinin
"dış desteğine" ihtiyaç duyan çocuk gibi mâzur görülmek ve yaptığı
çocukluklara gözyumulmasını beklemek hakkı yok onun! Kendisi büyümeyen,
çocuğunu nasıl büyütebilir ayrıca?..
Erkek Kelime
ve Keyfiyetine Doğru
Söz deyince, çoğumuz, şu bildiğimiz sesli veya
yazılı konuşma ve ifâdeyi anlarız. Ancak söz, sadece insanın söylediği değil,
insana söylenen, ona hitab eden, onun muhatab olduğudur da aynı zamanda. Ve bu muhatab
oluş, iç ve dış tüm "uyaran"ların, gözümüz açık yahut kapalıyken
gördüğümüz rüyaların, bizimle bir "konuşma", bize bir
"hitab" olduğu mânâsına da sirâyet eder. Diyebiliriz ki, bu
"uyaranlar", âlemdeki tüm belirişler, idrakımıza yönelen realite,
sanki "insan"a dönük bir "hitab"ın harf ve sesleri
mesâbesindedir. Âlemdeki herşey ve herkes, hepsi bizimle konuşur ve bir kitabın
sayfaları gibi, kalb ve kafa gözümüzün önüne serilir sanki. Ve âlem dediğimiz
de, O`nun âyetleri, kelimeleri değil mi?..
"Kelâm", Arabça "taayyün,
beliriş" demek ve insan da bir "beliriş", o da bir
"söz"!.. Tüm hayatımız bir söz olduğu gibi, tüm seçimlerimizle kendi
"sözümüz-belirişimiz"i de ifâde ve ikmâl ederiz. "Herşeyden önce kelâm vardı" hikmetinden bir hisse
hâlinde, dünyaya gelirken birlikte getirdiğimiz, içimizde mânâsını taşıdığımız
bir "söz", bir "hikmet", bir "keyfiyet" var ki,
şuurlu hayatımızda onu gereğince "ifâde" ve "hakkı teslim"
edip edememek, bize kalmış! Kendini gereğince "ifâde" edip edememe,
bir iman ve imtihan sahasıdır artık. "Sözünün
eri" ve "hakikatin esiri" olup olamama, fânî olandan
içindeki sonsuz mânâya, ferdîden küllîye sıçrayıp sıçrayamama, nefsî
dağınıklıklardan sıyrılıp ahlâkî zorunluluklarda toparlanıp toparlanamama,
sorumsuz mirasyedilikten çıkıp artık "ibdâcı-üretici-aktif" olup
olamama, şahsın "sorumluluğu-mesuliyeti"dir artık!
"Sizi
târif eden bir şey olsun!" der sürekli, Mütefekkir!
Bizi "târif" edecek, "müessir-eser koyucu" oluşumuzu
delillendirecek, aksiyonlarımızın "kutublaştığı" bir "söz"
olmak, "ad"ımızın bu olması!.. Eski Türk geleneklerini hatırlarsınız;
erkek, ancak bir "eser"le, kendisinin müessir olduğu orijinal bir
"aksiyon"la ve o "iş"e delâlet eden bir "ad"la
adlandırılırdı ki, bu gerçekleşinceye kadar, "isimsiz-târifsiz",
neredeyse "yok" gibi bir şeydi onun varlık değeri. "Târif"
mefhûmuysa, ebeveynimizin bize taktığı "isim"ler gibi bir
"işâret" demek değildir. "Tekir" ve "Karabaş" da
bir isim ona kalırsa. Oysa, "küllî" değer taşıyan bir mânâya nisbet,
ircâ ve delâlettir "târif". Fânî olan "parça"dan,
"küllî-ideal" olana köprü kurmak demektir. Fânî nefsini aşmak
demektir!.. "Târif" ettiğimiz "insan"sa şayet!..
İşte "erkek" sözünü kendimize
"ad" kılmak, bu erkeklik "imkân"ını,
"keyfiyet"ini eserlerimizde "gerçek"leştirir olduğumuzda
bir "varlık değeri" kazanır; ve o ân gelinceye dek, sanki
"isimsiz", sanki "târifsiz", potansiyeli öyle olsa da
"kendisi erkek olamamış" bir mâhiyet belirtir nefsimiz.
Erkek "dehâ"sının vasfı,
"müeessir-aktif" olmak, "aşkın" bir hâkimiyet seviyesinden
dünyayı "görmek", statükoyu aşarak "biçimlendirmek",
"nefsi için" değil "kendi için" aksiyonda bulunarak
"zâtıyla hareketli" olmak, "dış motifler" yerine "iç
zorunluluklar"dan yola çıkmak ve "başkası için-görülmek için" iş
yapmamaktır diyebiliriz.
Kadınsa, daha çok "dehâ"yı takdir etmesi,
"zorunluluklar"ın dünyaya yayılıp döşenmesi, fikrin dünyaya basan
ayağını temin etmesi gibi, fikrin muhafızı ve beşiği olarak
"biçimlendirilen" ve "görülmek-takdir edilmek isteyen" bir
yön belirtir birkaç çizgiyle.
Yine kadının "hissî" olması da, hem
insanı doğuran, besleyen, büyüten ve koruyan bir "anne" hem de fikrin
müşahhas tatbikatının "muhafızı-koruyucusu" olarak; iradesinin
müşahhaslara, dünyaya, "organik" varlığa ve ruhun dünyada
ferdîleştiği "nefs" kutbuna dönük bir "misyon"
yüklenmesinden belki de. Misyonu itibâriyle "kadın"a yakışan ve çoğu
daha önde giden duygululuk, dünyayı ve nefsi aşıp iradesini
"mücerredler", "fikirler", "küllîler",
"zorunluluklar", "ibdâlar", "icadlar" ve
"inşâlar" katındaki karargâhına mıhlayarak dünyayı
"görmesi" gereken erkeğe pek yakıştırılmaz.
Erkeğe yakışan, tam bir duygusuzluk veya
heyecansızlık mıdır peki? Asla!.. Ona yakışan, “dış motif” veya “organik
sevk”ler münasebetiyle heyecanlanmak yerine, daha doğru bir ifâdeyle,
faaliyetlerini tamamen bunlara inhisar ettirmek yerine, “kendinde” dendiği
nevîden belki de, ruhunu bütünleşmeye ve çevresini bütünleştirmeye yönelten
“derûnî” duygu, heyecan, korku ve coşkular yaşamaktır sanırız. “Hayretsiz” ve
“duygusuz” bir kalb, ancak “ölü” bir kalbe delâlet eder herhâlde!.. Sadece
erkeğin değil, kadın-erkek her insanın yaşaması gereken “sıkıntı”yı, Mütefekkir’den
takib edelim, yine “Necip Fazıl’la Başbaşa”dan:
“İnsan
ihtiyaçlarının temelinde varolmak arzusu yatar; ve sıkıntının temelinde de bu
var olmak arzusu var... Sıkıntı esastır: Genç, kendi varoluşunun hakikatini
İslâm’da bulduğu için müslüman oluyor. Yani, “müslüman oldum, tamam sıkıntım
bitti” diye bir şey yok; varoluş çilesini aslında çekmek var...”
Devam edersek; erkeğin dünyaya ve kadına
hâkimiyeti, erkek cinsinin "hikmeti kendinden menkûl" ve mânâsız
"nefsî" üstünlüğüne değil, erkeklik keyfiyetinde tecellî eden
"zorunluluklar"ın, nefsler üstü "ideal prensipler"in
üstünlüğüne işaret olsa gerektir. Erkeğin nefsi de bu "hakikate", bu
"zorunluluğa" esir olmak durumundadır zaten. Nefsini, dünyayı ve
kadını, "ahlâkî zorunluluklar" ve "mücerred fikirler"
katına yükselerek aşamamış bir erkeğin belirttiği "nefsî" esaret,
"başkası için-görülmek için" iş yapması, kadına
"keyfî-mânâsız" üstünlük taslaması veya "keyfî-mânâsız"
köleliği ne acı ve ne tuhaf!.. Stefan
Zweig`ın kaleminden, Dostoyevski`de "erkek"
keyfiyeti:
"Dostoyevski`nin
trajedileri, öteki trajedilerin bittiği yerde başlar; onun için sevgi,
cinslerin ölçülü bir şekilde birbiriyle uzlaşması, ne hayatın zaferidir, ne de
anlamı. Bir kaderin anlamının ve büyüklüğünün bir kadının kalbini kazanmaktan
ibaret olmadığı, bütün dünya ile ve tanrılarla savaşmayı gerektirdiği Eski Çağ
geleneğini yeniden canlandırmıştır o. Dostoyevski`nin erkek kahramanı,
bakışlarını bir kadına doğru çevirmek için değil, başı dik bir şekilde Rabbine
doğru gitmek için ayağa kalkar gibidir." (2)
Maalesef bugün, belki en mazohist erkeklik (!),
kadına tapınırken; en sadist erkeklikse (!), kadını küçümserken yaşatılıyor.
Bu, güya "erkek", "nefsi için" yaşama fasid dairesinden bir
türlü kurtulamıyor ve kadına yaklaşımı da, ona sırt dönüşü de, neredeyse
tamamen "hayvanca"!.. Ne kendi "insanlık" keyfiyetinden
haberdar, ne de muhatabının!.. Uğruna yaşadığı ve kadına aşılayacağı bir
"ideali-fikri" olmadığından, aşılamanın yalnızca fizikî tarafı
belirliyor cins hususiyetini. Hayvan da diyemeyeceğimizden, "hayvandan
aşağı" cinsiyetini.
Erkek ve kadın da, herşeyden önce, "fıtrî
istidad" dediğimiz bir mânâ beşiği olarak, insan müşterekliğinde iki ayrı
"beliriş"in, "hikmet"in, "söz"ün ifâdecisi olma
mesuliyetiyle geliyorlar dünyaya. Kadın nefsi ve erkek nefsi hâlinde, kendi
nefs muhasebe ve murakabelerini yapma istidad ve sorumluluğuyla... Kuvveden
fiile, istidaddan kabiliyete, imkândan gerçeğe sıçramak ve orada tecellî etmek
borcunda bir "söz" olan; "tesir
edici eser" hikmetinden bir payla, kendi sözünü kendi söyleme borcunu
yüklenen "insan" rolüyle...
"Küllî Mânâ", Eflatun`un "İdeler Âlemi" belki, hepimizin içinde bir
yerde; lâkin, "ideal"in içinde bulunduğumuz "real"
hususiyetlerde, zaman ve mekânda, kadınlık ve erkeklikte
"ferdîleşme"sinden hareketle, tekrar "ideal"e sıçrayabilen
"sözcü-ifâdeci" nerede; kendini ve âlemi, erkekliğini ve kadınlığını
böyle "doğru" okuyabilen nerede?.. Kısaca, "kendini bilen"
nerede?.. Nefsimize ve çevremize baktığımızda, galiba en fazla
söyleyebileceğimiz şu kadarcık: Çok az yerde!.. "Kendini
bilmez"lerse, her yerde!..
Sadece erkek ve kadın olmaktan ibaret değildir
"doğarken birlikte getirdiğimiz" imkân. Dış şartlardan
bağımsızmışçasına ama onlar vesilesiyle "beliren", şahsiyetimizde
kutublaşan, içten içe mayalanan, ferdiyetimizde hususîleşen birtakım başka
istidadlarımız, potansiyellerimiz, huylarımız, mizacî karakteristiklerimiz de
vardır besbelli. Nasibimize düşen "kelâm-hikmet" sanki... Yaradılış
"hikmet"ine uygun bir ömür sürmek, kendisine bahşedilen istidadın
borcunu o imkânı gerçekleştirip verimlendirerek ödemek ve "eserlerinin
toplamı" güzel bir "söz" olmak; erkek veya kadın, şu veya bu
mizaçtaki her insana düşen!... İstidadın azameti, kişiye mirasyedi hesabı bir
övünme vesilesi olmaktan çok, ödeyeceği borcun azametinden ve tarlanın
büyüklüğünce istihsal edilecek mahsûlün gerektirdiği emekten kaygı vesilesi
olsa gerektir.
Evet, demek ki, gayretle kazandıklarımız yanında,
meccânen, doğuştan kazandıklarımız da var; imtihan nasibimiz. Bir başka
eserinde Stefan Zweig`in bu sefer Tolstoy`u anlattığı satırlar, bir
yönüyle böyle doğuştan bir istidada temas ediyor sanki:
«Geçirdiği
"değişme", fikirlerini, görüşlerini, sözlerini değiştirmiştir, ama
tabiatının en derin katlarında herhangi bir değişiklik olmamıştır
("Doğarken birlikte getirdiğin yasaya uymak zorundasın, ondan hiçbir zaman
kurtulamazsın" diyor Goethe)...» (3)
O hâlde, artık, realitede "mânâsı
sökülemeyen" ve duygu, düşünce ve davranışlarda "doğru ifâde
edilemeyen" erkekliğe, erkeklik "keyfiyet"ine, kuvveden fiile
pek çıkartılamayan "erkeklik" potansiyellerine temas edebiliriz. Yeri
geldi madem; bu yazıyı yazmamıza vesile olan ve bundan sonra mütemâdiyen
yararlanacağımız kitabı zikredelim hemen:
C.G. Jung ekolünden, "derinlik psikolojisi" adını
verdikleri sahada araştırmalar yapan Robert
Moore ve Douglas Gillette adlı
iki Amerikalı psikoloğun "Kral,
Savaşçı, Büyücü, Âşık / Olgun Erkeklik Arketipleri Yeniden Keşfediliyor"
adlı eseri... Bize, “Daha önce okumuş, daha doğrusu anlamış olsaydık, bugün
herşey bambaşka olurdu herhâlde!” dedirten eser!..
Bu eserdeki ana tez, tabiî ki Jung terminolojisindeki anlamıyla "arketip" (ilk
örnek-ilk model-kendisine dayanılarak bir eser meydana getirilen temel model)
olarak adlandırılan olgun, yetişkin erkeklik "potansiyel"lerinin, "imkân"
ve "istidad"larının, çağımızda yeterince açığa çıkartılamayışı,
meydanı hâlâ çocukluk "arketip"lerini aşamamış yaşı büyük "erkek
çocuk"ların ve "çocukça formasyon"larının kapladığı tesbiti...
Ve bu çerçevede, "erkek çocuk" ve "olgun erkek" arketiplerinin
neler olduğu, çocukluktan yetişkinliğe geçemeyişin tezahürleri ve bundan çıkış
yolları... Bu minvâlde, mitolojik, tarihî, aktüel tecrübe ve misâller... Kral,
savaşçı, büyücü, âşık gibi "arketip-temel model"lerin muvazeneli
biçimde tezahür etmediği durumlardaki "ifrad" ve "tefrid"
yönlü "gölge" kutubların da ayrıca gösterilmesi...
Biraz önce "kelâm" ve "istidad"
bahsinde eksik gedik ifâde etmeye çalıştıklarımızla "arketip"
mefhûmunun irtibatlandırılabilmesi bakımından, Eflatun`da "İdeler Âlemi" ve "arketip-ilk
örnek" içiçeliğini, belki aynîliğini, kelimelerdeki ortak delâleti not
edelim:
"Eflatun felsefesinde arketip kelimesi
idea`lar için kullanılır. İdea`lar eşyanın ölümsüz örnekleridir; maddî
değildir, değişmez ve mükemmeldir. Nesneler bunlara uyar ve idea`ların birer
kaba kopyasıdır." (4)
Psikoloji sahasında uzman olmayışımıza rağmen,
burada okuduklarımızda, dar da olsa kendi hayat tecrübemizde ve diğer
okuduğumuz eserlerde doğrulanmış pek çok nokta gördük. Yine bu eserde ifâde
edilen hükümleri, "izafî-nisbî-tecrübî" doğrular olarak, ehlinin
birçok farklı noktadan aslına ircâ edebileceği değerli veriler ve tezler
tarzında değerlendirdik. Yukarıda verdiğimiz "yıldırım" misâlindeki
gibi, önümüzdeki kitabda söylenenlerin umursanmadığı çoğu durumda, insanların
nasıl "çarpıldığını" takdir ettik; kimbilir, belki de bu ateşin bazen
bizi de yaktığını. Zaten göreceğiniz üzere, bu kitabdan hareketle
anlatacaklarımız, aslında size hiç de yabancı gelmeyecek bir çelişkinin, bir
çatışmanın muhtelif tezahürlerinin ifâdecisi:
Ruh ve nefs, egoistlik ve ahlâkîlik, haz ve
fazilet, çıkarcılık ve çıkar gözetmezlik, fânîlik ve sonsuzluk, parçalanmışlık
ve küllîde toparlanmışlık, şehvet ve vicdan, keyfîlik ve sorumluluk, faydacılık
ve idealistlik, vasıta-değer ve ideal-değer, aynı çizgide uzayıp gidebilecek
zıdların savaşı, bunlardan birinin ferdlerde kutublaşması...
Büyümeyen,
Büyütemeyen, Toparlanamayan Erkek
Hayat tecrübesi dediğimiz şey, bir anlamda, herkesi
ve herşeyi "yerine ve çağına göre" değerlendirmeyi öğrenmekle bir
sayılabilir. Fakat pratikte çoğumuz, çocuktan yetişkin gibi, yetişkinden çocuk
gibi, kadından erkek gibi, erkekten kadın gibi, sanatçıdan savaşçı gibi,
savaşçıdan sanatçı gibi, câhilden âlim veya âlimden câhil gibi davranmasını
beklemişizdir birçok kez. Tabiî kendimizi de sağlıklı değerlendiremeyişimize
işarettir bu. Kendimizi bilmiyoruz ki, "kendimizde toplu" âlemi
bilelim; varlığı, varlığımızda mânâlandırabilelim. Temelde böyle bir tavır,
herşey ve herkesi kendi "varlık prensibi"ne ircâ ve ona nisbetle
takdiri bilemeyişimize hamledilebilir. Hayata ve hayattakilere dair
"bütün" bir bakış açısı ve tenkid ölçülerine mâlik olamadığımızın,
sezgi ve düşüncelerimizdeki dağınıklığın bir ifâdesi... Ruhen ve fikren
"toparlanamayış"ın delili... Kemmiyetlerde savrulup,
"keyfiyetçi" olamayışın tezahürü... Üstad`ın ifâdesiyle "keyfiyetçilik", meâlen, herşeyi "kendi oluş cevherine ircâ"
değil mi?..
Elimizdeki kitabın belki en güzel tarafı da,
çocukluğu, gençliği ve yetişkinliği, erkekliğin tekâmül safhalarını, ayrı çağ
ve keyfiyet hususiyetleri tarzında değerlendirişi. Hepsini aynı
"kategori"ye sokup tekdüzeleştirmeyişi ve birbirinin varlık
prensiplerini diğerine taşımayışı... Yetişkinliğe giden her çağı da, takdir
edilmesi ama zaman içinde geçilmesi gereken bir süreç olarak değerlendirmesi...
Ve neticede, hakiki tekâmül ve yetişkinliği, meselâ bir "erkek" için,
insan ötesi, küllî, ideal, çıkarların fevkinde bir gayenin
"hizmetçiliği"nde, böyle bir "aşkın" idealde
"toparlanış"ta ve çocukça egoistliğin, sınırlarını bilmez kibrin
"sembolik ölüm"ünde görmesi...
André
Maurois, "Duygular ve Âdetler"
adlı eserinde, "hayat tecrübesi" bâbında şöyle söylüyor:
«Çocukların
hayata ilk atıldıkları zamanlarda karşılaştıkları zorlukları gören ana baba, o
yaşta kendi yaptıkları hatâları hatırlarlar ve bunlardan sevdikleri yavrularını
korumak için onlara kendi tecrübelerini aşılamak gibi sâf bir harekete
başvururlar. Bu tehlikeli bir teşebbüstür. Çünkü tecrübe aşılanamaz. Her
insanın her çağı yaşayarak geçmesi, "fikirlerin ve çağların" beraber
tekâmül etmesi gerektir. Öyle faziletler vardır ki vücudun ihtiyarlığına
bağlıdır; hiçbir söz, hiçbir öğüt onları bir gence öğretemez. (...)
Tecrübenin
bir değeri varsa, o da bir acı mukabilinde elde edilmiş olmasındandır. Bu acı
tarafından vücuda kakılmış olan tecrübe, vücutla birlikte fikri de istediği
kalıba sokmuştur. Devlet adamını realist yapan şey uykusuz geceler ve gerçekle
yaptığı mücadelelerdir; bu uykusuz gecelerini ve mücadelelerini, dünyayı
zahmetsizce başka kalıba sokmak isteyen genç bir idealiste aşılaması ondan
nasıl beklenir? Olgun yaş, gençliğe sevginin kaçıcı bir şey olduğunu nasıl kabul ettirir? (...) Bize
mânâ, hâtıra ve misalle dolu gibi gelen öğütlerimiz çocuklarımız için nazarî ve
sıkıcı olur. Biz fizyolojik bakımdan mümkün olmayan bir şeyi, meselâ yirmi
yaşındaki bir kızı akıllı uslu ihtiyar bir kadına çevirmek isteriz.» (5)
Halbuki, çocukların yetiştirilmesinde en esaslı
unsur, karşısında "örnek" biçimde davranan ve hakikaten
"yetişkin" olan bir insanın, çocuğu çocukluktan kurtarmaya
"ayna" olabilmesidir. Boş yere kitabları yardıma çağırırız, eğer kendimiz bir "örnek", bir "yetişkin"
olamamışsak!.. Mütefekkir, şöyle
altını çiziyor bu inceliğin:
"Çocukların
yalnız emir ve nasihata değil, daha çok örneğe ve esere ihtiyacı vardır."
(6)
İşte sözünü ettiğimiz psikologlarca yazılmış eserde
de bu durum, olanca çıplaklığı ve tüm medeniyete yayılmış menfî neticeleriyle
ele alınıyor ve deniyor ki; bugün Batı toplumlarının en başta gelen
krizlerinden biri, "yetişkin" bir erkeğin, keyfiyetine uygun davranan
bir "baba"nın bulunmayışı ve giderek yokoluşudur. İster sadist
isterse mazohist olsun, "zayıf" karakterli bir "baba" yahut
"erkek" tipi, hem çocukların kendi kimliklerini sağlıklı biçimde
bulmalarını, hem de toplumda olgun, üretici ve birbiriyle doğru münasebetler
kuran insanların varlığını sabote ediyor. İnsan ötesi bir idealin temsilcisi
oluş değil, saldırgan veya âciz "ego"istlik hükmünü icrâ ediyor.
Feministlerin haksız yere erkek cinsine atfettikleri "âciz, tacizkâr,
saldırgan, çevresinin verimliliğini kıskanıp sabote eden" tip, aslında henüz büyüyememiş bir "erkek
çocuk" psikolojisidir yahut kısmen de erkekliğin gölgede kalmış, vahşi
yönlerinin ifâdesidir.
Ve "ataerkillik" diye aşağılandığı
sanılan da, hakiki olgun "erkek" potansiyeli, yetişkin
"erkek" arketipi değildir. Çünkü, "ataerkil-koca çocuk",
sadece kadınlara değil, kendi çocuklarına ve çevresindeki diğer hemcinslerine
de saldırgan ve kıskançtır; o, olgunlaşmamış bir seviyeye saplanıp kalmış
"bodur erkeklik"tir.
Bu "erkek çocuk psikolojisi", pasiflik ve
zayıflık, şahsî hayatında müessir ve ibdâcı olamama, başkalarının (erkek veya
kadın) hayatını ve üreticiliğini zenginleştirememe, onların varoluşlarının
tekâmülünü teşvik etme yerine boğmaya yeltenme, daha üst bir şuur ve kimliğe
sıçramayı beceremeyip, tüm duygu, düşünce ve davranışlarını bu
"küllî" idealde "toparlayamayıp" sürekli "farklı"
ve "egoistçe" hedeflere dağılma, organizmasına ve egosuna yönelik dış
tesirlerin yolaçtığı aşırı heyecanı yenememe, soğukkanlı olamama, fikrî
hâkimiyetle bu kaotik duygulanmaları dışlaştırıp aşamama şeklinde kendini
karakterize eder. Gerisini kitabdan takib edelim dilerseniz:
«Bazı erkeklerin "kendilerini toparlayamadıklarını" duyarız
sık sık. Burada kastedilen, sözkonusu kişinin kendine ait bütünleştirici derin
yapıları yaşayamamasıdır. Bu erkek parçalanmıştır; kişiliğinin çeşitli
kısımları birbirinden kopmuş ve birbirinden bağımsız -sıklıkla kaotik-
hayatlara yol açmıştır. "Kendini toparlayamayan" erkek, büyük
ihtimalle, erkekliğin derin yapılarının yolunu açan ritüel eriştirme imkânına
sahip olamamış bir erkektir. Ve bu erkek küçük bir çocuk olarak kalır. Bunu
özellikle istediği için değil, hiç kimse ona bu çocuk enerjisini erkek
enerjisine dönüştürmeyi göstermediği için. Hiç kimse onu erkeksi
potansiyellerin olduğu dünyanın doğrudan ve iyileştirici hayatlarına
yönlendirmemiştir.» (7)
Bu iktibasta dikkatinizi dikkatinizi çekmiştir
belki: "Ritüel eriştirme"...
Ritüel; âyin, "çoğunlukla mukaddes
bir anlama sahib, belirli hareketlerin tekrarından oluşan merasim"...
Dün ve bugün birçok medeniyette karşılaşılan ve
"çocuk erkek"ten "yetişkin erkek"e ruhî sıçramayı temin eden, bu hissî ve zihnî kopuşu sağlayan "ritüel
eriştirme"nin en önemli üç yönüyse şöyle görünüyor:
Merasim
büyüğü: Bilge bir yaşlı erkek yahut
kadın... Eriştirme süreci boyunca hadiseyi yönlendirip, eriştirilen çocuğu
karşı tarafa güçlü ve tam olarak gönderir. Çocuğun içinde gizli potansiyelleri
derinden harekete geçiren, "ayna" gibi ona ondakini gösteren, çocuğun
iradesini kendi iradesine tâbî kılıp çocuksu "ego"dan kurtaran
"tam" insan...
Mukaddes
mekân: Çocuğu dış dünyanın tesirinden
koruyan, "nefsî-organik-egoist-dünyevî" yönünü harekete geçirdiği
için bilhassa kadınlardan tecrid edilmiş hususî mekân ki, eriştirme bitinceye
kadar çocuk buradan çıkamaz. "Nefsî-organik" sınırlarını ve
âcizliğini anlayıp gururdan, "ego"nun belirleyiciliğinden kurtulması
ve "sınırsız-sonsuz-küllî" gayelere ruhunda yol açabilmesi için,
burada dayanılmaz hissî tecrübelere ve hatta işkencelere tâbî tutulur erkek
çocuk. Erkek geleneğine ve toplum ahlâkının ideal değerlerine boyun eğmeyi
öğrenir çocuk. Tevazûu öğrenir ki, bu, iki noktayı derinden farkediştir:
Sınırlarını bilmek ve ihtiyaç duyduğu yardımı başkasından edinebilmek!..
Ego`nun
ölümü: Herhangi bir erkekte, "erkek
psikolojisi"nin var olabilmesi için, bir ölümün gerçekleşmesi gerekir.
Sembolik, psikolojik veya mânevî ölüm... Erkek çocuğun "ego"su
ölmelidir. Eski varoluş, davranış, düşünüş biçimlerinin, yeni erkek doğmadan
önce "ölmesi" gerekmektedir. Belki ölen "ego" değildir ama,
onun bağlandığı ve beslendiği "enerji merkezi" değişmiştir. Kalb
ameliyatındaki gibi, sanki "nefsi için" atan kalb bir ân için
durdurulup çıkartılmıştır da, yerine konulduğunda artık "küllî bir ideal
için" atması sağlanmıştır.
