ANA SAYFA HABERLER DERGİLER BAYİ ADRESLERİ BİZE YAZIN İRTİBAT
SON HABER:  

28 ŞUBAT YARGILANSINAKADEMYA PANELLERİİBDA KÜLLİYATI İNDEKSLERİKALEMİNDEN MİRZABEYOĞLUKÜRT MESELESİRÖPORTAJLARSÖZ ÇAKAL CARLOSTA

- NECİB FAZIL -- SALİH MİRZABEYOĞLU -ABDÜLHAMİD KOÇAAHMED EYMENAKADEMYAALİ NACARAV. ALİ RIZA YAMANAV. GÜVEN YILMAZAYŞEGÜL AHFABİLGEHAN ERENCOYOTTEDR. NEVZAT ŞİPLEMEFATİH TURPLUGÖKHAN GÜMÜŞGÜLÇİN ŞENELHAKAN YAMANHAYREDDİN SOYKANHÜLYA UYARİKTİBASKÂZIM ALBAYRAKKENAN DURUMAHMUD E. DURUMÜJDE BAYRAMMUSTAFA SEÇKİNEROĞUZ YILDIRIMÖMER EMRE AKCEBEOSMAN AKYILDIZREHA SUVARİREİ TAKAHARARUKİYE AVCIRUKİYE ŞENELSEDAT BULUTSELÇUK ARSLANSELİM GÜRSELGİLSENCER EKİNSEZAİ KIRLANGIÇSİZDEN GELENLERTURAN DEMİRÜMİT ELÖNÜZELİHA KILIÇPARLAR

HAYREDDİN SOYKAN
Yazıları Paylaş
Nizâm, Zorunluluk, Sorumluluk ve Erkeklik Çevresinde
Eklenme: 2011-10-14 | Okunma: 724

Nizâm,

Zorunluluk,

Sorumluluk

ve

Erkeklik

Çevresinde

 

Akademya’ya Doğru Yazıları

2001-2002-2003

 

HAYREDDİN SOYKAN

 

 

 

 

I. Bölüm:

 

NİZÂM VE ZORUNLULUK

 

 

Nizâm Şartı Olarak Zorunluluk

 

Hani bazı yazılar, kitablar okur veya bazı tumturaklı akıl yahut hayâl yürütmeler işitir de, “İyi hoş ama, hayattan ve kanlı canlı yaşadığımız problemlerden ne kadar uzak!” deriz gayriihtiyarî. Kültür seviyemiz bakımından kimi durumda haklı kimindeyse haksızızdır böylesi tenkidlerimizde. İşte şimdi de biz birtakım sözler söyleyeceğiz size. Belki eksik, belki güzel, belki faydalı, kimbilir, belki de bazen hatalı... Fakat şurasından emin olmanızı isteriz, hernekadar bazılarının fikri aşağılamak için “felsefî spekülasyon” adı taktıkları cinsten “teorik” izah hamlelerimiz bulunsa da ve bunlarda ne derece isabet kaydettiğimiz ehlinin takdirinde olsa da, bu yazdıklarımızın “çıkış noktası” ve böyle bir “çıkış ihtiyacı”, asla bir “masabaşı spekülasyonu” değildir. “İnsanı kendi problemleri içinde, kanlı canlı hayatı içinde yakalamak ve incelemek” meâlinde İBDA’dan öğrendiğimiz usûl hikmetine çapımız nisbetince bir yaklaşma denemesidir bu çalışma. Demekki, belki herşeyden fazla, şahsî tecrübelerimizden, müşâhedelerimizden, hatta hatalarımızdan damıtılmış olması vasfı, ziyâdesiyle belirleyicidir. Söylemeden edemeyeceğimiz şeyse şu: “Hayat, insana istemeden de öğretir!”...     

İnsanı “hayatı ve problemleri içinde yakalamak” deyince, tabiatiyle, onu evi, işi, okulu, mesleği, grubu, toplumu, yaşadığı zaman ve zemini açısından incelemek de girecektir bu geniş çerçeveye. Öyle ya, herbirimiz, toplumdaki rolümüz ve misyonumuz ne olursa olsun, herkesin içinde yaşadığı türden sosyal ilişki ve müesseselerle, bu süreçte yaşadığımız benzer “şahsî” tecrübe, problem, gaye ve ihtiyaçlarla, fazilet ve hatalarla, idealler ve ihtiraslarla işlenmiş, mayalanmış ve şekillenmiş bir “şahsiyet” yapısı arzederiz. Yine herbirimizin, “şahsî” seçim ve tecrübelerimizle yoğurulmuş belli duygu, düşünce ve davranış alışkanlıklarından mürekkeb bir “şahsiyet” yapımız olduğu söylenebilir. Fakat...

Evet, fakat gün gelir, beklenmedik hâdiseleriyle hayat, o güne dek temelinden sarsılmamış ve hakikat kritiğine tâbi tutulmamış tesellilerimizi neredeyse berhevâ edici bir sille vurur da, rayından çıkıp vagonlarının herbiri lokomotifiyle birlikte bir başka yöne savrulmuş trene döneriz. Hani Yunus Emre Hazretleri’nin işaret ettiği manzaradaki gibi sanki:

Yerden göğe küp dizseler / Birbirine bendetseler / Altından birin çekseler/ Seyreyle sen gümbürtüyü!..

İşte o ân, muvazenesi bozulmuş ruhumuz, yeniden muvazene tesis etmek için, iç âleminde tutunabileceği, “ruhuna mukavemet eden” herşeyi ona yaslanarak ve kapasitesince çözüp aşabileceği bir prensip, bir fikir, bir düstur arar. Bu esas, “olsa da olur, olmasa da!” nevînden değil, mutlaka “zorunlu-değişmez-küllî” değer ve kuvvette bir nitelik taşımalıdır. Yaşadığı kaosu kozmosa çevirebilmenin biricik yolu, böyle bir “zorunluluk-prensip”e boyun eğmesinden ve ruhunu hürleştirmesinden geçmektedir. “Fânî-zahirî” varlığının şerrinden, yaşattığı heyecanlarla kendisini nefessiz bırakan nefsinin şerrinden kurtulabilmesi, böylesi, “aşkın-müteâl” bir prensibe ilticâ etmesinden, sığınmasından geçmektedir.

Sözünü ettiğimiz h­âle az-çok benzer bir kaos yaşadığımız demde, bizi teselli eden ve süreç içinde ışığı ziyâdeleşerek önümüzdeki yolu aydınlattığına şâhid olduğumuz prensip şu oldu: Zorunluluk!.. “Zorunlu, zorunluluk, zarurî, zaruret, gerekli, gereken, vâcib, lâzım, olması gereken” ve bu çizgideki kavramları ilk kez işitiyor değildik, bunları kullanarak yazılar bile yazıyorduk. Ama galiba, bu mefhumu, bir “zorunluluk” vasfı ve şiddetiyle ruhumuzda belki de ilk kez idrak ediyorduk. O ân ve şu ân için dahi, henüz “tam” olmasa da!.. Böylece, bu “prensip” çevresinde fikirde ve fiilde bir “toparlanma”, fikrî ve fiilî muhtevamızı “düzenleme”, kendimize ve yakın çevremizle ilişkilerimize de bu doğrultuda bir “çekidüzen verme” gereği başgösterdi bizim için. Yolun başında olduğumuzu itiraf ediyor, hâlâ düşe kalka ilerlemeye çalıştığımızı da zikretmeden geçemiyoruz. Ne var ki, yürünecek yolun bellibaşlı bir “istikamet tabelası”nın da böylelikle nazarımızda aydınlandığını ifâde etmek durumundayız. Yine aynı şekilde, bu tabelanın, çoğumuzun ihtiyacı olan “istikamet bilgisi”ne şu veya bu nitelikte ışık tutucu oluşunu da! Kimbilir, bir noktada, belki birçoğu açısından şu meşhur söze ayna olduğunu da: “Ne gülüyorsun, anlattığım senin hikâyen!”...

Kısacası, bu çalışma, tüm okuyucularımızın istifadesi ve çoğumuzun içinden çıkmakta zorlandığı bir keşmekeşten, sunabildiğimiz malzemenin değerince ve “asıl” kendi fikrî ve fiilî hamleleriyle sıyrılabilmelerine bir yönden “vesile” olabilmesi için yapıldı. “Akademya’ya Doğru Kültür-Sanat Platformu” adıyla 2001 yılı Nisan’ında kurulan ve bir grup İBDA bağlısı yazarın değerli verimlerine vesile olan internet sitesindeki farklı ama aynı çizgide yazılarımızın yeniden gözden geçirilip bütünleştirilmesiyle, lâkin orijinal dokuları da korunarak oluşturuldu. “Yeni Nizâm-Yeni İnsan” idealine, bu idealin toplumumuzda mayalanması hedefine, karınca kaderince de olsa bir katkı yapabilmek için!.. “Yeni Nizâm”ı tesis yolu, “Yeni İnsan”ın ferd ferd yetişmesinden, yetiştirilmesinden, “nizâmî” olarak mayalandırılıp kıvamlandırılmasından, “yetişen ve yetiştirici” şahsiyet olarak teşekkülünden geçiyor çünkü. Sadece “rejim” değişikliği veya sadece yönetici sınıfın değişmesi, hiçbir yerde “inkılâb”ın tek başına kendi değil. Adına “İslâmî” dense ve dillerde “içinden sırrı düşmüş” Mutlak Ölçüler sürekli tekerlense bile!..

“İnsanı-ferdi” merkeze alan ve onu “problemleri içinde yakalayan” bir fikrin, idealindeki cemiyet ve medeniyeti teşekkülü... Bu hâli ve bu ihtiyacı anlatan en güzel sözlerden biri, şübhesiz Konfiçyus’unkidir:

“Eskiler, faziletin ışığıyla ortalığın aydınlanması için, önce devlet işlerini yoluna koyarlardı.

Devlet işlerini yoluna koyabilmek için, önce ev işlerini yoluna koyarlardı.

Ev işlerini yoluna koyabilmek için, önce kendi kendilerine çekidüzen verirlerdi.

Kendi kendilerine çeki düzen verebilmek için, önce düşüncelerini yoluna koyarlardı.

Düşüncelerini yoluna koyabilmek içinse, önce bilgi eksikliklerini giderirlerdi.” (1)   

Elbette bu “çekidüzen” işinde, “insan” olma ve “zorunluluklara tâbi” olma müşterekliği yanında, ayrıca bir kadın-erkek farkı da sözkonusu ki, erkeğin ve kadının kendi hususî “zorunluluk ve sorumluluk” çerçevesini billurlaştırmaksızın teşekkül ettirilebilecek ne hakiki bir “nizâm”dan ne de sahici bir “insan”dan bahsedilebilir. Yeri geldiğinde bu meseleyi de, “erkeklik” vesilesiyle, kapasitemizce incelemeye çalışacağız.

Tekrar, etrafında “toparlanma”, böylece “nizâm”a girme ve “nizâmî” davranma mesuliyet ve mecburiyetini vurgulayacağımız “zorunluluk” prensibine dönersek... Yaşadığımız mezkûr sarsıntıdan bu yana, kalbimizin daralır, zihnimizin boşalır, muvazenemizin bozulur gibi olduğu ânlarda, içinden kolayca çıkamadığımız teferruatla boğuştuğumuzda, bir “dua” gibi hep bu “zorunluluk” mefhumunu düşünür ve yardıma çağırırız. “Sembolik” bir değer ve mânâ atfettiğimiz bu prensip, çoğu zaman o sihirli tesirini gösteriverir hemen. Bir yönü “kolaycılık” gibi görünse de, aslında bizim için bir “toparlayıcılık” vasfı vardır bunun.

“Gitgide daha büyük ölçüde umumîleştirme yoluyla herşeyi sadeleştirmekte saadet buldum. Böylece ben de sahib olduğum gerçeği, Hafız’ı mesteden ve yanından hiç ayırmadığı tas gibi kolaylıkla taşınır bir hale getirdim.” diyen André Gide, yine günlüğünün birkaç sayfa sonrasında şöyle devam eder:

“İyi kurulmuş bir eser tabiî olarak semboliktir. Bu eserin parçaları neyin etrafında toplanabilir? Onların düzenini ve sırasını kim yönetir? Bu sembolik düzeni sağlayan ancak eserdeki fikirdir. (...) Sembol, etrafında, kitabın kurulduğu şeydir.” (2)

İktibasta geçen “sıra” ve “düzen” kavramlarıyla “parçaları etrafında toplayan fikir” meâlindeki ifâde, bizi hemen “nizâm” bahsinin önüne getirir. Zorunluluğun, yeri ve mevzuuna göre, “kanun”, “kâide”, “prensip”, “ideal”, “gaye” v.b. anlamlara da delâlet ettiğine dikkat çekerek; “Tilki Günlüğü”nde “nizâm”:

Nizâm: Sıra, dizi, düzen. Dizilmiş olan şey, sıralanmış. İcaba göre yapılan kanun. Bir kaideye binaen tertib olunmak ve ona binaen tertib olundukları kaide. Bir işin sebat ve kıvamına sebep olan şey ve hâlet...” (3)

Öyleyse “nizâm”a; “zorunluluklar” etrafında ve onlardan hareketle, hepsinin birden yeri ve değerini tâyin eden temel bir zorunluluğa nisbetle tesisi mümkün olan “sıra, dizi, düzen” diyebiliriz bu anlamda.

Zorunluluk, hürriyet, fikir ve nizâm çevresindeki temel meseleleri, mevzular içindeki dağılış, toplanış ve irtibat noktalarını, dar şahsî perspektif ve kapasitemizin ötesinde “aslından” izleyecekleri Külliyata davet ederken, yine de mevzuu tahkim edici birkaç iktibası faydalı görürüz:

“Hâkim – Zaruret... İnsan ruhunun her esasî faaliyetine, zarurî kanunların hususî bir nev’i, bir “olması gereken” taalluk eder: Meselâ mantık, doğru, hakikî, ilmî tefekkür tarzının kanunlarından bahseder!..

Hakîm - Ahlâkî lazım gelen?..

Hâkim – Oraya geleceğim... Meselâ, estetik, sanat ve güzelliği duygu yolu ile veya içten idrak etmenin ve yaşamanın “doğru tarz”ından bahseder... Fakat hukukî kanunu, irademizin ve amelimizin düsturu yapan geniş mânâda “etik-ahlâkî” zaruret ve “olması gereken” ise, üç türlüdür: İyi, uygun ve âdil hareket tarzının ilkelerini bize, “ahlâkîlik”, “örf” ve “hukuk” verir...” (4)

Hukuk deyince... Ya hukuk ve nizâm? Mütefekkir’e kulak verelim yine:

“Hâkim – Hukuk, gerek fertler arasındaki ve gerek fertle cemiyet arasındaki menfaat münasebetlerini cebren tanzim eden kaideler bütünüdür!..

Hakîm – Hukuku sadece “kanun tekniği” ile ilgili bir bahis olarak görmezsek, bu cevapta onun “nizâmın bizzat kendi” mânâsı var ki, iş “olması gereken” bakımından “ideolocyanın aynı” mânâsına kadar sarkar... O zaman da insanın, nerdeyse “hukuk ne değil ki?” gibi bir soru soracağı gelir!” (5)

Ve bu bahiste son olarak, “gayeler” anlamında zorunlulukların, “nihaî gaye”ye nisbetle mertebelendirilişine dair bir anlayış hissesi kapmaya çalışalım:

“Hâkim – Bu sohbetimizde ayrıca hukukun gayesinin bir değil, müteaddid olduğu da ortaya çıktı; insan gibi hukuk da, yalınkat birşey değil, çok katlı ve çok buudlu bir fenomendir... Bu itibarla hukukun gayeleri, “vasıta gayeler”den başlayarak, “yüksek ve hedef gayeler”e doğru uzanan “vahdetli bir bütün ve oluşum” manzarası arzeder!..” (6)

Zorunluluk ve “mesuliyet-sorumluluk”, ahlâkîlik ve vazife şuuru, “vasıta gayeler” ve “yüksek gayeler”, hürriyet ve hiçleşme, “zorunlu-küllî-ideal” olan ve “keyfî-nefsî-fânî” olan bahisleri çevresinde mevzuu tahkim ve takib gayretini, çapımız nisbetince de olsa, bu çalışmanın ilerleyen kısımlarında yeniden ele alıp sürdüreceğimizden, şimdilik burada bu kadarıyla iktifâ ediyoruz. Sadece şunu söyleyip geçelim; belki tuhaf görünebilir ama, gayesi ve hedefi ne olursa olsun, hemen tüm iradî faaliyetler, kişinin şu veya bu tarzda içinde duyduğu bir “zorunluluk” duygusuna ve bunun sevkine dayanır. Adam öldüren de, tecavüze yeltenen de, başkasının malına göz diken de, “niçin” diye sorulduğunda, içlerinde bir “zorunluluk” zevk ve şevki duyduklarını söyleyebilirler size! Diyebiliriz ki, davranışlarında bu “zorunluluk” duygusuna bağlı hisseder kişi kendini. Fakat, âşikâr olan husus, “nefs ve şeytan”ın da bu duyguya temel olan “zorunluluk” muhtevasını tâyinde “ahlâkî varlık”a musallat olduğu. O ânda veya o muhtevasıyla “hakikaten” zorunlu olmayanı, yani seçilme ânı veya seçilen muhtevası “sahte zorunluluk” olanı da, kişiye “hakiki” addettirmekte ustadır bunlar; ve ahlâkî tartışmaların doğduğu yer de burası olsa gerektir...

Herkesin duyarken, düşünürken, davranırken içinde duyduğu bir “zorunluluk” duygusundan bahsettik ya, bu mesele herkesin “bedâhet”lerle iş görüşü noktasına bitişik, belki de aynıdır. Bedâhet; apaçık hakikat, başka türlü olamayan durum, imân, sezgi... İBDA fikriyatından öğreniyoruz ki, “Herkesin hakikati kendine!” tesbiti yanında, hemen sorulması gereken, meâlen şudur: “Hakikatin hakikati kimde, bedâhetin hakikati nerede?”. Mevzuumuzla irtibatlandırırsak, şöyle sorabilriz: “Zorunlu addedilen, hakikaten zorunlu mudur?”...

Sorumluluk ve vazife, zorunluluğa duyulan itaat tavrı olsa da, bütün düğüm noktası işte buradadır belki: “Öyle” davranırken zorunlu olduğu addedilen, acaba ne derece “zorunlu”dur? Hakikaten o ânda veya o muhtevasıyla “zorunlu” mudur yoksa muhtevası zorunlu görünse de o ânın seçim husûsiyeti hâlinde “keyfî-nefsî” bir nitelik mi arzetmektedir; veya muhtevası zorunluluktan uzak bir “sahtelik” mi belirtmektedir? O hâlde, en önemli mesele, “hakiki” zorunlunun ne ve nerede olduğuyla beraber, onu seçmenin hangi ân ve hangi noktada “zorunlu” olduğunu tâyin ehliyet ve ferâseti değil midir?.. Zâhiren “aynı” olan bir davranış, niçin biri için “sahtekârlık” belirtirken, diğeri için “fazilet” mânâsı taşır?..

Kalb ve zihinlere “hakiki” zorunlulukları yerleştirmek ve ferdlerden, bu zorunluluklara sorumluluk duymalarını, vazifelerini bu çerçevede icrâ etmelerini ve “gerekeni gerektiği yerde yapma”larını beklemek!..

Cehenneme giden yol “iyi niyet” taşlarıyla döşenir, derler. Doğrudur ama, “sahte” iyi niyet taşlarıyla!..  

 

 

Ahlâk Şartı Olarak Zorunluluk

 

Filozof Spinoza, “Târif etmek, sınırlamaktır” der ki, bu aynı zamanda, târif edilenin kapsadığı alanı belirtmek kadar, çevresiyle, dışıyla, onun arasına bir nevî “sınır çizgisi” çekmeye de dairdir. “Sınır” varsa, “sınırın ötesi” de var demeye gelir; “öte”si ve zıddını da tasdik eder bu. (7)

Meselâ “zorunlu” dediğimiz ânda, “zorunsuz”un, imkân ve hürriyetin, iradî seçimin varlığını da aynı ânda tasdik etmiş oluruz bir bakıma. Bir de sınırlanamadığından, heryerde ve herşeyde daima tecellî ettiğinden, ayrıca bir cins veya prensibe ircâ edilemediğinden ama başka şeyler kendisine ircâ edildiğinden dolayı “târif edilemez-sınırlandırılamaz” ilk prensiplerden söz edilir ki, “Mutlak Varlık”, “Zorunlu Varlık”, “varlık”, “varoluş” prensipleri buna misâl... “Aşk” için de böyle değil mi, heryerde ve herşeyde daima tecellî ettiğinden, bedâhetle bilinmesine rağmen, tarife gelince, çok farklı saha ve yönleri öne, dikkate alan târif denemelerinden ötürü, belirsizleşmeye yüz tutar. Bakana, bakışa ve bakılana nisbetle muhtelif “târifler” ve izafî “sınırlar” temin ederiz kısacası. Yoksa? “Allah de ve sus!”...

  Demek ki, ahlâkî, mantıkî, bediî zorunluluklardan sözaçmak, “zorunlu”nun “başka türlü olamaz” anlamına nazaran, bu “târif-sınır”ın diğer yakasında yeralan “başka türlü olabilir” ve “hürriyete açık” olanı da aynı esnâda tasdikle, bizi “iradî” karar ve seçim “mesuliyeti-sorumluluğu”na muhatab kılar. “Ahlâkî zorunluluk” veya “imân”, şartsız itaat bekler ama, dileyen uymayabilir, öyle değil mi?

İnsan dışındaki madde, bitki ve hayvanın, bize kıyasla “mesuliyetsiz-sorumsuz” oluşu, “başka türlü davranmak” ve “olacağını kendi seçerek tâyin etmek” iktidarından, iradesinden mahrum oluşlarından. “Zorunlu” olan ve olmayanı aklen temyiz ve tenkid gücü kazanana kadar çocuğun mesuliyetsizliği de hâkezâ!..

Halbuki insan, “kul iradesi” çerçevesinde “olacağını kendi seçerek oluşturur” ki, “insan varoluşu”, baştan sona “mesuliyet-sorumluluk”, “vazife” ve “hürriyet” alanında akar diyebiliriz. Zorunluluğu tanıyacak bir idrak gözümüz olmasaydı, ahlâkîlik, iyilik ve kötülük olmayacağı gibi, herhangibir sorumluluk da sözkonusu olmayacaktı. Zorunlu veya zorunsuz şeklinde bir kelime veya duygumuz olmayacaktı ki!..

Bize “hürriyeti getiren”, ahlâkî zorunluluğun “şuuruna varış” ve yapıp yapmamayı “seçme” imkânımız olur, kısacası. Mâdem seçebiliyoruz, o hâlde “olması gereken” olarak seçtiğimiz her neyse onu “öne aldığımız”a göre, bunun hesabını vermek gibi bir “mesuliyet” de yüklenmiş oluruz.

Özetle, zorunluluk duygusu, şuuru ve iradî seçim; tek kelimeyle “ahlâkîlik”, insanı diğerlerinden “ayırdeden-târif eden” başlıca hususiyet...

“İnsan olma” ve parça yahut bütün “nizâm”ını tesis etme bahsinde ilk elde anlaşılması ve şuurlaştırılması gereken eşik, artık apaçık görünüyor bizce. “Nereden başlamalı?” sorusunun cevabı da: “Ahlâk görüşü”; zorunlulukların neler olduğu, bunların nihaî “gayeye-zorunluluğa” nisbetle mertebelendirilişi, diğer insanlarla oluşturacağımız aileden devlete kadar tüm müesseselerin “nizâm”ının vazife ve mesûliyet çerçevesi, fikir ve işte derece derece zorunlulukları temsil edici bir hiyerarşi belirten ve bu sebeble kendilerine karşı “mesul-sorumlu” olduğumuz şahsiyet ve müesseselerin hem temin hem de tesbiti... Ki bu husus, fikirde ve aksiyonda niçin İBDA Mimarı’na ve İBDA Mihrakı’na bağlı olunması gerektiğini; üstelik bunun dar bir kadro anlamıyla değil de niçin tüm insanlığa şâmil bir mânâ arzettiğini bir vechesiyle açıklayan inceliktir bizce. Temsil ettiği “üst” seviyeden zorunluluklar ve bu mânânın “yürüyen” ferâset kutbu olması bakımından, “sembol şahıs” husûsiyetine de bir yönüyle ışık tutucu olsa gerektir yine bu bahis!.. “Fikrinden dolayı şahsa bağlılık” hikmeti...

Mütefekkir’in şu ihtarını iyi kavramak:

Emir almasını bilmeyen, emir de veremez!

Bir sebebi de şu olsa gerek ki, emredicinin emrediciliği, “keyfî-nefsî” bir statü gereği olmaktan değil, bir “zorunluluk” beyânı olan o emrin gayesini yine bir zorunluluk duygusu, şuuru hâlinde kalbinde taşımasındandır ve nefsi yönünden, en başta “emredici” boyun eğmiştir bu zorunluluğa. Teknik olarak bir işi en iyi yapan da, o işin tâbî olduğu zorunlulukları en yetkin temsil eden olarak, emrediciliğe, zorunlulukların icrâını sevk ve idareye en ziyade ehil olandır. İdeal “yerinde” durur, “işin işe, adamın adama bağlı olması” hikmetiyle, kabiliyetler hiyerarşisi derece derece yükselir; tabiî, bizim nizâmımızda, nizâmımızın bugünkü temin şartlarında. “Kendinden hareketli” oluş, “kendinden” bir mesûliyet ve vazife şuuruyla mücehhez oluş da demektir ki, mesûliyet ve vazife yüklenmek, emretmek ve emir almak, iş yapmak ve iş yaptırtmak bahsinde onu zorlamaya ne hâcet! Kalbindeki “zorunluluk” duygusu, “gerekeni gerektiği yerde yapma”ya zaten sevkeder onu ve basit bir teklif yahut teşvik yeter ona!

Emek ve gayretlerin hem dünya hem ötesinde hebâ edilmemesi bakımından, ferdî ve içtimaî muvazenenin “nizamî” ve böylece birbirini destekleyip geliştirici olması bakımından, ahlâkî zorunluluğun birbirini sağlıklı anlama ve problemleri çözmekte başvurulacak tenkid ölçüsü de olması bakımından; kısacası, toplanmanın, toparlanmanın olduğu kadar, nizâmî açılış ve dağılışların da “merkezî” noktası olması bakımından, “ahlâk görüşü”, öncelikli ve belirleyici bir değer taşımaktadır hepimiz için. Yeniden André Gide’e başvurmanın tam sırası o zaman:

“İlk nokta: Bir ahlâk görüşü ihtiyacı.

İkinci nokta: Herşeyi önem derecesine göre sıralamak ve en esaslarını elde etmek için en küçüklerinden faydalanmağa başlamak. En mükemmel usûl de budur.

Üçüncü nokta: Hiç bir zaman hedefi gözden kaçırmamak. Hiçbir zaman vasıtayı hedefe üstün tutmamak.

Dördüncü nokta: Kendi kendini bir vasıta saymak; şu hâlde hiçbir zaman kendini seçilen hedefe, seçilen esere üstün tutmamak.” (8)

Kabaca şu: “Önce” neyi bilmeli ve neyi yapmalıyız; yahut “sonra”sında... Değerler hiyerarşisi!..

 

 

Müessese Şartı Olarak Zorunluluk

 

Zorunluluğu temsil ettiğince fikre, bu fikri taşıdığı ve tatbik ettiğince şahsa, bu fikri mayalandırıp koruduğunca müesseseye, esasta ise hepsinde mündemic zorunluluğa bağlılık ve böylece “nizâm”!.. Fikrî tekâmül zımnında okullaşamadığımız, “zorunluluk ve sorumluluk” çerçevesini şuurlaştırıp istidadları “yetiştirici” ve “yönlendirici” olamadığımız, “yetiştiricilerin yetişmesi ve yetiştiricileri yetiştirme dâvâsı”nın niçin öncelikli olduğunu lafzen değil de ruhen kavrayamadığımız, sadece okullaşmakla kalmayıp hemen akabinde ve bu süreçte müesseseleşemediğimiz, ferdî mesuliyetlerimiz olarak bunları sürekli başkalarına havâle etmekten ve hizmetçi beklemekten derhal vazgeçmediğimiz takdirde, dünyevî olana “mesul kul haddi” olarak hâkimiyet ve kalıcılığın belki mevzuu bile kalmayacaktır. Çünkü nizâm ve hâkimiyet doğmayacak, dörtbir yanı kaos ve keşmekeş, zıdlaşma ve tahribat saracaktır. İktidar haklı olanda değil, güçlü olanda karar kılacaktır ki, zorbalık ve zulüm hükmünü icrâ edici olacaktır.

“Yeni Nizâm-Yeni İnsan” idealinin dâvâcısı ve bu vatandaki inşâcısı olma borcundaki bizlere düşen rol, her sahada zorbalık ve zulme son vererek “fikrin aydınlığı”nı tesis etmek olduğuna ve bu aksiyonun anahtar prensibi de “Kendinden Zuhur” olduğuna göre, ne yapmalıyız?

“Kendinden Zuhur”, fikretmek ve iş yapmak bahsinde sürekli “eşref saat” bekleyerek oyalanmak, yani çürüyüp kokuşmak olmadığı gibi, fî tarihindeki işlerini başa kakarak, sanki “insan olma”nın emekliliği varmışcasına bir köşede “gazi madalyası” yahut keşfedilmeyi beklemek de değildir. Peki nedir? Hepimiz gayet iyi biliyoruz aslında; zikretmeye ne gerek! İş, yalnızca karar alıp, “artık” yapmakta!..

Külliyat; hayat ve fikrin içiçe, girift, derin ve son derece kapsamlı meselelerine çözüm ipuçlarını verirken, bu “zorunluluk” tohumlarını çiçeklendirmek, ağaca ve meyveye tahvil etmek, yetişmek ve yetiştirmek, okullaşmak ve müesseseleşmek, hareketlenmek ve hareketlendirmek ferd ferd bizlerin vazife ve mesuliyetidir. Şartlar mı? “Su keyfiyeti”ni koru da, ister “yağmur” ol, ister “buhar”, isterse “buz”!..

Nizâm, zorunluluk, fikir, müessese, hiyerarşi ve iktidarı “doğru” anlamamıza da bir kapı açması dileğiyle, mevzuun temeline dair ölçüleri İBDA Mimarı’ndan dikkatle dinleyelim:

“Toplum, kendisini meydana getiren insanların aynı ve farklı ilişkilerini paylaşılan ortak duygu etrafında gerçekleştirdikleri yerde ve bu doğrultuda belirmiş usul ve kuralların görüldüğü zamanda vardır... Mensuplarının duygu ve düşüncelerini belirleyen, şekillendiren ve münasebetlerde kendisine uyulması gerekli zorunluluklar yükleyen, hiyerarşinin doğurucusu ve hiyerarşik nitelikteki içiçe yapılar ve müesseselerden meydana gelmiş, örgütlü bir yapı bütünüdür bu.

İlkel toplumdan günümüz toplumlarına kadar bütün toplumların, gaye ve rolleri aynı, özellikle değişik yapılar ve müesseseler içinde müşahede edilebilmesinden hareketle, siyasî fonksiyonun doğurucusu yapı ve müesseselerin tanımına geçersek, her “yapı-bünyevî” oluşun “otoriter” tezahürlerini de görürüz... Siyasî müesseseler, iktidarı zirveden aşağı kademelere kaydırmak için kurulmuş düzenlerdir ve iktidarın iki unsuru birbirinden ayrılamaz:

-“Biri fikir sistemi, ikincisi ise iktidarı elinde bulunduranın iradesini aktaran ve müesseselere dayalı bir yapıdır. Bir fikir sistemi olmaksızın müesseseler kurulamaz ve şüphesiz devam ettirilemez. Müesseseler mevcut olmaksızın da, iktidar doğmaz, uygulanamaz ve genişletilemez. Şuna dikkat edilmelidir ki, bir teşkilâtın kurulması için, bir sistem veya fikir yapısının birinci şart olduğuna inanmak, böyle bir teşkilâtın-fikrin, herhangi bir şekildeki veya herhangi bir kademedeki iktidarın mevcudiyetinden önce geldiğini bilmek gerekir.”

(...)

Aynı şekilde, bir toplumun sosyal yapısı ve müesseseleri içinde rollerini bulan insanlar, bu tesir ve zorunluluklara sadece tâbi olan değil, “insan” özelliği ile aktif bir rol de oynarlar; işte bu rol, “otorite”nin hem mevzuu ve hem de yönlendiricisidir.” (9)

Dilimizin ucuna gelen şu: Mahiyetinin ne olduğu kadar, önceliğinin ne olduğunu da bilemediğin, çevrendekilerle de bu noktalarda anlaşıp paylaşamadığın şeyi yapamaz ve yaptıramazsın.

 

 

Aile Havası, Okul Disiplini, Müessese Hayatiyeti

 

Beylik bir teşhistir belki ama, hakikat payı da yüksektir; şöyle: “Küçük insanlar, insanlarla; vasat insanlar, hadiselerle; yüksek karakterli insanlarsa fikirlerle meşgul olur!”. Hepimizin çevremizde kolaylıkla müşâhede edebileceği umûmi bir tecrübedir ki, “yüksek-küllî” bir ideali olmayan veya “lafta” varolsa da buna riâyetle her dem fikrî bir meşguliyet içinde bulunmayan insanların tüm uğraşı, “parça” problemler, “küçük” ihtiraslar ve “fâni” insanlardır; nefsî uzlaşma yahut zıdlaşmalardır. Öyledir; kişi bir “fikir”le, mühim bir “vazife”yle meşgul değilse, tüm işi (!), misyonu (!), eğlencesi (!), şahıslar arası itiş kakışlar yahut çerçöp problemlerdir; aslî sorumluluklar dururken, “sorumsuzluk” ve “zamansızlık” cümlesinden ikinci üçüncü derece tutku ve takıntılardır; dağılış ve dağıtıştır. Kendine, kendi içine, kendi işine ve sorumluluklarına dönmeyi başaramayan kişiye, tabiatıyla “dışarıdaki” rakib ve düşmanlarla uğraşmak daha kolay gelecek ve “nefs” gibi aslî bir düşmanın içinde bulunduğunu farketmek işine gelmeyecektir. Varsa yoksa “dışarısı” ve “dışarıdakiler”; “Ah onlar olmasaydı neler olurdu?”. Pekiyi, “Tek başına sen varsın da neler oluyor, neler halloluyor?” sorusunun cevabı?.. Varlık sebeb ve hikmetini, başkasının varlığına, başkasının hatalarına “muhalefet”e yaslama tesellisi... 

“Daha iyi ve daha fazla ne yapabilirim; neyi nasıl üretebilirim?” sorusunu vicdanına sormaksızın, önceliği buna vermeksizin, “Daha fazla ne alabilirim, neyi nasıl tüketebilirim ve çıkarımı zedeleyen rakibler, faktörler, düşmanlar nelerdir?”, problemi(!)ne ömrünü adayış... “Neyi ibdâ ve inşâ edebilirim?” şiârını terkedip, tüm potansiyel ve eforunu “Neyi yağmalayıp, kimi imhâ ve tahrib edebilirim?” şeytanî zevkine hasrediş... Şan, şöhret, mevkî, para, kadın, cinsellik vb. tutkuları hayatının merkezine koyuş da, hep bu nevîden... 

Genelden biraz daha özele inersek; meselâ “aile” olmanın “çocuk yetiştirme” misyonuna bitişikliği ve bu sorumluluğun onun varlık şartı, müesseseyi tesis eden “zorunluluk” olduğu umursanmaz da, ailevî problemler (!), “sevdi sevmedi, yan baktı düz baktı, uyuştu uyuşmadı...” türü tâlî didişmeler ve sahte idealler çerçevesinde dönüp durur. Çoğu durumda, “aile”nin gayesinin “karı-koca”nın “nefsî-fânî” hususiyetlerinin üstünde bulunduğu farkedilmez pek. Kupkuru bir romantizm, yersiz idealleştirmeler veya lüzumsuz karakter tahlilleri (!) alır başını gider ve aile müessesesi dağılmanın eşiğine gelir. Üstelik, bir evin hakkını veremeyen, sorumluluklarını yerine getiremeyen kişi, ikinci bir ev, ikinci bir eş derdine düşer bazen. Sorumsuzluğunu katmerlendirip tüy dikmek istercesine!..

Bir ibret levhası hâlinde, Mütefekkir’in bu bâbda bizlere ihtarı şudur: “Çocuğunuz varsa, geçinememek gibi bir mazeretiniz yok!”

Diğer bir örnek: Bir ideal, bir fikir, bir gaye, bir iş etrafında kenetlenerek başlamış nice “seviyeli” dostluklar vardır ki, zaman içinde, bu beraberliklerinde, idealin, o zorunluluk ve sorumlulukların “tâyin edici” güç ve kıymeti erozyona uğrar. Yakınlık ve samimiyet “aksiyon” gereği olmaktan çıkar da, bir nevî “alışkanlığa” istihâle eder. Tehlikeli bir seviye düşmesi, gayenin gözden kaçması ve fikir dostluğunun “aile havası”nda gözlenen ve doğrusu belki en çok da ona yakışabilecek teklifsizlik, gevşeklik ve kayıtsızlığa dönüşmesi müşahede edilir. “Hakikatin hatırı” ve “zorunluluk ölçüsü” unutulmaya yüz tutar da, “ahbabçavuşluk” yahut “nefsî didişme” köşebucağı sarar. Oysa o ideal, ne ahbabçavuşluk ne tümden zıdlaşma hakkı vermektedir bağlısına. Ölçüsünü yitirmiş böylesi “aile havası”nın verimi iyilikler kadar, mahremiyete âşinâlığın farkettirdiği zaaflar da, ne dostluğun ne düşmanlığın mihengi yahut bahanesidir tek başlarına. Burası, ya incir çekirdeğini doldurmaz kıymetlerle hayâlî sarayların inşâ edildiği yahut pire için taşkın bir hiddet ve şehvetle yorganların ateşe verildiği yerdir. “Aile havası” derken, biraz da “günümüz” ailesidir ölçümüz. Ayrıca, “aile” müessesesinde, karakterlerin “teklifsiz” bir rahatlık ve serbestiyet içinde kendilerini ifâde edebilmeleri hususiyetine atıf yapmış olduk ki, kendi başına menfî bir durum da değildir bu. Eksiğimiz ve fazlamızla, gücümüz ve aczimizle bir “beşer” oluşumuzun en tabiî tezâhür beşiği ve sığındığımız en temel “beşerî” sığınak, barınak... Beşeriyet “yuva”mız... Her durumda olduğu gibi, “samimiyet” laçkalığa ve umursamazlığa döndü mü, ne aile kalır ortada ne başka bir şey...

Ailenin rolü, misyonu ve faziletini izaha teşebbüs abes. Fakat aileden kopmadan, onun çıkarsız sevgi ve yetiştirme hususiyetinin değerini alçaltmadan, bir başka vazifesi daha vardır “idealist”in: İdealinin gözettiği seviyeyi ve seviyeli dostlukları temin ve tekâmül ettirmeyle beraber, idealinin hayata tatbikini mümkün kılan “okul disiplini” ve “müessese hayatiyeti” içinde, sorumluluklarının gereğini ifâ!.. Ve bu “seviye”yi hem öz ailesinde tutturmaya bakmak, hem de şahsî veya işe müteallik dostluklarının “aile havası” içinde de itinayla koruyup yükseltmek!..

“Disiplin”, nizâmın geniş, derin ve kapsayıcı anlamına nazaran daha “dar” ve “şeklî” bir düzene işaret edici olsa da, “kanun ve nizâmların tam hâkimiyeti, zabturabt” demektir ki, şu âna kadar söylemeye çalıştıklarımıza nazaran, “disiplinsiz” kişiye, “zorunluluk-sorumluluk” bağından sıyrılmış olması hasebiyle, rahatça “ahlâksız” da diyebilirsiniz.

Disiplin, “ahlâklı insan” olmanın ifâdesidir ki, ahlâkî “zorunluluk-sorumluluk” duygusunun önce kalbinde yeretmesiyle beraber, bunun telkin ve tâlimini; bu ölçülere itaatin gözetilip çevrede de murakabe edilmesini; davranışlarda melekeleşmesinin teminini; aile, okul ve müessesenin “herbirinde herbiri” bulunan bir seviye kazanması aksiyonunu; plânlı ve programlı çalışmayı; fikrin mayalanıp kıvam bulmasını; kısaca, “pişme”yi, olma ve oldurmayı kuşatır “anahtar” bir mefhumdur aynı zamanda. Fikirde, sanatta ve aksiyonda disiplin!..

André Maurois’in, hayat içinde “insan”ı ele alan ve herkese tavsiye edebileceğimiz “Duygular ve Âdetler” adlı güzel eserinden, bu bölümdeki merâmımıza ışık tutucu birkaç pasaj:

“Bir gezintide yürüyüş hızı nasıl en ağır yürüyene göre ayarlanırsa, bu gibi ailelerde de hayat en değersiz olanlara göre ayarlanır. Feragat mi? Evet, fakat aynı zamanda ruhî hayat seviyesinin de düşmesi demektir. (...) Bu tehlikeyi önlemek için aileyi insaniyetin ibdâ ettiği en yüksek eserlerle devamlı bir surette temas halinde bulundurmalıdır. Hepsinin samimiyetle inandığı bir din, sanat sevgisi (bilhassa müzik sevgisi), müşterek bir siyasete inanış, birbirinin yardımına dayanan işler, bir ailenin seviyesini yükselten şeylerdir.

Aile, fertlerinden birinin istisnaî bir değeri olduğu zaman, bunu kolay kolay ciddiye almaz. Bu ne düşmanlıktan, ne de kıskançlıktan, sadece onu başka bir zaviyeden görmeye alışmış olmasındandır. (...) Tolstoy’un karısı, kocasının dehâsını kabul ediyor, çocukları ona hayran oluyor ve onu anlamaya çalışıyorlardı. Fakat kendileri istemese de, kadın ve çocuklar onu, büyük bir yazar kabul etmekle beraber, sabit fikirleri, gülünç tarafları ve saçma hareketleri olan tabiî bir insan olarak görüyorlardı. (...) “Aile dehâyı inkâr etmezse de, ona gösterdiği saygı şekliyle değerini azaltır.”(...)

O hâlde ailede eşitlik taraftarı bir kifayetsizlik, fikir üstünlüğünü kabul etmeyiş vardır. İşte, aileye karşı baş kaldırmaları, bu duygu izah eder. (...)

Aileden kaçmak, yani önce tabiî, sonra iradî olan ve bizi ailemize bağlayan bağları bırakmak demek bence daha az tabiî olan başka bağlara koşmak demektir. Çünkü insan yalnız yaşayamaz. Bu, manastıra, edebî âleme kaçmaktır ki, onların da kendilerine has müsamaha, esaret ve kayıtsızlıkları vardır, veya sadece Nietzsche gibi, çılgınlığa doğru gitmektir. “Başıboş ruh mücerret fikirler arasında mahvolur.” Marc-Aurele’in çok güzel bir şekilde söylediği gibi marifet günlük olaylar dışında büyük olmakta değil, fakat bulunulan yerde büyük kalmaktadır. Aile hayatından kaçmak kolay, fakat boş ve yersiz bir harekettir. Asıl güç ve güzel olan şey, aile hayatını değiştirmek ve yükseltmektir. (...)

Karakter daha hayatın ilk aylarında teşekkül eder. Doğumdan bir yıl sonra, ya bir disiplin tanıyan veya hiçbir disiplin tanımayan bir insan yetiştirmiş olursunuz. Şu sözü daima duyarım, (ben de sık sık söylemişimdir):

-İnsanın çocukları üzerindeki tesiri az oluyor; karakterler neyse odur, elden birşey gelmez ki!

Evet ama, çok defa ilk terbiye ile bu karakterler baştan şekillendirilebilir; hem de akla en az gelen bir terbiye ile, çocuğa daha ilk günlerden başlamak üzere bir nizam itiyadı vererek. Çünkü disiplin tanımayan çocuk acı çekmeye mahkûmdur. Hayat ve cemiyetin değişmez kanunları vardır. Herkes kendi yolunu açar, hem de zahmetle, bıçak ve balta ile, sabır, feragat ve metanetle. Şımarık çocuk ise, yalan ve hayâlî bir âlemde yaşar...” (10)

Şübhesiz, aile, okul, dostluk, müessese ve toplum bünyesinde bir fikrin mayalanması ve kıvamını bulması, çocuk saffetinin biricikliği bir yana lâkin, “pembe pancurlu evimizde bigudili kızlarımız olacak!” türü biraz da “çocuksu” hayâllerle birebir örtüşmez. Her aile ve insan muhitinde görülebilir eksiklik, aksaklık, dargınlık ve hastalıklarla, “araz ve arızalar”la atbaşı yürür bu zevkli, ama bir o kadar da zorlu süreç. “Küçük Prens”in yazarı Antoine de Saint-Exupery’nin işaret ettiği kazancı doğurur ama bu:

“Hayat, bize bütün kitapların öğrettiklerinden daha çoğunu öğretir. Çünkü hayat, bize karşı direnir. İnsan, ancak engellerle karşılaşıp onları aşmaya çalıştıkça kendini tanıyabilir.” (11)

Fikir, “masabaşı spekülasyonları”ndan doğmaz; hayattan devşirdiği muhtevâyla biçimlenir, zenginleşir, billûrlaşır ve ayakları sağlamca yere basan bir “nizâm fikri” olarak kendini hayata teklif eder. André Maurois şu ifâdelerinde haklıdır:

“Tecrübe aşılanmaz. Her insanın her çağı yaşayarak geçmesi, “fikirlerin ve çağların” beraber tekâmül etmesi gerekir. Öyle faziletler vardır ki vücudun ihtiyarlığına bağlıdır; hiçbir söz, hiçbir öğüt onları bir gence öğretemez. (...)

Tecrübenin bir değeri varsa, o da bir acı mukabilinde elde edilmiş olmasındandır. Bu acı tarafından vücuda kakılmış olan tecrübe, vücutla birlikte fikri de istediği kalıba sokmuştur.” (12)

Meselâ, “zorunluluk-sorumluluk” şuurunun yeretmesinde bile, belki “iş yapanın hatası da olur!” deyişindeki gibi, “iş içinde eğitim”le de bir yönden irtibatlandırılmak üzere, birtakım sorumsuzlukların sonradan idrakının mühim payı bulunabilir. Kimbilir, çocukluğumuzda hepimizin farklı şiddette de olsa geçirdiği ve bir kısmımızın az bir rahatsızlıkla atlatıverdiği “çocukluk hastalıkları”na benzer şahsiyet dalgalanma ve taşkınlıkları da, belki bizi sıçratan “oluş zorlukları” cümlesindendir. Ancak, şayet sözüne itibar edilen ve zorunluluklara “ayna” olan büyükler veya fikir hiyerarşisinin büyükleri yoksa, şimdiye dek gereğini vurgulamaya çalıştığımız okullaşma ve müesseseleşme bulunmuyorsa, basit sayılabilecek bir rahatsızlık dahi kansere ve hatta ölüme sebebiyet verebilecek mikyasta ilerleyebilir.

Fikre tâlib olanlara ve fikir işçilerine baştanbaşa “tecrübe ve ibret sahnesi” olan, Emile Zola’nın “Eser” adlı romanını, Mütefekkir’in bizlere tavsiyesi olarak sizlere de bu vesileyle nakletmiş; ve yine André Gide’in “Günlük” isimli eserini de benzer bir fonksiyonu temine yardımcı olacağına kalbten inanarak hararetle tavsiye etmiş olalım. Yeri geldi mâdem, Gide’nin “fikre tâlib” olanlara yaptığı bazı tavsiyeleri de hemen aktaralım:

“a) Ölümün pek yakın olduğu düşüncesi.

b) Rekabet; çağının ve başkalarının veriminin doğru olarak bilinmesi.

c) Yaşı hakkında yanlış bir fikre sahib olmak; büyük adamların biyografilerinin kıyaslanması yoluyla teşvik. (...)

e) Bugün yapılan işin dünkü işle kıyaslanması; ve birim olarak en çok çalışılmış olan gününkünü almak; şu yanlış muhakemeye kanmak; bugün gene o kadar iş çıkarmama hiç engel yok.” (13)

 

 

Deri Değil, Kemik Değiştirme Zorunluluğu

 

Hem vatanımızı hem dünyayı bekleyen mahşerî kaosa doğru doludizgin bir gidiş varken, tek kurtarıcı alternatif ve anlayış olarak nizâmımızın derinlik ve zorunluluklarına nüfûz ve bu yolda kondisyon kazanma, form tutma, ideolojik formasyona “artık” girme gereği, istidadlı arkadaşlar bakımından zarurî, tüm arkadaşlar bakımındansa asgarî mikyasta da olsa ertelenemezdir. “Deri” değiştirmek değil de, sanki “kemik” değiştirmenin gerektiği şartlardayız; “ya yeni hâl ya izmihlâl” çağı!.. Ve oyalanacak bir zaman ve zemin, sürekli mazeretlerinin kabulünü uman “kâfir nefs”e tanınacak bir prim göremiyoruz bu yüzden. O kadar çok iş var ki ve bunların altından kalkacak o kadar çok sayıda “kalifiye-keyfiyetli-ehliyetli” işçiye ihtiyaç var ki! Fikirde, sanatta ve aksiyonda!..

Vazifenin azameti ve kapasitemizin yetersizliği karşısında boğulma ve bunalma hissi duyabiliriz elbette. Fakat bu, hayata artık yeni bir gözle bakmanın ve yepyeni bir formasyon kazanmanın doğum sancısıdır. “Çaresizlik hissi”, sorumluluğu uyanmış bir vicdan ve istidaddan yükselir sanırız ki, “liyakat”e giden eşik belki tam burada başlar. “Oluş şartı” olarak, “Tekâmül, eksiğini idrâkla başlar!” diyor ya Mütefekkir!..

Olana ve yetişene kadar, ki ne kadar uzun bir süreç ve cehd istediği âşikâr, boş mu duracağız? Elbette ki hayır. Ders alınması gereken düsturu İBDA Mimarı’ndan dinleyelim ve gereğini yapalım. Yapacaklarımız, zorunluluk ve sorumluluk şuurundan aldığımız payı, ahlâkımızın derecesini gösterir olacaktır besbelli:

“Herkes şunu içine sindirmelidir: Bir şeyi ortaya koymak kadar, onu yaygınlaştırmak, onunla bir mevzuya sarkmak, onu davranış halinde kendine maletmek ve onu kafalarda billurlaştırma mânâsına tahkim etmek de “birşey” yapmaktır. Birşey yapmış olanı silmek ve onun “gibi”si olmak değil...” (14)

“İlâhî takdir neyse, o olur; bu ayrı bir dava... Ama... İnsanın fiilinden mesul olma hakikati çerçevesinde, bir de eğer o menfîlikler olmasa neler olabileceğini hayal etmek lâzım... Öyle miniminnacık şeylerden kafdağı boyu faydaların gürültüye gittiğini anlayan adam nerde? İşte o adamlar nerdeyse, kurtuluşumuz da orda!..” (15)

Böyle olan tüm gönüldaşlara saygı ve şükran!..

 

 

İBDA Mimarı’ndan...

 

“Her mevzuda tek kelimeyi bile mihenge vurucu bir dikkat, itina, zekâ; ve eriten, erdiren AŞK!.. Allah ve Resulüne bağlı olmanın aşkı, bu aşkın diyalektiği... “Esas”a bağlı muhtevanın temini gayesi olarak bizzat “nizam” aşktan; aşk ister!..” (16)

“Her hareket, vazifenin yerine getirilmesi doğrultusunda iradenin seçme yapabilme özelliğini gösteren hürriyetin gerçekleştirilmesi demektir; hürriyet, varolmak için yapmak zaruretinin yerine getirilişidir!.. Netice olarak: İlk düşünceyi ilk emirle alan ve yapması gerekeni – vazifeyi öğrenen, İlâhî ölçüyle bildirildiği üzere “Ruhu, Rabbin emrinden” olan insan, zorunluluğa uygunluğunca hür, bunu gerçekleştirdiğince vardır...  Kul plânında mutlak hür, Sevgilisi!.. Kâinatta herşey Allah’ın aksiyonuyla gerçekleşerek hedefe akıyor; “Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmak” görevini yüklenen insan, bunun ölçülerine sahip olarak davranışlarda bulunuyor, uygunsuzluğunca tersinden gerçekleştirici oluyor ve netice olarak, ne yapıyorsa yapıyor Allah’ın dediği oluyor... Hangi nizâm, niçin nizâm, hangi ahlâkla?.. Anlıyorsun değil mi?.. “Yazmak mı yaşamak mı, düşünmek mi yapmak mı, hürriyet mi zaruret mi?” diye soranlar, önce sümüklü çocuk ağzını bırakıp, meseleleri temelden kavramaya çalışsın: ve tabiî ki, Allah ve Resûlüne itaatle... Temelin temeli bu; yoksa herşey tavuk ve yumurta hikâyesine döner, “o mu ondan, o mu ondan?” diye...” (17)

“Meselâ bir işde, bir nizâmsızlığın meydana getirdiği tek dakikalık gecikme, bir daha işin sonuna kadar devam edecek, belki de telâfi edilemeyecek neticelere yol açacaktır.” (18)

 

 

Kaynaklar:

 

1- Aktaran: Melih Âşık, Milliyet Gazetesi, 8 Kasım 2001

2- André Gide, Günlük, (Terc: Fuat Pekin), MEB Yay., 5 Basım, İstanbul 1997, s. 74, 80, 81

3- Salih Mirzabeyoğlu, Tilki Günlüğü-Ufuk ile Hafiye-, İBDA Yay., İstanbul 1994, c. 6, s. 498

4-Salih Mirzabeyoğlu, Hukuk Edebiyatı-Nizam ve İdare Ruhu-, İBDA Yay., İstanbul 1989, s.53

5- A.g.e., s. 39

6- A.g.e., s. 41

7- Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü, Remzi Kitabevi, 6 Basım, İstanbul 1982, 2. 372

8- André Gide, a.g.e., s. 9, 10

9- Salih Mirzabeyoğlu, Bütün Fikrin Gerekliliği-İktidar Siyaset Hareket-, İBDA Yay., 2 Basım, İstanbul 1990, s. 39, 40, 42

10- André Maurois, Duygular ve Âdetler, (Terc: Vahdi Hatay), Remzi Kitabevi, 2 Basım, İstanbul 1960, s. 56, 57, 58, 59, 60, 61

11- Saint-Exupery, Küçük Prens, (Terc: Tomris Uyar, Cemal Süreya), Can Yay., İstanbul 1987, s. 4

12- André Maurois, a.g.e., s. 68

13- André Gide, a.g.e., s. 42, 43

14- Salih Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız-Temel Meseleler-, İBDA Yay., 3 Basım, İstanbul 1993, s. 43

15- Salih Mirzabeyoğlu, Tilki Günlüğü-Ufuk ile Hafiye-, İBDA Yay., İstanbul, c.3

16- Salih Mirzabeyoğlu, Necip Fazıl’la Başbaşa –İntibâ ve İlham-, İBDA Yay., 2 Basım, İstanbul 1989, s. 48

17- A.g.e. s. 51, 52

18- A.g.e. s. 52

 

 

 

 

II. Bölüm:

 

YA BİRLİKTE VAROLUŞ

YA HİÇLİKTE KAYBOLUŞ:

İŞTE BÜTÜN MESELE

 

 

Alacakaranlık Kuşağında Fikre Suikast

 

2000 yılının yazına doğru, birçoğumuz için herbiri diğerinden bunaltıcı hâdiselerin gerçekleştiği, geçmek bilmez günler... Yer: Kartal Özel Tip Cezaevi... Bu dönemde, dayanılmaz işkencelerin ve suikast teşebbüsünün hedefi, gelişen hâdiselerle kamuoyuna da yansıdığı üzere, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’dur! Hedef, aynı zamanda, "görünmez silahlar"la beyni ve bedeni imhâ edilmek istenen Mütefekkir`in fikridir; fikir soyunun kurutulması ve tesirinin bertaraf edilmesidir.

Lûgatların, «İnsan Hakları Evrensel Beyannameleri »nin, binlerce yıllık medeniyet kütübhânesinin, lânetlemek için hakettiği sıfatı bulmaktan âciz kalacağı böyle bir barbarlığa, vandalizme, fikir düşmanlığına hedef olacak kuvvet ve kudrette nasıl bir fikir sistemi, nasıl bir medeniyet projesi, nasıl bir insanlık tohumu üretti Mirzabeyoğlu?.. Biz kifâyetsiz bağlılarının, siz kifâyetsiz muhatablarının anlayamadığı; ama bu halka, bu vatana ve kendi dışındaki tüm insanlığa "parya" statüsünü revâ gören birilerinin, "Big Brother"in çok iyi anladığı? (Bkz. "www.mirzabeyoglu.com" ve "Özgürlük Projesi" linki)

İşte "Akademya`ya Doğru Platformu"nda biz, bir grup İBDA bağlısı yazar, bu vatanda toplumumuzla birlikte, bu dünyada insanlıkla birlikte "VAR OLMA" ve "VAR KALMA"  ideal-gayesine mâtuf ve hasretli olarak, yıllardır gözler önünde bulunduğu hâlde sırrından gâfil kalınan bu azîm fikri bir nebze daha iyi anlamaya, anlayabildiğimizce de anlatmaya çalışacağız. Şübhesiz, ilmî ve akademik formasyonumuz tüm yazarlarımızda ortak bir yetkinlik seviyesinde değil; iddiamız da bu değil zaten. Biz, yepyeni ve "hayat dolu-kalıcı" bir fikrin yarın tüm fikir-ilim-sanat dallarında müesseseleşecek ve verimleriyle tüm bir medeniyet ağacını çiçeklendirecek ideal AKADEMYA`sına yazılan ilk öğrenciler sayılabilirsek; sizlere de, henüz tırmanamamış olsak bile bu fikir zirvesinden bir hayat soluğu getirebilirsek, ne mutlu bize. Dileğimiz o ki, samimiyet ve formasyonlarıyla bu mânâyı bizlerden daha iyi sezip kavrayabilecek hakikat âşıklarının bekledikleri "haberci" olabilelim ve fikrin hiyerarşisine tâbilikle onların da öğrencisi olalım.

Zaten işin sırrı da "aşk"ta; korku, çıkar, gurur kelepçelerini parçalamış "hür" insanların hak ve hakikat aşkında, "aşk ahlâkı"nda. Bu ahlâka da mecburuz aslında. Vatanımızın, insanımızın, insanlığın kıvrıldığı bu yokluk ve ölüm kokan "kaotik" tarih dönemecinde hiçliğe savrulmamak için! Virtüözü, enstrümanı ve "can" kulağıyla dinleyeni kalmamış; notalarını da çakallar parçalamış o yitik, o unutulmuş ebediyet şarkısının âhengini, yeni bestecisinin yepyeni icrâsıyla, semâlarımız ve sokaklarımızda, tüm insanlıkla beraber yeniden işitmek için! BİRLİKTE VAROLABİLMEK İÇİN; YENİDEN!..  

 

 

Sadistten Yakınan Mazohistin Haklılığı (!)

 

İnsanların en çok ağırına giden şey nedir diye sorulsa, sayısız cevab alınabilir belki; ama şu husus bir umumiyet teşkil eder: Kendilerine bir "şey-obje"ymiş gibi muamele edilmesi; şahsî iradesinin tanınmaması ve bir yönüyle "olacağını kendi seçen" bir insan haysiyeti taşıdığının görmezlikten gelinmesi. Doğrudur ve Mütefekkir`in altını çizdiği gibidir:

"İnsan, kendisinden başka herşeyi «obje-nesne» haline koyabiliyor; hattâ kendi ruhî hallerini bile! Yalnız kendisini obje yapamıyor. Öyle ise kendisi, «şey» değil, kişidir".

Ve insan-kişi, "obje"leştirdiği âlemle farklılaşırken, bir hakikati de delillendirmiş oluyor: Onu "kişi-şahsiyet" yapan ruh, bu âlemden üstün ve aşkındır, "dünyanın bir parçası olamaz".

Lâkin "insan şahsiyeti"ne, "objektif" varlık veya varlık görünüşlerinden ayrılık ve üstünlük sağlayan bu nâdide "öz", değil başkaları, kendimiz-nefsimiz tarafından bile lâyık olmadığı bir mevkîde tutulup aşağılanmakta; ruhun âid olduğu âlemle bağını örseleyip koparabilecek hemen ne varsa ona tevessül edilmekte!.. Böyle olunca, bir insanın diğer insana "obje-şey" gibi davranmasına ad olan "sadizm", bizzat nefsimizin nefsimize ettiği olarak "mazohizm", yani kişinin kendine "obje-şey" gibi davranılmasından ve kendini öyle görmekten zevk alması gibi bir mukabil sapkınlıkla desteklenmekte değil midir?.. Başkalarını "sadist-zâlim" olmakla itham etmezden önce, galiba en başta kendimizi itham etmeyi bilmek gerekiyor. Kendini alçaltana alçaklık yapmamak ve onu ruhundaki yüksekliğe ulaşması için teşvik etmek fazilettir; ama alçaklarla alçakların itişip kakışması daha çok "etme bulma dünyası" sözünü hatırlatıyor bize. Alçalanların da, alçaltanların da unuttukları hikmet ortaktır ki, yine Mütefekkir çiziyor altını:

"Allah senin içindedir: Bu asaleti unutursan, nereden geldiğini ve içinde ne taşıdığını bilmezsin. Halbuki hayatının bütün hareketlerinde hatırlaman lâzım gelen budur."

Şâyet bunun idrâkında olunsaydı, kimse kimseyi haksız veya lüzumsuz bahanelerle, çıkar ve gurur taşkınlıklarıyla kırmaya ve hatta imhâya yeltenmezdi.

Gelmek istediğimiz bir yer var bunları serdederken: Keşke insanoğlu, içine düştüğü ve düşürüldüğü durumu kendi gözü ve iradesiyle farkedip tedbir almayı becerebilseydi. Bu kendiliğinden gerçekleşemediğindendir ki, "şahsiyet" olmak için ferdî-içtimaî etkileşim boyunca "korku, ümid, gurur, ihtiras, aşk" gibi bir sıra "oluş" içinden geçmek gerekebiliyor, doğduğumuz günden başlayarak aile, okul, meslek, cemiyet zemininde katman katman eğitim ve terbiye ocaklarında pişmek gerekebiliyor. Mademki istisnâsı zikre değmeyecek kadar az, öyleyse "gerekiyor" demek en doğrusu.

İnsanın varoluş şartı olan "dil", nasıl toplumdan ferde bir intikal zarureti belirtiyorsa, aynı "dil" vasıtasıyla, ilk "zorunluluk" ve "vazife" duyguları da içtimaî çevre tesiriyle oluşur insanda. Bu denetleyici tavır ve fikir tatbik ve telkin edilmeseydi, hayvandaki "duyum, refleks, şartlı refleks" çerçevesindeki "içgüdü" hayatına benzer bir beslenme, korunma ve çiftleşme peşinde geçerdi ömrümüz. Ki bu faraziye bile gerçekleşemezdi "dil" olmaksızın. Bugün çoğu insanın hayatında baskın olan karakter bu hayvanîlikse, insanların denetlenemediğinden ve denetleyici fikir yokluğundan bahis açabiliriz. Ama herşeyden önce açılması gereken ilk sahife; ferdlerin kendi içlerindeki "denetim-murakabe"yi başaramadıklarıdır ve bunun da en büyük sorumlusu, "düşünme"sini bilmesine rağmen "düşünmekten gayenin ne olduğu"nu umursamayan ferdlerin kendisidir herhâlde. Onlar ki, "hürriyet" ve "şahsiyet"in dışarıdan bahşedilemeyeceğinden gâfil olanlar!..

O hâlde, iki cebheli bir telkin ve terbiye programının lüzûmu aydınlanıyor; Ferdi denetlerken ve denetleyici fikri telkin ederken, ona en başta kendi hürriyetini kazanma ihtiras ve şevkini aşılamak... Ahlâk ve fikir polisinin varlığı, o polisi vicdanımıza yerleştirmemize ve dış müdahaleyi gereksizleştirmeyi başarabilmemize yardım içindir. Kuş diye, nasıl "kendi kanatlarıyla" uçabilene denir; "hür şahsiyet" de, onu benliğindeki "ruh-nefs" çatışmalarını ve kademe kademe "intibaksızlıklar"ını aşarak "kazanan"a denir.

"Mazohizm"imiz nedir; korku, çıkar ve gurura kul olup kendimizi yokluğa mahkûm etmek ve hiçbir utanma duymadan bundan zevk almak... Demek ki, başkasının "sadizm"inden yakınmadan önce, kendi "mazohizm"imizden kurtulmayı bilmek gerek. Sorumluluk "ortak" olduğu kadar, "karşılıklı"dır da!.. Sorumluluk ve vazife duygusunun kaynağı olan, ferdleri birbirine karşı "şahsiyet" gibi davranmaya sevkederek "aşkın" bir "birlik"te ruhlarını bağlayan "mutlak, şartsız, küllî" mihrak nerede? Ferdler-şahsiyetler arası anlaşma ve münasebetin, "objeler arası" değil, "hürriyetler arası" bir "bağ" kurmayla, birbirlerinin "hürriyet"iyle "bağ ve yakınlık" kurmayla tesis edilebileceğini vaz`eden ve "yol"unu gösteren fikir!..

Birbirini "anlamak", birbirini "açıklamak" değildir; "anlamak sevmektir; sevmekse anlamak"; anlaşılanın "hürriyet"iyle bağ kurmak ve ondaki "aşkın" hürriyet soluğunu onunla birlikte solumak... Kâinatı anlamak da böyledir ki; ondaki "aşkın" irade ve nizâmı "anlamak", onu sevmek, onda "tecellî" eden sonsuzluğu sevmekle mümkün. Buysa, bizi, "kuşatınca" anlayan akıl dairesini aşmaya ve "sır idrâkı"nı kuşanmaya götürür. Sonsuzluğu öne almadan, "sonlu"yu avuçlamaya çıkanın eline sadece "posa"sı geçer "cevher"in; tadsız ve tuzsuz. Yine Mütefekkir`den, yine onun Marifetname adlı eserinden:

"Sonsuzluk, sonlunun iç dinamiğidir: Gerçek anlamında anlaşılmış olarak iç dinamiği... O, sonluluğun, sadece kendi ötesine geçmekte bulunduğunu ifade etmektedir."

Bu öğrenildiği ve öğretilebildiği ân, artık sadizm ve mazohizm, bitmek bilmez korku-çıkar-gurur çatışmaları arasında insanları hiçlik uçurumuna savurabilecek gücü bulamayacaktır diyebiliriz.     

 

 

Aşk Herkes ve Herşeye Sorumluluktur

 

Dışarıdan yüzümüze söylendiği zaman, "sorumluluk" sözü her lâfın başında vurgulandığı zaman, farketmişsinizdir ki, ya sıkılır ya bunalır ya tepki gösterir yahut gınâ getiririz. Bir bakıma haklıyızdır; psikolojik olarak "şahsî" bir iç zorunluluk duygusuna dayanır hakiki sorumluluk; ve onu içimizde duyamadığımız ânda bize empoze edilmesi kadar, başka bir sahada "zaten" ferdîleştirdiğimiz bir sorumluluk varken, bunun hiç düşünmediğimiz bir başka yer için gündeme getirilmesi savunma reaksiyonuna iter bizi.

Ancak, haksız olduğumuz taraf da genelde şudur: Sorumluluk, bir bütün olan varlığın belli bir köşesine hasredilmişse ve o köşeyi âlemden bağımsızmışcasına "ferdîleştirmişsek", aşk ve kinin bir kılıcın iki yüzü olması gibi, ihtirasla sevdiğimiz ve kendisine karşı sorumlu olduğumuzu kalbden duyduğumuz o köşenin dışındaki "herkes ve herşey"e haksızca bir umursamazlık duyabilir, hattâ içten içe nefret edebiliriz. Böyle bir "sorumluluğun" öbür yüzü zulümdür; varlığı bütün olarak görememe cehlidir ki, henüz "aşk ahlâkı"na ulaşamamış ama bencilliğini de kırmaya başlamış bir ihtirasın vasfıdır belki de. Gurura ve "egosantrizme-benmerkezliliğe" de bitişiktir. Sadece korkarak, sadece çıkar umarak, sadece mutlu günler ve zafer hayâliyle tutuşarak iş yapan "bugün var, belki yarın yok" nefslere nisbetle bir gömlek üstün bir safhadır.

Halbuki bize lâzım olan tam bu değil; "birlikte varoluş" ahlâkı, "aşk ahlâkı"... Ancak o, sorumluluğu, gökteki veya muhayyiledeki bir tasavvur olmaktan kurtararak "belli bir iş"e hasreder ve "sonsuz bir ihtiras"la mesleğinin hakkını verir. Ama yine ancak o, bu "iş"in kendisi adına olmadığının ve sonsuzlukta fâni olduğunun da şuuruyla, herkes ve herşeyde sonsuzluğun aksini görerek, hakettikleri sevgiyi verir onlara ve hepsine dönük "küllî" bir sorumluluğu bulunduğunu da hiçbir zaman unutmayarak, âlemde ve cemiyette "onlarla birlikte varoluş"un uyum ve âhengini arar, gözetir ve savaşır bu uğurda.

Hakiki bir âşık, parçayı "tek parça" olduğu için değil, "sonsuz" bir varlığın parçası-tezâhürü olduğu için sever ki, gözü "şekilde" değil, sonsuzun "tecellîsinde"dir. Bu sâikle benimsediğindendir ki, ihtirasına "obje" olan yerdeki eksik ve fazlalar, zafer ve hezimetler, süreklilik ve süreksizlikler, onun aşkını pörsütmez, ilgisini gevşetmez. "İyi gün dostu" değildir o; "Mutlak ve pörsümez iyi"nin âşığı olarak, "sonlu"nun pörsüyeceğini bilir. Fakat bilmesine rağmen, o "sonsuzca" vazife duygusu ve o "sonsuzca" sevgisiyle adâlet ve ilgiyi hiçbir kul ve hiçbir şeyden esirgemez.

Sonsuza çıkan "yolu sever", bir dinlenme tesisinde bitsin istemez ömrü. Emeklilik için çalışan çıkarcı ve "yarım yol" yolcusu değildir o. Korktuğundan, çıkar umduğundan, şaşaa umduğundan, alkış umduğundan, pohpoh umduğundan dolayı yola çıkanlar; ilk dinlenme tesisinde, korktuğu tehlike ortadan kalktığında yahut onu tehdid edemez olduğunda, umduğu çıkara dair bir parmak bal ağzına çalındığında, idealize ettiği alkışı aldığında yahut gururu okşanmaz olduğunda, birgün "aslında kahraman olmadığı; çünkü müraîlerin-gösterişçilerin asla kahraman sayılamayacağı" yüzüne haykırıldığında ve ilk yol kazasında tel tel dökülür, ebediyete değil fâni çıkarlara dayanan sahte-zahirî sorumluluklarına nokta koyarken, yüzü gözü kan revân içinde de kalsa, asfalt yol bitip tehlike ve ölüm kokan ıssız patikalara dalmak da gerekse, yalnızca o girer dünyanın karanlık meçhûlüne. Zaten onun dünyası da değildir bu; sonsuzluk ülkesinin vatandaşıdır ki, ölü leşine tamah eden çakallara bırakıp, çeker gider bir gün aslî vatanına!..      

 

 

Düşünüyoruz, O Hâlde Sorumluyuz

 

Sorumluyuz; çünkü insanız. Dostoyevski`nin söylediği gibi, "herkesten ve herşeyden!" hem de!.. Sorumluyuz; çünkü hürüz. İnanmak, bilmek ve istemek gibi bir hürriyet potansiyeliyle getirildik dünyaya. Sezerek, düşünerek ve seçerek, kendimizi ("ruhî hâllerimizi") ve real âlemi, kendimizdeki âlemi "obje"leştirip aşabiliyorsak; ahlâkın, fikrin, sanatın sonsuz "gaye-değer"lerine fânilik zincirlerini parçalayarak yol ve köprü kurabiliyorsak; dilersek bu ölümlü dünyamızı sonsuzluktan çektiğimiz "mânâ iplikleri"yle bir gergef gibi nakışlandırabiliyorsak; olanların-görünenlerin (fenomenlerin) ve olması gerekenlerin-yasaların (zorunlulukların) tenkidini yapabiliyorsak; seçim ve kararlarımız başka insanları etkileyebiliyorsa ve tekniklerimiz tabiî yahut sosyal çevremizi tanzim edip değiştirebiliyorsa; hakikatte ölmek yahut ölmemek bizim neyi seçtiğimize bağlıysa ve uysak da uymasak da, neyin "iyi" olduğuna dair bir "zorunluluk" duygusu vicdanımızı aydınlatıyorsa, evet hakikat böyleyse, artık, "Yaptıklarım beni bağlar, kendime karşı sorumluyum önce!" diyemeyeceğimiz gibi, "Elimden birşey gelmiyor; gücüm, mizacım, şartlarım elvermiyor!" dememiz de haklı olmaz.

Vazife duygumuz; öncelikle bizi varedene ve O`na kalbî şükranımız ve mesuliyetimiz dolayısıyladır ki, varoluşumuzda yoldaşımız ve yardımcımız olan herkes ve herşeye... Kant`ın, "şartsız, küllî, mutlak"lığını, yani her türlü iç-dış şartlılık, hazcılık, keyfîlik, hesabçılık veya çıkarcılıktan bağımsızlığını vurguladığı bu vazife duygusunun, bu "zorunluluk" duygusunun, ancak fâni "izâfet"lere esaretten kurtulup kalbimizi "Mutlak Varlık"a açmakla ruhumuzda yeredeceğini bilmezlikten geliriz. Kurtarmayı, "ego"muza hizmetçi ve pohpohçu görmek istediğimiz başkalarından bekleriz de, "nefsinin esiri bir uşak" olduğumuzu, yokluğa ve ölüme son hızla yolaldığımızı anlamazlıktan geliriz. "Hürriyet, insanın kendi özünü isteyişidir." ki, "öz"ümüz bu fâni-hayvanî varlığımız değil, ruhumuzda duyduğumuz sonsuzluğa rabtolunmuşluktur. Ve hürriyetini istemek, sonsuz ve mutlak "gaye-değer"lere kalbî bir boyun eğiş ve kendinden geçiştir ki, içgüdülerinin güdülediği istikamette ve "havuç peşinde" dilediğince hareket etmek, hayvanî hürriyete nişânedir. Hayvansa, ruhsuz ve şuursuz bir ölümlüdür, malûm.

Kalkıp, "Niçin hürriyet bahşedilmiyor bize-bana?" diye ağlaşırız sonra; "sanki hürriyet dışarıdan kazandırılabilir bir nesneymiş gibi!"... Hürriyet, nefsine, çıkarına ve fizikî-sosyal çevresine kul olanların; kimi narsisist, kimi "egoist-bencil", kimi "egosantrik-benmerkezli" (bir gaye uğruna nefsini-bedenini-çıkarını fedâ etse bile gururunu fedâ edemeyen ve tüm bu fedâkârlıkları "kahraman desinler" diye olan) nefse tapar kulların harcı ve hakkı değildir. Hürriyet, bizim kurtuluş hamle ve faaliyetlerimizin neticesi ve kazancıdır ki, iç-dış sonlu varlığımızdan geçmeyi, kendimizi aşarak sonsuzlukta eriyip ölümsüzleşmeyi ve artık kurtuluşu benciller gibi "sadece kendisi ve avânesi"ne istemeyip herkes ve her zaman için "sonsuzca" istemeyi gerektirir. Kurtuluşun-hürriyetin "sonlu" vasıta ve müesseselerinin, "vasıta-değer"lerinin; devletlerin, devrimlerin, hukukî veya iktisadî, ferdî yahut içtimaî hak ve serbestiyetlerin ille de gözü açıkken gerçekleşip gerçekleşmemesiyle de kişinin hürriyeti kaybettirilemez ve kazandırılamaz; hürriyet aşk ve şevki de kırılamaz. Bir deyişle, kendinden hürdür o; neye nasıl bağlandığıyla seçmiştir hürriyetini ki, kurtuluş veya hürriyetin zahirî görüntülerini taşısa ve onların şemsiyesi altında yaşasa dahi; nefsine, çıkarına, çevresine, gururuna, hazzına, yokluğa ve sonlu varlığa dizginlerini kaptırdığı ânda kaybetmiştir zaten onu. Mutlak İrade sahibinden başka kim iade edebilir ona hürriyetini? Ve "Allah, hürriyeti ancak onu arayanlara verir." yazıyor Marifetname`sinde Mütefekkir`in.

İnsan, henüz insanlıktan istifa etmemişse, ruhuna vurduğu ve kurtulmak için en ufak bedeli göze alamadığı zincirlerini şıngırdatarak yürümekten utanmalı cemiyet ortasında. Kendi gibi kölelerin zincirlerine bakıp, suç ortaklığı müşterekliğinde mazeret tedariklememeli. İnsanlığa doğru bir adım atarcasına zorlamalı zincirini-nefsini. Bir yönü sonsuzluk olan vazife ve sorumluluk duygusunu kımıldatmayı denemeli.

Olabilir; fâni çıkar ve sığınaklar peşinde o en değerli varlığımızı, varlığımızın özünü, sonsuzluk köprümüzü, ruhumuzu, celladı da kurbanı da kendisi olan, ipini kendi çeken bir ahmak gibi ölüme terketmiş, yokluğa-sonluya hasretmiş olabiliriz. Bu yüzden, ruhî kudretini boğmuş, müessir cüretini hadım etmiş, dehâsını betonlaştırmış hemen herkes gibi, ya korkak ya çıkarcı ya egoist olmuşuzdur. Neticesinde, "herkese ve herşeye karşı sorumluluğundan" dolayı vicdanındaki "iyi"yi cemiyette yüklendiği "iş" ve "misyon"a tercüme ettirenlerden olamamış bulunabiliriz.

Pekiyi, yapamasak da, konuşmanın da mı bir yolunu bulamıyoruz?..

Sesimizi de çıkaramıyoruz diyelim; "hâl diliyle" gözlerimiz de mi konuşamıyor?..

Hiçbirini yapamayacak kadar haysiyetimizi alçalttık farzedelim; hakkı düşünmekten ve onu vicdanımızdaki müstesnâ yerine iâdeden bizi alıkoyan nedir?..

Âcizlerin kudretlilere duyduğu hasedin, kin ve intikam duygusunun o en sinsi ve zehirli silahına, dedikodu ve hafife alma, kimbilir daha da alçalarak alaya alma çirkefine mi tutunuyor, batıyoruz yoksa?.. 

 

 

Hilkat Galatı: Sorumsuz Ahlâkîlik, Bedensiz İnsanîlik

 

Kişinin yaptığı her türlü faaliyet, iradî bir nitelik taşır; "gaye" veya "vasıta", "ideal" veya "pratik" değer hükümlerine göre bir "sezme" ve "seçme"ye dayanır.

Bu "seçim", ister "bedâhet-sezgi"lerin "ânı ânına çakışı" ve "bedâhetten bedâhete ilerleyişi" biçiminde olsun; isterse "bedâhet-sezgi"ler üzerinde ruhun "kesiksiz" akışından koparak "aklî" bir muhakeme yürütme neticesinde, yeniden ama "tenkidî-kritik" muhtevâlı bir "sezgi"ye varılarak gerçekleşiyor, "ontolojik" terminoloji içinde konuşursak "naiv-direkt-sezgi" anlayışına değil de "refleksiyonlu-dolaylı-düşünce" kavrayışına dayanan bir "seziş-seçim"le gerçekleşiyor olsun, yani "sezen" süjenin bu "sezgi"si üzerine kapanıp yeniden "iç"e dönerek bunu "mantıkî" bir süzgeçten geçirmesi neticesinde gerçekleşiyor olsun, "seçim" her defasında  "ruha nisbetle" bir "değer" hükmüne göre oluşur. Bu değer hükmü, hayatımızın "sezgi-bedâhetler"le sürekli bir "akış" içinde gerçekleşmesine nazaran, iradî faaliyetlerimizde kendiliğinden tüter ve biz çoğu zaman onu ahlâkın "aklî" biçimde formüle edilmiş herhangi bir prensibini şuurlaştırarak da seçmeyiz. Yalnız, bir davranışı niçin yaptığımız sorulduğunda, yaptığımızın doğruluğuna dair bir vicdan muhasebesi yaptığımızda, mühim kararlar arifesinde en "iyi"yi seçme gereği hissettiğimizde ve benzeri, akışta "duraksama" hâllerinde "denetleyici" fikre, ahlâkın "aklî" biçimde formüle edilmiş "prensipler"ine başvurur, onları şuurlaştırırız. Yalnız bir davranışın gerçekten "ahlâkî" bir fiil niteliği taşıması, içimizde o fiili işlemeye dair bir "zorunluluk", bir "sorumluluk" duygusu hissetmemize bağlıdır ki, âdetlerden, alışkanlıklardan, insiyakî-organik sevk veya ihtiyaçlardan, korku-çıkar-gurur nevî "organik-nefsî" temelli duygu ve hesabçılıklardan, ayrıca dış zorlamalardan doğan tüm faaliyetler "sahte" ahlâkîlîk ve "sahte" sorumluluktur denilebilir. Çünkü, bu tür faaliyetlerde ahlâkî fiilin "başlıca" vasfı eksiktir: "Şartsız, küllî, mutlak" bir "zorunluluk", "sorumluluk" duygusu... Ahlâksızlık veya ahlâkdışılık, buralardan başlar. Veya şöyle de sorulabilir: Böylesi bir "zorunluluk" ve "sorumluluk" duygusu taşıyan kaç "kişi-şahsiyet" tanıyorsunuz?.. İçgüdülerin, alışkanlıkların, nefsânîliklerin zincirini parçalamış ve hayvanîliğini aşmış?..

İçgüdülere, alışkanlıklara, nefse, kupkuru bir tekerleme ifâdesiyle düşman olduğumuz sanılmasın; "aşma" ve onları "ideal-gaye" değerlerin emrine verebilme gereğini vurguluyoruz ki, "sonlu"ya hakettiği kadarını verip, "varoluş"u, "sonsuz"a yönelme ve "sonsuzca" sevilebilecek arzulara bağlanmada görmek, göstermek dileğimiz...

Hayatî kuvvetlerimiz, arzularımız, içgüdülerimiz, şehvetlerimiz, benlik hamlelerimiz, bir imhâ hedefi olmadıkları gibi, ruha "cüret" ve "hamle zevki" kazandırmak üzere bir sınıra kadar teşvik de edilmeli ki, "ferd-şahsiyet" ayakları üzerinde doğrulabileceği ve üzerinde "gaye-değer"lerini nakşetmek üzere harekete geçebileceği sağlam bir zemin ve sağlam bir beden edinsin. Bu anlamda "tabiata karşı savaş"tan, her "tabiî" vasfa sahib varlık yenik çıkar ve "yenik-ezik" bir ruhun "maddesine hâkim" ve "mânâsına uygun" bulunması, doğrusu pek tasavvur edilemez. Bir misâl olarak; bedenî spor, sağlığın korunması, egzersiz ve el işlerinin geliştirilmesi, ruha "yüksek gaye"leri için becerikli bir yoldaş ve âlet kazandırmak, bu âletine güvenen ruha "yüksek gaye"lerini gerçekleştirmek üzere "cüret" kazandırmaktan başka nedir ki?..

Zaten, ruhu ve bedeniyle insanı bir bütün olarak almadıktan sonra, insana dair her söylenen, içi başka dışı başka "ikiyüzlü-riyâkâr" bir tipin, "person-kişi" kavramının Romalılar zamanındaki Lâtincede "personna-maske" kelimesinden doğması gibi bir hilkat garibesinin cemiyette maya tutmasına ebelik edecektir. Stefan Zweig, Charles Dickens`in eserlerindeki "şehvetsiz" ve siyah-beyaz gibi ya iyi ya kötü olan (halbuki hemen her insan, "bazen iyi bazen kötü", "hem iyi hem kötü" tarzında, ruh-nefs çatışmasının akışıyla belirlenir ve ruhî zaferlerin çoğunluk olarak kutublaşmasıyla "iyi", ruhun nefs karşısında çoğu yenik olduğu durumdaysa "kötü" olarak tarif edilir) hayâlî kahramanlarına atıfla, "tipik İngiliz riyâkârlığı" tesbitini yapmakta ve bundaki "çocuksu"luğu tenkid etmektedir. Organik arzular, kendilerine esir ve düşkün olunmadıktan sonra, varlığın, varoluşun ve var kalmanın zemini olarak iyidir ve "insanlık" da, bunların aşıldığı ve sonsuzluğun başladığı yerde, diğer canlılardan farklı ve ölümsüz karakteristiğine kavuşur.

 

 

Varoluş: Yaptığından ve Yapmadığından Sorumluluk

 

Jean-Paul Sartre`ın en meşhur temsilcisi olduğu Varoluşçuluk (Egzistansiyalizm) okulunun temel kavramı "varoluş" ve temel tezi "Varoluş, özden önce gelir" tesbitidir, denilebilir.

İnsan için "varoluş"; şuurun uyanık olduğu her ânda, faaliyetlerinin niteliği ve "yapıp-etme"lerinin hedefi ne olursa olsun, her seferinde iradî seçimde bulunmaya ve değer hükümlerine göre "olacağını" seçerek "varlığını kendi oluşturma"ya, böylelikle bir yandan "faaliyetlerinin-eserlerinin toplamı" olurken, diğer yandan tüm fiillerinden "sorumlu" olmaya delâlet eden bir kavram olarak belirlenir bu "okul" içinde, Varoluşçuluk`ta.

Diğer canlı-cansız varlıklar (ki, cansızlıkları da peşin ve izâfî, insanı ölçü alan "antropomorfik bir kabul"dür yalnızca!), türlerinin "öz"ü tarafından "önceden" determine edilmiş, takdir edilmiş, belirlenmiş, yönetilmişken (ki bu da mutlak bir determinizm değildir, zorunsuzluklara, "imkân ve ihtimâllere açık"tır); yalnızca insan, "olacağını" kendi seçerek, seçtiği yolda kendini "varlaştırır", "oluşturur", der Varoluşçular. Diğerlerinde "öz" önce gelirken, insanda "varoluş, özden önce gelir" derler; yani, kişi kendi "öz"ünü gerçekleştirir...

İBDA diyalektiği içinde de yerliyerine oturtulmuş ve tâdil edilmekle birlikte, hakikat payı da takdir edilmiş böyle bir "varoluşçuluk", bilhassa ateist varoluşçularda, hep var olmanın ve var kalmanın ölçüsü -ki, Mutlak Varlık`tır- nedir ve "bağlanma" hangi ahlâka göredir, sorularını cevablayamazken, Külliyat`ta, varoluşu yokoluşa çevirmemenin elzem ve sadece İslâm`da bulunan yolu gösterilmiştir. "İnsan, eserlerinin toplamıdır"; doğru. Ama insan, varoluşunun âkıbeti olarak, "bir torba kemik toplamı" da değildir ve onu içilince biten bir sigara gibi görmek, izmaritine de mezarlığı yakıştırmak, yanlış ve yakışıksız bir fikirdir. İnsan ruhu, asıl öldüğümüzde ebedîleşir. Ve tabiat karşısında insana öncelik veren "öz", onun fânî varlığından "önce" ve "ölümsüz" olandır ki, gelip geçici, yıkılıp gelişici ve her dem değişici "insan iradesi" değildir bu!..

Tesbit doğrudur; "varoluş, sorumluluktur". Ve birlikte varolduğumuza göre, varoluş, "birlikte" ve "birbirimize karşı" sorumluluktur. Şu veya bu şekilde çevresine tesir etme ve dönüştürme kudretinde bulunan insan, bu tesirinin sorumluluğunu da yüklenmiş demektir ki, bu duyguyu taşıyıp taşımaması, hakikati değiştirmez.

Sartre`ın, altını çizdiği önemli bir bahis de, kişi neyi seçiyorsa, seçtiği "iş" veya "şey"in, yaptığı "davranış"ın içinde anlam kazandığı, kazanacağı, kazanabileceği "insan tasavvuru"nu, "insan projesi"ni ve "dünya görüşü"nü de seçmiş olmasıdır. Kişi, bu seçimiyle, farkında olsun veya olmasın; olunması, yapılması, bilinmesi "gereken" budur demektedir. Öyleyse, bu seçiminden müsbet veya menfi yönde etkilenecek başka insanların veya başka şeylerin de sorumluluğunu üzerine almış demektir. "Ama başkası böyle yapmaz ki!" mazeretinin de bir kıymet-i harbiyesi yoktur; "Ya yaparsa?"...

Yapmak kadar yapmamak da, konuşmak kadar konuşmamak da bir "seçim"dir ve hesabı verilmesi gerekir. Yapmak veya konuşmak nasıl bir "değişim"e, tesire yolaçıyorsa; susmak da bir başka değişim arzusuna yahut değiştirmeme iradesine işaret eder. Yapmak veya konuşmak, daha aktif bir değişme ve değiştirme iradesi olarak, meselâ şu soruların cevabını ister: Niçin "bunu" yaparak veya konuşarak, "bunu" değiştirmek istiyorsun da diğerlerini istemiyorsun veya önceliği niçin "bunun" değişimine veriyorsun? "Bunu" konuşuyorsun da, "diğerini" konuşmayarak onun hep değişmez kalmasını mı istiyorsun, "onu" konuşmayarak o işin yanlışlığında suç ortağı olmuyor musun ve insanları o yanlışa karşı tavır almaya çağırmamanın gizli bir suç ortaklığı olduğunu anlamıyor musun?.. O hâlde, konuşmak kadar, susmak da bir "konuşma tarzı"dır ve kişiye sorumluluk yükler. Bu yaklaşımıyla Sartre`ı anlamak, aslında bugünü ve İBDA fikir-sanat-aksiyon mücadelesini anlamak kadar, bu mücadeleye ve "var olma ve var kalma" problemine sağır olanları da anlamak demektir maalesef. Sartre`ın "Denemeler"inden:

"Adlanan şey masumluğunu kaybeder. Dil, bir bakıma masumlukları ortadan kaldırır"... "Saint-Just`ün dediği gibi nasıl masumca devlet yürütülmezse; masumca konuşulmaz da, yazılmaz da. Yazarlar, sanat için sanat tutumunu uzun zaman sürdürmekten suçludurlar"... "Biz yazarların önlememiz gereken şey, sorumluluğumuzun suçluluğa çevrilmesi ve elli yıl sonra bize şunun söylenmesidir: Bu adamlar dünyanın en büyük felaketinin geldiğini gördüler ve sustular"... "Düşmanın hoyratlığı bizi, barışta yan çizdiğimiz bazı sorunları kendimize soracak duruma sokuyordu: Karşı koymada olup bitenleri bilenlerin hepsi -ki bilmeyen Fransız kalmadı sayılır- kendi kendilerine korku ile soruyorlardı: «İşkence ederlerse dayanabilir miyim?» ve insanın kendi üstüne edinebileceği en derin bilginin kıyısında bulunuyorduk. Çünkü insanın sırrı Oedipus ya da aşağılık kompleksi değil, özgürlüğün sınırı, işkencelere ve ölüme dayanma gücüdür"... "Bizim için yazar ne bir Vestal, ne de bir Ariel`dir; ne yaparsa yapsın, ne kadar kenara çekilirse çekilsin, kavgaya karışmaya, damgalanmaya, lekelenmeye mahkûmdur. Yazar, sanatını hiç ses vermeyen biblolar yapmakta kullandığı zaman bile, bu hâli bir tutumun belirtisidir. Bu demektir ki, edebiyat ve toplum bir bunalım geçiriyor, toplumun yazgısını ellerinde tutanlar yazarın, devrimcilere katılmaktansa, süs eşyası yapmakla kalmasını istiyorlar"... "Madem ki, yazar, toplumun dışına çıkmaz, o halde çağına iyice sarılsın; tek çıkar yolu budur. O, çağının, çağı onun malıdır. Balzac`ın 1848 günlerinde kayıtsız kalmasını, Flaubert`in Komün hareketini anlamamasını üzüntüyle karşılıyoruz; onlar adına üzülüyoruz; bir daha ellerine geçmeyecek olan bu fırsatı kaçırmış oldular. Biz, zamanımızdan hiçbir şey kaçırmak istemiyoruz. Belki daha güzel zamanlar vardır; ama bizimki budur; bizim yaşayacak olduğumuz hayat bu savaşın, belki bu devrimin ortasındaki bu hayattır... Yazar, çağının adamıdır. Her söylediği, her SÖYLEMEDİĞİ sözün, çağında yankısı olur. Flaubert`i ve Goncourt`u, Komün hareketinden sonraki zorbalığa karşı koyan bir tek satır yazmamış olmaktan sorumlu tutuyoruz. Bu, onların işi değildi denebilir. Calas Davası Voltaire`in işi miydi? Dreyfus Davası Zola`nın işi miydi? Kongo`nun yönetimi Gide`in işi miydi? Bu yazarlardan her biri, hayatlarının bir dönemecinde, bir yazar olarak ne derece sorumlu olduklarını ölçmüşler"... "Geleceği düşünmüyor değiliz; ama düşteki bir geleceği değil, bizim günümüzün geleceğini düşünüyoruz. Her çağ zaten, bir insan gibi geleceğini içinde taşır: başlanmış işler, denemeler, tasarılar, kalkınmalar, ayaklanmalar, kavgalar, umutlar geleceğin içindedir. Savaş ne zaman bitecek? Memleket nasıl kalkınacak? Uluslararası düzen nasıl kurulacak? Statükocu güçler tutunabilecek mi? Bir devrim olacak mı? Nasıl olacak? Biz gelecek deyince bunları düşünüyoruz; başka türlüsüne karışmıyoruz. Biz, çağdaşlarımız için yazıyoruz; zamanımıza, dünyamıza geleceğin gözleriyle bakmak istemiyoruz. Kendimizi, kendi ölümlü gözlerimizle görmek istiyoruz. DAVALARI, İNSAN, SAĞKEN KAZANIR YA DA KAYBEDER"... "Aramızdan (yazarlardan) birini alıyorlar, onu öfkesinden ya da kederinden öldürüyorlar, yirmi beş yıl sonra da bir anıt dikiyorlar adına. Aynı adamlar, aynı çakallar hem öldürüyorlar, hem de anıtı başında nutuk çekiyorlar, bir ölüyü şana şerefe boğuyorlar ki, bir başkasının yaşamını zehir edebilsinler"...

 

 

Aşk Ahlâkı, Tesir Aşkı ve `Yetiştiricileri Yetiştirme`

 

Birlikte var olmanın, var kalmanın ve var etmenin yolu; birbirimizi "ölmeyen" ve "öldürmeyen" bir hürriyet aşkına teşvik ve "sonsuz"a rabtolmuş bu yolun zevki kadar, sorumluluklarını ve zorunluluklarını da telkindir. Eski İngiliz Başbakanı Thatcher`in bir zamanlar meâlen söylediği gibi:

"Güzel sözler söylemeyi başkasına bırakıyor, ben iş yapmayı üzerime alıyorum"...

İş yapmak deyince, hemen bunaltıcı ve duygusuz bir "vazife"yi idealize etmediğimizi şu âna kadar yazdıklarımızda vurgulamaya çalıştık. O, kendini ve çevresini kula bahşedildiği ölçüde "var etme" zorunluluk ve sorumluluğunu, hürriyet zevki ve aşk ahlâkıyla kalbinin en muhkem köşesinde duymak; bir sanatçının "eser"ine eğildiğinde hissedebileceği en derin "estetik zevk"le bu "ahlâkî sorumluluk" duygusunu buluşturarak, insanlığın insanca "varolması" idealine bir "iş ihtirası"yla katılmak; ve bunu, ne bir fâniden korktuğu, ne fâni bir çıkar umduğu, ne de fâni gururunu alkışlatmak istediği için yapmaktır. Hür şahsiyetler medeniyetini kurmak; ailesinden başlayarak, sınıfını, toplumunu ve insanlığı bu muazzam, bu mukaddes "sanat eseri"nin tuvali görebilmek; insanları "obje-şey" görmeden, haklarını "zâyi" etmeden!.. Bir yandan kendini yetiştirirken, diğer yandan insanları yetiştirme ve "yetiştiricileri yetiştirme" sanatı. Sanatların ve eserlerin en büyüğü!..

Bir anne-babanın "en güzel eseri", "çocuk" değil midir? Böyle diyor Mütefekkir!.. Kendisi de bir "çocuk" olan insanın en güzel eseri, farklı müesseseler ve katmanlar boyunca yine yetiştirdiği diğer "çocuk"lardır, insanlık tuvaline vurduğu rengârenk sonsuzluk fırçasıdır. Hayata, kendimizi ve çevremizi resmetmeye geliyoruz, vereceğimiz "estetik biçim"e direnen fâni tortuları, maddenin ve görüntü varlıkların "direniş"ini bir heykeltraş gibi yontmaya geliyoruz.

Sanat Tarihi`nden çarpıcı ve murâdımıza denk düşen bir tablo:

Büyük İtalyan ressam ve heykeltraşı Mikelanj, ruhundan ruh, canından can verme ihtirasıyla, kan ter ve sancılar içinde, günler ve haftalar boyu çalışıp nihayet bitirir meşhur "Mois-Musa" heykelini. Kendisine bakan heykelin gözlerine diker gözlerini ve bir rivayete göre, çekicini heykelin dizine vurarak hırsla haykırır: "Ne duruyorsun, haydi yürüsene!". Diğer rivayete göreyse, şöyle bağırır: "Ne susuyorsun, konuşsana!"...

Fakat, ruh ve can taşıyan insan, ruhsuz, şuursuz ve aksiyonsuz bir kütle değildir. O, inanır, duyar, düşünür, "konuşur", "yürür", davranır, idealleri için çarpışır ve dünyanın dörtbir köşesine, maddeye, harflere, notalara, renklere, herkese ve herşeye sonsuzluk bestesini nakşeder. Böylesi hür, böylesi mübdî, böylesi faal bir varlığın ruhunu nakışlandırmaksa, fâni sanatların tümünden de yüksek bir sanat değil midir? "Çocuk" yetiştirme, "insan" yetiştirme sanatı!.. Ailenin de, toplumun da, medeniyetin de, tarihin de, sonsuzluğa perçinli tek bir sanat hedefi var o hâlde: O İDEAL ÇOCUĞU DOĞURMAK ve VAR ETMEK!.. Kendinde ve neslinde!..

İBDA idealinin gözettiği öncelikli prensibi hatırlatmanın tam yeri: "Yetiştiricileri yetiştirme ve yetiştiricilerin yetişmesi"...

 Bu prensip önünde, "insan" olma sorumluluğu duyan herkese bir borç düşüyor, önce şu soruyu cevablama borcu: İnsan olarak varolma ve bu uğurda kendimi yetiştirme gereği duyuyor muyum; bu gayeyle en son "kime başvurdum", en son "neyi okudum"?.. Belki birkaç cümlelik bir cevab bulduk bu soruya; ya şuna: Kendim ve kendi gururum için mi yaşıyorum, herkesle birlikte o sonsuzluğu ruhuma doldurmak mı istiyorum; bu yolda en son kimi yetiştirmeye davrandım, idealimi başka insanlarla paylaşmak için en son hangi adımı attım?.. Son soru, çoğumuzun, eğer kendimize yalan söylemiyorsak ve hâlâ gururumuza mazeret tedârikine davranmıyorsak, pek cılız cevablar bulabildiğimiz sorudur. Egoizmini aşabilen, egosantrizme takılır çoğu; burasını da aşabilen "nâdide" insanlar, "aşk ahlâkı"nın kahramanları kimlerse, ruhumuzu en ziyâde nakışlandırmaya ve insanların idâresini üzerine almaya da ehil olanlar onlardır! Kendisi için yaşamayan, sonsuzluk nakkaşları!..

İnsanımız adına, tarihe lânetlenerek geçmemize sebeb olabilecek ne büyük utançtır ki; insanımızı ve insanlığı "yeniden" ve "birlikte" var etmenin en büyük ve en çilekeş sanatçısı-savaşçısı, yeniden "can" vermek istediği kitlelerin hissiz ve sorumsuz bakışları altında, üç-beş kemik peşinde yokoluşa sürüklenen ve "mide gurultusundan daha aziz" bir değer tanımayacak derecede "düşürülmüş" halkının cansız ve "camdan" gözleri önünde çakallara parçalatılmak, hiçbir hukukî kıstas umursanmaksızın ipe çekilmek istenmektedir. Kelimeler sussun, vicdan konuşsun; ki bu vicdan, eğer son bir "hayat hamlesi"yle silkinmezsek, yarının tarihçilerinin lânetleyici vicdanı olacaktır. Biz sorumsuz ve duygusuzların değil!.. 

Evet; "aşk ahlâkı", "yetiştiricileri yetiştirme ve yetiştiricilerin yetişmesi davası" ve "tesir etme aşkı"... Birlikte varolmanın "zorunlu" sacayağı... Mütefekkir`den dinleyelim gerisini; "Kültür Davamız" adlı eserinden:

«İnsana varlığını empoze eden her şey, "Mutlak Fikir" içinde izâhını bulur; yeter ki "İslâm`a muhatap anlayış"ın kavranmasıyla AŞK AHLÂKI hâlinde işin çetinliği yaşanabilsin. Varlık, hayat ve oluş kavramlarının genişliğince geniş meseleler, mevzuuna göre, dereceleri, belirişleri, değişimleri, davranışları ve gelişimleriyle, izâha kavuşturulur; yeter ki, sözkonusu anlayışla bunu becerebilecek liyâkate erilebilsin. Dikkat ediliyorsa, insan ve toplum meselelerini izâha kavuşturabilmenin bu anlayışla mümkün olabileceğini belirtme davası üzerindeyiz; yoksa Büyük Doğu, eşya ve hadiselerin her ân yeniliği içinde karşımıza çıkabilecek meselelerin çözüm şablonu değildir.

Her şeyden önce kabul etmek gerekir ki, dava önce YETİŞTİRİCİLERİ YETİŞTİRME VE YETİŞTİRİCİLERİN YETİŞMESİ davası olduğuna göre, ruhun derinliklerinden kaynaklanan estetik bir zevk hâlinde disipline girmedikçe, ne yetişmek ve ne de yetiştirmekten bahsedemeyiz... Hem teoride ve hem de pratikteki verilerle yanlışlığı ve uygulanamaz oluşu ortaya çıkmış olan Marksizmin yaygınlaşma sebeplerinden biri de, bu yolla öğretilebiliyor olmasındandır; hakikatiyle kof, teferruatçılığıyla avlayıcı... Uygulanmıyor, çünkü uygulanamıyor; ama öğretilebiliyor, bunun metoduna ermişler. Oysa biz, uzun seneler boyunca öğrenme ve öğretmenin ne olduğunu bile tartışmamışız, tartışmayı öğrenmemişiz. "İç"e doğru sonsuz "tek" ve "dış"a doğru sonsuz "çok"a açılı bir sisteme mensup oluşumuzun idrakıyla, derinleştikçe genişliğine ve genişledikçe derinliğine yol alarak, teferruatçılığın gereğini yerine getirelim. "Hiçbir şey yoktur ki, ilmi cehlinden iyi olmasın" şiarından pay almaya bakalım... Bu bakımdan kendimizi başlangıç sayabiliriz.» (Vurgular bize ait.)

Mütefekkir`in, yukarıdaki hikmet, işaret ve ihtarlarından önce sözünü ettiği ve yazımızda-denememizde de sık sık geçen "aşk ahlâkı" tâbiri, bizi yıllardır elimizin altında bulunan ama bir fırsatını bulup da okuyamadığımız bir kitaba başvurmaya sevketti: Hilmi Ziya Ülken`in "Aşk Ahlâkı" adlı eserine. İlk cümlelerimizden itibaren sık sık yararlandığımız bu kitab vesilesiyle belki daha pek çok şey söylenebilir. Bunu şimdilik ertelemek durumunda olsak da, her baktığımız yerde İBDA fikriyatının daha bir ihtişamla delillendirildiğini görme zevkini yaşamak; bugüne kadar gereğince okuyamadığımız için farkedemediğimiz, Külliyat`da mündemic kudret potansiyelini böyle küçük açılışlar hâlinde de olsa izleyebilmek, tarifi güç bir haz veriyor bize; hiç olmazsa bunu paylaşabiliriz sizinle.

Şu yüzden söyleme gereği hissettik ki; Külliyat, insanlığın yeniden ihyâ ve inşâı idealine gönül veren herkes için kâinatın bir "topoğrafya"sıdır, bir nevî haritasıdır. Kâşif, yolcu ve işçiye, hangi hazinenin, madenin, definenin nerede gömülü olduğunu gösteren; medeniyetimizin kuruluş ve inşâ mimarisini bazen kuşbakışı bazen en derin teferruatıyla çerçeveleyen, âlemi keşif ve semerelendirmek için nereye hangi yoldan ve hangi vasıtayla gidileceğini bildiren mütekâmil bir "yol" haritası; yani "seyirlik" değil...

Artık bize düşen, "harita" başında oyalanmak değil, haritayı elimize alıp, hangi hazineyi çıkaracaksak ve nerede hangi binayı kuracaksak, uygun âlet ve edevâtı sırtlanıp yola çıkmaktır. Hiçbir ilme önceden belli bir "metod" empoze edilemeyeceğine göre ve her ilim bir "metodlar kompleksi-çeşitliliği"yle çalıştığına göre, "sahamızda-branşımızda" karşımıza çıkabilecek ve "sahaya çıkmazdan önce" tam olarak kestirilemeyecek muhtevâyı (kestirilebilse zaten "keşfetmek", "ibdâ ve inşâ etmek" mevzubahis olmazdı!), yeni ihtiyaç veya problemleri çözümleyip işleyebilici bir ideolojik-teknik formasyon zaruridir.

Kısacası, Külliyat bize "dışa açılma"yı vazife kılmaktadır. Fakat her açılışta da, bütünle irtibatı kaybetmemeyi ve bataklıklara saplanmamak için, "harita" merkezinde "içte toplanma"yı şart kılarak!.. Ve "dayanışmalı fikir oluşumu" prensibiyle, her türlü keyfî, egoist, egosantrik, anarşist temâyülleri disipline ederek ve birbirini yetiştirmeyi, bu arada çevreye "tesir aşkı"nı da kaybetmemeyi "şiar" kılarak!.. Bu bünye disiplini tuttuktan sonradır ki, İBDA`dan fışkıran dallar ve çiçekler hâlinde farklı fikir-sanat-aksiyon "ekol-okul" ve tarzları neşvünemâ bulur; "Başyücelik Akademyası"nın kahramanları vücûd bulur! Önce insanımızın, sonra halka halka insanlığın "genel fikir çerçevesine Büyük Doğu`yu oturtma" dâvâsı, uygun kalkış ve toplanış merkez ve manivelâsına kavuşur; dileğimiz olmaktan önce, hiç olmazsa ilk adımı atmakla başlayarak, sorumluluğumuz budur. 

Evet, son sözü, "Aşk Ahlâkı" adlı eserindeki "tesir etme aşkı" bahsi vesilesiyle Hilmi Ziya Ülken`e bırakalım:

"Tesir etme sevgisi, ruhun kendi dışında tamamlamak için yaptığı olgun (yetkin) hâlde bir gayrettir. Tesir aşkı inanışla vakalar arasında köprüdür; ruhla âlem arasında birliğe ulaşmak için yapılan en yüksek hamledir. İnsanın kendini aşması ve insanlara tesir etmesi için enginlere açılmasıdır. Ruhu zekâ kalesine kapanıp kalmadan, gurura ve bencilliğe kul olup yalnızlığa çekilmeden, inanışı bir his garabeti gibi zindanda bırakmakdan kurtarmaktır. Tesir sevgisi, telkinin İsrâfil sûru gibi esen yeliyle ruhları birlik haline koymaktır. Bir dâva uğrunda birleşenlerden kahramanlar, gönülsüz feragat adamları çıkarmaktır. İnanışı hareket hâlinde, fiil hâlinde zindanından, zincirlerinden kurtararak âlemle birleştirmektir.

Ruh, tesir etme sevgisi ile kendini toplumla tamamlar ve kişilik olur. Zincirlerini kırarak yeryüzüne ateşi indiren Prometheus olur. Tasavvuru fiil hâline getiren hürriyet olur. Tesir etme aşkı, parçayı bütünle, ferdi cemiyetle, insanı insanlıkla birleştiren en yüce fiil olur.

İnsanın kişi olması, ruhun hürlüğünü kazanması için hakikat ihtirası, iş ihtirası yetmez. Hakikat için yola çıkan fakat yolun mihnetine katlanmasını bilmiyen, işinin, cemiyetin kölesidir. Hakikat iksirini arayan, yolun cefasına katlanan, fakat tesir aşkının inancını yaymak şevkinden mahrum olan da henüz hürriyete kavuşamamıştır. Çünkü onun ruhu ya yalnız tasavvur hâlindedir, inanış hâlindedir. Ya yalnız hareket, fiil, irade hâlindedir. Tesir aşkına sahip olmak, ihtirasın kanatlanması demektir; güçsüz tasavvurun fiille güç kazanması, yoksul fiilin tasavvurla zengin olması demektir. Tesir aşkı varlığın birliğine doğru yol almaktır. Ruhun hürriyetinde ilk büyük merhaleyi aşmaktır."

Hayata sonsuzluk aşkını yaymaya değil de, ölmeye ve öldürmeye gelmiş "yaşayan ölü"lere yuh olsun!..

 

 

 

III. Bölüm:

 

İŞBÖLÜMÜ YAPILAMAZ BİR VAROLUŞ SORUMLULUĞU:

DÜŞÜNME VE FİKİR

 

 

Varoluşun Çetin Sorusu: Kimiz?

 

İlk bakışta tuhaf gelebilir ancak, hiç olmazsa şahsımız adına söylemek gerekirse; "kim" olduğumuzu "tam" olarak bildiğimizi iddia edemeyiz şu ân. Veyahut biz soralım: Siz sahiden biliyor musunuz "kim" olduğunuzu? Cevabınız müsbetse, "Bravo!" demek düşer bize! İnsanoğlunun ilk atasından bugüne, binlerce yıldır cevabını aradığı en çetin soruyu bildiğinizi söylüyorsunuz çünkü!..

Şübhesiz, Descartes`in, "herşeyden" şübhe etse dahi, "şübhe eden" bir varlık olarak "kendini" duymasından ötürü "kendinden şübhe edemeyeceği" bedaheti üzerine, "Düşünüyorum, öyleyse varım!" demesi gibi, peşin bir sezgimiz, bilgimiz var  "kim"liğimize dair. Lâkin, iş, adlandırmaya, anlatmaya, açıklamaya geldiğinde, kendisini cevablandırılması bazen imkânsız sorular içinde bulabiliyor insan. Öyle ya, aynı bedenî varlığımızla, burada değil de dünyanın bilmem hangi köşesinde doğsaydık, "kim" olduğumuz sorusuna bambaşka cevablar dökülecekti ağzımızdan; bambaşka şeyler düşünecek, bambaşka inançlarımız olacaktı belki de! Avrupa`da, Çin`de, Uzakdoğu`da, Afrika`da doğmuş olsaydık meselâ!..

Herşey bir "dil"i öğrenmekle başlıyor aslında. Anadilimiz, kendimizin, insanların, hayatın, kâinatın "ne" olduğuna dair, belli merkezî "değer ve hakikat" ilkeleri çevresinde örülmüş bir "kâinat planı", bir "dünya tablosu ve değerlendirmesi" empoze ediyor bize. Böyle insan oluyoruz, ama böylece  "kendiliğinden" akan bir süreçte "hür bir şahsiyet" de olamıyoruz. Hürriyet ve şahsiyet, "öğrendiğimiz" değil, öğrendiklerimizi benliğimizde yeniden bir muhasebeye tuttuğumuz ve artık "kendi" olduğumuz ânda kazandığımız vasıftır. Ne yazık ki, insanların çoğu, bu keyfiyette bir "nefs muhasebesi" yapamadan, hep "çocuksu" ve çevresinin "kopyacı kuklası" kalır ve sanki hiç "yaşayamadan" ölür... Dille ilgili bir bilgi notunun yeri; Walter Porzig, "Dil Denen Mucize" isimli eserinde söylüyor:

"Fakat şahsiyetlerinin teşekkülü için en önemli rolü oynayan dil, ilk öğrendikleri dil olan anadili (Muttersprache)dir. Onu, dünyada ayakta durabilme yollarını öğrenirken öğrenmişlerdir; anadilini öğrenmekle dünyadaki yerini öğrenmek, dünyayı kazanmak aynı yaşantı anlamına taşımıştır. Bir insan diğer bütün dilleri, sahip olduğu bir dünya temeli üzerine ve o dünyadan hareketle öğrenir, sadece anadiline dünya ile beraber sahip olur." (1)

Dil öyle bir "varlık alanı"dır ki, her insan faaliyeti ve yapıp-etmesiyle "birlikte" ortaya çıkar ve insanın "inandığı, istediği, bildiği, öğrendiği, dikkat ettiği vb." neyse, ona "onu" gösterir. Kendini aşmak, kendi olmak ve bunun yolunu "samimiyetle" aramak istemeyenlereyse, neredeyse kendini tekrar ettirir ve "statik" bir dünya içinde kabuklaştırıp çürütür insan dehâsını.

Dil, “insan” demektir ki, onun ayırdedici vasfı olarak “konuşmak” ve “bilmek” birbirinin aynıdır bu bakımdan. Her ân, kendimiz veya başkasıyla “konuşuruz”; her ân “biliriz” bir deyişle. Hani “İnsan, konuşan hayvandır” derler ya; kaldırın “konuşan”ı, geriye kalan yalnızca “hayvan”dır...

İnsan kesiksiz bir iç-dış "uyaran bombardımanı"na mâruzdur ki, "gerçeklik" deriz buna. Sürekli bir "akış" ve "oluş" hâlinde bizden anlamlandırılmayı, mânâlandırılmayı bekleyen bu "uyaran"lar, hâlihazırdaki dilin "dünya tablosu" panoraması içinde sınıflandırılmış herhangi bir mevkîye oturduldukları, tarafımızdan "görüldükleri-biçimlendirildikleri" ân, o artık belli bir "söz"le ifâde edilmiş bir "şey-obje"dir. “Ruha mukavemet eden” varlığı, her tür varlık görünüşünü sayesinde kavradığımız ve bir “teknik-pratik” ifâdesiyle de kendisini oluşturduğumuz “dil”; demek ki, varlığın ve bilginin şartı. “Var” demek, onu “ifâde etmek”, ortaya bir “fikir” sermek değil midir? “Ruh”un, kendisini “uyaran” vesileler boyunca ortaya serdiği fikirler... Ve her fikri, “değişmez” ruhî aksiyonumuz sürecinde yeni fikirler takib eder ki, ruh “faal-aktif”, verim olarak “fikir-ifâde” ise “Beşerî Bilginin Prensipleri” adlı seçkin eserinde George Berkeley’in deyişiyle “pasif”tir bu yönden. Dilin “ruh”a nazaran “aktif” ve teknik olarak “ifâde-verim”e bakan “pasif” yönü... İBDA Mimarı’nın ifâdesiyle “teknik”: “Varlığı kavramak için, yapma varlık”...