Tüm bu süreçte belki en dikkate şâyan husus,
çocuğun "organik-egoist-parçalara dağılmış" ruhî yapısının
"küllî" bir ideal veya toplum gayesi, ahlâkî düsturlar çerçevesinde
"toparlanması"nı temin olarak beliriyor. "Nefsi için" ve
onun dürtüleri peşinde yaşamaktan kurtarılıyor çocuk, gayesizlikten çıkarılıyor
ve "ideal için" yaşama aksiyonu başlıyor!.. Pasif, pasif-agresif
olmaktan öteye geçirilip, "kendi için" ama hep kendini aşarak, aktif,
ibdâcı, üretici, sorumlu, yardımsever, faziletli, soğukkanlı ve gerektiğinde
sert bir savaşçı olmasının yolu açılıyor.
Öbür türlü, nefsanîliğin başıboş bırakıldığı demde
hep bir dağınıklık; her dış tesirin peşinden gidiş; âlemdeki herkesi hasmı veya
rakibi görüş; duygu ve düşüncelerinde tam bir kaos ve dağınıklık; keyfince
dağıldığından çoğu zaman tam bir sorumsuzluk; insiyakî olup “hakiki” bir temeli
olmayan aşk ve nefretler; bastırılamayan bir heyecan, korku ve güvensizlik veya
bunu telâfi edici bir mekanizma olarak sebebsiz saldırganlıkların ardına
saklanış; veya tam tersine “duygusuz”, “meselesiz”, “ıstırabsız” ölü bir
hassasiyet(sizlik); "ego"sunun dar ilgi çerçevesinden yükseğe çıkıp
"bütün" bir görüşe sahib olamadığından herkes ve herşeyi yalan yanlış
mânâlandırma vb. hayata hâkim olmakta...
Böylesi bir ruhî, fikrî ve iradî dağınıklığın,
parçalanmanın, kaotik yapılanmanın önüne geçip "toparlanma"nın nerede
olacağını gösteriyor Mütefekkir;
belli ki, denetleyici, dizginleyici, sorumluluk yükleyici ve ahlâkî zorunluluk
vaz`edici, ama bir o kadar da "hürriyet" sevinci ve mevzuuna
ihtirasla bağlılık bahşeden "fikir"de:
"Boş
bırakılmış topraklar, gübreli ve bereketli iseler, yüzbin çeşit otlarla dolar.
Yararlı olabilmeleri için onlara kazma vuruyor, işe yarar tohumlar ekiyoruz.
Kadınlar kendi başlarına kalınca biçimsiz birtakım et parçaları çıkarırlar;
sağlam ve tabiî bir beden için, bir tohum almaları gerekiyor. Ruhlar da
böyledir; onları bir fikirle uğraştırıp dizginlerini tutmazsanız, uçsuz
bucaksız bir hayal dünyasında, başıboş, öteye beriye dolaşıp dururlar. Böyle
bir aylaklık içinde ruhların kurmadığı hayal, düşmediği kuruntu, bulmadığı
gariplik kalmaz; bir amaca bağlanmayan ruh, yolunu kaybeder; çünkü, her yerde
olmak, hiçbir yerde olmamaktır." (8)
Erkek, Kadın
ve Fikir
Fikir, ayaklanmış ve zabtedilemez heyecanlarımızın,
duygularımızın, çalkantı ve dağınıklıklarımızın, nefsimizi istilâ etmiş ve çoğu
nefsânîlikten doğan bu kaos muhtevâsının dizginleyicisi ve bu duygu yangınının
söndürücüsü... Nefsimizin bu kaosunu, "üst-küllî" bir bütünlüğe
sıçrayarak ve bağlanacağı zorunlulukla irtibatlandırarak "aşıcı" ve
"aşırtıcı"... Fâni nefsine veya diğer parça fânîlere dönük nefsî
temâyüllerle, ihtiraslarla, rabtolunmuşluklarla ruhunu "esir" ve
"rehin" etmiş olan, yokluğun ve sınırlılığın tuzağına acıyla
kelepçelenmiş olan biçarelerin kurtarıcı meleği...
"Bizi
bilgili olmaya zorlayan" ve bizde
muvazenelendirilmeyi dayatan, mutlaka bir zorunluluğa nisbet edilebilirse
çözülüp aşılabilen, maddî-mânevî bütünlüğümüzü tehdit eden "iç ve dış
uyaranlar"... İşte “fikir”,
bu çalkalanan duygu, düşünce ve davranış muhtevâsına verdiğimiz "biçim"dir ki, bu kaosun bir
muvazenede objektifleştirilmesine, dışlaştırılmasına, aid olduğu zorunluluğa
nisbet edilmesine dairdir. Nefsimizin şerrinden bizi kurtaran itfaiye
teşkilâtıdır sanki. Bir acıyı, korkuyu, saplantıyı, dehşeti ve benzeri teessür
hâllerini konuşarak veya yazarak "ifâde edince-biçimlendirince",
fikirleştirince, bunlardan belki tamamen belki kısmen sıyrıldığımızı, dayanma
gücümüzün yenilenip dinçleştiğini kim inkâr edebilir? Fikir, bir deyişle,
dağılan bütünlüğümüzün "toparlanması" demektir. Hep yeniden
"zorunlu"yu seçme ve "varoluş" muvazenesini kazanma, bize
yokluğu dayatıp muvazenemizi bozan zamanı yüzümüzü hep yeniden varlığa ve sonsuza dönerek aşma demektir,
diyebiliriz.
Sözün burasında, fikre ve fikir işçiliğine tâlib
herkesin dikkat etmesi gereken bir sorumsuzluk ve dağınıklık tehlikesini
hatırlatmak gerekir sanırız. L. Dugas,
"Edebiyat ve Sanatta Sıkılganlar" adlı eserinde şöyle dile getiriyor
bunu:
"Nerede
kalacağını bilmeyen zekâ, her şeyi aynı zamanda öğrenmek ister, emeklerini
dağıtır, kabiliyetlerini harcar ve kendisini metafiziğe ve ahlâka doğru götüren
gerçek istidadından ayrılır. Yalnız bir konudan öbür konuya geçmekle, bir
kitaptan başka bir kitaba atlamakla, her şey üzerinde sathî bir bilgi edinmekle
kalmaz, kendi seviyesinden de aşağı düşer." (9)
Ve fikir aynı zamanda, içimizde dönüp duran ve
kovdukça daha şiddetli hücum eden, bizi ikiliğe, kendimizle, inandıklarımızla
çelişkiye düşüren, yıllar boyu muvazenelendiremediğimiz
"saplantı"larımızı "içtimaîleştirir-yapıştıkları kalb zarımızdan
dışarı atar-objektifleştirip tesirsizleştirir", hiç olmazsa ve daha
doğrusu, eşit şartlarda mücadele edebileceğimiz bir meydana savuşturur onları.
Nereden saldıracağı belli olmayan, bu yarı şeffaf ama korkunç hayâlet,
"biçim" ve "hacim" kazanır, hamle yaptığımızda
yenilebileceği "zaaf" noktalarını ve "anatomi"sini sergiler
bize. Bu iç düşmanların, "ahlâkî zorunluluklar"a nereden
zincirlenebileceğini, sâdık bir köpek gibi nasıl tasmalanıp kulübesine
bağlanabileceğini öğretir fikir.
Diğerleri bir yana, bir erkeği belki ömür boyu
uğraştıran, ruhunda muvazenelendirip hâlledemediğinde ona diğer erkeklik
keyfiyetlerinin yolunu da kapayan, varsa açılmış yolu sabote eden öncelikli bir "mesele-muammâ", herhâlde
"kadın"dır. Ki, bir erkeğin niçin toparlanamadığına verilebilecek
muhtemel ilk birkaç cevabtan biri de, erkekte aslî mânâsı oturmamış ve onun
hayat enerjilerini savuran bu muammâdır besbelli. Kendimizi ve çevremizi "safça"
ne kadar kandırırsak kandıralım, dilimizden neler dökülürse dökülsün, tecrübe
çoğu başka bir şeyi, "kadın" muamma ve ihtirasını gösterecektir bize.
Aksiyonu ve eseri için dünyaya tutunmak zorunda olan erkeğin, hem
"aynası", hem de dünyaya yerleştiği, yürüdüğü, verimlendirdiği ve
dinlendiği "zemin" olan "kadın" (Malûm, hayat, gayesine
ilerlemek ve güç bulmak için hep "iki" ritimle akar bizde; H. Ziya Ülken’in tesbitiyle "çalışma-gerilme" ve "dinlenme-gevşeme"
ritimleri... İnsanın yaradılış misyon ve aksiyonu da, kadın-erkek, ferd-toplum
gibi ritimleri, bir vechesiyle, bu yüzden gerektirmiştir belki. Birbirine
yaslanmak zorunluluğunu... Ve herşey, "insan-çocuk" için!), mutlaka
"âdil" bir hükme kavuşturulması gerekendir erkek için. Kadını ister "obje-şey"
isterse "ilâhe" yerine koyun, oturmamış bir bakış ve hüküm, sizin de
oturmamışlığınıza delil olacaktır. İBDA
Mimarı, İslâm kaynaklarından Batı’nın aparıp da sonra yine bize sunma
hevesine kapıldığı bir hikmeti, Hegel`in
yarım bıraktığını, hakikatine ircâ ediyor:
"Ruhun,
kendini dünyada yeniden bulma mecburiyeti vardır; dünya ruhla uyum içine girmek
zorunda... Hazret-i Adem`in kaburga kemiğinden yaratılan ve O`nun bizzat
nefsine meylini temsil eden Havva gibi,
Ademoğlunun dünyada aramak zorunda olduğu akıl, kendi aklıdır, aklının
hakikatidir... Ve herkesin aklı kendine!.." (10)
Bir problemi çözmeye başlamanın ilk adımı, en başta
"çözmemiz gereken" bir mesele karşısında olduğumuzun samimiyetle
idrakı değil midir? Öyleyse, kendisine itiraf etse de etmese de, belki hemen
her erkeğin yaşadığı bu iç kaosu tesbitle başlayalım işe; ve bu hamlenin bile
bizi ne kadar hürleştirdiğini farkedelim. Çünkü düşünmeye, fikretmeye,
biçimlendirmeye başladık hayâleti!.. André
Maurois`ten:
«Diyorduk
ki bâzı acıları ve bâzı hatıraları sindirmek için onları söylemek, "sosyal
hayata sokmak" gerektir. Birçok erkek ve kadınlarda şehvetleriyle
vicdanları arasında çekişme vardır. Bilirler ki filân arzuyu "sosyal
nizama göre" duymamaları gerekmektedir; fakat buna rağmen duyarlar. İnsanlar
medeniyet ve cemiyet yoliyle, korkunç tabiî duygu ve kuvvetleri alt
etmişlerdir; fakat böylece zincire vurulmuş olan bu canavarlar kafesleri içinde
yine homurdanır ve hareketleriyle bizi mahvederler. Bizler âdeta Doktor
Moreau`nun talebesi gibiyiz: Kanunu dilimizden düşürmeyiz, fakat ona uymamak
arzusiyle yanarız. (...)
Romancı
da, bâzı okurlar için, onları benliklerinden dışarı çıkararak iyi eden meçhul bir dost olur.
Bir erkek veya kadın kendisinin bir canavar olduğuna inanmıştır. Mücrim ve
insanlara yakışmıyan hisler duymanın verdiği acı düşünceler içinde hüküm
sürmektedir. Bir gün, ansızın, güzel bir kitabı okurken kendine benzer
varlıklar keşfeder. Bu onu hem temin, hem teskin eder; artık yalnız değildir.
Duyguları "cemiyetleşmiş", çünkü bir başkası da aynı hisleri duymuştur.
Tolstoy ve Stendhal`in kahramanlarının birçok gençlere güç engelleri aşmakta
faydaları dokunmuştur.» (11)
Tabiî, “günah çıkartma”yı idealize etmediğimizi
uyararak, kısaca bir “işaret taşı” koyalım: Kadın; erkeğin tekâmülü, erişmesi
ve eriştirilmesi bahsinde "anahtar" bir eşiktir; ama, çıkılacak
merdivenlerin "sonuncusu" değildir. (12)
Aslı ve
Sahtesiyle Kalb Ameliyatı
"Ritüel eriştirme" zımnında
söylediklerimizle İslâmî tatbikatta yaşanagelmiş olanların, meselâ tekke ve
medrese geleneğindeki seçkin ve mütekâmil terbiye sahnelerinin mukayesesini
ehline tevdî ediyoruz. "Nefs" terbiyesindeki tekâmül basamaklarının,
"kâmil" bir rehber tasarrufuyla tek tek aşılması... Batı, çözümün
aranacağı istikameti sezmekte; ama daha ilk birkaç adım sonrasında pes
etmektedir sanki. İslâm dışı tatbikatların çocuk eriştirmeleri de, belki biri
himmet eder diye cami avlusuna çocuk terketmeye benzemekte!.. Doğrusu, bu
sahibsizlerin "nefs-ego"sunu farklı bir maskeyle tebârüz ettirme
yönünden, şeytan pek başarılı himmet etmekte!.. Çocukların bu sahibsizliğine
bakınca, varoluşçuların, kişinin dünyada "tek
başına bırakılmış",
"terkedilmiş" olduğuna dair tesbitlerine hak veresi geliyor
insanın.
Kitabda, bir de "sahte eriştirme"
mekanizmalarından bahsediliyor ki, hapisanelerdeki, asker ocaklarındaki,
çetelerdeki, hücre evlerdeki "sahte" merasim veya
"şahsiyetsizleştirme" tatbikatları bunlar... "Nefs-ego"yu
öldürmek veya dizginlemek yerine, onu "başka bir kılıkta", belki
sadist belki mazohist kisveyle "yeniden" hortlatmak; yani çocuğu
yahut koca çocuğu yetişkinliğe bir türlü "eriştirememek"...
Yalnız şu husus bilhassa vurgulanıyor ki, mesele
erkekteki çocuğu öldürmek değildir, ama onu, çocukluğun erkeksi güçlerini
"aşkınlaştırmak"tır, idealin emrine vermektir. Bugün, birçok terapistin,
psikoloğun, psikiyatristin, psikanalistin ve "eriştirme" erbâbı
olarak kendilerini takdim edenlerin yaptığı ilk şeyin de, genellikle,
erkeklerdeki bu hayat kaynağını, bu ışıltılı ve kabına sığmayan müessir
enerjiyi doğru değerlendirememek, hemen "ego" diye yaftalayıp imhâya
yönelmek ve istidadları "vasat-ortalama-gri" bir sahaya mahkûm etmek
olduğu tenkid ediliyor eserde. Ve asıl imha edilmesi veya doğru yöne kanalize
edilmesi gerekenin, "başkasına saldırgan" veya "âciz"
egoist tutum, bu muvazenesiz ve sahte güç veya güçsüzlük gösterileri olduğu
işaret ediliyor. Çocuktaki bu enerjinin, aslında "devâsâ" bir
dehânın, istidadın sesi olduğu ama, erişkinliğe doğru, aid olduğu
"merkez"le, "Küllî Ruh"la, "Kollektif Şuurdışı"
enerjisiyle yeniden doğru bir irtibatı kurulamazsa, ortaya, bu enerjisini
"fânî-sınırlı" nefsiyle aynîleştirebilecek "sapkın-egoist"
koca çocukların çıkacağı ısrarla anlatılıyor.
Aşağıda, hem "çocukluk" hem de
"yetişkinlik-olgunluk" arketipleriyle erkeği anlamaya; anlaşılır
olması bakımından biraz da şemalaştırmaya çalışacağız, kitaba sâdık kalarak.
Bundan sonraki bölümler, eserin muhtelif sayfalarından, neredeyse aynen alınmış
iktibaslar ve özetlemelerden oluşacak. Hemen hiç "yorum"
yapmayacağız; sadece kitabın dilini kolaylaştırıcı bir redaksiyon yapacağız yer
yer. İktibas edeceğimiz bölümler, her zaman için "tamamen"
katıldığımız doğru veya eksiksiz kanaatler olmayabilir. Bazılarına belki hiç
katılmıyor da olabiliriz. Yine de, umûmiyetle tutarlı tesbitlere, kitabdaki
tezin daha rahat anlaşılabilmesi için aynen yer vereceğiz. Bir açıdan,
"kitab tanıtımı" da addedebilirsiniz müteakib kısımları... Yeter ki,
öz düşüncemizi doğrulayıcı ve zenginleştirici, kendi idealimizi anlamayı daha
da kolaylaştırıcı, teorik ve pratik dağınıklığımızı "toparlamaya"
yardımcı fikrî ve ahlâkî ibret dersleri çıkarabilelim bunlardan. Yoksa bizim
için rûhiyat, psikoloji, ahlâk, insanlık, erkeklik, nefsin hakikati vs. bu
eserde şemalaştırılandan ibaret değil!.. Tam tersine, belki bazen son derece
sathî, şablonlaştırıp donuklaştırıcı, yer yer saptırıcı ve basitleştirici
izâhlar bunlar. Fakat, "ibret" almamıza, kendimize "pay"
çıkarmamıza mânî değil aslâ!.. "İzâfî-nisbî" kanun, izâh ve
tasvirler, "tamamını" olmasa da, hakikatin belli yönlerini aydınlatır
çünkü!..
"Dehâ", "Küllî Ruh",
"Kollektif Şuurdışı" tarzında yaklaşılabilecek "küllî
merkez"e, uygun bir bağlantıyla yönelmiş muvazeneli, bütünlüklü, yetkin "çocukluk" arketipleri burada
şöyle sıralanıyor:
"Mukaddes Çocuk", "Kahraman", "Erken Büyümüş
Çocuk", "Ödipal Çocuk"...
Akabinde, sözkonusu "çocukluk"
arketiplerinin "yetişkinlik"teki muvazeneli karşılıkları, aşkınlaşmış
"üst" basamakları olarak da şu "olgun
erkeklik" arketipleri sıralanıyor:
"Kral",
"Savaşçı", "Büyücü", "Âşık"...
Ki, bu dört "erkeklik biçimi", Benedetto Croce`un, insan
faaliyetlerini dört "temel faaliyet biçimi"ne (13) ayırmasını hatırlattı bize; kabaca özetlersek:
Sezgi,
Bedâhet, İman; kâinata ve
hâdiselerine, "tek"lere dönük ilk teorik "idrak"... Beş
duyu yoluyla algılarımız da bu çeşittendir ama, "sezgi" daha geniş
şümûllü bir mefhumdur; parçada bütünü, varlığın "bir"liğini sezerek
idrak gibi ... Müşâhede... «Ruhun "nasıl" tavrı»...
Mantıkî
Düşünme; teklerin, hâdiselerin
bilgisinden hareketle, ruhun "küllî zorunluluklar"ın teorik bilgisine
varıp içeride aklen "toparlanması" tarzında,
"kavramlaştırıcı-kanunlaştırıcı" idrak... Önceki basamağın üzerinde
yükselir. "Önce müşâhede, sonra muhakeme"... «Aklın "niçin"
tavrı»...
İradî
Faaliyetin Ekonomik-Faydalı Biçimi;
iradî faaliyetin muhtevâ olarak dışa açılması, kâinatı ve hâdiselerini,
"tek"leri hedeflemesi, "istemesi" tarzında pratik...
"Vasıta-değer"ler alanı bir bakıma... “Ahlâkî” olanın üzerinde
tecelli ettiği “faydalı” yön... Önceki basamaklar üzerinde yükselir. "Bilinen"i
arar ve "ister" ya insan!..
İradî
Faaliyetin Ahlâkî Biçimi; tek tek hedeflediği
muhtevâ dışarıda da olsa, iradî faaliyetin dış bir motifle ve kuru bir
faydacılıkla, nefsânî bir sevkle değil de, "ahlâkî zorunluluk"
duygusuyla gerçekleştirilmesi ve bu duygunun dayandığı "küllî zorunluluklar"ın
tâyini tarzında yeniden içte "toparlanma" pratiği...
"İdeal-değer" olarak, “ekonomik-faydalı” faaliyetin bâtınıdır
diyebiliriz buna; yapanın kasdına nisbetle tabiî. "Vasıta-değer" rolü
yükler o, "ekonomik-faydalı" muhtevâya!.. İç ve dış cebhesiyle
"hukuk"un bütünlüğe kavuştuğu kat!.. Önceki basamaklar üzerinde
yükselir ve tesiri hepsini kuşatır. “İdeal”; teorik ve pratik tüm
faaliyetlerimizin içine sinmiş olarak, hepsinde tecellî eder. Gören de, düşünen
de, isteyen de "benliğimiz" neticede; tüm melekelerimiz içiçe!..
"İdeal"e uygun veya zıd da olsa, benliğimizden hareketle "duygu,
düşünce ve iradî faaliyet" olarak üç yöne açılan faaliyetlerimizin hepsi,
ideale nisbetle "değer" ve "mânâ" kazanır. İdeal,
pratiğimizi değerlendirip istikametlendiren "kalbimiz" ve onun teorik
faaliyet zemini olarak ideoloji, "aklımız-zihnimiz-beynimiz"
mesâbesindedir diyebiliriz. Tüm sonluların sonsuza izâfetle varoluşu gibi;
ideal, içimizdeki sonsuzluğa dönük yöndür ve tüm faaliyetlerin "ruhî
çaba"ya nisbet edilmesine dairdir, diyebiliriz. Ruh, kalb, ideal, sonsuz
derken; faaliyetlerimizin, kelimelerimizin ve kavramlarımızın toplandığı ve
dağıldığı "merkez"e işaret ederiz, demek mümkün... Croce’un ifâdesiyle insan, “teorik faaliyetleriyle kâinata yaklaşır,
onu anlayıp kavrar; pratik faaliyetleri ile de onu değiştirir!”...
Tedaî bu ya:
"Kral" erkek, sanki, "Pratik-İradî
Faaliyetin Ahlâkî Biçimi"nin kutublaştığı tecelligâh...
"Savaşçı" erkek, sanki,
"Pratik-İradî Faaliyetin Ekonomik-Faydalı Biçimi"nin kutublaştığı tecelligâh...
"Büyücü" erkek, sanki, "Teorik
Faaliyetin Mantıkî Biçimi"nin kutublaştığı tecelligâh...
"Âşık" erkek, sanki, "Teorik
Faaliyetin Estetik-Sezgi Biçimi"nin kutublaştığı tecelligâh...
Gerçi hepsi içiçe ve temelde "bir"
aksiyonun, "ruhî çaba"nın
yönleri hâlinde... "Var olma", "var kalma" ve "zamanı aşma" gayesinin
tezâhürleri hâlinde... Tümü, tek bir erkekte, belki farklı derecelerde, tecellî
eder, edebilir, etmesi de gerekir.
Sözün burasında, âciz ve eksik izâh gayretimizi bir
tarafa bırakıp, bir İslâm büyüğünün bahsimize ışık tutan tesbitine dikkat
kesilelim. Şebüsterî Hazretleri
“Gülşeni Râz” adlı eserinde şöyle buyuruyor:
“Güzel ve
iyi huyların aslı olan huylar adalet, sonra hikmet, iffet ve yiğitliktir.
Hakîm
oluş, işte güçte ve sözde doğru olmaktan ibarettir. Bu dört huyla huylanan
kişinin
Canı da
hikmeti duymuş, bilmiştir, gönlü de. Bir şeyin, ne üstüne düşüp uzun uzun
düşünür; ne aldırış etmeyip boşlar.
Şehvetini
namuslulukla örter.. şehvete fazla düşkün oluş da şehvetten kesilme gibi
kendisinden uzaklaşır.
Yiğit
olur, alçaklanmadan da arıdır, ululanmadan da.. kendisinde korku da yoktur,
kızgınlık da.
Yolu,
yordamı adalet oldu mu zulmü yoktur, huyu güzelleşir.
Bütün iyi
huyları ortadır.. bir huyda ne ileri gider, ne geri kalır.
Her şeyde
ortayı gözetme dosdoğru sırata benzer.. iki tarafı da sanki cehennemin ta
dibi.”
Şu ân için söylediklerimiz ve söyleyeceklerimizin
tümü, tashihe açıktır ve bugünkü bakışımız çerçeve ve kapasitesincedir. Yeter
ki, içinde sadra şifâ veya şifâya yardımcı unsurlar bulunsun. İcadcısı olmasa
da, hiç olmazsa, nakledicisi olsun!..
Tüm bu "muvazeneli-bütünlüklü"
arketiplerin herbiri için de, bu muvazeneye ulaşamamış ve ifrad-tefrid
yönlerinde "sapmış" iki "muvazenesizlik" tesbit ve târif
edilmeye çalışılıyor sözü edilen kitabta.. Meselâ, "Mukaddes Çocuk"
için: "Minik Tiran" (aktif sapma-ifrad) ve "Âciz Prens"
(pasif sapma-tefrid)... "Kral" için de: "Tiran"
ve "Âciz"...
Netice olarak şu söylenmek isteniyor eserde:
Ne zannettiğin kadar güçlüsün; haddini bil!.. Ne
zannettiğin kadar âcizsin; potansiyelini bil!..
Şimdi, "ayna korkusu"nu aşmanın veya
"yalancı olmayan" aynalara yavaş yavaş alışmaya başlamanın da vakti
geldi bizim için. Ki bu aynada, yer yer kendi nefsimizin çehresini de
seyrediyoruz. Fakat, mesele, şu ân "ne olduğumuz"dan öte, "ne
olmak istediğimiz"... Mütefekkir`e
kulak verelim sözün burasında:
"Allah,
kimseye kemâli tam olarak vermemiştir"...
Öyleyse bize düşen, eksiklerimizi olabildiğince
ikmâl etmeye bakmak, sınırlarımızı iyice farkettiğimiz noktada başka dostlarımıza
veya başka insanlara ihtiyacımızı şuurlaştırmak, evsahibi değil kiracı
olduğumuz şuuruyla sorumluluk idrakını kuşanmak, haddimizi bilmeyi de öğrenip,
idealimizin düşmanları dışında, insanoğlunun yanında vakûr ama "kul gibi
oturup, kul gibi kalkmak"...
Fakat aynı zamanda, "O`nun halifesi" olma
şuuruna liyâkat kesbetme yolunda, tüm potansiyellerimizi harekete geçirmeyi
hedefleyen müthiş bir ihtiras ve aşkla çalışmak, aramak, araştırmak, bulmak,
yaygınlaştırmak, paylaşmak, insanların hakkını zâyi etmeden sınırlarımızı
zorlamak, nefse yük yüklemeyi ve onu buna alıştırmayı ihmâl etmemek; kısaca,
dünyaya hâkim olmak, idealimizi insanlığa ve dünyaya hâkim kılmak!..
Kaynaklar:
1) Prof.Dr. Süleyman Hayri Bolay, Emile Boutroux`da
Zorunsuzluk Doktrini, MEB Yay., 2 Basım, İstanbul 1999
2) Stefan Zweig, Üç Büyük Usta, (Terc: Dr. Ayda
Yörükân), İş Bankası Yay., 6 Basım, Ankara 2000, s. 219
3) Stefan Zweig, Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar,
(Terc: Dr. Ayda Yörükân), İş Bankası Yay., 6 Basım, Ankara 2000, s. 321
4) Meydan Larousse, c. 2, s. 108
5) André Maurois, Duygular ve Âdetler, (Terc: Vahdi
Hatay), Remzi Kitabevi, 2 Baskı, İstanbul 1960, s. 68-69
6) SM, Marifetname -Süzgeç ve Şekil-, İBDA Yay.,
İstanbul 1986, s. 234
7) Robert Moore - Douglas Gillette, Kral Savaşçı
Büyücü Âşık -Olgun Erkeklik Arketipleri Yeniden Keşfediliyor-, (Terc: Fatma
Zengin), Sistem Yayıncılık, İstanbul 1995, s. 2
8) SM, a.g.e. s. 244
9) L. Dugas, Edebiyat ve Sanatta Sıkılganlar,
(Terc: Fehmi Baldaş), Remzi Kitabevi, İstanbul 1973, s. 49
10) SM, İBDA Diyalektiği -Kurtuluş Yolu-, İBDA
Yay., 3 Basım, İstanbul 1995, s. 167
11) André Maurois, a.g.e. s. 102-103
12) Gülçin Şenel’in aşk, aile ve toplum bakımından
“kadın” ve “kadının rolü” hakkında yazdığı makaleler aydınlatıcıdır.