Sanılanın tersine, eşyâ ve hâdiseleri "nasılsalar aynen öyle" görüp mânâlandıramayız. Sadece, bizimle aynı "dünya tablosu"nu paylaşanların dikkat ettikleri "genellikler" içinde, ama ferdî bir "sezgi"ye, bilgiye, objeleştirmeye kavuşuruz. Sanki göremeyiz de, dil bize kendinde mündemic "duygu ve düşünce yapısı"nın müsaade ettiğini, toplumun "şuur süzgeci"nde karşılığı bulunanı "gösterir". Kısacası, hiçbir ferd, birbirinin aynısını göremediği gibi, bir toplum da diğer toplumların gördüğünü "aynen" göremez. Her dil, herkes ve her yerde farklı olan "ham tecrübe"yi, sembolik bir "dönüşüm" ve sanki "çarpıtma"yla işler, ferdin değer ve bilgi yapısıyla dikkat ettiği yönde ona "istediği"ni görebileceği "formu-çerçeveyi" hediye eder.

Dilin "iki yönlü ve zıd görünen" tesirinden bahsedilir. İlki, dilde karşılığı olan belli çeşit uyaranları, artık "farketmeye" başlarız. "Astronomi dersi" almış birinin gökte bir yıldız bolluğu değil de, burçlar, galaksiler, süpernovalar ve belli kimliği olan yıldızları ayırdedebilişi gibi. Ama dilin bir de zıd tesiri vardır ki, belli çeşit uyaranlar belli bir isimle "isimlendirildikleri" ve mevcud kültürce belli bir kimlikte "kodlandırıldıkları" ân, kendisini aşma cehdi yaşamayan insanların ufkunu sığlaştırır ve onlara "statik-taşlaşmış" bir bakış verir. "Fizik dersi" almış bir insan için, "taş", artık çoğunun zannettiği üzere "taş gibi" hareketsiz olmayıp, bir "enerji", sürekli hareket edip yer değiştiren elektronların deveranına beşiklik eden bir "oluş"tur. Ama "taş"ı günlük dildeki anlam çerçevesiyle bilenler, "taş" şeklinde "statikleştirilmiş-objeleştirilmiş" bu gerçekliğin çok zengin tüm bu yönlerini "farkedemeyecek"lerdir. Evet, dilin bu hususiyetlerine dikkat çeken John C. Condon`dan dinleyelim gerisini ve "dil" tesirine dair "sağlıklı" bir anlayışa kapı açalım: 

"Bütün düzeylerde gerçekliği karakterize eden, bir şeyin değil, bir sürecin varlığıdır. Dünyadaki şeylerden değil, oluşlardan söz etmeliyiz.

Dilimiz yüzyılların ürünüdür ve kelime dağarcığımız eski, bilimsellik öncesi dünya görüşünü yansıtmaktadır. Değişmeyen tek şeyin değişim olduğunu bildiğimiz halde, sabitlik iddiasında bulunan bir kelime dağarcığını muhafaza ediyoruz. Onların daha çok alevlere benzediğini bilmemize rağmen, mecazî biçimde sanki taşlarmış gibi bahsediyoruz dünyadaki şeylerden. Bir zamanlar isim zannettiğimiz şeyler şimdi daha çok fiillere benziyor. (...)

Şu söylenebilir ki, gördüğümüz herşey beklentilerimizin, aldığımız eğitimin, değerlerimizin, hedeflerimizin sonucu olan optik yanılsamadır. Sihirli çocuk kitaplarında, ve Pazar gazetesi ilâvelerinde görülen alışılmış optik yanılsamalar gibi, neyi gördüğümüz nasıl baktığımıza ve bakışı yapanın kim olduğuna bağlıdır. (...)

İnsan mümkün olan bütün uyaranlara seçici olma ihtiyacı duyar. Açıkça ilgisiz (ve bazen tehdit edici) şeyleri ihmal etmek ve algıladığımız uyaranları anlamlandırmak için onları düzenlememiz gerekir. Her saniye bizi bombardıman eden milyarlarca uyarana karşı hassas olsaydık, hiçbir şey yapamaz hale gelirdik. (...)

Şunu bilmeliyiz ki, sürekli seçiciyiz ve algıladığımız, algılanabilir olanın çok küçük bir parçasıdır. (...)

Çoğunlukla bakmayı öğrendiğimiz şeyleri görürüz. Bakmaya ihtiyaç duyduğumuzu düşündüklerimize bakarız. (...)

Geçmiş tecrübeye dayanan hafızanın ve beklentilerin etkisi o kadar güçlüdür ki, sık sık gerçekte orada olmayan şeyleri görürüz ve orada olan şeyleri göremeyiz." (2)

Dil ve çevre tesirinin ne kadar öncelikli olduğuna dair bu izahat, insan çoğunluğunun ve çoğumuzun hayata ne kadar "dar" çerçevelerden bakabildiğimizi, üstelik "bakar kör" ve "keyfince görür" olduğumuzu çok çarpıcı tasvir ediyor. Gerek Külliyat bütünü ve gerekse "Tilki Günlüğü" merkezinde "dil"e verilen öncelik ve belirleyicilik, insanoğlunun hangi imkânla donatılmış olduğunu gösterdiği kadar, hangi tehlikelerle yüzyüze bulunduğunu da "ehline" ifşâ ediyor. Bir nebze seziyor olsak da, henüz ehil olmadığımızın farkında olsak da!..

O hâlde şöyle diyebilir miyiz: "Kim"liğimize dair verdiğimiz cevabların çoğunu, henüz biz doğmadan, başkaları verip hazırlıyor bizim adımıza. Hattâ adımızı bile "başka" insanlar koyuyor ve zaten onlar da "başka"larından öğrenmişlerdi "ad"ımız olan o kelimeyi. İtiraf etmek gerekirse, konuştuğumuz dilden başlayarak, o dille ifâde ettiğimiz ideal, inanç, fikir, görüş ne varsa; hemen hepsinin, "unsur" veya "terkib" olarak "hazırlop" verilmiş bir yönü yahut vasfı var. Birinin bu bâbda meâlen söylediği gibi aslında:

"Benim dediğimiz, sahiblik iddiasında bulunduğumuz şeyler, hakikaten ilk sahiblerine iade edilseydi, bize  ne kalırdı?"

Demek oluyor ki, "ezbere" konuşmak istemiyorsak, malının "menşe"inden habersiz bir mirasyedi tavrıyla, "Ben buyum, bunlar da benim düşüncelerim!" derken dikkatli olmalıyız. Bugün olmasa da belki yarın, kapımıza bir "Molla Kasım" dayanıp, "Bre utanmaz hırsız; benimdir dediklerinin tek tek kime âid olduğunu gel göstereyim sana!" diyebilir. "Kimlik Kartı"mızdaki boşlukları tek tek kimlerin yazdığını isbatlayabilir. İşte o ân, Giovanni Papini`nin "Gog"a söylettiği, şaşkınlık, boşluk, bilgisizlik ve istifham ifâdesi, bizim de ifâdemiz olabilir:

"Kimsenin doğurmadığı, benden başkasının katılmadığı, mutlak surette benim diyebileceğim, bağımsız ve gizli çekirdek nerede? Sahiden bir borç yığını, dev bir cüssenin esiri bir zerreden gayri bir şey değil miyim? Ve sahiden kendimizin zannettiğimiz yegane şey, `benlik` bütün öteki şeyler gibi, gururumuzun basit bir kuruntusu mudur?" (3)

Bir parantez: Bugün Batı düşüncesindeki sayısız hikmetin, İslâm`dan, Müslümanlardan çalıntı olduğu da bir hakikat değil mi?..

Günlük "ezbere" hayat içinde dikkatimizi çekmemiş olsa bile; insan, dünyaya gelmekle kimliğini ve hafızasını kaybetmiş bir varlık sanki; son nefesine dek hep bu "yitik" kimliğini arıyor ve aynı kaderi paylaşan başka insanlarla birlikte, âlemdeki "âyet-işaret"lerde "aslî" hafızasını kazandıracak, "aslî" kimliğini hatırlatacak ipuçlarını izliyor. Bir imtihan kağıdı gibi, üzerinde kendi fotoğrafı yapıştırılmış o kimliği, diğerlerinden de yardım alarak dolduruyor ve nihayet, teslim ediyor son nefeste.

Besbelli ki insanlar, çevresinden "kopya" çekmeyi daha fazla tercih ediyor. Ya o başkaları da "yanlış" biliyorsa?.. Burada böyle, Afrika`da öyle, Avrupa`da şöyle birbirinden farklı cevabları bir koro hâlinde veriyorsa insanoğlu, "tesadüfen" anlamlandırıyor değil midir varlığı, varlığını?.. İnsan ki, ayırdedici hususiyet ve mükellefiyeti, "varlığı, kendi varlığında anlama, anlamlandırma, mânâlandırma" olan! "Varoluşçu" Martin Heidegger`in, "(insan)ın ontik özelliği, onun ontolojik olmasıdır" dediği...  (4)

"Kim" olduğumuzu bilmek, "varlığı, varlığımızda hakikatiyle mânâlandırabilmek" demekse şayet, herkesin bilgiç bir edâyla verebileceği "ezbere-kopya" cevablar bir yana, baştaki sorumuzu hatırlarsak, "kim"liğimizi şahsen biz de bilemiyoruz "tam" olarak. Bildiklerimiz, inandıklarımızdır. Ama "varlık-bütünü"nü; alanlar, dereceler, belirişler hâlinde kendimizde "tam" olarak bütünleştirebildiğimizi, bu bütündeki parça alanları, parça belirişleri, parça tezahürleri "hakikate uygun" noktalardan yine "tam" olarak bağlantılandırabildiğimizi iddia edemiyoruz. Garib ama apaçık gerçeği, büyük Rus yönetmen Andrey Tarkovsky de "Zaman Zaman İçinde" adlı günlüğünde hayretle itiraf ediyor:

"İnsan bunca zamandır varolmasına rağmen hâlâ daha en önemli şey olan varlığının anlamı konusunda emin değildir; şaşırtıcı olan budur işte." (5)

"Ezbere" ve "kekeme" cevablara, İslâm dışı mevhûmelere, asıl Üstad`ın tokadına dikkat:

"Çözdük her müşkülü derlerse, de ki:

Sonunda var olma müşkülü kaldı."

Yalnız tek birşeye tüm kalbimizle inanıyor ve her baktığımız yerde, onun "kaosu kozmosa çeviren" prensiplerinin tecellîlerine şâhid oluyoruz ki, "VAR OLMA MÜŞKÜLÜ"nün kördüğümlerini çözücü, bugün, biricik mihraktır İBDA anlayış ve sistemi!.. Ve "kim"iz sorusuna verebileceğimiz cevab da, ancak şu kadar olabilir belki: Varlığı, varlığını İBDA aynasında mânâlandırma liyakatine ilk adımı atma ve bunun lâfta iddiacısı olmamak için "fikrî formasyon"unu kazanma cehdinde "yolcu"lar!..

Sokrat, "Kendini tanı!" demiş ya; şunun bunun "ezbere" yapıştırıverdiği "etiket"lerden ibaret değildir insanoğlu. "Kim"liğini bulmak ve "kendini tanımak", varlığının Mutlak Varlık`ta fâni oluşunu kalbinde duyma ve kalb gözüyle görmeye dairdir ki, muazzez ölçü meâli:

"Kişi kendini bildiğince Rabbini bildi."

 

 

Öze `Yalnız` ve `Oyuncaksız` Gidilir!

 

Mütefekkir`in, "Marifetname" adlı eserinde altını çizdiği hikmet:

"Varlığı bütün şiddetiyle hissetmeniz için öze tek başınıza gitmeye çalışmalısınız."

Hemen ardından ekliyor:

"Kuvvetli insan yalnız insandır." (6)

"Varlığı bütün şiddetiyle hissetme" niçin istensin ki, diyebilirsiniz. Haklısınız; o zaman, "hissettiğimiz" varlığın "verâı-ötesi" ve mânâsına dair bir parantez açmamız uygun olur. Bu mesele, aynı zamanda, biraz önce "dil" bahsinde sözünü ettiğimiz "uyaranlar"ın hakikatine de dair. Evet, S. Ahmet Arvasî`den:

"Bize kendisini tasdik ettirmek isteyen bir gerçeklik her ân bizi içimizden ve dışımızdan uyarmaktadır. Bütün varlığın bağrından taşan ve bütün varlık tezahürlerini aşan, bu arada her varlık gibi bizi de uyaran bir vakıaya `hakikat` diyoruz. Hakikat, bizi her yönden uyaran, etki altına alan, bilgili olmaya zorlayan vakıadır. Bu vakıanın mahiyeti üzerinde insanların anlaşamadıklarını, çeşitli ekollere, dinlere ve mezheplere ayrıldıklarını görüyoruz. Biz burada şimdilik bu kadar söyleyelim: Mutlak hakikat Mutlak Varlık`tan ibarettir. Mutlak Varlık ise görülen ve tasavvur edilen bütün varlık tezahürlerini aşar. Mutlak Varlık, varlığın sırrıdır; O`nu duyularla ele geçirmek mümkün değildir.

Mamafih, hakikati kavramak hususunda insanları ihtilâftan kurtarmak kolay gözükmemektedir. İnsanlar arasındaki bu ihtilâfların birçok basit ve köklü sebepleri bulunabilir. Çevre farkları, kavramlara verdiğimiz mânâlar ve imajlar, eğitim ve kültür farkları, zaman ve mekân farkları bu çatışmalara sebep vesile oluyor denebilir. Bizce, basit sosyal ve tabiî çevre şartlarından daha önemli sebepler insanın zihin yapısı ile ilgilidir." (7)

Varoluşu "ferden" yaşadığımız gibi, ölümü de "ferden" tadarız. Hayatımız da, reel alanda sürekli bir "yokoluş", lâkin ruhumuzda duyduğumuz ideal "öz" bakımındansa "sonsuzluk" belirtir diyebiliriz ki, "şuurun kendi özünü isteyişi" olarak hürriyet de "ferden" aranır, yaşanır ve kazanılır. Başka insanlar, içimizdeki sonsuzluğun aynası olarak, bizi bize gösterirler yalnızca; fakat biz olamazlar, duyduklarımızı kendi kalblerinde "aynen" duyamaz, gördüklerimizi "aynen" göremez, düşündüklerimizi akıllarıyla "aynen" düşünemezler. Elimizi tuttuklarından belki daha çok, bizi bizimle yalnız bırakırlar. Çünkü onlar da yalnız, onlar da "tek başına bırakılmış"lardır. Batı felsefesinde "dindar varoluşçular" sınıfından sayılan Blaise Pascal`ın meşhur sözündeki gibi:

"Bizim gibi aciz olan, o yüzden bize medet etmeleri mümkün olmayan dostlarımızın refakatine dayanıp güvenmek tam bir saçmalıktır. Dostlarımızın bize bir yardımı olmayacak. Yalnız başımıza öleceğiz." (8)

Ne var ki, insanlar garib; çoğu, başkaları, başka fâniler ve fâni düşünceleri adına yaşıyor, üstelik hayatlarını da, yüzü varlığa dönük değil de yokluğa dönük ne varsa ona adıyor. İman yönü varlığa dönük olanlarsa, "pratik materyalizm" tesbitini haklı çıkarırcasına, çoğu, "inandığı başka, yaşadığı başka" bir çizgide, yokluğu varlığa tercih edercesine, neye taptığı belirsiz denilebilecek bir ikiyüzlülüğü yaşatıyor. Her iki sınıf birden, dininden, kendinden ve âlemden "sorumsuz"luklarını hâl diliyle ilân ediyor. Yokluğun "oyuncak"larını birbirlerine medhederek; insan olma haysiyetine vurulmuş zincirleri koparmak ne kelime, yenilerini de ekleyerek çekip gidiyor. Birbirlerinin fâni varlığına güvenerek, fâni oluyorlar, ezcümle.

Oysa, fâni olmayan "öz" içimizdedir ve oraya ancak "kendimiz", dışarının "yokluk" ve "boşluk" kokan rüzgârına penceremizi kapatarak, "yapayalnız" gideriz. Ebediyet ülkesinin yolu kalbimize döşeli ki, âlemdeki yalnızlığımızdan, ancak "her yerde" olana yüzümüzü dönerek sıyrılır ve artık hiçbir fâninin yıldıramadığı bir "kuvvet" buluruz kendimizde. Ve, diğer "yalnız"ların da bizimle "birlikte" kuvvetlenmelerine, "var olma"larına hasrederiz ömrümüzü.

Öyleyse, "öz"e dönüş, bizim için, "yalnız"lığın hikmetini anlamaktan ve onun hakkını vermekten geçiyor ki, "ezbere-kopya" cevabların, "fâni" birlikteliklerin değeri yok burada. Kendi gözüyle görme, kendi kalbinde duyma, kendi aklını işletme yolu bu!.. Egoizm, egosantrizm ve "başkası"na saygısızlık değil kasdımız; "birlikte" varolabilmek için, "bilenler"den ve birbirinden öğrenebildiğince öğrenmek, ama bunu, ruhunda tartıp "şahsiyet"ine mâletmek!..

Nietzsche, "Zerdüşt Böyle Diyordu" isimli kitabında, şöyle seslenir "çömez"lere:

"Yalnız gidiyoruz artık, çömezlerim! Siz de gidin şimdi, yalnız gidin! Böyle istiyorum ben.

Gerçek, size ben salık veririm; ayrılın benden, ve karşı koyun Zerdüşt`e! Daha iyisi; utanç duyun ondan! Aldatmıştır o belki sizi.

Bilgi adamı sadece düşmanlarını sevebilmekle kalmamalı, dostlarından da nefret edebilmelidir.

Hocasına borcunu iyi ödememiş sayılır insan, sırf öğrenci kalırsa. Ve siz benim çelengimi niye yolmıyasınız?

Saygı gösteriyorsunuz bana; ya saygınız çökerse bir gün? Bir heykel altında ezilip kalmıyasınız sakın!

İnandığınızı mı söylüyorsunuz Zerdüşt`e? Ama ne önemi var Zerdüşt`ün! Sizler bana inanan kişilersiniz; ama bütün inanan kişilerin ne önemi var!

Siz kendinizi henüz aramamıştınız; o zaman buldunuz beni. Böyle yaparlar bütün inananlar; onun için bu kadar azdır önemi bütün inançların.

Beni kaybetmenizi ve kendinizi bulmanızı diliyorum şimdi sizlerden; ve ancak hepiniz inkâr ettiğiniz zaman beni, döneceğim sizlere.

Gerçekten, başka gözlerle, kardeşlerim, arıyacağım o zaman kaybettiklerimi; başka bir sevgiyle seveceğim o zaman sizleri.

Ve bir gün yeniden benim dostlarım olacaksınız, ve bir tek umudun çocukları; o zaman, üçüncü bir kez aranızda olacağım, sizinle kutlamak için büyük öğleyi." (9)

"Kör" inancın her ân çökebilir temelsizliği ve çürüklüğünü, başkasının sorumluluğunu yerine getirişinden "oduncunun hınk deyicisi" gibi kendisine tesellî devşirenlerin kofluğunu tenkid eden bu parça, bize, şekil ve muhteva yönünden tabiî ki böyle olmamakla beraber, Mütefekkir`in, geçtiğimiz dönemde biz "çömez"lerine yaptığı tenkidleri hatırlattı. Doğrusu, hayatın "muhtevasını-maddesini" yeterince tanımamaktan ve meselelere yanaşmanın usûlünü gereğince kavrayamamaktan gelen dar bir bakışla, ilk eldeki şahsî kritiğimiz bakımından, bu tenkidlerdeki "doğru"ları "herkese ve her yere şâmil" kılmış, "doğru olanı genelleştirerek" ayrıca hataya düşmüştük yer yer. Hani bir "tenkid" belli bir durumda senin veya herkesin hakettiğidir de, sen veya herkes "sadece o tenkid edilen vasıftan ibaret" değildir. "Reşahat Ayn-El Hayat"tan, merâmımıza da ışık tuttuğuna inandığımız çarpıcı bir tabloyu bu vesileyle nakletmek uygun olur sanırız:

"- Senin hakkında kötü şeyler söylendiği vakit, dikkat etmelisin, sende o kötülükler var mıdır, yok mudur? Eğer sana "domuz", "köpek" gibi sıfatları yakıştırırlarsa bil ki, sende bunlardan birer pay bulunsa gerektir. Zira insan bütün sıfatları toplayıcıdır; onda melek sıfatlarından bulunduğu gibi, can sıfatlarından da hisse vardır. Bir büyük kişi bu taifenin efendisi Cüneyd`in huzurunda ve Şiblî`nin yüzüne karşı Şiblî`yi göklere çıkarmış, medh ve senalara boğmuş. Sözü bitince Cüneyd, Şiblî`yi göstererek buyurmuş: `Bütün bu medihleriniz bu domuz hakkında mıydı?` Ve Şiblî`nin tavrında en küçük bir teessür ve infial eseri görülmemiş." (10)

Gerçi Mütefekkir`in tenkidlerini nakledip kritik ederken, tercih ettiğimiz şahsî bakış usûlü bakımından burada gizli bir murâdımız vardı ki, o da şuydu: Fikir ve fikir işçiliği bahsinde ahlâkî "zorunluluk-sorumluluk" duygusunu uyandırmaya mâtuf olarak, mübahlar, müsaadeler alanına pek yüz vermemek!.. Meâlen "Nefs ağlayınca, ruh güler" diyen Fikirci`nin bu sözünü, "kendimizce" nefsi acıtıcı bir üslûbla değerlendirmelerimize tatbik etmek. Kasdımızdaki hâlisiyet, hatalarımızı affettirecektir ümidindeyiz.

Umûmî bir hükümdür ki, nefse düşen payları şayet ahlâkî zorunluluk duygusu denetleyemezse, tüm bu müsaadeler, ahlâksızlığın bahanesi olmaya kadar gider. Benedetto Croce`un vurguladığı üzere:

"İzin verilen ve müsaade edilen şey kategorisi, kısaca, daima ahlâkî bozulmanın sebebi veya onun kopyasıdır." (11)

Nefsânî olanın bir vasfı da, şahıstan şahısa farklılaşması, "fayda ve çıkar" hedeflerinin her ferdde farklılık belirtmesidir. Böyle bir şahsîliği, fânîlikle eşanlamlı da kullanabilirsiniz. Lâkin, ahlâkî zorunluluğun vasfı, "herkes ve her yer için geçerli, küllî" olmaya dairdir ki, tezahür çerçeveleri değişse, muhteva bakımından farklı algılansa dahi, ondaki "yönetici" duygu "tek"tir. Böyle bir "değer-duygusu" olmayan, kalbi yüksek "ideal-gaye değer"lere kapalı insanların, yani hayatlarını ferdden ferde değişen "fayda ve çıkar" çerçevesindeki "vasıta-değer"lerin yönettiği insanların eline "mübah"ları tutuşturmak, eşkiyaya silah satmaya benzer ve "bütünlük" idealinden vazgeçmeye çıkar. Onlarda uyandırılması gereken ilk duygu, yüksek bir "sorumluluk-zorunluluk" duygusudur. Bu duygu; ne kadar farklı karakter ve işlerde bulunurlarsa bulunsunlar, "fayda ve çıkar" dairesindeki işlerde bile insanların anlaşabilmelerini temin eder. Murâd, "tek"tir çünkü. Anlaşmazlıkların çözümünde başvurulacak mercî de öyle: Vicdan, hak ve adalet duygusu, bunun hukuku!..

İdeali bu; fakat "pratikte" tam olarak böyle davranabildiğimizi kim iddia edebilir? Tamamen "kötü" olmasak da, tamamen "iyi" de olamıyoruz. Ne yapalım ki, imtihana çekildiğimiz sorular bunlar; ulvîsinden süflîsine kâinatta ne varsa, "âlemin nüshası" olarak bizde de var. Mesele, bunları yerli yerine iade etmek, güzeli yükseltip, çirkini nefyetmek. Hayatın maddesini, insanın malzemesini tanırken, "çocuksu" bir darlıkla ne nefsin "kuduzluğu"nu inkâr etmek ne de bütün gayreti "kâfir nefs"in avukatlığına, onu haklı çıkartmaya hasretmek. Pascal`ın "Daha fazla aydınlandıkça, insanda daha fazla ulvîlik ve daha fazla suflîlik keşfediyoruz" demesi gibi, içimizdeki düşmana karşı hep tetikte olmak! İmam-ı Gazalî Hazretlerinin tesbitine kulak kesilmek:

"Bil ki, ahmaklığı fazla olan kimsenin kendine hüsnü zannı fazla olur. Aklı ve zekası fazla olanın kendine su-i zannı fazla olur. Mü`minlerin emiri Hz. Ömer (r.a.) Hz. Huzeyfe`ye (r.a.) `Resûlullah münafıkların alâmetinden sana anlatmıştır. Bende münafıklık alâmetlerinden ne görürsün?` diye sordu" (12)

"Fikir" bakımındansa, bu "duygu"nun kalblere "ortaksız" olarak yerleştirilmesinin "ayrıca" bir ehemmiyeti var ki, varlık-bütününü çok geniş bir "spektrum"da izleyebilmek için, parçaları anlamak üzere "bütün" bir bakış edinebilmek için, fikir işçisine en başta lâzım gelen şiardır "yüksek ve küllî" bir gâyeyi her dem "üstte" tutmak.

Dil bahsinden hatırlayacaksınız:  Kişi, neyi görmek istiyor ve neye dikkat ediyorsa, ancak onu görür. Fâni şahsının, dar çerçevesinin, kalbinde ve zihninde kabuklaşmış sınırlı kalıbların, sığ seviyedeki "vasıta-değer"lerin üstüne çıkmak, bunları aşıp piramidin en üst noktasından bakarak varlık-bütününü mânâlandırmak isteyen, buna tâlib olan her fikir işçisinde bunun için yer etmek zorundadır bu duygu. Aksi hâlde, sığ ve dünyevî, sınırlı ve şahsî "vasıta-değer"lerin esiri ve kuklası olacak, onların kalbine ve zihnine taktığı tasma zincirinin uzandığı yere kadar bakışını ilerletebilecektir ancak. Varlığı "bütün" olarak görememenin diğer adı "cehil" olduğuna göre, fikre tâlib olanın istememesi gereken ilk şey nefsî "rüşvet"tir, fayda ve çıkar nevînden oyuncaklar, mazeretler ve ardı arkası kesilmeyen "müsaade"lerdir. Rüşvet, bir yer gelir, şefkat istemekle aynı mânâya da gelir.

Fikir işçisi olmasa da, fikretmek, her ferde düşen bir varoluş sorumluluğu olduğuna göre, insan olmak için varlığı mânâlandırması gereken her insanın da olabildiğince "yüksek" bir "ideal değer"e, Kant`ın vurguladığı "küllî, şartsız, mutlak" sorumluluk-zorunluluk duygusuna kalbini açması gerekir. "Ümmî imanı" da, böyle yüksek ve derûnî bir bilgiye işaret eder. Fakat, imanındaki "taklid" keyfiyetinin farkında olan ve imanını "kültürüyle" pekiştirmek zorunda olana başka bir iş düşer: Gerektiği gibi düşünmek!.. İmam-ı Gazalî Hazretleri buyuruyorlar:

"Zira taklidde bulunmanın şartlarından birisi de, taklid eden kimsenin taklid edici durumda olduğunu bilmemesidir. Mukallid olan kimse mukallid olduğunu bildiğinde onun taklid bardağı kırılır. Geride kalan cam parçaları ateşte eritilip, yeniden başka bir kalıba dökülmedikçe tekrar bardak hâline getirilemez." (13)

"Mübahlar"ın, Müslümanca, insanca yaşamak kadar, Müslümanca ölmek bakımından da denetlenmesi gereken bir diğer yönü var. İnsanî "zaruret"ler olabilen mübahlar, başıboş bırakılırsa öldürücü "oyuncak"lara da dönebilir. En güzelini yapalım ve gerisini yine İmam-ı Gazalî Hazretlerinden dinleyelim:

"Gerçi nar mübahtır ama, takva ehli helâl ve haram arzusunu bir görürler. Çünkü nefse mübah kapısını kapamayıp zaruret miktarından fazla verirsek, cür`et bulur, haram şeyleri de istemeye başlar, derler. (...) Diğer bir sebeb de, nimetlere düşkün ve dünyanın mübah olan şeylerini seven nefis, dünyaya gönül bağlar. Dünya onun cenneti olur. Ölüm ona çok zor gelir, ondan (dünyadan) şaşkınlık ve gaflet doğar. (...) Mübah arzuları menettiği zaman, kırılır, rencide olur, gönül yaralanır, üzülür, dünyadan nefret eder ve ahiret nimetlerinin hevesine düşer." (14)

Vesile yapıp, kendi kendimizin de tenkidçisi olduktan sonra, başta sözünü ettiğimiz; Mütefekkir`in, "kabuğumuzu çatlatıp" fikir ülkesine "yapayalnız" ama "hür" açılabilmemiz için biz "çömez"lerine yaptığı "hayat dolu" tenkidlerinin mânâsını bir nebze kavramaya çalışalım: Kendi "öz"ünü istemeye, "ezbere-kopya" cevabları bırakmaya, başkalarına havâle etmekten vazgeçerek fikrî sorumluluğu vicdanında duymaya, kendi gözleriyle görmeye, kendi ayaklarıyla yürümeye, başkalarının yokluğuna değil de içindeki ölmez varlığa dayanmaya, ruhî "öz" zımnında "dehâ"yı kat kat sarmalamış kabuğu parçalamaya, mevhûmelerden hakikate terfîye, insan haysiyetini anlamaya, "birlikte varoluş" ahlâkını kazanmaya, dar çerçevelerden kurtulup varlık-bütününe açılmaya ve daha nelere dönük bir "oldurucu dâvet" vardı bunlarda ki, değerini, "doktor neşteri"nin değerini takdir edebilen bilir.

Öyle oldu ki, İBDA fikrinin azameti kadar, Mimarı`nın, sanki "hakiki insan"ın son temsilcisi olduğu sezgisi istilâ etti kalbimizi. Ve bu azamet karşısındaki liyakatsizliğin ıstırabından, fikrin değer ve zevki daha bir güçlü işledi gönlümüze. Tökezlediğini farketmeden, ayağa kalkıp yürümeye davranmıyor demek ki insan!..

"Eğer şairi anlayacaksan, şairin ülkesine gitmen gerek" diyen Tarkovsky haklı; fâni teselliler, ezbere cevablar, geçici beraberlikler ülkesinin tâbiiyetinden kurtulmaya bakmadıkça, hakîm ve şairin "sonsuzluk" ülkesinin değeri gereğince anlaşılamıyor. Fikir zevkinin her zevkten üstünlüğü de idrak edilemiyor. Fikir; varlığın mânâ ve "modeli"... Ve, Mütefekkir`in ihtar ettiği üzere; "Düşünme ve anlamaya çalışmanın işbölümü olamayacağı, bunun herkese âit bir iş olduğu" hususu!.. (15)

 

 

`Kendimiz` Olmak, `Kopyacı` Olmamak!

 

"Dehâ" derken, çoğu kendi "öz"ümüz, kendi "göz"ümüzdür kasdımız. Fikirdeyse, "ruh"a, "süje"ye, "fevkalâde anlayış"a ve benzer mânâlara işaret eder bir kelimedir bu. Ve "kendi" derken de sözü edilen, "kendi kendisinden ibaret" addedilebilen şu isim ve şu bedendeki "fâni-zâhirî" varlığımız olmasa gerek. İnsan, içinde sonsuzluğu taşıyan "kendi kendisinden gizli" bir varlık ki, "kendimiz olmak", "dehâ"nın hür ibdâ ve inşâlarına varlığımızı tecelligâh kılmak, o "kendinden zuhur" hikmetine mazhar olmak; hakkını veremesek ve hakikatiyle öğrenememiş olsak dahi, "varlığının-belirişinin" anlamını "kelâm ve mânâ toplayıcılığı" vasfıyla mümeyyiz "Gâye İnsan ve Ufuk Peygamber"in bâtınına, "Küllî Ruh-Küllî Mânâ"ya nisbet edebilmeye dair... "Küllî Ruh" veya "dehâ", belki diyebiliriz ki, "ruhumuz" yahut "dehâmız" lafzıyla "ferdîleştirirken", mazharı, tecelligâhı olduğumuz...

Bilsek de bilmesek de, farkında olsak da olmasak da, adını koysak da koymasak da; anlamak, anlamlandırmak, mânâlandırmak, bilmek dediğimiz her yerde, bu "nisbet"i kurabildiğimizce "kendi"miz oluyor, "hakikat"in tecellîsine ayna oluyor, "dehâ"nın ifâdecisi oluyoruz. Aksine, "nisbet"i kuramadığımız her yer ve zamanda "hiçliğe", "yokluğa" ve "hataya" düşüyoruz.

"Varlık-dünyası"nın, O`nun yüzüsuyu hürmetine var oluşu ve O`nun bâtınına, "Küllî Ruh"a nisbetle mânâlandırılışı o kadar besbelli ki, bu olmasaydı, insanlar ne "var" hükmünde, ne "hakikat" hükmünde, ne "iyi-doğru-güzel" hükümlerinde buluşabilir ve anlaşabilirlerdi! Herkes, "kendi" ruhuyla, "kendi" dehâsıyla anladığını söylüyor belki, ama ruh "bir" olmasaydı, müşterek bir "dehâ" vasfını paylaşmasaydı, nasıl mümkün olabilirdi anlaşmak?.. Ruh; "mânâlar âleminin merkezi"...

Hernekadar insanoğlu, bilgiyi, mânâyı "başka"larından devşirdiğini zannetse ve "vesile" olarak bunda haklılık payı olsa dahi, aslında, her ferdin taşıdığı "ruhî-mânevî" müştereklik sâyesinde, kendi içindeki sonsuzluktan, aynası olduğu "Küllî Ruh"tan pay devşiriyor. Başkalarıyla birlikte ve başkalarından öğrendiğini sanıyor ama, aslında "yapayalnız" idrak ediyor. Çünkü, "varoluş ferden yaşanır" ve bilgisinin "süje"si, kendisidir! "Süje", hiçbir zaman "başkası" değildir!..

Varoluş ve idrak "ferdî" olduğu kadar, "mükellefiyet-mesuliyet-sorumluluk" da ferdîdir!.. İnsan, olacağını, bağlanacağını, inanacağını, iyilik ve kötülüğü, doğruluk ve yanlışlığı, güzellik ve çirkinliği, hakikat ve hatayı "ferden" seçer, "ferden" ister!.. "Başkasına-fâniye" tâbi olmak da, Sartre`ın sözü malûm, "Başkası, cehennemdir!" ama, onun seçimidir, isteğidir; "istemeyi istemekte hür olup olmadığı" bir kader sırrı da olsa!.. Yalnız şurası karıştırılmamalı ki, İslâmî bağlılık "başkası"na bağlılık değildir ve "kendine bağlı"lığın tâ kendisidir. Nefsine bağlılıktır, nefsî veya fânî ne varsa ona bağlılıktır "cehennem"; ister içinde, isterse dışında!.. Bizim için tüm dâvâ, nefsimizden bu anlamda kaçış dairesindedir ki, ferde veya fikre tüm bağlılıklarımızın mânâsıdır bu. Mesele, neye ve nereye bağlı olunması gerektiğini bilmekte ve bilmekle kalmayıp bunu becerebilmekte! Böylece bağlanamayan kişi, "fanî" bir esirden başka nedir?..  

"Başkası", onu ne kurtarır, ne batırır, ne de mâzur kılar; "seçim"i ve "irade"sidir onu kurtaracak yahut batıracak, suçlu yahut mâzur kılacak olan. Ruh nasıl "bir"ken her insanda "ferdîleşir", sorumluluk da "bir"ken her insanda "ferdîleşir". Her insan kendisinden "mesul-sorumlu" ki, Mütefekkir`in biraz önce altını çizdiğimiz ihtarı da buna dairdi. Herbirimizin, vicdan aynamızın karşısına geçip ne derece sorumlu yahut sorumsuz olduğumuzu tartmamız ve ne mikyasta pay sahibi olduğumuzu tesbit edip gereğini yapmamız gereken "devamını" da getirelim bu tenkidin. 1981 yılında tarihe şöyle kayıd düşmüş Mütefekkir:

"Düşünme ve anlamaya çalışmanın işbölümü olamayacağı, bunun herkese âit bir iş olduğunu anlatmak gibi bir gariblik içindeyim. Yaygınlaştırmaya çalıştığımız fikre, yaygınlaştırmaya hizmet eden talib değil. Ne feci! İçimizde görünen, bize, dışımızdakinden daha uzak ve habersiz!.." (16)

Yine aynı eserden, "ferdî" sorumluluğumuzla irtibatlı bir ihtar daha:

"Nasıl ki doyurulmayan açlık bir müddet sonra açlık hissinin iptaline ve neticede ölüme yol açıyorsa, okuma ve fikretme davası için de aynı şeyler sözkonusu... Açlık bir yana, hiç olmazsa böyle olabilmenin özencinde olsa gençler... İnsan olma özenci!.." (17)

Toparlarsak, varlığını mânâlandırmak, bu mânâyı "Küllî Ruh"a nisbetle "hakikat" hükmüne kavuşturmak, bu yolda okuyup anlamaya çalışmak, anladığını tatbik etmek, kendini ve çevresini yetiştirmek, var olma ve var etmeyi "birlikte varoluş" ahlâkıyla hem ferdî hem içtimaî muvazenede tesis etmek, kendi "göz"üyle görmek, "öz"e tek başına yolalmak, "başkası"nın hâl ifâdesi olan "ezbere-kopya" cevabları kendi imtihan kağıdına ("Kimlik Kartı"na) aparmaktan vazgeçmek, ferd ferd herkese düşen bir sorumluluktur ki, "işbölümü" mevzuu addedilemez.

"Ferdî-fikrî" sorumluluğu başkasına havâle, kaskatı bir "sorumsuzluk" ifâdesi olduğu kadar, fikrin hayata tatbiki bahsinde henüz hiçbir ciddi bakış kazanamadığının, fikre en başta kendisinin değer vermediğinin, fikri "olsa da olur, olmasa da olur" mevkiinde kıymetsizleştirdiğinin, belki en başta "insan olma-var olma" sorumluluğunun "varlığı kendi gözüyle mânâlandırma" olduğunu anlamadığının hazin bir ifâdesidir o kişi için. "Fikri yaşamak, yaşamayı fikir bilmek" şiarının herkesten ve herşeyden fazla yükselticisi İBDA, bu tür "sorumsuz"lara "insan-şahsiyet" demekten bile imtinâ edecektir belki!..

 

 

Okuyup Düşünmüyorsan, Gözünde Fikir `Hiç`

 

Fikir, düşünce, bilgi öyle birşeydir ki, insanları kendi prensibince harekete geçirmesi, insanı ve çevreyi tanzimi, ancak ve ancak, fayda-çıkar-ilgi-heves gibi "vasıta-değer"lerin üstünde bir "gaye-değer" olarak benimsenebildiğince mümkün. "Gaye-ideal" olmayan, kendisine hakettiği değer verilmeyen fikir, (ki ona değer vermenin biricik mihengi onu anlamaya, düşünmeye, sindirmeye, varlıkla irtibatlandırmaya dönük kesiksiz bir cehddir) bir "imkânlar alanı" olarak "morgda" sayılır ve onu "gerçek"leştirecek, fikre saygılı "insan"ları bekler. Kitablarda kalan ve kalblerle zihinlerin kendisiyle her dem meşgul olmadığı fikir, idealde ölümsüz de olsa, realitede ölü yahut ölüme terkedilmiştir. Ki, insanlık haysiyetini ideal mevkiine iade eden ve insanlığın son kâmil tohumu hüviyetindeki biricik fikir sistemi olarak İBDA`nın mâruz kalabileceği en büyük tehlike belki budur. İslâmî esaslar, olanca berraklığıyla ortadayken, nasıl muhatablarının hakettiği değeri veremeyişiyle realitedeki insanî tatbikten uzaklaştırılmışsa; Külliyat da, olanca berraklığıyla ortada olsa dahi, muhatablarının kayıtsızlığında, realitede hakettiği tesiri işletemeyecektir.

İBDA`nın akademik ve siyasî mahfillerde nasıl bir dikkatle izlendiğini bilenlerdeniz. Ama onun, insanları "lafta" insan olmaktan ve fâniliklere, "vasıta-değer"lere (faydaya, çıkara, şana, şöhrete, hazza vb.) tapınmaktan vazgeçmeye dair dâvet ve ihtarı, "fikrî formasyonları" İBDA`daki fikir azametini görmeye az çok elverişli olsa da, "gaye-değer"lere kalbleri kapalı ve nefsini fedâ etmekten çekinen "ahlâkî" zaafları, bu kişileri İBDA`nın fikrî değerini anmamaya ve kayıtsızlığa sevketmektedir. Burada asıl ve aslî sorumluluk, İBDA`ya herşeyin üstünde değer veren, böyle bir iddianın sahiblerine düşüyor ki, bu iddianın takibçi ve tatbikçisi olmaları, mazeretsiz bir vazifedir şayet böyleyseler. Kendilerinin, hakettiği değeri veremedikleri bir fikre, kültür-sanat piyasasında imaj parlatan zayıf iradeli yahut samimiyetsiz kalabalığın "değer" vereceğini vehmetmek, eşyânın tabiatına aykırıdır çünkü. Takiyettin Mengüşoğlu, fikrin hayata tatbiki bakımından "insanın tabiatı"nı şöyle dile getiriyor:

"Bir Sophokles`in, bir Aischylos`un, bir Homer`in, bir Goethe`nin, bir Yunus`un başarıları da kendilerinden sonra gelenleri (yani kendilerinden sonraki başarıları) determine ederler. Fakat daha önce de işaret edildiği gibi, böyle bir determinationun meydana gelebilmesi, onların başarılarının bilinmesine, okunmasına, onların üzerinde `düşünülmesine` bağlıdır." (18)

"Gerçi felsefe için de bir düşüncenin etkigücü, onun önemini gösterir; onun tarihselliğini meydana çıkarır; fakat bu etki, burada kendiliğinden olup-biten birşey değildir. Bu düşüncelerin başka insanlar tarafından bilinmesi gerekir; bilinmeyen bir düşünce, varolmayan bir şey gibidir; nasıl ki, varolmayan bir şeyin etki yapması beklenemezse, aynı şekilde bilinmeyen bir düşüncenin etkilemesi de olası değildir." (19)

"Çünkü düşüncelerin etkisi, onların bilinmesine, anlaşılmasına bağlıdır. Hiçbir düşüncenin kendiliğinden etkisi olamaz. Fakat bazı bilim adamları ve filozoflar, içinde yaşadıkları  çağı, bu çağın bilgi ve anlayış düzeyini aşıyorlar. Ancak gelecek bir zamanda anlaşılması, benimsenmesi mümkün olan düşünceler ortaya koyuyorlar; ve çok ileriye ait olan bu düşüncelere karşı bazı çağlar, bir anlayışsızlık gösteriyorlar; kör olabiliyorlar. Nitekim Schopenhauer ve özellikle Nietzsche gibi filozoflara, uzun zaman felsefenin dışında, kenarında bulunan filozoflar gözüyle bakılmış, düşünceleri ciddiye alınmamıştır. Hele Nietzsche ancak zamanımızda anlaşılabilmiştir." (20)

Netice olarak; artık şu noktanın apaçık anlaşılmış olduğu kanaatindeyiz: Nasıl okula başlayan bir öğrenci, "okur-yazar" olmanın birbirine bağlı "tek" bir oluş olduğunu anlamaksızın, "Ben okumayı öğreneceğim ama yazmayı da başka arkadaşlar öğrensin, okumak benim, yazmak onların sorumluluğu olsun!" diyemezse; insan olmak, fikre tâlib olmak, Fikirci`yi tanımak ve o fikri hayata tatbik etmek gibi birbirine bağlı "tek" bir varoluşu "ferdî bir sorumluluk" olarak paylaşan herkes de, aynı şekilde, "Ben inanıyorum, ama fikretmek ve düşünmekten başkaları sorumlu olsun, ben de onlara hesab sorayım; ne işim öğretmenlik ne idealim yazarlık!" diyemez. "Yazarlık", bir nevî ressamlığa benzer; herkes "kendince" görür fakat, herkes gördüğünü aynı kudrette resmedemez. Ama her insan, "görmek" müşterekliğinde "bir"dir. Kısacası, yazar olsun olmasın, herkes, "varlığı inancına nisbetle mânâlandırma sorumluluğu"nda birdir ve bu "üleştirilemez" insan olma sorumluluğu dolayısıyladır ki, "düşünme ve anlamaya çalışmanın işbölümü olamayacağı" besbellidir.

İman, nasıl "bu ân"ın gereği olarak tehir edilemez ve "yarın inanacağım" denilemezse, İslâmî ve insanî sorumluluğu "âkil" oluşuyla başlayan her ferd de, "akletmekle mükellef" olduğundan gâfil bir edâyla "yarın düşünüp anlamaya çalışacağım" diyemez, dememelidir. Hâlâ imandan, inançtan mı dem vuruluyor? Bu durumda "böyle" çürük ve temelsiz "iman sahibleri"ne Nietzsche`nin söylediğini tekrarlamaktan başka birşey gelmez elimizden:

"Siz kendinizi henüz aramamıştınız; o zaman buldunuz beni. Böyle yaparlar bütün inananlar; onun için bu kadar azdır önemi bütün inançların."

Haklı; Hindlisi de, Çinlisi de, Zencisi de "inanıyor"lar, artık o herneyse!.. Oysa, şöyle deseydi daha doğru olurdu: "Herşey inançla başlar, ama inançla bitmez; adı üstünde: Başlar!"...

Meâlen "Aklı olmayanın, dini de olmaz!" ki, yalnız "akıl sahibleri" imanla "mükellef"tir; ama yalnız "kalb sahibleri"nin aklı makbuldür. "İslâm aklı", "selim akıl"...

İBDA Mimarı diyor ki:

"Ruhun, kendini dünyada yeniden bulma mecburiyeti vardır; dünya ruhla uyum içine girmek zorunda... Hazret-i Adem`in kaburga kemiğinden yaratılan ve O`nun bizzat nefsine meylini temsil eden Havva gibi, Ademoğlunun dünyada aramak   zorunda olduğu akıl, kendi aklıdır, aklının hakikatidir... Ve herkesin aklı kendine!.." (21)

Henüz yetersiz de olsa, aslı İBDA Külliyatından tahkik edilmek ve gerektiğinde tashihe muhatab olmak kaydıyla, ilk elde "anlaşılır" bir giriş yapmak bakımından, akıl ve "fikir-düşünce" vesilesiyle şunları söyleyebiliriz:

Akıl, fikirde ve lûgatte "bağ" ve "bağlamak" mânâlarına da gelir ki, herşeyin herşeyle alâka ve bağı olduğunu öne alıcı "ontolojik" bir görüş, "Bilgi, süje ile obje arasındaki bağdır" mütearifesinden hareketle; bilgilenmeyi, varlığın mânâsını kendinde bütünleştirip hakikatin hakikatine ircâ ile, "var olan"lar arasındaki "bağ"ı bulmak, görmek ve göstermek tarzında anlayacaktır sanırız. "Sezgi-bedahet"le "görülen", düşünceyle "tahlil ve terkib" edilir. "Var olan", zihnî bir operasyonla dondurulup parçalanabilir, başka "var olan"larla bağlantıları gösterilebilir, bağlantıların bağlantıları ve bağlantıların bağlantılarının "kanun ve prensipler"i keşfedilebilir, aynı düşünce akışı içinde.

Böylece "düşünen" kişinin zihninde varlık-dünyası, bir "bağlantılar düzeni" olarak "aklî" bir bütünlüğe kavuşacak, böylece "model"lendirilecektir diyebiliriz. Bu "bağlantılar"ın da "bağlantılar"ını idrak edebilecek bir "tecrid" bütünlüğü, bir fikir örgüsü oluşacaktır zihninde. "Bağlantılar"ı "doğru" kurabilmenin "tenkid"ini de yapacak, "mantıklı" da düşünecektir aynı zamanda. Neticede, "neyin nereye âidliğini gösterir", sanki piramidal bir bütünlük olacaktır bu; tabiî, "piramid" gibi kaskatı bir çerçeve ve inşâ olmamak şartıyla! Her dem "sırra açık" ve gelişip zenginleşebilici esneklikte "ucu açık" bir yapı... Parçaların bütünlere, bütünlerin alt sistemlere, alt sistemlerin sistemlere, sistemlerin "kuşatıcı" sisteme ircâını temin edebilici ve bu arada, tüm bunların da birbirleriyle irtibatını gösterebilici bir "norm şuuru"... Aslında, hayat, tüm "statik" kalıb ve şablonları parçalar, "sır" her noktadan varlığı sarar ki, akıl bu mânâda, hakikat kaygısı ve saygısı taşıyan herkes için, ancak bir "sıçrama taşı" olabilir. Varlığın hep yeni tecellîlerle "tekrarsız" akışını yakalayabilici esneklikte organize edilecek bir düşünce yapısı...

Bu düşünce ve bu mantık, "statik" bir dünya görüşüne ayarlı değil, hayatın içinde hayatın meselelerini kavrayıcı bir "bakış" ve "anlayış"a paralel olacaktır ki, "zihnî spekülasyon ve inşâlar"ı hayata tasdike çalışmayacak, "varlık-fenomenleri"nden, "bedahetler"den hareket edecek ve üzerinde olduğu alanın gereğine uygun bir metod takib edecektir, diyebiliriz. "Diyalektik" bir akış ve "sır idrâklısı" bir bakış; "düşündüğü" şey, "hissettiği-sezdiği" şey olan...

Kısacası, bu düşünce tarzı, hayatı "nasılsa öyle" resmetmeye dairdir ki, gerek "bağlantılar-düşünceler", gerekse "bağlantıların bağlantıları-mücerred fikir", var olandan hareketle ve onun hakikatine nisbetle... Varlığın da, Hakikat`in de "Bir"liğine nisbetle!.. Bu bahiste, Bedia Akarsu`nun Walter Porzig`e yaptığı atıf, kasdımızın vuzûha kavuşmasına yardımcı olacaktır kanaatindeyiz:

"Porzig`e göre dil, asıl başarısını düşüncede gösterir. Düşünce, bağlantıları kavramaktır. Düşüncenin başarısı asıl olanı seçmede ve kendisi için, düşündüğü şey için gerekli olmayanı bırakmadadır. Bu da bir soyutlamadır-tecriddir (Abstraktion). Tecridin şuurda kendini temsil ettirmesi gereklidir, bunu da kelimeler yapar. Kelimeler her yana doğru bağlantılarla yüklüdürler, anlamları değişmez değildir, düşünce gidişinin ihtiyaçlarına uyarlar. Gerçi dil, düşüncenin bir aracı durumundadır, ama, dilin kendisi de düşünce içinde meydana gelir, onda serpilir. Dil ve düşünce karşılıklı olarak birbirlerini oluştururlar. Dil, düşünce içinde ve düşünceyle birlikte hareket eden bir semboller sistemidir. Ama düşünce, bir bağlantıdan bir bağlantıya ilerler, yani bir düşünüşler dizisidir. Düşünüşler dizisi de düşünüşler arasında bağlantılar kurar, yani bağlantıları kavramış olur. Böylece ilerlemiş düşünce yalnız nesnelerin bağlantısını değil, bağlantıların bağlantısını da kavrar. Düşünce bu basamakta sembollerin yardımı olmaksızın artık mümkün değildir. Burada dil en yüksek başarısına erişmiştir. Büyük düşünürlerin büyük düşünce yapılarını kurabilmelerini yalnız dil sağlayabilir, ama bunu yapmak için de dil yeniden araç olur." (22)

"Akıl sahibi" insanın fikir, düşünce yapısından, dilimiz döndüğünce, "heceleme" mikyasınca bahsettik. Fakat aynı insan, aklının eremediği ve eremeyeceği yere "ruh"unu erdirecek, aklın diz çöktüğü yerde "iman"ını şahlandıracaktır. Varlığın "sır" kapısından, iman süzülebilir ancak. Problem metafiziğinin kurucusu Kant, yalnız imanla çözülebilir bu alanı şöyle tasvir ediyor:

"İnsan aklı, bilgisinin belli bir çeşidinde özel bir kaderle karşı karşıyadır; insan aklı bu bilgisinde öyle sorular tarafından rahatsız edilmektedir ki, akıl onları ne cevaplayabiliyor, ne de inkâr edebiliyor."

  Sözün özü, imanın gerektiği yerle, akıl yürüterek düşünmenin gerektiği yer başka başka olabilir, ama "okur-yazar" olmanın "tek" bir oluşun farklı vecheleri olması gibi, "iman ve akıl" da, birlikte deverân eden bir "varoluş" borcunun içiçe yönleridir. Demek ki, "inanıyorum ama düşünme ve anlamaya çalışma sorumluluğunu kendimde görmüyorum" mazereti, "Akılsız bir deliyim, o yüzden mükellef değilim!" mazeretiyle(!) birdir. Bu kişi, aklı olduğu hâlde böyle bir iddiayla çıkmışsa, ona "akılsız" yerine, sadece "sorumsuz" damgası vurmakta maalesef mâzuruz.

Bunun mukabil kutbu olan sorumsuzluksa, "Aklı işte, gözü oynaşta!" hesâbı, "öz"e tek başına, "oyuncaksız" ve "mazeretsiz" gideceği yerde, kendine sürekli oyuncaklar ve nefsânîlikler icâd eden, "Oyuncağım olmadan asla!" dercesine fikrî meşgûliyet ve konsantrasyonunu sekteye uğratan, bu yüzden de daha iki basamak çıkmadan dermanı kesilen "tıknefes" fikir işçiliğidir.

İyiyi kötüden ayırdedici "temyiz" vasfı, ahlâkî-insanî "zorunluluk-sorumluluk"la nefsânî "keyfîliği-sorumsuzluğu" birbirinden tefrik edebilici aynı vasıf olsa gerektir. Fikir borcu, "değiştiremeyeceğimiz" ve mutlaka tâbî olmamız gereken, "ferdî" bir varoluş sorumluluğudur. Ancak, bizi insanlık özümüz ve yolumuzdan alıkoyan "nefsânîlikler-keyfîlikler", samimi bir iradî cehd ve "sıra ile oluş prensibi"yle kökünden "değiştirebileceğimiz" sorumsuzluklarımızdır. Madem öyledir, şu hâlde bize gereken, Reinhold Neibuhr`un duâsına, ilk adımı hemen şimdi atma samimiyetiyle ve "duâyı icrâda arayarak" katılmak değil midir?:

"Allahım bana, değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek için sükûnet; değiştirebileceklerimi değiştirmek için cesaret; ikisini birbirinden ayırdedebilmek için de akıl ver!"

Şimdilik bitirir, serdettiğimiz doğruların tafsilini ve hatalarımızın tashihini sonraya bırakırken, olunması gerekenin ne olduğunu, bir kitabın ismine havâle ediyoruz. S. Ahmet Arvasî`nin, fikrî altyapının alfabesini heceletmek bakımından, bizce "İBDA`ya Giriş" zımnında en başta zikredilmesi gereken eserlerden olan kitabının başlığı, herkes ve hepimizin "ferdî" sorumluluğudur:

"Kendini Arayan İnsan" olmak!..

 

 

İBDA Mimarı’ndan...

 

“Her şeyin yeri ve değeri, O’nun gösterdiği yoldan Allah’a bağlı olmanın ölçülerine nisbetle ve O’nda... Her çeşidiyle varlık, ruha kendini doğrudan doğruya kabul ettirişiyle birbirine ait “oluş-tavır”larla açıklanamazken, insan mihrakında toplanışıyla, “iç”e doğru sonsuz BİR, “dış”a doğru sonsuz ÇOK’a açılışın dereceleri olarak görülür.