13) Benedetto Croce, İfade Bilimi ve Genel
Linguistik Olarak ESTETİK, (Terc: İsmail Tunalı), Remzi Kitabevi, 2 Basım,
İstanbul 1983
‘KRAL,
SAVAŞÇI, BÜYÜCÜ, ÂŞIK’
KİTABININ
ÖZETİ
ÇOCUK
KRAL: MUKADDES ÇOCUK
Mukaddes çocuk arketipi, hepimizin içinde güçlü bir
akım olarak bulunmaktadır. Hatta bu arketipe doğuştan sahib olduğumuz bile
söylenebilir. Birçok değişik ad almakta ve değişik psikoloji okullarınca farklı
şekillerde değerlendirilmektedir. Psikologlar, genellikle bu arketipi suçlu
bulur ve sonuçta danışanlarını (psikoloğa gidenleri) ondan kurtarmaya
çalışırlar. Oysa önemli olan, Mukaddes Çocuğun, olgunlaşmamış erkekliğin temel
bir yapısı olarak bizlerde bulunduğunu görebilmektir.
Bu arketipi yaşatan çocuk, içinde derin bir
enerjinin şuurdışından şuura doğru ilerlediğini hissetmektedir sanki.
Farklılıklar kaybolmakta, tüm zıdlar "aşkın" dünya düzeni içinde
biraraya getirilmektedir. Fakat bu yeni psikolojik hayat, nazik ve kırılgandır.
Çünkü saldırıya uğrama ihtimali yüksektir ve korunması gerekir. Hem her zaman
güçlü, kâinatın merkezi hem de aynı zamanda çaresiz ve zayıf.. Aslında bu,
bebeklerin gerçekten yaşadığı bir durumdur.
İçimizdeki Mukaddes Çocuk, hayatın kaynağıdır ve
büyülü, güç verici hususiyetlere sahibtir. Kalbimizi genç tutan, bizi
yenileyen, budur.
Aksiyon adamı, sanatçı, idareci veya öğretmen
olsun, liderlik kapasitesi olan herkes, içindeki ibdâcı, üretici ve neşeli
çocukla bağ kurmak zorundadır. Böylece tüm potansiyelini açığa vurmuş ve
kendisini, dâvâsını, verimliliğini geliştirmiş olacaktır. Bu arketiple aramızda
kurulan bağlantı, bir kenara atılmışlık, sıkıntılı olma duygularından uzak
kalmamızı sağlayacak ve etrafımızdaki insanî potansiyellerin bolluğunu
görmemizi sağlayacaktır.
Mukaddes Çocuğa tam olarak ulaşabilmek için, onun
varlığını kabul etmeli ama onunla aynîleşmemeliyiz.
Terapistlerin sık sık, danışanlarındaki devâsâ
Benliği değersizleştirdiğini söyledik. Bu, danışanların Mukaddes Çocuktan hissî
ve zihnî bir uzaklığa sahib olabilmeleri için yapılıyor ama bizler, en azından
terapiye gelenler arasında, üreticilikleriyle aynîleşen çok fazla erkekle
karşılaşmadık. Daha ziyâde onunla ilişkiye geçme ihtiyacındaydılar. Biz
erkeklerdeki yüceliği yüreklendirmek istiyoruz. Hırsı kamçılamak istiyoruz.
Kimsenin gri-normal olmayı gerçekten istediğine inanmıyoruz. Çoğunlukla
normalin târifi, ortalama (vasat) olandır. Bize öyle geliyor ki, ortalama
(mediocre) olanın yükselişinin karakterize ettiği normallik belâsına takılmış
bir çağda yaşıyoruz. Sürekli olarak, danışanlardaki devâsâ Benliğin
"ışıltı"larını değersizleştiren terapistler, asıl kendilerini kendi
Mukaddes Çocuklarından ayırmaktalar. Danışanlarındaki güzellik ve canlılığı,
üreticilik ve hayat doluluğu kıskanmaktalar.
Antik Romalılar, her insanın, "genius"
(dehâ?) dedikleri doğuştan gelen bir koruyucu ruhla doğduğuna inanırlardı.
Roma`da doğumgünü partileri, şahsı değil, o şahısla dünyaya gelen mukaddes
varlığı yüceltmek için yapılırdı. Romalılar; insanın müziğinin, sanatının,
siyasî dehâsının, cesur hareketlerinin kaynağının o insanın Ego`su olmadığını
biliyorlardı. Bu kaynak, insan Benliğinin bir parçası olan Mukaddes Çocuktu.
Minik
Tiran: Olgunlaşmamış "Mukaddes
Çocuğun" ifrad kutbu... Kâinatın merkezi olduğunu hisseder. Onun için
başkaları, daima güçlü olma ihtiyaç ve arzusunu giderdiği sürece vardır. Böyle
bir çocuk, annesini onu beslemesi, öpmesi, ilgi göstermesi için çağırır ama,
yemeği geldiğinde meselâ, ya geç geldiği ya sıcak ya soğuk ya tatlı ya tuzlu
olduğu için onu beğenmez, yemeği döker, kaşığı fırlatır, çılgınca bağırıp
çağırır. Kendini "haklı" buluyorsa, yemek veya yememek o kadar önemli
değildir. Ve aç kalarak varlığına da zarar verebilir.
Minik Tiran, kâinatın merkezi olmadığını ve
kâinatın onun her ihtiyacını, daha doğrusu ilâhlık iddialarını karşılamak için
varolmadığını öğrenmek zorundadır. Kâinat onu besleyip büyütecektir ama ilâh
olarak değil. Minik Tiran, olgunlaşmamış "Kral" vasıtasıyla,
yetişkinlikte de hâkim olan bir arketipik tesir olarak varlığını sürdürebilir.
Hepimiz, yıldızı parlamaya başlamışken kendi kuyusunu kazan ümid vaadeden lideri biliriz. Bu kişi, kendi başarısını
sabote eder ve yere çalar. Allah, çok gururlu, talebkâr ve kibirli ölümlülerin
daima ayağını kaydırmıştır.
Biz erkekler, yükselip daha çok otorite ve güç
kazandıkça, kendimize zarar verme riskimiz de o kadar artar. Sadece "evet
efendim"ciyi isteyen, ne olup bittiğini öğrenmek istemeyen patron,
kurmaylarının nasihatlarını duymak istemeyen başkan, hepsi körükörüne
düşüşlerini hazırlayan Minik Tiran`ın hükmü altındadır.
İçinde olduğu insana saldıran Minik Tiran,
mükemmeliyetçidir; kendisinin yapamayacağı şeyleri ondan, içinde olduğu
erkekten ister. Ve içindeki bebeğin taleblerini yerine getiremezse kendi
kendine öfkelenir. Tiran, misafir olduğu bu erkeğe daha iyi ve daha fazla
performans göstermesi için baskı yapar ve ne üretirse üretsin asla tatmin
olmaz. Şanssız adam, içindeki iki yaşındaki bebeğin esiri olur; bahsettiğimiz
anne gibi. O, daha fazla maddiyata sahib olmalıdır. Yanlış yapmamalıdır. Ve
neticede, hasta düşer, ülser olur veya kalb krizi geçirir bu zavallı.
Ülkesinin veya şirketinin selâmeti veya felâketiyle
ilgilenmek yerine, kendi devâsâlığıyla, içindeki talebkâr "ilâh" ile
aynîleşen lider yahut patron, neticede kendi ülkesini, kendi şirketini batırır.
Çünkü, bir taraftan da, parmağını kımıldatmak ve sorumluluk almaktansa, ona
doğru akan herşeye sahib olmak istemekte, kendisine hayran olunmasını
beklemektedir. Kendisini çok güçlü ve önemli biri gibi hayâl etmektedir.
Âciz
Prens: Olgunlaşmamış "Mukaddes
Çocuğun" tefrid kutbu... Âciz Prensin hâkimiyetindeki erkek çocuk (ve
yetişkin erkeğin) şahsiyeti gelişmemiştir, yaşama sevinci yoktur ve çok az
inisiyatif sahibidir. Bu çocuk nazlanarak büyümek ister, etrafındakileri
sessizliği veya çaresizlikten şikâyet edip sızlanması ile kontrol altına alır.
Çocukların oyunlarına çok az katılır; çok az
arkadaşı vardır; okulda başarılı değildir; çoğunlukla hastalık hastasıdır.
Ne var ki, kardeşlerine yönelttiği zehir gibi
sözleri, yaralayıcı alayları, onların duygularını hünerlice yönlendirmesi, bu
çaresizliğin bir çeşit ikiyüzlülük olduğunu açığa çıkarır. Anababasını,
kendisinin hayatın zavallı bir kurbanı olduğuna ve başkalarının ona
saldırdığına inandırmıştır.
Âciz Prens, Minin Tiran`ın karşı kutubtaki
karşılığıdır. Tiran`ın sinir krizlerini çok ender sergilediği için onun tahtı
daha zor farkedilir. Tüm iki kutublu bozukluklarda olduğu gibi, bir uçtaki Ego,
bazen diğer uca sıçrar. Çocuk, tiranik patlamalardan bunalımlı bir pasifliğe
veya görünür bir zayıflıktan öfkeli dışavurmalara geçecektir.
ÇOCUK
BÜYÜCÜ: ERKEN BÜYÜMÜŞ ÇOCUK
Bir çocuk öğrenmeye hevesli olduğunda, zihni
hızlandığında, öğrendiklerini başkalarıyla paylaşmak istediğinde Erken Büyümüş
Çocuk kendini gösterir. Gözlerinde, fikirler dünyasında serüvenlere çıktığını
gösteren bir parıltı, vücudunda ve zihninde bir enerji vardır. Bu çocuk,
herşeyin sebebini bilmek ister.
Çoğunlukla, kendi sorularını cevablayabilmek için
erken yaşta okumayı öğrenir, genelde iyi bir öğrencidir ve sınıf
tartışmalarının hevesli bir katılımcısıdır. Bu çocuk, çoğunlukla bir veya birçok
alanda üstün nitelikler gösterir. İyi resim çizer, bir müzik âletini yetkin bir
şekilde çalar. Sporda iyidir. Erken Büyümüş Çocuk, harika çocukların
kaynağıdır.
O, merak duygumuzun ve serüvenci temâyüllerimizin
temel kaynağıdır. Bilinmeyen, garib ve mistik şeylerin araştırmacısı ve öncüsü
olmamızı sağlar. Etrafımızdaki ve içimizdeki dünyayı merak etmemize sebeb olur.
İçedönük ve düşünceli olmaya meyillidir ve
hâdiseler arasındaki gizli bağlantıları görebilir. Akranından çok önce,
çevresindeki insanlardan zihnî bir kopuşu gerçekleştirir. İçedönük olsa da,
aynı zamanda dışadönüktür ve iç müşâhedelerini, üstünlüklerini başkalarıyla
paylaşmak için hevesle onlara yönelir. Çoğu zaman, başkalarına bilgisiyle
yardım etmek için güçlü bir istek duyar ve arkadaşları sık sık hem başlarını
yaslayıp ağlayacakları hem de kendilerine derslerinde yardım edecek biri olarak
ona gelir. Bir erkekteki Erken Büyümüş Çocuk, o erkeğin merak ve hevesini canlı
tutar, zekâsını geliştirir ve onu olgun Büyücü`nün yoluna gönderir.
Çokbilmiş
Numaracı: Olgunlaşmamış
"Erken Büyümüş Çocuğun" ifrad kutbu... Olgunlaşmamış erkek
arketiplerinin bütün gölge (ifrad-tefrid) formları gibi, Erken Büyümüş Çocuğun
gölgesi de yetişkinlikte devam edebilir. Bu, "sözümona" yetişkin
erkeklerin, duygu, düşünce ve davranışlarında yersiz bir bebeksilik
göstermelerine yolaçar. Çokbilmiş Numaracı, adından da anlaşılacağı üzere,
kendisinin veya başkalarının hayatında aldatmacalara başvuran olgunlaşmamış
erkek enerjisidir. Görüntü imâlinde ve sonra bu görüntüleri bizlere
"satmada" ustadır. İnsanları kendisine inandırmak için kandırır ve
sonra ayaklarını kaydırır. Ona inanmamızı sağlar ve ardından bize ihanet eder.
Sonra da acınası durumumuza güler. O daima bir keriz arar.
Çokbilmiş, başkalarını şaşırtmaktan zevk alır.
Ağzına geleni söyler ve ne kadar zeki olduğunun anlaşılması için bunu yapar.
Sadece entellektüel şovmenlikte değil, her konu ve faaliyette
"çokbilmiş" olabilir. Genellikle, başkalarını ve -belki de kendini-
önemlilik veya bilgi açısından hor görür.
Fakat müsbet bir yöne de sahibtir. Kendimizin veya
başkalarının Ego`larının havasını söndürmekte üstüne yoktur. Ve çoğu zaman buna
ihtiyacımız vardır. Nasıl ve ne zaman devâsâlığımızla şişindiğimizi ve
aynîleştiğimizi bize bir ânda gösterebilir. Bizi yeniden insanî buuda indirmek
ve tüm düşkünlüklerimizi göstermek için onun üzerine gider.
Minik Tiran gibi Numaracı da kendi başına birşey
yapmak istemez. Birşeyi dürüstlükle kazanmak istemez. Psikoloji diliyle
söylersek, pasif-agresiftir.
Bu, yüce erkeklerin çöküşünü arzulayan enerji
biçimidir. Bir erkeğin önemini yitirmesinden zevk alır. Fakat, Numaracı, çöken
erkeğin yerine geçmek istemez. O erkeğin sorumluluklarını üzerine almak
istemez. Aslında hiçbir sorumluluğu istemez. Sadece başkalarına hayatı zehir
etmek ister.
Böylesi bir çocuk (yahut çocuksu erkek),
kendisinden nefret edecek ve onu yere serecek birini mutlaka bulur. Ve hemen
güçlü olan bütün erkeklerin tâcizkâr ve kötü olduğuna inanır. Âciz Prens`in
hükmettiği erkek gibi, o da sonsuza dek hayatın dışında kalmaya, kendi
faaliyetlerinin ve kendisinin sorumluluğunu üstlenmemeye mahkûmdur.
Numaracı`nın enerjisi kıskançlıktan gelir. Bir
erkek kendi gerçek istidad ve becerilerinden ne kadar habersizse, o kadar
başkalarını kıskanacaktır. Ne kadar çok kıskanırsak, o kadar kendi
fevkalâdeliğimizi, kendi Mukaddes Çocuğumuzu reddetmiş oluruz. Yapmamız
gereken, şey, kendi orijinalitemize, güzelliğimize ve ibdâcılığımıza
uzanmaktır. Kıskançlık, ibdâcılığı, orijinal eser koyuculuğu engeller.
Numaracı, Mukaddes Çocuk ile bağ kuramamış yahut
onu kabullenmeyen çocuk veya erkeğin içindeki boşluğa hücum eden arketiptir. Anababalarımız veya kardeşlerimiz bize
saldırıp aşağıladığında, hissî olarak horlandığımızda, Numaracı içimizde boy
vermeye başlar. Böylece, hiçbir işimize yaramasa da, başkalarının
orijinalitesini, duygularını söndürmeye çalışırız.
Çokbilmiş Numaracının kahramanları yoktur; çünkü
kahramanı olanlar başkalarına hayranlık duyuyor demektir. Başkalarını, ancak
kendimize değer veriyorsak ve kendi "ibdâcı-oldurucu" enerjilerimize
güvenimiz varsa takdir ederiz.
Saf: Olgunlaşmamış "Erken Büyümüş Çocuğun" tefrid
kutbu... O da aynen Âciz Prens gibi şahsiyetsizdir, kuvvetten ve ibdâcılıktan
mahrumdur. Tepkisiz ve kalın kafalı görünür. Çoğunlukla "yavaş
öğrenen" etiketini alır. Ayrıca mizah duygusu yoktur ve esprileri anlamaz.
Fizikî olarak da zayıf görünümlüdür. Koordinasyonu zayıftır.
Yine de, Saf`ın beceriksizliği pek dürüst değildir.
Gösterdiğinden çok daha fazlasına sahibtir. Aptalca davranışları, kendisini çok
önemli biri olarak hisseden gizli bir devâsâlık duygusunu gizlemek için
olabilir. Yani gizli bir çokbilmişlikle çok yakından kanbağı olan Saf, aynı
zamanda bir Numaracıdır.
ÇOCUK
ÂŞIK: ÖDİPAL ÇOCUK
Ödipal Çocuğun güçlü arketipik bir tesirinin
sözkonusu olduğu erkek çocuk, gelişmekte olan erkeklik tecrübesinde problemler
yaşasa da, bu arketipin müsbet hususiyetlerine sahib olmayı başarır.
Tutkuludur ve merak duygusuna sahibtir. Kendi
derinliklerine, başkalarına ve tüm varlıklara karşı derin bir bağlılığı vardır.
Samimi, ilgili ve şefkatlidir. Hepimizin en temel ilişkisi olan Anne`ye
bağlılığı vasıtasıyla mâneviyat diyebileceğimiz şeyin kaynaklarını da
göstermektedir. Mistik bütünlük ve tüm varlıkların karşılıklı birliği
duygusunu; sonsuz iyi, sonsuz güzel ve sonsuz şefkatli Annesine olan hasretine
borçludur.
Bu Anne, onun yaşayan gerçek ölümlü annesi
değildir. Gerçek annesi çoğu zaman onun bağlılık, yetkinlik yahut ebedî aşk ve
şefkat ihtiyaçlarını karşılayamaz. Onun tüm güzelliklerden ve dünyadaki tüm
varlıklarda bulunan Eros`tan öte hissettiği; iç dünyasında derin duygu ve
imajlarla yaşattığı Anne, daha çok Yüce Annedir. Birçok halkın ve kültürün
mitlerinde, efsânelerinde değişik biçimlerde ortaya çıkan Ana Tanrıça`dır.
Hayalci: Olgunlaşmamış "Ödipal Çocuk"un ifrad kutbu...
İdeal "Anne"yi aktif olarak ister ama bu, çocuğun kendisini yalnız ve
insan ilişkilerinden kopuk hissetmesine yolaçar. Hayalcinin direktiflerine uyan
erkek çocuk için ilişkiler, kavranamaz şeylerden ve kendi hayal dünyasından
ibarettir. Neticede, başka çocuklar oyun oynarken, o bir taşın üzerine oturup
hayallerini hayal eder. Bunu çok az başarır ve küskün ve bunalımlı bir hâl
takınır. Çoğunlukla hayalleri melankoliktir, ama diğer yandan Saf ve havaidir.
Diğer "gölge-ogunlaşmamış" kutublar gibi, bu da pek dürüst değildir
ve depresyonunun altında, ideal "Anne"ye sahib olma arzusunun
devâsâlığı yatmaktadır.
Ana
Kuzusu: Olgunlaşmamış "Ödipal
Çocuk"un tefrid kutbu... Eğer baba yoksa yahut âciz bir babaysa, bu sözde Ödipal istek
daha da güç kazanır ve Ödipal Çocuğun iki kutublu Gölgesinin bu sakatlayıcı
yanı, çocuğu ele geçirir.
Ana Kuzusu, çekimine kapıldığı bu ideal anneye
ulaşabilmek; güzel, çekici bir ilişki kurabilmek için sık sık bir kadından
öbürüne koşar. Ölümlü bir kadınla asla tatmin olamaz, çünkü onun istediği
ölümsüz Tanrıça`dır. Burada Don Juan sendromu sözkonusudur. Bir kadına bu
yüzden bağlanamaz.
Ayrıca, Ana Kuzusu`nun etkisi altındaki erkek çocuk
otoerotiktir. Aşırı mastürbasyon yapabilir. Kadın vücudunun mükemmele yakın
biçimi içinde Tanrıçayı bulabilmek için pornografiye düşkün olabilir.
Pornografiye ve mastürbasyona aşırı tutsak olan Ana
Kuzusu, bütün olgunlaşmamış enerjiler gibi, sorumluluktan kaçar. Ölümlü bir
kadınla gerçek birlikteliğin gereklerini yapmak istemez, yakın bir ilişkinin
karmaşık duygularıyla uğraşmak istemez. Hiçbir sorumluluk almak istemez.
ÇOCUK
SAVAŞÇI: KAHRAMAN
Genellikle, hayata veya bir vazifeye kahramanca bir
yaklaşımın en yüce şey olduğu kabul edilir, oysa bu kısmen doğrudur. Aslında, Kahraman, Erkek
Çocuk Psikolojisinin gelişkin bir biçimidir, erkek çocuğun erkeksi
enerjilerinin doruk noktasıdır. Gelişimin "büluğ-ergenlik" çağını en
iyi sembolize eden arketiptir. Ama yine de olgunlaşmamıştır ve yetişkinliğe
hâkim arketip olarak taşınırsa, erkeklerin tam olgunluğunu engeller.
Eğer Kahramanı, Tribün Serserisi yahut Kabadayı
olarak düşünürsek, bu menfî yönü daha belirgin olacaktır.
Tribün
Kabadayısı: Olgunlaşmamış
"Kahraman"ın ifrad kutbu... Kabadayının tesirindeki erkek çocuk veya
erkek, başkalarını etkilemeyi hedefler. Stratejisi, üstünlüğünü sergilemek ve
etrafındakilere hükmetme hakkını isbatlamak üzerine düzenlenmiştir.
Tüm merkezî mevkîleri doğuştan haketmiş gibi
davranır. Eğer bu hususî mevkî iddialarına karşı konacak olursa, meydana
gelecek öfke gösterilerini izlemeye hazır olun! Şişinmesinin "kokusunu
alıp" sorgulayanlara çok sert sözlü ve çoğu zaman fizikî tâcizlerle
saldıracaktır. Başkalarına yönelttiği bu saldırılar, onun gizli korkaklığının
ve derin güvensizliğinin anlaşılmasını önlemek içindir.
Kahramanın bu menfî yönünün tesirinden kurtulamayan
erkek, bir takım oyuncusu değildir; yapayalnızdır. O, ateşli bir idareci,
satıcı, ihtilâlci, borsa uzmanıdır. Çarpışmada gereksiz risklere atılan
askerdir ve eğer liderlik mevkiindeyse, kendi adamlarından da aynısını
bekler. Arkadaşları arasında kendisine dönük umumî reaksiyonsa, dışlama ve
bıkkınlıktır. O bir kahramandır, ama tam bir savaşçı değildir.
Bu Tribün Kabadayısı`nın esiri olan erkek, kendi
önemini ve kabiliyetlerini fazlasıyla abartır. Bir idareci böyleleriyle
karşılaşınca şöyle demelidir: "Siz gençler, iyisiniz. Fakat düşündüğünüz
kadar iyi değilsiniz. Bir gün öyle olacaksınız. Ama şimdi o kadar iyi
değilsiniz."
Sarsılmazlık duygusu, Tribün Kabadayısının ve tüm
ilâh olmak isteyen olgunlaşmamış erkek enerji biçimlerinin bir dışavurumudur.
Diğer olgunlaşmamış erkek arketiplerinde olduğu
gibi, Kahraman da "Anne"ye fazlaca bağlıdır. Fakat Kahraman, onun
üstesinden gelme ihtiyacındadır. Kadınlarla ölümcül bir kavganın içine tıkılıp
kalmıştır ve onları fethetmeye, erkekliğini isbatlamaya çalışır. Ortaçağ`ın
kahramanlar ve prensesler ile ilgili efsânelerinde; kahraman, ejderhayı öldürüp
prensesle evlendikten sonra ne olduğu pek anlatılmaz. Bunu öğrenemeyiz. Çünkü
Kahraman, bir arketip olarak, Prenses`i kazandıktan sonra onunla ne yapacağını
bilmez. Şartlar normale döndüğünde şaşırıp kalır.
Kahramanın çöküşü, sınırlarını bilmemesinden ve
onları kabul edememesinden dolayı olur. Kendisinin "ölümlü"
bir varlık olduğunu gerçekten farketmez. Ölümün, insan hayatının en önemli
sınırının inkârı, onun hususiyetidir.
Batı Kültürünün kahramansı tabiatının temel çabası,
hep söylendiği gibi, tabiatın "fethedilmesi", kullanılması ve
değiştirilmesi gibi gözüküyor. Kirlilik ve ekolojik felâket, bu kibirli ve
olgunluktan mahrum projenin apaçık cezası oluyor.
Kahraman; erkek çocuğun, büluğun sonunda
"Anne"den kopabilmesi, hayatın ona dayattığı zor vazifelerin
üstesinden gelebilmesi için hassas Ego yapılarını harekete geçirir. Daha
bağımsız ve yetkin olmasını sağlamak, kendi kabiliyetlerini yaşayıp kabuğunun
dışına çıkmasına önayak olmak ve dünyadaki zorlu ve hatta düşmansı güçlere
karşı kendisini sınamasını sağlamak için, o olgunlaştıkça daha da saf ve rafine
olacak erkeksi rezervlerini yardıma çağırır.
Kahraman; erkek çocuğa, şuurdışının (erkekler için
çoğunlukla kadınsılık yani Anne olarak yaşatılan şuurdışının) dayanılmaz gücüne
karşı bir fener kurma şansı verir. Kahramanın yardımıyla kendini ortaya koymaya
ve başkalarından farklı biri olarak târif etmeye başlayan erkek çocuk, nihayet
orijinal biri olarak, başkalarıyla ibdâcı, üretici, oldurucu ve tam bir ilişki
kurabilir.
Kahraman; erkek çocuğu sınırlara ve sertliklere
karşı itiverir. Yeterince cesaret gösterirse gerçekleşebilecek imkânsız
hayalleri düşlemesi için ona cesaret verir, savaşma gücü verir.
Bir kere daha belirtelim ki, bizler, akrabaların,
arkadaşların, otorite mevkiindeki insanların, hatta terapistlerin, erkeklerdeki
Kahramanın ışıltısına saldırdığını iddia ediyoruz. Çağımız kahramanları
istemiyor. Çağımız, tembelliğin ve kendine düşkünlüğün kural olduğu bir
kıskançlık çağı. Parlamak, kalabalığın içinde ayakta kalmak için uğraşanlar,
çelme takmayı vazife edinen arkadaşları tarafından alaşağı edilir.
Dünyamızda kahramansılığın yeniden doğuşuna ihtiyaç
var. Dünyamızın neresinde olursa olsun, insan toplumlarının her kesimi,
şuurdışı bir kaosun içine kayıyor gibi gözüküyor. Sadece kahramanca bir
şuurluluk, tüm kudretini kullanarak ilgisizliğe giden bu kayışı durdurabilir.
Sadece, kadın ve erkeklerdeki cesaretin kitle hâlinde yeniden doğuşu dünyayı
kurtarabilir. Tüm güçlüklere rağmen Kahraman kılıcını çeker ve canavarın
kalbine, ejderhanın ağzına, karabüyücünün elindeki şatoya saplar.
Kahramanın "ölümü", çocukluğun ve Çocuk
psikolojisinin "ölümü"dür. Erkekliğin ve Erkek psikolojisinin
doğumudur. Bir erkek çocuk (veya erkek) için Kahramanın "ölümü"
aslında, bu kişinin en sonunda sınırlarıyla karşılaştığı anlamına gelir.