Eğer “herşey Allahtan’dır, O değil” sırrını seziyorsak ve her şeyin Sevgilisi için varolduğunu gözönünde tutarsak, bütün insanların tek tek oluşunda gerçekleşen hakikatlerin müsbetleriyle “hakikatin hakikati olarak” O’na nisbetle ve O’nda, herşeyin zıddıyla varolması hakikatiyle menfiliklerin de O’na nisbetle varolduğunu anlarız.” (23)

“ –Paskal’ın bir sözü var, çok severim. Der ki; “yapayalnız ölürüz!”... Aslında yapayalnız da yaşıyoruz... Evet, yalnız yaşıyoruz ve dünyaya insan olma memuriyetinin gereğini yerine getirmek için gelen her insan, tek tek bu imtihanı verecek... Hiç kimse diğerinin yerini alamaz; onun insan olma adına yüklendiği mesuliyeti, onun yerine ifa edemez... Bütün dış bahanelerin ötesinde, kendi kendinin aksiyon mevzuu olarak, sefillerin en sefili bir aleme gönderilmiş olan insan, “ruh” ve “nefs” kutuplarından birinden birini gerçekleştirecek ve hesap alemine buranın hasadıyla gidecek... Herkes tek tek... Hiç benim yediğim yemeği sen hazmedebiliyor musun?..” (24)

“Bütün kâinat, görünen ve görünmeyen mevcudu ile küllî ruhun emrinde bir filmden başka bir şey değildir; kendisiyle yok, onun billûrlaşması hâlinde var... İnsan, tesir edici eser hüviyetiyle enerji merkezi ve tabiat onun karşısında istihsâl sahası, iş sahası... Ve bilen olmadan bilinen olamayacağı hakikatiyle, ruhun “nasıl” tavrı ve arkasından aklın “niçin” arayışına muhatap olmadan, tabiâtın kendi kendisinin “izâh”ı ve kendi kendisinin keyfiyetini ifâde eder bir teselli kelimesi olmadığının şuuru... İşte derli toplu ilk ipucu!.. Tabiî anlayana... Sonraya bırakmıştım ama, şimdi söyleyeyim: Kendini insana empoze eden varlık, varlığın ruha mukavemet edişidir ve bu karşılıklı tesir içinde insan, ruha mukavemet eden varlığı kavramak için, yapma varlığı, yani tekniği meydana getiriyor; varlığı kavramak için, yapma varlık... (...) İnsan, bütün mevcutlar arasında kendini çoklukta ifade ediyor; insan çok olunca, emek de çok oluyor... İnsan emeği de çeşit çeşit; hilkatin bünyesi bu... Önce insanın tabiât planı karşısındaki ifadesizliğinin ve kemmiyet zaruretinin getirdiği emek çeşitliliği üzerinde duralım: Dış dünyanın uyaranlarına karşı ruh tepki gösterirken, ruha mukavemet eden varlığın keyfiyeti ve niteliği, insanın harcadığı emek ve çabanın niteliğini de gösteriyor. Kısaca; ilgilenilen mevzularla emek arasındaki alâka... Varlık çeşidi boyunca emek görünüşü. Şimdi ne oluyor?.. Eşya ve hadiseler karşısında ruhun “nasıl” tavrına karşı akıl “niçin”lerle yaklaşıyor ve fikir zuhura geliyor; mevzulara tahsis olmuş “ruh”un fikirleri mânâsına fikir... Bilmem anlatabiliyor muyum?.. Meselâ ruh su ise, soğukta donarak buz, sıcakta kaynayarak buhar hâlinde, aslî keyfiyetin soğuk ve sıcaklıktaki görünüşleri olarak, mevzuya tahsis edilmiş fikirler oluyor... (...) Nasıl ki kendimizi ifadeye geçerken ruhumuzu birbirinden farklı kelime klişelerine bindirerek, “farklılık” içinde ruhî muhteva pelteleşiyorsa, demek ki varlığı kavramaya dair teşekkül eden her uygulama, kaynağı ruh olan bilginin değişik derecelerdeki tezahürü olarak “pratik” ifâde ediyor... İşte, belli bir mevzuya tahsis edilmemiş ve özel bir mânâ yüklenmemiş olarak teknik budur; uygulama, hareket, pratik...” (25)

“Ruhî çabayı nihayetin nihayetinde “ruhun ruhla bilinişi” olarak ruhun pratiği olarak görürsek, duygu, düşünce ve iradî faaliyet olarak ayırdığımız her türlü teorik ve pratik faaliyetin, ruha nisbetle gerçekleştirilen pratik olduğunu görürüz... Burada karşımıza daha ince bir mesele çıkıyor: Yukarıda söylediklerimden anlaşıldı ki, ruha mukavemet eden varlığı kavramak için, insanın “yaptığı” düşünce, hem teorik, hem pratik, hem metod olarak, bir yapma varlıktır. Dikkat ediyor musun?.. İş gele gele, “insan” kelâmının, lisânının, dilinin, ne dersen de, evet; dilin de, “ilk dil ilk emirdi”den türeyen bir yapma varlık, teknik olduğuna geliyor... Söylemeye gerek var mı?.. Dil olmadan düşünce olmaz ve düşünce olmadan da dil kurulmaz... (...) O hâlde “varlığın muhtevasından şuurun çıkardığı form” mânâsına insan kelâmı yapma varlık olduğuna göre, dilin “mamul” terkibi bilinmeden, uçsuz bucaksız hırıltı ve dırıltıdan, kâinatın plânı olan dil çıkmaz... (...) Dil olmasaydı, dil olmayacaktı. (...) Mutlak Fikir gerek; gerekli olan... Yapılması gereken de, adı üstünde, “yapmak”; yani pratik ve tatbik... Bu söylendiği zaman, zaten kelâmın varlıktan önce olduğu anlaşılıyor... Ölçü: “Her şeyden önce kelâm vardı!”... (...) İlk doğru, ilk fikir, ilk dil, ilk insanla vardı. Biliyorsun ilk Peygamberden, bütün zaman ve mekânın yüzüsuyu hürmetine yaratıldığı Gaye İnsan – Ufuk Peygamber’e kadar hepsinin şeriatı “Mutlak Fikir”dir. Demek ki bütün insan dilleri, tek kökten gelişen ağacın dalları hâlinde, tek kökte toplu!.. Nasıl yarış için yetiştirilen cinsleri, kadanası, binek için olanı, Midillisi, Orta Asya’da görülen cinsleri gibi tüylü ve bodur olanı, evet, bütün hepsi at ise, “lisân” da türeyiş olarak pratiğin, pratiğin, pratiğin, (...) yayılışı hâlinde, tabiî, coğrafî, iktisadî, sosyal, siyasî, teknolojik, tek kelimeyle içtimaî dokuyu temin eden unsurların tesiri boyunca, mânâ ve klişelere bürünür...” (26)

“Buna göre; insan ve toplum hayatının sonsuz girift şubeleri içinde, her fert “bütün”e sorumlu “şahsiyet” olmak mecburiyetindedir ve bu, gerek işin mahiyeti ve gerekse “işi ehline verme” bakımından, nihayet “asıl” ve “aslî sahibine” bağlanacak bir şuurla, bağlılıkta kendini ortaya koymaktır. Evet; bağlanmak ve tesir altında kalmak, hele iş Allah yolu davası olunca, büyük istidattır... İnsan önce etkilenir ve bunun doyumunda etkilemeye geçer; önce etkilenir, sonra orijinalitesinde bunu tüttürür, şahsiyet olur...” (27)

 

 

Kaynaklar:

 

1- Walter Porzig, Dil Denen Mucize, (Terc: Prof.Dr. Vural Ülkü), Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., Ankara 1985, c. 1, s. 93

2- John C. Condon, Kelimelerin Büyülü Dünyası -Anlambilim ve İletişim-, (Terc: Murat Çiftkaya), İnsan Yay., İstanbul 1995, s. 28, 30, 31, 32

3- Giovanni Papini, Gog, İş Bankası Yay., 3 Basım, İstanbul 1999, s. 109

4- Takiyettin Mengüşoğlu, Felsefeye Giriş, Remzi Kitabevi, 3 Basım, İstanbul 1983, s. 152

5- Andrey Tarkovsky`den aktaran: Bahattin Yeşiloğlu, Bedîiyyat Dergisi, Sayı 5, Nisan 1999, s. 180

6- Salih Mirzabeyoğlu, Marifetname -Süzgeç ve Şekil-, İBDA Yay., İstanbul 1986, s. 200

7- S. Ahmet Arvasî, Kendini Arayan İnsan, Başak Yay., 3 Basım, Ankara 1980, s. 43-44

8- Blaise Pascal`dan aktaran: Bahattin Yeşiloğlu, Bedîiyyat Dergisi, Sayı 6, Ağustos 1999, s. 92

9- Friedrich W. Nietzsche, Zerdüşt Böyle Diyordu, (Terc: Osman Derinsu), Varlık Yay., 3 Basım, İstanbul 1983, s. 99

10- Sâfi Mevlânâ Ali Bin Hüseyn (Şeyh Sâfîyüddin), Reşahat Ayn-El Hayat, Sadeleştiren: Necib Fazıl Kısakürek, Alem Yayıncılık, 4 Basım, s. 328

11- Benedetto Croce, İfade Bilimi ve Genel Linguistik Olarak ESTETİK, (Terc: İsmail Tunalı), Remzi Kitabevi, 2 Basım, İstanbul 1983, s. 168

12- İmam-ı Gazalî, Kimyâ-yı Saâdet, (Terc: Ali Arslan), Merve Yay., İstanbul 1996, s. 345

13- İmam-ı Gazalî, El-Munkızu Mine`d-Dalâl, (Terc: Yahya Pakiş), Umran Yay., 2 Basım, İstanbul 1996, s. 35

14- İmam-ı Gazalî, Kimyâ-yı Saâdet, (Terc: Ali Arslan), Merve Yay., İstanbul 1996, s. 346

15- Salih Mirzabeyoğlu, Damlaya Damlaya -Yılanlı Kuyudan Notlar-, İBDA Yay., 2 Basım, İstanbul 1997, s. 145

16- Salih Mirzabeyoğlu, Damlaya Damlaya, s. 145

17- Salih Mirzabeyoğlu, a.g.e. s. 52

18- Takiyettin Mengüşoğlu, a.g.e. s. 177

19- A.g.e. s. 314

20- A.g.e. s. 28

21- Salih Mirzabeyoğlu, İBDA Diyalektiği -Kurtuluş Yolu-, İBDA Yay., 3 Basım, İstanbul 1995, s. 167

22- Bedia Akarsu, Wilhelm Von Humbold`ta Dil-Kültür Bağlantısı, Remzi Kitabevi, İstanbul 1984, s. 40, 41

23- Salih Mirzabeyoğlu, Necip Fazıl’la Başbaşa –İntibâ ve İlhâm-, İBDA Yay., 2 Basım, İstanbul 1989, s. 17, 18

24- A.g.e. s. 39, 40

25- A.g.e. s. 94, 95, 96

26- A.g.e. s. 103, 104, 105

27- A.g.e. s. 136, 137

 

 

 

IV. Bölüm:

 

AKADEMYA`YA DOĞRU`NUN HİKAYESİ VE GAYESİ

 

 

Şimdi yazacaklarımızı, candan sevilen "teklifsiz" bir dosta yazılmış bir mektub addedebilirsiniz; öylesine rahat olacağız ve kalemimizin kendiliğinden kıvrıldığı noktada, "Acaba yanlış anlaşılır mı veya şunun isbatlanması gerekir mi?" benzeri kaygılarla, ifâdemizin canlı akışını duraksatmayacağız; buna çalışacağız. "Dostlarla Hasbihal" başlığı da gayet uygun olurdu bu bakımdan yazımıza. Diğer yandan, daha önce yazdığımız "Ya Birlikte Varoluş Ya Hiçlikte Kayboluş: İşte Bütün Mesele!" ve "İşbölümü Yapılamaz Bir Varoluş Sorumluluğu: Düşünme ve Fikir" başlıklı makalelerimizin arka planı, mutfağı ve tamamlayıcısı da sayabiliriz bu sohbeti.

"Akademya`ya Doğru Platformu" olarak internette bir site açma fikri, şahsımızca bu yılbaşında düşünülmüştür ve yenidir. Akademya Dergisi`ni yeniden yayınlama ise, bir tarafı fikir keyfiyetine diğer tarafı imkâna bakan, içinden geçtiğimiz dönemin hususiyetlerini de ayrıca gözönünde bulunduran bir proje hâlinde "beklemede" diyebiliriz.

Peki, site açma gereğini niçin duyduk? Geçmiş makalelerimizde serdettiğimiz sebebler dışında, bu vesileyle ilk kez dile getireceğimiz birkaçı şöyle:

Öncelikle; fikrî tekâmülün, "insan" olarak bu "varlık şartı"mızın, gelenekleşme ve okullaşma misyonumuzun, hâdiseler ne tür bir hengâme belirtirse belirtsin, kesintiye uğramadığını ve uğratılamayacağını göstermek için. Fikir, zaten hayatımızın ve ideal mücadelesinin kopmaz bir yönü, dayandığı asıl. Lâkin, insanoğlu kendini realiteye, gündelik telâşeye o derece kaptırıyor ki, bu yön gözden kaçabiliyor bazen.

Aynı doğrultuda bir ikinci sebeb, ideolojik formasyon kazanmanın, İBDA`nın şuur süzgecini kendimize ve ferdlere hâkim kılmanın, maddî-manevî kurtuluşun "sebebi ve gayesi" olduğunu unutturmamak için. Onu yaşatan ruh ve fikri ihmâl edilmiş bir "teşkilât" yahut "propaganda" fetişizmi, önce kabuklaşma sonra ölümün habercisidir çünkü. Ve şahsımız için, işte biz böyle bir ölümün eşiğinden son ânda dönebildik diyebiliriz örnek istenirse. Ve bunun bir adım sonrası, bu ikisinin de ihmâli ve kafalarda anlamsızlaşmasına varabilir kimilerinde.

"Yense de yenilse de şu takımdayız!" tezahüratı, zâhiren bir sadakat nişânesi gibi gözükse de, "takım tutma ruhiyatı"nın "olmasa da olur!" yahut "hobi" vasfı düşünüldüğünde, fikrin varoluşumuzun "olmazsa olmaz!" yönü olmasına nazaran, temelde iğreti bir duruşa işarettir. Fikretmesem ve bunun gereğini kalbimde duymasam da, fanatik taraftar olarak, maçtan maça tüm alkış ve desteğim "Fikir takımı"na, der gibi! Bunun neticesiyse, çoğu zâhir putperestliğinin âkıbeti hâlinde, "Oyuncuların bu maçtaki performansını beğenmedim, kazanırsa görüşürüz, bana şimdilik eyvallah!" mübtezelliğidir belki. "Fikre hiç gelmemiştin ki, bugün gittiğinden bahsedelim!" diyebiliriz böyleleri çıkarsa!.. İnsanlık ve Müslümanlık zorunluluğundan âzâde, macera heyecanı ve çıkar kaygısı taşıyanların vurulacağı mihenk!..

Bir üçüncü sebeb, "doğum sancısı çeken"le ölüm döşeğinde "can çekişen"i, ıstırabın zâhirî görüntülerine aldanarak birbirine karıştıran katıksız ahmaklara bir tokat aşketmek için. İBDA fikir-sanat-aksiyon geleneğine bağlı olanların çoğu, bugün çok daha güçlüdür. Çünkü "hayat mektebi"nde biraz daha pişmiş, ateşte biraz daha çelikleşmiş, kabuklarını biraz daha çatlatmıştır. "Küçük Prens"in yazarı Antoine de Saint-Exupery`nin dediği gibi:

"Hayat, bize bütün kitabların öğrettiklerinden daha çoğunu öğretir. Çünkü hayat, bize karşı direnir. İnsan, ancak engellerle karşılaşıp onları aşmaya çalıştıkça kendini tanıyabilir." (1)

Şayet bu vatanın ve insanımızın sonu gelmediyse, hatta insanlık haysiyetinin sonu gelmediyse, mutlaka elbirliğiyle kurulacak o insanca nizama dek hiç bitmeyecek olan "1999 Süreci"nin bize öğrettikleri, böylece kendini daha bir iyi tanımaya ebelik etti diyebiliriz bizlerde. Fikrî idealimizin sarsılmazlığının isbatı yanında, şahsî kabiliyetlerimizi, zaaflarımızı ve potansiyelimizi de daha iyi tanıdık bu süreçte; belki en çok da, hayatı daha içinden ve derinden tanımaya başladık. Mütefekkir`in, zindana düşen dostlara ilk söylediği "Hoşgeldin hayata!" sözü, şu ân ne kadar da mânâlı!..

Yine aynı çizgide bir dördüncü sebeb, mücbir şartlar dolayısıyla yayıncılık yapamadığımız dönemde ayrı düştüğümüz okuyucularımızın da, çoğu gönüldaşımızın bugün zindanda yahut dışarıdaki "açık" zindanda içine girdiği yoğun okuma, araştırma ve fikrî tekâmül sürecine aktif katılımlarını temin etmek için. Hayatı, önce veya sonra ama zindanda tanımaya başlamışlarla yahut terbiye ocağının oradan akseden ateşinde kendini muhasebe etmeye başlamışlarla aralarında bir uçurum olmaması; hayâl ve sorumsuzluk iklimlerine sürüklenerek istidadlarını telef etmemeleri ve iki farklı dil konuşan bir camia olmamamız için. Yepyeni bir varoluş hamlesiyle, kalb ve zihinlerini fikre bizimle birlikte açmalarını sağlamak için. Tüm bunların, sâyesinde mümkün olacağı "ahlâkî zorunluluk-sorumluluk" duygusuna kalblerinde en müstesnâ ve merkezî yeri verebilmeleri için. Tüm mümkün varlık tezahür ve ilgilerinin "izâfet" olarak bağlı olduğu "Zorunlu Varlık", "Mutlak Varlık" ve "Mutlak Fikir" üzerinde daha bir dikkatle durup düşünmeleri ve "varlığı, varlığında mânâlandırma" vasfıyla "insan" olduklarını yepyeni bir gözle farketmeleri için. Fikrin, varoluşun, hürriyetin ve ahlâkîliğin hep "zorunlu"ya iradî (kalbî) ve teorik bağlılık çizgisinde bir "birlik" ve "bütünlük" belirttiğinin altını çizmek için. Belki en doğrusu, bizim çok geç farkettiklerimizi, dostlarımızın gecikmeden farketmeleri ve bizlere hem yoldaş, kendi sahalarındaysa rehber olmaları için. Bizim düşe kalka öğrenip, ancak zindanda daha açık muhakeme edebildiğimiz ve ayrıca, "Girilmez!" levhası çakılarak üstü tamamen çizilmiş hatalarımızın, dostlarımız tarafından tekrarı gibi bir mazeret ve müsamahanın artık sözkonusu olamayacağını ilân etmek için. Özetle, bizlerin çalışmalarıyla dostlarımızın çalışmalarına bir "eşzamanlılık-senkron" kazandırmak için. Birlikte varolabilmek için!..

 

 

Tanınmayan Mütefekkir, Külliyat ve Hayat

 

Bu vesileyle bir itirafta bulunmamız gerekiyor daha iyi anlaşılmak bakımından. Aslında site olarak çıkışımıza, "erken" bir teşebbüs de denilebilir. Şu yüzden ki, kalbi durduktan sonra yeniden atmaya başlamışlara, öldükten sonra yeniden dirilenlere, hayata ve hayattakilere gözlerini yeniden açıp herşeyi en başından tanımaya ve mânâlandırmaya çalışanlara benzer bir hâlimiz var. Biz, yani fikir işçiliğine tâlib olanlar!..

Geçmişten oldukça farklı olarak, birçoğumuzun, sorumluluk ve fikrî dikkatini hasrettiği belli bir mevzuu var artık. "Aspirin" misâli güyâ herşeyden anlayan "ortalık adamı" olmanın, belli bir işi-sorumluluğu olmasa da hep ortalıklarda bir yerlerde oradan oraya savrulan adam olmanın (tamamen sorumsuzlara nisbetle bu insanların yaptıklarına büyük şükran borçlu olsak da; bu sözlerle kimbilir geçmişimizi işaretliyor olsak da!), hakikatte "adam-şahsiyet" olamayış ve belli bir vazifeyi üstlenerek liderine, idealine, toplumuna, insanlığa "faydalı" olmayı umursamayış sorumsuzluğu olduğunu farkettiğimizden, bu bize "farkettirildiğinden", şimdi herşeye yeniden başlamış gibiyiz çoğumuz.

Bize en başta "farkettirilen" ise, fikrî sorumluluğu başkasına havâle etmekten vazgeçerek kendi vicdanında duymayla beraber, Külliyata "doğru" yaklaşımın belki en başta "dış`a açılmak"tan geçtiğinin de artık kesinlikle anlaşılması gereğiydi sanırız. Külliyat, bütün bir hayat, fikriyat, ilmiyat, fiiliyat, sanat ve kâinat "muhtevâ"sına verilmiş "biçim"ler, bir yönüyle "öz biçim"ler düzeni-sistemi-diyalektiği olduğundan, muhtevâyı tanımayanın ondan alacağı belki pek az, pek sınırlı şey vardır. Kâinat kadrosunu aydınlatan ışığından bu vasfıyla yararlanmak yerine, gözünü "güneş" mesâbesindeki Külliyattan bir türlü ayıramayanlar, bir yer gelir, artık "göz kamaşması"yla birlikte, hem "görüş sıhhati"ni hem de "mesafe ayarları"nı yitirmek, giderek "bakar kör" olmak durumunda kalabilirler; ve kalmışızdır da! Tam da bu örnek ve benzerleri çerçevesinde, Külliyatta ihtarlar mevcud. Baldan zehirlenmek de diyebiliriz belki buna.

Bir ibret tablosu: Geçmişte, medreselerde, İbn Arabî Hazretlerinin "Fusus`ul-Hikem" adlı şaheseri, öyle tahsile yeni başlayanlara arzedilmez, belli bir usûl, malûmat ve terbiye kazandırıldıktan sonra, yani uzunca bir süre sonrasında tâlim ettirilirmiş. "Usûlsüz dalışın boğulmayla eşanlamlı olabileceği", üzerinde durulması elzem bir husustur ki, kadri kıymetini bilmezlik, çağımızın karakteristiklerindendir bir bakıma.

O hâlde şunu da ekleyelim: Henüz Külliyatı gereğince tedkik edebildiğimizi de bu yüzden söyleyemeyeceğiz. Çoğumuz için, el değmemiş, keşfedilmemiş bir hazine sanki o! Zâhirî okumaların "okuma" olmadığını anladığımızı da, sanırız zikretmeye gerek yok. "Okumak", o ifâdelerde "biçim"lendirilmiş "muhtevâ"yı tanımadan ne mümkün; pay alabiliriz şübhesiz ve başlangıçta almamız da gerekir, ama orada bırakmamak kaydıyla!.. Köre "renk" isim ve kompozisyonlarından sözaçmak, sağıra "ses" kompozisyonlarını nota işaretleriyle göstermek, o insanlarda "canlı" ve "hakiki" bir tasavvur doğurabilir mi? Bakılan yere, muhtevâya dair söylediklerimiz bir yana, bir de "bakan kalb gözü" var ki, sorumlu bir ruhun yazdıklarına sorumsuz bir bakış asla nüfûz edemeyecektir. Çünkü, yazarın hürriyetiyle "bağ" kuramayacaktır. Yazarın gayesiyle okurun gayesi buluşmayınca, hakiki bir "anlaşma" da gerçekleşmeyecektir hâliyle. "Küçük Prens"teki satırları hatırlayacaksınız:

"İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir. Gerçeğin mayası gözle görülmez." (2) 

Velhâsıl, bugüne dek öğrendiklerimizi, yazdıklarımızı, yaptıklarımızı en baştan tartmak, düzenlemek, elemek, tarif ve tasnif etmek gibi güç ve yoğun bir çalışma, şu ân içinde bulunduğumuz. Bazılarımız, her ilmî çalışmada başlangıç için gereken "oryantasyon kazanma" ve kendini bütün bir perspektif üzerine sağlam olarak oturtma süreci gereğince, lise ve üniversitede okudukları "felsefe, mantık, sosyoloji, psikoloji vs." kitablarını tekrar gözden geçiriyor (bir sorumsuz için ne "zevksiz" bir iş!), ayrıca metodolojik veya eğildikleri dalın literatürüne dair kaynakları temin edip, doğrusu yine büyük bir zevkle tarıyor ve takdir edileceği üzere tüm bunlar, verimlerin hemen bugün yazıya dökülmesini bir nebze güçleştiriyor.

Şahsımızınkiler de dahil, bugün sitemizde arzettiğimiz çoğu yazı, aslında yukarıda sıraladığımız bir kısım maslahatı temin için, bir "örnek" ve "teşvik" hüviyetinde. Önümüzdeki gaye olarak açıkça beyân edebiliriz ki, asıl yazılarımızı henüz yazmaya başlamadık. Okuduklarınızı, “genel olarak” taslak, hazırlık ve dostlarımızı, muhatablarımızı teşvik addedebilirsiniz rahatça. Ve zaten, isimlerini gördüğünüz yazarlar, Akademya ve Bedîiyyat dergilerinin geniş yazar profilini yansıtmıyor, sadece kendi aralarında belli bir dayanışma içinde bulunan, birlikte bir "çalışma grubu" oluşturmuş belli sayıda yazarımızın, yine çoğunlukla, aslî araştırmalarından fırsat buldukça kamuoyuna "taslak" olarak arzettikleri mütevazi makalelerini çerçeveliyor. Fakat, aynı zamanda, keyfiyet ve malûmat olarak daha zengin bazı yazarlarımızın, nitelikli ve ümid vaadeden seçkin çalışmalarına sitemizde yer vermiş, buna vesile olmuş bulunmaktan ötürü de ayrıca gurur duyuyoruz.

Bu vesileyle ifâde etmiş olalım: Yoğun mesaimizin inkıtâya uğramaması bakımından, makalelerimizi gereğince yetkinleştirip geliştirme imkânı bulamadığımız oluyor ve bundan dolayı, gelecekteki verimlerimiz gözönünde bulundurularak, mazur görülmemizi istirham ediyoruz. Ne kadar okursak okuyalım, tabiî ki yazmayı ihmâl etme gibi bir lüksümüz yok; hem kendimiz hem dostlarımız hem de en başta idealimizin yaygınlaşıp maya tutması bakımından. Mütefekkir`in bir ihtarının da yeri geldi o hâlde, meâlen:

"Yazan arkadaşlar, yazıyı bırakmasın. Siz yazıyı bırakırsanız, yazı sizden de çabuk bırakır sizi!"

Hemen son derece mühim bir ikazda bulunmamız gerekiyor fikrî çalışmaya tâlib dostlarımıza. Mütefekkir`in, meâlen dediği şudur: "Önce ilkokul, sonra lise ve üniversite, sonra sonra profesörlük..." Ve: "Şimdi başlasan, belki ancak 10-15 yıl sonra mevzuunda söz sahibi olabilirsin!"

Ki “Necip Fazıl’la Başbaşa” adlı eserinde yine kendisi söylüyor:

“Zamanı israf etmeme şuuru... Zaman, öldürmenin değil yaşatmanın zemini... Hemen olacakmış ve şu ânı değerlendiremezsen olmayacakmış gibi, içinde bulunduğun ânı değerlendirme, hiç olmazsa değerlendirememiş olmanın sancısını duyma şuuruyla, yavaş yavaş, kıvamını bula bula, hazmede hazmede, sıra ile oluş prensibi... Bizim şipşak fotoğrafçılıkla alâkamız yok!..”

Görüleceği üzere, mevzuunda "İbdacı-şahsiyet" olmak, öyle birkaç yılın işi değil ve elmasın önce kömürleşme sonra yine süreç içinde cevherleşmesi gibi, her başarı uzun ve kesiksiz bir çalışmanın mahsûlü; çalışmadan başarmaya bakan köşe dönmeci ahlâkın beş para etmeyeceği verim sahalarıdır bunlar. Ezcümle, çalışmasını yarınlara havâle etme, kimseye tanınmamış bir lüks olduğu kadar, sadece sorumsuzların "tesellî sakızı" olan ham bir hayâldir ayrıca.

 

 

Hukuk: Önce Kalbî Zorunluluk!

 

Sorumluluk ve sorumsuzluk, "nefsânîlik-ferdiyetçilik-faydacılık" ve "ahlâkîlik-şahsiyetçilik-küllîlik-zorunluluk" üzerinde tekrar tekrar durmamız, tesadüfî değil. İlk adım şartı olarak, meseleleri bilhassa buraya bağlıyoruz ve zaten bugün insanlar arasındaki tüm muvazenesizlikler, anlaşmazlıklar ve çatışmaların temelinde de, böyle bir küllî "ideal değerler" ve ferdden ferde değişen dünyevî "vasıta değerler" uyumsuzluk ve savaşı bulunduğu çok açık görülmekte.

"İnsan" olmak, ahlâkî zorunluluğun şuuruna varıp "hürriyet"i duyduğumuzca, ama "seçim"imizi ona "kalbî" bağlılıkta bulduğumuzca mümkün. Ancak bugün daha bir net sezebildiğimiz bu nokta, söylemeden edemeyeceğiz, Mütefekkir`in, yıllar önceki bir rüyamızda, bize (meâlen) söylediğinin, bir yönüyle tecellîsine işaret ediyor sanki:

"Herkes kendi mevzuundan HUKUK`a sıçrayabilseydi!"

Ve zindanda kendisinden öğreniyoruz ki, Mütefekkir`in kendi aslî mevzuu HUKUK`tur ve her sahaya oradan açılmaktadır. Anlayabildiğimiz ve hatırımızda kaldığınca...

Hukuk, ahlâkî zorunluluk ve sorumluluk duygusunun, bu duyguyu temin eden "küllî-ideal-ahlâkî" prensiplerin "pıhtılaştığı" zemin değil midir bir bakıma?.. Ve; "iç-ideal-mânevî" cebhesi ve "dış-real-pratik" tezahürler cebhesiyle, "hukuk" bir "bütün" değil midir? En iyisi, sözü ehline tevdî edip, Prof. Orhan Münir Çağıl`ın "Hukuka ve Hukuk İlmine Giriş" adlı, hacmi kadar, hemen ilk bakışta derinliğinden de etkilendiğimiz eserine başvuralım:

"... `Hukukun iç âlemi` ile, hukukun mânevî-fikrî tabakasını kastediyoruz. Bu tabakada, hukukî değerleri ve hukuk idesini (adalet idesini), tabiî hukuk ve hürriyet idelerini görüyoruz. Gerçi, hukuk içtimaî, siyasî ve iktisadî realitelerin vücuda getirdiği bir vasatta (ortamda) ve zaman içinde oluşur, dışlaşır; fakat menşei, çok daha derinlerdedir. Mahiyeti ve menşei itibariyle fikrîdir, mânevîdir. Hürriyetin tipik, karakteristik bir kategorisidir.

Hukukun iç âlemi, hukukun dış âleminde, yani kanunlar, teâmüller, kazaî kararlar halinde ve içtimaî, siyasî ve iktisadî bünye içinde, muhtelif müşahhas devletler içinde, bir kelime ile, hayatta (insan hayatında) gerçekleşmek ve gelişmek gayesindedir. Hukukun dış âlemi de bu iç âlemi mütemadiyen arar, onda huzûr ve sükûna kavuşmak ister. Maamafih, bazan veya sık sık hukukun iç cephesiyle dış cephesi, mânevî-fikrî cephesiyle şe`nî (reel, H.S) cephesi, postulat (prensip, H.S) cephesiyle vakıa cephesi arasında gerilimler ve gerginlikler az değildir. Bu gibi kritik ve trajik durumlarda, insanın vazifesi, gerilimleri yumuşatmak veya muvazenelendirmek veyahut ortadan kaldırmaya çalışmaktır.

Görülüyor ki hukukun varlık bütününde tesbit ettiğimiz `iç ve dış`, birbirinden ayrılmaz  parçalardır. Hukukun iç-mânevî cephesiyle dış-pozitif cephesi, müştereken ve müttahiden (bir arada ve birleşik olarak) hukuku vücuda getirirler." (3)

Ve sonrasında ekliyor:

"Sosyal kâinatta hakikat, düal (ikili, H.S) bir münasebetin birbirine bağlı iki tarafını vücuda getiren fert-cemiyet mefhumlarının ortasındaki derin bir noktadadır. Bu derin nokta, hürriyet, ahlâk ve adalettir; tabiî hukuk prensipleridir. Bunlar, insanların gerek fert olarak, gerek aile ve meslek topluluğu olarak, millî ve siyasî topluluk olarak riayet etmekle mükellef oldukları değerlerdir." (4)

Her fikrî-ilmî-teorik hamle, bir "küllî"nin, cüz`îlerin küllîlerle olan bağının, mümkünlerin bağlı olduğu zorunluluğun yani "küllî" kanunun, tecridlerin yükseleceği "kuşatıcı" küllî prensibin avcısı ve tâlibi değil midir?.. Estetik dediğimizse, tüm bunların "ifâde"si, objektifleştirilmesi, dışlaştırılması, "biçim-form"a kavuşması değil midir?.. Demek ki, ahlâkî olanla, mantıkî ve estetik olanı "birlikte" ve yöneldikleri "küllî" gaye seyrinde tanımayı, birleştirmeyi, irtibatlandırmayı başardığımız ân, hem insanı hem meselelerini hem de çözümleri anlamaya sağlıklı bir kapı açmış olacağız, diyebiliriz.

Hem; "insan"ı hayvandan ayıran, "küllî"leri bilmesi, tanıması ve araması değil mi zaten? "Tek"lere dair işaretler ve müşahhas "tek"lerin tanınması, hayvanlarla bir yerde ortaklaştığımız sahadır. Lâkin, mücerred "küllî"lerin, kavramların, kanunların bilgisi; yani "fikir", yalnız insana has, ahlâkîlik de öyle! İbn Haldun`dan dikkat çekici bir tesbitle mevzuumuzu bağlayalım:

"İdrâklerin asıl ve temelini, beş duygu kuvvesi vasıtasıyla bilinen ve hissedilen bilgiler teşkil eder. Bütün hayvanlar bu hissi olan idrâklerde insanın ortağıdır. Kişiler ancak küllî olan varlıkları idrâk etmeleriyle hayvanlardan ayrılırlar." (5)

“Küllî-ideal” olanı gözetmek, hem “fikrî” bir vasıf hem de “ahlâkî” bir haslet olarak, “herkes için iyi” olanı gözetmeyle “içiçe” olacağından, “insanlık” dediğimiz haysiyet de o hâlde, nefsânîliğin, bir deyişle “organizmasının hayrına bağlı” hayvanîliğin aşıldığı yerde, “fazilet” ülkesine adım atıldığı ânda başlayacaktır diyebiliriz.

Bilvesile, sorumluluk ve fikir işçiliği üzerinden bir örnek verelim: “Sorumluluk” öyle birşeydir ki, hep üste çıkmak ve her muhatabını fikren altetmek hazzını bile, yeri gelir terketmeyi gerektirir ve kişiye "nefsi için" çalışmayı bırakıp, "başkasına" faydalı ve "herkes için" iyi olanı tercihi öğretir. "Mutlak menfaatsizlik hayâldir" diyen Leibniz`in haklılığı ise, sorumluluk duygusunun "faydalı"ya hâkim olabileceğini nakzetmez. Yine “diyalektik” de, "kendini aşma" ve “fânî-sınırlı-nefsânî” olandan ideali "tenzih" ediş, sonsuzluğa kalbî sıçrayış demektir bir anlamda. Ve okumak, yazmak veya davranmak, hazzı ve çıkarına fikri âlet eden, diyalektiği menfî-nefsî kullanan "sofist" geleneğe tutunmak için olmayacaktır. İşte Eflatun, bu sorumluluk duygusunu "Devlet"inde hâkim kılmak için, diyalektiği "ahlâkî-küllî" olana bağlar ve "yetiştiricilik" üzerinde hassasiyetle durur; nefsânî bilgiçlik temâyüllerine kapı açmamak için, bilenleri "yetiştiriciliğe", sorumluluğa sevkeder. Gerisini, Paul Foulqie`nin "Diyalektik" adlı eserinden takib edelim:

"Ayrıca, Platon, diyalektiği İyi İdeası`na yükselme sanatı gibi gösterdikten sonra, onu tartışma sanatıyla aynîleştirir gibidir. Platon, ileri yaşları anlatırken (bu yaşlarda, devlette büyük memurluklara aday olanlar diyalektikçi yetiştiren çalışmalara katılacaklardır), `yaşlıların, gençler gibi, diyalektiğin tadını çıkarmasına engel olmak önemli bir ihtiyatlılıktır` der:

`Bence şuna dikkat etmelisin: gençler bir kere diyalektiğin tadına vardılar mı, onu olur olmaz kullanırlar ve oyun haline getirirler, onu durmadan bir şeyin tersini söylemek için kullanırlar, kendilerini çürütenleri taklit ederler, bu sefer onlar kendilerini çürütenleri çürütürler, genç köpekler gibi haz duyarlar yaklaşanı dişlemekten, parçalamaktan` " (6)

 

 

Sorumsuzluk: Görmek Değil, Görülmek İçin Yaşama!

 

Önceki yazılarımızda elden geldiğince açıklamaya çalıştığımız için, burada sadece Takiyettin Mengüşoğlu`nun "Felsefeye Giriş" adlı kitabı vesilesiyle, "sorumluluk" bahsinde birkaç tamamlayıcı noktaya dikkat çekmek istiyoruz. Mengüşoğlu`nun, günümüz Doğu insanının "sorumsuzluğu" bahsinde söylediklerini, kendi yorumlarımızla içiçe nakledelim ve gerisini, o kitabı okuyacaklara havâle edelim:

Bizde "insan", kendi başına bir değer ve haysiyet taşımaz. Tuhafı, kişinin kendisi için de bu böyledir. Kendisini, sonsuzluğa açık "hür" bir varlık olarak görmez de, hep dışındaki bir şahsın, müessesenin, hedefin bir "vasıtası-aracı" olarak görür. Vazifesini kendi seçmez ve kendi seçimi olmadığından büyük bir aşkla da sahiblenmez. "Dövseniz de sevseniz de" kendisini sorumlu gördüğü o işten başını kaldırmayacak ve dışarıdan herhangi bir dürtmeye mahal bırakmayacak, "çalışma"nın kendisi bakımından teşvik ve tenkide ihtiyaç duymayacak "hakiki" sorumlulardan değildir o; vazife, hep iğreti ve hemen uçacakmış gibi arızîdir onda. Vazife, sevilen değil, katlanılan birşeydir onun için. "Zâtıyla hareketli-kendinden hareketli" değildir o; ya gütmeye ya dürtmeye ya korkutmaya ya çıkar vaadetmeye ya gururunu okşamaya bağlıdır çalışması!..

Kalbinde "ortaksız" bir sorumluluk duygusu yer etmemiştir onun; daima "dışarıdakinin-başkasının" ya "himâye" yahut "baskı" objesi olarak görür kendini. Baskı görmemek ve "işini-çıkarını" yürütmek için, "başkası"nın iradesine tâbî bir "vasıta-araç" olur. Zulme karşı koymaz, tam tersine bir yolunu bulup ayakta kalma ve yaranma derdindedir. Ve çevresindekileri de, hür insanlar değil, kendi çıkarlarının aracı görür bu alışkanlıkla. Onlara kendi de zulmeder gayet tabiî bir şeymiş gibi. Kendi hür seçimine saygı göstermediği ve seçimini hep şahsî (nefsî) menfaatleri belirlediği gibi, çevresindekilerin hür seçimine de saygı göstermez. Çevresindekiler de, kendilerine dışarıdan dikte edilen bu vazifeleri kalbden benimseyemez böyle olunca. Bu yüzden, Doğuda daima despotlar ortaya çıkar. "Küllîlik" veya "hukukun üstünlüğü" bir kez kaybolunca, herkes ve herşeyin değeri şahsî, değişken ve itibarî olur "zincirleme" tesirle.

"İdeal-küllî-gaye" değerlerin geçerli olmaması ve insanların gaye değerlere bir çıkar vesilesi imişçesine bakışları, meselâ adalet müessesesinde şöyle görülür: Adalet, şahsî çıkarların fevkinde "herkes için-küllî" bir “nizâm”ın kurulmasını gözeten bir düsturken, burada, belki haksız belki başkalarının hakkını yeme pahasına “bencilce” çıkarını mahkemede tescil ettirmiş kişi, "Yaşasın, adalet tecellî etti!" diye bağırabilir. Garibtir, hâkimi de, savcısı da, avukatı da, bu çıkarın veya hırsızlığın bekçisi ve noteridir sanki böyle ülkelerde.

Şahsiyet ve sorumluluk fikri, insana dışarıdan “inanmadığı” bir hiyerarşinin benimsetilmesine ve insanın "araç" derekesine indirilmesine zıddır. Hürriyet gibi, sorumluluk da hür iradî çabaya, kalbî bir benimseyiş ve itaate müteallik bir kazanç, hamle ve duygudur. İnsan, ancak kalbinde bir zorunluluk, sorumluluk duyuyorsa ve kendi seçimiyse böyle bir hiyerarşiye tâbî olur; bu çerçevedeki "formalite"leri benimser. Lâkin bizde, “kalbî” sorumluluk duyma değil de "araç olma" geçerli olduğundan, herkes herkesin ve herşeyin bir aracı olarak, kendisinden istenileni, ruhunda tartma ve zorunluluğunu duyma gereği hissetmeden, "formalite-şekilcilik" içinde gerçekleştirir. "Kendi" olmak yerine, mekanik bir "iş robotu" oluş! Kendi gözüyle görme ve ruhunda duyma yerine, başkası görmüş ve duymuş ya, kâfî; iş, "şeklen" yapılır. İş yaptıran “ehliyet ve ferâset ehli”yse ne âlâ; ki burada akıl yürütmek ve muhalefet bahanesi aramak, ayrı bir nefsânîlik ve “iş-sorumluluk” kaçkınlığıdır. Ama ya bu mercî “ehliyetsiz”se; hikmeti kendinden menkûl bir emre itaat dayatıyorsa?..

Hep başkasının aracı olma, kalbinin-vicdanının sesine değil de “fâni” çıkar, alışkanlık ve hazların sesine kulak verme, ruhunun değil de organik varlığının ihtiyaç ve temâyüllerini hayatının merkezine alma, "korunma-beslenme-üreme-sevilme"yi davranışlarının ana motifleri kılma, dışa ve fizikî varlığına böylesine bir bağımlılık ve esaret hissi, hepsi birden, insandaki "şahsiyet" ve "sorumluluk" duygusunu dumura uğratır. Kişi kendini şartların esiri olarak gördüğünden, herhangibir şeyin sorumluluğunu da kalben duymaz, "müessir gücüne inanmaz" yahut itibar etmez. İş yürümediğinde o hep mâzurdur, dışarıdan dikte ve yönlendirme neticesinde yapmıştır çünkü. İşini tüm ruhuyla sevme, kendisini işine tüm varlığıyla verme gibi bir sorumluluk duygusu taşımadığından, tüm işler onun için bir "angarya"dır. Yapılsa da bitse ve gidip bir kenarda dinlense, oyalansa, boş hayâllere dalsa! Bu yüzden, işten kaçmaya bakar hep veya başkasına havâle etmeye. Sorumluluklar da, bunca kaçak namzedi arasında ister istemez paylaştırılır, her işçinin başına kaçmasın diye bir bekçi dikilir, kişi sürekli izlenir ve sorumluluk bunca dağılınca, artık sorumluyu bulup çıkartmak da güçleşir. Çünkü, herkes belli kalıbları yerine getirmiştir ama, iş eksik kalmıştır; sorumluluk ferdî bir duygu olmaktan çıkınca anonimleşir ve soysuzlaşıp şekilciliğe dönüşür.

En güzel bir tabiat parçası bile onu sevindirmez; çünkü onda herşey "araç" derekesindedir. İçinde Rabbine dua ettiği caminin estetik değerinin farkında bile değildir. Namazı da bir başka ruhsuz şekilciliğin yerine getirilişi ve cennetle takas olarak bir "alışveriş-menfaat" vesilesidir sanki. Kendisine bakışındaki gibi, çevresine bakışında da, neyin pratik aracı olduğuna göre bir değerlendirme yapar. Sınırlı şekil ve araçlara bakışını çakılı kıldığından; gözü, içindeki sonsuzluğa değil de dışındaki sonlulara mıhlı olduğundan; sonsuz iyilik, güzellik ve doğruluğun duygu ve temâşâsı, onun için neredeyse imkânsız hâle gelmiştir.

 

 

Kendini Obje-Şey’lerde Tüketmek!

 

Bizde insanlar, çoğunlukla ancak "zaruret" olanı yapar, yaptıklarında günün, şimdinin, ânlık çıkarın payı baskındır. O, sonsuz bir gaye için değil, şeklen yapılıp tüketilmesi, bitirilmesi gereken bir "şey" için çalışır. Meselâ bir imtihanı veya sınıfı geçmek, diploma almak, meslek edinmek, maaş almak, kariyer yapmak, çıkar temin etmek, kendini alkışlatmak vs. için bir işe, hatta fikre eğilir. Ona karşı kalbî bir aşkı ve sorumluluğu olduğundan değil. "Şey" elde edilince veya mânî çıkınca, onu hemen terkeder ve bir daha hatırlamaz bile.

İhtiras, belli bir "obje"yi seçip bağlanır, idealize eder ve onda "aşkın" bir zorunluluğun ifâdesini görür, böylece kalbî bir sorumluluk duyar ona; bir nevî aşk hâli... Ama “çıkar”ını öne almış bencil, bir "şey-obje" olarak kullanır ve atar onu, tüketip işi bitince düşürür onu eski değerinden. "Obje"dir neticede, o olmazsa öbürüne sıçrar; seçmek ve bağlanmak değildir bahis mevzuu olan. Diğer yandan; “zorunlu olmayan”a, “fâni” olana duyulan, "şey"lere veya "şey" olarak arzulanan fânîlere yönelen her ihtiras, “mecazî aşk”, inkisarla biter malûm; küllî sorumluluğun düğümlemediği her “nefsî-fânî” bağ çözülür ve dağılır birgün. Hakiki ve pörsümeyen aşk, ancak “Zorunlu Varlık”a, O’nun için, O’nun adına olanadır çünkü!.. Haddi aşmış ve putperestliğe kıvrılmış, aslî vazifeleri kıymetsizleştirmiş, zorunluluk ve öncelik hiyerarşisini altüst etmiş böyle bir “ihtiras”, “mecazî aşk”, ibtilâ ve bir bakıma hastalık sınıfındandır ki, şayet bir zorunluluğa “vesile” değilse, buna duyulan  “sorumluluk” sahtedir ve başka büyük sorumsuzlukları örtüp gözden kaçırmaya dairdir. Meğer ki, “hakiki aşk”a, aslî mesuliyetlere yol bulsun!..

Fikir, sanat, ilim, bizim insanımız için dört duvar arasında veya belli bir dönemde uğraşılan bir formalitedir, hayatın her ânında ihtirasla sevilen ve her dem değeri üstte tutulan, kalb ve zihnin hep onunla meşgul olup gereğini tatbikle uğraştığı bir gaye değildir.

Sözün burasında, Mütefekkir`in altını çizdiği bir sorumsuzluğa ve kadri kıymetini bilmezliğe işaret edelim. Meâlen:

"Soruyorum; nerede okuyorsun? `Şurada; ama sevmiyorum!` Peki; neyi seviyor ve ilgileniyorsun? Cevab yok!.. Bu okullar, üniversiteler, bizim milyarlarca lira verip de kuramayacağımız hazır müesseselerdir. Değerlendirsenize!.."

Evet; okuduğumuz okullardaki dersleri ve kitabları, fikrî sorumluluğumuzun malzemesi ve zemini kılmak gibi bir şuurumuz olmayabiliyor, okuyup geçiyor ve unutuyoruz. Bu sahada idealimizin tatbiki ve kendi nizamımıza mâledilmesi şevkini duyamayışımızın "sorumsuzluk"tan başka izahı nedir, bilemiyoruz.

Fakat, şurası da bir hakikat ki, insanlar, "kendisi" ve "ideali" için pek cılız okurken, "başkası", meselâ sınıfı geçmek, diploma almak, meslek edinmek için çok daha fazla ve disiplinli okuyor. Çünkü, ucunda çıkar ve kariyer var. Ailesinden ve çevresinden, yani "başkası"ndan korkusu var. Ama, okulunda bunca okuyup çalışmış bir insana en basit temel eseri bile okutma güçlüğü çekersiniz; ruhunda fikrin pek değeri olmadığından, bin mazeret getirecektir size!.. Mücerred fikre pek istidadlı olmadığını söyleyen kişinin okulda okuduğu ve geçtiği kitablara baksanız, şaşarsınız! Ülkemizde fikir, sanat, ilim vb. tüm sahalardaki iflâsın sorumlusu, işte bu "sorumsuzluk" ve "idealist yokluğu"dur; herşeyin "şekil" ve "çıkar"a endekslenmesidir belki. Böyle kurulmuş, böyle gidiyor. Amerikalı bir akademisyen, Şarkiyât uzmanı William Chittick`in, "Varolmanın Boyutları" adlı eserinin önsözünde geçen bir anekdot, bizim zaaf röntgenimizi çekmesi bakımından, utanç vericidir. "Başkaları", "başkaları"na sorumluluk havâle ettiğinden, meydanın nasıl "bomboş" kaldığını anlatıyor:

"1979`da Türkiye`ye gittiğimde, ondört yıldır zaten İslam düşüncesini çalışmaktaydım. Doktoramı Seyyid Hüseyin Nasr`ın yönetimi altında 1974`te Tahran Üniversitesi`nde tamamladım. Araştırma konum Abdurrahman Cami`nin Nakdu`n-nüsûs fî şerh-i nakşi`l-fusûs adlı eserinin tahkiki ve incelenmesi idi. Bu projeyi tamamlamam altı yılımı aldı ve bu süre içinde elyazmalarını incelemek için nisbeten kısa sürelerle Türkiye`yi üç kez ziyaret ettim. Çeşitli yıllarda Türkiye`deki kütüphaneleri tam olarak dört kez dolaştım. Bu kütüphanelerde yaşça benim yaşıma yakın hiçbir Türk`le karşılaşmamış olmaktan, böyle bir vakıadan her zaman büyük bir üzüntü duydum; yalnız daha önceki bir kuşaktan insanlar vardı buralarda." (7)

 

 

Sorumluluğu Havâle: Başkalarıyla Hiçleşme!

 

Ruhî sorumluluğun, zorunluluğun, sonsuzluğun mevzubahis edilmediği bu yerde sözkonusu olan, tabiî olarak, gözü hep dışarıda olmaktır. Dıştan nasıl göründüğüyle, "araç" olarak alkışlanıp alkışlanmadığıyla, yerine getirdiği "formalite"lerin başkası ve kendisi için "çıkar vasıtası" değeri taşıyıp taşımadığıyla bu kadar ilgilenen insanın tüm yaptığı da, bir "görünüş, gösteriş, riyâ" olacaktır hâliyle. Hakkını vermek ve "sürekli" olmak yerine, "zevâhiri kurtarmak" ve alkışlanmak! "Kendisi" için yapmak ve yaşamak yerine, "başkası" için yapmak ve yaşamak: Riyâkârlık!.. "Olma"nın değil de "görünme"nin, muhtevânın değil de şeklin, kalitenin değil de ambalajın esas olduğu bir yerde, hemen hiçbir işin künhüne, özüne, derinliğine inmek mümkün olmaz. Çünkü kendisini bundan sorumlu gören yoktur ve böyle bir şey olacaksa bile o hep "başkası"dır ve çok gerekiyorsa, kendisi o "başka" sorumluya "vasıtalık-araçlık" edebilir, ama hesab sorulacağı zaman onu ortalarda gören olmaz, böyle bir yük almaktan kaçmaktır zaten işin aslı, mâzurdur yani. "Başkası" ne diyecektir buna? O da bir "başkası"ndan bekler aynı işi. Ve hep ortada kalır iş. Ne ilginçtir ki, sorumluluğu başkasına havâle edenlerin en çok bayıldığı iş de, bir taraftan, o "başkaları"nı sorumsuzlukla ve gevşeklikle itham etmek, dedikodularını yapmaktır. Bir "sorumsuz"un tanımadığı ilk şey "ölçü" ve "kanun", "küllî" esaslar olduğundan, tenkidleri ve medihleri de baştanbaşa "ölçüsüz"dür. "Şahsî" sevgi ve nefretine göre "değer" kazanır herşey. Ya en harika ya en rezildir muhatabı!..

Böyle bir toplumda öğretmen de, talebe de, işçi de, idareci de, "fikir-ilim-sanat-aksiyon" şûbesindekiler de hep belli kalıbları belletecek ve kendileri de o kalıbları tekrarlayacaktır. Başarı veya başarısızlık, buna göre tâyin edilecektir. Hâliyle burada, "vaktin" insanın en büyük hazinesi, nakdi, kıymeti olduğu şuuru ve değeri de yoktur. Zaman, belli formaliteleri yerine getirip kenara çekilmenin bir zeminidir.

Sözün burasında, şu âna dek Mengüşoğlu`ndan "yorumlayarak", kendi bakışımızı yansıtan değerlendirmeleri daha fazla ve kendi cümlelerimizle işleyerek, bu arada araya kendi şahsî iktibaslarımızı da ayrıca serpiştirerek naklettiklerimizi bitiriyor ve ondan "yorumu kendinde" bir iktibasla, bu meseleyi "vicdanî idrak"lere havâle ediyoruz:

"Doğulunun geleneklerinde zamanın hiçbir rolü yoktur; onun daima geçmesini, öldürülmesini istediği bir zamanı vardır. (...) İmdi Batılının boşuna geçireceği, öldüreceği bir zamanı olmadığı gibi, zamanın gelişigüzel kullanılmasına da izin vermez. O zamanını titiz bir şekilde böler ve onun dolu ve anlamlı geçmesine çalışır. Halbuki Doğulunun geleneği, zamanın dolu geçmesine imkân vermez. Çünkü Doğulu hayatının önemli bir bölümünü beklemelerle geçirir; en basit bir iş, ona çok uzun bir zamana mâlolur; çünkü bu basit işi görecek ve gördürecek olanların karşılıklı olarak zaman hakkında kesin bir şuurları yoktur; imdi zaman, her ikisi için de henüz bir değer taşımamaktadır. Bu sebeple aynı işin yarına, öbür güne ve daha sonraya bırakılmasında bir sakınca görülmemektedir. Doğulu zamanını herhangi bir çalışma yahut kendisini insan olarak geliştirecek eserleri okumakla da geçirmez; o daha çok zorunlu olanı, istenileni yapar ve geriye kalan zamanını çok defa boş ve yararsız konuşmalarla, boş kuruntularla geçirir. Çünkü Doğulu için zaman, savrulacak kadar boldur; onu geçirmek asıl gayedir. Tesbihin Doğulunun günlük hayatına ait olması, üzerinde durulması gereken bir fenomendir." (8)

"Beklemek" ve "zaman öldürmek", artık ne mânâya geliyor, anlaşılmış olsa gerektir. Biz yalnız şu mânâsına dikkat çekelim ki, fikretmek ve kalbini sonsuz değerlere açıp "herkes için-küllî-ideal-değişmez" prensiplerden hareketle davranmak için hep bir "vâde" gözetiş, belli bir "şey"in beklentisine giriş, aslında ahlâkın "şartsız-kategorik" zorunluluğuna nazaran, kişinin her işini "şartlı-hipotetik" yaptığına delâlet eder. Literatürde buna hesabçılık, şantajcılık, menfaatçılık, pazarlıkçılık, faydacılık gibi adlar da verilir, "sorumsuzluk" ve "nefsîlik-keyfîlik" yanında. Hâşâ, "Bastır nimetini, al amelimi!" edebsizliğine kadar varabilir giderek...

 

 

Kendinden Zuhura Doğru

 

Şu âna dek yazdıklarımızda "kendi olma"ya yaptığımız vurgular malûm; henüz biz de belki öyle olamamış ve tenkid ettiğimiz hususları kimi zaman nefsimizde temsil etmiş olsak da, "ideal yerinde dursun" şiarıyla serdettiğimiz prensipler...

“Kendinden Zuhur” prensibine çapımız nisbetince ve belli bir yönden bakış denemesi yapmak gerekirse, tashihe muhatab olmak kaydıyla şunları söylemek isteriz. "Kendi olma", "şahsiyet olma", "kendinden zuhur diyalektiği" ve "aşk ahlâkı", hepsi birden, aynı derûnî maksada nisbetle değerlendirilebilir sanırız: Kendini aşma!.. Demiştik ki, "kendi olmak" ibâresinde geçen "kendi"den kasıd, şu “fânî-zahirî-organik” varlığımız olmasa gerek!.. Doğru değerlendiriyorsak şayet; "bir" olan "ruh", real âlemde şu organizmamızda tecellî ediyor ve "nefs-kendilik" kazanıyor. Ve, ruhun "mânevî" gıdası olarak "hürriyet" ihtiyacı ile, “sonlu-sınırlı” maddiyatı aşıp "sonsuzluk" vatanına kavuşma iştiyakı ile, aslına dönüş hâlindeki "aşk" yahut "kendini aşma" hamleleri ile, nefsin "organik-maddî" varlığa sımsıkı bağlı "dünyevî" ilgi ve ihtiyaçları kalbimizde buluşuyor.

Buluşmakla kalmıyor, sürekli bir "çatışma"ya da giriyor; ve sayısız insan, "seçim"ini bilerek yahut bilmeyerek "dünya" ve "dünyevî"den yana yapıyor. Farkında olmayabiliyor; çünkü "kendi"ni aramak ve bilmek gibi bir "zorunluluğun" şuuruna, "ölçü"lerine ve niyetine sahib değil. Pek kolay düşüyor "nefsin pususuna"... "İdeal-sonsuz" değerleri "fânî-dünyevî" çıkar ve "şey"lerle takas etme; insanlığı "şart-sınır"lara esir edip "fazilet-karşılıksız iyilik" meydanını "pazar-pazarlık" tezgâhına çevirme başlıyor artık. "Aşk" hamleleriyle kendini, nefsini aşmak ve yüce bir "küllî"de fânî olup mânen ölümsüzleşmektense, ölümlü dünyaya kazık çakma hevesine kapılırcasına "şahsîliğin-egoizmin-egosantrizmin" esiri oluyor, bu "nefs" kafesinde donmaya, çürümeye ve kokuşmaya başlıyor. "Şahsiyet" sahibi insanın "kendinden-ayniyetten" hamlelerinin yerini, egoistin "kendilikten-nefsîlikten" ve ruhun tabiatına zıd bir "başkalıktan-gayriyetten" doğmuş hamleler alıyor. Bu "mahlûk", "ideler-fikirler" için değil, dışındaki ve dışına bağımlı "şeyler-çıkarlar" için; kendinde “ölümsüz-sonsuz” olan için değil, vesilesiyle aksiyonunu yürüttüğü “fâni-ölümlü” vasıtalar için yaşıyor. Hep önde ve öncelikli olana değil de, arkasında bıraktığına tutunuyor. Nefs galebe çalıyor. Bağlandığı "şey"lerle birlikte, yokluğa karışıyor sonunda.

"Teknik", fikrin pratik gayelere, hedeflere hasredilmesi olarak, "şartlı" ve "şeylere dönük" bir yön belirtir diyebiliriz. Burada "tekniğin ahlâkîleşmesi", ideal değerlerin emrine verilmesi gereğinin altını çiziyoruz. Fakat, "ahlâkın da müşahhaslaşması", aynı şekilde insanî bir zarurettir; ki bu yön, ahlâkî olanın "faydalı" olana hükmedeceği zaman ve zemine işaret eder demek mümkün. "Nefs-kendilik" de hakkını alacak. Zaten, “vesile” olarak nefsin ortak olmadığı, fânî de olsa belli bir “reel” muhtevâsı olmayan fazilet, “ütopik” bir tahayyülden öte ne olabilir, bilmiyoruz. “Mânevî” olan için nasıl “sûret” şartı varsa, “düşünce” için nasıl “sezgi” şartı varsa, “ahlâkî” olan için de öylece “faydalı” bir muhteva şartından bahsedebiliriz. Tabiî, neye ve kime faydalı olduğu cevablanmak kaydıyla! İdealiniz için nefsinizi fedâ etmeniz, organizmanızın “hayrına” olmasa da, idealinizin “hayrına”dır meselâ. Menfî anlamda "ütopik-ayakları toprağa basmayan" bir fazilet, hayatta karşılığı olmayan, yaşamayan bir fazilet olmaz mı? Halbuki, bugün, burada, bu "ruhî-bedenî" varlığımızda yaşıyoruz. Fakat, hayvan gibi, sadece "korunmak, beslenmek, üremek" için varolmayacaksak, yani aslında "ölüm" için yaşamayacaksak, sonsuzu sonludan "tenzih" düzeni olarak diyalektik bir akışı, "ruhî-fikrî-iradî" hamlelerimizle kendimizi aşmayı, "aşk"la bu fânî varlığı terkedip "küllîye-ideale" kavuşmayı seçmişiz demektir, kanaatimizce. Burası "şahsiyet" ülkesidir ki, orada "kendilikten" ve "şarta bağlı" hamlelerden ziyâde, zorunluluğun kolayca farkedilip istenmesi, vicdanın "kendinden" sesinin her dâim işitilmesi, sonsuzluğun sonlu vesilelerde kesiksiz ışığını sürdürebilişi mevzubahistir sanki.

Muhakkak, nefs direnecek, vicdan "taşınmaz bir yük" hâline gelecek, "herkes için" iyilik istemenin "nefsi için yaşama"ya nazaran ağır sorumluluğu duyulacaktır. Ama, bu ıstırab, "şahsiyet"e, insan olmanın, "hür" olmanın tarifsiz hazzını da bahşedecektir. "Şahsiyet" bahsinde, mevzuumuza "anlaşılır" bir dille temas eden Ayhan Yücel`e kulak verelim dilerseniz. "Şahsiyet"i, üç basamaklı bir merdiveni olan bir eve benzeterek, şöyle devam ediyor:

"Birinci basamak, şahsiyetini kazanmak isteyen bütün insanlarla dolmuş. (...) Yine bu birinci basamakta, iyi ile kötünün tefrikinin insan nefsinde yapıldığı sübjektif denemeler yanında, ikinci basamağa atlayacaklarda müşâhede edilen ve iyiye söz vermek halinde beliren objektif denemeler de yer alıyor. (...) İkinci basamak nisbeten çok tenha, zira; birinci devrenin ıztırap ve tahammülü gerektiren denemelerinin yapıldığı çocukluktan gençliğe ulaşış ve gençlik devrelerindeki sabır, olgun değil. (...) Bu ikinci basamakta şahsiyetinde bize örnek veren kişi, gösterdiği sonsuz bir sabır, bulduğu mes`uliyet ve vazife kaynakları, birbiri sıra dile getirdiği vicdanının hükümleriyle artık kendini iyi, güzel ve doğrunun sonsuzluğuna bırakmış kişidir. Onun azâbı pek büyüktür; zira bütün davranış ve hükümlerine rağmen, o bu davranış ve hükümleri yanında, yetmezliğini görüyor ve her an ezici menfaatlarının altında çabalayarak, kolunu ve elini kendinden koparırcasına ve bir şey yakalayacakmış gibisine boşlukta sallıyor ve Mutlak Varlığa sığınıyor, O`nun af ve yardımını istiyor. Amma o bütün aczine rağmen hareketini zarûrî görüyor ve kolunu uzanabildiği yere kadar uzatıyor, geride kolunun ulaşamadığı büyük ve uzun mesafeyi, mutlaka, Mutlak Varlığın kapatacağına iman ederek büyük sabrı içine gömülüyor. Onun için, sabırlı adamın hislerinde şaşkınlık, irâdesinde zayıflık görülmez; o sadece zarûrî gördüğü hareketi yapmayı, artık hayatı pahasına vazife bilerek, işlemeyi ve bu arada sabretmeyi bilir. Sabır deyince artık o, göz boyayan ve göz korkutan imkân meselesi, zaman meselesi, mekân meselesi kalkıyor. (...) İdealistlerin hüviyetiyle gördüğümüz ikinci kademe insanlarının yine pek azı üçüncü basamağa ulaşmış olmakla, oranın hür ve temiz havasını sonsuz bir huzur içinde teneffüs etmiş, gerçekten imrenilecek insanlar oluyorlar. Evet üçüncü basamakta, zorlanmadan istemek gibi bir hürriyet havası, Mutlak Varlığa kavuşmuş insan iradesini sarmış görünüyor. Burada kişi, şahsî duyuşlarını fedâ etmiş, artık her sözü ve hareketi, büyük ve asıl geçerliği olan irâdenin, dışarıda müşâhede edilen sebep ve vesilesi haline gelmiştir. Nasıl penisilin bir şifa hassasının mümessili ise, artık o insan da benliğinde iyi, güzel ve doğrunun göründüğü bir vesile olmuştur. Ve o insan artık dışarıya bu vesile ve iştirakle atıldığı zaman, hareketlerinde bizi iyi, güzel ve doğrunun hayranı bırakır, ona doğru sürükler, hayatımız bir mânâ iktisab eder ve nihayet hayat bunun için yaşanmağa da değer kazanır." (9)

Neticede, nereye başvursak, herkesten benzer cevablar alıyoruz: Kendini tanı, kendini aş, sonsuzlukta fânî ol!..

Ve aşk, bin yerde bin şekilde tecellî etse de, verâındaki gaye bakımından aslında "bir" değil midir? Kişiyi "kendini aşma"ya sevkeden? Tecelligâha çakılıp, çoğu "mecazda-şekilde" yapışıp kalır sinekler gibi; "şey"leştirdiği mâşukuyla alışverişe girmek olur akıbeti, onu mülkü görüp daha bir azgınlaştırır nefsini... Kimiyse, kendini aşıp, asla, aslına, kendine, "sonsuz"a yol bulur; herkeste ve her yerde yaşar aşkı!.. İngiliz edebiyatçı Lawrence`ın bir sözünü naklediyor Andre Maurois:

"Aşkın temel vasfı, ferdi kendi benliğinin dar çerçevesinden kurtarıp, enginlere salmaktır." (10)

 

 

Bizce Yolun Kısası: Zorunluluk İdrakı

 

Nihâyet, toparlarsak; cezaevinde yazdığımız "İfâde Çetinliğini Yaşamak..." başlıklı, belki hem dağınık hem tashihe, tenkide muhtaç ama, doğrusu, korkutucu bir sorumluluk, zorunluluk duygusunun sevkiyle kaleme alınmış makaleden sonra, sırayla üç makale daha yazmış olduk. Akademik bir dizi makale olmayabilir bunlar, fakat "hakikat" ve "fazilet"e teşvik noktasında, dostlarımıza faydalı bir "seminer" sayılabilirse "bütün" olarak, bundan büyük bir sevinç duyacağız.

Tenkidlerimiz, aynı zamanda nefsimizedir de! Ne var ki, bir fazileti gereğince yerine getiremiyor olmak, onu bizlerden çok daha "tam" gerçekleştirebilecek dostlarımızın, muhatablarımızın istifâdesine sunmaktan kaçış mazereti olamaz. "İdeal yerinde dursun; varamasak da!"... Varabilecekler için!..

Yazdıklarımızın bize bakan yönü, bazı hususları çok geç farketmiş olmak... Okuyucularımıza bakan yönüyse, tekâmülleri bakımından, kendilerine şu ân için gösterebileceğimiz "en kestirme yol"un kuşbakışı taslağı olmak. Duâmız, değerini, bizden daha iyi değerlendirerek göstermeleridir. Jonathan Swift`in "genç bir şaire öğüt mektubu"nda söyledikleri, bizim için de hakikat olursa, ne mutlu bize! Hatalarımızın, sürç-ü lisânımızın affına vesile olur belki bu nokta:

"Yolun kısasını bulan herhangi bir kimse, seyahati esnasında bu yoldan geçmek suretiyle faydalanan halka veya veya ferde iyilik etmiştir." (11)

Zaman içinde tashih edeceğimiz yerler bulunsa da, tüm bunlarda, aslında tek bir maksad, maslahat ve mânânın, dilimiz döndüğü ve kapasitemiz müsaade ettiğince, muhtelif cebhelerini ele almaya çalıştık: İster fikre, ister sanata, ister aksiyona tâlib olalım; ilk adımda olanca cehdimiz, bir "sorumluluk ve zorunluluk" duygusu ve şuuru kazanmaya bakmak olmalı bizce! Her tür verime giden yollar kadar, belki en başta "insan-şahsiyet" olma yolu buluşuyor bu "merkezî" kavşakta!.. Sözlerimizin eksiğine, tortusuna, varsa arızî hatalarına hiç aldırmayıp, bu noktaya dikkat ederseniz, ümidimiz o ki, kazancınız, düşündüğünüzün de fevkinde olacaktır..

Dostlarımız ilk elde ne okurlarsa okusunlar, ruhlarındaki sonsuzluğu, zorunluluğu, sorumluluğu, bunun duygusunu doğuran her neyse, onu öne almalarıdır bizce gereken. Biz şahsen, Külliyatı ayrı ve üstün bir mevkîye koyarak tabiî; Şebüsterî Hazretleri’nin “Gülşeni Râz”ına, Tolstoy`un "Diriliş"ine, Dostoyevski`nin "Suç ve Ceza"sına, Zola`nın "Eser"ine, Papini`nin "Gog"una, Zweig`ın "Üç Büyük Usta"sına, Sartre`ın "Denemeler"ine çok şey borçluyuz.

Takib eden safha, "sıra ile oluş prensibince", kazanılmış ve nefsi gemlemeyi öğretmiş bu sorumluluk duygusuyla, "kesintisiz" bir ihtiras ve aşk hâlinde belli bir "mevzu-branş-meslek" için "oryantasyon kazanma"; "giriş" ve "temel" eserlere yönelmedir yine bizce gereken. Olur olmaz dağılma ve çeşitlemeler değil, temel, seçkin, toplayıcı, öğretici, klasik ve "zorunlu" olanlara; ki bu husus da Mütefekkir tarafından bilhassa uyarılmıştır. Bir şeyi tüm kalbiyle isteyen, oraya nasıl gideceğinin en kestirme yolunu ve en uygun vasıtasını da bulabilecek olandır. Hakikaten istemeyeninse, hep mazereti, tesellîsi ve başka daha mühim (!) işleri olacaktır. Onlara en büyük ceza, gözlerinin önündeki fikrin değerini, azametini, derinliğini ve zevkini çok az farkedebilmek ve anlayamamak olacaktır herhâlde. Biz de olsak, bu böyle!..

Üstad`ın, "mesuliyetimiz-sorumluluğumuz"a dair hitabı, hepimizedir:

- "Kim var?" diye seslenilince, sağına ve soluna bakınmadan, fert fert "Ben varım!" cevabını verici, her ferdi "benim olmadığım yerde kimse yoktur!" duygusuna sahip bir dava ahlâkını pırıldatıcı bir gençlik...                     

 

 

Kaynaklar:

 

1) Saint-Exupery, Küçük Prens, (Terc: Tomris Uyar, Cemal Süreya), Can Yay., İstanbul 1987, s. 4

2) A.g.e. s. 89

3) Prof.Dr. Orhan Münir Çağıl, Hukuka ve Hukuk İlmine Giriş, İstanbul Üniversitesi Yay., 4 Basım, İstanbul 1971, Önsöz, s. VII

4) A.g.e. s.XIV

5) Prof.Dr. Necip Taylan, Mantık -Tarihçesi, Problemleri-, Marifet Yay., İstanbul 1981, s. 103 (Yeni baskısı Marmara Üniversite Yayınları`ndan)

6) Paul Foulquie, Diyalektik, (Terc: Afşar Timuçin), Gelişim Yay., İstanbul 1975, s. 22

7) William Chittick, Varolmanın Boyutları, (Terc: Turan Koç), İnsan Yay., İstanbul 1997, s. 7-8

8) Prof.Dr. Takiyettin Mengüşoğlu, Felsefeye Giriş, Remzi Kitabevi, 3 Basım, İstanbul 1983, s. 199

9) Orhan Okay, Ayhan Yücel; San`at ve Hayat / İnsan ve Şahsiyetin Teşekkülü, Milliyetçiler Derneği Neşriyatı, Seminer Çalışmaları, İstanbul 1956, s. 30-31-32

10) Andre Maurois, Duygular ve Adetler, (Terc: Vahdi Hatay), Remzi Kitabevi, 2 Basım, İstanbul 1960, s. 15

11) Remy de Gourmont, Fikir Üretimi, (Terc: Necip Tanyeli), MEB Yay., 2 Basım, İstanbul 1968, s. 168

 

 

 

V. Bölüm:

 

ÇOCUKLUKTAN ERKEKLİĞE:

KRAL, SAVAŞÇI, BÜYÜCÜ, ÂŞIK

 

 

Zorunluluk, Sorumluluk ve Çocuk

 

Bu yazımızın sâiki şu: Sevdiklerimiz, çevremizdeki, cemiyetimizdeki insanlar, acı çekiyor, ruhen ve fikren dağılıyor, benlikleri bir ihtiras ve heyecan kaosuyla cadı kazanı gibi kaynıyor, herbiri kendi yönüne çeken parça ilgi, bilgi, sevgi ve dürtüler; ruhî, fikrî, ailevî, meslekî, içtimaî vs. muvazeneleri altüst ediyor. Kısacası, insanlar "toparlanamıyor" ve mütemadiyen parçalara dağılıyor, savruluyor. Ve kendisi gibi, çevresini de ifsad ediyor. Acı ve fâcialar müştereken paylaşılıyor. Çocukluğumuzdan bu yana, belki hepimizin benzerlerini yaşadığı türden dağınıklar ve kaotik dalgalanmalar... Şayet “Yeni Nizâm” ve “Yeni İnsan” idealini yükseltiyorsanız, bu idealin nefsinizde ve fertlerde mayalanması gereğini farkediyorsanız, elbetteki “nizâm”ın ferdde ve cemiyette “zorunluluklar-prensipler” etrafında bir toplanma, toparlanma ve bütünleşme duygu ve yapısı gerektirdiğini de idrâk ediyorsunuz demektir. “Yeni İnsan” örneği hâlinde, kadın ve erkeği, “aslî” keyfiyetlerini kazanma ve sorumluluklarını yüklenmeye dâvetle, ideal önündeki kapasitenizce bunun yolunu gösterme gereğini de!.. 

Çocukların "sorumsuz-mesuliyetsiz"liğinden dem vurulur ya sık sık, hani hiçbir kural tanımadan keyfince oynamak ve dağılmak isteğinden, işte bugünkü neredeyse tüm kaotik duygu, düşünce ve davranışlara damgasını vuran hastalık ve yetersizlik de bu olsa gerek: Sorumsuzluk ve dağınıklık!.. Varlığın, varlığının, hayatın ve hayatının mânâ ve gayesini bilmeyiş, bütünleştiremeyiş, hayatında tatbik edemeyiş ve bilse de davranışlarında umursamayış, hatta kötüye kullanış... İdeali; "küllî" ve "değişmez" prensipler bütününü ifâde eden aslî hayat gayesini, "organik-nefsî-parçalı-değişken" ihtiyaç, çıkar, fayda ve dürtülerin emrine vererek bir yerde "insanlık"tan çıkış... Çocuk, kendi çağına yakışanı yapmasıyla belki hepimizden fazla insandır, lâkin yaşça büyüse de hep çocuk kalan ve çocukça davranan "sorumsuz"sa, artık başka sınıftan. Yaptığı, son haddiyle yakışıksız; kendi çocuklarından başlayarak başka "insan"ları da "insanca" var etme ve varoluşu onlarla paylaşma, rehber ve örnek olma sorumluluğunu yerine getiremeyişi sebebiyle de, son haddiyle suç!.. Doğrusunu isterseniz, büyüyemeyen bu koca çocuğun belki en büyük zararı da kendine; şimdi veya sonra, kat be kat çıkar zaten acısı!..

Sorumsuzun en başta tanımadığı en büyük suçuna gelince... Dünyada "alacaklı-evsahibi-sorumsuz" değil, "borçlu-kiracı-sorumlu" olarak bulunduğu ve "benim dediği ne varsa hepsini başkasına borçlu" olduğu için, hayatının tümünün bir "borç ödeyiş" vazifesine, faziletine ve bunun zevkine hasredilmesi gereğini idraksizlik ve umursamayıştır herhâlde bu suç.

Şahsın varlığı, "kendinden menkûl" değil; "Zorunlu Varlık"a, "Mutlak Varlık"a nisbet ve izafetle... Bilgisiyse, "Mutlak Fikir"e, "Küllî Ruh" ve "Küllî Mânâ"ya nisbet ve izafetle... Zorunlu`ya tâbîlik ve O`na daimî sorumluluk; O`nun vaz`ettiğine nisbetle herkes ve herşeye sorumluluk da bundan; herkes ve herşeyde O`nun "âyetleri"!.. Herkes ve herşeyde O`na dönük istikameti görüp "seçme", kalben "isteme" mükellefiyeti ki, "iman" da bu değil mi?.. Çokluktan birliğe sıçrama, kendini aşma marifeti... Me­âlen “Âlemin insan, insanın O`nu bilmek için yaradılışı” hikmeti... O ki, "Vâcibü`l Vücûd" olan; "Varlığı Zarurî-Zorunlu olan, Vücûdu mutlak var olan, yokluğu mümkün olmayan"...

Mütefekkir`in çerçevelediği tarzda sezilmek üzere bir "zorunluluk-vâciblik" ki, meâlen şöyle: "Hiçbir sebebin zorunlu kılmadığı ilk sebeb, hür sebeb Allah ki, sebeb mefhûmunu halkeden de O!"... O`nun iradesini hiçbir şarta bağlayamadığımız gibi, âlem üzerindeki hiçbir belirişten ayrı da tutamayız. Ve zorunluluğu zorunsuzluklardan ayrıca idrak, Zorunlu`yu seçme ve O`na bağlanma istidadı, bizdeki "hürriyet"e nişâne!.. "Ahlâkî zorunluluk" da "şartsız" bir itaat taleb eder etmesine ama, neticesine katlanmak üzere, dileyen itaat etmeyebilir; öyle değil mi?.. Diğer canlıların "mesuliyetsizliği-sorumsuzluğu", başka türlü seçmek ve davranmak iktidarından mahrum oluşlarından!.. Olacağını "kendi seçerek" oluşturan insan, seçimiyle ya "var"lığa ya "yok"luğa dönük; ya "zorunlu-geçip gitmez"e ya "fânî-geçip gider"e... Âleme dönük her "ahlâkî fiil"imizin de böyle bir "çift yönlü" vasfı var: Muhtevâsı fânî olanda "fânî olmayan" hakikati kalben taleb etmek, bunun duygusunu, "zorunluluk" ve "sorumluluk" duygusunu yaşamak!.. Hatalarımızı tashih edecekler için, aslı İBDA fikriyatında!.. İşte İBDA Mimarı’ndan, “Necip Fazıl’la Başbaşa”dan, bahsi vuzuha kavuşturucu bir ölçü:

“Dikkat et; kendi kendini izâh eder gibi kullandıkları, “Mutlak Hakikat” kutbuna bağlanması gerektiğini anlamadıkları “tabiat kanunu” ve “fizik kanunu”, “vazife-mükellefiyet” yüklemeyen “zorunlu” kanunlardır. Şayet insan davranışlarının hayvandaki içgüdü sınırından ayrı olarak şuur –yani seçme yapabilme özelliği- içinde bulunuşu ve “ahlâkî keyfiyet” belirtmesi gözönünde tutulursa, “kime ve neye göre?” sorularının cevabı, uyulması gereken “ahlâkî kanunları” gösterir. Uyulması gerekenden bahis, uyulmayabileceği mânâsını da kuşatır... Burada ortaya bir mesele çıkmaktadır: İnsanın da içinde bulunduğu kâinatta, kâinatı bütünüyle kuşatıcı kanunlar insana hükmünü hakim kılıcı mahiyette ise, insan davranışları hür değildir ki, bu, insanın şuurlu ve seçme yapabilen varlık oluşuna terstir... Öte yandan; insanın da içinde bulunduğu kâinatta, hareket, davranış ve hadiseler arasındaki ZORUNLU sebep-netice ilişkisi kabul edilmezse, “illiyet-sebeplilik” bağının olmadığı yerde bizzat sebep ve netice yoktur ki, “varlık, yok!” mânâsı çıkar... Öyleyse?.. Kâinatta her hareket, oluş ve davranış bir sebebe “bağlı” olduğuna ve her sebep bir netice belirttiğine göre, geriye gidişte varılacak “ilk sebep”, başka bir sebebin “zorunlu” kılmadığı “hür” bir sebeptir ki, sebep mefhumunu da halkeden Allah’tır... Hür sebep, kul plânında başkası olmadan başkası için olmanın zirve noktası olarak, mahlukun kendisinde tükendiği Allah Sevgilisinde tecelli ediyor...”

Kısaca formüle edebiliriz sanırız: "İman" ve İslâm"la mükelleflik "akıllı" olmakla, "küllî-zorunlu" olanı farkedebilici "temyiz" hassasına mâlikiyetle, böylece "yetişkin"liğe geçiş imkânına, "zorunluyu seçme" hürriyetine sahib olmakla başlar. Zira bu insan, "zorunlu"yu kalben ve fikren idrak iktidarında olduğu için, artık "sorumlu-mesul"dur; "borç ödeme"ye başlama vaktidir. Allah`ın kendisine kefîl olduğu ve kâinatın bir "anne" gibi bağrında büyüttüğü çocuksa, henüz "zorunlu"yu akletmek ve zıddını tenkid etmek iktidarında olmadığından, yetişkinlik çağına dek, yaptıklarından "sorumsuz-mesuliyetsiz" kalır.

Zorunluluğun bir mânâsı da, bir şeyin tâbî olduğu "küllî" kanun demek olması; olanın, bilinenin ve yapılanın "mânâsı" yahut "gayesi"; ilke, kategori, prensip, kâide, esas vs. derken, çoğu defa böyle bir "zorunluluk"tur kasdımız... "Mutlak Hükümler-Nasslar" bir yana, Zorunlu Varlık`a nisbetle "zorunsuzluk"lara, "imkân ve ihtimâllere açık" olsa da, "geçerlik ufku" olarak böyle sayısız tecrübî ve ideal mahiyette "kanun" tanır, bilir ve temin ederiz. "Mutlak Zorunluluk", değişmez, değiştirilemez, "hiçbir şarta bağlanamaz" ve başka türlü olamaz demektir bir anlamda; oysa yaşadığımız âlemin hususiyeti, her ân değişir ve değişebilir "eşyâ ve hâdiseler" zaman ve zemininde akışı. Öyleyse, realite zımnında "mutlak" değil, "izafî zorunluluklar-kanunlar"dan bahsedebiliriz en fazla. Ve tümünü "Mutlak Kanun"da fânî görürüz "ilk prensibe ircâ" yolunda...

Fakat realiteye ışık tutup yol gösteren, prensipleri sayısız insanın "tecrübe"sinde kavranılmış ve başlangıcında yahut nihâyetinde Mutlak Kanun`da, "Bir Kanun"da fânî olan bu beşerî cehdin "kazancı-verimi" kanunlara, varlığın bu mânâlandırmalarına, "nisbî-izafî" de olsa bu "zorunlu" kanunlara iltifat etmeyiş, iltifat etmeyeni ve çevresini çarpar en başta.

Yine de hatırlatalım ki, meselâ "zorunlu" addedilen "tabiat kanunları"nın bu vasfı dahi, "belli sayıdaki" tecrübenin bir noktada "aklen" kutublaşmasına dairdir ve onlarda bile "zorunsuzluk-hürriyet-başka türlü de olabilirlik" imkânı olarak, Emile Boutroux’un ifâdesiyle "Üstün Müdahaleci"nin "Mutlak Hür İrade"si her dâim tecellîdedir. Meâlen, "Dilediğini dilediğince eyleyen Allah!"... Ancak biz kullara düşen, "aslî" zorunluluklarla zıdlaşmadan ve onlara "ircâ" edip "muvazene" kurarak, bahsettiğimiz "nisbî" zorunluluklara, böylesi "tabiî ve içtimaî kanunlar"a, bu "vesile"lere tutunmak yine de!.. O`nun tecellîlerinden, iman ve "bağlı akıl-selim akıl"la, O`na yol bulmaya bakmak!.. İslâmî olanla İslâm dışı olanı; "Varlığın Birliği"ni tasdik ama zıdları "tenzih" idrakıyla birbirinden ayırdedebilmek ve "at gözlüğü" takmayı "takvâ" addetmemek...

İlgilisini, "zorunluluk" ve "zorunsuzluk" bahsinin kimi inceliklerini takib bakımından, Emile Boutroux`un "Zorunsuzluk Doktrini"ne istikametlendirebiliriz. (1) Mümkün hata ve eksiklerimizi orada tashih için...

Biz tekrardan, "nisbî-izafî" de olsa, realitede yolumuzu kaybetmememize "vesile" olan bu "zorunlu-küllî" kanunlara dönelim. Hani "yıldırım" gibi; yıldırımın hangi mevsim ve mevkî şartlarında yeryüzüne düştüğüne dair -zorunluluğu izafî de olsa- "kanun"ları umursamayıp, ailenizi yahut dostlarınızı yağmurdan korumak için onları bir ağacın altına götürürseniz, kendinize ve sevdiklerinize büyük geçmiş olsun!.. Bugün ferdleri, aileleri, toplumları ve insanlığı yakıp kavuran "kaotik yıldırım"ların, parçalanmanın ve yabancılaşmanın en mühim sebeblerinden belki en başta geleni de, işte, yazımızın mihrakını oluşturan şu nokta:

"Çocuk"ların, varlığın mânâsını "kendinde" bilip bütünleştiren bir "insan" olarak "yetiştirilemeyiş"i!.. Asıl tuhaf olan ise, "çocuk"ları yetiştirebilecek ne bir "yetişkin"in ne de bir "yetiştirici-bütünleştirici" FİKİR`in, aile ve toplumda hemen hiç varolmayışı!..

İstisnâlar kaideyi bozmaz ve bunun, bugün "dünya çapındaki" müstesnâ temsilcisi, artık tüm okuyucularımızın malûmu. Bağlısı ve tâlibi olduğumuz, bunun cehdinde olduğumuz ideal ve ideoloji...  

Kimseye faydası dokunmaksızın, "meyve vermeksizin", kupkuru yaşatılmaz bir meyve ağacı; şayet böyleyse, çoğu kesilmek ve yakılmaktır sonu. Ağaç, dış şartlara belli bir bağımlılıktan dolayı meyve veremezse, bakımı yapılmaz ve yağmur almazsa, bundan sorumlu değildir şübhesiz. Fakat insan, eğer insansa, "dış şartlar" ne olursa olsun, "şartsız olarak" ruhundaki sonsuzluk tohumunu beslemeyi, filizlendirmeyi, dallandırmayı, çiçeklendirmeyi ve meyvelendirmeyi seçme, öğrenme ve öğretme "hürriyet"ine sahib değil mi? "İman" istidadını kim sökebilir kalbinden?.. "Seçme" şansı varsa, zorunluluğun şuuruna varmak gibi bir "hürriyet"i ve demek ki "sorumluluğu" da var. Şuurlanmak ve ayakları üzerinde doğrulmak için, kendini tanımak ve "şahsiyet" olmak için, ebeveyninin ve çevresinin "dış desteğine" ihtiyaç duyan çocuk gibi mâzur görülmek ve yaptığı çocukluklara gözyumulmasını beklemek hakkı yok onun! Kendisi büyümeyen, çocuğunu nasıl büyütebilir ayrıca?..

 

 

Erkek Kelime ve Keyfiyetine Doğru

 

Söz deyince, çoğumuz, şu bildiğimiz sesli veya yazılı konuşma ve ifâdeyi anlarız. Ancak söz, sadece insanın söylediği değil, insana söylenen, ona hitab eden, onun muhatab olduğudur da aynı zamanda. Ve bu muhatab oluş, iç ve dış tüm "uyaran"ların, gözümüz açık yahut kapalıyken gördüğümüz rüyaların, bizimle bir "konuşma", bize bir "hitab" olduğu mânâsına da sirâyet eder. Diyebiliriz ki, bu "uyaranlar", âlemdeki tüm belirişler, idrakımıza yönelen realite, sanki "insan"a dönük bir "hitab"ın harf ve sesleri mesâbesindedir. Âlemdeki herşey ve herkes, hepsi bizimle konuşur ve bir kitabın sayfaları gibi, kalb ve kafa gözümüzün önüne serilir sanki. Ve âlem dediğimiz de, O`nun âyetleri, kelimeleri değil mi?..

"Kelâm", Arabça "taayyün, beliriş" demek ve insan da bir "beliriş", o da bir "söz"!.. Tüm hayatımız bir söz olduğu gibi, tüm seçimlerimizle kendi "sözümüz-belirişimiz"i de ifâde ve ikmâl ederiz. "Herşeyden önce kelâm vardı" hikmetinden bir hisse hâlinde, dünyaya gelirken birlikte getirdiğimiz, içimizde mânâsını taşıdığımız bir "söz", bir "hikmet", bir "keyfiyet" var ki, şuurlu hayatımızda onu gereğince "ifâde" ve "hakkı teslim" edip edememek, bize kalmış! Kendini gereğince "ifâde" edip edememe, bir iman ve imtihan sahasıdır artık. "Sözünün eri" ve "hakikatin esiri" olup olamama, fânî olandan içindeki sonsuz mânâya, ferdîden küllîye sıçrayıp sıçrayamama, nefsî dağınıklıklardan sıyrılıp ahlâkî zorunluluklarda toparlanıp toparlanamama, sorumsuz mirasyedilikten çıkıp artık "ibdâcı-üretici-aktif" olup olamama, şahsın "sorumluluğu-mesuliyeti"dir artık!

"Sizi târif eden bir şey olsun!" der sürekli, Mütefekkir! Bizi "târif" edecek, "müessir-eser koyucu" oluşumuzu delillendirecek, aksiyonlarımızın "kutublaştığı" bir "söz" olmak, "ad"ımızın bu olması!.. Eski Türk geleneklerini hatırlarsınız; erkek, ancak bir "eser"le, kendisinin müessir olduğu orijinal bir "aksiyon"la ve o "iş"e delâlet eden bir "ad"la adlandırılırdı ki, bu gerçekleşinceye kadar, "isimsiz-târifsiz", neredeyse "yok" gibi bir şeydi onun varlık değeri. "Târif" mefhûmuysa, ebeveynimizin bize taktığı "isim"ler gibi bir "işâret" demek değildir. "Tekir" ve "Karabaş" da bir isim ona kalırsa. Oysa, "küllî" değer taşıyan bir mânâya nisbet, ircâ ve delâlettir "târif". Fânî olan "parça"dan, "küllî-ideal" olana köprü kurmak demektir. Fânî nefsini aşmak demektir!.. "Târif" ettiğimiz "insan"sa şayet!..

İşte "erkek" sözünü kendimize "ad" kılmak, bu erkeklik "imkân"ını, "keyfiyet"ini eserlerimizde "gerçek"leştirir olduğumuzda bir "varlık değeri" kazanır; ve o ân gelinceye dek, sanki "isimsiz", sanki "târifsiz", potansiyeli öyle olsa da "kendisi erkek olamamış" bir mâhiyet belirtir nefsimiz. 

Erkek "dehâ"sının vasfı, "müeessir-aktif" olmak, "aşkın" bir hâkimiyet seviyesinden dünyayı "görmek", statükoyu aşarak "biçimlendirmek", "nefsi için" değil "kendi için" aksiyonda bulunarak "zâtıyla hareketli" olmak, "dış motifler" yerine "iç zorunluluklar"dan yola çıkmak ve "başkası için-görülmek için" iş yapmamaktır diyebiliriz.

Kadınsa, daha çok "dehâ"yı takdir etmesi, "zorunluluklar"ın dünyaya yayılıp döşenmesi, fikrin dünyaya basan ayağını temin etmesi gibi, fikrin muhafızı ve beşiği olarak "biçimlendirilen" ve "görülmek-takdir edilmek isteyen" bir yön belirtir birkaç çizgiyle.

Yine kadının "hissî" olması da, hem insanı doğuran, besleyen, büyüten ve koruyan bir "anne" hem de fikrin müşahhas tatbikatının "muhafızı-koruyucusu" olarak; iradesinin müşahhaslara, dünyaya, "organik" varlığa ve ruhun dünyada ferdîleştiği "nefs" kutbuna dönük bir "misyon" yüklenmesinden belki de. Misyonu itibâriyle "kadın"a yakışan ve çoğu daha önde giden duygululuk, dünyayı ve nefsi aşıp iradesini "mücerredler", "fikirler", "küllîler", "zorunluluklar", "ibdâlar", "icadlar" ve "inşâlar" katındaki karargâhına mıhlayarak dünyayı "görmesi" gereken erkeğe pek yakıştırılmaz.

Erkeğe yakışan, tam bir duygusuzluk veya heyecansızlık mıdır peki? Asla!.. Ona yakışan, “dış motif” veya “organik sevk”ler münasebetiyle heyecanlanmak yerine, daha doğru bir ifâdeyle, faaliyetlerini tamamen bunlara inhisar ettirmek yerine, “kendinde” dendiği nevîden belki de, ruhunu bütünleşmeye ve çevresini bütünleştirmeye yönelten “derûnî” duygu, heyecan, korku ve coşkular yaşamaktır sanırız. “Hayretsiz” ve “duygusuz” bir kalb, ancak “ölü” bir kalbe delâlet eder herhâlde!.. Sadece erkeğin değil, kadın-erkek her insanın yaşaması gereken “sıkıntı”yı, Mütefekkir’den takib edelim, yine “Necip Fazıl’la Başbaşa”dan:

“İnsan ihtiyaçlarının temelinde varolmak arzusu yatar; ve sıkıntının temelinde de bu var olmak arzusu var... Sıkıntı esastır: Genç, kendi varoluşunun hakikatini İslâm’da bulduğu için müslüman oluyor. Yani, “müslüman oldum, tamam sıkıntım bitti” diye bir şey yok; varoluş çilesini aslında çekmek var...” 

Devam edersek; erkeğin dünyaya ve kadına hâkimiyeti, erkek cinsinin "hikmeti kendinden menkûl" ve mânâsız "nefsî" üstünlüğüne değil, erkeklik keyfiyetinde tecellî eden "zorunluluklar"ın, nefsler üstü "ideal prensipler"in üstünlüğüne işaret olsa gerektir. Erkeğin nefsi de bu "hakikate", bu "zorunluluğa" esir olmak durumundadır zaten. Nefsini, dünyayı ve kadını, "ahlâkî zorunluluklar" ve "mücerred fikirler" katına yükselerek aşamamış bir erkeğin belirttiği "nefsî" esaret, "başkası için-görülmek için" iş yapması, kadına "keyfî-mânâsız" üstünlük taslaması veya "keyfî-mânâsız" köleliği ne acı ve ne tuhaf!.. Stefan Zweig`ın kaleminden, Dostoyevski`de "erkek" keyfiyeti:

"Dostoyevski`nin trajedileri, öteki trajedilerin bittiği yerde başlar; onun için sevgi, cinslerin ölçülü bir şekilde birbiriyle uzlaşması, ne hayatın zaferidir, ne de anlamı. Bir kaderin anlamının ve büyüklüğünün bir kadının kalbini kazanmaktan ibaret olmadığı, bütün dünya ile ve tanrılarla savaşmayı gerektirdiği Eski Çağ geleneğini yeniden canlandırmıştır o. Dostoyevski`nin erkek kahramanı, bakışlarını bir kadına doğru çevirmek için değil, başı dik bir şekilde Rabbine doğru gitmek için ayağa kalkar gibidir." (2)

Maalesef bugün, belki en mazohist erkeklik (!), kadına tapınırken; en sadist erkeklikse (!), kadını küçümserken yaşatılıyor. Bu, güya "erkek", "nefsi için" yaşama fasid dairesinden bir türlü kurtulamıyor ve kadına yaklaşımı da, ona sırt dönüşü de, neredeyse tamamen "hayvanca"!.. Ne kendi "insanlık" keyfiyetinden haberdar, ne de muhatabının!.. Uğruna yaşadığı ve kadına aşılayacağı bir "ideali-fikri" olmadığından, aşılamanın yalnızca fizikî tarafı belirliyor cins hususiyetini. Hayvan da diyemeyeceğimizden, "hayvandan aşağı" cinsiyetini.     

Erkek ve kadın da, herşeyden önce, "fıtrî istidad" dediğimiz bir mânâ beşiği olarak, insan müşterekliğinde iki ayrı "beliriş"in, "hikmet"in, "söz"ün ifâdecisi olma mesuliyetiyle geliyorlar dünyaya. Kadın nefsi ve erkek nefsi hâlinde, kendi nefs muhasebe ve murakabelerini yapma istidad ve sorumluluğuyla... Kuvveden fiile, istidaddan kabiliyete, imkândan gerçeğe sıçramak ve orada tecellî etmek borcunda bir "söz" olan; "tesir edici eser" hikmetinden bir payla, kendi sözünü kendi söyleme borcunu yüklenen "insan" rolüyle...

"Küllî Mânâ", Eflatun`un "İdeler Âlemi" belki, hepimizin içinde bir yerde; lâkin, "ideal"in içinde bulunduğumuz "real" hususiyetlerde, zaman ve mekânda, kadınlık ve erkeklikte "ferdîleşme"sinden hareketle, tekrar "ideal"e sıçrayabilen "sözcü-ifâdeci" nerede; kendini ve âlemi, erkekliğini ve kadınlığını böyle "doğru" okuyabilen nerede?.. Kısaca, "kendini bilen" nerede?.. Nefsimize ve çevremize baktığımızda, galiba en fazla söyleyebileceğimiz şu kadarcık: Çok az yerde!.. "Kendini bilmez"lerse, her yerde!..

Sadece erkek ve kadın olmaktan ibaret değildir "doğarken birlikte getirdiğimiz" imkân. Dış şartlardan bağımsızmışçasına ama onlar vesilesiyle "beliren", şahsiyetimizde kutublaşan, içten içe mayalanan, ferdiyetimizde hususîleşen birtakım başka istidadlarımız, potansiyellerimiz, huylarımız, mizacî karakteristiklerimiz de vardır besbelli. Nasibimize düşen "kelâm-hikmet" sanki... Yaradılış "hikmet"ine uygun bir ömür sürmek, kendisine bahşedilen istidadın borcunu o imkânı gerçekleştirip verimlendirerek ödemek ve "eserlerinin toplamı" güzel bir "söz" olmak; erkek veya kadın, şu veya bu mizaçtaki her insana düşen!... İstidadın azameti, kişiye mirasyedi hesabı bir övünme vesilesi olmaktan çok, ödeyeceği borcun azametinden ve tarlanın büyüklüğünce istihsal edilecek mahsûlün gerektirdiği emekten kaygı vesilesi olsa gerektir.

Evet, demek ki, gayretle kazandıklarımız yanında, meccânen, doğuştan kazandıklarımız da var; imtihan nasibimiz. Bir başka eserinde Stefan Zweig`in bu sefer Tolstoy`u anlattığı satırlar, bir yönüyle böyle doğuştan bir istidada temas ediyor sanki:

«Geçirdiği "değişme", fikirlerini, görüşlerini, sözlerini değiştirmiştir, ama tabiatının en derin katlarında herhangi bir değişiklik olmamıştır ("Doğarken birlikte getirdiğin yasaya uymak zorundasın, ondan hiçbir zaman kurtulamazsın" diyor Goethe)...» (3)

O hâlde, artık, realitede "mânâsı sökülemeyen" ve duygu, düşünce ve davranışlarda "doğru ifâde edilemeyen" erkekliğe, erkeklik "keyfiyet"ine, kuvveden fiile pek çıkartılamayan "erkeklik" potansiyellerine temas edebiliriz. Yeri geldi madem; bu yazıyı yazmamıza vesile olan ve bundan sonra mütemâdiyen yararlanacağımız kitabı zikredelim hemen:

C.G. Jung ekolünden, "derinlik psikolojisi" adını verdikleri sahada araştırmalar yapan Robert Moore ve Douglas Gillette adlı iki Amerikalı psikoloğun "Kral, Savaşçı, Büyücü, Âşık / Olgun Erkeklik Arketipleri Yeniden Keşfediliyor" adlı eseri... Bize, “Daha önce okumuş, daha doğrusu anlamış olsaydık, bugün herşey bambaşka olurdu herhâlde!” dedirten eser!..

Bu eserdeki ana tez, tabiî ki Jung terminolojisindeki anlamıyla "arketip" (ilk örnek-ilk model-kendisine dayanılarak bir eser meydana getirilen temel model) olarak adlandırılan olgun, yetişkin erkeklik "potansiyel"lerinin, "imkân" ve "istidad"larının, çağımızda yeterince açığa çıkartılamayışı, meydanı hâlâ çocukluk "arketip"lerini aşamamış yaşı büyük "erkek çocuk"ların ve "çocukça formasyon"larının kapladığı tesbiti... Ve bu çerçevede, "erkek çocuk" ve "olgun erkek" arketiplerinin neler olduğu, çocukluktan yetişkinliğe geçemeyişin tezahürleri ve bundan çıkış yolları... Bu minvâlde, mitolojik, tarihî, aktüel tecrübe ve misâller... Kral, savaşçı, büyücü, âşık gibi "arketip-temel model"lerin muvazeneli biçimde tezahür etmediği durumlardaki "ifrad" ve "tefrid" yönlü "gölge" kutubların da ayrıca gösterilmesi...

Biraz önce "kelâm" ve "istidad" bahsinde eksik gedik ifâde etmeye çalıştıklarımızla "arketip" mefhûmunun irtibatlandırılabilmesi bakımından, Eflatun`da "İdeler Âlemi" ve "arketip-ilk örnek" içiçeliğini, belki aynîliğini, kelimelerdeki ortak delâleti not edelim:

 "Eflatun felsefesinde arketip kelimesi idea`lar için kullanılır. İdea`lar eşyanın ölümsüz örnekleridir; maddî değildir, değişmez ve mükemmeldir. Nesneler bunlara uyar ve idea`ların birer kaba kopyasıdır." (4)

Psikoloji sahasında uzman olmayışımıza rağmen, burada okuduklarımızda, dar da olsa kendi hayat tecrübemizde ve diğer okuduğumuz eserlerde doğrulanmış pek çok nokta gördük. Yine bu eserde ifâde edilen hükümleri, "izafî-nisbî-tecrübî" doğrular olarak, ehlinin birçok farklı noktadan aslına ircâ edebileceği değerli veriler ve tezler tarzında değerlendirdik. Yukarıda verdiğimiz "yıldırım" misâlindeki gibi, önümüzdeki kitabda söylenenlerin umursanmadığı çoğu durumda, insanların nasıl "çarpıldığını" takdir ettik; kimbilir, belki de bu ateşin bazen bizi de yaktığını. Zaten göreceğiniz üzere, bu kitabdan hareketle anlatacaklarımız, aslında size hiç de yabancı gelmeyecek bir çelişkinin, bir çatışmanın muhtelif tezahürlerinin ifâdecisi:

Ruh ve nefs, egoistlik ve ahlâkîlik, haz ve fazilet, çıkarcılık ve çıkar gözetmezlik, fânîlik ve sonsuzluk, parçalanmışlık ve küllîde toparlanmışlık, şehvet ve vicdan, keyfîlik ve sorumluluk, faydacılık ve idealistlik, vasıta-değer ve ideal-değer, aynı çizgide uzayıp gidebilecek zıdların savaşı, bunlardan birinin ferdlerde kutublaşması...

 

 

Büyümeyen, Büyütemeyen, Toparlanamayan Erkek

 

Hayat tecrübesi dediğimiz şey, bir anlamda, herkesi ve herşeyi "yerine ve çağına göre" değerlendirmeyi öğrenmekle bir sayılabilir. Fakat pratikte çoğumuz, çocuktan yetişkin gibi, yetişkinden çocuk gibi, kadından erkek gibi, erkekten kadın gibi, sanatçıdan savaşçı gibi, savaşçıdan sanatçı gibi, câhilden âlim veya âlimden câhil gibi davranmasını beklemişizdir birçok kez. Tabiî kendimizi de sağlıklı değerlendiremeyişimize işarettir bu. Kendimizi bilmiyoruz ki, "kendimizde toplu" âlemi bilelim; varlığı, varlığımızda mânâlandırabilelim. Temelde böyle bir tavır, herşey ve herkesi kendi "varlık prensibi"ne ircâ ve ona nisbetle takdiri bilemeyişimize hamledilebilir. Hayata ve hayattakilere dair "bütün" bir bakış açısı ve tenkid ölçülerine mâlik olamadığımızın, sezgi ve düşüncelerimizdeki dağınıklığın bir ifâdesi... Ruhen ve fikren "toparlanamayış"ın delili... Kemmiyetlerde savrulup, "keyfiyetçi" olamayışın tezahürü... Üstad`ın ifâdesiyle "keyfiyetçilik", meâlen, herşeyi "kendi oluş cevherine ircâ" değil mi?..

Elimizdeki kitabın belki en güzel tarafı da, çocukluğu, gençliği ve yetişkinliği, erkekliğin tekâmül safhalarını, ayrı çağ ve keyfiyet hususiyetleri tarzında değerlendirişi. Hepsini aynı "kategori"ye sokup tekdüzeleştirmeyişi ve birbirinin varlık prensiplerini diğerine taşımayışı... Yetişkinliğe giden her çağı da, takdir edilmesi ama zaman içinde geçilmesi gereken bir süreç olarak değerlendirmesi... Ve neticede, hakiki tekâmül ve yetişkinliği, meselâ bir "erkek" için, insan ötesi, küllî, ideal, çıkarların fevkinde bir gayenin "hizmetçiliği"nde, böyle bir "aşkın" idealde "toparlanış"ta ve çocukça egoistliğin, sınırlarını bilmez kibrin "sembolik ölüm"ünde görmesi...

André Maurois, "Duygular ve Âdetler" adlı eserinde, "hayat tecrübesi" bâbında şöyle söylüyor:

«Çocukların hayata ilk atıldıkları zamanlarda karşılaştıkları zorlukları gören ana baba, o yaşta kendi yaptıkları hatâları hatırlarlar ve bunlardan sevdikleri yavrularını korumak için onlara kendi tecrübelerini aşılamak gibi sâf bir harekete başvururlar. Bu tehlikeli bir teşebbüstür. Çünkü tecrübe aşılanamaz. Her insanın her çağı yaşayarak geçmesi, "fikirlerin ve çağların" beraber tekâmül etmesi gerektir. Öyle faziletler vardır ki vücudun ihtiyarlığına bağlıdır; hiçbir söz, hiçbir öğüt onları bir gence öğretemez. (...)

Tecrübenin bir değeri varsa, o da bir acı mukabilinde elde edilmiş olmasındandır. Bu acı tarafından vücuda kakılmış olan tecrübe, vücutla birlikte fikri de istediği kalıba sokmuştur. Devlet adamını realist yapan şey uykusuz geceler ve gerçekle yaptığı mücadelelerdir; bu uykusuz gecelerini ve mücadelelerini, dünyayı zahmetsizce başka kalıba sokmak isteyen genç bir idealiste aşılaması ondan nasıl beklenir? Olgun yaş, gençliğe sevginin kaçıcı bir şey olduğunu nasıl kabul ettirir? (...) Bize mânâ, hâtıra ve misalle dolu gibi gelen öğütlerimiz çocuklarımız için nazarî ve sıkıcı olur. Biz fizyolojik bakımdan mümkün olmayan bir şeyi, meselâ yirmi yaşındaki bir kızı akıllı uslu ihtiyar bir kadına çevirmek isteriz.» (5)

Halbuki, çocukların yetiştirilmesinde en esaslı unsur, karşısında "örnek" biçimde davranan ve hakikaten "yetişkin" olan bir insanın, çocuğu çocukluktan kurtarmaya "ayna" olabilmesidir. Boş yere kitabları yardıma çağırırız, eğer kendimiz bir "örnek", bir "yetişkin" olamamışsak!.. Mütefekkir, şöyle altını çiziyor bu inceliğin:

"Çocukların yalnız emir ve nasihata değil, daha çok örneğe ve esere ihtiyacı vardır." (6)

İşte sözünü ettiğimiz psikologlarca yazılmış eserde de bu durum, olanca çıplaklığı ve tüm medeniyete yayılmış menfî neticeleriyle ele alınıyor ve deniyor ki; bugün Batı toplumlarının en başta gelen krizlerinden biri, "yetişkin" bir erkeğin, keyfiyetine uygun davranan bir "baba"nın bulunmayışı ve giderek yokoluşudur. İster sadist isterse mazohist olsun, "zayıf" karakterli bir "baba" yahut "erkek" tipi, hem çocukların kendi kimliklerini sağlıklı biçimde bulmalarını, hem de toplumda olgun, üretici ve birbiriyle doğru münasebetler kuran insanların varlığını sabote ediyor. İnsan ötesi bir idealin temsilcisi oluş değil, saldırgan veya âciz "ego"istlik hükmünü icrâ ediyor. Feministlerin haksız yere erkek cinsine atfettikleri "âciz, tacizkâr, saldırgan, çevresinin verimliliğini kıskanıp sabote eden" tip, aslında henüz büyüyememiş bir "erkek çocuk" psikolojisidir yahut kısmen de erkekliğin gölgede kalmış, vahşi yönlerinin ifâdesidir.

Ve "ataerkillik" diye aşağılandığı sanılan da, hakiki olgun "erkek" potansiyeli, yetişkin "erkek" arketipi değildir. Çünkü, "ataerkil-koca çocuk", sadece kadınlara değil, kendi çocuklarına ve çevresindeki diğer hemcinslerine de saldırgan ve kıskançtır; o, olgunlaşmamış bir seviyeye saplanıp kalmış "bodur erkeklik"tir.

Bu "erkek çocuk psikolojisi", pasiflik ve zayıflık, şahsî hayatında müessir ve ibdâcı olamama, başkalarının (erkek veya kadın) hayatını ve üreticiliğini zenginleştirememe, onların varoluşlarının tekâmülünü teşvik etme yerine boğmaya yeltenme, daha üst bir şuur ve kimliğe sıçramayı beceremeyip, tüm duygu, düşünce ve davranışlarını bu "küllî" idealde "toparlayamayıp" sürekli "farklı" ve "egoistçe" hedeflere dağılma, organizmasına ve egosuna yönelik dış tesirlerin yolaçtığı aşırı heyecanı yenememe, soğukkanlı olamama, fikrî hâkimiyetle bu kaotik duygulanmaları dışlaştırıp aşamama şeklinde kendini karakterize eder. Gerisini kitabdan takib edelim dilerseniz:

«Bazı erkeklerin "kendilerini toparlayamadıklarını" duyarız sık sık. Burada kastedilen, sözkonusu kişinin kendine ait bütünleştirici derin yapıları yaşayamamasıdır. Bu erkek parçalanmıştır; kişiliğinin çeşitli kısımları birbirinden kopmuş ve birbirinden bağımsız -sıklıkla kaotik- hayatlara yol açmıştır. "Kendini toparlayamayan" erkek, büyük ihtimalle, erkekliğin derin yapılarının yolunu açan ritüel eriştirme imkânına sahip olamamış bir erkektir. Ve bu erkek küçük bir çocuk olarak kalır. Bunu özellikle istediği için değil, hiç kimse ona bu çocuk enerjisini erkek enerjisine dönüştürmeyi göstermediği için. Hiç kimse onu erkeksi potansiyellerin olduğu dünyanın doğrudan ve iyileştirici hayatlarına yönlendirmemiştir.» (7)

Bu iktibasta dikkatinizi dikkatinizi çekmiştir belki: "Ritüel eriştirme"... Ritüel; âyin, "çoğunlukla mukaddes bir anlama sahib, belirli hareketlerin tekrarından oluşan merasim"...

Dün ve bugün birçok medeniyette karşılaşılan ve "çocuk erkek"ten "yetişkin erkek"e ruhî sıçramayı temin eden, bu hissî ve zihnî kopuşu sağlayan "ritüel eriştirme"nin en önemli üç yönüyse şöyle görünüyor:

Merasim büyüğü: Bilge bir yaşlı erkek yahut kadın... Eriştirme süreci boyunca hadiseyi yönlendirip, eriştirilen çocuğu karşı tarafa güçlü ve tam olarak gönderir. Çocuğun içinde gizli potansiyelleri derinden harekete geçiren, "ayna" gibi ona ondakini gösteren, çocuğun iradesini kendi iradesine tâbî kılıp çocuksu "ego"dan kurtaran "tam" insan...

Mukaddes mekân: Çocuğu dış dünyanın tesirinden koruyan, "nefsî-organik-egoist-dünyevî" yönünü harekete geçirdiği için bilhassa kadınlardan tecrid edilmiş hususî mekân ki, eriştirme bitinceye kadar çocuk buradan çıkamaz. "Nefsî-organik" sınırlarını ve âcizliğini anlayıp gururdan, "ego"nun belirleyiciliğinden kurtulması ve "sınırsız-sonsuz-küllî" gayelere ruhunda yol açabilmesi için, burada dayanılmaz hissî tecrübelere ve hatta işkencelere tâbî tutulur erkek çocuk. Erkek geleneğine ve toplum ahlâkının ideal değerlerine boyun eğmeyi öğrenir çocuk. Tevazûu öğrenir ki, bu, iki noktayı derinden farkediştir: Sınırlarını bilmek ve ihtiyaç duyduğu yardımı başkasından edinebilmek!..

Ego`nun ölümü: Herhangi bir erkekte, "erkek psikolojisi"nin var olabilmesi için, bir ölümün gerçekleşmesi gerekir. Sembolik, psikolojik veya mânevî ölüm... Erkek çocuğun "ego"su ölmelidir. Eski varoluş, davranış, düşünüş biçimlerinin, yeni erkek doğmadan önce "ölmesi" gerekmektedir. Belki ölen "ego" değildir ama, onun bağlandığı ve beslendiği "enerji merkezi" değişmiştir. Kalb ameliyatındaki gibi, sanki "nefsi için" atan kalb bir ân için durdurulup çıkartılmıştır da, yerine konulduğunda artık "küllî bir ideal için" atması sağlanmıştır. 

Tüm bu süreçte belki en dikkate şâyan husus, çocuğun "organik-egoist-parçalara dağılmış" ruhî yapısının "küllî" bir ideal veya toplum gayesi, ahlâkî düsturlar çerçevesinde "toparlanması"nı temin olarak beliriyor. "Nefsi için" ve onun dürtüleri peşinde yaşamaktan kurtarılıyor çocuk, gayesizlikten çıkarılıyor ve "ideal için" yaşama aksiyonu başlıyor!.. Pasif, pasif-agresif olmaktan öteye geçirilip, "kendi için" ama hep kendini aşarak, aktif, ibdâcı, üretici, sorumlu, yardımsever, faziletli, soğukkanlı ve gerektiğinde sert bir savaşçı olmasının yolu açılıyor.

Öbür türlü, nefsanîliğin başıboş bırakıldığı demde hep bir dağınıklık; her dış tesirin peşinden gidiş; âlemdeki herkesi hasmı veya rakibi görüş; duygu ve düşüncelerinde tam bir kaos ve dağınıklık; keyfince dağıldığından çoğu zaman tam bir sorumsuzluk; insiyakî olup “hakiki” bir temeli olmayan aşk ve nefretler; bastırılamayan bir heyecan, korku ve güvensizlik veya bunu telâfi edici bir mekanizma olarak sebebsiz saldırganlıkların ardına saklanış; veya tam tersine “duygusuz”, “meselesiz”, “ıstırabsız” ölü bir hassasiyet(sizlik); "ego"sunun dar ilgi çerçevesinden yükseğe çıkıp "bütün" bir görüşe sahib olamadığından herkes ve herşeyi yalan yanlış mânâlandırma vb. hayata hâkim olmakta...

Böylesi bir ruhî, fikrî ve iradî dağınıklığın, parçalanmanın, kaotik yapılanmanın önüne geçip "toparlanma"nın nerede olacağını gösteriyor Mütefekkir; belli ki, denetleyici, dizginleyici, sorumluluk yükleyici ve ahlâkî zorunluluk vaz`edici, ama bir o kadar da "hürriyet" sevinci ve mevzuuna ihtirasla bağlılık bahşeden "fikir"de:

"Boş bırakılmış topraklar, gübreli ve bereketli iseler, yüzbin çeşit otlarla dolar. Yararlı olabilmeleri için onlara kazma vuruyor, işe yarar tohumlar ekiyoruz. Kadınlar kendi başlarına kalınca biçimsiz birtakım et parçaları çıkarırlar; sağlam ve tabiî bir beden için, bir tohum almaları gerekiyor. Ruhlar da böyledir; onları bir fikirle uğraştırıp dizginlerini tutmazsanız, uçsuz bucaksız bir hayal dünyasında, başıboş, öteye beriye dolaşıp dururlar. Böyle bir aylaklık içinde ruhların kurmadığı hayal, düşmediği kuruntu, bulmadığı gariplik kalmaz; bir amaca bağlanmayan ruh, yolunu kaybeder; çünkü, her yerde olmak, hiçbir yerde olmamaktır." (8)

 

 

Erkek, Kadın ve Fikir

 

Fikir, ayaklanmış ve zabtedilemez heyecanlarımızın, duygularımızın, çalkantı ve dağınıklıklarımızın, nefsimizi istilâ etmiş ve çoğu nefsânîlikten doğan bu kaos muhtevâsının dizginleyicisi ve bu duygu yangınının söndürücüsü... Nefsimizin bu kaosunu, "üst-küllî" bir bütünlüğe sıçrayarak ve bağlanacağı zorunlulukla irtibatlandırarak "aşıcı" ve "aşırtıcı"... Fâni nefsine veya diğer parça fânîlere dönük nefsî temâyüllerle, ihtiraslarla, rabtolunmuşluklarla ruhunu "esir" ve "rehin" etmiş olan, yokluğun ve sınırlılığın tuzağına acıyla kelepçelenmiş olan biçarelerin kurtarıcı meleği...