Düşmanıyla tanışmıştır artık ve bu düşman kendisidir. Karanlık yönleriyle,
kahraman "olmayan" yönüyle tanışmıştır. Ejderhayla savaşmış ve onunla
birlikte yanmıştır; devrim için savaşmış ve kendi insaniyetsizliğinin
tortularını içmiştir. Annenin üstesinden gelmiş ve sonra Prensese olan aşkının
yetersizliğini farketmiştir. Kahraman`ın "ölümü", erkek çocuğun veya
erkeğin "gerçek" tevazu ile tanıştığının işaretidir: Sınırlarını
bilmek ve ihtiyaç duyduğu yardımı edinmek!..
Korkak: Olgunlaşmamış "Kahraman"ın tefrid kutbu...
Fizikî karşılaşmalarda kendini ayakta tutabilmek için bile korkunç bir tutukluk
yaşar. Kavga görünce hemen uzaklaşır, büyük ihtimalle, oradan uzaklaşmasının
"daha erkekçe" olduğunu söyleyerek kendini rahatlatıyordur. Fakat bu
bahanelerine rağmen kendini sefil hissedecektir. Ne yazık ki, kaçtığı sadece
fizikî kavgalar değildir. Kendisine hissî ve entellektüel olarak kaba
davranılmasına da izin verir. Bir başkası ona karşı talebkâr ve zorlayıcı
davrandığında, Korkağın yönettiği çocuk -kendisini kahraman gibi hissetmeyerek-
kendi içine çekilir. Başkalarının baskısına razı olur; bir paspas gibi
çiğnendiğini ve istilâ edildiğini hisseder. Ancak bunu yeterince yaşadıktan
sonra, içindeki Tribün Kabadayısı`nın devâsâlığı ayaklanır ve karşı tarafın
tamamen hazırlıksız olduğu bir fizikî veya sözlü saldırıyla
"düşman"ın üzerine atılır.
ERKEK
PSİKOLOJİSİ
Bir insan için, bütün potansiyelini gerçekleştirmek
fazlasıyla zordur. İçimizdeki bebekle yaptığımız mücadele, bu yetişkin
potansiyeli gerçekleştirmeye karşı çok büyük bir "yerçekimi" tesiri
doğurur. Ne yazık ki, bu çekime karşı yoğun bir çabayla savaşmak ve önce çocukluğun,
sonra da erkekliğin piramitlerini kurmak zorundayız. Antik Mayalılar, kendi
sitelerinin geçmişten gelen yapılarını çok az tahrib etmişlerdir. Onlar gibi
biz de, çocukluğun piramitlerini yıkmak istemiyoruz, çünkü bunlar bizim kadîm
geçmişimizin enerji kaynaklarına giden geçitler ve güç üreticileri olmuştur ve
daima böyle olacaklardır.
Bizim belirlediğimiz kadarıyla, olgun erkeklik
enerjilerinin dört temel biçimi Kral, Savaşçı, Büyücü ve Âşıktır. Hepsi
birbiriyle çakışır ve ideal olarak birbirlerini zenginleştirir. İyi bir Kral,
aynı zamanda bir Savaşçı, Büyücü ve Âşıktır. Aynı şey, diğer üçü için de
geçerlidir.
Erkek çocuk enerjileri de birbiriyle çakışır ve
birbirini besler. Mukaddes Çocuk tabiî bir şekilde Ödipal Çocuğun doğumuna yol
açar. İkisi birlikte, bir erkekteki güzel, enerjik, ilgili, sıcak, şefkatli ve
mânevî olan herşeyin çekirdeğini oluşturur. Erkek çocuğun Ego`su, Erken Büyümüş
Çocuğun, kendini diğer enerjilerden ayırdetmesini sağlayan idrak açıklığına
ihtiyaç duyar. Ve bu üçü Kahramanın oluşumunu sağlar. Kahraman onları
"kadınsı" şuurdışının baskısından kurtararak erkek çocuğun ayrı bir
kişi olarak "kimlik" kazanmasını sağlar. Çocuğu erkekliğe hazırlar.
Arketipler, sırrî yapılar yahut enerji akışlarıdır.
Bir kağıdın altındaki mıknatısa benzetilebilirler. Demir parçaları kağıdın
üstüne serpilirse, bunlar ânında manyetik gücün çizgileri boyunca sıralanırlar.
Bu parçaların dizilişini görebiliriz ama alttaki mıknatısı göremeyiz. İşte
arketipler de böyledir ki, kendilerini göremesek de, tesirlerini sanatta,
şiirde, müzikte, dinde, ilmî buluşlarımızda, duygu, düşünce ve davranış
biçimlerimizde görürüz. Arketip biçimlerini, bu dışavurmalar vasıtasıyla
görürüz ama bu "enerjiler"in kendisini göremeyiz. Birbiriyle çakışmış
ve içiçe geçmiş olsa da, açık seçik anlaşılabilmeleri gayesiyle birbirinden
ayırdedilebilirler. Aktif muhayyile vasıtasıyla, bunları yeniden harmanlar ve
böylece hayatlarımızdaki tesirleri arasında istediğimiz muvazeneyi
gerçekleştirmiş oluruz.
Egolarımız, konsey başkanına benzer ve konsey
âzâları da içimizdeki bu arketiplerdir. Herbiri dinlenilmek ihtiyacındadır.
Herbiri kendi ayakları üstünde durmak ve kendi katkısını yapmak ister. Fakat o
kişinin bütünlüğü, Ego`nun süpervizyonu altında gerçekleşir ve hayatlarımızdaki
belirleyici kararı vermek ona düşer.
Psikolojide "sorumlu olmadığımız şeylerin de
sorumluluğunu almalıyız" diye bir söz vardır. Bu demektir ki, erkekliğin
olgunlaşmamış seviyelerinde tıkanıp kaldığımız, şahsiyetimizin geliştiği o ilk
yıllara saplanmamız ve körelmemiz için bize yapılanlardan (hiçbir bebeğin
sorumlu olmayışı gibi) sorumlu değiliz. Fakat bu, toplumu suçlayıp herşeyden
kaçmamızın bahanesi olamaz. Şimdi kendi içimizde ve kendimiz için birşeyler
yapmak zorundayız.
KRAL
Kral enerjisi, tüm erkeklerdeki temel bir yapıdır.
Mukaddes Çocuğun diğer üç olgunlaşmamış erkek enerjisine kaynaklık etmesi gibi,
Kral da diğer üç olgun erkek potansiyeliyle aynı ilişkiye girer. Önem
bakımından birinci sıradadır, diğer arketiplerin yetkin bir muvazenede
kalmasını sağlar. İyi ve üretici bir Kral aynı zamanda iyi bir Savaşçı, müsbet
bir Büyücü ve yüce bir Âşıktır. Ve çoğumuzda olduğu gibi, Kral en son
ulaşılabilendir. Kral için, tecrübeli, çok yönlü, bilge bir Mukaddes Çocuk
diyebiliriz. O da, Mukaddes Çocuk kadar kozmik olarak kendi düşüncelerine
gömülmüştür ve bir anlamda benliksizdir. İyi Kral, "Hazreti Süleyman
fazileti"ne sahibtir.
Kral, birçok bakımdan da "baba"
enerjisidir ama ona temel teşkil etse de, daha yoğun ve daha temel önemdedir.
Krallar, tarihte her zaman takdis edilmiştir ama,
"ölümlü erkek"ler olarak izâfî bir önemleri olmuştur. Önemli olan,
krallık yahut Kral enerjisinin kendisidir. Bir kral ölünce, yerine geçecek kişi
tahtı beklerken söylenen meşhur sözü herkes bilir: "Kral öldü, yaşasın
kral!".
Sir James Frazer ve diğer âlimlerin müşâhede ettiği
gibi, antik dünyanın kralları, Kral arketipini hayata geçirme kabiliyetlerini
kaybedince "ritüel" olarak öldürülürler. Önemli olan, bu üretici
enerjinin, yaşlanan ve gittikçe güçsüzleşen ölümlünün kaderine bağlanmamasıdır.
Kahraman, sınırlarını farkedip, içindeki enerjiyi
"ölümlü" nefsiyle aynîleştirmekten vazgeçtiğinde, artık içindeki
gücün asıl kaynağıyla, Kral enerjisiyle sağlıklı bir irtibata geçmeye başlamış
demektir.
Bütünlüklü
Kralın İki Fonksiyonu: Birincisi "düzen-nizam",
ikincisi "doğurganlık ve lütuf"tur.
Kral "merkezî arketip"tir. Mukaddes Çocuk
gibi, Kral da dünyanın merkezidir. Ve tüm kâinat, bu merkezî yerden krallığın
en uzak noktalarına doğru geometrik biçimde yayılır. "Dünya", Kral
tarafından düzenlenen, organize edilen gerçekliğin bir bölümünün adıdır. Onun
tesirinin dışında kalan herşey, kâinat dışıdır, kaostur, şeytanîdir ve dünya
dışıdır.
Ve eski Mısır mitolojisine göre, dünya, fazilet ve
nizam ilâhı Ptah`ın (Baba ilâhın) mukaddes bir "sözü" ile varlık
kazanmıştır. İncil`de, Yehova da aynı şekilde yaratır. Kelimeler, aslında bizim
gerçekliğimizi, dünyalarımızı târif eder, belirler. Hayatlarımızı ve
dünyalarımızı, kavramlarla, onlar hakkındaki düşüncelerimizle bir düzene
koyarız ve ancak kelimeler vasıtasıyla düşünebiliriz.
Kral enerjisinin bu fonksiyonu, ölümlü bir kral
vasıtasıyla, Mukaddes Dünya`nın düzenleyici ilkesi ile krallık halkını biraraya
getirmektir. İnsan kral, bunu "yasalar-kanunlar" koyarak yapar.
Yasaları yapar daha doğrusu, Kral enerjisinden aldığı yasaları halkına aktarır.
Ölümlü Kral`ın vazifesi sadece bu
"âlemşümûl-küllî" gerçek nizamı halkı için alıp uygulaması ve içtimaî
bir biçime sokması değil, bundan daha da önemlisi, onu kendi şahsiyetinde
canlandırması ve kendi hayatında yaşayabilmesidir. İlk sorumluluğu olarak bunu
yaparsa, Kral`ın ülkesi zenginleşecek, Doğru Düzen işleyecektir. Yoksa, hiçbir
şey düzgün işlemeyecek ve isyan başlayacaktır. Kral ancak kendisi uyduktan
sonra, başkalarını bu yasalara uymaya zorlayabilir. Şuurdışının zamansız ve
derin mânevî dünyasının, bildik dünyadaki düzenleyicisi, dünyevî taşıyıcısı ve
"hizmetkâr"ıdır Kral.
Çağımızın fonksiyonsuz ailelerinde, baba yoksa
yahut zayıf bir baba varsa, yani Kral enerjisi yeterince mevcud değilse,
ailenin sıklıkla düzensizlik ve kaos içine yuvarlandığı görülmektedir.
Kral`ın ikinci fonksiyonu, doğurganlık ve lütuftur.
Ülke-Krallık, kadınsı enerjilerin temsilcisidir. Aslında Kral, sembolik olarak,
ülkesiyle evlidir. Mukaddes olan ve ölümlü olan arasındaki
"arabulucu"dur.
Ve iyi Kral, daima bir insan neyi hakediyorsa onu
söyler ve aksettirir. Hakedeni lütuflandırır, teşvik eder ve onlara sorumluluk
verir.
Bugünün genç erkekleri, yaşlı erkeklerden, Kral
enerjisinden lütuf beklemekte, bunun yokluğunu çekmektedir. İşte bu yüzden
"toparlanamamaktadırlar". Yapamazlar da. Çünkü takdis edilmek,
lütufta bulunulmak, Kral tarafından görülmek ihtiyacındadırlar. Çünkü o zaman
içlerinde birşeyler birleşecek, bütünleşecektir. Lütufun tesiridir bu;
iyileştirir ve bütünleştirir. Farkedildiğimizde, bize değer verildiğinde,
istidad ve hünerlerimiz için mükâfatlandırıldığımızda, tam da bu bütünleşme
olmaktadır.
Bütünlüklü Kral arketipi, nizam, akılcı ve mantıklı
olma, erkek ruhuna küllîlik ve bütünleşme sağlama gibi niteliklere sahibtir.
Kaotik duygulanmaları ve kontrol dışı davranışları dengeler, muvazenelendirir.
Toparlanma sağlar. Soğukkanlılık getirir. "Doğurganlığı" ve
toparlayıcılığı sayesinde hayatîliğe, hayat gücüne ve neşeye vasıtalık eder.
Süreklilik ve muvazene sağlar. İç düzen duygumuzu, varolma ve gaye sahibi
olmanın bütünlüğünü, kim olduğumuzu bilmenin verdiği soğukkanlılık duygusunu,
dokunulmazlığımızı ve erkeksi kimliğimizdeki kesinliği korur. Dünyaya tarafsız,
fakat saygılı bir gözle bakar. Başkalarını tüm zayıflıkları ve değerlilikleri
ile görür. Onlara haysiyetlerini iade eder ve yüreklendirir. Onlara rehberlik
eder ve bütünlüklü varoluşları için yardım eder. Kıskanç değildir, çünkü Kral
olarak kendi değerliliği içinde güvendedir. Kendimizdeki ve başkalarındaki
ibdâcılığı, üreticiliği mükâfatlandırır ve yüreklendirir.
Kral, nizamı tehdid altına girdiğinde Savaşçı ile
işbirliği içine girer ve gerektiğinde saldırgan gücü de temsil eder. Derûnî bir
otorite gücüne sahibtir. Büyücü yönünün farkındadır ve bu derin bilgiyle
hareket eder. Âşık yönü ile bize ve başkalarına sevinç verir. Bu sevinci,
kendine has mükâfat sözleri ve hayatımıza güç katan müşahhas faaliyetler
vasıtasıyla gösterir.
O, kaos ve kavga vasatında, soğukkanlılığın ve
sakinliğin sesidir, yüreklendirici bir sözdür. Bu enerji, ailedeki, işteki,
toplumdaki, dünyadaki karmaşayı kesiveren itinayla ve dikkatle alınmış bir
karardır. Sadece bütün insanlar için değil, bütün çevre ve tabiat dünyası için
düzenli bir büyüme, beslenme, barış ve muvazene ister.
"Herkes için" insan haklarını otoriteyle,
açıkça ve sakin bir şekilde savunan; cezayı azaltıp mükâfatı çoğaltan bu
enerjidir. Her insanın içindeki "Merkez"den gelen sestir.
Tiran ve Âciz (Gölge Kral): Kral enerjisini bütünlüklü olarak çok az yaşattığımızı
itiraf etmeliyiz. Onu parça parça hissetmiş olabiliriz. Fakat hakikat şu ki, bu
müsbet enerji, çoğu erkeğin hayatında felâket derecesinde eksiktir. Daha çok
yaşadığımız şey, Gölge Kral`dır.
Bütün arketiplerde olduğu gibi, Kral da aktif-pasif
kutubları olan bir gölge yapısına sahibtir. Aktif kutbuna Tiran,
pasif kutbuna da Âciz diyoruz.
Tiran Kral, merkezde değildir ve kendini sâkin ve
üretici hissedemez. İbdâcı, oldurucu değildir; sadece yıkıcıdır.
Kral enerjisiyle nefsini aynîleştiren, nefsî bir
hâkimiyeti mükteseb, "hikmeti kendinden menkûl" olarak şahsına
yakıştıran ve kral tahtında oturan bu kişiler, aslında kral olmadıklarını
farkedemeyen insan Tiran`lardır.
Tiran
başkalarını sömürür ve tâciz eder. Birşeyin kendi çıkarına uygun olduğunu
düşündüğü zaman katı yürekli, acımasız ve duygusuzdur. Başkalarını aşağılaması
sınır tanımaz. Güzellikten, masumiyetten, güçlülükten, kabiliyetlerden, tüm
hayat enerjilerinden nefret eder. Nefret eder, çünkü iç yapıdan mahrumdur.
Kendi gizli zayıflıklarından, güçsüzlüğünden korkar, hatta dehşete kapılır.
Kendimizi, sınırlarımız zorlanmış, bitkin veya
aşırı gururlu hissettiğimiz zamanlar Tiran Kral, hepimizde ortaya çıkar. Fakat
çoğunlukla onu belirli kişilik düzenlemelerinde, özellikle de narsisistik
kişilik bozukluğu denen biçimde görebiliriz. Bu insanlar kendilerini gerçekten
kâinatın merkezi gibi hissederler (oysa kendileri toparlanmış, bütünlüklü
değildirler) ve başkalarının onların hizmetinde olduğunu sanırlar.
Başkalarına ayna vazifesi göreceklerine, doyumsuz
bir şekilde onların kendileri için ayna olmasını isterler. Başkalarını
"görmek" yerine, onlar tarafından "görülmek" isterler.
Sadece kendi statülerini yükseltmek için vardırlar
ve tek düşündükleri, başkalarının zararına da olsa kendi iyilikleridir. Meselâ,
bir görüşme boyunca, size kendisi, kendi başarıları, kendi gücü, kendi ücreti,
kendi şirketinin faziletleri üzerine konuşur ve sizinle ilgili tek bir soru
sormaz.
İşte kendi otoriteleri altındaki toprakların
"hizmetkâr"ı olmak yerine, kariyerlerini yükseltmeye çalışan
idareciler...
Tiranın hükmettiği erkek, tenkide karşı çok
hassastır. Korkutucu bir maskesi olsa da, en hafif bir uyarıda kendini zayıf ve
çökmüş hisseder. Ama bunu size göstermez. Ne aradığınızı bilmiyorsanız,
göreceğiniz, şiddetli öfke olacaktır. Bu öfkenin altında ise bir değersizlik,
incinirlik ve zayıflık duygusu yatmaktadır. Çünkü Tiran`ın iç
dünyasında Kral`ın iki kutublu gölge sisteminin diğer kutbu, Âciz vardır. Tiran, eğer Kral enerjisiyle aynîleşemezse, kendisini değersiz
hisseder.
Âciz`in hükmettiği erkek, bütünlük, sâkinlik ve
kendine güven duygusundan mahrumdur, hatta bunlar onu paranoyaya sürükler.
"Paranoid olman, başkalarının seni ele geçirmeyeceği anlamına gelmez"
sözünü duyduğumuzda güleriz. Ele geçiremeyebilirler. Ama, savunmacı ve düşmansı
"Onlar seni ele geçirmeden sen onları ele geçir" paranoyası, bir
insanın kendi sâkinlik ve düzenliliği duygularını yaralar. O kişinin ve
başkalarının karakterini tahrib eder ve misillemeyi davet etmiş olur.
Karşılıklı paranoya başlar karakteri sağlam, Kral enerjisiyle bağı güçlü
olmayanlarda.
Fazla sevilen ve Ego`su Mukaddes Çocuğun dışında
bir arketiple biçimlendirilmesine imkân tanınmayan bebek de Minik Tiran`dan
sonra, yetişkinlikte Tiran`a dönüşebilir; tahtından hiç inmek ve ölümlü
olduğunu farketmek istemeyebilir.
"İktidar yozlaştırır; mutlak iktidar mutlaka
yozlaştırır"...
Kral`a
Ulaşma: Sözde insan
"krallar"ın, Kral enerjisine ulaşabilmeleri için yapılması gereken
ilk şey, Ego`larımıza o enerjiden ayrı bir kimlik kazandırabilmektir. Bu mesafeyi, bu "aynîleşmeme"
uzaklığını belli bir derecede, diğer (aktif-pasif) gölge kutublara dönük olarak
da ayarlayabilmek gerekir. "Ne zannedebileceğin kadar iyi, ne de
zannedebileceğin kadar kötüsün; içindeki enerjiye ya yakınsın yahut uzak, ama
sen o enerjinin kendisi değilsin, pay alıcısı ve hizmetçisisin"
Aşırı gurur ve devâsâlığın zıddı olan, yetişkin
hayatındaki "gerçekçi asâlet", sözkonusu enerjiyle ve diğer olgun
erkeklik enerjileriyle sağlıklı bir ilişki kurmayı kapsar.
Bu sağlıklı ilişki, bir "gezegen"le,
yörüngesinde olduğu "yıldız-güneş sistemi" arasındaki ilişki gibidir.
"Gezegen", yıldız sisteminin merkezi değildir; merkez olan,
"yıldız-güneş"tir. "Gezegen"in işi, kendi hayatının idâmesi
ve iyiliği için, onun "hayat kaynağı" olduğu kadar "ölüm
sebebi" de olabilecek bu "güneş-yıldız"la uygun bir yörünge
mesâfesini, uzaklığını korumasıdır.
"Gezegen", hayatını
"güneş-yıldız"a borçludur, yani "güneş-yıldız", o
"gezegen" için "insanötesi" bir "tapınma"
nesnesidir.
Veya başka bir imaj ile anlatırsak, olgun erkeğin
Ego`su -bulunduğu statü veya elindeki güç ne olursa olsun-, kendini,
"insanötesi bir İrade"nin, "Yaratıcı"nın
"hizmetkâr"ı olarak görür. Kendisini Kral enerjisinin hizmetkârı
olarak düşünmesinin sebebi, kendi çıkarı değil, neresi olursa olsun bağlı
olduğu "krallığın yararı"dır.
"Nefsini-Ego`sunu" Kral enerjisiyle
aynîleştirme durumunda, netice Ego`nun bebeksi gelişim seviyelerine saplanarak
aşırı gururlu olmasıdır. Aşırı bir "kopma-kimliksizleşme" durumunda
ise, Ego kendini arketipe ulaşmaktan mahrum biri gibi hisseder.
Ego, Kral enerjisiyle aynîleştiğinde, Gölge Kral
"Tiran" ortaya çıkar ve hiçbir "insanötesi"
bağlılığı, bağlantısı yoktur. Onun tek önem verdiği şey,
"nefsi-kendisi"dir. Bir erkeğin Ego`su, kendine uygun yörüngeyi kendi
kendine sağlayamayacağı için, tıpkı çifte yıldız sistemlerinde olduğu gibi,
arketipin güneşine çakılır veya güneşe doğru sürüklenip, alev almış gaz
kütlelerinin içinde boğulur. Ruhî muvazene bozulur. "Gezegen", yıldız
gibi davranır. Sistemin gerçek merkezi yitip gider. Biz buna "ele geçirme
sendromu" diyoruz. Ego, Kral`ın yerini ve gücünü ele geçirir.
Kral enerjisine ulaşmada bir diğer önemli problem,
hayat kaynağı Kral`ın izini kaybettiğimizi içimizde hissettiğimizde ortaya
çıkar. Bu durumda "bağımlı kişilik bozukluğu" denen kategoriye
girebiliriz:
İçimizde yaşatamadığımız Kral enerjisini,
dışımızdaki bir insana yansıtırız (Ama "insan olma" sorumluluğundan
istifa etmişçesine, kendi içimizdeki "sonsuz"u ihmâl ederiz).
Yansıttığımız Kral enerjisini taşıyan bu insanın varlığı ve sevgi dolu itinâsı
olmadığı zamanlar, kendimizi güçsüz, hareket etmekten bile âciz, sâkin ve
muvazeneli olmayan biri olarak hissederiz. İçindeki Kral enerjisini başkasına,
bir lidere, bir büyüğe, erkek veya kadına aktaran, havâle eden bu (aslında "sorumsuz") insanlar,
"kendinden habersiz" oldukları kadar, ya despotça güdülürler yahut bu
enerjiyi yansıttıkları insanın başına birşey geldiğinde, öldüğünde, her insan
gibi herhangi bir insanî zaaf gösterdiğinde, neredeyse tamamen yıkılır,
hiçleşir, esir edilebilirler.
Başkasını veya liderini, "kendindeki"
Kral enerjisinin "aynası" olarak görmek ve "kendi içindeki
sonsuz"a yol almak yerine, Kral enerjsinin zâhirî temsilcisine tüm hayat
ve idrak güçlerini devreden "sorumsuz"ların düştükleri bu duruma,
"vazgeçme sendromu" denir.
"Vazgeçme sendromu"nun korkunç
neticelerine bir misâl, İspanyol kumandan Cortés`in Meksika`yı fethi sırasında
yaşanmıştır. İspanyollar sayıca az ve yenilmeleri mukadderken, Cortés sayıca
kalabalık Meksika ordusunun içine dalıp Meksikalıların "kumandan"ına
ulaştı ve bir hamlede onu öldürdü. Ve akılalmaz bir hadise meydana geldi.
Ansızın, İspanyolların şaşkın bakışları arasında, Meksikalılar paniğe kapılıp
kaçışmaya başladı ve bunların çoğu yakalanıp öldürüldü. Çarpışmanın akışını eşi
görülmedik şekilde değiştiren şey, Meksikalı savaşçıların
"kumandan"larının öldürülüşünü görmeleriydi. Bu adama Kral
enerjisinin gücünü atfetmişlerdi ve öldürüldüğünde arketipik enerjinin onları
terkettiğine inanmışlardı. İçlerindeki güçten mahrum olma duygusu, liderlerinin
ölümüyle su yüzüne çıktı ve bu onları kaosa ve güçsüzlüğe sürükledi. Eğer
Meksikalı savaşçılar, Kral enerjisinin kendi içlerinde olduğunu
farkedebilselerdi, Meksika asla fethedilemezdi. (Şimdilerde de, düşman bir
ülkenin veya organizasyonun çökertilmesi için benzer taktikler ve
"nokta" saldırılar tercih edilmekte, böylece liderin temsil ettiği
ideale "sorumsuz" ve sorumluluğunu, enerjisini ona devretmiş
kalabalığın iç kaosa ve hiçlik duygusuna düşmeleri hedeflenmektedir.)
Şayet, içimizdeki Kral`ımızın hizmetkârı olarak
Kral enerjsine "doğru" bir şekilde ulaşabilmişsek, zahirî çalkantılar
ne olursa olsun, bütünlüklü (iyi ve haksever) Kral`ın niteliklerini kendi
hayatlarımızda da görebiliriz. Sınır tanımaz Savaşçı`mız, içimizdeki Kral`ın
önünde diz çöker. Kaygı seviyemizin düştüğünü hissederiz. Toparlanmış, sâkin ve
içimizden gelen bir otoriteyle konuştuğumuzu hissederiz. Kendimize ve
başkalarına karşı lütufkâr ve dürüst olma, başkalarıyla derinden ve dürüstçe
ilgilenme kapasitemiz olur. Başkalarını "tanıyabilir"; onları
gerçekten oldukları gibi, bütünlükleri içinde idrak ederiz.
Daha âdil, sâkin ve ibdâcı bir dünya kurulmasına
katkıda bulunan biri olarak hissederiz kendimizi. Sadece ailemize,
arkadaşlarımıza, şirketimize, dinimize karşı değil, dünyaya karşı da
"insanötesi" bir adanmışlığımız olur. Orijinal bir mânevî güce sahib
olup, tüm insan hayatının temeli olarak duran Allah`ın asıl emrinin doğruluğunu
anlarız.
SAVAŞÇI
İnsanların, genelde, erkeksi enerjinin Savaşçı
biçiminden, bazı haklı gerekçelerle rahatsız olduğu bir zamanda yaşıyoruz.
Kadınlar ondan bilhassa rahatsız oluyor, çünkü, çoğunlukla Savaşçı`nın
"gölge-olgunlaşmamış", meselâ sadistik biçiminin ilk kurbanı onlar.
Yüzyılımızdaki savaş hâli, saldırgan enerjinin kendisine bile derin bir kuşku
ve korkuyla bakıldığı inanılmaz ve yaygın buudlara ulaştı. Batı`da
"yumuşak erkek" çağına geçildi ve radikal feministler Savaşçı
enerjiye karşı düşmanca ve şiddetlice seslerini yükseltmeye başladı.