"Bizi bilgili olmaya zorlayan" ve bizde muvazenelendirilmeyi dayatan, mutlaka bir zorunluluğa nisbet edilebilirse çözülüp aşılabilen, maddî-mânevî bütünlüğümüzü tehdit eden "iç ve dış uyaranlar"... İşte “fikir”, bu çalkalanan duygu, düşünce ve davranış muhtevâsına verdiğimiz "biçim"dir ki, bu kaosun bir muvazenede objektifleştirilmesine, dışlaştırılmasına, aid olduğu zorunluluğa nisbet edilmesine dairdir. Nefsimizin şerrinden bizi kurtaran itfaiye teşkilâtıdır sanki. Bir acıyı, korkuyu, saplantıyı, dehşeti ve benzeri teessür hâllerini konuşarak veya yazarak "ifâde edince-biçimlendirince", fikirleştirince, bunlardan belki tamamen belki kısmen sıyrıldığımızı, dayanma gücümüzün yenilenip dinçleştiğini kim inkâr edebilir? Fikir, bir deyişle, dağılan bütünlüğümüzün "toparlanması" demektir. Hep yeniden "zorunlu"yu seçme ve "varoluş" muvazenesini kazanma, bize yokluğu dayatıp muvazenemizi bozan zamanı yüzümüzü hep yeniden  varlığa ve sonsuza dönerek aşma demektir, diyebiliriz.  

Sözün burasında, fikre ve fikir işçiliğine tâlib herkesin dikkat etmesi gereken bir sorumsuzluk ve dağınıklık tehlikesini hatırlatmak gerekir sanırız. L. Dugas, "Edebiyat ve Sanatta Sıkılganlar" adlı eserinde şöyle dile getiriyor bunu:

"Nerede kalacağını bilmeyen zekâ, her şeyi aynı zamanda öğrenmek ister, emeklerini dağıtır, kabiliyetlerini harcar ve kendisini metafiziğe ve ahlâka doğru götüren gerçek istidadından ayrılır. Yalnız bir konudan öbür konuya geçmekle, bir kitaptan başka bir kitaba atlamakla, her şey üzerinde sathî bir bilgi edinmekle kalmaz, kendi seviyesinden de aşağı düşer." (9)

Ve fikir aynı zamanda, içimizde dönüp duran ve kovdukça daha şiddetli hücum eden, bizi ikiliğe, kendimizle, inandıklarımızla çelişkiye düşüren, yıllar boyu muvazenelendiremediğimiz "saplantı"larımızı "içtimaîleştirir-yapıştıkları kalb zarımızdan dışarı atar-objektifleştirip tesirsizleştirir", hiç olmazsa ve daha doğrusu, eşit şartlarda mücadele edebileceğimiz bir meydana savuşturur onları. Nereden saldıracağı belli olmayan, bu yarı şeffaf ama korkunç hayâlet, "biçim" ve "hacim" kazanır, hamle yaptığımızda yenilebileceği "zaaf" noktalarını ve "anatomi"sini sergiler bize. Bu iç düşmanların, "ahlâkî zorunluluklar"a nereden zincirlenebileceğini, sâdık bir köpek gibi nasıl tasmalanıp kulübesine bağlanabileceğini öğretir fikir.

Diğerleri bir yana, bir erkeği belki ömür boyu uğraştıran, ruhunda muvazenelendirip hâlledemediğinde ona diğer erkeklik keyfiyetlerinin yolunu da kapayan, varsa açılmış yolu sabote eden öncelikli bir "mesele-muammâ", herhâlde "kadın"dır. Ki, bir erkeğin niçin toparlanamadığına verilebilecek muhtemel ilk birkaç cevabtan biri de, erkekte aslî mânâsı oturmamış ve onun hayat enerjilerini savuran bu muammâdır besbelli. Kendimizi ve çevremizi "safça" ne kadar kandırırsak kandıralım, dilimizden neler dökülürse dökülsün, tecrübe çoğu başka bir şeyi, "kadın" muamma ve ihtirasını gösterecektir bize. Aksiyonu ve eseri için dünyaya tutunmak zorunda olan erkeğin, hem "aynası", hem de dünyaya yerleştiği, yürüdüğü, verimlendirdiği ve dinlendiği "zemin" olan "kadın" (Malûm, hayat, gayesine ilerlemek ve güç bulmak için hep "iki" ritimle akar bizde; H. Ziya Ülken’in tesbitiyle "çalışma-gerilme" ve "dinlenme-gevşeme" ritimleri... İnsanın yaradılış misyon ve aksiyonu da, kadın-erkek, ferd-toplum gibi ritimleri, bir vechesiyle, bu yüzden gerektirmiştir belki. Birbirine yaslanmak zorunluluğunu... Ve herşey, "insan-çocuk" için!), mutlaka "âdil" bir hükme kavuşturulması gerekendir erkek için. Kadını ister "obje-şey" isterse "ilâhe" yerine koyun, oturmamış bir bakış ve hüküm, sizin de oturmamışlığınıza delil olacaktır. İBDA Mimarı, İslâm kaynaklarından Batı’nın aparıp da sonra yine bize sunma hevesine kapıldığı bir hikmeti, Hegel`in yarım bıraktığını, hakikatine ircâ ediyor:

"Ruhun, kendini dünyada yeniden bulma mecburiyeti vardır; dünya ruhla uyum içine girmek zorunda... Hazret-i Adem`in kaburga kemiğinden yaratılan ve O`nun bizzat nefsine meylini temsil eden Havva gibi, Ademoğlunun dünyada aramak zorunda olduğu akıl, kendi aklıdır, aklının hakikatidir... Ve herkesin aklı kendine!.." (10)

Bir problemi çözmeye başlamanın ilk adımı, en başta "çözmemiz gereken" bir mesele karşısında olduğumuzun samimiyetle idrakı değil midir? Öyleyse, kendisine itiraf etse de etmese de, belki hemen her erkeğin yaşadığı bu iç kaosu tesbitle başlayalım işe; ve bu hamlenin bile bizi ne kadar hürleştirdiğini farkedelim. Çünkü düşünmeye, fikretmeye, biçimlendirmeye başladık hayâleti!.. André Maurois`ten:

«Diyorduk ki bâzı acıları ve bâzı hatıraları sindirmek için onları söylemek, "sosyal hayata sokmak" gerektir. Birçok erkek ve kadınlarda şehvetleriyle vicdanları arasında çekişme vardır. Bilirler ki filân arzuyu "sosyal nizama göre" duymamaları gerekmektedir; fakat buna rağmen duyarlar. İnsanlar medeniyet ve cemiyet yoliyle, korkunç tabiî duygu ve kuvvetleri alt etmişlerdir; fakat böylece zincire vurulmuş olan bu canavarlar kafesleri içinde yine homurdanır ve hareketleriyle bizi mahvederler. Bizler âdeta Doktor Moreau`nun talebesi gibiyiz: Kanunu dilimizden düşürmeyiz, fakat ona uymamak arzusiyle yanarız. (...)

Romancı da, bâzı okurlar için, onları benliklerinden dışarı çıkararak iyi eden meçhul bir dost olur. Bir erkek veya kadın kendisinin bir canavar olduğuna inanmıştır. Mücrim ve insanlara yakışmıyan hisler duymanın verdiği acı düşünceler içinde hüküm sürmektedir. Bir gün, ansızın, güzel bir kitabı okurken kendine benzer varlıklar keşfeder. Bu onu hem temin, hem teskin eder; artık yalnız değildir. Duyguları "cemiyetleşmiş", çünkü bir başkası da aynı hisleri duymuştur. Tolstoy ve Stendhal`in kahramanlarının birçok gençlere güç engelleri aşmakta faydaları dokunmuştur.» (11)

Tabiî, “günah çıkartma”yı idealize etmediğimizi uyararak, kısaca bir “işaret taşı” koyalım: Kadın; erkeğin tekâmülü, erişmesi ve eriştirilmesi bahsinde "anahtar" bir eşiktir; ama, çıkılacak merdivenlerin "sonuncusu" değildir. (12)

 

 

Aslı ve Sahtesiyle Kalb Ameliyatı

 

"Ritüel eriştirme" zımnında söylediklerimizle İslâmî tatbikatta yaşanagelmiş olanların, meselâ tekke ve medrese geleneğindeki seçkin ve mütekâmil terbiye sahnelerinin mukayesesini ehline tevdî ediyoruz. "Nefs" terbiyesindeki tekâmül basamaklarının, "kâmil" bir rehber tasarrufuyla tek tek aşılması... Batı, çözümün aranacağı istikameti sezmekte; ama daha ilk birkaç adım sonrasında pes etmektedir sanki. İslâm dışı tatbikatların çocuk eriştirmeleri de, belki biri himmet eder diye cami avlusuna çocuk terketmeye benzemekte!.. Doğrusu, bu sahibsizlerin "nefs-ego"sunu farklı bir maskeyle tebârüz ettirme yönünden, şeytan pek başarılı himmet etmekte!.. Çocukların bu sahibsizliğine bakınca, varoluşçuların, kişinin dünyada "tek başına bırakılmış", "terkedilmiş" olduğuna dair tesbitlerine hak veresi geliyor insanın.

Kitabda, bir de "sahte eriştirme" mekanizmalarından bahsediliyor ki, hapisanelerdeki, asker ocaklarındaki, çetelerdeki, hücre evlerdeki "sahte" merasim veya "şahsiyetsizleştirme" tatbikatları bunlar... "Nefs-ego"yu öldürmek veya dizginlemek yerine, onu "başka bir kılıkta", belki sadist belki mazohist kisveyle "yeniden" hortlatmak; yani çocuğu yahut koca çocuğu yetişkinliğe bir türlü "eriştirememek"...

Yalnız şu husus bilhassa vurgulanıyor ki, mesele erkekteki çocuğu öldürmek değildir, ama onu, çocukluğun erkeksi güçlerini "aşkınlaştırmak"tır, idealin emrine vermektir. Bugün, birçok terapistin, psikoloğun, psikiyatristin, psikanalistin ve "eriştirme" erbâbı olarak kendilerini takdim edenlerin yaptığı ilk şeyin de, genellikle, erkeklerdeki bu hayat kaynağını, bu ışıltılı ve kabına sığmayan müessir enerjiyi doğru değerlendirememek, hemen "ego" diye yaftalayıp imhâya yönelmek ve istidadları "vasat-ortalama-gri" bir sahaya mahkûm etmek olduğu tenkid ediliyor eserde. Ve asıl imha edilmesi veya doğru yöne kanalize edilmesi gerekenin, "başkasına saldırgan" veya "âciz" egoist tutum, bu muvazenesiz ve sahte güç veya güçsüzlük gösterileri olduğu işaret ediliyor. Çocuktaki bu enerjinin, aslında "devâsâ" bir dehânın, istidadın sesi olduğu ama, erişkinliğe doğru, aid olduğu "merkez"le, "Küllî Ruh"la, "Kollektif Şuurdışı" enerjisiyle yeniden doğru bir irtibatı kurulamazsa, ortaya, bu enerjisini "fânî-sınırlı" nefsiyle aynîleştirebilecek "sapkın-egoist" koca çocukların çıkacağı ısrarla anlatılıyor.

Aşağıda, hem "çocukluk" hem de "yetişkinlik-olgunluk" arketipleriyle erkeği anlamaya; anlaşılır olması bakımından biraz da şemalaştırmaya çalışacağız, kitaba sâdık kalarak. Bundan sonraki bölümler, eserin muhtelif sayfalarından, neredeyse aynen alınmış iktibaslar ve özetlemelerden oluşacak. Hemen hiç "yorum" yapmayacağız; sadece kitabın dilini kolaylaştırıcı bir redaksiyon yapacağız yer yer. İktibas edeceğimiz bölümler, her zaman için "tamamen" katıldığımız doğru veya eksiksiz kanaatler olmayabilir. Bazılarına belki hiç katılmıyor da olabiliriz. Yine de, umûmiyetle tutarlı tesbitlere, kitabdaki tezin daha rahat anlaşılabilmesi için aynen yer vereceğiz. Bir açıdan, "kitab tanıtımı" da addedebilirsiniz müteakib kısımları... Yeter ki, öz düşüncemizi doğrulayıcı ve zenginleştirici, kendi idealimizi anlamayı daha da kolaylaştırıcı, teorik ve pratik dağınıklığımızı "toparlamaya" yardımcı fikrî ve ahlâkî ibret dersleri çıkarabilelim bunlardan. Yoksa bizim için rûhiyat, psikoloji, ahlâk, insanlık, erkeklik, nefsin hakikati vs. bu eserde şemalaştırılandan ibaret değil!.. Tam tersine, belki bazen son derece sathî, şablonlaştırıp donuklaştırıcı, yer yer saptırıcı ve basitleştirici izâhlar bunlar. Fakat, "ibret" almamıza, kendimize "pay" çıkarmamıza mânî değil aslâ!.. "İzâfî-nisbî" kanun, izâh ve tasvirler, "tamamını" olmasa da, hakikatin belli yönlerini aydınlatır çünkü!..

"Dehâ", "Küllî Ruh", "Kollektif Şuurdışı" tarzında yaklaşılabilecek "küllî merkez"e, uygun bir bağlantıyla yönelmiş muvazeneli, bütünlüklü, yetkin "çocukluk" arketipleri burada şöyle sıralanıyor:

"Mukaddes Çocuk", "Kahraman", "Erken Büyümüş Çocuk", "Ödipal Çocuk"...

Akabinde, sözkonusu "çocukluk" arketiplerinin "yetişkinlik"teki muvazeneli karşılıkları, aşkınlaşmış "üst" basamakları olarak da şu "olgun erkeklik" arketipleri sıralanıyor:

"Kral", "Savaşçı", "Büyücü", "Âşık"...

Ki, bu dört "erkeklik biçimi", Benedetto Croce`un, insan faaliyetlerini dört "temel faaliyet biçimi"ne (13) ayırmasını hatırlattı bize; kabaca özetlersek:

Sezgi, Bedâhet, İman; kâinata ve hâdiselerine, "tek"lere dönük ilk teorik "idrak"... Beş duyu yoluyla algılarımız da bu çeşittendir ama, "sezgi" daha geniş şümûllü bir mefhumdur; parçada bütünü, varlığın "bir"liğini sezerek idrak gibi ... Müşâhede... «Ruhun "nasıl" tavrı»...

Mantıkî Düşünme; teklerin, hâdiselerin bilgisinden hareketle, ruhun "küllî zorunluluklar"ın teorik bilgisine varıp içeride aklen "toparlanması" tarzında, "kavramlaştırıcı-kanunlaştırıcı" idrak... Önceki basamağın üzerinde yükselir. "Önce müşâhede, sonra muhakeme"... «Aklın "niçin" tavrı»...

İradî Faaliyetin Ekonomik-Faydalı Biçimi; iradî faaliyetin muhtevâ olarak dışa açılması, kâinatı ve hâdiselerini, "tek"leri hedeflemesi, "istemesi" tarzında pratik... "Vasıta-değer"ler alanı bir bakıma... “Ahlâkî” olanın üzerinde tecelli ettiği “faydalı” yön... Önceki basamaklar üzerinde yükselir. "Bilinen"i arar ve "ister" ya insan!..

İradî Faaliyetin Ahlâkî Biçimi; tek tek hedeflediği muhtevâ dışarıda da olsa, iradî faaliyetin dış bir motifle ve kuru bir faydacılıkla, nefsânî bir sevkle değil de, "ahlâkî zorunluluk" duygusuyla gerçekleştirilmesi ve bu duygunun dayandığı "küllî zorunluluklar"ın tâyini tarzında yeniden içte "toparlanma" pratiği... "İdeal-değer" olarak, “ekonomik-faydalı” faaliyetin bâtınıdır diyebiliriz buna; yapanın kasdına nisbetle tabiî. "Vasıta-değer" rolü yükler o, "ekonomik-faydalı" muhtevâya!.. İç ve dış cebhesiyle "hukuk"un bütünlüğe kavuştuğu kat!.. Önceki basamaklar üzerinde yükselir ve tesiri hepsini kuşatır. “İdeal”; teorik ve pratik tüm faaliyetlerimizin içine sinmiş olarak, hepsinde tecellî eder. Gören de, düşünen de, isteyen de "benliğimiz" neticede; tüm melekelerimiz içiçe!.. "İdeal"e uygun veya zıd da olsa, benliğimizden hareketle "duygu, düşünce ve iradî faaliyet" olarak üç yöne açılan faaliyetlerimizin hepsi, ideale nisbetle "değer" ve "mânâ" kazanır. İdeal, pratiğimizi değerlendirip istikametlendiren "kalbimiz" ve onun teorik faaliyet zemini olarak ideoloji, "aklımız-zihnimiz-beynimiz" mesâbesindedir diyebiliriz. Tüm sonluların sonsuza izâfetle varoluşu gibi; ideal, içimizdeki sonsuzluğa dönük yöndür ve tüm faaliyetlerin "ruhî çaba"ya nisbet edilmesine dairdir, diyebiliriz. Ruh, kalb, ideal, sonsuz derken; faaliyetlerimizin, kelimelerimizin ve kavramlarımızın toplandığı ve dağıldığı "merkez"e işaret ederiz, demek mümkün... Croce’un ifâdesiyle insan, “teorik faaliyetleriyle kâinata yaklaşır, onu anlayıp kavrar; pratik faaliyetleri ile de onu değiştirir!”...

Tedaî bu ya:

"Kral" erkek, sanki, "Pratik-İradî Faaliyetin Ahlâkî Biçimi"nin kutublaştığı tecelligâh...

"Savaşçı" erkek, sanki, "Pratik-İradî Faaliyetin Ekonomik-Faydalı Biçimi"nin kutublaştığı tecelligâh...

"Büyücü" erkek, sanki, "Teorik Faaliyetin Mantıkî Biçimi"nin kutublaştığı tecelligâh...

"Âşık" erkek, sanki, "Teorik Faaliyetin Estetik-Sezgi Biçimi"nin kutublaştığı tecelligâh...

Gerçi hepsi içiçe ve temelde "bir" aksiyonun, "ruhî çaba"nın yönleri hâlinde... "Var olma", "var kalma" ve "zamanı aşma" gayesinin tezâhürleri hâlinde... Tümü, tek bir erkekte, belki farklı derecelerde, tecellî eder, edebilir, etmesi de gerekir.

Sözün burasında, âciz ve eksik izâh gayretimizi bir tarafa bırakıp, bir İslâm büyüğünün bahsimize ışık tutan tesbitine dikkat kesilelim. Şebüsterî Hazretleri “Gülşeni Râz” adlı eserinde şöyle buyuruyor:

“Güzel ve iyi huyların aslı olan huylar adalet, sonra hikmet, iffet ve yiğitliktir.

Hakîm oluş, işte güçte ve sözde doğru olmaktan ibarettir. Bu dört huyla huylanan kişinin

Canı da hikmeti duymuş, bilmiştir, gönlü de. Bir şeyin, ne üstüne düşüp uzun uzun düşünür; ne aldırış etmeyip boşlar.

Şehvetini namuslulukla örter.. şehvete fazla düşkün oluş da şehvetten kesilme gibi kendisinden uzaklaşır.

Yiğit olur, alçaklanmadan da arıdır, ululanmadan da.. kendisinde korku da yoktur, kızgınlık da.

Yolu, yordamı adalet oldu mu zulmü yoktur, huyu güzelleşir.

Bütün iyi huyları ortadır.. bir huyda ne ileri gider, ne geri kalır.

Her şeyde ortayı gözetme dosdoğru sırata benzer.. iki tarafı da sanki cehennemin ta dibi.”

Şu ân için söylediklerimiz ve söyleyeceklerimizin tümü, tashihe açıktır ve bugünkü bakışımız çerçeve ve kapasitesincedir. Yeter ki, içinde sadra şifâ veya şifâya yardımcı unsurlar bulunsun. İcadcısı olmasa da, hiç olmazsa, nakledicisi olsun!.. 

Tüm bu "muvazeneli-bütünlüklü" arketiplerin herbiri için de, bu muvazeneye ulaşamamış ve ifrad-tefrid yönlerinde "sapmış" iki "muvazenesizlik" tesbit ve târif edilmeye çalışılıyor sözü edilen kitabta.. Meselâ, "Mukaddes Çocuk" için: "Minik Tiran" (aktif sapma-ifrad) ve "Âciz Prens" (pasif sapma-tefrid)... "Kral" için de: "Tiran" ve "Âciz"...

Netice olarak şu söylenmek isteniyor eserde:

Ne zannettiğin kadar güçlüsün; haddini bil!.. Ne zannettiğin kadar âcizsin; potansiyelini bil!..

Şimdi, "ayna korkusu"nu aşmanın veya "yalancı olmayan" aynalara yavaş yavaş alışmaya başlamanın da vakti geldi bizim için. Ki bu aynada, yer yer kendi nefsimizin çehresini de seyrediyoruz. Fakat, mesele, şu ân "ne olduğumuz"dan öte, "ne olmak istediğimiz"... Mütefekkir`e kulak verelim sözün burasında:

"Allah, kimseye kemâli tam olarak vermemiştir"...

Öyleyse bize düşen, eksiklerimizi olabildiğince ikmâl etmeye bakmak, sınırlarımızı iyice farkettiğimiz noktada başka dostlarımıza veya başka insanlara ihtiyacımızı şuurlaştırmak, evsahibi değil kiracı olduğumuz şuuruyla sorumluluk idrakını kuşanmak, haddimizi bilmeyi de öğrenip, idealimizin düşmanları dışında, insanoğlunun yanında vakûr ama "kul gibi oturup, kul gibi kalkmak"...

Fakat aynı zamanda, "O`nun halifesi" olma şuuruna liyâkat kesbetme yolunda, tüm potansiyellerimizi harekete geçirmeyi hedefleyen müthiş bir ihtiras ve aşkla çalışmak, aramak, araştırmak, bulmak, yaygınlaştırmak, paylaşmak, insanların hakkını zâyi etmeden sınırlarımızı zorlamak, nefse yük yüklemeyi ve onu buna alıştırmayı ihmâl etmemek; kısaca, dünyaya hâkim olmak, idealimizi insanlığa ve dünyaya hâkim kılmak!..

 

 

Kaynaklar:

 

1) Prof.Dr. Süleyman Hayri Bolay, Emile Boutroux`da Zorunsuzluk Doktrini, MEB Yay., 2 Basım, İstanbul 1999

2) Stefan Zweig, Üç Büyük Usta, (Terc: Dr. Ayda Yörükân), İş Bankası Yay., 6 Basım, Ankara 2000, s. 219

3) Stefan Zweig, Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar, (Terc: Dr. Ayda Yörükân), İş Bankası Yay., 6 Basım, Ankara 2000, s. 321

4) Meydan Larousse, c. 2, s. 108

5) André Maurois, Duygular ve Âdetler, (Terc: Vahdi Hatay), Remzi Kitabevi, 2 Baskı, İstanbul 1960, s. 68-69

6) SM, Marifetname -Süzgeç ve Şekil-, İBDA Yay., İstanbul 1986, s. 234

7) Robert Moore - Douglas Gillette, Kral Savaşçı Büyücü Âşık -Olgun Erkeklik Arketipleri Yeniden Keşfediliyor-, (Terc: Fatma Zengin), Sistem Yayıncılık, İstanbul 1995, s. 2

8) SM, a.g.e. s. 244

9) L. Dugas, Edebiyat ve Sanatta Sıkılganlar, (Terc: Fehmi Baldaş), Remzi Kitabevi, İstanbul 1973, s. 49

10) SM, İBDA Diyalektiği -Kurtuluş Yolu-, İBDA Yay., 3 Basım, İstanbul 1995, s. 167

11) André Maurois, a.g.e. s. 102-103

12) Gülçin Şenel’in aşk, aile ve toplum bakımından “kadın” ve “kadının rolü” hakkında yazdığı makaleler aydınlatıcıdır.

13) Benedetto Croce, İfade Bilimi ve Genel Linguistik Olarak ESTETİK, (Terc: İsmail Tunalı), Remzi Kitabevi, 2 Basım, İstanbul 1983

 

 

‘KRAL, SAVAŞÇI, BÜYÜCÜ, ÂŞIK’

KİTABININ ÖZETİ

 

ÇOCUK KRAL: MUKADDES ÇOCUK

Mukaddes çocuk arketipi, hepimizin içinde güçlü bir akım olarak bulunmaktadır. Hatta bu arketipe doğuştan sahib olduğumuz bile söylenebilir. Birçok değişik ad almakta ve değişik psikoloji okullarınca farklı şekillerde değerlendirilmektedir. Psikologlar, genellikle bu arketipi suçlu bulur ve sonuçta danışanlarını (psikoloğa gidenleri) ondan kurtarmaya çalışırlar. Oysa önemli olan, Mukaddes Çocuğun, olgunlaşmamış erkekliğin temel bir yapısı olarak bizlerde bulunduğunu görebilmektir.

Bu arketipi yaşatan çocuk, içinde derin bir enerjinin şuurdışından şuura doğru ilerlediğini hissetmektedir sanki. Farklılıklar kaybolmakta, tüm zıdlar "aşkın" dünya düzeni içinde biraraya getirilmektedir. Fakat bu yeni psikolojik hayat, nazik ve kırılgandır. Çünkü saldırıya uğrama ihtimali yüksektir ve korunması gerekir. Hem her zaman güçlü, kâinatın merkezi hem de aynı zamanda çaresiz ve zayıf.. Aslında bu, bebeklerin gerçekten yaşadığı bir durumdur.

İçimizdeki Mukaddes Çocuk, hayatın kaynağıdır ve büyülü, güç verici hususiyetlere sahibtir. Kalbimizi genç tutan, bizi yenileyen, budur.

Aksiyon adamı, sanatçı, idareci veya öğretmen olsun, liderlik kapasitesi olan herkes, içindeki ibdâcı, üretici ve neşeli çocukla bağ kurmak zorundadır. Böylece tüm potansiyelini açığa vurmuş ve kendisini, dâvâsını, verimliliğini geliştirmiş olacaktır. Bu arketiple aramızda kurulan bağlantı, bir kenara atılmışlık, sıkıntılı olma duygularından uzak kalmamızı sağlayacak ve etrafımızdaki insanî potansiyellerin bolluğunu görmemizi sağlayacaktır.

Mukaddes Çocuğa tam olarak ulaşabilmek için, onun varlığını kabul etmeli ama onunla aynîleşmemeliyiz.

Terapistlerin sık sık, danışanlarındaki devâsâ Benliği değersizleştirdiğini söyledik. Bu, danışanların Mukaddes Çocuktan hissî ve zihnî bir uzaklığa sahib olabilmeleri için yapılıyor ama bizler, en azından terapiye gelenler arasında, üreticilikleriyle aynîleşen çok fazla erkekle karşılaşmadık. Daha ziyâde onunla ilişkiye geçme ihtiyacındaydılar. Biz erkeklerdeki yüceliği yüreklendirmek istiyoruz. Hırsı kamçılamak istiyoruz. Kimsenin gri-normal olmayı gerçekten istediğine inanmıyoruz. Çoğunlukla normalin târifi, ortalama (vasat) olandır. Bize öyle geliyor ki, ortalama (mediocre) olanın yükselişinin karakterize ettiği normallik belâsına takılmış bir çağda yaşıyoruz. Sürekli olarak, danışanlardaki devâsâ Benliğin "ışıltı"larını değersizleştiren terapistler, asıl kendilerini kendi Mukaddes Çocuklarından ayırmaktalar. Danışanlarındaki güzellik ve canlılığı, üreticilik ve hayat doluluğu kıskanmaktalar.

Antik Romalılar, her insanın, "genius" (dehâ?) dedikleri doğuştan gelen bir koruyucu ruhla doğduğuna inanırlardı. Roma`da doğumgünü partileri, şahsı değil, o şahısla dünyaya gelen mukaddes varlığı yüceltmek için yapılırdı. Romalılar; insanın müziğinin, sanatının, siyasî dehâsının, cesur hareketlerinin kaynağının o insanın Ego`su olmadığını biliyorlardı. Bu kaynak, insan Benliğinin bir parçası olan Mukaddes Çocuktu.

Minik Tiran: Olgunlaşmamış "Mukaddes Çocuğun" ifrad kutbu... Kâinatın merkezi olduğunu hisseder. Onun için başkaları, daima güçlü olma ihtiyaç ve arzusunu giderdiği sürece vardır. Böyle bir çocuk, annesini onu beslemesi, öpmesi, ilgi göstermesi için çağırır ama, yemeği geldiğinde meselâ, ya geç geldiği ya sıcak ya soğuk ya tatlı ya tuzlu olduğu için onu beğenmez, yemeği döker, kaşığı fırlatır, çılgınca bağırıp çağırır. Kendini "haklı" buluyorsa, yemek veya yememek o kadar önemli değildir. Ve aç kalarak varlığına da zarar verebilir.

Minik Tiran, kâinatın merkezi olmadığını ve kâinatın onun her ihtiyacını, daha doğrusu ilâhlık iddialarını karşılamak için varolmadığını öğrenmek zorundadır. Kâinat onu besleyip büyütecektir ama ilâh olarak değil. Minik Tiran, olgunlaşmamış "Kral" vasıtasıyla, yetişkinlikte de hâkim olan bir arketipik tesir olarak varlığını sürdürebilir. Hepimiz, yıldızı parlamaya başlamışken kendi kuyusunu kazan ümid vaadeden lideri biliriz. Bu kişi, kendi başarısını sabote eder ve yere çalar. Allah, çok gururlu, talebkâr ve kibirli ölümlülerin daima ayağını kaydırmıştır.

Biz erkekler, yükselip daha çok otorite ve güç kazandıkça, kendimize zarar verme riskimiz de o kadar artar. Sadece "evet efendim"ciyi isteyen, ne olup bittiğini öğrenmek istemeyen patron, kurmaylarının nasihatlarını duymak istemeyen başkan, hepsi körükörüne düşüşlerini hazırlayan Minik Tiran`ın hükmü altındadır.

İçinde olduğu insana saldıran Minik Tiran, mükemmeliyetçidir; kendisinin yapamayacağı şeyleri ondan, içinde olduğu erkekten ister. Ve içindeki bebeğin taleblerini yerine getiremezse kendi kendine öfkelenir. Tiran, misafir olduğu bu erkeğe daha iyi ve daha fazla performans göstermesi için baskı yapar ve ne üretirse üretsin asla tatmin olmaz. Şanssız adam, içindeki iki yaşındaki bebeğin esiri olur; bahsettiğimiz anne gibi. O, daha fazla maddiyata sahib olmalıdır. Yanlış yapmamalıdır. Ve neticede, hasta düşer, ülser olur veya kalb krizi geçirir bu zavallı.

Ülkesinin veya şirketinin selâmeti veya felâketiyle ilgilenmek yerine, kendi devâsâlığıyla, içindeki talebkâr "ilâh" ile aynîleşen lider yahut patron, neticede kendi ülkesini, kendi şirketini batırır. Çünkü, bir taraftan da, parmağını kımıldatmak ve sorumluluk almaktansa, ona doğru akan herşeye sahib olmak istemekte, kendisine hayran olunmasını beklemektedir. Kendisini çok güçlü ve önemli biri gibi hayâl etmektedir.

Âciz Prens: Olgunlaşmamış "Mukaddes Çocuğun" tefrid kutbu... Âciz Prensin hâkimiyetindeki erkek çocuk (ve yetişkin erkeğin) şahsiyeti gelişmemiştir, yaşama sevinci yoktur ve çok az inisiyatif sahibidir. Bu çocuk nazlanarak büyümek ister, etrafındakileri sessizliği veya çaresizlikten şikâyet edip sızlanması ile kontrol altına alır.

Çocukların oyunlarına çok az katılır; çok az arkadaşı vardır; okulda başarılı değildir; çoğunlukla hastalık hastasıdır.

Ne var ki, kardeşlerine yönelttiği zehir gibi sözleri, yaralayıcı alayları, onların duygularını hünerlice yönlendirmesi, bu çaresizliğin bir çeşit ikiyüzlülük olduğunu açığa çıkarır. Anababasını, kendisinin hayatın zavallı bir kurbanı olduğuna ve başkalarının ona saldırdığına inandırmıştır.

Âciz Prens, Minin Tiran`ın karşı kutubtaki karşılığıdır. Tiran`ın sinir krizlerini çok ender sergilediği için onun tahtı daha zor farkedilir. Tüm iki kutublu bozukluklarda olduğu gibi, bir uçtaki Ego, bazen diğer uca sıçrar. Çocuk, tiranik patlamalardan bunalımlı bir pasifliğe veya görünür bir zayıflıktan öfkeli dışavurmalara geçecektir.

 

ÇOCUK BÜYÜCÜ: ERKEN BÜYÜMÜŞ ÇOCUK

Bir çocuk öğrenmeye hevesli olduğunda, zihni hızlandığında, öğrendiklerini başkalarıyla paylaşmak istediğinde Erken Büyümüş Çocuk kendini gösterir. Gözlerinde, fikirler dünyasında serüvenlere çıktığını gösteren bir parıltı, vücudunda ve zihninde bir enerji vardır. Bu çocuk, herşeyin sebebini bilmek ister.

Çoğunlukla, kendi sorularını cevablayabilmek için erken yaşta okumayı öğrenir, genelde iyi bir öğrencidir ve sınıf tartışmalarının hevesli bir katılımcısıdır. Bu çocuk, çoğunlukla bir veya birçok alanda üstün nitelikler gösterir. İyi resim çizer, bir müzik âletini yetkin bir şekilde çalar. Sporda iyidir. Erken Büyümüş Çocuk, harika çocukların kaynağıdır.

O, merak duygumuzun ve serüvenci temâyüllerimizin temel kaynağıdır. Bilinmeyen, garib ve mistik şeylerin araştırmacısı ve öncüsü olmamızı sağlar. Etrafımızdaki ve içimizdeki dünyayı merak etmemize sebeb olur.

İçedönük ve düşünceli olmaya meyillidir ve hâdiseler arasındaki gizli bağlantıları görebilir. Akranından çok önce, çevresindeki insanlardan zihnî bir kopuşu gerçekleştirir. İçedönük olsa da, aynı zamanda dışadönüktür ve iç müşâhedelerini, üstünlüklerini başkalarıyla paylaşmak için hevesle onlara yönelir. Çoğu zaman, başkalarına bilgisiyle yardım etmek için güçlü bir istek duyar ve arkadaşları sık sık hem başlarını yaslayıp ağlayacakları hem de kendilerine derslerinde yardım edecek biri olarak ona gelir. Bir erkekteki Erken Büyümüş Çocuk, o erkeğin merak ve hevesini canlı tutar, zekâsını geliştirir ve onu olgun Büyücü`nün yoluna gönderir.

Çokbilmiş Numaracı: Olgunlaşmamış "Erken Büyümüş Çocuğun" ifrad kutbu... Olgunlaşmamış erkek arketiplerinin bütün gölge (ifrad-tefrid) formları gibi, Erken Büyümüş Çocuğun gölgesi de yetişkinlikte devam edebilir. Bu, "sözümona" yetişkin erkeklerin, duygu, düşünce ve davranışlarında yersiz bir bebeksilik göstermelerine yolaçar. Çokbilmiş Numaracı, adından da anlaşılacağı üzere, kendisinin veya başkalarının hayatında aldatmacalara başvuran olgunlaşmamış erkek enerjisidir. Görüntü imâlinde ve sonra bu görüntüleri bizlere "satmada" ustadır. İnsanları kendisine inandırmak için kandırır ve sonra ayaklarını kaydırır. Ona inanmamızı sağlar ve ardından bize ihanet eder. Sonra da acınası durumumuza güler. O daima bir keriz arar.

Çokbilmiş, başkalarını şaşırtmaktan zevk alır. Ağzına geleni söyler ve ne kadar zeki olduğunun anlaşılması için bunu yapar. Sadece entellektüel şovmenlikte değil, her konu ve faaliyette "çokbilmiş" olabilir. Genellikle, başkalarını ve -belki de kendini- önemlilik veya bilgi açısından hor görür.

Fakat müsbet bir yöne de sahibtir. Kendimizin veya başkalarının Ego`larının havasını söndürmekte üstüne yoktur. Ve çoğu zaman buna ihtiyacımız vardır. Nasıl ve ne zaman devâsâlığımızla şişindiğimizi ve aynîleştiğimizi bize bir ânda gösterebilir. Bizi yeniden insanî buuda indirmek ve tüm düşkünlüklerimizi göstermek için onun üzerine gider.

Minik Tiran gibi Numaracı da kendi başına birşey yapmak istemez. Birşeyi dürüstlükle kazanmak istemez. Psikoloji diliyle söylersek, pasif-agresiftir.

Bu, yüce erkeklerin çöküşünü arzulayan enerji biçimidir. Bir erkeğin önemini yitirmesinden zevk alır. Fakat, Numaracı, çöken erkeğin yerine geçmek istemez. O erkeğin sorumluluklarını üzerine almak istemez. Aslında hiçbir sorumluluğu istemez. Sadece başkalarına hayatı zehir etmek ister.

Böylesi bir çocuk (yahut çocuksu erkek), kendisinden nefret edecek ve onu yere serecek birini mutlaka bulur. Ve hemen güçlü olan bütün erkeklerin tâcizkâr ve kötü olduğuna inanır. Âciz Prens`in hükmettiği erkek gibi, o da sonsuza dek hayatın dışında kalmaya, kendi faaliyetlerinin ve kendisinin sorumluluğunu üstlenmemeye mahkûmdur.

Numaracı`nın enerjisi kıskançlıktan gelir. Bir erkek kendi gerçek istidad ve becerilerinden ne kadar habersizse, o kadar başkalarını kıskanacaktır. Ne kadar çok kıskanırsak, o kadar kendi fevkalâdeliğimizi, kendi Mukaddes Çocuğumuzu reddetmiş oluruz. Yapmamız gereken, şey, kendi orijinalitemize, güzelliğimize ve ibdâcılığımıza uzanmaktır. Kıskançlık, ibdâcılığı, orijinal eser koyuculuğu engeller.

Numaracı, Mukaddes Çocuk ile bağ kuramamış yahut onu kabullenmeyen çocuk veya erkeğin içindeki boşluğa hücum eden arketiptir. Anababalarımız veya kardeşlerimiz bize saldırıp aşağıladığında, hissî olarak horlandığımızda, Numaracı içimizde boy vermeye başlar. Böylece, hiçbir işimize yaramasa da, başkalarının orijinalitesini, duygularını söndürmeye çalışırız.

Çokbilmiş Numaracının kahramanları yoktur; çünkü kahramanı olanlar başkalarına hayranlık duyuyor demektir. Başkalarını, ancak kendimize değer veriyorsak ve kendi "ibdâcı-oldurucu" enerjilerimize güvenimiz varsa takdir ederiz.

Saf: Olgunlaşmamış "Erken Büyümüş Çocuğun" tefrid kutbu... O da aynen Âciz Prens gibi şahsiyetsizdir, kuvvetten ve ibdâcılıktan mahrumdur. Tepkisiz ve kalın kafalı görünür. Çoğunlukla "yavaş öğrenen" etiketini alır. Ayrıca mizah duygusu yoktur ve esprileri anlamaz. Fizikî olarak da zayıf görünümlüdür. Koordinasyonu zayıftır.

Yine de, Saf`ın beceriksizliği pek dürüst değildir. Gösterdiğinden çok daha fazlasına sahibtir. Aptalca davranışları, kendisini çok önemli biri olarak hisseden gizli bir devâsâlık duygusunu gizlemek için olabilir. Yani gizli bir çokbilmişlikle çok yakından kanbağı olan Saf, aynı zamanda bir Numaracıdır.

 

ÇOCUK ÂŞIK: ÖDİPAL ÇOCUK

Ödipal Çocuğun güçlü arketipik bir tesirinin sözkonusu olduğu erkek çocuk, gelişmekte olan erkeklik tecrübesinde problemler yaşasa da, bu arketipin müsbet hususiyetlerine sahib olmayı başarır.

Tutkuludur ve merak duygusuna sahibtir. Kendi derinliklerine, başkalarına ve tüm varlıklara karşı derin bir bağlılığı vardır. Samimi, ilgili ve şefkatlidir. Hepimizin en temel ilişkisi olan Anne`ye bağlılığı vasıtasıyla mâneviyat diyebileceğimiz şeyin kaynaklarını da göstermektedir. Mistik bütünlük ve tüm varlıkların karşılıklı birliği duygusunu; sonsuz iyi, sonsuz güzel ve sonsuz şefkatli Annesine olan hasretine borçludur.

Bu Anne, onun yaşayan gerçek ölümlü annesi değildir. Gerçek annesi çoğu zaman onun bağlılık, yetkinlik yahut ebedî aşk ve şefkat ihtiyaçlarını karşılayamaz. Onun tüm güzelliklerden ve dünyadaki tüm varlıklarda bulunan Eros`tan öte hissettiği; iç dünyasında derin duygu ve imajlarla yaşattığı Anne, daha çok Yüce Annedir. Birçok halkın ve kültürün mitlerinde, efsânelerinde değişik biçimlerde ortaya çıkan Ana Tanrıça`dır.

Hayalci: Olgunlaşmamış "Ödipal Çocuk"un ifrad kutbu... İdeal "Anne"yi aktif olarak ister ama bu, çocuğun kendisini yalnız ve insan ilişkilerinden kopuk hissetmesine yolaçar. Hayalcinin direktiflerine uyan erkek çocuk için ilişkiler, kavranamaz şeylerden ve kendi hayal dünyasından ibarettir. Neticede, başka çocuklar oyun oynarken, o bir taşın üzerine oturup hayallerini hayal eder. Bunu çok az başarır ve küskün ve bunalımlı bir hâl takınır. Çoğunlukla hayalleri melankoliktir, ama diğer yandan Saf ve havaidir. Diğer "gölge-ogunlaşmamış" kutublar gibi, bu da pek dürüst değildir ve depresyonunun altında, ideal "Anne"ye sahib olma arzusunun devâsâlığı yatmaktadır. 

Ana Kuzusu: Olgunlaşmamış "Ödipal Çocuk"un tefrid kutbu... Eğer baba yoksa yahut âciz bir babaysa, bu sözde Ödipal istek daha da güç kazanır ve Ödipal Çocuğun iki kutublu Gölgesinin bu sakatlayıcı yanı, çocuğu ele geçirir.

Ana Kuzusu, çekimine kapıldığı bu ideal anneye ulaşabilmek; güzel, çekici bir ilişki kurabilmek için sık sık bir kadından öbürüne koşar. Ölümlü bir kadınla asla tatmin olamaz, çünkü onun istediği ölümsüz Tanrıça`dır. Burada Don Juan sendromu sözkonusudur. Bir kadına bu yüzden bağlanamaz.

Ayrıca, Ana Kuzusu`nun etkisi altındaki erkek çocuk otoerotiktir. Aşırı mastürbasyon yapabilir. Kadın vücudunun mükemmele yakın biçimi içinde Tanrıçayı bulabilmek için pornografiye düşkün olabilir.

Pornografiye ve mastürbasyona aşırı tutsak olan Ana Kuzusu, bütün olgunlaşmamış enerjiler gibi, sorumluluktan kaçar. Ölümlü bir kadınla gerçek birlikteliğin gereklerini yapmak istemez, yakın bir ilişkinin karmaşık duygularıyla uğraşmak istemez. Hiçbir sorumluluk almak istemez.

 

ÇOCUK SAVAŞÇI: KAHRAMAN

Genellikle, hayata veya bir vazifeye kahramanca bir yaklaşımın en yüce şey olduğu kabul edilir, oysa bu kısmen doğrudur. Aslında, Kahraman, Erkek Çocuk Psikolojisinin gelişkin bir biçimidir, erkek çocuğun erkeksi enerjilerinin doruk noktasıdır. Gelişimin "büluğ-ergenlik" çağını en iyi sembolize eden arketiptir. Ama yine de olgunlaşmamıştır ve yetişkinliğe hâkim arketip olarak taşınırsa, erkeklerin tam olgunluğunu engeller.

Eğer Kahramanı, Tribün Serserisi yahut Kabadayı olarak düşünürsek, bu menfî yönü daha belirgin olacaktır.

Tribün Kabadayısı: Olgunlaşmamış "Kahraman"ın ifrad kutbu... Kabadayının tesirindeki erkek çocuk veya erkek, başkalarını etkilemeyi hedefler. Stratejisi, üstünlüğünü sergilemek ve etrafındakilere hükmetme hakkını isbatlamak üzerine düzenlenmiştir.

Tüm merkezî mevkîleri doğuştan haketmiş gibi davranır. Eğer bu hususî mevkî iddialarına karşı konacak olursa, meydana gelecek öfke gösterilerini izlemeye hazır olun! Şişinmesinin "kokusunu alıp" sorgulayanlara çok sert sözlü ve çoğu zaman fizikî tâcizlerle saldıracaktır. Başkalarına yönelttiği bu saldırılar, onun gizli korkaklığının ve derin güvensizliğinin anlaşılmasını önlemek içindir.

Kahramanın bu menfî yönünün tesirinden kurtulamayan erkek, bir takım oyuncusu değildir; yapayalnızdır. O, ateşli bir idareci, satıcı, ihtilâlci, borsa uzmanıdır. Çarpışmada gereksiz risklere atılan askerdir ve eğer liderlik mevkiindeyse, kendi adamlarından da aynısını bekler. Arkadaşları arasında kendisine dönük umumî reaksiyonsa, dışlama ve bıkkınlıktır. O bir kahramandır, ama tam bir savaşçı değildir.

Bu Tribün Kabadayısı`nın esiri olan erkek, kendi önemini ve kabiliyetlerini fazlasıyla abartır. Bir idareci böyleleriyle karşılaşınca şöyle demelidir: "Siz gençler, iyisiniz. Fakat düşündüğünüz kadar iyi değilsiniz. Bir gün öyle olacaksınız. Ama şimdi o kadar iyi değilsiniz."

Sarsılmazlık duygusu, Tribün Kabadayısının ve tüm ilâh olmak isteyen olgunlaşmamış erkek enerji biçimlerinin bir dışavurumudur.

Diğer olgunlaşmamış erkek arketiplerinde olduğu gibi, Kahraman da "Anne"ye fazlaca bağlıdır. Fakat Kahraman, onun üstesinden gelme ihtiyacındadır. Kadınlarla ölümcül bir kavganın içine tıkılıp kalmıştır ve onları fethetmeye, erkekliğini isbatlamaya çalışır. Ortaçağ`ın kahramanlar ve prensesler ile ilgili efsânelerinde; kahraman, ejderhayı öldürüp prensesle evlendikten sonra ne olduğu pek anlatılmaz. Bunu öğrenemeyiz. Çünkü Kahraman, bir arketip olarak, Prenses`i kazandıktan sonra onunla ne yapacağını bilmez. Şartlar normale döndüğünde şaşırıp kalır.

Kahramanın çöküşü, sınırlarını bilmemesinden ve onları kabul edememesinden dolayı olur. Kendisinin "ölümlü" bir varlık olduğunu gerçekten farketmez. Ölümün, insan hayatının en önemli sınırının inkârı, onun hususiyetidir.

Batı Kültürünün kahramansı tabiatının temel çabası, hep söylendiği gibi, tabiatın "fethedilmesi", kullanılması ve değiştirilmesi gibi gözüküyor. Kirlilik ve ekolojik felâket, bu kibirli ve olgunluktan mahrum projenin apaçık cezası oluyor.

Kahraman; erkek çocuğun, büluğun sonunda "Anne"den kopabilmesi, hayatın ona dayattığı zor vazifelerin üstesinden gelebilmesi için hassas Ego yapılarını harekete geçirir. Daha bağımsız ve yetkin olmasını sağlamak, kendi kabiliyetlerini yaşayıp kabuğunun dışına çıkmasına önayak olmak ve dünyadaki zorlu ve hatta düşmansı güçlere karşı kendisini sınamasını sağlamak için, o olgunlaştıkça daha da saf ve rafine olacak erkeksi rezervlerini yardıma çağırır.

Kahraman; erkek çocuğa, şuurdışının (erkekler için çoğunlukla kadınsılık yani Anne olarak yaşatılan şuurdışının) dayanılmaz gücüne karşı bir fener kurma şansı verir. Kahramanın yardımıyla kendini ortaya koymaya ve başkalarından farklı biri olarak târif etmeye başlayan erkek çocuk, nihayet orijinal biri olarak, başkalarıyla ibdâcı, üretici, oldurucu ve tam bir ilişki kurabilir.

Kahraman; erkek çocuğu sınırlara ve sertliklere karşı itiverir. Yeterince cesaret gösterirse gerçekleşebilecek imkânsız hayalleri düşlemesi için ona cesaret verir, savaşma gücü verir.

Bir kere daha belirtelim ki, bizler, akrabaların, arkadaşların, otorite mevkiindeki insanların, hatta terapistlerin, erkeklerdeki Kahramanın ışıltısına saldırdığını iddia ediyoruz. Çağımız kahramanları istemiyor. Çağımız, tembelliğin ve kendine düşkünlüğün kural olduğu bir kıskançlık çağı. Parlamak, kalabalığın içinde ayakta kalmak için uğraşanlar, çelme takmayı vazife edinen arkadaşları tarafından alaşağı edilir.

Dünyamızda kahramansılığın yeniden doğuşuna ihtiyaç var. Dünyamızın neresinde olursa olsun, insan toplumlarının her kesimi, şuurdışı bir kaosun içine kayıyor gibi gözüküyor. Sadece kahramanca bir şuurluluk, tüm kudretini kullanarak ilgisizliğe giden bu kayışı durdurabilir. Sadece, kadın ve erkeklerdeki cesaretin kitle hâlinde yeniden doğuşu dünyayı kurtarabilir. Tüm güçlüklere rağmen Kahraman kılıcını çeker ve canavarın kalbine, ejderhanın ağzına, karabüyücünün elindeki şatoya saplar.

Kahramanın "ölümü", çocukluğun ve Çocuk psikolojisinin "ölümü"dür. Erkekliğin ve Erkek psikolojisinin doğumudur. Bir erkek çocuk (veya erkek) için Kahramanın "ölümü" aslında, bu kişinin en sonunda sınırlarıyla karşılaştığı anlamına gelir. Düşmanıyla tanışmıştır artık ve bu düşman kendisidir. Karanlık yönleriyle, kahraman "olmayan" yönüyle tanışmıştır. Ejderhayla savaşmış ve onunla birlikte yanmıştır; devrim için savaşmış ve kendi insaniyetsizliğinin tortularını içmiştir. Annenin üstesinden gelmiş ve sonra Prensese olan aşkının yetersizliğini farketmiştir. Kahraman`ın "ölümü", erkek çocuğun veya erkeğin "gerçek" tevazu ile tanıştığının işaretidir: Sınırlarını bilmek ve ihtiyaç duyduğu yardımı edinmek!..

Korkak: Olgunlaşmamış "Kahraman"ın tefrid kutbu... Fizikî karşılaşmalarda kendini ayakta tutabilmek için bile korkunç bir tutukluk yaşar. Kavga görünce hemen uzaklaşır, büyük ihtimalle, oradan uzaklaşmasının "daha erkekçe" olduğunu söyleyerek kendini rahatlatıyordur. Fakat bu bahanelerine rağmen kendini sefil hissedecektir. Ne yazık ki, kaçtığı sadece fizikî kavgalar değildir. Kendisine hissî ve entellektüel olarak kaba davranılmasına da izin verir. Bir başkası ona karşı talebkâr ve zorlayıcı davrandığında, Korkağın yönettiği çocuk -kendisini kahraman gibi hissetmeyerek- kendi içine çekilir. Başkalarının baskısına razı olur; bir paspas gibi çiğnendiğini ve istilâ edildiğini hisseder. Ancak bunu yeterince yaşadıktan sonra, içindeki Tribün Kabadayısı`nın devâsâlığı ayaklanır ve karşı tarafın tamamen hazırlıksız olduğu bir fizikî veya sözlü saldırıyla "düşman"ın üzerine atılır.

 

ERKEK PSİKOLOJİSİ

Bir insan için, bütün potansiyelini gerçekleştirmek fazlasıyla zordur. İçimizdeki bebekle yaptığımız mücadele, bu yetişkin potansiyeli gerçekleştirmeye karşı çok büyük bir "yerçekimi" tesiri doğurur. Ne yazık ki, bu çekime karşı yoğun bir çabayla savaşmak ve önce çocukluğun, sonra da erkekliğin piramitlerini kurmak zorundayız. Antik Mayalılar, kendi sitelerinin geçmişten gelen yapılarını çok az tahrib etmişlerdir. Onlar gibi biz de, çocukluğun piramitlerini yıkmak istemiyoruz, çünkü bunlar bizim kadîm geçmişimizin enerji kaynaklarına giden geçitler ve güç üreticileri olmuştur ve daima böyle olacaklardır.

Bizim belirlediğimiz kadarıyla, olgun erkeklik enerjilerinin dört temel biçimi Kral, Savaşçı, Büyücü ve Âşıktır. Hepsi birbiriyle çakışır ve ideal olarak birbirlerini zenginleştirir. İyi bir Kral, aynı zamanda bir Savaşçı, Büyücü ve Âşıktır. Aynı şey, diğer üçü için de geçerlidir.

Erkek çocuk enerjileri de birbiriyle çakışır ve birbirini besler. Mukaddes Çocuk tabiî bir şekilde Ödipal Çocuğun doğumuna yol açar. İkisi birlikte, bir erkekteki güzel, enerjik, ilgili, sıcak, şefkatli ve mânevî olan herşeyin çekirdeğini oluşturur. Erkek çocuğun Ego`su, Erken Büyümüş Çocuğun, kendini diğer enerjilerden ayırdetmesini sağlayan idrak açıklığına ihtiyaç duyar. Ve bu üçü Kahramanın oluşumunu sağlar. Kahraman onları "kadınsı" şuurdışının baskısından kurtararak erkek çocuğun ayrı bir kişi olarak "kimlik" kazanmasını sağlar. Çocuğu erkekliğe hazırlar.

Arketipler, sırrî yapılar yahut enerji akışlarıdır. Bir kağıdın altındaki mıknatısa benzetilebilirler. Demir parçaları kağıdın üstüne serpilirse, bunlar ânında manyetik gücün çizgileri boyunca sıralanırlar. Bu parçaların dizilişini görebiliriz ama alttaki mıknatısı göremeyiz. İşte arketipler de böyledir ki, kendilerini göremesek de, tesirlerini sanatta, şiirde, müzikte, dinde, ilmî buluşlarımızda, duygu, düşünce ve davranış biçimlerimizde görürüz. Arketip biçimlerini, bu dışavurmalar vasıtasıyla görürüz ama bu "enerjiler"in kendisini göremeyiz. Birbiriyle çakışmış ve içiçe geçmiş olsa da, açık seçik anlaşılabilmeleri gayesiyle birbirinden ayırdedilebilirler. Aktif muhayyile vasıtasıyla, bunları yeniden harmanlar ve böylece hayatlarımızdaki tesirleri arasında istediğimiz muvazeneyi gerçekleştirmiş oluruz.

Egolarımız, konsey başkanına benzer ve konsey âzâları da içimizdeki bu arketiplerdir. Herbiri dinlenilmek ihtiyacındadır. Herbiri kendi ayakları üstünde durmak ve kendi katkısını yapmak ister. Fakat o kişinin bütünlüğü, Ego`nun süpervizyonu altında gerçekleşir ve hayatlarımızdaki belirleyici kararı vermek ona düşer.

Psikolojide "sorumlu olmadığımız şeylerin de sorumluluğunu almalıyız" diye bir söz vardır. Bu demektir ki, erkekliğin olgunlaşmamış seviyelerinde tıkanıp kaldığımız, şahsiyetimizin geliştiği o ilk yıllara saplanmamız ve körelmemiz için bize yapılanlardan (hiçbir bebeğin sorumlu olmayışı gibi) sorumlu değiliz. Fakat bu, toplumu suçlayıp herşeyden kaçmamızın bahanesi olamaz. Şimdi kendi içimizde ve kendimiz için birşeyler yapmak zorundayız.

 

KRAL

Kral enerjisi, tüm erkeklerdeki temel bir yapıdır. Mukaddes Çocuğun diğer üç olgunlaşmamış erkek enerjisine kaynaklık etmesi gibi, Kral da diğer üç olgun erkek potansiyeliyle aynı ilişkiye girer. Önem bakımından birinci sıradadır, diğer arketiplerin yetkin bir muvazenede kalmasını sağlar. İyi ve üretici bir Kral aynı zamanda iyi bir Savaşçı, müsbet bir Büyücü ve yüce bir Âşıktır. Ve çoğumuzda olduğu gibi, Kral en son ulaşılabilendir. Kral için, tecrübeli, çok yönlü, bilge bir Mukaddes Çocuk diyebiliriz. O da, Mukaddes Çocuk kadar kozmik olarak kendi düşüncelerine gömülmüştür ve bir anlamda benliksizdir. İyi Kral, "Hazreti Süleyman fazileti"ne sahibtir.

Kral, birçok bakımdan da "baba" enerjisidir ama ona temel teşkil etse de, daha yoğun ve daha temel önemdedir.

Krallar, tarihte her zaman takdis edilmiştir ama, "ölümlü erkek"ler olarak izâfî bir önemleri olmuştur. Önemli olan, krallık yahut Kral enerjisinin kendisidir. Bir kral ölünce, yerine geçecek kişi tahtı beklerken söylenen meşhur sözü herkes bilir: "Kral öldü, yaşasın kral!".