İlginçtir ki, erkeksi saldırganlığın kökünü
kazımaya çalışanlar, bu kesinlikleriyle, kendileri bu arketipin gücüne kapılmış
oluyor. Tüm arketipler gibi o da, kendisine karşı şuurlu tavırlarımıza rağmen
yaşamayı sürdürür ve bir süre bastırılmış görünse de, farklı kılıklarda yine su
yüzüne çıkar. Eğer o insiyakî bir arketipse, hiç kaybolmayacaktır ve onunla
yüzleşmemiz kaçınılmazdır.
Savaşçı, erkek psikolojisinin temel bir yapı
taşıdır ve neredeyse kesin olarak genlerimizde bulunmaktadır. Tarihte neler
başardığı, savaşlar yahut devrimlerle ne köklü ve harika medeniyetler
doğurttuğu tartışma götürmez. (Savaştan kaçmak, bir yerde medeniyetten, hayat
hamlesinden kaçmak ve yokoluşa yol almak gibidir.)
Bütünlüklü
Savaşçı: Saldırganlığın,
Savaşçı`nın hususiyetlerinden biri olduğunu belirtmiştik. Saldırganlık, hayatın
canlanması, enerji kazanması ve motive olması için atılan bir adımdır. Hayatî
problemler ve vazifelerle ilgili savunmacı yahut "sabit" bir mevkîden
çıkıp atağa geçmemizi sağlar. Samurayın nasihatı, kavgaya "ki"nin,
yani "hayat enerjisi"nin emrinizdeki potansiyeliyle atılmak olmuştur.
Japon savaşçı geleneği, hayat kavgasıyla karşılaşabileceğimiz tek bir mevkî
olduğunu söyler: Yüzyüze! Ve sadece bir yönü olduğunu ekler: İleri!..
"Yüzyüze!" ve "İleri", bazen "sürekli taktik
değiştirmek" demektir. Güçlüyken güçsüz, güçsüzken güçlü görünmek; bazen
cebheden bazen zayıf kanatlardan saldırmak gibi...
General Patton, emrindekilere şöyle seslenir:
"Bulunduğumuz yeri savunuyoruz diyen hiçbir mesaj istemiyorum... Sürekli
ilerliyoruz... Hiçbir yere tutunup kalmak istemiyoruz, düşman dışında! Onları
burunlarından tutacağız ve kıçlarına bir tekme atacağız! Onları cehenneme
göndereceğiz ve paramparça edeceğiz!"
Doğru yer ve zamanlarda, hedeflenen gayeler için,
stratejik olarak avantajlı olan durumlarda uygun bir saldırganlık, savaşın
yarısını kazanmak demektir.
Savaşçı`ya ulaşmış bir erkek, saldırganlığın uygun
olup olmadığını nereden bilecek? Bunu düşüncelerinin netliği ve kavrayış gücü
vasıtasıyla bilir. Savaşçı daima dikkatli ve uyanıktır. Vücudu ve zihnini nasıl
yoğunlaştıracağını bilir. Samurayların dediği gibi, "düşünceli"dir.
Strateji ve taktik uzmanıdır ve neyin nerede gerektiğini bilerek, mevkiini ona
göre ayarlar.
Gerilla savaşı, bunun iyi bir örneğidir. Gerilla ne
zaman bildik ne zaman sıradışı vasıta veya silahlara başvuracağını bilir,
cebheden saldırının işe yaramayacağını düşünürse karşılık vermez, yan kanadı
zayıf bırakır ama sonra çarpışmanın içine atılır. Amerikan Devrimci Savaşında
başkaldıran koloniler, Çin ve sonrasında Vietnam`da Komünistler, yakın zamanda
Afgan Savaşı`nda Müslümanlar bu teknikleri çok başarılı uyguladılar.
İşte Savaşçı ve Kahraman arasındaki fark da budur.
Kahraman`ın yönettiği bir erkek veya çocuk, daha önce de dediğimiz gibi,
sınırlarını farketmez; incinmezliği mevzuunda oldukça romantiktir. Oysa
Savaşçı, düşünüşündeki açıklık sayesinde kapasite ve sınırlarını her durumda
gerçekçi olarak değerlendirir.
Tüm Savaşçı gelenekleri, bir Savaşçı`nın bu düşünce
açıklığına ulaşmak için, eğitimin yanısıra, kendi muhtemel ölümünün farkında
olarak yaşaması gerektiğini kabul eder. Savaşçı, hayatın kısalığını ve kırılganlığını
bilir. Savaşçı`nın rehberliğindeki bir erkek günlerinin sayılı olduğunu bilir.
Bu farkındalık, onu bunalıma sürüklemekten çok, bir hayat gücü seline ve
başkalarının bilmediği yoğun bir hayat tecrübesine yöneltir. Her faaliyetin bir
anlamı vardır. Her hareket sanki sonuncuymuş gibi yapılır. Samuray
savaşçılarına, sanki ölüymüş gibi yaşamaları öğretilirdi. Kızılderili
"bilgesi-büyücüsü" Don Juan, eğer "ebedî yoldaşımız" olarak
ölümle yaşarsak, ancak o hâlde anlamlı faaliyetler için zamanımız olacağını,
başka birşeye "vakit bulamayacağımızı" söyler.
Tereddüd edecek zaman yoktur. Ölümün yakınlığı
duygusu, Savaşçı enerjisini kullanan erkeği kararlı davranmaya yöneltir. Yani
hayata bağlanır. Asla hayattan geri çekilmez. "Çok fazla düşünmez".
Çünkü çok fazla düşünmek, kuşkuya; kuşku, tereddüde ve tereddüd de
eylemsizliğe, faaliyetsizliğe yol açar. Eylemsizlik, faaliyetsizlik, kavgayı
yitirmeye sebeb olabilir. Savaşçı bir erkek, bu benlik-şuuru (kendisinin ve
yaptıklarının sürekli farkında olma) diye târif ettiğimiz şeyden kaçınır.
Eylemleri onun ikinci tabiatı olur. Şuurdışı refleks hareketlerine dönüşür.
Fakat bunlar büyük bir öz-disiplin çalışması ile kazandığı meleke ve
eylemlerdir.
Her tür hayatî durumda kararlı davranmak için,
saldırganlık, zihnî açıklık ve ölümün farkında olmanın yanında, eğitim de
önemlidir. Savaşçı enerjisi hem iç ve dış, hem psikolojik ve fizikî anlamda
kontrol sahibi olmakla ve beceri, güç ve netlikle ilgilidir. Savaşçı enerji,
erkeklerin duygu, düşünce, davranış, konuşma ve eylemlerinde
"yapabilecekleri"nin en iyisini yapma eğitimiyle ilgilidir.
Kahraman`ın eylemlerinin tersine, Savaşçı`nın
eylemleri asla aşırıya kaçmaz; drama olsun diye dramatik olmaz; hayal ettiği
kadar güçlü olduğunu isbatlamaya çalışmaz. Savaşçı asla harcaması gereken
enerjiden fazlasını harcamaz. Ve çok fazla konuşmaz.
Eğitimli öz-kontrolün bir örneğidir. Çok az şey
söyleyip, yırtıcı bir hayvanın fizikî kontrolüyle hareket eder, sadece düşmana
saldırır ve yaptığı işin tekniği üzerinde yetkin bir hâkimiyeti vardır. Bu,
Savaşçı`nın, beceriye verdiği önemin bir başka yönüdür, teknik hâkimiyeti ve
ustalığı, gayesine ulaşmasını sağlar. Becerisini, kararlarını hayata geçirmek
için kullandığı "silahlar"la geliştirmiştir.
Zihni ve tavırları üzerinde kontrol sahibidir; eğer bunlar doğruysa, vücudu da onları izler. Bu kişi,
fethedilemez bir ruha, büyük bir cesarete sahibtir, korkusuzdur; eylemlerinin
sorumluluğunu alır ve öz-disiplin sahibidir. Disiplin, onun aklı ve vücudu
üzerinde ustaca hâkimiyet geliştirecek kadar katılığa, psikolojik veya fizikî
acılara dayanma kapasitesine sahib olduğu anlamına gelir. "Acı yoksa,
kazanç da yok!" deriz ya. Savaşçı, hayatının her sahasında böyledir ve
hepimiz içimizdeki Savaşçı`yı muhtelif gayeler ve durumlarda böyle yaşatırız.
Ailede, işte, okulda, toplumda vb. akıl ve vücud disiplini...
Savaşçı enerjisi, "insanötesi bağlılık"
dediğimiz şeye de sahibtir. Onun sadakati Kral gibi önemli biri üzerinde
yoğunlaşmış olsa da, bu sadakat, kişilerden daha büyük mercîlere, Allah`a,
devlete, halka, vazifeye ve benzeri bir sebebe yönelmiştir. Eğer verdiği savaş Ego`sunun tatminine veya
"insanötesi" olmaktan uzak bir dünyevî faydaya, çıkara, şöhret ve
kariyere, kadına vs. adanmışsa, artık Savaşçı kimliğini yitirmiş demektir.
Bu "insanötesi bağlılık", Savaşçı
enerjisinin birçok başka hususiyetini açığa çıkarır. Öncelikle bütün şahsî
ilişkilerini "izâfî" hâle getirir, yani onları "insanötesi"
bağlılığından daha önemsiz hâle getirir. Bu "merkezî bağlılık", tâlî
derecedeki önemsiz şeyleri dışlar. Din, demokrasi, komünizm, hürriyet gibi
idealler veya başka değerli şahsî bağlılıkların ışığında yaşayan erkek, dağınık
ve önemsiz ilgi ve uğraşlarını bir noktaya yoğunlaştırır ve şahsî Ego, artık bunlarla
uğraşmaz.
Savaşçı`nın sadakati ve vazife duygusu, kendisinin
ve ilgilerinin ötesinde birşeydir. Kahraman`ın sadakati ise, gördüğümüz gibi,
gerçekten kendisine, kendisini ve başkalarını "kendi varlığıyla"
etkilemeye yöneliktir. Savaşçıysa, bu bakımdan, tam bir çilecidir. Diğer
insanların yaşadığının tam tersi bir hayatı vardır. Şahsî ihtiyaçlarını,
arzularını veya zevklerini tatmin etmek için değil, faal bir ruhî makinede
bilenmek, "insanötesi" hedefinin hizmetinde, dayanılmaz olana
dayanmak üzere kendini eğitmek için yaşar.
Bu "insanötesi" ideale veya hedefe, şahsî
yokoluş pahasına adanma, erkeği Savaşçı`nın bir başka hususiyetine yöneltir.
Savaşçı`da olduğu sürece, bu erkek hissîlikten uzaktır. Bu demek değildir ki,
bütünlüklü Savaşçı`yı yaşayan erkek zalim biridir. Sadece, kararlarını verirken
ve bunları uygularken, ideali dışında hiç kimseyle yahut hiçbir şeyle hissî bir
bağlantısı yoktur; "elde edilmez" ve "ulaşılmaz"dır.
"Ulaşılmaz olmak", etrafındaki dünyaya
tutumlu bir şekilde yaklaşmak; yani hissî bir uzaklıkla yaklaşmak demektir. Bu
tavır da, Savaşçı`nın zihnî açıklığının bir parçasıdır. Vazifelerine,
kararlarına ve eylemlerine karşı tutkusuz ve hissî olmayan bir şekilde bakar.
Samuray eğitimi aşağıdaki gibi bir psikolojik
alıştırmayı ihtivâ eder:
Eğitim süresince, kendinizi korkmuş veya umutsuz
hissettiğiniz olursa kendi kendinize "Korkuyorum" veya
"Umutsuzum" demeyin. Şöyle deyin: "Korkan birisi var" veya
"Umutsuz biri var. Bu adam ne yapabilir?". Tehdit edici bir durumu
böylesi bir uzaklıkla yaşatmak, durumu tarafsızlaştırır ve daha açık, daha
stratejik bir bakış açısıyla bakılmasını sağlar.
Sık sık, hayatta, "gerilemeye" ihtiyaç
duyarız. Böylece bulunduğumuz duruma biraz daha uzaktan bakıp perspektif
kazanarak, eyleme geçmeyi başarabiliriz. Savaşçı, kılıcını bileyeceği bir odaya
ihtiyaç duyar. Dış dünyadaki düşmanlarından ve kendi menfî duyguları şeklindeki
iç düşmanlarından uzak kalmaya ihtiyacı vardır. Ringteki boksörler birbirine
çok yaklaşınca veya birbirinin vücudunu tutunca, hakem onları ayırır.
Savaşçı çoğu zaman yıkıcıdır. Fakat müsbet Savaşçı
enerjisi, daha yeni, daha canlı ve daha faziletli birşeyin doğması için
yıkılması gereken şeyleri yıkar. Dünyamızdaki birçok şey -tiranlık, zulüm,
haksızlık, saçma ve despotik hükümet sistemleri, rüşvet, şirketlerin
performansını azaltan hiyerarşiler, tatmin etmeyen hayat tarzları ve iş
muhitleri, yanlış ilişkiler veya kötü evlilikler- yıkılmak zorundadır. Savaşçı
enerji, çoğunlukla, yeni medeniyetler, yeni mânevî, sınaî, ticarî ve kültürel
ilişkiler inşâ eder.
Savaşçı enerji, diğer olgun erkeklik arketipleriyle
bağlantıya geçtiğinde gerçekten muhteşem birşey ortaya çıkar. Savaşçı, Kralla
bağ kurduğunda bu güçlere sahib olan erkek, şuurlu olarak
"ülkesine-krallığına" hizmet eder. Kararlı eylemleri, zihnî açıklığı,
disiplini ve cesareti gerçekten ibdâcı ve üreticidir.
Savaşçı enerjinin Büyücü arketipi ile tesirleşmesi,
bir erkeğin kendisi ve kendi "silahları" üzerinde usta bir hâkimiyet
ve kontrol kurmasına imkân verir. Gayelerini gerçekleştirmesi için, gücünü
doğru yönde kullanmasını sağlar.
Âşık enerjisiyle oluşturduğu karışım, Savaşçıya
şefkat ve tüm varlıklara yönelik bir bağlanma (onların "hürriyet"iyle
bağ kurma) duygusu verir. Âşık, bir erkeği, tüm düşkünlükleri ve
zayıflıklarıyla birlikte insanlarla ilişki kurmaya yönelten olgun erkek
enerjisidir. Âşık, Savaşçının tesirindeki erkeği, vazifesini yaptığı zamanlarda
bile şefkatli hâle getirir.
Ne var ki, Savaşçı, diğer arketiplerle ilişkisi
olmadan işbaşında ise, bu erkek müsbet (bütünlüklü) Savaşçı`ya ulaşmış olsa
bile, netice bir erkek için fecî olur. Daha önce de dediğimiz gibi, saf hâldeki
Savaşçı hissîlikten uzaktır; onun "insanötesi" sadakati, insan
ilişkilerinin önemini radikal olarak ikinci plana atar. Bu, Savaşçı`nın
cinselliğe dönük tutumunda çok açıkça görülür. Savaşçı`ya göre kadınlar, ilişki
kurmak, yakınlaşmak için değil, "eğlenmek" için vardır. "Bu
benim tüfeğim, bu da benim cebhanelik. Bu savaşmak için, bu da eğlencelik"
diyen savaş şarkısını çoğumuz duymuşuzdur. Bu tutum, askerî kampların çevresindeki
fahişelerin varlığını açıklar. Hatta savaşta ele geçirilen kadınlara tecavüz
edilmesi şeklindeki korkunç geleneği de açıklar.
Bir ailesi bile olsa, ölümlü savaşçıların başka
vazifelere olan adanmışlığı, sık sık evlilik problemlerine yol açar. Yalnız ve
dışlanmış bir subay eşinin hikâyesi, filmlerde sıkça rastladığımız bir
mevzudur.
Aynı şey, ordu dışında, meslekleri fazlasıyla
"insanötesi" adanma, disiplinli çalışma ve fedâkârlık isteyen
erkeklerin ailelerinde ve ilişkilerinde de görülür. Bakanlar, doktorlar,
avukatlar, siyasetçiler, çalışkan satıcılar ve daha birçoklarının şahsî hayatı,
hissî olarak harab durumdadır. Karıları ve sevgilileri, çoğunlukla
yabancılaşmış ve dışlanmış hisseder ve bu adamın "gerçek aşkı" yani
işiyle umutsuzca yarışırlar. Ayrıca bu erkekler, Savşçının cinsî tutumunda
olduğu gibi, sık sık hemşireler, sekreterler, resepsiyonistler, memureler ve
onların erkeksi Savaşçı uzmanlık alanı ve adanmışlıklarından güvenli bir
uzaklıkta (bazen yeterince güvenli olmayan uzaklıkta) olan kadınlarla ilişki
kurar.
Sadist ve
Mazoşist (Gölge Savaşçı): Savaşçı enerjinin
insan ilişkilerinden uzak olması, hakiki problemlere yol açar. Karısına ve
çocuklarına yönelik söz ve davranışlarının çoğu, aşağılayıcı, tenkidçi,
emredicidir ve ona sevgiyle davranmaya çalışan aile mensublarıyla arasına
mesafe koymaya çabalar. Sadist`in hükmü altındaki bu kişi, herkese karşı olduğu
üzere, asker gibi değil de meselâ kız gibi davranması gereken kızlarına, onun
rehberliği ve şefkatine ihtiyaç duyan oğluna, tabiî karısına da, sürekli olarak
hissî "kılıç"ıyla saldırmaktadır.
Dediğimiz gibi, uzaklık kendi başına illâ da kötü
bir şey değilse de, kapıları zalimlik "şeytanına" açık tutar.
Savaşçının tesirindeki erkek, ilişkide bulunma mevzuunda çok narin olduğu için,
aklını ve duygularını âcilen kontrol altına -bastırmaya değil, kontrol altına-
almak zorundadır. Aksi takdirde, zalimlik, onun haberi yokken arka kapıdan
içeriye süzülecektir.
Tutkusuz zalimlik ve tutkulu zalimlik olmak üzere
iki çeşit zalimlik vardır. Birincisine örnek, milyonlarca insanı duygusuz ve
sistematik şekilde işkence ederek öldüren Nazilerdir.
Tutkulu zalimlik ise, çok korkmuş ve kızgın
olduğumuz zamanlarda, kin dolu bir ruh olarak bizi istilâ edendir. Vietnam`da
Amerikan askerlerinin (şimdi Çeçenistan`da Rusların) yaptıkları, baştanbaşa
böyle örneklerle doludur.
Bu zalimlik tutkusunun yanısıra, çaresiz ve
kırılgan olana, "zayıf" olana karşı bir nefret de sözkonusudur (bu
Sadist`in içindeki gizli mazoşsttir aslında)... Gerekli olduğu varsayılan
"ritüel aşağılama" adına acemi erlerin şahsiyetleri yok sayılır ve
"insanötesi" bir adanmanın güya hükmü altına sokulurlar. Çok sık
olarak, talim çavuşunun güdüleri, emrindeki erkeklere hakaret etmek ve
saldırmak isteyen sadistik Savaşçının güdüleridir.
İlk bakışta ters gelse de, sadistik Savaşçı`nın
zalimliği, Kahraman`ın enerjisindeki yanlış yönelimlerle doğrudan ilişkilidir.
Gölge Savaşçı ve Kahraman arasında benzerlikler vardır. Gölge Savaşçı,
"ergen"in güvensizliğini, saldırgan hissîliğini; fonksiyonsuz Gölgesinin
korkak ve mazoşistik kutbunu harekete geçiren boğucu kadınsı güce karşı durmaya
çalışan Kahraman ümitsizliğini yetişkinliğe taşır. Gölge Savaşçının (sadist
veya mazoşist) tesirindeki erkek, gücünden emin olmadığı için, aşırı güçlü
kadınsılık olarak yaşadığı şeye; "yumuşak" ve ilişkiyle ilgili
gördüğü herşeye karşı savaşmaya devam eder. Yetişkinlikte bile, bu güç
tarafından yutulacağı korkusunu yaşamaktadır. Bu umutsuz korku, onu ahlâksız
bir vahşîliğe götürür.
Sadistik Savaşçıya karşı, hepimiz şu veya bu
şekilde kırılgan olsak da, bu enerjiye "demirçubuklarla" bağlı kesin
bir kişilik tipi vardır. Bu "zoraki-ilcâî" kişilik bozukluğudur.
"Zoraki" kişilikler işkoliklerdir; kendilerine sürekli iş icad
ederler. Acıya korkunç bir dayanıklıkları vardır, çok büyük miktardaki işleri
halledebilirler. Fakat onların bu hiç durmayan enerjilerinin motoru, derin
kaygıdır. Kahramanın ümitsizliğidir. Kendilerinin değerli olduğu duygusunu çok
az yaşarlar. Gerçekten ne istediklerini, neler kaybettiklerini ve nelere sahib
olabileceklerini bilmezler. Tüm hayatlarını, herşeye ve herkese -işlerine,
kendilerinden önce varolmuş problemlere, kendilerine ve etrafındakilere-
"saldırarak" harcarlar. Bu süre zarfında Sadistik Savaşçı tarafından
yutulurlar ve kısa süre sonra da "patlama" noktasına gelirler.
Bu "işkolik"leri hepimiz tanırız. Herkes
evine gittikten sonra saatlerce büroda kalan idareciler, bakanlar, sosyal
hizmetliler, terapistler, doktorlar, avukatlardır; gece gündüz çalışır ve başka
insanların fizikî ve psikolojik açıklarını kapatmaya çalışarak, başkalarını
"korumak" adına kendi hayatlarını fedâ ederler. Bu süreçte, hem
kendilerine, hem de kendi imkânsız standardlarına bir türlü uyum gösteremeyen
diğer insanlara gerçekten bir sürü zarar verirler. Kuşkusuz, kendilerini de
kötüye kullanmış olurlar. Siz de kendinize gerçekten ihtimam göstermediğinizi,
yani zihnî ve fizikî sağlığınıza dikkat etmediğinizi kabul ediyorsanız, o zaman büyük ihtimalle Gölge Savaşçı sizi
ele geçirmiş demektir.
Daha önce de dediğimiz gibi, bazı mesleklerdeki
erkekler, fonksiyonsuz Savaşçı enerjisinin bilhassa tehdidi altındadır. Ordu
(askerlik) bunun açık bir örneğidir. Açıkça görülemeyecek olan ise, her tür
devrimci ve eylemcinin de Gölge Savaşçının sadistik kutbuna düşebileceğidir.
Nefret ettiğimiz şeye dönüşeceğimizi söyleyen eski söz tam da burada
geçerlidir. Siyasî, içtimaî, iktisadî devrimlerin veya işletmelerdeki yahut
gönüllü müesseselerdeki küçük devrimlerin liderleri; tiranları ve ezici güçleri
(sıklıkla şiddet ve terör yoluyla) devirdikten sonra, kendileri yeni tiranlara
ve ezen güçlere dönüşürler.
Korkunç bir öz-disiplin ve kontrolle işkolik
olanların içinde, zamanla bir "boşluk duygusu" yüzgösterir bazen; ve
zoraki davranışlarının kendisine ve çevresine zarar verdiğini derinden farkettikten
sonra, bu yabancılaşmayı aşıcı yeni bir sayfa açtıkları olur hayatlarında.
Bir insana sürekli en iyi performansıyla çalışması
için büyük baskı uygulayan her meslek, bizleri Savaşçının gölge sistemine karşı
korumasız bırakır. Eğer iç yapımız yeterince güvenli değilse, özgüvenimizi ayakta
tutmak gayesiyle dış dünyadaki performansımıza yaslanmak zorunda kalırız. Ve bu
ayakta tutma ihtiyacı çok büyük olduğu için, davranışlarımız zoraki, ilcâî
olacaktır. "Başarılı olma"ya takmış bir insan, zaten kaybetmiştir.
Sürekli mazoşistçe ve kendini cezalandıran davranışlarda bulunduğu hâlde,
umutsuzca içindeki mazoşisti bastırmaya çalışır.
Mazoşist, Savaşçının Gölgesinin pasif kutbudur.
Sadistin kin dolu davranışlarının altında kalan "itilmiş" ve
"kırbaçlanmış hayvan"dır. Erkekler maço görüntülerinden korkmasalar
da, içlerindeki Korkaktan korkarlar. Mazoşist, Savaşçı enerjiyi başkalarına
yansıtır ve bulunduğu erkeğin kendini güçsüz hissetmesine sebeb olur.
Mazoşistin hükmettiği erkek, kendini psikolojik olarak korumaktan âcizdir;
başkalarının (ve de kendisinin) kendini ezmesine, dayanabileceği ve özsaygısını
koruyabileceği sınırların aşılmasına izin verir, psikolojik ve fizikî sağlığını
hiçe sayar. Hayat yollarımız ne olursa olsun, hepimiz, hayatlarımızın herhangi
bir alanında Savaşçının ifrad veya tefrid Gölgesinin esiri olabiliriz. İmkânsız
bir ilişkiyi, bir arkadaşlık zincirini veya engelleyici bir işi terketmemiz
gerektiğini anlayamadığımızda, bu durum sözkonusudur. "Zararın neresinden
dönülse kârdır", "Tadında bırak" gibi sözleri hepimiz
duymuşuzdur. Zoraki kişilik, tehlike işaretleri ne kadar açık olursa olsun, bir
rüya ne kadar imkânsız ve düşman ne kadar yenilmez olursa olsun, bulunduğu yere
gömülür ve daha sıkı sarılır; imkânsızı elde etmeye çalışır ve elindeki altının
küle dönüşmesini seyreder. Eğer mazoşistin yönetimindeysek, uzun bir süre fazlasıyla
kötüye kullanılıp, ardından sözlü ve hatta fizikî bir saldırganlıkla sadistik
bir patlama yaşayacağız demektir. Arketipik Gölgelerin aktif ve pasif kutubları
arasındaki bu türden gelip gitmeler, bu fonksiyonsuz sistemlerin hususiyetidir.
Savaşçıya Ulaşma: Savaşçının aktif
kutbundaki Gölgenin hükmündeysek, onu sadistik hâliyle yaşarız. Kendimizi ve
başkalarını kötüye kullanırız. Eğer Savaşçı ile temasımız yok gibi hissediyorsak,
pasif kutub tarafından hükmediliyoruz demektir. Korkak mazoşistler hâline
geliriz. Rüyalarımızı gerçek kılmak için kararlı eylemlerde bulunamayız.
Hırstan mahrum olur ve bunalıma gireriz. Herhangi değerli bir gayeyi
gerçekleştirmek için dayanılması gereken acıyı çekme kapasitesinden mahrum
oluruz. Eğer öğrenciysek, verilen "ödev"leri yapmayız;
raporlarımızı yazmayız. Satış işindeysek ve yeni bir bölge almışsak, oturup
haritaya ve yapmamız gereken tüm görüşmelerin bulunduğu listeye bakarız ama bir
türlü telefonu açıp aramaya başlayamayız.
Yapacağımız işe bakıp, başlamadan yenilgiyi kabul ederiz. "Kavgaya dalma"yı beceremeyiz.
Siyasetin içindeysek, problemlerle ve halkın talebleriyle yüzyüze gelemeyiz,
doğrudan yüzleşmenin dışında bir yol arayarak başımızı kuma sokarız.
Bu kitabta târif edilen tüm arketiplerde olduğu
gibi, burada da kendimize, arketiplerin gölge sistemlerince ele geçirilip
geçirilmediğimizi değil, bu erkeksi enerji potansiyellerini hangi şekilde
uygulayamadığımızı sormalıyız.
Eğer Savaşçıya, doğru bir şekilde ulaşmışsak,
enerjik, kararlı, cesur, dayanıklı, sabırlı ve kendi şahsî çıkarımızın ötesinde
yüce bir şeye bağlı biri oluruz. Aynı zamanda, Savaşçıyı diğer olgun erkeklik
enerjileri -Kral, Büyücü ve Âşık- ile de mayalamamız gerekir. Savaşçıya doğru
bir şekilde ulaşıp kullanırsak, "mesafeli", sıcak, şefkatli,
değerbilir ve üretici de oluruz. Kendimize ve başkalarına itinâ gösteririz.
Dünyayı herkes ve herşey için daha iyi, daha doyurucu bir yer yapmak için
savaşırız. Yaptığımız savaş, yeni, âdil ve hür olanın ibdâı için olur.
BÜYÜCÜ
Sık sık şimdiki büyük bilgi ve muazzam teknolojimiz
sebebiyle, oldukça yanlış bir şekilde eski atalarımızdan çok farklı olduğumuzu
düşünürüz. Fakat bilgi ve teknolojimizin kaynağı, yaşlı yerli "büyücü"sünde
olduğu gibi, insan aklıdır. Büyücü ve onun eski kabile üyeleri de Büyücü
enerjisini kullanırlardı. Ve bugünkü medeniyetimizi harekete geçiren; şamanlar,
tıp adamları, sihirbazlar, cadı doktorlar, mucidler, ilim adamları, doktorlar,
avukatlar, teknisyenler, hepsi de, hangi yaş ve kültürden olurlarsa olsunlar,
aynı enerjiden beslenirler.
Nerede ve ne zaman karşılaşırsak karşılaşalım,
Büyücü arketipinin enerjileri iki yönlüdür. Büyücü, "bilgilidir" ve
"teknoloji uzmanı"dır. Dahası, Büyücünün rehberlik ettiği erkek, bu
Büyücü fonksiyonlarını, "ritüel eriştirme" sürecini kullanarak da
gerçekleştirebilir. Dönüşüm süreçlerini, içinde bulunsa da bulunmasa da,
yöneten "merasim büyüğü"dür.
İnsan büyücü, daima gizli bir bilgi sahibidir ve
vazifelerinden biri de başkalarını bilgilendirmektir. Sahib olmak için hususî
eğitim gerektiren tüm bilgiler, Büyücü enerjisinin dahilindedir. İster yüksek
voltajın sırlarını çözerek usta bir elektrikçi olmak için çıraklık eğitimi
alıyor olun; ister gece gündüz çalışarak insan vücudunun sırlarını ve uygun
teknolojiyle hastalarına nasıl yardımcı olacağını öğrenen bir tıp öğrencisi
olun; veya yüksek finans öğrencisi; yahut psikanalitik okullardan birinde
eğitim gören biri olun, ilkel kabilelerdeki şaman veya cadı doktorla tamamen
aynı mevkîdesiniz.
Gizli gücün incelikli alanlarına girebilmek için
büyük miktarda zaman, enerji ve para harcarsınız. Bu güce hâkim olabilmek, usta
olabilmek için, kapasitenizi dayanıklılık testine sokarsınız. Ve tüm
başlangıçlarda olduğu gibi, başarı garantisi yoktur.
Tarihî
Arkaplan: Bazı antropologlar,
çok eski geçmişte, Kral, Savaşçı, Büyücü ve Âşık erkeksi enerjilerinin
birbirinden ayrılamaz şekilde bir tek erkekte -şefte- toplandığını ve böylece
bu arketiplerin tüm fonksiyonlarını bütünlüklü bir şekilde yerine getirdiğini
düşünmektedir. Bu dört enerji de erkek Benliğinde olduğu ve orada dengelendiği
için, kabilede kendisini bütün bir erkek olarak hisseden tek erkek benlik
şefti. Bugün hâlâ varolan yerli topluluklarında olduğu gibi, bu erkek enerjileri
birbirlerinden ayrı da olabilir. Kral, şeftir. Şefin savaşçıları vardır. Ve
büyücü (mukaddes adam, cadı doktor veya şaman) vardır. Adı ne olursa olsun,
büyücünün hususiyeti, başkalarının bilmediği şeyleri bilmesidir. Meselâ,
yıldızların hareketlerinin, ayın aldığı şekillerin, güneşin kuzey-güney yönünde
dönmesinin sırlarını bilir. Toprağın ne zaman ekilip ne zaman biçileceğini,
hayvanların ne zaman döl vereceğini bilir. Hava durumunu tahmin edebilir. Tıbbî
bitkilerin bilgisine sahibtir. İnsan ruhunun gizli dinamiklerini anlar ve bu
sayede başkalarını iyi veya kötüye doğru yönlendirebilir. Büyücü, lütfu veya
lâneti tesirli olan kişidir. Ruhların görünmeyen Mukaddes Dünyası ile insanoğlu
ve tabiat arasındaki bağlantıları anlar. İnsanlar, soruları, problemleri,
acıları, vücud ve akıl hastalıkları için ona başvurur. Geleceği tahmin etmekten
öte, onu tüm derinliğiyle gören bir kâhindir.
Kuşkusuz, bu gizli bilgi, büyücüye çok büyük bir
güç verir. Tabiattaki enerji akışları ve biçimlerindeki, insanlardaki, toplumlardaki
ve derindeki şuurdışı güçler arasındaki dinamiklerin bilgisine sahib olduğu
için, bu gücü koruma ve yönlendirmede uzmandır.
Büyücünün bilgisinin, insanoğlu ve tabiatın
derinliklerini görmesinin bir yönü de, bilhassa kralların ve önemli devlet
adamlarının kibirlenmesini engelleme kapasitesidir. Bir erkekteki Büyücü
arketipi, onun "aptal dedektifi"dir; inkâr edileni görür ve açığa
çıkarır. Kötü olan, iyi olanı maskelediğinde onu farkeder. Eski zamanlarda,
kral, vergisini ödemeyen bir köyü cezalandırmak istediği ve öfkeli duygularına
esir olduğu zaman, büyücü ölçülü ve akılcı düşünüşüyle, mantığının keskin
soluğuyla, kralı sinirli ruh hâlinden çıkarıp vicdanını ve iyi duygularını
harekete geçirir. Sonuşta, saray büyücüsü, kralın psikoterapisti olur.
Büyücülük zâhiren yasaklansa bile, hiç kaybolmaz;
bildik anlamda olmasa da!
Büyücülüğün yasaklandığı Ortaçağ`da
"simya", çoğumuz için, bildik malzemelerden altın elde etme
çabasıdır. Oysa, belki bu hedefiyle başarısızlığa mahkûm olan
"simya", aynı zamanda, simyacıların "iç müşâhede", öz
farkındalık, kendilik bilgisi ve şahsî dönüşüm için kullandıkları bir
"mânevî teknik"ti.
Modern ilimlerin, bilhassa kimya ve fiziğin
ilimlerinin doğmasını sağlayan, büyük nisbette simya idi. Modern ilmin, eski
büyücülerin çalışmalarındaki gibi, iki unsuru ihtivâ etmesi ilginçtir:
Birincisi "teorik ilim"; Büyücü enerjisinin "bilen" yönü...
İkincisi "uygulamalı-tatbikî ilim"dir ki, gücün nasıl elde edilip
yönlendirileceğinin teknolojik yönüdür.
Yaşadığımız çağ, kanaatimizce, Büyücü`nin çağıdır,
çünkü teknolojik bir çağda yaşıyoruz (Ve modern ilimlerin iç ve dış, görünür ve
görünmez, geçmiş ve gelecek herşeyin bilgisine ereceğine dair kehânetine,
geçmişe karşı çıkarken onun Büyücü edâsını devralışına dikkat!)...
En azından, Büyücünün tabiatı anlama ve onu
dönüştürme gücünün materyalist yönü açısından bu böyledir. Fakat materyalist
olmayan, psikolojik ve mânevî eriştirme süreci açısından Büyücü enerjisi
yetersiz gözüküyor.
Erkekleri daha derin ve olgun erkek kimliği
seviyelerine eriştiren merasim büyüklerinin yokluğundan daha önce sözetmiştik.
Teknik okullar ve birlikler, profesyonel kuruluşlar ve birçok başka müessese,
Büyücü enerjisini yaygınlaştırıp, alanlarında "uzman" olmak
isteyenlere "başlangıç" süreçlerini sağlasa da, Büyücü enerjisi,
şahsî gelişim ve dönüşüm alanında çok iyi işlememektedir. Dediğimiz gibi,
çağımız şahsî alanda ve içtimaî cinsiyet alanında kimlik kaosunun yaşandığı bir
çağdır. Ve kaos daima, Büyücü enerjisinin hayatın çok önemli alanlarında
yetersiz olmasının neticesidir.
İki ilim dalı, "atom fiziği" ve
"derinlik psikolojisi", Büyücü enerjisinin maddî ve psikolojik
yanlarını "bütünlüklü" bir şekilde biraraya getiren eski büyücülerin
çalışmalarını hâlâ sürdürmektedir. Her ikisi de, eski atalarımızın derin bir şekilde
incelediği aynı gizli enerjinin tükenmeyen kaynağını anlamaya ve bunu kısmen de
olsa kontrol etmeye çalışır.
Modern atom fiziğinin, Doğu mistisizmine çok
benzediği söylenir. Bu yeni fizik dalı, duyu algılarımızın belirli ve kesin
makrodünyasının altındaki mikrodünyayı keşfeder. Ve atomaltı parçacıklarının
gözle "görünmeyen" dünyası, görünenden çok farklı bir gerçekliğin
temsilcisidir. Tecrübe, sebeb-netice, zaman-mekân, varlık-hiçlik hakkında
makrofizikte bildiklerimiz, maddî varlıkların "temel yapı taşlarını"
oluşturan bu mikrofizik dünyasında garibleşir, farklılaşır ve tersine döner
sanki. Ve eski metafiziğin, eski dinlerin temel "varoluş"
problemlerine yeniden geri dönülür. Makrodünyamızda emin olduğumuz bilgiler,
burada izafîleşir. Yine, bildik dünyamızı anlamanın yolu da bu
"temel" dünyayı anlamaktan geçmektedir.
Aynı şey, insan ruhunun derinliklerini,
"temel" arketipik yapılarını ve enerji cereyanlarını araştıran,
"kollektif-ortaklaşa" şuuraltını hedefleyen ("Küllî Ruh-Küllî
Malûm"a yol arayan) "derinlik psikolojisi" için de geçerlidir.
Jung, ilk şuurdışı haritalarını yaparken, kendisinin insan ruhundaki arketipik
yapılar ve enerji cereyanları hakkında keşfettikleriyle, Max Planck`ın kuantum
fiziği arasındaki benzerlikler sebebiyle derinden sarsılmıştı. Jung, modern
insanların çoğunlukla görmezden geldiği, maddî kâinatımızı borçlu olduğumuz
enerji dalgaları gibi yükselip alçalan canlı bir imaj ve sembol dünyasıyla
karşılaştığını farketti.
Kollektif şuurdışının derin boşluğunda saklanan bu
arketipik gerçeklikler, duygu ve düşüncelerimizle alışkanlık hâline gelen
davranış ve tepki biçimlerimizin "temel yapı taşları", şahsiyetimizin
makrodünyasının derindeki "yapı taşları" olarak duruyordu. Jung`a
göre, bu ortaklaşa şuurdışı, atomaltı fizikçilerinin görünmeyen enerji
alanlarına çok benziyordu.
Modern fiziğin ve derinlik psikolojisinin vardığı
neticeye göre, varlıklar göründüğü gibi değildir. Kendimiz ve tabiat hakkında
"normal gerçeklik" olarak algıladığımız şey, sadece erişilmez
sonsuzluktaki bir buzdağının küçük bir parçasıdır. Bu saklı dünyanın bilgisi,
Büyücünün "yetki"sindedir ve bizler Büyücü enerjisi sayesinde, Batı
tarihinin binlerce yıldır hayal bile edemediği bir mükemmellikle hayatlarımızı
anlayabiliriz.
Jung`un, kendisini bir Büyücü olarak düşündüğüne
dair belirtiler var. Bir keresinde, Allah`a inanıp inanmadığı sorulduğunda,
"Allah`a inanmıyorum; biliyorum" demişti. Kimi takibçileri, Jung`un
kendilerine, ruhî farkındalığın en yüksek yahut en derin seviyelerinin kapısını
açan sırları verdiğini söylemişlerdi.
(Sözün burasında, zarurî bir tafsilât olarak,
okuyucularımızı İBDA mihrakının belirttiği mânâ ve misyon bakımından uyarmamız
gerekiyor. Hernekadar ehli olmasak da, Külliyatta "âşikâr" olana
binâen, sanırız en başta dikkat edilmesi gereken nokta, İBDA fikrinin ve onun
bir bakıma kalbi mevkiindeki "Tilki Günlüğü"nün, deminden beri sözü
edilen "kollektif-ortaklaşa şuuraltı" tâbiriyle de ifâde edilmeye
çalışılan "Küllî Ruh, Küllî Malûm, Dehâ, Mehd, Geist, İdeler Âlemi..."
tarzında, yerine ve kullanana göre farklı mânâ belirtebilen bir
"alan"ın mümessilliğine ve ilmine dair oluşudur. Kelimeler, rüyâlar,
semboller ve imajların ilmi, "kelâm-taayyün-beliriş ilmi" hâlinde,
herkes ve herşeyin kökündeki "Aslın ilmi"ne; ilmin "Malûm"a
tâbîliği hikmetinden payla, "Malûm ilmi"ne sirâyet eder, diyebiliriz.
Kim ne söylemiş ve söyleyecekse, hadleri muhafaza kaydıyla tabiî,
"Malûm"a nisbetle söylüyor ve tüm varlık tecellîlerinin de toplandığı
bir "nokta" demek mümkün bu "asl"a!.. Ve İBDA`ya nisbetle
konuşma gereğinin bir yönü bu olduğu gibi; Mimar`ının
da, meâlen "herkesin beslenip büyüdüğü beşik-döşek" anlamıyla
"Mehd"in, "Malûm"un âlimi; mümessili oluşu... Ve bu sahada
"medeniyet tarihinde bir ilk"i eserleştirişi!.. İfâdelerimizdeki
dikkat çabası ama buna rağmen besbelli dikkatsizlik, bu bahsin bir istifham
mevzuu olmasından değil, Külliyatta apaçık olan bu hikmetlere yanaşabilecek
içli dışlı bir keyfiyetin pek bulunmayışından bize de düşen bir sorumluluk
hissesi hâlinde, belki herşeyden önce anlaşılması ve anlatılması gerekenleri,
gerektirdiği "keyfiyet-kalite" yüküyle ifâde edebilecek kapasitede
olamayışımızdan. Herşeye yeniden başladığımız gibi, yeniden sezip keşfetme
borcunda olduğumuz "temel eşik" ve "mânâ beşiği"... Hem
hatâlarımızın tashihi hem de son haddiyle kifâyetsiz olarak serdettiklerimizin
aslı için, İBDA Külliyatına başvurulması şarttır. İBDA Mimarı`nı tanıyanların, emeğini takdirle beraber "Jung da
kim oluyor!" deme hakkı da ayrıca bâkîdir, bizce!..)
Bütün psikanalistler, belirli bir ânda analize giren
kişinin ne kadar açılması gerektiği hususunda dikkatli olmak zorunda
olduklarını bilirler. Şuurdışı enerjilerin gücü öyle büyüktür ki, eğer kontrol edilmez, yönlendirilmezse, doğru zamanda ve doğru
miktarda kullanılmazsa, Ego yapısını paramparça edebilirler. Uygun
"dönüştürücüler" ve koruma gayeli uygun "yalıtıcı"
olmaksızın fazla güç, analize girene ağır gelir ve ona zarar verir. Saklı
bilginin açığa çıkması iyice ölçülüp biçilmelidir, çünkü Ego`dan saklı
tutulmalarının önemli sebebleri vardır.
"Mukaddes" mekân hususu, bütün
"ritüel" süreçler ve her çeşit enerjinin bilinip kontrol edilmesi
açısından oldukça önemlidir. Mukaddes mekân, saf gücün koruyucusudur, içindeki
enerjiyi yalıtan ve yönlendiren voltaj düşürücü transformatördür. Nükleer güç
reaktöründeki nükleer kalkandır. Mâbedlerin mukaddes yeridir. Millî marşlarımız
ve dualarımızdır. Mukaddes Gücü uyandırmaya ve inananların ona ulaşmalarını
sağlamaya çalışırken, bir yandan da onları onun Saf yoğunluğundan korumak için
edilen hayır ve esirgeme dualarıdır.
Ve "reaktör çekirdeği" gibi, sadece
fizikî ve mânevî ehliyeti ve eğitimi olanların uhdesindedir ona dokunmak,
kullanmak, yönlendirmek. Ehil olmayanların açtığı "kutu", bir daha
kapatılamayabilir veya çıkan insanüstü güç zabtedilemeyebilir. Dinde ve
atomaltı fiziğinde "yalıtım"ın sırrı ve bu sırrın belli uzmanlara,
din büyüklerine, bilgelere emanet edilişi bundandır.
Atomaltı fiziğiyle birlikte çok geç de olsa
"tesirsizleştirme"ye dair bilgi ve teknolojimizin yetersiz olduğunu
keşfetmiş olduk. Sovyetler`deki Çernobil faciası bunun en dramatik ve talihsiz
örneğidir.
Aynı şey psikoterapide de olur. Çoğunlukla,
bilgileri yeterince yerine oturmamış ve usta olmayan -çok önemli yönleri
açısından hâlâ çırak olan- bir terapist, analize giren kişideki güçleri serbest
bıraktırır ve iki taraf da bunları etkisizleştiremez. Altmışlı ve yetmişli
yıllarda, bilhassa grup terapisinde bunlar sıkça yaşanmıştır.
Bütünlüklü
Büyücü: Büyücü enerjisi, temel olarak
farkındalık ve iç müşâhede arketipidir, ama aynı zamanda açıkça görülemeyen ve
peşin hükümsüz her çeşit bilginin de arketipidir. Psikolojide
"müşâhid-gözlemci Ego" denen şeyi yöneten enerjidir.
Derinlik psikolojisinde, bazen Ego önem bakımından
şuurdışına göre tâlî sayılsa da, aslında Ego, hayatta kalmamız açısından
vazgeçilmezdir. Ego, sadece başka bir enerji biçimi -bir arketip veya bir
kompleks (Tiran gibi arketipik bir gölge)- tarafından ele geçirildiği,
şişirildiği veya o enerjiyle aynîleştiği zaman yanlış işlemeye başlar. Asıl
rolü, geride durup, müşâhede yapmak, ufuktakileri anlamaya çalışmak, içerden ve
dışardan gelen verileri toplamak ve ardından "fazilet"i (iç ve dış
güçleriyle ilgili bilgisi, yön vermedeki teknik becerisi) sayesinde gerekli
hayatî kararları vermektir.
Büyücü arketipinin yönettiği "müşâhid Ego",
günlük hâdiselerin, duyguların ve tecrübelerin her zamanki akışının dışındadır.
Bir anlamda hayatın dışındadır. Hayatı gözetler ve ihtiyaç duyulduğunda enerji
cereyanlarının kullanılması için doğru zamanda, doğru düğmelere basar.
Büyücü arketipi, müşâhid Ego ile işbirliği içinde,
bizleri diğer arketiplerin aşırı gücünden korur. İç hayatımızın matematikçisi
ve mühendisidir. İçimizdeki "güneş"in inanılmaz kuvvetinin
farkındadır ve bu güneş enerjisinin azami çıkar adına nasıl kullanılacağını bilir.
İçimizdeki farklı arketiplerin dahilî enerjilerini şahsî hayatımızın yararına
olarak düzenler.
Sadece kendi hayatımızın yararına mı? Hayır!..
Birçok insan-büyücü, hangi meslekten ve hayat tecrübesinden geliyor olursa
olsun, kendi bilgi ve teknik yetkinliklerini, kendileri için olduğu kadar,
başkalarının yararına da şuurlu olarak kullanmaktadır. Doktorlar, avukatlar,
din adamları, genel müdürler, araştırmacılar, su ve elektrik tesisatçıları,
psikologlar ve daha birçok kişi...
Daha önce teferruatıyla tartıştığımız Savaşçı
arketipinin zihnî berraklığında da Büyücü enerjisi mevcuddur. Büyücü tek başına
hareket etmek kapasitesine sahib değildir. Bu sadece Savaşçının hususiyetidir.
Fakat Büyücünün de düşünme kapasitesi vardır.
Yani, Büyücü enerjisi, düşünceliliğin ve durup içe
dönüş tarzında "refleksiyonlu" düşüncenin arketipidir. Bu yüzden de
"içedönüklüğün" enerjisidir. Burada içedönüklük derken utangaçlık
veya sıkılganlığı kastetmiyoruz; daha çok, iç ve dış dünyayı birbirinden
ayırma, iç doğruluk ve imkânlarla bağlantı kurma kapasitesini anlatmak
istiyoruz. İçedönükler, bu anlamda, başkalarından daha fazla kendi
merkezleriyle yaşarlar. Ego mihrakının kurulmasına yardım eden Büyücü enerjisi, kendi durgunluğu, merkezîliği ve hissî
yalıtılmışlığı için, hareketsiz kalır. Kolay kolay yerinden oynatılamaz.
Büyücü, çoğunlukla bir kriz esnâsında ortaya çıkar.
Bu enerji, mümkün birçok neticenin "bilgi"sine; tesirsizleştirme ve
yönlendirme kuvvetlerini anlayabilme "bilgi"sine sahibtir.
İnsanlar, zor şartlarda, "mukaddes"
denebilecek bir zaman ve mekân idrakı yaşarlar. Bu "mukaddes" mekân,
Büyücünün rehberlik ettiği erkeklerce iyi bilinir. Bu erkekler aynen sihirli
çubuklarını sallayıp büyülü sözler sıralayan merasim büyücüleri gibi,
kendilerini bu "mekân"a gerçekten koyabilirler. Bazı müzik
parçalarını dinleyerek, bir hobiyle uğraşarak, korularda uzun yürüyüşler
yaparak, belirli mevzu ve zihnî resimlerle meditasyon yaparak bu mekâna
girerler. Bu ândan itibaren Büyücüyle temas kurabilirler ve oradan bir problem
hakkında ne yapmaları gerektiğini ve nasıl yapacaklarını bilerek çıkarlar.
Geçmiş medeniyetlerde şaman, hayatı yeniden
düzenleyen, kayıp ruhların ve şanssızlıkların gizli sebeblerini bulan bir
"iyileştirici"ydi. Hem ferdlerin hem de toplumların bütünlüğünü ve
tamlığını sağlayan kişiydi. Aslında Büyücü enerjisi bugün de aynı yüce gayeyi
güder. Büyücü ve onun en gelişkin insan biçimi olan şaman, bilgi ve
teknolojinin "sevgiyle" uygulanması vasıtasıyla tüm varlıkların
"varoluş" tamlıklarını hedefler.
Manipülatör
ve İnkârcı "Masum" (Gölge Büyücü): Büyücünün de diğer olgun erkeklik enerji potansiyelleri
gibi, iki kutublu gölge bir yönü var. Eğer çağımız Büyücü çağıysa, o zaman iki kutublu Gölge
Büyücünün de çağıdır. Sadece dünyamızda gittikçe artan toksik zehirlenme ve
tabiî çevrenin yokolması problemini, kıyamet günü silahlarına teslim olmamızı
düşünmek yeter.
Propaganda bakanlıklarının, sansürlü basın
toplantılarının ve haberlerin; yine, sunî olarak düzenlenen siyasî yarışların
arkasında Manipülatör Büyücü yatmakta.
Gölge Büyücünün aktif kutbu, hususî bir anlamda
"iktidar Gölge"dir. Bu Gölgenin altındaki erkek, Büyücünün yaptığı
gibi başkalarına rehberlik etmez; tersine onları farkedemedikleri bir şekilde
yönlendirir. Onun ilgisi, diğer insanlara daha iyi, mutlu ve doyum verici bir hayat
sağlamaya yönelik değildir. İnsanların işine yarayacak bilgileri onlardan
esirgeyerek istediği yöne çeker. Manipülatör, üstünlüğünü ve büyük öğrenme
gücünü göstermeye yetecek az miktardaki bilgiyle yetinir. Gölge Büyücü, sadece
insanlardan kopuk değil, kabadır da!.. Üniversiteler, zeki talebelerine
saldırmayı alışkanlık hâline getiren böyle profesörler ve hastaneler de
hastalarını yeterince aydınlatmayan böyle doktorlarla doludur.
Manipülatör`ün bir hırsı da maddî olarak şahsî
çıkarlarına öncelik vermesi ve bilgisini "satma"nın herşeyden daha
fazla belirleyici olmasıdır. Paragöz hukukçular, gözbağcı terapistler ve
yalancı reklamcılar, başta gelen örneklerdir.
Reklamcıların açgözlülüğü ve statü arzusu yüzünden
açıkça yalan söylemeye kadar varan toplum psikolojisinin toptan
yönlendirilmesi, dürüstlük dünyasından kopuşu gösterir. Totaliter hükümetlerin
(veya zâhiren öyle görünmemeyi başaranların) "propaganda"
manipülasyonları da böyledir. İnsanların yaralarını, sembol ve imajların
becerikli kullanımı sayesinde deşen bu şarlatanlar, tesbihlerini şakırdatır,
kara büyücünün, kötü kalbli sihirbazın, voodoo cadısının çubuğunu sallar.
Manipülatör`ün hükmü altındaki erkek, insanî
değerler dünyasından kopuşu temsil eder ve manipülasyon teknikleriyle sadece
başkalarını değil, kendini de yaralar. Bu erkek çok fazla düşünür, hayattan
geri durur ve asla yaşamaz. Kararlarının getireceği artı ve eksilerin ağına
yakalanmış, bir türlü kurtulamadığı düşüncelerinin labirentinde kaybolmuştur.
Yaşamaktan, "kavgaya atılmak"tan korkar. Köşesine oturur ve düşünür
sadece. Yıllar geçer. Zamanın nasıl geçtiğine şaşırır. Sonunda tüm tesirlere
kapalı bir hayata çekilir. O bir röntgencidir, koltuk maceracısıdır. Akademi
dünyasında kılı kırk yarandır. Yanlış karar verme korkusuyla hiçbir şey yapmaz.
Hayata olan korkusuyla, diğer insanların sürdürdüğü hayatların eğlence ve
zevkine katılamaz. Bildiklerini başkalarından esirgeyip paylaşmadıkça, kendini
gittikçe daha çok izole olmuş ve yanlış hisseder. Hangi alanda ve hangi şekilde
olursa olsun bilgi ve tekniğiyle başkalarını yaraladıkça, başka insanlarla
yakın ilişkiler kurmaktan kaçtıkça kendi ruhunu uzaklaştırmış ve yoketmiş olur.
Bildiklerimizle başkalarına yardımcı olabilecekken,
onlardan uzak durup ilişki kurmaktan kaçıyorsak; bilgimizi başkalarını
küçültmek ve kontrol etmek için veya kendi statü ve zenginliğimizi artırmak
için bir silah olarak kullanıyorsak, Gölge Büyücü Manipülatör ile aynîleşmişiz
demektir. Hem kendimize hem de bilgeliğimizden yararlanabilcek kişilere zarar
veren bir kara büyü yapmış oluruz.
Büyücü`nün Gölgesinin pasif kutbu Naif veya
"Masum"dur. "Masum" kişi, Erken Büyümüş Çocuğun Gölgesi
"Saf"ın, çocukluktan yetişkinliğe taşınmış hâlidir.