Sir James Frazer ve diğer âlimlerin müşâhede ettiği gibi, antik dünyanın kralları, Kral arketipini hayata geçirme kabiliyetlerini kaybedince "ritüel" olarak öldürülürler. Önemli olan, bu üretici enerjinin, yaşlanan ve gittikçe güçsüzleşen ölümlünün kaderine bağlanmamasıdır.

Kahraman, sınırlarını farkedip, içindeki enerjiyi "ölümlü" nefsiyle aynîleştirmekten vazgeçtiğinde, artık içindeki gücün asıl kaynağıyla, Kral enerjisiyle sağlıklı bir irtibata geçmeye başlamış demektir.

Bütünlüklü Kralın İki Fonksiyonu: Birincisi "düzen-nizam", ikincisi "doğurganlık ve lütuf"tur.

Kral "merkezî arketip"tir. Mukaddes Çocuk gibi, Kral da dünyanın merkezidir. Ve tüm kâinat, bu merkezî yerden krallığın en uzak noktalarına doğru geometrik biçimde yayılır. "Dünya", Kral tarafından düzenlenen, organize edilen gerçekliğin bir bölümünün adıdır. Onun tesirinin dışında kalan herşey, kâinat dışıdır, kaostur, şeytanîdir ve dünya dışıdır.

Ve eski Mısır mitolojisine göre, dünya, fazilet ve nizam ilâhı Ptah`ın (Baba ilâhın) mukaddes bir "sözü" ile varlık kazanmıştır. İncil`de, Yehova da aynı şekilde yaratır. Kelimeler, aslında bizim gerçekliğimizi, dünyalarımızı târif eder, belirler. Hayatlarımızı ve dünyalarımızı, kavramlarla, onlar hakkındaki düşüncelerimizle bir düzene koyarız ve ancak kelimeler vasıtasıyla düşünebiliriz.

Kral enerjisinin bu fonksiyonu, ölümlü bir kral vasıtasıyla, Mukaddes Dünya`nın düzenleyici ilkesi ile krallık halkını biraraya getirmektir. İnsan kral, bunu "yasalar-kanunlar" koyarak yapar. Yasaları yapar daha doğrusu, Kral enerjisinden aldığı yasaları halkına aktarır.

Ölümlü Kral`ın vazifesi sadece bu "âlemşümûl-küllî" gerçek nizamı halkı için alıp uygulaması ve içtimaî bir biçime sokması değil, bundan daha da önemlisi, onu kendi şahsiyetinde canlandırması ve kendi hayatında yaşayabilmesidir. İlk sorumluluğu olarak bunu yaparsa, Kral`ın ülkesi zenginleşecek, Doğru Düzen işleyecektir. Yoksa, hiçbir şey düzgün işlemeyecek ve isyan başlayacaktır. Kral ancak kendisi uyduktan sonra, başkalarını bu yasalara uymaya zorlayabilir. Şuurdışının zamansız ve derin mânevî dünyasının, bildik dünyadaki düzenleyicisi, dünyevî taşıyıcısı ve "hizmetkâr"ıdır Kral.

Çağımızın fonksiyonsuz ailelerinde, baba yoksa yahut zayıf bir baba varsa, yani Kral enerjisi yeterince mevcud değilse, ailenin sıklıkla düzensizlik ve kaos içine yuvarlandığı görülmektedir.

Kral`ın ikinci fonksiyonu, doğurganlık ve lütuftur. Ülke-Krallık, kadınsı enerjilerin temsilcisidir. Aslında Kral, sembolik olarak, ülkesiyle evlidir. Mukaddes olan ve ölümlü olan arasındaki "arabulucu"dur.

Ve iyi Kral, daima bir insan neyi hakediyorsa onu söyler ve aksettirir. Hakedeni lütuflandırır, teşvik eder ve onlara sorumluluk verir.

Bugünün genç erkekleri, yaşlı erkeklerden, Kral enerjisinden lütuf beklemekte, bunun yokluğunu çekmektedir. İşte bu yüzden "toparlanamamaktadırlar". Yapamazlar da. Çünkü takdis edilmek, lütufta bulunulmak, Kral tarafından görülmek ihtiyacındadırlar. Çünkü o zaman içlerinde birşeyler birleşecek, bütünleşecektir. Lütufun tesiridir bu; iyileştirir ve bütünleştirir. Farkedildiğimizde, bize değer verildiğinde, istidad ve hünerlerimiz için mükâfatlandırıldığımızda, tam da bu bütünleşme olmaktadır.

Bütünlüklü Kral arketipi, nizam, akılcı ve mantıklı olma, erkek ruhuna küllîlik ve bütünleşme sağlama gibi niteliklere sahibtir. Kaotik duygulanmaları ve kontrol dışı davranışları dengeler, muvazenelendirir. Toparlanma sağlar. Soğukkanlılık getirir. "Doğurganlığı" ve toparlayıcılığı sayesinde hayatîliğe, hayat gücüne ve neşeye vasıtalık eder. Süreklilik ve muvazene sağlar. İç düzen duygumuzu, varolma ve gaye sahibi olmanın bütünlüğünü, kim olduğumuzu bilmenin verdiği soğukkanlılık duygusunu, dokunulmazlığımızı ve erkeksi kimliğimizdeki kesinliği korur. Dünyaya tarafsız, fakat saygılı bir gözle bakar. Başkalarını tüm zayıflıkları ve değerlilikleri ile görür. Onlara haysiyetlerini iade eder ve yüreklendirir. Onlara rehberlik eder ve bütünlüklü varoluşları için yardım eder. Kıskanç değildir, çünkü Kral olarak kendi değerliliği içinde güvendedir. Kendimizdeki ve başkalarındaki ibdâcılığı, üreticiliği mükâfatlandırır ve yüreklendirir.

Kral, nizamı tehdid altına girdiğinde Savaşçı ile işbirliği içine girer ve gerektiğinde saldırgan gücü de temsil eder. Derûnî bir otorite gücüne sahibtir. Büyücü yönünün farkındadır ve bu derin bilgiyle hareket eder. Âşık yönü ile bize ve başkalarına sevinç verir. Bu sevinci, kendine has mükâfat sözleri ve hayatımıza güç katan müşahhas faaliyetler vasıtasıyla gösterir.

O, kaos ve kavga vasatında, soğukkanlılığın ve sakinliğin sesidir, yüreklendirici bir sözdür. Bu enerji, ailedeki, işteki, toplumdaki, dünyadaki karmaşayı kesiveren itinayla ve dikkatle alınmış bir karardır. Sadece bütün insanlar için değil, bütün çevre ve tabiat dünyası için düzenli bir büyüme, beslenme, barış ve muvazene ister.

"Herkes için" insan haklarını otoriteyle, açıkça ve sakin bir şekilde savunan; cezayı azaltıp mükâfatı çoğaltan bu enerjidir. Her insanın içindeki "Merkez"den gelen sestir.

Tiran ve Âciz (Gölge Kral): Kral enerjisini bütünlüklü olarak çok az yaşattığımızı itiraf etmeliyiz. Onu parça parça hissetmiş olabiliriz. Fakat hakikat şu ki, bu müsbet enerji, çoğu erkeğin hayatında felâket derecesinde eksiktir. Daha çok yaşadığımız şey, Gölge Kral`dır.

Bütün arketiplerde olduğu gibi, Kral da aktif-pasif kutubları olan bir gölge yapısına sahibtir. Aktif kutbuna Tiran, pasif kutbuna da Âciz diyoruz.

Tiran Kral, merkezde değildir ve kendini sâkin ve üretici hissedemez. İbdâcı, oldurucu değildir; sadece yıkıcıdır.

Kral enerjisiyle nefsini aynîleştiren, nefsî bir hâkimiyeti mükteseb, "hikmeti kendinden menkûl" olarak şahsına yakıştıran ve kral tahtında oturan bu kişiler, aslında kral olmadıklarını farkedemeyen insan Tiran`lardır.

Tiran başkalarını sömürür ve tâciz eder. Birşeyin kendi çıkarına uygun olduğunu düşündüğü zaman katı yürekli, acımasız ve duygusuzdur. Başkalarını aşağılaması sınır tanımaz. Güzellikten, masumiyetten, güçlülükten, kabiliyetlerden, tüm hayat enerjilerinden nefret eder. Nefret eder, çünkü iç yapıdan mahrumdur. Kendi gizli zayıflıklarından, güçsüzlüğünden korkar, hatta dehşete kapılır.

Kendimizi, sınırlarımız zorlanmış, bitkin veya aşırı gururlu hissettiğimiz zamanlar Tiran Kral, hepimizde ortaya çıkar. Fakat çoğunlukla onu belirli kişilik düzenlemelerinde, özellikle de narsisistik kişilik bozukluğu denen biçimde görebiliriz. Bu insanlar kendilerini gerçekten kâinatın merkezi gibi hissederler (oysa kendileri toparlanmış, bütünlüklü değildirler) ve başkalarının onların hizmetinde olduğunu sanırlar.

Başkalarına ayna vazifesi göreceklerine, doyumsuz bir şekilde onların kendileri için ayna olmasını isterler. Başkalarını "görmek" yerine, onlar tarafından "görülmek" isterler.

Sadece kendi statülerini yükseltmek için vardırlar ve tek düşündükleri, başkalarının zararına da olsa kendi iyilikleridir. Meselâ, bir görüşme boyunca, size kendisi, kendi başarıları, kendi gücü, kendi ücreti, kendi şirketinin faziletleri üzerine konuşur ve sizinle ilgili tek bir soru sormaz.

İşte kendi otoriteleri altındaki toprakların "hizmetkâr"ı olmak yerine, kariyerlerini yükseltmeye çalışan idareciler...

Tiranın hükmettiği erkek, tenkide karşı çok hassastır. Korkutucu bir maskesi olsa da, en hafif bir uyarıda kendini zayıf ve çökmüş hisseder. Ama bunu size göstermez. Ne aradığınızı bilmiyorsanız, göreceğiniz, şiddetli öfke olacaktır. Bu öfkenin altında ise bir değersizlik, incinirlik ve zayıflık duygusu yatmaktadır. Çünkü Tiran`ın iç dünyasında Kral`ın iki kutublu gölge sisteminin diğer kutbu, Âciz vardır. Tiran, eğer Kral enerjisiyle aynîleşemezse, kendisini değersiz hisseder.

Âciz`in hükmettiği erkek, bütünlük, sâkinlik ve kendine güven duygusundan mahrumdur, hatta bunlar onu paranoyaya sürükler. "Paranoid olman, başkalarının seni ele geçirmeyeceği anlamına gelmez" sözünü duyduğumuzda güleriz. Ele geçiremeyebilirler. Ama, savunmacı ve düşmansı "Onlar seni ele geçirmeden sen onları ele geçir" paranoyası, bir insanın kendi sâkinlik ve düzenliliği duygularını yaralar. O kişinin ve başkalarının karakterini tahrib eder ve misillemeyi davet etmiş olur. Karşılıklı paranoya başlar karakteri sağlam, Kral enerjisiyle bağı güçlü olmayanlarda.

Fazla sevilen ve Ego`su Mukaddes Çocuğun dışında bir arketiple biçimlendirilmesine imkân tanınmayan bebek de Minik Tiran`dan sonra, yetişkinlikte Tiran`a dönüşebilir; tahtından hiç inmek ve ölümlü olduğunu farketmek istemeyebilir.

"İktidar yozlaştırır; mutlak iktidar mutlaka yozlaştırır"...

Kral`a Ulaşma: Sözde insan "krallar"ın, Kral enerjisine ulaşabilmeleri için yapılması gereken ilk şey, Ego`larımıza o enerjiden ayrı bir kimlik kazandırabilmektir.  Bu mesafeyi, bu "aynîleşmeme" uzaklığını belli bir derecede, diğer (aktif-pasif) gölge kutublara dönük olarak da ayarlayabilmek gerekir. "Ne zannedebileceğin kadar iyi, ne de zannedebileceğin kadar kötüsün; içindeki enerjiye ya yakınsın yahut uzak, ama sen o enerjinin kendisi değilsin, pay alıcısı ve hizmetçisisin"

Aşırı gurur ve devâsâlığın zıddı olan, yetişkin hayatındaki "gerçekçi asâlet", sözkonusu enerjiyle ve diğer olgun erkeklik enerjileriyle sağlıklı bir ilişki kurmayı kapsar.

Bu sağlıklı ilişki, bir "gezegen"le, yörüngesinde olduğu "yıldız-güneş sistemi" arasındaki ilişki gibidir. "Gezegen", yıldız sisteminin merkezi değildir; merkez olan, "yıldız-güneş"tir. "Gezegen"in işi, kendi hayatının idâmesi ve iyiliği için, onun "hayat kaynağı" olduğu kadar "ölüm sebebi" de olabilecek bu "güneş-yıldız"la uygun bir yörünge mesâfesini, uzaklığını korumasıdır.

"Gezegen", hayatını "güneş-yıldız"a borçludur, yani "güneş-yıldız", o "gezegen" için "insanötesi" bir "tapınma" nesnesidir.

Veya başka bir imaj ile anlatırsak, olgun erkeğin Ego`su -bulunduğu statü veya elindeki güç ne olursa olsun-, kendini, "insanötesi bir İrade"nin, "Yaratıcı"nın "hizmetkâr"ı olarak görür. Kendisini Kral enerjisinin hizmetkârı olarak düşünmesinin sebebi, kendi çıkarı değil, neresi olursa olsun bağlı olduğu "krallığın yararı"dır.

"Nefsini-Ego`sunu" Kral enerjisiyle aynîleştirme durumunda, netice Ego`nun bebeksi gelişim seviyelerine saplanarak aşırı gururlu olmasıdır. Aşırı bir "kopma-kimliksizleşme" durumunda ise, Ego kendini arketipe ulaşmaktan mahrum biri gibi hisseder.

Ego, Kral enerjisiyle aynîleştiğinde, Gölge Kral "Tiran" ortaya çıkar ve hiçbir "insanötesi" bağlılığı, bağlantısı yoktur. Onun tek önem verdiği şey, "nefsi-kendisi"dir. Bir erkeğin Ego`su, kendine uygun yörüngeyi kendi kendine sağlayamayacağı için, tıpkı çifte yıldız sistemlerinde olduğu gibi, arketipin güneşine çakılır veya güneşe doğru sürüklenip, alev almış gaz kütlelerinin içinde boğulur. Ruhî muvazene bozulur. "Gezegen", yıldız gibi davranır. Sistemin gerçek merkezi yitip gider. Biz buna "ele geçirme sendromu" diyoruz. Ego, Kral`ın yerini ve gücünü ele geçirir.

Kral enerjisine ulaşmada bir diğer önemli problem, hayat kaynağı Kral`ın izini kaybettiğimizi içimizde hissettiğimizde ortaya çıkar. Bu durumda "bağımlı kişilik bozukluğu" denen kategoriye girebiliriz:

İçimizde yaşatamadığımız Kral enerjisini, dışımızdaki bir insana yansıtırız (Ama "insan olma" sorumluluğundan istifa etmişçesine, kendi içimizdeki "sonsuz"u ihmâl ederiz). Yansıttığımız Kral enerjisini taşıyan bu insanın varlığı ve sevgi dolu itinâsı olmadığı zamanlar, kendimizi güçsüz, hareket etmekten bile âciz, sâkin ve muvazeneli olmayan biri olarak hissederiz. İçindeki Kral enerjisini başkasına, bir lidere, bir büyüğe, erkek veya kadına aktaran, havâle eden bu (aslında "sorumsuz") insanlar, "kendinden habersiz" oldukları kadar, ya despotça güdülürler yahut bu enerjiyi yansıttıkları insanın başına birşey geldiğinde, öldüğünde, her insan gibi herhangi bir insanî zaaf gösterdiğinde, neredeyse tamamen yıkılır, hiçleşir, esir edilebilirler.

Başkasını veya liderini, "kendindeki" Kral enerjisinin "aynası" olarak görmek ve "kendi içindeki sonsuz"a yol almak yerine, Kral enerjsinin zâhirî temsilcisine tüm hayat ve idrak güçlerini devreden "sorumsuz"ların düştükleri bu duruma, "vazgeçme sendromu" denir.

"Vazgeçme sendromu"nun korkunç neticelerine bir misâl, İspanyol kumandan Cortés`in Meksika`yı fethi sırasında yaşanmıştır. İspanyollar sayıca az ve yenilmeleri mukadderken, Cortés sayıca kalabalık Meksika ordusunun içine dalıp Meksikalıların "kumandan"ına ulaştı ve bir hamlede onu öldürdü. Ve akılalmaz bir hadise meydana geldi. Ansızın, İspanyolların şaşkın bakışları arasında, Meksikalılar paniğe kapılıp kaçışmaya başladı ve bunların çoğu yakalanıp öldürüldü. Çarpışmanın akışını eşi görülmedik şekilde değiştiren şey, Meksikalı savaşçıların "kumandan"larının öldürülüşünü görmeleriydi. Bu adama Kral enerjisinin gücünü atfetmişlerdi ve öldürüldüğünde arketipik enerjinin onları terkettiğine inanmışlardı. İçlerindeki güçten mahrum olma duygusu, liderlerinin ölümüyle su yüzüne çıktı ve bu onları kaosa ve güçsüzlüğe sürükledi. Eğer Meksikalı savaşçılar, Kral enerjisinin kendi içlerinde olduğunu farkedebilselerdi, Meksika asla fethedilemezdi. (Şimdilerde de, düşman bir ülkenin veya organizasyonun çökertilmesi için benzer taktikler ve "nokta" saldırılar tercih edilmekte, böylece liderin temsil ettiği ideale "sorumsuz" ve sorumluluğunu, enerjisini ona devretmiş kalabalığın iç kaosa ve hiçlik duygusuna düşmeleri hedeflenmektedir.)

Şayet, içimizdeki Kral`ımızın hizmetkârı olarak Kral enerjsine "doğru" bir şekilde ulaşabilmişsek, zahirî çalkantılar ne olursa olsun, bütünlüklü (iyi ve haksever) Kral`ın niteliklerini kendi hayatlarımızda da görebiliriz. Sınır tanımaz Savaşçı`mız, içimizdeki Kral`ın önünde diz çöker. Kaygı seviyemizin düştüğünü hissederiz. Toparlanmış, sâkin ve içimizden gelen bir otoriteyle konuştuğumuzu hissederiz. Kendimize ve başkalarına karşı lütufkâr ve dürüst olma, başkalarıyla derinden ve dürüstçe ilgilenme kapasitemiz olur. Başkalarını "tanıyabilir"; onları gerçekten oldukları gibi, bütünlükleri içinde idrak ederiz.

Daha âdil, sâkin ve ibdâcı bir dünya kurulmasına katkıda bulunan biri olarak hissederiz kendimizi. Sadece ailemize, arkadaşlarımıza, şirketimize, dinimize karşı değil, dünyaya karşı da "insanötesi" bir adanmışlığımız olur. Orijinal bir mânevî güce sahib olup, tüm insan hayatının temeli olarak duran Allah`ın asıl emrinin doğruluğunu anlarız.

 

SAVAŞÇI

İnsanların, genelde, erkeksi enerjinin Savaşçı biçiminden, bazı haklı gerekçelerle rahatsız olduğu bir zamanda yaşıyoruz. Kadınlar ondan bilhassa rahatsız oluyor, çünkü, çoğunlukla Savaşçı`nın "gölge-olgunlaşmamış", meselâ sadistik biçiminin ilk kurbanı onlar. Yüzyılımızdaki savaş hâli, saldırgan enerjinin kendisine bile derin bir kuşku ve korkuyla bakıldığı inanılmaz ve yaygın buudlara ulaştı. Batı`da "yumuşak erkek" çağına geçildi ve radikal feministler Savaşçı enerjiye karşı düşmanca ve şiddetlice seslerini yükseltmeye başladı.

İlginçtir ki, erkeksi saldırganlığın kökünü kazımaya çalışanlar, bu kesinlikleriyle, kendileri bu arketipin gücüne kapılmış oluyor. Tüm arketipler gibi o da, kendisine karşı şuurlu tavırlarımıza rağmen yaşamayı sürdürür ve bir süre bastırılmış görünse de, farklı kılıklarda yine su yüzüne çıkar. Eğer o insiyakî bir arketipse, hiç kaybolmayacaktır ve onunla yüzleşmemiz kaçınılmazdır.

Savaşçı, erkek psikolojisinin temel bir yapı taşıdır ve neredeyse kesin olarak genlerimizde bulunmaktadır. Tarihte neler başardığı, savaşlar yahut devrimlerle ne köklü ve harika medeniyetler doğurttuğu tartışma götürmez. (Savaştan kaçmak, bir yerde medeniyetten, hayat hamlesinden kaçmak ve yokoluşa yol almak gibidir.)

Bütünlüklü Savaşçı: Saldırganlığın, Savaşçı`nın hususiyetlerinden biri olduğunu belirtmiştik. Saldırganlık, hayatın canlanması, enerji kazanması ve motive olması için atılan bir adımdır. Hayatî problemler ve vazifelerle ilgili savunmacı yahut "sabit" bir mevkîden çıkıp atağa geçmemizi sağlar. Samurayın nasihatı, kavgaya "ki"nin, yani "hayat enerjisi"nin emrinizdeki potansiyeliyle atılmak olmuştur. Japon savaşçı geleneği, hayat kavgasıyla karşılaşabileceğimiz tek bir mevkî olduğunu söyler: Yüzyüze! Ve sadece bir yönü olduğunu ekler: İleri!.. "Yüzyüze!" ve "İleri", bazen "sürekli taktik değiştirmek" demektir. Güçlüyken güçsüz, güçsüzken güçlü görünmek; bazen cebheden bazen zayıf kanatlardan saldırmak gibi...

General Patton, emrindekilere şöyle seslenir: "Bulunduğumuz yeri savunuyoruz diyen hiçbir mesaj istemiyorum... Sürekli ilerliyoruz... Hiçbir yere tutunup kalmak istemiyoruz, düşman dışında! Onları burunlarından tutacağız ve kıçlarına bir tekme atacağız! Onları cehenneme göndereceğiz ve paramparça edeceğiz!"

Doğru yer ve zamanlarda, hedeflenen gayeler için, stratejik olarak avantajlı olan durumlarda uygun bir saldırganlık, savaşın yarısını kazanmak demektir.

Savaşçı`ya ulaşmış bir erkek, saldırganlığın uygun olup olmadığını nereden bilecek? Bunu düşüncelerinin netliği ve kavrayış gücü vasıtasıyla bilir. Savaşçı daima dikkatli ve uyanıktır. Vücudu ve zihnini nasıl yoğunlaştıracağını bilir. Samurayların dediği gibi, "düşünceli"dir. Strateji ve taktik uzmanıdır ve neyin nerede gerektiğini bilerek, mevkiini ona göre ayarlar.

Gerilla savaşı, bunun iyi bir örneğidir. Gerilla ne zaman bildik ne zaman sıradışı vasıta veya silahlara başvuracağını bilir, cebheden saldırının işe yaramayacağını düşünürse karşılık vermez, yan kanadı zayıf bırakır ama sonra çarpışmanın içine atılır. Amerikan Devrimci Savaşında başkaldıran koloniler, Çin ve sonrasında Vietnam`da Komünistler, yakın zamanda Afgan Savaşı`nda Müslümanlar bu teknikleri çok başarılı uyguladılar.

İşte Savaşçı ve Kahraman arasındaki fark da budur. Kahraman`ın yönettiği bir erkek veya çocuk, daha önce de dediğimiz gibi, sınırlarını farketmez; incinmezliği mevzuunda oldukça romantiktir. Oysa Savaşçı, düşünüşündeki açıklık sayesinde kapasite ve sınırlarını her durumda gerçekçi olarak değerlendirir.

Tüm Savaşçı gelenekleri, bir Savaşçı`nın bu düşünce açıklığına ulaşmak için, eğitimin yanısıra, kendi muhtemel ölümünün farkında olarak yaşaması gerektiğini kabul eder. Savaşçı, hayatın kısalığını ve kırılganlığını bilir. Savaşçı`nın rehberliğindeki bir erkek günlerinin sayılı olduğunu bilir. Bu farkındalık, onu bunalıma sürüklemekten çok, bir hayat gücü seline ve başkalarının bilmediği yoğun bir hayat tecrübesine yöneltir. Her faaliyetin bir anlamı vardır. Her hareket sanki sonuncuymuş gibi yapılır. Samuray savaşçılarına, sanki ölüymüş gibi yaşamaları öğretilirdi. Kızılderili "bilgesi-büyücüsü" Don Juan, eğer "ebedî yoldaşımız" olarak ölümle yaşarsak, ancak o hâlde anlamlı faaliyetler için zamanımız olacağını, başka birşeye "vakit bulamayacağımızı" söyler.

Tereddüd edecek zaman yoktur. Ölümün yakınlığı duygusu, Savaşçı enerjisini kullanan erkeği kararlı davranmaya yöneltir. Yani hayata bağlanır. Asla hayattan geri çekilmez. "Çok fazla düşünmez". Çünkü çok fazla düşünmek, kuşkuya; kuşku, tereddüde ve tereddüd de eylemsizliğe, faaliyetsizliğe yol açar. Eylemsizlik, faaliyetsizlik, kavgayı yitirmeye sebeb olabilir. Savaşçı bir erkek, bu benlik-şuuru (kendisinin ve yaptıklarının sürekli farkında olma) diye târif ettiğimiz şeyden kaçınır. Eylemleri onun ikinci tabiatı olur. Şuurdışı refleks hareketlerine dönüşür. Fakat bunlar büyük bir öz-disiplin çalışması ile kazandığı meleke ve eylemlerdir.

Her tür hayatî durumda kararlı davranmak için, saldırganlık, zihnî açıklık ve ölümün farkında olmanın yanında, eğitim de önemlidir. Savaşçı enerjisi hem iç ve dış, hem psikolojik ve fizikî anlamda kontrol sahibi olmakla ve beceri, güç ve netlikle ilgilidir. Savaşçı enerji, erkeklerin duygu, düşünce, davranış, konuşma ve eylemlerinde "yapabilecekleri"nin en iyisini yapma eğitimiyle ilgilidir.

Kahraman`ın eylemlerinin tersine, Savaşçı`nın eylemleri asla aşırıya kaçmaz; drama olsun diye dramatik olmaz; hayal ettiği kadar güçlü olduğunu isbatlamaya çalışmaz. Savaşçı asla harcaması gereken enerjiden fazlasını harcamaz. Ve çok fazla konuşmaz.

Eğitimli öz-kontrolün bir örneğidir. Çok az şey söyleyip, yırtıcı bir hayvanın fizikî kontrolüyle hareket eder, sadece düşmana saldırır ve yaptığı işin tekniği üzerinde yetkin bir hâkimiyeti vardır. Bu, Savaşçı`nın, beceriye verdiği önemin bir başka yönüdür, teknik hâkimiyeti ve ustalığı, gayesine ulaşmasını sağlar. Becerisini, kararlarını hayata geçirmek için kullandığı "silahlar"la geliştirmiştir.

Zihni ve tavırları üzerinde kontrol sahibidir; eğer bunlar doğruysa, vücudu da onları izler. Bu kişi, fethedilemez bir ruha, büyük bir cesarete sahibtir, korkusuzdur; eylemlerinin sorumluluğunu alır ve öz-disiplin sahibidir. Disiplin, onun aklı ve vücudu üzerinde ustaca hâkimiyet geliştirecek kadar katılığa, psikolojik veya fizikî acılara dayanma kapasitesine sahib olduğu anlamına gelir. "Acı yoksa, kazanç da yok!" deriz ya. Savaşçı, hayatının her sahasında böyledir ve hepimiz içimizdeki Savaşçı`yı muhtelif gayeler ve durumlarda böyle yaşatırız. Ailede, işte, okulda, toplumda vb. akıl ve vücud disiplini...

Savaşçı enerjisi, "insanötesi bağlılık" dediğimiz şeye de sahibtir. Onun sadakati Kral gibi önemli biri üzerinde yoğunlaşmış olsa da, bu sadakat, kişilerden daha büyük mercîlere, Allah`a, devlete, halka, vazifeye ve benzeri bir sebebe yönelmiştir. Eğer verdiği savaş Ego`sunun tatminine veya "insanötesi" olmaktan uzak bir dünyevî faydaya, çıkara, şöhret ve kariyere, kadına vs. adanmışsa, artık Savaşçı kimliğini yitirmiş demektir.

Bu "insanötesi bağlılık", Savaşçı enerjisinin birçok başka hususiyetini açığa çıkarır. Öncelikle bütün şahsî ilişkilerini "izâfî" hâle getirir, yani onları "insanötesi" bağlılığından daha önemsiz hâle getirir. Bu "merkezî bağlılık", tâlî derecedeki önemsiz şeyleri dışlar. Din, demokrasi, komünizm, hürriyet gibi idealler veya başka değerli şahsî bağlılıkların ışığında yaşayan erkek, dağınık ve önemsiz ilgi ve uğraşlarını bir noktaya yoğunlaştırır ve şahsî Ego, artık bunlarla uğraşmaz.

Savaşçı`nın sadakati ve vazife duygusu, kendisinin ve ilgilerinin ötesinde birşeydir. Kahraman`ın sadakati ise, gördüğümüz gibi, gerçekten kendisine, kendisini ve başkalarını "kendi varlığıyla" etkilemeye yöneliktir. Savaşçıysa, bu bakımdan, tam bir çilecidir. Diğer insanların yaşadığının tam tersi bir hayatı vardır. Şahsî ihtiyaçlarını, arzularını veya zevklerini tatmin etmek için değil, faal bir ruhî makinede bilenmek, "insanötesi" hedefinin hizmetinde, dayanılmaz olana dayanmak üzere kendini eğitmek için yaşar.

Bu "insanötesi" ideale veya hedefe, şahsî yokoluş pahasına adanma, erkeği Savaşçı`nın bir başka hususiyetine yöneltir. Savaşçı`da olduğu sürece, bu erkek hissîlikten uzaktır. Bu demek değildir ki, bütünlüklü Savaşçı`yı yaşayan erkek zalim biridir. Sadece, kararlarını verirken ve bunları uygularken, ideali dışında hiç kimseyle yahut hiçbir şeyle hissî bir bağlantısı yoktur; "elde edilmez" ve "ulaşılmaz"dır.

"Ulaşılmaz olmak", etrafındaki dünyaya tutumlu bir şekilde yaklaşmak; yani hissî bir uzaklıkla yaklaşmak demektir. Bu tavır da, Savaşçı`nın zihnî açıklığının bir parçasıdır. Vazifelerine, kararlarına ve eylemlerine karşı tutkusuz ve hissî olmayan bir şekilde bakar.

Samuray eğitimi aşağıdaki gibi bir psikolojik alıştırmayı ihtivâ eder:

Eğitim süresince, kendinizi korkmuş veya umutsuz hissettiğiniz olursa kendi kendinize "Korkuyorum" veya "Umutsuzum" demeyin. Şöyle deyin: "Korkan birisi var" veya "Umutsuz biri var. Bu adam ne yapabilir?". Tehdit edici bir durumu böylesi bir uzaklıkla yaşatmak, durumu tarafsızlaştırır ve daha açık, daha stratejik bir bakış açısıyla bakılmasını sağlar.

Sık sık, hayatta, "gerilemeye" ihtiyaç duyarız. Böylece bulunduğumuz duruma biraz daha uzaktan bakıp perspektif kazanarak, eyleme geçmeyi başarabiliriz. Savaşçı, kılıcını bileyeceği bir odaya ihtiyaç duyar. Dış dünyadaki düşmanlarından ve kendi menfî duyguları şeklindeki iç düşmanlarından uzak kalmaya ihtiyacı vardır. Ringteki boksörler birbirine çok yaklaşınca veya birbirinin vücudunu tutunca, hakem onları ayırır.

Savaşçı çoğu zaman yıkıcıdır. Fakat müsbet Savaşçı enerjisi, daha yeni, daha canlı ve daha faziletli birşeyin doğması için yıkılması gereken şeyleri yıkar. Dünyamızdaki birçok şey -tiranlık, zulüm, haksızlık, saçma ve despotik hükümet sistemleri, rüşvet, şirketlerin performansını azaltan hiyerarşiler, tatmin etmeyen hayat tarzları ve iş muhitleri, yanlış ilişkiler veya kötü evlilikler- yıkılmak zorundadır. Savaşçı enerji, çoğunlukla, yeni medeniyetler, yeni mânevî, sınaî, ticarî ve kültürel ilişkiler inşâ eder.

Savaşçı enerji, diğer olgun erkeklik arketipleriyle bağlantıya geçtiğinde gerçekten muhteşem birşey ortaya çıkar. Savaşçı, Kralla bağ kurduğunda bu güçlere sahib olan erkek, şuurlu olarak "ülkesine-krallığına" hizmet eder. Kararlı eylemleri, zihnî açıklığı, disiplini ve cesareti gerçekten ibdâcı ve üreticidir.

Savaşçı enerjinin Büyücü arketipi ile tesirleşmesi, bir erkeğin kendisi ve kendi "silahları" üzerinde usta bir hâkimiyet ve kontrol kurmasına imkân verir. Gayelerini gerçekleştirmesi için, gücünü doğru yönde kullanmasını sağlar.

Âşık enerjisiyle oluşturduğu karışım, Savaşçıya şefkat ve tüm varlıklara yönelik bir bağlanma (onların "hürriyet"iyle bağ kurma) duygusu verir. Âşık, bir erkeği, tüm düşkünlükleri ve zayıflıklarıyla birlikte insanlarla ilişki kurmaya yönelten olgun erkek enerjisidir. Âşık, Savaşçının tesirindeki erkeği, vazifesini yaptığı zamanlarda bile şefkatli hâle getirir.

Ne var ki, Savaşçı, diğer arketiplerle ilişkisi olmadan işbaşında ise, bu erkek müsbet (bütünlüklü) Savaşçı`ya ulaşmış olsa bile, netice bir erkek için fecî olur. Daha önce de dediğimiz gibi, saf hâldeki Savaşçı hissîlikten uzaktır; onun "insanötesi" sadakati, insan ilişkilerinin önemini radikal olarak ikinci plana atar. Bu, Savaşçı`nın cinselliğe dönük tutumunda çok açıkça görülür. Savaşçı`ya göre kadınlar, ilişki kurmak, yakınlaşmak için değil, "eğlenmek" için vardır. "Bu benim tüfeğim, bu da benim cebhanelik. Bu savaşmak için, bu da eğlencelik" diyen savaş şarkısını çoğumuz duymuşuzdur. Bu tutum, askerî kampların çevresindeki fahişelerin varlığını açıklar. Hatta savaşta ele geçirilen kadınlara tecavüz edilmesi şeklindeki korkunç geleneği de açıklar.

Bir ailesi bile olsa, ölümlü savaşçıların başka vazifelere olan adanmışlığı, sık sık evlilik problemlerine yol açar. Yalnız ve dışlanmış bir subay eşinin hikâyesi, filmlerde sıkça rastladığımız bir mevzudur.

Aynı şey, ordu dışında, meslekleri fazlasıyla "insanötesi" adanma, disiplinli çalışma ve fedâkârlık isteyen erkeklerin ailelerinde ve ilişkilerinde de görülür. Bakanlar, doktorlar, avukatlar, siyasetçiler, çalışkan satıcılar ve daha birçoklarının şahsî hayatı, hissî olarak harab durumdadır. Karıları ve sevgilileri, çoğunlukla yabancılaşmış ve dışlanmış hisseder ve bu adamın "gerçek aşkı" yani işiyle umutsuzca yarışırlar. Ayrıca bu erkekler, Savşçının cinsî tutumunda olduğu gibi, sık sık hemşireler, sekreterler, resepsiyonistler, memureler ve onların erkeksi Savaşçı uzmanlık alanı ve adanmışlıklarından güvenli bir uzaklıkta (bazen yeterince güvenli olmayan uzaklıkta) olan kadınlarla ilişki kurar.

Sadist ve Mazoşist (Gölge Savaşçı): Savaşçı enerjinin insan ilişkilerinden uzak olması, hakiki problemlere yol açar. Karısına ve çocuklarına yönelik söz ve davranışlarının çoğu, aşağılayıcı, tenkidçi, emredicidir ve ona sevgiyle davranmaya çalışan aile mensublarıyla arasına mesafe koymaya çabalar. Sadist`in hükmü altındaki bu kişi, herkese karşı olduğu üzere, asker gibi değil de meselâ kız gibi davranması gereken kızlarına, onun rehberliği ve şefkatine ihtiyaç duyan oğluna, tabiî karısına da, sürekli olarak hissî "kılıç"ıyla saldırmaktadır.

Dediğimiz gibi, uzaklık kendi başına illâ da kötü bir şey değilse de, kapıları zalimlik "şeytanına" açık tutar. Savaşçının tesirindeki erkek, ilişkide bulunma mevzuunda çok narin olduğu için, aklını ve duygularını âcilen kontrol altına -bastırmaya değil, kontrol altına- almak zorundadır. Aksi takdirde, zalimlik, onun haberi yokken arka kapıdan içeriye süzülecektir.

Tutkusuz zalimlik ve tutkulu zalimlik olmak üzere iki çeşit zalimlik vardır. Birincisine örnek, milyonlarca insanı duygusuz ve sistematik şekilde işkence ederek öldüren Nazilerdir.

Tutkulu zalimlik ise, çok korkmuş ve kızgın olduğumuz zamanlarda, kin dolu bir ruh olarak bizi istilâ edendir. Vietnam`da Amerikan askerlerinin (şimdi Çeçenistan`da Rusların) yaptıkları, baştanbaşa böyle örneklerle doludur.

Bu zalimlik tutkusunun yanısıra, çaresiz ve kırılgan olana, "zayıf" olana karşı bir nefret de sözkonusudur (bu Sadist`in içindeki gizli mazoşsttir aslında)... Gerekli olduğu varsayılan "ritüel aşağılama" adına acemi erlerin şahsiyetleri yok sayılır ve "insanötesi" bir adanmanın güya hükmü altına sokulurlar. Çok sık olarak, talim çavuşunun güdüleri, emrindeki erkeklere hakaret etmek ve saldırmak isteyen sadistik Savaşçının güdüleridir.

İlk bakışta ters gelse de, sadistik Savaşçı`nın zalimliği, Kahraman`ın enerjisindeki yanlış yönelimlerle doğrudan ilişkilidir. Gölge Savaşçı ve Kahraman arasında benzerlikler vardır. Gölge Savaşçı, "ergen"in güvensizliğini, saldırgan hissîliğini; fonksiyonsuz Gölgesinin korkak ve mazoşistik kutbunu harekete geçiren boğucu kadınsı güce karşı durmaya çalışan Kahraman ümitsizliğini yetişkinliğe taşır. Gölge Savaşçının (sadist veya mazoşist) tesirindeki erkek, gücünden emin olmadığı için, aşırı güçlü kadınsılık olarak yaşadığı şeye; "yumuşak" ve ilişkiyle ilgili gördüğü herşeye karşı savaşmaya devam eder. Yetişkinlikte bile, bu güç tarafından yutulacağı korkusunu yaşamaktadır. Bu umutsuz korku, onu ahlâksız bir vahşîliğe götürür.

Sadistik Savaşçıya karşı, hepimiz şu veya bu şekilde kırılgan olsak da, bu enerjiye "demirçubuklarla" bağlı kesin bir kişilik tipi vardır. Bu "zoraki-ilcâî" kişilik bozukluğudur. "Zoraki" kişilikler işkoliklerdir; kendilerine sürekli iş icad ederler. Acıya korkunç bir dayanıklıkları vardır, çok büyük miktardaki işleri halledebilirler. Fakat onların bu hiç durmayan enerjilerinin motoru, derin kaygıdır. Kahramanın ümitsizliğidir. Kendilerinin değerli olduğu duygusunu çok az yaşarlar. Gerçekten ne istediklerini, neler kaybettiklerini ve nelere sahib olabileceklerini bilmezler. Tüm hayatlarını, herşeye ve herkese -işlerine, kendilerinden önce varolmuş problemlere, kendilerine ve etrafındakilere- "saldırarak" harcarlar. Bu süre zarfında Sadistik Savaşçı tarafından yutulurlar ve kısa süre sonra da "patlama" noktasına gelirler.

Bu "işkolik"leri hepimiz tanırız. Herkes evine gittikten sonra saatlerce büroda kalan idareciler, bakanlar, sosyal hizmetliler, terapistler, doktorlar, avukatlardır; gece gündüz çalışır ve başka insanların fizikî ve psikolojik açıklarını kapatmaya çalışarak, başkalarını "korumak" adına kendi hayatlarını fedâ ederler. Bu süreçte, hem kendilerine, hem de kendi imkânsız standardlarına bir türlü uyum gösteremeyen diğer insanlara gerçekten bir sürü zarar verirler. Kuşkusuz, kendilerini de kötüye kullanmış olurlar. Siz de kendinize gerçekten ihtimam göstermediğinizi, yani zihnî ve fizikî sağlığınıza dikkat etmediğinizi kabul ediyorsanız, o zaman büyük ihtimalle Gölge Savaşçı sizi ele geçirmiş demektir.

Daha önce de dediğimiz gibi, bazı mesleklerdeki erkekler, fonksiyonsuz Savaşçı enerjisinin bilhassa tehdidi altındadır. Ordu (askerlik) bunun açık bir örneğidir. Açıkça görülemeyecek olan ise, her tür devrimci ve eylemcinin de Gölge Savaşçının sadistik kutbuna düşebileceğidir. Nefret ettiğimiz şeye dönüşeceğimizi söyleyen eski söz tam da burada geçerlidir. Siyasî, içtimaî, iktisadî devrimlerin veya işletmelerdeki yahut gönüllü müesseselerdeki küçük devrimlerin liderleri; tiranları ve ezici güçleri (sıklıkla şiddet ve terör yoluyla) devirdikten sonra, kendileri yeni tiranlara ve ezen güçlere dönüşürler.

Korkunç bir öz-disiplin ve kontrolle işkolik olanların içinde, zamanla bir "boşluk duygusu" yüzgösterir bazen; ve zoraki davranışlarının kendisine ve çevresine zarar verdiğini derinden farkettikten sonra, bu yabancılaşmayı aşıcı yeni bir sayfa açtıkları olur hayatlarında.

Bir insana sürekli en iyi performansıyla çalışması için büyük baskı uygulayan her meslek, bizleri Savaşçının gölge sistemine karşı korumasız bırakır. Eğer iç yapımız yeterince güvenli değilse, özgüvenimizi ayakta tutmak gayesiyle dış dünyadaki performansımıza yaslanmak zorunda kalırız. Ve bu ayakta tutma ihtiyacı çok büyük olduğu için, davranışlarımız zoraki, ilcâî olacaktır. "Başarılı olma"ya takmış bir insan, zaten kaybetmiştir. Sürekli mazoşistçe ve kendini cezalandıran davranışlarda bulunduğu hâlde, umutsuzca içindeki mazoşisti bastırmaya çalışır.

Mazoşist, Savaşçının Gölgesinin pasif kutbudur. Sadistin kin dolu davranışlarının altında kalan "itilmiş" ve "kırbaçlanmış hayvan"dır. Erkekler maço görüntülerinden korkmasalar da, içlerindeki Korkaktan korkarlar. Mazoşist, Savaşçı enerjiyi başkalarına yansıtır ve bulunduğu erkeğin kendini güçsüz hissetmesine sebeb olur. Mazoşistin hükmettiği erkek, kendini psikolojik olarak korumaktan âcizdir; başkalarının (ve de kendisinin) kendini ezmesine, dayanabileceği ve özsaygısını koruyabileceği sınırların aşılmasına izin verir, psikolojik ve fizikî sağlığını hiçe sayar. Hayat yollarımız ne olursa olsun, hepimiz, hayatlarımızın herhangi bir alanında Savaşçının ifrad veya tefrid Gölgesinin esiri olabiliriz. İmkânsız bir ilişkiyi, bir arkadaşlık zincirini veya engelleyici bir işi terketmemiz gerektiğini anlayamadığımızda, bu durum sözkonusudur. "Zararın neresinden dönülse kârdır", "Tadında bırak" gibi sözleri hepimiz duymuşuzdur. Zoraki kişilik, tehlike işaretleri ne kadar açık olursa olsun, bir rüya ne kadar imkânsız ve düşman ne kadar yenilmez olursa olsun, bulunduğu yere gömülür ve daha sıkı sarılır; imkânsızı elde etmeye çalışır ve elindeki altının küle dönüşmesini seyreder. Eğer mazoşistin yönetimindeysek, uzun bir süre fazlasıyla kötüye kullanılıp, ardından sözlü ve hatta fizikî bir saldırganlıkla sadistik bir patlama yaşayacağız demektir. Arketipik Gölgelerin aktif ve pasif kutubları arasındaki bu türden gelip gitmeler, bu fonksiyonsuz sistemlerin hususiyetidir.

 Savaşçıya Ulaşma: Savaşçının aktif kutbundaki Gölgenin hükmündeysek, onu sadistik hâliyle yaşarız. Kendimizi ve başkalarını kötüye kullanırız. Eğer Savaşçı ile temasımız yok gibi hissediyorsak, pasif kutub tarafından hükmediliyoruz demektir. Korkak mazoşistler hâline geliriz. Rüyalarımızı gerçek kılmak için kararlı eylemlerde bulunamayız. Hırstan mahrum olur ve bunalıma gireriz. Herhangi değerli bir gayeyi gerçekleştirmek için dayanılması gereken acıyı çekme kapasitesinden mahrum oluruz. Eğer öğrenciysek, verilen "ödev"leri yapmayız; raporlarımızı yazmayız. Satış işindeysek ve yeni bir bölge almışsak, oturup haritaya ve yapmamız gereken tüm görüşmelerin bulunduğu listeye bakarız ama bir türlü telefonu açıp aramaya başlayamayız.

Yapacağımız işe bakıp, başlamadan yenilgiyi kabul ederiz. "Kavgaya dalma"yı beceremeyiz. Siyasetin içindeysek, problemlerle ve halkın talebleriyle yüzyüze gelemeyiz, doğrudan yüzleşmenin dışında bir yol arayarak başımızı kuma sokarız.

Bu kitabta târif edilen tüm arketiplerde olduğu gibi, burada da kendimize, arketiplerin gölge sistemlerince ele geçirilip geçirilmediğimizi değil, bu erkeksi enerji potansiyellerini hangi şekilde uygulayamadığımızı sormalıyız.

Eğer Savaşçıya, doğru bir şekilde ulaşmışsak, enerjik, kararlı, cesur, dayanıklı, sabırlı ve kendi şahsî çıkarımızın ötesinde yüce bir şeye bağlı biri oluruz. Aynı zamanda, Savaşçıyı diğer olgun erkeklik enerjileri -Kral, Büyücü ve Âşık- ile de mayalamamız gerekir. Savaşçıya doğru bir şekilde ulaşıp kullanırsak, "mesafeli", sıcak, şefkatli, değerbilir ve üretici de oluruz. Kendimize ve başkalarına itinâ gösteririz. Dünyayı herkes ve herşey için daha iyi, daha doyurucu bir yer yapmak için savaşırız. Yaptığımız savaş, yeni, âdil ve hür olanın ibdâı için olur.

 

BÜYÜCÜ

Sık sık şimdiki büyük bilgi ve muazzam teknolojimiz sebebiyle, oldukça yanlış bir şekilde eski atalarımızdan çok farklı olduğumuzu düşünürüz. Fakat bilgi ve teknolojimizin kaynağı, yaşlı yerli "büyücü"sünde olduğu gibi, insan aklıdır. Büyücü ve onun eski kabile üyeleri de Büyücü enerjisini kullanırlardı. Ve bugünkü medeniyetimizi harekete geçiren; şamanlar, tıp adamları, sihirbazlar, cadı doktorlar, mucidler, ilim adamları, doktorlar, avukatlar, teknisyenler, hepsi de, hangi yaş ve kültürden olurlarsa olsunlar, aynı enerjiden beslenirler.

Nerede ve ne zaman karşılaşırsak karşılaşalım, Büyücü arketipinin enerjileri iki yönlüdür. Büyücü, "bilgilidir" ve "teknoloji uzmanı"dır. Dahası, Büyücünün rehberlik ettiği erkek, bu Büyücü fonksiyonlarını, "ritüel eriştirme" sürecini kullanarak da gerçekleştirebilir. Dönüşüm süreçlerini, içinde bulunsa da bulunmasa da, yöneten "merasim büyüğü"dür.

İnsan büyücü, daima gizli bir bilgi sahibidir ve vazifelerinden biri de başkalarını bilgilendirmektir. Sahib olmak için hususî eğitim gerektiren tüm bilgiler, Büyücü enerjisinin dahilindedir. İster yüksek voltajın sırlarını çözerek usta bir elektrikçi olmak için çıraklık eğitimi alıyor olun; ister gece gündüz çalışarak insan vücudunun sırlarını ve uygun teknolojiyle hastalarına nasıl yardımcı olacağını öğrenen bir tıp öğrencisi olun; veya yüksek finans öğrencisi; yahut psikanalitik okullardan birinde eğitim gören biri olun, ilkel kabilelerdeki şaman veya cadı doktorla tamamen aynı mevkîdesiniz.

Gizli gücün incelikli alanlarına girebilmek için büyük miktarda zaman, enerji ve para harcarsınız. Bu güce hâkim olabilmek, usta olabilmek için, kapasitenizi dayanıklılık testine sokarsınız. Ve tüm başlangıçlarda olduğu gibi, başarı garantisi yoktur.

Tarihî Arkaplan: Bazı antropologlar, çok eski geçmişte, Kral, Savaşçı, Büyücü ve Âşık erkeksi enerjilerinin birbirinden ayrılamaz şekilde bir tek erkekte -şefte- toplandığını ve böylece bu arketiplerin tüm fonksiyonlarını bütünlüklü bir şekilde yerine getirdiğini düşünmektedir. Bu dört enerji de erkek Benliğinde olduğu ve orada dengelendiği için, kabilede kendisini bütün bir erkek olarak hisseden tek erkek benlik şefti. Bugün hâlâ varolan yerli topluluklarında olduğu gibi, bu erkek enerjileri birbirlerinden ayrı da olabilir. Kral, şeftir. Şefin savaşçıları vardır. Ve büyücü (mukaddes adam, cadı doktor veya şaman) vardır. Adı ne olursa olsun, büyücünün hususiyeti, başkalarının bilmediği şeyleri bilmesidir. Meselâ, yıldızların hareketlerinin, ayın aldığı şekillerin, güneşin kuzey-güney yönünde dönmesinin sırlarını bilir. Toprağın ne zaman ekilip ne zaman biçileceğini, hayvanların ne zaman döl vereceğini bilir. Hava durumunu tahmin edebilir. Tıbbî bitkilerin bilgisine sahibtir. İnsan ruhunun gizli dinamiklerini anlar ve bu sayede başkalarını iyi veya kötüye doğru yönlendirebilir. Büyücü, lütfu veya lâneti tesirli olan kişidir. Ruhların görünmeyen Mukaddes Dünyası ile insanoğlu ve tabiat arasındaki bağlantıları anlar. İnsanlar, soruları, problemleri, acıları, vücud ve akıl hastalıkları için ona başvurur. Geleceği tahmin etmekten öte, onu tüm derinliğiyle gören bir kâhindir.

Kuşkusuz, bu gizli bilgi, büyücüye çok büyük bir güç verir. Tabiattaki enerji akışları ve biçimlerindeki, insanlardaki, toplumlardaki ve derindeki şuurdışı güçler arasındaki dinamiklerin bilgisine sahib olduğu için, bu gücü koruma ve yönlendirmede uzmandır.

Büyücünün bilgisinin, insanoğlu ve tabiatın derinliklerini görmesinin bir yönü de, bilhassa kralların ve önemli devlet adamlarının kibirlenmesini engelleme kapasitesidir. Bir erkekteki Büyücü arketipi, onun "aptal dedektifi"dir; inkâr edileni görür ve açığa çıkarır. Kötü olan, iyi olanı maskelediğinde onu farkeder. Eski zamanlarda, kral, vergisini ödemeyen bir köyü cezalandırmak istediği ve öfkeli duygularına esir olduğu zaman, büyücü ölçülü ve akılcı düşünüşüyle, mantığının keskin soluğuyla, kralı sinirli ruh hâlinden çıkarıp vicdanını ve iyi duygularını harekete geçirir. Sonuşta, saray büyücüsü, kralın psikoterapisti olur. 

Büyücülük zâhiren yasaklansa bile, hiç kaybolmaz; bildik anlamda olmasa da!

Büyücülüğün yasaklandığı Ortaçağ`da "simya", çoğumuz için, bildik malzemelerden altın elde etme çabasıdır. Oysa, belki bu hedefiyle başarısızlığa mahkûm olan "simya", aynı zamanda, simyacıların "iç müşâhede", öz farkındalık, kendilik bilgisi ve şahsî dönüşüm için kullandıkları bir "mânevî teknik"ti.

Modern ilimlerin, bilhassa kimya ve fiziğin ilimlerinin doğmasını sağlayan, büyük nisbette simya idi. Modern ilmin, eski büyücülerin çalışmalarındaki gibi, iki unsuru ihtivâ etmesi ilginçtir: Birincisi "teorik ilim"; Büyücü enerjisinin "bilen" yönü... İkincisi "uygulamalı-tatbikî ilim"dir ki, gücün nasıl elde edilip yönlendirileceğinin teknolojik yönüdür.

Yaşadığımız çağ, kanaatimizce, Büyücü`nin çağıdır, çünkü teknolojik bir çağda yaşıyoruz (Ve modern ilimlerin iç ve dış, görünür ve görünmez, geçmiş ve gelecek herşeyin bilgisine ereceğine dair kehânetine, geçmişe karşı çıkarken onun Büyücü edâsını devralışına dikkat!)...

En azından, Büyücünün tabiatı anlama ve onu dönüştürme gücünün materyalist yönü açısından bu böyledir. Fakat materyalist olmayan, psikolojik ve mânevî eriştirme süreci açısından Büyücü enerjisi yetersiz gözüküyor.

Erkekleri daha derin ve olgun erkek kimliği seviyelerine eriştiren merasim büyüklerinin yokluğundan daha önce sözetmiştik. Teknik okullar ve birlikler, profesyonel kuruluşlar ve birçok başka müessese, Büyücü enerjisini yaygınlaştırıp, alanlarında "uzman" olmak isteyenlere "başlangıç" süreçlerini sağlasa da, Büyücü enerjisi, şahsî gelişim ve dönüşüm alanında çok iyi işlememektedir. Dediğimiz gibi, çağımız şahsî alanda ve içtimaî cinsiyet alanında kimlik kaosunun yaşandığı bir çağdır. Ve kaos daima, Büyücü enerjisinin hayatın çok önemli alanlarında yetersiz olmasının neticesidir.

İki ilim dalı, "atom fiziği" ve "derinlik psikolojisi", Büyücü enerjisinin maddî ve psikolojik yanlarını "bütünlüklü" bir şekilde biraraya getiren eski büyücülerin çalışmalarını hâlâ sürdürmektedir. Her ikisi de, eski atalarımızın derin bir şekilde incelediği aynı gizli enerjinin tükenmeyen kaynağını anlamaya ve bunu kısmen de olsa kontrol etmeye çalışır.

Modern atom fiziğinin, Doğu mistisizmine çok benzediği söylenir. Bu yeni fizik dalı, duyu algılarımızın belirli ve kesin makrodünyasının altındaki mikrodünyayı keşfeder. Ve atomaltı parçacıklarının gözle "görünmeyen" dünyası, görünenden çok farklı bir gerçekliğin temsilcisidir. Tecrübe, sebeb-netice, zaman-mekân, varlık-hiçlik hakkında makrofizikte bildiklerimiz, maddî varlıkların "temel yapı taşlarını" oluşturan bu mikrofizik dünyasında garibleşir, farklılaşır ve tersine döner sanki. Ve eski metafiziğin, eski dinlerin temel "varoluş" problemlerine yeniden geri dönülür. Makrodünyamızda emin olduğumuz bilgiler, burada izafîleşir. Yine, bildik dünyamızı anlamanın yolu da bu "temel" dünyayı anlamaktan geçmektedir.

Aynı şey, insan ruhunun derinliklerini, "temel" arketipik yapılarını ve enerji cereyanlarını araştıran, "kollektif-ortaklaşa" şuuraltını hedefleyen ("Küllî Ruh-Küllî Malûm"a yol arayan) "derinlik psikolojisi" için de geçerlidir. Jung, ilk şuurdışı haritalarını yaparken, kendisinin insan ruhundaki arketipik yapılar ve enerji cereyanları hakkında keşfettikleriyle, Max Planck`ın kuantum fiziği arasındaki benzerlikler sebebiyle derinden sarsılmıştı. Jung, modern insanların çoğunlukla görmezden geldiği, maddî kâinatımızı borçlu olduğumuz enerji dalgaları gibi yükselip alçalan canlı bir imaj ve sembol dünyasıyla karşılaştığını farketti.

Kollektif şuurdışının derin boşluğunda saklanan bu arketipik gerçeklikler, duygu ve düşüncelerimizle alışkanlık hâline gelen davranış ve tepki biçimlerimizin "temel yapı taşları", şahsiyetimizin makrodünyasının derindeki "yapı taşları" olarak duruyordu. Jung`a göre, bu ortaklaşa şuurdışı, atomaltı fizikçilerinin görünmeyen enerji alanlarına çok benziyordu.

Modern fiziğin ve derinlik psikolojisinin vardığı neticeye göre, varlıklar göründüğü gibi değildir. Kendimiz ve tabiat hakkında "normal gerçeklik" olarak algıladığımız şey, sadece erişilmez sonsuzluktaki bir buzdağının küçük bir parçasıdır. Bu saklı dünyanın bilgisi, Büyücünün "yetki"sindedir ve bizler Büyücü enerjisi sayesinde, Batı tarihinin binlerce yıldır hayal bile edemediği bir mükemmellikle hayatlarımızı anlayabiliriz.