"Masum"un hükmü altındaki erkek, en
azından içtimaî müeeyidenin olduğu alanlarda, büyücü erkeğin an`anevî olarak
edindiği güç ve statüyü ister. Ama gerçek bir büyücünün sahib olduğu
sorumlulukları almak istemez. Paylaşmak ve öğretmek istemez. Her türlü
başlangıcın gerekli bir parçası olan, başkalarına dikkatli ve adım adım bilgi
aktarma vazifesinden kaçınır. Mukaddes mekânın hizmetkârı olmak istemez.
Kendisini tanımak istemez ve gücün yapıcı bir şekilde yönlendirilmesi ve
uygulanması becerisini kazanmak için gerekli yoğun çabayı kesinlikle harcamak
istemez. Sadece bu çabayı harcayanları yoldan çıkarmaya yetecek kadarını
öğrenmek ister.
"Masum"un ele geçirdiği erkek, gerçek bir
çaba göstermek ona "fazla iyi" geldiği için, başkalarını engellemeyi
ve çöküşlerini görmeyi seçer. Numaracı, numaralarını gerçeğin ortaya çıkması
adına oynadığı hâlde, "Masum" kendi hakedilmemiş statüsünü elde etme
ve sürdürme gayesiyle gerçeği saklar. Numaracı, devâsâlığımızın zorunlu
çöküşünü hedeflerken, Gölge Büyücü (hem manipülatör hem de "Masum"),
böyle bir çökertme gereksiz ve hatta zararlı olduğu zaman bile bizleri
çökertmeye çalışır.
"Masum"un en önemli motivasyonu, hareket eden, yaşayan, paylaşmak isteyen insanları kıskanmasıdır.
"Masum"un ele geçirdiği kişi, hayatı kıskandığı için insanların onun
hayat enerjisinden mahrum oluşunu keşfetmelerinden korkar. Onun bu kopukluğu ve
"etkileyici davranışları", çökertici sözleri, sorulara karşı
düşmanlığı aslında içindeki gerçek ıssızlığı ve cansızlığı, dünyaya karşı
sorumsuzluğunu gizlemek içindir. "Masum"un hükmettiği erkek, hem
vazife başında hem de işini savsaklarken günah işler ama, düşmanca güdülerini
yapmacık bir naifliğin erişilmez duvarı ardında saklar. Bu tür erkekler kaypak
ve aldatıcıdır. Savaşçı enerjimizle kendilerinin yüzleşmesine izin vermezler.
Bu tür çabalarımızı savuştururlar. Böylece bizi, kendi sezgilerimizi
sorguladığımız bitmez tükenmez bir sürece sokup muvazenemizi bozarlar.
"Masum"luğuna kafa tutacak olursak, gözyaşartıcı bir şaşkınlık
gösterisiyle tepki verir ve sebeb olduğumuz üzüntünün pişmanlığıyla başbaşa
bırakırlar bizi. Hatta, kendi güdülerimizi onlara atfettiğimizi düşünüp utanır
ve paranoyak olduğumuza karar veririz. Fakat manipüle edildiğimize dair
duygudan da kolay kolay kurtulamayız.
Büyücü`ye
Ulaşma: Mânevî bir Büyücüyle temasımız
olmadığını hissediyorsak, dürüst olmayan ve inkârcı pasif kutba yakalanacağız
demektir. Bu durumda, kendi iç yapımızın, sâkinliğimizin ve açık
görüşlülüğümüzün farkına varamayız. İç güven duygumuz olmaz ve kendi düşünce
süreçlerimize güvenebileceğimizi hissedemeyiz. Gerektiğinde duygu ve
problemlerimizden uzaklaşmayı beceremeyiz. Bir kaos duygusu yaşarız ve bizi
değişik yönlere savurabilecek dış baskılara karşı dayanıksız oluruz.
Başkalarına karşı pasif-agresif bir şekilde davranırız ama hiçbir kötü
niyetimizin olmadığını iddia ederiz.
Danışanlar (psikoloğa gidenler), kendilerini güçlü
duygulanımların (aşırı korku, kıskançlık, öfke, keder...) sınırında
hissettiklerinde, onlardan bir "gözetleme" sandalyesine oturmalarını
ve bu duyguları odanın ortasında bir yığın olarak hayal etmelerini isteriz. Her
duygu, yığının içine dikkatlice yerleştirilir, danışan, arkasına yaslanıp
onları (rengini, şeklini, hissî tonlardaki farkları) izler. Duygularını
yargılamadan, aşağılamadan, sadece seyrederler. "Oh, yine mi sen! Tıpkı
şuna benziyorsun!" Eğer duygular, Ego`nun görebileceği bir yerde odanın ortasında
olursa, bastırılmamış olurlar. Böylece, duyguların itici kuvveti geçince,
danışanlara onları yoketmelerini söyleyebiliriz.
Bu alıştırmayla, danışanın Büyücü enerjisiyle
bağlantısını güçlendirmesine yardım etmiş oluyoruz. İzleyen ve düşünen,
Büyücüdür. Ego`nun, duyguları düzenli bir şekilde yığmasını sağlayan Büyücüdür.
Böylece tesirsizleşen hissî enerjiler zamanla güçlerini kaybeder. En sonunda,
güç kazanan Ego, bu ham enerjiyi alıp, onu kullanışlı ve canlı bir şekilde kendini
ifâde etme yollarına dönüştürebilir.
Eğer Büyücüyü doğru bir şekilde kullanabilirsek,
şahsî ve meslekî hayatlarımıza açıkgörüşlülük, anlayış, kendimizi ve
başkalarını düşünme, işimizle ilgili teknik beceri ve psikolojik kuvvetlerle
başedebilme buudlarını da eklemiş oluruz. Büyücüye ulaştıkça, diğer üç olgun
erkeklik arketipini de bu enerjiyi düzenlemekte kullanmamız gerekecektir.
Dediğimiz gibi hiçbiri tek başına çalışamaz. Büyücüyle; Kralın üreticiliği ve
cömertliğini, Savaşçının kararlı ve cesur hareketlerini, Âşığın tüm varlıklara
derin ve inançlı bağlılığını harmanlamak zorundayız. Ancak o zaman, bilgimizi,
enerji akışlarını yönlendirme ve tesirsizleştirme becerimizi insanların, belki
de tüm dünyamızın çıkarı için kullanıyor olacağız.
ÂŞIK
Sevginin birçok biçimleri vardır. Antik Yunanlılar,
İncilde "kardeşçe sevgi" denen erotik olmayan sevgiye
"agape" diyorlardı. Eros, hem dar anlamda cinsî sevgi, hem de geniş
anlamda tüm varlıkları saran ve birleştiren sevk anlamına geliyordu. Romalılar,
bir beden ve ruhun, bir başka beden ve ruhla tamamen birleşmesi anlamında
"amor"u kullanıyordu. Tüm bunlar ve sevginin diğer biçimleri, insan
hayatındaki Âşık enerjisinin canlı birer örneğidir.
Jungçular çoğunlukla Yunan ilâhı Eros`u, Âşık
enerjisi yerine kullanırlar. Latince "libido" tâbirini de
kullanırlar. Bu tâbirlerle, sadece cinsî zevkleri değil, genel bir yaşama
zevkini kastederler.
Adı ne olursa olsun, Âşık enerjisinin, neşe,
canlılık ve tutkunun temel enerji biçimi olduğuna inanıyoruz. Bu enerji,
türümüzün cinsellik, yiyecek, sağlık, hayatın zorluklarına aktif bir şekilde
uyum ihtiyaçları ve en önemlisi "anlam açlığı" vasıtasıyla (ki bunlar
olmadan insanlar hayatlarını devam ettiremez) yaşar. Âşık`ın temel güdüsü, bu
ihtiyaçları gidermektir.
Âşık arketipi, ruh için de temeldir. Çünkü dış
çevreye duyarlı olmayı sağlayan enerjidir. Jungçuların "hassevî-duyusal
fonksiyon" dediği şeyin ifâdesidir. Bu "hassevî-duyusal"
tecrübenin tüm teferruatından sorumlu olmanın yanında renkleri, biçimleri, sesleri,
dokunma, koklamayla ilgili duyuları da belirler. Âşık, iç psikolojik dünyadaki
değişimleri gözler ve aldığı hassevî intibâlara karşılık verir.
Bütünlüklü
Âşık: Âşık oyun ve "gösteri"
arketipidir; sağlıklı hayatın, duyulara seslenen zevklerin dünyasında, utançsız
bir şekilde bedenine sahib olmanın arketipidir. Yani, Âşık fazlasıyla
hassevîdir, tüm ihtişâmıyla fizikî dünyanın farkındadır ve duyularıyla bunu
hisseder. Bu duyarlılığıyla tüm varlıklarla ilişki içindedir, onlara bağlıdır.
Şefkatle ve hissî bir anlayışlılıkla onlarla bir bütün olur. Âşık`ı kullanan
bir erkek için, tüm varlıklar sırrî biçimlerde birbirine bağlanmıştır.
"Bir kum tanesindeki dünya"yı görebilir ve hissedebilir.
İnsiyâkî olarak etrafındaki şeylerle
"empati" (başkalarının hürriyetiyle bağ) kuruyordur.
Âşık`ı kullanan erkeğin, belki Jung`un
öngördüğünden daha da geniş bir "kollektif şuurdışı"na açık olduğuna
inanıyoruz. Jung`un kollektif şuurdışı tüm insanoğullarının şuurdışıdır ve
Jung`un dediği gibi, bugüne kadar yaşamış tüm insanların hayatında olup biten
herşeyin hatırasını muhafaza eder. Belki tüm canlıların duyumlarını kapsayacak
kadar da geniştir.
Doğu bilgeleri, kocaman denizin sathındaki dalgalar
gibi olduğumuzu söylerler. Âşık enerjisinin bu "okyanus"
bağlantılarıyla birebir ve çok yakın ilişkisi vardır.
İç ve dış şeylere karşı duyarlılık, tutkuyla elele
gider. Âşık`ın bağlılığı temel olarak entellektüel değildir. Hissetmeye
dayalıdır. Temel ihtiyaçlarımız hepimizce en azından sathın hemen altında
tutkuyla hissedilir. Fakat Âşık, bunun derin bilgisine sahibtir. Şuurdışına
yakın olmak, "ateş"e, hayatın ateşlerine, biyolojik seviyedeki hayatî
metabolik süreçlerin ateşlerine yakın olmak demektir. Sevgi, hepimizin bildiği
gibi, "sıcak", çoğu zaman "el yakacak" kadar sıcaktır.
Âşık`ın tesirindeki erkek, dokunmak ve dokunulmak
ister. Herşeye fizikî ve hissî olarak dokunmak ister ve herşeyin ona
dokunulmasını ister. Hiçbir sınır tanımaz. İçindeki güçlü hisler vasıtasıyla iç
dünyasında (ve başkalarıyla ilişkileri çerçevesinde haricî olarak) hissettiği bağlılık
duygusunu yaşamak ister. Algılanan dünyayı bir bütün hâlinde yaşamak ister.
Estetik idrak olarak bilinen şeye de sahibtir. Ne
olduğu önemli olmaksızın herşeyi estetik açıdan yaşamak ister. Onun için tüm
hayat sanattır ve çok değişik duygular uyandırır.
Kökeni Ödipal Çocuk olan Âşık enerjisi, aynı
zamanda mânevîliğin, bilhassa mistisizmin kaynağıdır. Tüm dünya dinlerinde
bulunan ve onların temeli olan mistik gelenekte, Âşık enerjisi, mistikler
vasıtasıyla herşeyin sonsuz Birliğini sezer ve ölümlü, sonlu bir insanda
bulunmasına rağmen, günlük hayatta bu Birliği aktif olarak yaşamaya çalışır.
Âşık`a ulaşmış erkek, hayattaki herşeyi bu şekilde
yaşar. Dünyadaki acı ve kötülükleri hissederken bile aynı zamanda büyük bir
sevinç hisseder. Sevinç ve hazzı tüm duyu tecrübeleriyle yaşar. Meselâ, sigara
paketini açıp, tütünün egzotik aromalarını koklama sevincini bilir. Müziğe
karşı duyarlıdır. Hint sitarının ürpertici nağmelerini, büyük bir senfoninin
yükselen temposunu veya bir Arab darbukasının çileci vuruşlarını derinden
hissedebilir.
Yazmak, onun için, hasselerinin de katıldığı
duyulur bir tecrübeye dönüşebilir. Yazarlara niye çoğu yazarın masa başına
oturunca sigara içtiklerini sorduğumuzda, sigara içmenin; tüm duyularını
intibâlara, teessürlere, kelime farklarına karşı açık bir hâle getirerek
rahatlık verdiğini söylediler. Bunu yaptıklarında "yeryüzü" yahut
"dünya" ile derinden bağlantı kurduklarını hissediyorlar. İçerisi ve
dışarısı sürekli bir bütüne dönüşüyor ve böylece onlar da ibdâ edebiliyorlar.
Diller (farklı sesler ve ince anlam farkları),
Âşık`ın hissî beğenisi vasıtasıyla birbirine yakınlaşır. Başkaları yabancı
dilleri mekanik bir şekilde öğrenirken, Âşık`a ulaşmış erkekler hissederek
öğrenir.
Felsefe, ilâhiyat veya ilim gibi yüksek mücerred
düşünceler bile duyular vasıtasıyla hissedilir.
Âşık enerjisiyle yoğun ilişkisi olan erkek, işini
ve birlikte olduğu insanları bu estetik idrakla yaşar. İnsanları bir kitab gibi
"okuyabilir". Çoğunlukla, onlardaki ruhî değişimlere acı verecek
ölçüde duyarlıdır ve saklı güdülerini bile hissedebilir. Bu gerçekten de acı
verici bir tecrübedir.
Âşık sadece yaşama sevincinin arketipi değildir.
Dünyayı ve diğer insanları hissetme kapasitesinin yanısıra, acılarını da
hisseder. Diğerleri acıdan kaçabilir, ama Âşık ile ilişkide olan erkek onlara
dayanmayı bilmelidir. Hem kendisi için hem başkaları için yaşıyor olmanın
verdiği acıyı hisseder.
Âşık`ın tesirindeki erkek, içtimaî sınırlarda
durmak istemez. Böyle şeylerin sunîliğine karşı gelir. Hayatı (sanatçının
stüdyosu, ibdâ edici bilgi çalışmaları) çoğunlukla sıradışıdır ve
karmakarışıktır.
Netice olarak, "yasa"ya karşı çıktığı
için, duyular ve ahlâk, aşk ve vazife arasındaki o eski ve bildik gerilimi,
karşı çıkışlarla dolu hayatı görürüz. Joseph Campbell bunu manzum bir biçimde
"amor ve Roma" arasındaki gerilim olarak dile getirmiştir.
"Amor", tutkulu hayatlar; "Roma" ise, yasa ve düzene karşı
sorumluluk ve vazife anlamına gelmektedir.
Bu yüzden Âşık enerjisi, diğer olgun erkeklik
enerjilerine -en azından ilk bakışta- tamamen zıddır. Onun ilgileri, Savaşçı,
Büyücü ve Kral`ın sınırlar, tesirsizleştirmeler, düzen ve disiplinle ilgili
görüşlerinin zıddıdır. Bir erkeğin ruhu için doğru olan, tabiî ki tarih ve
kültürel panoramada da doğrudur.
Sanatçı Âşık`ların şahsî hayatları "tipik"
olarak fırtınalı, karmaşık ve labirent gibidir; iniş-çıkışlarla, kötü
evliliklerle ve çoğunlukla da uyuşturucu bağımlılığıyla doludur. İbdâcı
şuurdışının ateşli gücüne çok yakın bir yerde yaşarlar.
Benzer bir şekilde, hakiki ruhçu Âşık`lar da
derinden hissettikleri sezgilerin "titreşimi" ve duyumlarıyla dolu
bir dünyada yaşarlar. Onların şuurları da sanatçılarınki gibi, başkalarının
duygu ve düşüncelerinin ve kollektif şuurdışının karanlık dünyasının
saldırılarına fazlasıyla açıktır. Gündelik umumî kanaatler dünyasının ardında
veya altında duran bir dünyada yaşıyor gibidirler. Bu gizli dünya, onlara sesli
kelimeler, şiddetli duygular, başkalarının anlamadığı sıcak ve soğuk duyumları,
farkedilemeyen kokular, büyük korku ve güzellik imajları, insanların gerçekte
neler yaşadığına dair duyumlar verir. Hatta gelecek hakkında intibâlar bile
alabilirler.
İnsanlar, durumlar veya geleceğimiz hakkında
sezgilerimiz ve önbilgilerimiz olduğunda bizler de Âşık`a erişmiş oluruz. Böyle
ânlarda varlıkların temel birliğini müşahhas olarak bile hissedebiliriz ve
normalde farkında olmadığımız gerçekliklerle bağlantı kurmamızı sağlayan Âşık
enerjisiyle dolarız.
Çiftçilikten borsacılığa, boyacılıktan bilgisayar
yazılımı hazırlamaya kadar, neredeyse her meslek her çeşit sanatçı ve üretici,
ibdâcı çaba, olduruculuk için Âşık enerjisini kullanır. Meraklılar, fanatikler,
tutkulular, bir cereyanın bağlıları, antikacılar, uzmanlar da böyledir.
Âşık`ın gölge yönlerini tartışmaya başlamadan önce,
yıllardır süren "tekeşlilik-çokeşlilik" ve "rastgele
ilişki" zıdlığı mevzuunda bir not düşmek istiyoruz. Tekeşlilik, bir kadın
ve erkeğin kendilerini yalnızca birine -beden ve ruh olarak- adadığı, aşkın
"amor" biçiminden doğar. Tekeşlilik, en azından Batıda hâlen idealimiz
olmayı sürdürüyor. Fakat Âşık, kendini çokeşlilik, değişik tekeşlilikler veya
rastgele ilişkiler vasıtasıyla da dışa vurur. Mitolojide, bu, Hindu Krishna`nın
"gopi"lere (kadın çobanlara) olan aşkı olarak gösterilir. Her birini,
sonsuz aşk gücüyle tam olarak sever, böylece her bir gopi, kendini tamamen
hususî ve değerli hisseder. Muhtelif ülkelerdeki çokeşlilik tatbikatlarında,
tüm bu içtimaî düzenlemeler içinde, Âşık kendini açığa vurur.
Mübtelâ
ve İktidarsız Âşık (Gölge Âşık):
Mübtelâ Âşık (ifrad sapma) ile aynîleşen erkeğin sorduğu en âcil ve kuvvetli
soru "Bana sonsuz zevkler sunan bu kocaman dünyada niye cinsî ve hissî
hayatıma sınırlar koyayım ki?"dir.
Mübtelâlık bir erkeğe nasıl hükmeder? Mübtelâ
biçimindeki Gölge Âşık`ın temel ve en yıkıcı hususiyeti, kendini farklı yollarla
gösteren yitikliktir. Gölge Âşık`ın hükmettiği erkek, gerçekten de duyular
okyanusunda kaybolup gider. Dış dünyadan gelecek en hafif bir tesir bile onu
dağıtmaya yeter. Gece karanlığındaki tren sesinin yankısına, ofisteki bir
kavganın hissî yıkımına, sokakta karşılaştığı kadınların kırıtmalarına
gidiverir aklı. Bir o yana bir bu yana sürüklenen bu adam kendi akıbetinin
efendisi değildir. Bu duyarlılığının kurbanı hâline gelir. Bakışlar, kokular,
dokunuşlar, sesler dünyasında boğulur.
Geceleyin odasına bir damla ışık düşmesine bile
dayanamayan, diğer dairelerden gelen gürültülerle gerçekten çılgına dönen, aynı
zamanda parlak bir besteci olan korkunç duyarlı bir erkek vardı.
Düşüncelerinden taşan melodi ve besteleri kafasında tutamıyordu. Çünkü yüksek sesle
işitiyordu. Ümidsiz bir çabayla hayatını düzene koymak için evin heryerine
-aynalara, yatağına, kahve masasına, kapılara- yüzlerce not astı. Çıldırmışçasına, her yazılı olanı gerçekleştirmek için
oradan oraya koşuyordu. Duyuları içinde kaybolup gitmişti.
Bir başkası, gece okulunda bir yabancı dil
okuyordu. Mübtelâ Âşık`ın hükmünde, bu dile duyularıyla yaklaştı; garib
şekillere hayran oluyor, her sesi, kelimeler arasındaki en ince farkı
hissediyordu. Sonunda duyguları tarafından tamamen ele geçirildiği ve
öğrenemediği bir noktaya ulaştı. Ezberlemek için gerekli "uzaklığı"
sağlayamıyordu. Bir kelimeye verecek enerji bile bulamıyordu. Sınıf
birinciliğine oynamasına rağmen, kısa zamanda sonunculuğa düştü. Dili kontrol
edemiyor ve hâkim olamıyordu; dil onu kontrol ediyordu. O yabancı dilin
Mübtelâ`sı, o dile karşı hissettiği duygularının kurbanı oldu. Kaybolup gitti.
Gelirini fazlasıyla aşan bir arabaya âşık olup
sonra meteliksiz kalan adam da böyledir.
Karısının bebeklerine mama almak için sakladığı
evdeki son parayı alıp, çalıştığı proje için gerekli boya ve kalemlere harcayan
sanatçının hikâyesini anlatalım: Karısını ve çocuklarını seviyordu. Fakat,
dediği gibi, sanatını mutlaka yapmak zorunda olduğunu hissediyordu. Onun içinde
kaybolmuştu; en sonundaysa ailesini kaybetti.
Mübtelâ kişilikler -yemekten, içmekten, sigaradan
veya uyuşturucudan vazgeçemeyen insanlar- ile ilgili hikâyeleri bilirsiniz.
Tütüne olan kimyevî ve hissî bağımlılığında kaybolarak ölenleri meselâ.
Bu kaybolmanın da gösterdiği gibi, Mübtelâ, ânlık
zevkler için yaşar ve bizleri kaçamadığımız bir hareketsizliğe hapseder. Bu
ilâhiyatçı Reinhold Neibuhr`un "duyu günahı" dediği şeydir.
Aşk ateşiyle yandığımızda, hasretlerimizin acısı ve
sarhoşluğuyla tutuştuğumuzda, bedenimizin dışına çıkamayız, geriye çekilip yeni
bir eylemde bulunamayız. Bizim deyişimizle "kendimize gelemeyiz".
Duygularımızdan uzaklaşma ve belli bir "mesafe koyma"yı beceremeyiz.
Birçok hayat, çöküntüye dönüşmüştür; çünkü insanlar kendilerini yanlış ilişkilerden
yahut yıkıcı evliliklerden kurtaramaz. Mübtelâlığa dayalı bir ilişkiye
yakalandığımızı her hissedişimizde, bu durumu daha çok görmezden geliriz, çünkü
çoktan Gölge Âşığın kurbanı olmuşuzdur.
Gölge Âşık`ın aktif kutbunun kurbanı -içindeki ve
dışındaki- yitiklikten sonsuza dek rahatsız olacaktır. Bu kişi sürekli
birşeyler arar. Ne aradığını bilmez ama bir yere yerleşmekten âciz kovboyun
filmin sonunda batan güneşe doğru yalnız başına atını sürmesi gibi, başka bir
heyecan ve macera peşinde dolaşır durur. İlerdeki tepelerin hemen ardındaki o
belirsiz şeyi yaşamak için tatmin edilemez bir açlık duyar. Tüm ölümlü insanlar
gibi mutluluğa fenâ hâlde ihtiyaç duyan bu ölümlü adam, kendisine neye
mâlolursa olsun, onu "hürleştirecek fikir"in değil, duyularının
peşinden gitmek zorunda hisseder. Bu, âşık olmak ve terketmek için âşık olan
James Bond ve Indiana Jones`tur. Burada gördüğümüz Don Juan sendromudur,
böylece tekeşlilik ve rastgele ilişki mevzuuna yeniden dönmüş oluyoruz.
Tekeşlilik, kendi derinliğinin ve bütünlüğünün
verimi olarak ele alınabilir. Zahirî kurallarla değil, iç yapılarıyla, kendi
erkeksi selâmeti ve kendi iç sevinciyle sarmalanmıştır. Fakat bir kadından
diğerine koşan, ne olduğunu bilmediği birşeyi zoraki bir şekilde arayan erkek,
henüz iç yapıları yeterince oturmamış biridir. Çünkü iç dünyası parçalıdır,
belli bir merkezi yoktur, kadınsı formlar ve duyu tecrübeleri dünyasında
varolduğunu düşündüğü hayalî bütünlük tarafından oradan oraya savrulur.
Mübtelâ için, dünya yitik bir bütünlüğün bir türlü
ulaşılamayan parçalarından oluşmaktadır. Ön plandakilerin esiri olur ve asıl
belirleyici olan "arkaplan"ı göremez. Hinduların dediği gibi,
"şekillerin sonsuzluğu"na kapılır, kendisine huzur ve sâkinlik
getirecek "Bir"liği bulamaz. Prizmanın sonlu tarafında yaşayarak,
sadece gökkuşağı renklerinin göz kamaştırıcı fakat parça parça ışığını
yaşayabilir.
Bu, semâvî dinlerin "putperestlik" dediği
şeyin başka bir şeklidir. Mübtelâ Âşık asla hissedemeyeceği Birlik ve
Bütünlüğün gücünü şuursuzca sonlu parçalara bölmeye çalışır. Bu da yine
pornografik koleksiyon fenomeninde kendini ortaya koyar. Mübtelânın parçalayıcı
enerjisine bağlı erkekler, çoğu zaman çıplak kadın fotoğraflarından oluşan
büyük koleksiyonlar yapar ve bunları "göğüsler", "bacaklar"
gibi kategoriler hâlinde düzenlerler. Ardından "göğüsler"i yanyana
dizer ve büyük bir zevkle birbirleriyle kıyaslarlar. Ve aynı şeyi
"bacaklar" yahut kadın bedeninin diğer bölümleri ile yaparlar.
Parçaların güzelliğine bayılırlar ama bir kadını yakın ve "insanî"
bir ilişki kurabilecekleri beden ve ruh bütünlüğü olan fizikî ve psikolojik
açıdan "bütün" bir insan olarak hissedemez, yaşayamazlar.
Bu putperestlikte şuurdışı bir şişinme, aşırı gurur
vardır. Duyu dünyasının efendisi olma ihtirasıyla, bu imajlara tapınma.
Mübtelânın hükmü altındaki erkeğin rahatsızlığı,
yakalandığı ağdan bir çıkış yolu bulma çabasının ifâdesidir. Çıkış yolu, daha
derin bir yoldan geçer. Mübtelânın aradığı, sonsuz ve sürekli bir
"orgazm"dır. Bu yüzden bu şehirden o şehire, o maceradan bu maceraya,
o kadından bu kadına koşar. Her seferinde kadın, ölümlülüğünü, sonluluğunu,
zayıflığını ve sınırlarını ona gösterir, sonsuz orgazmı "bu kez"
bulduğu düşünü yıkar. Başka bir deyişle, dünyayla kurduğu mükemmel birlik
hayalinin heyecanını yitirince, atına biner ve yeni bir sarhoşluk aramak üzere
yola çıkar. Erkeksi neşesinin "sabit"liğine ihtiyaç duyar. Sadece onu
nerede arayacağını bilmez. "Mânevî gücünü" bir kokain çubuğunda arama
noktasına gelir.
Psikologlar, bir erkeğin Mübtelâ`nın esiri
olmasından doğan problemlerden "sınır problemi" diye bahsederler.
Mübtelâ`nın esareti altındaki erkek için sınırlar yoktur. Daha önce de
dediğimiz gibi, Âşık sınırlanmak istemez. Bizler de onun esiri olunca,
sınırlanmaya dayanamayız.
Mübtelâ Âşık, gerçekten de şuurdışının -kendi şahsî
şuurdışının ve kollektif şuurdışının- esiridir. Onun içinde boğulmuştur. Bu,
İncilde kaotik "derinlik"tir, erkeksi dünyanın yapı olarak doğduğu
antik yaradılış mitlerinin "ilk" okyanusudur. Bu okyanusvarî kaos
-şuurdışı- mitolojide "kadın" olarak sembolize edilmiştir. Bu
"Anne"dir.
Mübtelâ`nın tam da bizi yapmaktan alıkoyduğu şey,
en başta yapmamız gereken şeydir; yani, "kadınsı" şuurdışı alanının
dışında kendi erkeksi Ego yapılarını geliştirmektir, sınırlarımızı koymaktır.
Mübtelâysa, sınırlara karşı durur. Fakat sınırlar, kahramanca bir çabayla
yapılmıştır ve Mübtelâ`nın esiri olan erkeğin en çok ihtiyacını duyduğu şeydir.
Tüm varlıklarla daha fazla bir olmasına gerek yoktur. Zaten fazlasıyla
yapmıştır bunu. İhtiyacı sadece "mesafe koymak" ve "ayrı
kalmak"tır.
Artık, Ana kuzusunun Annesine tâbî olması durumunu
çocukluktan yetişkinliğe taşıyanın Mübtelâ olduğunu görebiliriz. Mübtelâ`nın
hükmü altındaki erkek, hâlâ Annesine bağlıdır ve bundan kurtulmaya çalışır. Ve,
onu "erkekliğinden alıkoyan" çekici ve büyüleyici "kadınsı"
güzelliği yıkmalıdır.
Mübtelâ, Ana Kuzusundan türemiş biri olarak,
sınırların kullanışlılığını gerçekten öğrenmelidir. Erkeksi yapıdan mahrum
oluşunun, disiplinsizliğinin, neticesiz ilişkilerinin ve otorite problemlerinin
kendisini kaçınılmaz olarak sıkıntıya sokacağını öğrenmelidir. İşinden atılacak
ve onu gerçekten seven karısı, eninde sonunda onu terkedecektir.
Peki, bütünlüklü Âşık`a ulaşamadığımızı
hissediyorsak bu ne anlama gelir? O zaman iktidarsız Âşık`ın hükmü altına
girmişiz demektir. Duygusuz bir hâlde yaşarız. Tecrid olunmuşluk ve tekdüzeliği
hissederiz. Psikologların "yavanlaşmış hissîlik" dediği, heyecan
eksikliğini, canlılık ve hareketlilikten mahrumluğu, sıkıntı ve isteksizliği
hissederiz. Sabah kalkmakta, akşam uyumakta güçlük çeker ve monoton bir
şekilde konuştuğumuzu farkederiz. Giderek ailemizden, iş arkadaşlarımızdan,
dostlarımızdan uzaklaştığımızı görürüz. Cinsî hayata da bu durgunluk yansır.
İştahımız kaybolur ve hayatı mânâsız bir akış olarak yaşarız. Kısacası bunalıma
gireriz.
İktidarsız Âşıklar, "kronik" bir şekilde
bunalımlıdır. Başkalarıyla bağ kuramadıklarını, onlardan koptuklarını
hissederler. Hatta bu, kişilik parçalanmalarına kadar gidebilir ve kendilerini
gerçekdışı olarak algılayabilirler. Hayatı, kendisinin dışarıdan izlediği bir
film gibidir. Uğruna yaşayacak hiçbir şeyin olmadığını hissederler. İncil
"bakış açısı olmayan insanlar yaşayamazlar" der. Âşık`ın muhayyilesi
ve bakış açısı olmadan, insanlar yaşayamazlar.
Âşık`a
Ulaşma: Eğer Âşık`a ulaşırsak, Ego
yapılarımız güçlü olur, kendimizi (hayatlarımız, gayelerimiz, işimiz ve
başarılarımız açısından) ilişki içinde, bağlantılı, canlı, şevk dolu, şefkatli,
anlayışlı, enerji dolu ve romantik hissederiz. Mânevî güç dediğimiz anlamlılık
duygusunu bize veren, tam olarak ulaşılmış Âşık`tır. Kendimiz ve başkaları için
daha iyi bir dünya hasretlerimizin kaynağı Âşık`tır. O, idealist ve hayalcidir.
O, daha iyi şeylere sahib olmamızı ister. "Daha verimli yaşamamız için
size hayatı getirdim" der.
Âşık, diğer erkek enerjilerinin, birbirlerine karşı
ve zor şartlarda hayat kavgası veren insanoğlunun gerçek hayatlarına karşı
insanî, sevecen ve ilgili olmasını sağlar. Dediğimiz gibi, Kral, Savaşçı ve
Büyücü birbiriyle oldukça uyumludur. Çünkü, Âşık olmaksızın, üçü de hayattan
kopuktur. Onlar enerji kazanmak, insanîleşmek ve nihaî gayelerini -sevgiyi-
edinebilmek için Âşık`a ihtiyaç duyarlar. Sadistik olmamak için, Âşık`a
ihtiyaçları vardır.
Âşık da onlara ihtiyaç duyar. Hissî ve hassevî
kaosunun sınırsızlığı içindeki Âşık, sınırlarını tâyin etmek, kendine bir yapı
kazandırmak, kaosunu ibdâcı bir yöne yönlendirecek düzeni kurmak için Kral`a
ihtiyaç duyar. Sınırları olmadan Âşık enerjisi menfî ve yıkıcı bir hâle gelir.
Âşık, kararlı davranabilmek, hareketsizleştirici duyu ve duygu bağımlılığının
ağından bir "kılıç darbesiyle" kopabilmek için Savaşçıya ihtiyaç
duyar. Âşık, duygularının tuzağına düşmekten korunmak ve daha objektif bir
perspektif kazanmak, resmin "tamamını" görmek ve görünenin ötesindeki
gerçekliği yaşayabilmek için gereken "uzaklığa" erişebilmek için
Büyücüye ihtiyaç duyar.
Ne yazık ki, canlılığımıza ve
"pırıltı"larımıza yönelik katı yürekli saldırılar çok erken yaşlarda
başlar. Çoğumuz içimizdeki Âşık`ı öyle bastırırız ki, hayattaki hiçbir şey için
tutku ve sevinç hissedemeyiz. Hayatlarımızı istediğimiz gibi yaşamayı ve canlı
kılmayı başaramayız. Hatta, duyguların bilhassa da "kendi"
duygularımızın rahatsız edici yükler olduğunu ve bir erkek için uygun
olmadığını düşünebiliriz. Fakat hayatlarımızı bırakmayalım! İçimizdeki spontanlığı
ve yaşama sevincini bulalım. O zaman sadece hayatlarımızı daha verimli yapmakla
kalmaz, "başkaları"nın belki de ilk kez yaşamalarını sağlamış oluruz.
Son Söz
Kitab özetimiz burada bitiyor. Farketmiş
olmalısınız, eserde kadınlardan pek sözedilmiyor. Hep erkek açısından kadına
bakış vesilesiyle karşı cinse temas ediliyor. Kitabın bir yerinde meâlen
denilen şu: Erkeklerin "çocukluk" ve "olgunluk" arketipleri
olduğu gibi, kadınların da benzer şekilde "kızlık" ve "kadınlık"
arketipleri var; ve kızlar da pek kadınlaşamıyor. Fakat bunların neler olduğuna
ve nasıl tezâhür ettiğine, kitabın mevzuu olmadığından olsa gerek,
rastlayamıyoruz. Muhakkak, bu bâbda söylenmiş çok şey var ve zaten
söylenegeliyor da. İşin aslı şu ki, bu kitabda erkek için serdedilen düşünceler
ve menfî yönlerin kadınlarla ortaklaştığı noktaları tesbit, pek de zor değil
bir yerde. Ruh ve nefs zıdlığı temelde.
Bizim tezimiz, sınırlarına hapsolmuş bir cinsler
savaşı ve cebheleşmesi değil elbette. "Zıdlar arası muvazene"
hâlinde, "benzemez"lerin birbirini diyalektik olarak tamamlaması
gibi, tek bir insan aksiyonunun, "var
olmak" ve "var
kalmak" için "zamanı
aşma" aksiyonunun kahramanı olmak borcundaki kadın ve erkeğin
birlikteliği... Ve, aile, Mütefekkir`in
vurguladığı vechile, "zamanüstü gayesinden"...
Evet; "Kral, Savaşçı, Büyücü, Âşık" adlı
eser vesilesiyle yazdıklarımızı ve iktibas ettiklerimizi artık bitirirken, tüm
bunların ister istemez bir "boy aynası" fonksiyonu görebileceği
anlaşılıyor. Ki en başta kendi nefsimizin "boy ölçüsü"nü bize âşikâr eden. Mesele de bu ya zaten, "nefs muhasebesi"ne
giriş için "nefs"ini tanımak. Ve "kendini aşma" yoluna
girmek; "erkeklik" ve "birlikte varoluş" yoluna;
"zorunluluk" ve "sorumluluk" yoluna; erişmek, yetişmek ve
yetiştirmek yoluna. Vedâ etmek "çocuksu"luğa.
"Hoşgeldin
hayata!.."
EK:
11
EYLÜL’DEN SONRA:
YA
BAŞYÜCELİK YA HİÇLİK!
“Giden”
Dünya Düzeni, “Gelen” Dünya Düzeni
Hemen herkes hemfikir ki, 11 Eylül 2001 günü,
kartvizitinde “Yeni Dünya Düzeni” yazan Batı hegemonyası, Doğunun en gözükara
fedailerinden bir grubun düzenlediği ve emperyalizmin şahdamarının hedeflendiği
“sınır ötesi operasyon”la ölümcül bir yara aldı. Şimdi, can çekişen bir ejderha
eskisinin, panikle sağa sola savurduğu pençe hamleleri sahnelenmekte!..
Fakat, yine herkes hemfikir ki,
“Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!”. Çünkü, “Yeni Dünya Düzeni” yaftası
asılarak, Hristiyan-Yahudi Batı sömürgeciliğinin dünyanın diğer milletlerini
zorla içine tıktığı ve kendilerine köleliği, zulmü, sefâleti dayattığı “kafes”,
onlar ve yardakçıları nazarında “dehşetengiz” üç patlamayla kısmen parçalandı.
Ve, bir misâl olarak Saddam Hüseyin’in açtığı da dahil, daha öncesinde açılmış
diğer büyük “gedik”lerle birleşerek, emperyalizme siyasî, askerî, iktisadî ve
kültürel kölelikten “kaçış” ve “kurtuluş” için, esir ve mazlum milletlere,
artık kolayca kapatılamaz bir “yol” açıldı.
Tek kelimeyle, “globalleşme-küreselleşme” diye de
takdim edilen, ama karşı tepkilerin mukâvemetiyle gitgide “nizâmat” vermekte
daha fazla zorlandığı müşâhede edilen “Yeni Dünya Düzeni”, düzenleme, yani
köleleştirip sömürme iktidarını ve buna dayalı refahını neredeyse tamamen
yitirme tehlikesiyle, bu sürece keskin ve geri dönülemez bir şekilde girme
fenomeniyle yüzyüze geldi. “Amerikan hayat tarzı ve standardı” deyip durdukları
şey var ya, işte onu!..
Vasfı “emperyalizm” de olsa, neticede bir “dünya
düzeni”ydi bu. İşte şimdi bu “düzen”, temelinden sarsılıp kalbinden
hançerlendi. Bir diğer ifâdeyle, “güçler dengesi”ndeki 10 şiddetinde
“zelzele”yle, dünya tarihi son derece kritik ve geçmişe hiçbir şekilde
benzemeyecek “konsept”lere gebe bir “berzah”a girdi: Ya sürekli çalkalanacak
bir düzensizlik, sancıdan kıvrandıracak bir buhran, istikrar bulamayacak bir
kaos ve tırmanacak bir şiddet anaforuna kapılış yahut “Yepyeni Bir Dünya
Düzeni”nin, bir “Yeni Nizâm-Yeni İnsan” idealinin “güçler dengesi”nde
belirleyicilik ve hâkimiyet kazanacağı, dünyanın buna göre şekilleneceği bir
“Kurtuluş Yolu”na giriş!.. Ve her iki hâl de, ister düşük ister gürbüz olsun,
istikbâlin bu çocuğunu, görüp yaşayacağımız târifsiz dehşet ve şiddet, kan ve sancılar içinde doğuracak!
Kısacası, “eski dünya düzeni” tamir ve iflâh
edilemez biçimde bozuldu; ve bizim için asıl önemlisi de şu ki, zaten işlemez
ve can verdi verecek bir düşkünlüğe, bir dönüşsüz çöküntüye düçar olmuş,
statükosu emperyalizme kulluğa ayarlı “TC düzeni” ise herkesten ve herşeyden
fazla bozuldu bugün.
Evet; şimdi hem dünya hem vatan toprağı için
kendini empoze eden en âcil, en hayatî mesele, ihtiyaç ve “gündem”, artık
yalnızca şudur: “Ya yeni hâl ya izmihlâl!”... İzmihlâl; çökme, ölme,
parçalanma... Ve en âcil ve hayatî soru da, yine tüm dünya ve vatanımız için,
artık şu: Eskisi, eskiyip gittiğine ve bittiğine göre, “Yeni Dünya Düzeni” ve
“Devlet Düzenimiz” hangisi ve nerededir?..
Bu soruya hemen bir cevab aramamak, bu arayışını
hemen “dünya çapında” bir çözümü bulmak ve bağlanmakla neticeye kavuşturamamak,
“ölüme yatmak” ve arada kalıp “imha hedefi olmak”la bir!.. Olmak yahut olmamak,
varolmak yahut yokolmak, nizâm yahut kaos, varlık yahut hiçlik: İşte bütün
mesele, tek mesele, ilk mesele!..
Böyle bir “ölüm-kalım sorusu” ve “seçim
zorunluluğu”na, dünya çapını kuşatmakla kalmayıp, ötelere, sonsuzluğa uzanan,
bağlısına ölümsüzlük sırrını fısıldayan “biricik” cevab, bizim için ve eminiz
ki, tarihin bugün kıvrıldığı noktaya nazaran, dünden bugüne bizi izlemiş
olanlar için besbelli: İslâma muhatab anlayışı yenileyen ve çağa kendini
“rakibsiz” olarak teklif eden Büyük Doğu-İBDA’nın “Yeni Dünya Düzeni” ve
“Başyücelik Devleti” ideali!..
Aslında böylesine âşikâr bir hakikati telâffuz
etmek, sadece biz İBDA bağlılarına değil, belki daha da çok, şu veya bu
sebebten bugüne dek İBDA’yı gereğince takdir edememiş fakat hâdiselerin bugün
apaçık haykırdığı noktada bu hakikati nihâyet teslim etmesi gerekenlere düşmeliydi.
Farketmez! Tarihin bizi haklı çıkartması, çağırması ve işaret etmesi bir yana,
asıl iş şimdi başlıyor herkes ve hepimiz için: Tarihi, ayaklarımızı Anadolu
coğrafyasına basıp kendi insanımızı yoğurmakla işe başlayarak ve yepyeni bir
devlet, yepyeni bir toplum düzeninde buluşturarak, “Yeni Nizâm-Yeni İnsan”
idealinin tarihi hâlinde hemen şimdi “yazmaya” davranmak!.. Ne mutlu bizlere
ki, doğan çağ, “bizim” çağımız! “Yeni Dünya Düzeni”nin manivelâsı, “bizim”
vatanımız!..
Dostlara “gurur” ve “şükür”, mütereddidlere
“ibret”, 11 Eylül’de taptıkları putun enkazı altında kalan ve milletimizin
tepesinde “sömürge valisi” edâsıyla kurulup hem Hakka hem halka savaş açarak
kan, gözyaşı ve sefâlet dayatan işbirlikçi hainlere “şamar” vesilesi olmak
üzere, bugüne değin İBDA’nın söylediklerinin isbatı mâhiyetinde, üç “yorumu
kendinde” iktibas arzedelim size. Bundan sonra, bugünden sonra, söz ve iş
sırası sizde!.. Tarih yazmak; tarihî rolünü bizzat yaşayarak yazmak
sırası!..
ABD
İçin Asıl Tehdid “Dünya Çapında İslâmî Proje” mi?
11 Eylül 2001’den yaklaşık bir ay kadar önce, CIA
Başkanı George Tenet, El-Mecelle
dergisinin Ağustos sayısında kendisiyle yapılan mülâkatta, bugün cereyân eden
hâdiselerin arkaplanını aydınlatması ve kibirlerinin vardığı hastalık derecesini
ele vermesi bir tarafa, çok daha önemli olarak, ABD-İsrail-Avrupa
hegemonyasının “Dünya Düzeni” için sanki asıl tehdidin, bu hegemonyayı kökünden
bertaraf edebilecek İslâmî bir "Yeni Dünya Düzeni" projesi, insan ve
toplum meselelerinin çözümünü “dünya çapında” sistemleştirmiş bir “İdeolocya
Örgüsü” olduğunu ağzından kaçırıyor:
“ABD,
Ladin’i adım adım takip ediyor. Ladin çok zeki ancak ABD istihbaratını
atlatacak güçte askerî bir komutan değil. Onu yönlendiren kim oldukları
bilinmeyen askerî komutanlar var. AYRICA LADİN’İN ULUSLARARASI DÜZEYDE İSLAMİ
BİR PROJESİ DE YOK. Ancak onun fikir ve eylemlerini destekleyen İslam alimleri
var. Bu yüzden onun öldürülmesi veya tutuklanması sorunu çözmez. ABD, bu
nedenle Ladin’i destekleyenleri hedef alıyor. Zaten Ladin şahsında bu gruplara
baskı yapılıyor. Bu, biz Amerikalıların taktiğidir. Bir tek şahsa savaş açılmış
gibi göstererek aslında bu şahsın eylemlerini destekleyenler hedeflenmektedir.
Ladin’i ortadan kaldırmak, yakalamak ve yargılamak ABD için çok zor olmazdı.”
(1)
Büyük
Proje, Büyük Rüya: İşte Büyük Doğu-İBDA!
Hani fikirde bir “usûl” olarak, duyulan ihtiyacı ve
arzettiğiniz çözümün isbatını, çok daha açık anlaşılması, farkedilmesi ve
takdir edilmesi için, “çözümün sahibi” (şahsımız bakımından “çözümün sahibi”ni
bilen) olarak aradan çekilerek bir başkasının aynasına, o aynada biricikliği
tecellî eden hakikatinizin yansıtılışına havâle edersiniz ya! Şahsen
kifâyetsiz de olsak, bağlısı olmaktan misilsiz şeref duyduğumuz İBDA’nın
çehresini işaretleyici ve insanımız için şayet tercihini “varolmak”tan yana
yapacaksa yegâne istikbâlin “Başyücelik Devleti”nde bulunduğunu delillendirici
bir iktibası, işte bu sâikle sunmak istiyoruz size. Gazeteci-yazar Yusuf Kaplan’ın, Umran Dergisi’nde
yayınlanan “Büyük Rüyalar Görmek”
başlıklı yazısı:
“Rüya
görmeyen, büyük rüyalar göremeyen insanların bu dünyaya, hayata, insana dair
bir beklentileri olabilir mi?
Veya şu:
Bu dünyaya, hayata ve insana ilişkin dişe dokunur söyleyecek bir şeyleri olan
insanların rüya görmeden, büyük rüyalar görmeden yaşayabilmeleri,
varolabilmeleri, soluk alıp verebilmeleri mümkün mü?
Elbette
ki, hayır!
Rüya
göremeyen insanların bu dünyaya dair söyleyebilecekleri hemen hiçbir şey
yoktur. Rüya göremeyen insanlar, kaygısız insanlardır. Kaygısız insanların
“rüyaları”, geçici hazlar, anlık doyumlar, ayartıcı avuntulardan ibarettir.
Ancak
kaygıları olan, meseleleri olan insanlar rüya görebilirler. Kaygılarınız,
meseleleriniz ne kadar büyükse, rüyalarınız da o ölçüde büyüktür.
Ufuk ve
zihin dünyaları, anlama ve kavrama melekeleri, varoluş ve hareket alanları dar
olan insanlar, büyük rüyalar göremezler.
Türkiye,
büyük rüyalar görebilen insanlar ülkesi olmadığı için tarifsiz kederler içinde.
Türkiye, bu toplumun tarih yapmasını ve tarih yazmasını mümkün kılan o engin ve
zengin tarihî tecrübesini, kollektif hafızasının anlam haritalarını, bu
toplumun ruhunu oluşturan temel dinamiklerini yok saydığı; bu toplumu hem bu
coğrafyaya kapattığı, hareket ve varoluş alanını bu coğrafyayla sınırladığı,
hem de bu toplumun dünyayla olan bağlantısını kesip attığı için tarih de tatile
çıkmış; içinden çıkılmaz bir hâl alan absürd sorunlarla boğuşma aymazlığına
düçar olmuş durumda.
Şu ân
Türkiye, tam bir kısır döngü, tastamam bir kapana kıstırılmışlık hâli pür
melâli yaşıyor; nefes almakta, şu güzelim havayı solumakta bile zorlanıyor.
Ürkütücü, her şeyi allak bullak eden, aptallaştırıcı, ortalığı toz dumana veren
bir anaforun ortasında oraya buraya savrulup, o kayadan bu kayaya toslayıp
duruyor.
Türkiye’nin
büyük sorunlarla, sarsıcı, silkeleyici, ürpertici sorunlarla boğuştuğunu
söylemeye gerek bile yok.
Büyük
sorunlardan ancak büyük rüyalarla düzlüğe çıkılabilir. Türkiye’nin yaşadığı
sorunlar, olmak ya da olmamak; varolmak ya da yokolmak arasında tercih yapmaya
zorlayacak kadar kontrolden çıkmış durumda.
Yaşadığımız
bu devasa sorunları, günübirlik, palyatif önlemlerle; tabansız, panik
psikolojisi ile geliştirilmiş programlarla hâl yoluna koyabilmek elbette ki
mümkün değildir.
Türkiye’nin
esaslı bir varoluş sorunu var. Türkiye, ne olacağına, neden olacağına henüz
kendisini de, başkalarını da tatmin edecek ve teskin edecek cevaplar veremediği
için tarifsiz kederler içinde.
Bu
milletin elitleri, tarihin hiçbir döneminde, yönünü böylesine şaşırmamış, kendi
dinamiklerini dinamitleyecek, kendi varlık nedenini unutacak, yok sayacak ve
yok edecek kadar kendisine ve kendi insanına böylesine işkence ve eziyet
etmemişti.
Bu
milletin talihi ve tarihi bu denli rayından çıkmamıştı.
O hâlde
Türkiye’nin bu varoluş sorununu hâl yoluna koymanın yollarını araştırması,
bunun için de büyük rüyalar görmeye soyunması ve büyük rüyalar görebilecek
gönül, eylem ve zihin erleri yetiştirmesi şart. Aksi takdirde küçük hesaplar
peşinde koşturan, o yüzden de Türkiye’nin ruhunu çalmaktan, dinamiklerini ve
dinamizmini dinamitlemekten, dar alanda kısa paslaşmalar, hesaplaşmalar
yapmaktan başka bir şey beceremeyen sığ, muhteris, aç-gözlü küçük adamlardan ve
bunların Türkiye’yi getirip hapsettiği çıkmaz sokaktan çıkabilmesi son derece
zordur.” (2)
“Başyücelik
Devleti – Yeni Dünya Düzeni”
Ve şimdi, bundan böyle her sözün başında ve sonunda
söylenmesi gerekenden, “Başyücelik Devleti – Yeni Dünya Düzeni”nden, 40 küsur
cildlik bir külliyat azametiyle ve efsânevî çilelerle notalara dökülmüş bu
şanlı destandan, bu “Kurtuluş Bestesi”nden birkaç pasaj... Dününü, bugününü ve
yarınını; estetik, diyalektik ve ahlâkını; insan idealini ve toplum nizâmını;
tarih muhasebesini ve medeniyet projesini; tek kelimeyle, “çepeçevre her yönü
kuşatıcı ve her yöne uzanıcı” ruh ve fikir sistemini, külliyat genişliğince izi
sürülüp derinliklerine nüfûz edilmek ve hayata tatbik edilmek üzere, “takib”
borcunun herkese ve hepimize şâmil oluşunun altını çizerek, işte:
“İdeal,
eşya ve hadiseler üzerinde kendi nakşını görmek isteyen bir fikrin belirttiği hasret,
iştiyak, hayâl ve plândır; ve eğer ideolocya bir beyin ise, ideal de bir
kalbdir... Küçük ve miskin fikre dayanan hiçbir arzu, heves, merak ve davranış,
ideal olamaz. Bir şeyin ideal olabilmesi için, mutlaka cemiyet plânında ulvî
bir oluş ve erişe göz dikmesi lâzımdır... Her ideal bir gayedir; fakat her gaye
ideal değildir. Gayeler aşağılara düşebilir, idealler düşemez... Sözkonusu
hikmetlerin toplamı hâlinde biz, beyin ve kalb bir arada, İslâm davasının eşya
ve hadiselere nakşı işini “nasıl” ve “niçin”i ile sistem bütünlüğünde
göstereniz... Dünyada tek örneğiz... Biz: Büyük Doğu-İbda... Bu çerçeve içinde
eserimi takdim ederim: Başyücelik Devleti... Ve, Yeni Dünya Düzeni!..
(...)
“Demokrasi
ve liberalizmden, Birleşmiş Milletler Teşkilâtı ve Avrupa Ortak Pazarı’na
kadar; fikir ve kuruluşlar plânında içiçe bir yumak olarak şekillendirilen
“Yeni Dünya Düzeni”, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’nın birbirleriyle
rekabet ortamı içinde de olsa bizim gibi ülkelere biçtikleri parya statüsünde
müşterek, bir hegemonya sistemidir... Elbette “hayır!” diyoruz: Ülkemizden
başlayarak teklif ettiğimiz “Yeni Dünya Düzeni”miz ile!..”
(...)
“Batı hâkimiyetini çelici ve “Yeni
Dünya Düzeni”ne İslâmı teklif edici, yani bizim “Yeni Dünya Düzenimiz”i
belirtici “Başyücelik Devleti” modelimiz, her unsuru yerli yerinde bir
ideolocya manzumesi olarak Büyük Doğu-İbda sisteminde mevcuttur... Bu çekirdek,
bulunduğu toprakta köklerini perçinledikten sonra, dünyanın her tarafından
fışkıracak kökleri ve hava tabakasına yayılacak dallarıyla dünya nizâmı olmaya
taliptir... Çepeçevre gösterilen “Anayasa”mız, her coğrafi bölge ve kavim
özelliklerine nisbetle, bir iç teşkilâtlanma mevzuu olarak ikinci, üçüncü,
beşinci derecede kalan “esası” zedelemez teferruat hâlindeki bütün ayırımları toplayarak,
birbirine eklenen halkalar hâlinde pratiğe nakşolunmayı ister!..
(...)
İslâm
dünyasının bugün derece derece benimsemesi, benimsetmesi ve kavgasını yapması
gereken husus, Birleşmiş Milletler Teşkilâtı’nı reddetmek; bizim için de buna
ek olarak Avrupa Ortak Pazarı’na girilmesine şiddetle karşı çıkmaktır... Bunun,
başkasının “ol!” dediği şeye sadece “olmam!” demekten ibaret aciz bir tavır
belirtmemesi için tek tezi de, bizim “Başyücelik Devleti” modelimizdir; yani,
Büyük Doğu-İbda anlayışının otoritesini benimsemek ve hâkim kılmak!..” (3)
Kaynaklar:
1- Milliyet Gazetesi, 14 Eylül 2001
2- Yusuf Kaplan, Umran Dergisi, Eylül 2001,
Aktaran: Akit Gazetesi, 12 Eylül 2001
3- SM, Başyücelik Devleti – Yeni Dünya Düzeni, İBDA
Yay., İstanbul 1995, s. 8, 9, 222, 223