Jung`un, kendisini bir Büyücü olarak düşündüğüne dair belirtiler var. Bir keresinde, Allah`a inanıp inanmadığı sorulduğunda, "Allah`a inanmıyorum; biliyorum" demişti. Kimi takibçileri, Jung`un kendilerine, ruhî farkındalığın en yüksek yahut en derin seviyelerinin kapısını açan sırları verdiğini söylemişlerdi.

(Sözün burasında, zarurî bir tafsilât olarak, okuyucularımızı İBDA mihrakının belirttiği mânâ ve misyon bakımından uyarmamız gerekiyor. Hernekadar ehli olmasak da, Külliyatta "âşikâr" olana binâen, sanırız en başta dikkat edilmesi gereken nokta, İBDA fikrinin ve onun bir bakıma kalbi mevkiindeki "Tilki Günlüğü"nün, deminden beri sözü edilen "kollektif-ortaklaşa şuuraltı" tâbiriyle de ifâde edilmeye çalışılan "Küllî Ruh, Küllî Malûm, Dehâ, Mehd, Geist, İdeler Âlemi..." tarzında, yerine ve kullanana göre farklı mânâ belirtebilen bir "alan"ın mümessilliğine ve ilmine dair oluşudur. Kelimeler, rüyâlar, semboller ve imajların ilmi, "kelâm-taayyün-beliriş ilmi" hâlinde, herkes ve herşeyin kökündeki "Aslın ilmi"ne; ilmin "Malûm"a tâbîliği hikmetinden payla, "Malûm ilmi"ne sirâyet eder, diyebiliriz. Kim ne söylemiş ve söyleyecekse, hadleri muhafaza kaydıyla tabiî, "Malûm"a nisbetle söylüyor ve tüm varlık tecellîlerinin de toplandığı bir "nokta" demek mümkün bu "asl"a!.. Ve İBDA`ya nisbetle konuşma gereğinin bir yönü bu olduğu gibi; Mimar`ının da, meâlen "herkesin beslenip büyüdüğü beşik-döşek" anlamıyla "Mehd"in, "Malûm"un âlimi; mümessili oluşu... Ve bu sahada "medeniyet tarihinde bir ilk"i eserleştirişi!.. İfâdelerimizdeki dikkat çabası ama buna rağmen besbelli dikkatsizlik, bu bahsin bir istifham mevzuu olmasından değil, Külliyatta apaçık olan bu hikmetlere yanaşabilecek içli dışlı bir keyfiyetin pek bulunmayışından bize de düşen bir sorumluluk hissesi hâlinde, belki herşeyden önce anlaşılması ve anlatılması gerekenleri, gerektirdiği "keyfiyet-kalite" yüküyle ifâde edebilecek kapasitede olamayışımızdan. Herşeye yeniden başladığımız gibi, yeniden sezip keşfetme borcunda olduğumuz "temel eşik" ve "mânâ beşiği"... Hem hatâlarımızın tashihi hem de son haddiyle kifâyetsiz olarak serdettiklerimizin aslı için, İBDA Külliyatına başvurulması şarttır. İBDA Mimarı`nı tanıyanların, emeğini takdirle beraber "Jung da kim oluyor!" deme hakkı da ayrıca bâkîdir, bizce!..)

Bütün psikanalistler, belirli bir ânda analize giren kişinin ne kadar açılması gerektiği hususunda dikkatli olmak zorunda olduklarını bilirler. Şuurdışı enerjilerin gücü öyle büyüktür ki, eğer kontrol edilmez, yönlendirilmezse, doğru zamanda ve doğru miktarda kullanılmazsa, Ego yapısını paramparça edebilirler. Uygun "dönüştürücüler" ve koruma gayeli uygun "yalıtıcı" olmaksızın fazla güç, analize girene ağır gelir ve ona zarar verir. Saklı bilginin açığa çıkması iyice ölçülüp biçilmelidir, çünkü Ego`dan saklı tutulmalarının önemli sebebleri vardır.

"Mukaddes" mekân hususu, bütün "ritüel" süreçler ve her çeşit enerjinin bilinip kontrol edilmesi açısından oldukça önemlidir. Mukaddes mekân, saf gücün koruyucusudur, içindeki enerjiyi yalıtan ve yönlendiren voltaj düşürücü transformatördür. Nükleer güç reaktöründeki nükleer kalkandır. Mâbedlerin mukaddes yeridir. Millî marşlarımız ve dualarımızdır. Mukaddes Gücü uyandırmaya ve inananların ona ulaşmalarını sağlamaya çalışırken, bir yandan da onları onun Saf yoğunluğundan korumak için edilen hayır ve esirgeme dualarıdır.

Ve "reaktör çekirdeği" gibi, sadece fizikî ve mânevî ehliyeti ve eğitimi olanların uhdesindedir ona dokunmak, kullanmak, yönlendirmek. Ehil olmayanların açtığı "kutu", bir daha kapatılamayabilir veya çıkan insanüstü güç zabtedilemeyebilir. Dinde ve atomaltı fiziğinde "yalıtım"ın sırrı ve bu sırrın belli uzmanlara, din büyüklerine, bilgelere emanet edilişi bundandır.

Atomaltı fiziğiyle birlikte çok geç de olsa "tesirsizleştirme"ye dair bilgi ve teknolojimizin yetersiz olduğunu keşfetmiş olduk. Sovyetler`deki Çernobil faciası bunun en dramatik ve talihsiz örneğidir.

Aynı şey psikoterapide de olur. Çoğunlukla, bilgileri yeterince yerine oturmamış ve usta olmayan -çok önemli yönleri açısından hâlâ çırak olan- bir terapist, analize giren kişideki güçleri serbest bıraktırır ve iki taraf da bunları etkisizleştiremez. Altmışlı ve yetmişli yıllarda, bilhassa grup terapisinde bunlar sıkça yaşanmıştır.

Bütünlüklü Büyücü: Büyücü enerjisi, temel olarak farkındalık ve iç müşâhede arketipidir, ama aynı zamanda açıkça görülemeyen ve peşin hükümsüz her çeşit bilginin de arketipidir. Psikolojide "müşâhid-gözlemci Ego" denen şeyi yöneten enerjidir.

Derinlik psikolojisinde, bazen Ego önem bakımından şuurdışına göre tâlî sayılsa da, aslında Ego, hayatta kalmamız açısından vazgeçilmezdir. Ego, sadece başka bir enerji biçimi -bir arketip veya bir kompleks (Tiran gibi arketipik bir gölge)- tarafından ele geçirildiği, şişirildiği veya o enerjiyle aynîleştiği zaman yanlış işlemeye başlar. Asıl rolü, geride durup, müşâhede yapmak, ufuktakileri anlamaya çalışmak, içerden ve dışardan gelen verileri toplamak ve ardından "fazilet"i (iç ve dış güçleriyle ilgili bilgisi, yön vermedeki teknik becerisi) sayesinde gerekli hayatî kararları vermektir.

Büyücü arketipinin yönettiği "müşâhid Ego", günlük hâdiselerin, duyguların ve tecrübelerin her zamanki akışının dışındadır. Bir anlamda hayatın dışındadır. Hayatı gözetler ve ihtiyaç duyulduğunda enerji cereyanlarının kullanılması için doğru zamanda, doğru düğmelere basar.

Büyücü arketipi, müşâhid Ego ile işbirliği içinde, bizleri diğer arketiplerin aşırı gücünden korur. İç hayatımızın matematikçisi ve mühendisidir. İçimizdeki "güneş"in inanılmaz kuvvetinin farkındadır ve bu güneş enerjisinin azami çıkar adına nasıl kullanılacağını bilir. İçimizdeki farklı arketiplerin dahilî enerjilerini şahsî hayatımızın yararına olarak düzenler.

Sadece kendi hayatımızın yararına mı? Hayır!.. Birçok insan-büyücü, hangi meslekten ve hayat tecrübesinden geliyor olursa olsun, kendi bilgi ve teknik yetkinliklerini, kendileri için olduğu kadar, başkalarının yararına da şuurlu olarak kullanmaktadır. Doktorlar, avukatlar, din adamları, genel müdürler, araştırmacılar, su ve elektrik tesisatçıları, psikologlar ve daha birçok kişi...

Daha önce teferruatıyla tartıştığımız Savaşçı arketipinin zihnî berraklığında da Büyücü enerjisi mevcuddur. Büyücü tek başına hareket etmek kapasitesine sahib değildir. Bu sadece Savaşçının hususiyetidir. Fakat Büyücünün de düşünme kapasitesi vardır.

Yani, Büyücü enerjisi, düşünceliliğin ve durup içe dönüş tarzında "refleksiyonlu" düşüncenin arketipidir. Bu yüzden de "içedönüklüğün" enerjisidir. Burada içedönüklük derken utangaçlık veya sıkılganlığı kastetmiyoruz; daha çok, iç ve dış dünyayı birbirinden ayırma, iç doğruluk ve imkânlarla bağlantı kurma kapasitesini anlatmak istiyoruz. İçedönükler, bu anlamda, başkalarından daha fazla kendi merkezleriyle yaşarlar. Ego mihrakının kurulmasına yardım eden Büyücü enerjisi, kendi durgunluğu, merkezîliği ve hissî yalıtılmışlığı için, hareketsiz kalır. Kolay kolay yerinden oynatılamaz.

Büyücü, çoğunlukla bir kriz esnâsında ortaya çıkar. Bu enerji, mümkün birçok neticenin "bilgi"sine; tesirsizleştirme ve yönlendirme kuvvetlerini anlayabilme "bilgi"sine sahibtir.

İnsanlar, zor şartlarda, "mukaddes" denebilecek bir zaman ve mekân idrakı yaşarlar. Bu "mukaddes" mekân, Büyücünün rehberlik ettiği erkeklerce iyi bilinir. Bu erkekler aynen sihirli çubuklarını sallayıp büyülü sözler sıralayan merasim büyücüleri gibi, kendilerini bu "mekân"a gerçekten koyabilirler. Bazı müzik parçalarını dinleyerek, bir hobiyle uğraşarak, korularda uzun yürüyüşler yaparak, belirli mevzu ve zihnî resimlerle meditasyon yaparak bu mekâna girerler. Bu ândan itibaren Büyücüyle temas kurabilirler ve oradan bir problem hakkında ne yapmaları gerektiğini ve nasıl yapacaklarını bilerek çıkarlar.

Geçmiş medeniyetlerde şaman, hayatı yeniden düzenleyen, kayıp ruhların ve şanssızlıkların gizli sebeblerini bulan bir "iyileştirici"ydi. Hem ferdlerin hem de toplumların bütünlüğünü ve tamlığını sağlayan kişiydi. Aslında Büyücü enerjisi bugün de aynı yüce gayeyi güder. Büyücü ve onun en gelişkin insan biçimi olan şaman, bilgi ve teknolojinin "sevgiyle" uygulanması vasıtasıyla tüm varlıkların "varoluş" tamlıklarını hedefler.

Manipülatör ve İnkârcı "Masum" (Gölge Büyücü): Büyücünün de diğer olgun erkeklik enerji potansiyelleri gibi, iki kutublu gölge bir yönü var. Eğer çağımız Büyücü çağıysa, o zaman iki kutublu Gölge Büyücünün de çağıdır. Sadece dünyamızda gittikçe artan toksik zehirlenme ve tabiî çevrenin yokolması problemini, kıyamet günü silahlarına teslim olmamızı düşünmek yeter.

Propaganda bakanlıklarının, sansürlü basın toplantılarının ve haberlerin; yine, sunî olarak düzenlenen siyasî yarışların arkasında Manipülatör Büyücü yatmakta.

Gölge Büyücünün aktif kutbu, hususî bir anlamda "iktidar Gölge"dir. Bu Gölgenin altındaki erkek, Büyücünün yaptığı gibi başkalarına rehberlik etmez; tersine onları farkedemedikleri bir şekilde yönlendirir. Onun ilgisi, diğer insanlara daha iyi, mutlu ve doyum verici bir hayat sağlamaya yönelik değildir. İnsanların işine yarayacak bilgileri onlardan esirgeyerek istediği yöne çeker. Manipülatör, üstünlüğünü ve büyük öğrenme gücünü göstermeye yetecek az miktardaki bilgiyle yetinir. Gölge Büyücü, sadece insanlardan kopuk değil, kabadır da!.. Üniversiteler, zeki talebelerine saldırmayı alışkanlık hâline getiren böyle profesörler ve hastaneler de hastalarını yeterince aydınlatmayan böyle doktorlarla doludur.

Manipülatör`ün bir hırsı da maddî olarak şahsî çıkarlarına öncelik vermesi ve bilgisini "satma"nın herşeyden daha fazla belirleyici olmasıdır. Paragöz hukukçular, gözbağcı terapistler ve yalancı reklamcılar, başta gelen örneklerdir.

Reklamcıların açgözlülüğü ve statü arzusu yüzünden açıkça yalan söylemeye kadar varan toplum psikolojisinin toptan yönlendirilmesi, dürüstlük dünyasından kopuşu gösterir. Totaliter hükümetlerin (veya zâhiren öyle görünmemeyi başaranların) "propaganda" manipülasyonları da böyledir. İnsanların yaralarını, sembol ve imajların becerikli kullanımı sayesinde deşen bu şarlatanlar, tesbihlerini şakırdatır, kara büyücünün, kötü kalbli sihirbazın, voodoo cadısının çubuğunu sallar.

Manipülatör`ün hükmü altındaki erkek, insanî değerler dünyasından kopuşu temsil eder ve manipülasyon teknikleriyle sadece başkalarını değil, kendini de yaralar. Bu erkek çok fazla düşünür, hayattan geri durur ve asla yaşamaz. Kararlarının getireceği artı ve eksilerin ağına yakalanmış, bir türlü kurtulamadığı düşüncelerinin labirentinde kaybolmuştur. Yaşamaktan, "kavgaya atılmak"tan korkar. Köşesine oturur ve düşünür sadece. Yıllar geçer. Zamanın nasıl geçtiğine şaşırır. Sonunda tüm tesirlere kapalı bir hayata çekilir. O bir röntgencidir, koltuk maceracısıdır. Akademi dünyasında kılı kırk yarandır. Yanlış karar verme korkusuyla hiçbir şey yapmaz. Hayata olan korkusuyla, diğer insanların sürdürdüğü hayatların eğlence ve zevkine katılamaz. Bildiklerini başkalarından esirgeyip paylaşmadıkça, kendini gittikçe daha çok izole olmuş ve yanlış hisseder. Hangi alanda ve hangi şekilde olursa olsun bilgi ve tekniğiyle başkalarını yaraladıkça, başka insanlarla yakın ilişkiler kurmaktan kaçtıkça kendi ruhunu uzaklaştırmış ve yoketmiş olur.

Bildiklerimizle başkalarına yardımcı olabilecekken, onlardan uzak durup ilişki kurmaktan kaçıyorsak; bilgimizi başkalarını küçültmek ve kontrol etmek için veya kendi statü ve zenginliğimizi artırmak için bir silah olarak kullanıyorsak, Gölge Büyücü Manipülatör ile aynîleşmişiz demektir. Hem kendimize hem de bilgeliğimizden yararlanabilcek kişilere zarar veren bir kara büyü yapmış oluruz.

Büyücü`nün Gölgesinin pasif kutbu Naif veya "Masum"dur. "Masum" kişi, Erken Büyümüş Çocuğun Gölgesi "Saf"ın, çocukluktan yetişkinliğe taşınmış hâlidir.

"Masum"un hükmü altındaki erkek, en azından içtimaî müeeyidenin olduğu alanlarda, büyücü erkeğin an`anevî olarak edindiği güç ve statüyü ister. Ama gerçek bir büyücünün sahib olduğu sorumlulukları almak istemez. Paylaşmak ve öğretmek istemez. Her türlü başlangıcın gerekli bir parçası olan, başkalarına dikkatli ve adım adım bilgi aktarma vazifesinden kaçınır. Mukaddes mekânın hizmetkârı olmak istemez. Kendisini tanımak istemez ve gücün yapıcı bir şekilde yönlendirilmesi ve uygulanması becerisini kazanmak için gerekli yoğun çabayı kesinlikle harcamak istemez. Sadece bu çabayı harcayanları yoldan çıkarmaya yetecek kadarını öğrenmek ister.

"Masum"un ele geçirdiği erkek, gerçek bir çaba göstermek ona "fazla iyi" geldiği için, başkalarını engellemeyi ve çöküşlerini görmeyi seçer. Numaracı, numaralarını gerçeğin ortaya çıkması adına oynadığı hâlde, "Masum" kendi hakedilmemiş statüsünü elde etme ve sürdürme gayesiyle gerçeği saklar. Numaracı, devâsâlığımızın zorunlu çöküşünü hedeflerken, Gölge Büyücü (hem manipülatör hem de "Masum"), böyle bir çökertme gereksiz ve hatta zararlı olduğu zaman bile bizleri çökertmeye çalışır.

"Masum"un en önemli motivasyonu, hareket eden, yaşayan, paylaşmak isteyen insanları kıskanmasıdır. "Masum"un ele geçirdiği kişi, hayatı kıskandığı için insanların onun hayat enerjisinden mahrum oluşunu keşfetmelerinden korkar. Onun bu kopukluğu ve "etkileyici davranışları", çökertici sözleri, sorulara karşı düşmanlığı aslında içindeki gerçek ıssızlığı ve cansızlığı, dünyaya karşı sorumsuzluğunu gizlemek içindir. "Masum"un hükmettiği erkek, hem vazife başında hem de işini savsaklarken günah işler ama, düşmanca güdülerini yapmacık bir naifliğin erişilmez duvarı ardında saklar. Bu tür erkekler kaypak ve aldatıcıdır. Savaşçı enerjimizle kendilerinin yüzleşmesine izin vermezler. Bu tür çabalarımızı savuştururlar. Böylece bizi, kendi sezgilerimizi sorguladığımız bitmez tükenmez bir sürece sokup muvazenemizi bozarlar. "Masum"luğuna kafa tutacak olursak, gözyaşartıcı bir şaşkınlık gösterisiyle tepki verir ve sebeb olduğumuz üzüntünün pişmanlığıyla başbaşa bırakırlar bizi. Hatta, kendi güdülerimizi onlara atfettiğimizi düşünüp utanır ve paranoyak olduğumuza karar veririz. Fakat manipüle edildiğimize dair duygudan da kolay kolay kurtulamayız.

Büyücü`ye Ulaşma: Mânevî bir Büyücüyle temasımız olmadığını hissediyorsak, dürüst olmayan ve inkârcı pasif kutba yakalanacağız demektir. Bu durumda, kendi iç yapımızın, sâkinliğimizin ve açık görüşlülüğümüzün farkına varamayız. İç güven duygumuz olmaz ve kendi düşünce süreçlerimize güvenebileceğimizi hissedemeyiz. Gerektiğinde duygu ve problemlerimizden uzaklaşmayı beceremeyiz. Bir kaos duygusu yaşarız ve bizi değişik yönlere savurabilecek dış baskılara karşı dayanıksız oluruz. Başkalarına karşı pasif-agresif bir şekilde davranırız ama hiçbir kötü niyetimizin olmadığını iddia ederiz.

Danışanlar (psikoloğa gidenler), kendilerini güçlü duygulanımların (aşırı korku, kıskançlık, öfke, keder...) sınırında hissettiklerinde, onlardan bir "gözetleme" sandalyesine oturmalarını ve bu duyguları odanın ortasında bir yığın olarak hayal etmelerini isteriz. Her duygu, yığının içine dikkatlice yerleştirilir, danışan, arkasına yaslanıp onları (rengini, şeklini, hissî tonlardaki farkları) izler. Duygularını yargılamadan, aşağılamadan, sadece seyrederler. "Oh, yine mi sen! Tıpkı şuna benziyorsun!" Eğer duygular, Ego`nun görebileceği bir yerde odanın ortasında olursa, bastırılmamış olurlar. Böylece, duyguların itici kuvveti geçince, danışanlara onları yoketmelerini söyleyebiliriz.

Bu alıştırmayla, danışanın Büyücü enerjisiyle bağlantısını güçlendirmesine yardım etmiş oluyoruz. İzleyen ve düşünen, Büyücüdür. Ego`nun, duyguları düzenli bir şekilde yığmasını sağlayan Büyücüdür. Böylece tesirsizleşen hissî enerjiler zamanla güçlerini kaybeder. En sonunda, güç kazanan Ego, bu ham enerjiyi alıp, onu kullanışlı ve canlı bir şekilde kendini ifâde etme yollarına dönüştürebilir.

Eğer Büyücüyü doğru bir şekilde kullanabilirsek, şahsî ve meslekî hayatlarımıza açıkgörüşlülük, anlayış, kendimizi ve başkalarını düşünme, işimizle ilgili teknik beceri ve psikolojik kuvvetlerle başedebilme buudlarını da eklemiş oluruz. Büyücüye ulaştıkça, diğer üç olgun erkeklik arketipini de bu enerjiyi düzenlemekte kullanmamız gerekecektir. Dediğimiz gibi hiçbiri tek başına çalışamaz. Büyücüyle; Kralın üreticiliği ve cömertliğini, Savaşçının kararlı ve cesur hareketlerini, Âşığın tüm varlıklara derin ve inançlı bağlılığını harmanlamak zorundayız. Ancak o zaman, bilgimizi, enerji akışlarını yönlendirme ve tesirsizleştirme becerimizi insanların, belki de tüm dünyamızın çıkarı için kullanıyor olacağız.

 

ÂŞIK

Sevginin birçok biçimleri vardır. Antik Yunanlılar, İncilde "kardeşçe sevgi" denen erotik olmayan sevgiye "agape" diyorlardı. Eros, hem dar anlamda cinsî sevgi, hem de geniş anlamda tüm varlıkları saran ve birleştiren sevk anlamına geliyordu. Romalılar, bir beden ve ruhun, bir başka beden ve ruhla tamamen birleşmesi anlamında "amor"u kullanıyordu. Tüm bunlar ve sevginin diğer biçimleri, insan hayatındaki Âşık enerjisinin canlı birer örneğidir.

Jungçular çoğunlukla Yunan ilâhı Eros`u, Âşık enerjisi yerine kullanırlar. Latince "libido" tâbirini de kullanırlar. Bu tâbirlerle, sadece cinsî zevkleri değil, genel bir yaşama zevkini kastederler.

Adı ne olursa olsun, Âşık enerjisinin, neşe, canlılık ve tutkunun temel enerji biçimi olduğuna inanıyoruz. Bu enerji, türümüzün cinsellik, yiyecek, sağlık, hayatın zorluklarına aktif bir şekilde uyum ihtiyaçları ve en önemlisi "anlam açlığı" vasıtasıyla (ki bunlar olmadan insanlar hayatlarını devam ettiremez) yaşar. Âşık`ın temel güdüsü, bu ihtiyaçları gidermektir.

Âşık arketipi, ruh için de temeldir. Çünkü dış çevreye duyarlı olmayı sağlayan enerjidir. Jungçuların "hassevî-duyusal fonksiyon" dediği şeyin ifâdesidir. Bu "hassevî-duyusal" tecrübenin tüm teferruatından sorumlu olmanın yanında renkleri, biçimleri, sesleri, dokunma, koklamayla ilgili duyuları da belirler. Âşık, iç psikolojik dünyadaki değişimleri gözler ve aldığı hassevî intibâlara karşılık verir.

Bütünlüklü Âşık: Âşık oyun ve "gösteri" arketipidir; sağlıklı hayatın, duyulara seslenen zevklerin dünyasında, utançsız bir şekilde bedenine sahib olmanın arketipidir. Yani, Âşık fazlasıyla hassevîdir, tüm ihtişâmıyla fizikî dünyanın farkındadır ve duyularıyla bunu hisseder. Bu duyarlılığıyla tüm varlıklarla ilişki içindedir, onlara bağlıdır. Şefkatle ve hissî bir anlayışlılıkla onlarla bir bütün olur. Âşık`ı kullanan bir erkek için, tüm varlıklar sırrî biçimlerde birbirine bağlanmıştır. "Bir kum tanesindeki dünya"yı görebilir ve hissedebilir.

İnsiyâkî olarak etrafındaki şeylerle "empati" (başkalarının hürriyetiyle bağ) kuruyordur.

Âşık`ı kullanan erkeğin, belki Jung`un öngördüğünden daha da geniş bir "kollektif şuurdışı"na açık olduğuna inanıyoruz. Jung`un kollektif şuurdışı tüm insanoğullarının şuurdışıdır ve Jung`un dediği gibi, bugüne kadar yaşamış tüm insanların hayatında olup biten herşeyin hatırasını muhafaza eder. Belki tüm canlıların duyumlarını kapsayacak kadar da geniştir.

Doğu bilgeleri, kocaman denizin sathındaki dalgalar gibi olduğumuzu söylerler. Âşık enerjisinin bu "okyanus" bağlantılarıyla birebir ve çok yakın ilişkisi vardır.

İç ve dış şeylere karşı duyarlılık, tutkuyla elele gider. Âşık`ın bağlılığı temel olarak entellektüel değildir. Hissetmeye dayalıdır. Temel ihtiyaçlarımız hepimizce en azından sathın hemen altında tutkuyla hissedilir. Fakat Âşık, bunun derin bilgisine sahibtir. Şuurdışına yakın olmak, "ateş"e, hayatın ateşlerine, biyolojik seviyedeki hayatî metabolik süreçlerin ateşlerine yakın olmak demektir. Sevgi, hepimizin bildiği gibi, "sıcak", çoğu zaman "el yakacak" kadar sıcaktır.

Âşık`ın tesirindeki erkek, dokunmak ve dokunulmak ister. Herşeye fizikî ve hissî olarak dokunmak ister ve herşeyin ona dokunulmasını ister. Hiçbir sınır tanımaz. İçindeki güçlü hisler vasıtasıyla iç dünyasında (ve başkalarıyla ilişkileri çerçevesinde haricî olarak) hissettiği bağlılık duygusunu yaşamak ister. Algılanan dünyayı bir bütün hâlinde yaşamak ister.

Estetik idrak olarak bilinen şeye de sahibtir. Ne olduğu önemli olmaksızın herşeyi estetik açıdan yaşamak ister. Onun için tüm hayat sanattır ve çok değişik duygular uyandırır.

Kökeni Ödipal Çocuk olan Âşık enerjisi, aynı zamanda mânevîliğin, bilhassa mistisizmin kaynağıdır. Tüm dünya dinlerinde bulunan ve onların temeli olan mistik gelenekte, Âşık enerjisi, mistikler vasıtasıyla herşeyin sonsuz Birliğini sezer ve ölümlü, sonlu bir insanda bulunmasına rağmen, günlük hayatta bu Birliği aktif olarak yaşamaya çalışır.

Âşık`a ulaşmış erkek, hayattaki herşeyi bu şekilde yaşar. Dünyadaki acı ve kötülükleri hissederken bile aynı zamanda büyük bir sevinç hisseder. Sevinç ve hazzı tüm duyu tecrübeleriyle yaşar. Meselâ, sigara paketini açıp, tütünün egzotik aromalarını koklama sevincini bilir. Müziğe karşı duyarlıdır. Hint sitarının ürpertici nağmelerini, büyük bir senfoninin yükselen temposunu veya bir Arab darbukasının çileci vuruşlarını derinden hissedebilir.

Yazmak, onun için, hasselerinin de katıldığı duyulur bir tecrübeye dönüşebilir. Yazarlara niye çoğu yazarın masa başına oturunca sigara içtiklerini sorduğumuzda, sigara içmenin; tüm duyularını intibâlara, teessürlere, kelime farklarına karşı açık bir hâle getirerek rahatlık verdiğini söylediler. Bunu yaptıklarında "yeryüzü" yahut "dünya" ile derinden bağlantı kurduklarını hissediyorlar. İçerisi ve dışarısı sürekli bir bütüne dönüşüyor ve böylece onlar da ibdâ edebiliyorlar.

Diller (farklı sesler ve ince anlam farkları), Âşık`ın hissî beğenisi vasıtasıyla birbirine yakınlaşır. Başkaları yabancı dilleri mekanik bir şekilde öğrenirken, Âşık`a ulaşmış erkekler hissederek öğrenir.

Felsefe, ilâhiyat veya ilim gibi yüksek mücerred düşünceler bile duyular vasıtasıyla hissedilir.

Âşık enerjisiyle yoğun ilişkisi olan erkek, işini ve birlikte olduğu insanları bu estetik idrakla yaşar. İnsanları bir kitab gibi "okuyabilir". Çoğunlukla, onlardaki ruhî değişimlere acı verecek ölçüde duyarlıdır ve saklı güdülerini bile hissedebilir. Bu gerçekten de acı verici bir tecrübedir.

Âşık sadece yaşama sevincinin arketipi değildir. Dünyayı ve diğer insanları hissetme kapasitesinin yanısıra, acılarını da hisseder. Diğerleri acıdan kaçabilir, ama Âşık ile ilişkide olan erkek onlara dayanmayı bilmelidir. Hem kendisi için hem başkaları için yaşıyor olmanın verdiği acıyı hisseder.

Âşık`ın tesirindeki erkek, içtimaî sınırlarda durmak istemez. Böyle şeylerin sunîliğine karşı gelir. Hayatı (sanatçının stüdyosu, ibdâ edici bilgi çalışmaları) çoğunlukla sıradışıdır ve karmakarışıktır.

Netice olarak, "yasa"ya karşı çıktığı için, duyular ve ahlâk, aşk ve vazife arasındaki o eski ve bildik gerilimi, karşı çıkışlarla dolu hayatı görürüz. Joseph Campbell bunu manzum bir biçimde "amor ve Roma" arasındaki gerilim olarak dile getirmiştir. "Amor", tutkulu hayatlar; "Roma" ise, yasa ve düzene karşı sorumluluk ve vazife anlamına gelmektedir.

Bu yüzden Âşık enerjisi, diğer olgun erkeklik enerjilerine -en azından ilk bakışta- tamamen zıddır. Onun ilgileri, Savaşçı, Büyücü ve Kral`ın sınırlar, tesirsizleştirmeler, düzen ve disiplinle ilgili görüşlerinin zıddıdır. Bir erkeğin ruhu için doğru olan, tabiî ki tarih ve kültürel panoramada da doğrudur.

Sanatçı Âşık`ların şahsî hayatları "tipik" olarak fırtınalı, karmaşık ve labirent gibidir; iniş-çıkışlarla, kötü evliliklerle ve çoğunlukla da uyuşturucu bağımlılığıyla doludur. İbdâcı şuurdışının ateşli gücüne çok yakın bir yerde yaşarlar.

Benzer bir şekilde, hakiki ruhçu Âşık`lar da derinden hissettikleri sezgilerin "titreşimi" ve duyumlarıyla dolu bir dünyada yaşarlar. Onların şuurları da sanatçılarınki gibi, başkalarının duygu ve düşüncelerinin ve kollektif şuurdışının karanlık dünyasının saldırılarına fazlasıyla açıktır. Gündelik umumî kanaatler dünyasının ardında veya altında duran bir dünyada yaşıyor gibidirler. Bu gizli dünya, onlara sesli kelimeler, şiddetli duygular, başkalarının anlamadığı sıcak ve soğuk duyumları, farkedilemeyen kokular, büyük korku ve güzellik imajları, insanların gerçekte neler yaşadığına dair duyumlar verir. Hatta gelecek hakkında intibâlar bile alabilirler.

İnsanlar, durumlar veya geleceğimiz hakkında sezgilerimiz ve önbilgilerimiz olduğunda bizler de Âşık`a erişmiş oluruz. Böyle ânlarda varlıkların temel birliğini müşahhas olarak bile hissedebiliriz ve normalde farkında olmadığımız gerçekliklerle bağlantı kurmamızı sağlayan Âşık enerjisiyle dolarız.

Çiftçilikten borsacılığa, boyacılıktan bilgisayar yazılımı hazırlamaya kadar, neredeyse her meslek her çeşit sanatçı ve üretici, ibdâcı çaba, olduruculuk için Âşık enerjisini kullanır. Meraklılar, fanatikler, tutkulular, bir cereyanın bağlıları, antikacılar, uzmanlar da böyledir.

Âşık`ın gölge yönlerini tartışmaya başlamadan önce, yıllardır süren "tekeşlilik-çokeşlilik" ve "rastgele ilişki" zıdlığı mevzuunda bir not düşmek istiyoruz. Tekeşlilik, bir kadın ve erkeğin kendilerini yalnızca birine -beden ve ruh olarak- adadığı, aşkın "amor" biçiminden doğar. Tekeşlilik, en azından Batıda hâlen idealimiz olmayı sürdürüyor. Fakat Âşık, kendini çokeşlilik, değişik tekeşlilikler veya rastgele ilişkiler vasıtasıyla da dışa vurur. Mitolojide, bu, Hindu Krishna`nın "gopi"lere (kadın çobanlara) olan aşkı olarak gösterilir. Her birini, sonsuz aşk gücüyle tam olarak sever, böylece her bir gopi, kendini tamamen hususî ve değerli hisseder. Muhtelif ülkelerdeki çokeşlilik tatbikatlarında, tüm bu içtimaî düzenlemeler içinde, Âşık kendini açığa vurur. 

Mübtelâ ve İktidarsız Âşık (Gölge Âşık): Mübtelâ Âşık (ifrad sapma) ile aynîleşen erkeğin sorduğu en âcil ve kuvvetli soru "Bana sonsuz zevkler sunan bu kocaman dünyada niye cinsî ve hissî hayatıma sınırlar koyayım ki?"dir.

Mübtelâlık bir erkeğe nasıl hükmeder? Mübtelâ biçimindeki Gölge Âşık`ın temel ve en yıkıcı hususiyeti, kendini farklı yollarla gösteren yitikliktir. Gölge Âşık`ın hükmettiği erkek, gerçekten de duyular okyanusunda kaybolup gider. Dış dünyadan gelecek en hafif bir tesir bile onu dağıtmaya yeter. Gece karanlığındaki tren sesinin yankısına, ofisteki bir kavganın hissî yıkımına, sokakta karşılaştığı kadınların kırıtmalarına gidiverir aklı. Bir o yana bir bu yana sürüklenen bu adam kendi akıbetinin efendisi değildir. Bu duyarlılığının kurbanı hâline gelir. Bakışlar, kokular, dokunuşlar, sesler dünyasında boğulur.

Geceleyin odasına bir damla ışık düşmesine bile dayanamayan, diğer dairelerden gelen gürültülerle gerçekten çılgına dönen, aynı zamanda parlak bir besteci olan korkunç duyarlı bir erkek vardı. Düşüncelerinden taşan melodi ve besteleri kafasında tutamıyordu. Çünkü yüksek sesle işitiyordu. Ümidsiz bir çabayla hayatını düzene koymak için evin heryerine -aynalara, yatağına, kahve masasına, kapılara- yüzlerce not astı. Çıldırmışçasına, her yazılı olanı gerçekleştirmek için oradan oraya koşuyordu. Duyuları içinde kaybolup gitmişti.

Bir başkası, gece okulunda bir yabancı dil okuyordu. Mübtelâ Âşık`ın hükmünde, bu dile duyularıyla yaklaştı; garib şekillere hayran oluyor, her sesi, kelimeler arasındaki en ince farkı hissediyordu. Sonunda duyguları tarafından tamamen ele geçirildiği ve öğrenemediği bir noktaya ulaştı. Ezberlemek için gerekli "uzaklığı" sağlayamıyordu. Bir kelimeye verecek enerji bile bulamıyordu. Sınıf birinciliğine oynamasına rağmen, kısa zamanda sonunculuğa düştü. Dili kontrol edemiyor ve hâkim olamıyordu; dil onu kontrol ediyordu. O yabancı dilin Mübtelâ`sı, o dile karşı hissettiği duygularının kurbanı oldu. Kaybolup gitti.

Gelirini fazlasıyla aşan bir arabaya âşık olup sonra meteliksiz kalan adam da böyledir.

Karısının bebeklerine mama almak için sakladığı evdeki son parayı alıp, çalıştığı proje için gerekli boya ve kalemlere harcayan sanatçının hikâyesini anlatalım: Karısını ve çocuklarını seviyordu. Fakat, dediği gibi, sanatını mutlaka yapmak zorunda olduğunu hissediyordu. Onun içinde kaybolmuştu; en sonundaysa ailesini kaybetti.

Mübtelâ kişilikler -yemekten, içmekten, sigaradan veya uyuşturucudan vazgeçemeyen insanlar- ile ilgili hikâyeleri bilirsiniz. Tütüne olan kimyevî ve hissî bağımlılığında kaybolarak ölenleri meselâ.

Bu kaybolmanın da gösterdiği gibi, Mübtelâ, ânlık zevkler için yaşar ve bizleri kaçamadığımız bir hareketsizliğe hapseder. Bu ilâhiyatçı Reinhold Neibuhr`un "duyu günahı" dediği şeydir.

Aşk ateşiyle yandığımızda, hasretlerimizin acısı ve sarhoşluğuyla tutuştuğumuzda, bedenimizin dışına çıkamayız, geriye çekilip yeni bir eylemde bulunamayız. Bizim deyişimizle "kendimize gelemeyiz". Duygularımızdan uzaklaşma ve belli bir "mesafe koyma"yı beceremeyiz. Birçok hayat, çöküntüye dönüşmüştür; çünkü insanlar kendilerini yanlış ilişkilerden yahut yıkıcı evliliklerden kurtaramaz. Mübtelâlığa dayalı bir ilişkiye yakalandığımızı her hissedişimizde, bu durumu daha çok görmezden geliriz, çünkü çoktan Gölge Âşığın kurbanı olmuşuzdur.

Gölge Âşık`ın aktif kutbunun kurbanı -içindeki ve dışındaki- yitiklikten sonsuza dek rahatsız olacaktır. Bu kişi sürekli birşeyler arar. Ne aradığını bilmez ama bir yere yerleşmekten âciz kovboyun filmin sonunda batan güneşe doğru yalnız başına atını sürmesi gibi, başka bir heyecan ve macera peşinde dolaşır durur. İlerdeki tepelerin hemen ardındaki o belirsiz şeyi yaşamak için tatmin edilemez bir açlık duyar. Tüm ölümlü insanlar gibi mutluluğa fenâ hâlde ihtiyaç duyan bu ölümlü adam, kendisine neye mâlolursa olsun, onu "hürleştirecek fikir"in değil, duyularının peşinden gitmek zorunda hisseder. Bu, âşık olmak ve terketmek için âşık olan James Bond ve Indiana Jones`tur. Burada gördüğümüz Don Juan sendromudur, böylece tekeşlilik ve rastgele ilişki mevzuuna yeniden dönmüş oluyoruz.

Tekeşlilik, kendi derinliğinin ve bütünlüğünün verimi olarak ele alınabilir. Zahirî kurallarla değil, iç yapılarıyla, kendi erkeksi selâmeti ve kendi iç sevinciyle sarmalanmıştır. Fakat bir kadından diğerine koşan, ne olduğunu bilmediği birşeyi zoraki bir şekilde arayan erkek, henüz iç yapıları yeterince oturmamış biridir. Çünkü iç dünyası parçalıdır, belli bir merkezi yoktur, kadınsı formlar ve duyu tecrübeleri dünyasında varolduğunu düşündüğü hayalî bütünlük tarafından oradan oraya savrulur.

Mübtelâ için, dünya yitik bir bütünlüğün bir türlü ulaşılamayan parçalarından oluşmaktadır. Ön plandakilerin esiri olur ve asıl belirleyici olan "arkaplan"ı göremez. Hinduların dediği gibi, "şekillerin sonsuzluğu"na kapılır, kendisine huzur ve sâkinlik getirecek "Bir"liği bulamaz. Prizmanın sonlu tarafında yaşayarak, sadece gökkuşağı renklerinin göz kamaştırıcı fakat parça parça ışığını yaşayabilir.

Bu, semâvî dinlerin "putperestlik" dediği şeyin başka bir şeklidir. Mübtelâ Âşık asla hissedemeyeceği Birlik ve Bütünlüğün gücünü şuursuzca sonlu parçalara bölmeye çalışır. Bu da yine pornografik koleksiyon fenomeninde kendini ortaya koyar. Mübtelânın parçalayıcı enerjisine bağlı erkekler, çoğu zaman çıplak kadın fotoğraflarından oluşan büyük koleksiyonlar yapar ve bunları "göğüsler", "bacaklar" gibi kategoriler hâlinde düzenlerler. Ardından "göğüsler"i yanyana dizer ve büyük bir zevkle birbirleriyle kıyaslarlar. Ve aynı şeyi "bacaklar" yahut kadın bedeninin diğer bölümleri ile yaparlar. Parçaların güzelliğine bayılırlar ama bir kadını yakın ve "insanî" bir ilişki kurabilecekleri beden ve ruh bütünlüğü olan fizikî ve psikolojik açıdan "bütün" bir insan olarak hissedemez, yaşayamazlar.

Bu putperestlikte şuurdışı bir şişinme, aşırı gurur vardır. Duyu dünyasının efendisi olma ihtirasıyla, bu imajlara tapınma.

Mübtelânın hükmü altındaki erkeğin rahatsızlığı, yakalandığı ağdan bir çıkış yolu bulma çabasının ifâdesidir. Çıkış yolu, daha derin bir yoldan geçer. Mübtelânın aradığı, sonsuz ve sürekli bir "orgazm"dır. Bu yüzden bu şehirden o şehire, o maceradan bu maceraya, o kadından bu kadına koşar. Her seferinde kadın, ölümlülüğünü, sonluluğunu, zayıflığını ve sınırlarını ona gösterir, sonsuz orgazmı "bu kez" bulduğu düşünü yıkar. Başka bir deyişle, dünyayla kurduğu mükemmel birlik hayalinin heyecanını yitirince, atına biner ve yeni bir sarhoşluk aramak üzere yola çıkar. Erkeksi neşesinin "sabit"liğine ihtiyaç duyar. Sadece onu nerede arayacağını bilmez. "Mânevî gücünü" bir kokain çubuğunda arama noktasına gelir.

Psikologlar, bir erkeğin Mübtelâ`nın esiri olmasından doğan problemlerden "sınır problemi" diye bahsederler. Mübtelâ`nın esareti altındaki erkek için sınırlar yoktur. Daha önce de dediğimiz gibi, Âşık sınırlanmak istemez. Bizler de onun esiri olunca, sınırlanmaya dayanamayız.

Mübtelâ Âşık, gerçekten de şuurdışının -kendi şahsî şuurdışının ve kollektif şuurdışının- esiridir. Onun içinde boğulmuştur. Bu, İncilde kaotik "derinlik"tir, erkeksi dünyanın yapı olarak doğduğu antik yaradılış mitlerinin "ilk" okyanusudur. Bu okyanusvarî kaos -şuurdışı- mitolojide "kadın" olarak sembolize edilmiştir. Bu "Anne"dir.

Mübtelâ`nın tam da bizi yapmaktan alıkoyduğu şey, en başta yapmamız gereken şeydir; yani, "kadınsı" şuurdışı alanının dışında kendi erkeksi Ego yapılarını geliştirmektir, sınırlarımızı koymaktır. Mübtelâysa, sınırlara karşı durur. Fakat sınırlar, kahramanca bir çabayla yapılmıştır ve Mübtelâ`nın esiri olan erkeğin en çok ihtiyacını duyduğu şeydir. Tüm varlıklarla daha fazla bir olmasına gerek yoktur. Zaten fazlasıyla yapmıştır bunu. İhtiyacı sadece "mesafe koymak" ve "ayrı kalmak"tır.

Artık, Ana kuzusunun Annesine tâbî olması durumunu çocukluktan yetişkinliğe taşıyanın Mübtelâ olduğunu görebiliriz. Mübtelâ`nın hükmü altındaki erkek, hâlâ Annesine bağlıdır ve bundan kurtulmaya çalışır. Ve, onu "erkekliğinden alıkoyan" çekici ve büyüleyici "kadınsı" güzelliği yıkmalıdır.

Mübtelâ, Ana Kuzusundan türemiş biri olarak, sınırların kullanışlılığını gerçekten öğrenmelidir. Erkeksi yapıdan mahrum oluşunun, disiplinsizliğinin, neticesiz ilişkilerinin ve otorite problemlerinin kendisini kaçınılmaz olarak sıkıntıya sokacağını öğrenmelidir. İşinden atılacak ve onu gerçekten seven karısı, eninde sonunda onu terkedecektir.

Peki, bütünlüklü Âşık`a ulaşamadığımızı hissediyorsak bu ne anlama gelir? O zaman iktidarsız Âşık`ın hükmü altına girmişiz demektir. Duygusuz bir hâlde yaşarız. Tecrid olunmuşluk ve tekdüzeliği hissederiz. Psikologların "yavanlaşmış hissîlik" dediği, heyecan eksikliğini, canlılık ve hareketlilikten mahrumluğu, sıkıntı ve isteksizliği hissederiz. Sabah kalkmakta, akşam uyumakta güçlük çeker ve monoton bir şekilde konuştuğumuzu farkederiz. Giderek ailemizden, iş arkadaşlarımızdan, dostlarımızdan uzaklaştığımızı görürüz. Cinsî hayata da bu durgunluk yansır. İştahımız kaybolur ve hayatı mânâsız bir akış olarak yaşarız. Kısacası bunalıma gireriz.

İktidarsız Âşıklar, "kronik" bir şekilde bunalımlıdır. Başkalarıyla bağ kuramadıklarını, onlardan koptuklarını hissederler. Hatta bu, kişilik parçalanmalarına kadar gidebilir ve kendilerini gerçekdışı olarak algılayabilirler. Hayatı, kendisinin dışarıdan izlediği bir film gibidir. Uğruna yaşayacak hiçbir şeyin olmadığını hissederler. İncil "bakış açısı olmayan insanlar yaşayamazlar" der. Âşık`ın muhayyilesi ve bakış açısı olmadan, insanlar yaşayamazlar.

Âşık`a Ulaşma: Eğer Âşık`a ulaşırsak, Ego yapılarımız güçlü olur, kendimizi (hayatlarımız, gayelerimiz, işimiz ve başarılarımız açısından) ilişki içinde, bağlantılı, canlı, şevk dolu, şefkatli, anlayışlı, enerji dolu ve romantik hissederiz. Mânevî güç dediğimiz anlamlılık duygusunu bize veren, tam olarak ulaşılmış Âşık`tır. Kendimiz ve başkaları için daha iyi bir dünya hasretlerimizin kaynağı Âşık`tır. O, idealist ve hayalcidir. O, daha iyi şeylere sahib olmamızı ister. "Daha verimli yaşamamız için size hayatı getirdim" der.

Âşık, diğer erkek enerjilerinin, birbirlerine karşı ve zor şartlarda hayat kavgası veren insanoğlunun gerçek hayatlarına karşı insanî, sevecen ve ilgili olmasını sağlar. Dediğimiz gibi, Kral, Savaşçı ve Büyücü birbiriyle oldukça uyumludur. Çünkü, Âşık olmaksızın, üçü de hayattan kopuktur. Onlar enerji kazanmak, insanîleşmek ve nihaî gayelerini -sevgiyi- edinebilmek için Âşık`a ihtiyaç duyarlar. Sadistik olmamak için, Âşık`a ihtiyaçları vardır.

Âşık da onlara ihtiyaç duyar. Hissî ve hassevî kaosunun sınırsızlığı içindeki Âşık, sınırlarını tâyin etmek, kendine bir yapı kazandırmak, kaosunu ibdâcı bir yöne yönlendirecek düzeni kurmak için Kral`a ihtiyaç duyar. Sınırları olmadan Âşık enerjisi menfî ve yıkıcı bir hâle gelir. Âşık, kararlı davranabilmek, hareketsizleştirici duyu ve duygu bağımlılığının ağından bir "kılıç darbesiyle" kopabilmek için Savaşçıya ihtiyaç duyar. Âşık, duygularının tuzağına düşmekten korunmak ve daha objektif bir perspektif kazanmak, resmin "tamamını" görmek ve görünenin ötesindeki gerçekliği yaşayabilmek için gereken "uzaklığa" erişebilmek için Büyücüye ihtiyaç duyar.

Ne yazık ki, canlılığımıza ve "pırıltı"larımıza yönelik katı yürekli saldırılar çok erken yaşlarda başlar. Çoğumuz içimizdeki Âşık`ı öyle bastırırız ki, hayattaki hiçbir şey için tutku ve sevinç hissedemeyiz. Hayatlarımızı istediğimiz gibi yaşamayı ve canlı kılmayı başaramayız. Hatta, duyguların bilhassa da "kendi" duygularımızın rahatsız edici yükler olduğunu ve bir erkek için uygun olmadığını düşünebiliriz. Fakat hayatlarımızı bırakmayalım! İçimizdeki spontanlığı ve yaşama sevincini bulalım. O zaman sadece hayatlarımızı daha verimli yapmakla kalmaz, "başkaları"nın belki de ilk kez yaşamalarını sağlamış oluruz.

 

 

Son Söz

 

Kitab özetimiz burada bitiyor. Farketmiş olmalısınız, eserde kadınlardan pek sözedilmiyor. Hep erkek açısından kadına bakış vesilesiyle karşı cinse temas ediliyor. Kitabın bir yerinde meâlen denilen şu: Erkeklerin "çocukluk" ve "olgunluk" arketipleri olduğu gibi, kadınların da benzer şekilde "kızlık" ve "kadınlık" arketipleri var; ve kızlar da pek kadınlaşamıyor. Fakat bunların neler olduğuna ve nasıl tezâhür ettiğine, kitabın mevzuu olmadığından olsa gerek, rastlayamıyoruz. Muhakkak, bu bâbda söylenmiş çok şey var ve zaten söylenegeliyor da. İşin aslı şu ki, bu kitabda erkek için serdedilen düşünceler ve menfî yönlerin kadınlarla ortaklaştığı noktaları tesbit, pek de zor değil bir yerde. Ruh ve nefs zıdlığı temelde.

Bizim tezimiz, sınırlarına hapsolmuş bir cinsler savaşı ve cebheleşmesi değil elbette. "Zıdlar arası muvazene" hâlinde, "benzemez"lerin birbirini diyalektik olarak tamamlaması gibi, tek bir insan aksiyonunun, "var olmak" ve "var kalmak" için "zamanı aşma" aksiyonunun kahramanı olmak borcundaki kadın ve erkeğin birlikteliği... Ve, aile, Mütefekkir`in vurguladığı vechile, "zamanüstü gayesinden"...

Evet; "Kral, Savaşçı, Büyücü, Âşık" adlı eser vesilesiyle yazdıklarımızı ve iktibas ettiklerimizi artık bitirirken, tüm bunların ister istemez bir "boy aynası" fonksiyonu görebileceği anlaşılıyor. Ki en başta kendi nefsimizin "boy ölçüsü"nü bize âşikâr eden. Mesele de bu ya zaten, "nefs muhasebesi"ne giriş için "nefs"ini tanımak. Ve "kendini aşma" yoluna girmek; "erkeklik" ve "birlikte varoluş" yoluna; "zorunluluk" ve "sorumluluk" yoluna; erişmek, yetişmek ve yetiştirmek yoluna. Vedâ etmek "çocuksu"luğa.

"Hoşgeldin hayata!.."

 

 

 

EK:

 

11 EYLÜL’DEN SONRA:

YA BAŞYÜCELİK YA HİÇLİK!

 

 

“Giden” Dünya Düzeni, “Gelen” Dünya Düzeni

 

Hemen herkes hemfikir ki, 11 Eylül 2001 günü, kartvizitinde “Yeni Dünya Düzeni” yazan Batı hegemonyası, Doğunun en gözükara fedailerinden bir grubun düzenlediği ve emperyalizmin şahdamarının hedeflendiği “sınır ötesi operasyon”la ölümcül bir yara aldı. Şimdi, can çekişen bir ejderha eskisinin, panikle sağa sola savurduğu pençe hamleleri sahnelenmekte!..

Fakat, yine herkes hemfikir ki, “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!”. Çünkü, “Yeni Dünya Düzeni” yaftası asılarak, Hristiyan-Yahudi Batı sömürgeciliğinin dünyanın diğer milletlerini zorla içine tıktığı ve kendilerine köleliği, zulmü, sefâleti dayattığı “kafes”, onlar ve yardakçıları nazarında “dehşetengiz” üç patlamayla kısmen parçalandı. Ve, bir misâl olarak Saddam Hüseyin’in açtığı da dahil, daha öncesinde açılmış diğer büyük “gedik”lerle birleşerek, emperyalizme siyasî, askerî, iktisadî ve kültürel kölelikten “kaçış” ve “kurtuluş” için, esir ve mazlum milletlere, artık kolayca kapatılamaz bir “yol” açıldı.

Tek kelimeyle, “globalleşme-küreselleşme” diye de takdim edilen, ama karşı tepkilerin mukâvemetiyle gitgide “nizâmat” vermekte daha fazla zorlandığı müşâhede edilen “Yeni Dünya Düzeni”, düzenleme, yani köleleştirip sömürme iktidarını ve buna dayalı refahını neredeyse tamamen yitirme tehlikesiyle, bu sürece keskin ve geri dönülemez bir şekilde girme fenomeniyle yüzyüze geldi. “Amerikan hayat tarzı ve standardı” deyip durdukları şey var ya, işte onu!..

Vasfı “emperyalizm” de olsa, neticede bir “dünya düzeni”ydi bu. İşte şimdi bu “düzen”, temelinden sarsılıp kalbinden hançerlendi. Bir diğer ifâdeyle, “güçler dengesi”ndeki 10 şiddetinde “zelzele”yle, dünya tarihi son derece kritik ve geçmişe hiçbir şekilde benzemeyecek “konsept”lere gebe bir “berzah”a girdi: Ya sürekli çalkalanacak bir düzensizlik, sancıdan kıvrandıracak bir buhran, istikrar bulamayacak bir kaos ve tırmanacak bir şiddet anaforuna kapılış yahut “Yepyeni Bir Dünya Düzeni”nin, bir “Yeni Nizâm-Yeni İnsan” idealinin “güçler dengesi”nde belirleyicilik ve hâkimiyet kazanacağı, dünyanın buna göre şekilleneceği bir “Kurtuluş Yolu”na giriş!.. Ve her iki hâl de, ister düşük ister gürbüz olsun, istikbâlin bu çocuğunu, görüp yaşayacağımız târifsiz dehşet ve şiddet, kan ve sancılar içinde doğuracak!

Kısacası, “eski dünya düzeni” tamir ve iflâh edilemez biçimde bozuldu; ve bizim için asıl önemlisi de şu ki, zaten işlemez ve can verdi verecek bir düşkünlüğe, bir dönüşsüz çöküntüye düçar olmuş, statükosu emperyalizme kulluğa ayarlı “TC düzeni” ise herkesten ve herşeyden fazla bozuldu bugün.

Evet; şimdi hem dünya hem vatan toprağı için kendini empoze eden en âcil, en hayatî mesele, ihtiyaç ve “gündem”, artık yalnızca şudur: “Ya yeni hâl ya izmihlâl!”... İzmihlâl; çökme, ölme, parçalanma... Ve en âcil ve hayatî soru da, yine tüm dünya ve vatanımız için, artık şu: Eskisi, eskiyip gittiğine ve bittiğine göre, “Yeni Dünya Düzeni” ve “Devlet Düzenimiz” hangisi ve nerededir?..

Bu soruya hemen bir cevab aramamak, bu arayışını hemen “dünya çapında” bir çözümü bulmak ve bağlanmakla neticeye kavuşturamamak, “ölüme yatmak” ve arada kalıp “imha hedefi olmak”la bir!.. Olmak yahut olmamak, varolmak yahut yokolmak, nizâm yahut kaos, varlık yahut hiçlik: İşte bütün mesele, tek mesele, ilk mesele!..

Böyle bir “ölüm-kalım sorusu” ve “seçim zorunluluğu”na, dünya çapını kuşatmakla kalmayıp, ötelere, sonsuzluğa uzanan, bağlısına ölümsüzlük sırrını fısıldayan “biricik” cevab, bizim için ve eminiz ki, tarihin bugün kıvrıldığı noktaya nazaran, dünden bugüne bizi izlemiş olanlar için besbelli: İslâma muhatab anlayışı yenileyen ve çağa kendini “rakibsiz” olarak teklif eden Büyük Doğu-İBDA’nın “Yeni Dünya Düzeni” ve “Başyücelik Devleti” ideali!..

Aslında böylesine âşikâr bir hakikati telâffuz etmek, sadece biz İBDA bağlılarına değil, belki daha da çok, şu veya bu sebebten bugüne dek İBDA’yı gereğince takdir edememiş fakat hâdiselerin bugün apaçık haykırdığı noktada bu hakikati nihâyet teslim etmesi gerekenlere düşmeliydi. Farketmez! Tarihin bizi haklı çıkartması, çağırması ve işaret etmesi bir yana, asıl iş şimdi başlıyor herkes ve hepimiz için: Tarihi, ayaklarımızı Anadolu coğrafyasına basıp kendi insanımızı yoğurmakla işe başlayarak ve yepyeni bir devlet, yepyeni bir toplum düzeninde buluşturarak, “Yeni Nizâm-Yeni İnsan” idealinin tarihi hâlinde hemen şimdi “yazmaya” davranmak!.. Ne mutlu bizlere ki, doğan çağ, “bizim” çağımız! “Yeni Dünya Düzeni”nin manivelâsı, “bizim” vatanımız!..

Dostlara “gurur” ve “şükür”, mütereddidlere “ibret”, 11 Eylül’de taptıkları putun enkazı altında kalan ve milletimizin tepesinde “sömürge valisi” edâsıyla kurulup hem Hakka hem halka savaş açarak kan, gözyaşı ve sefâlet dayatan işbirlikçi hainlere “şamar” vesilesi olmak üzere, bugüne değin İBDA’nın söylediklerinin isbatı mâhiyetinde, üç “yorumu kendinde” iktibas arzedelim size. Bundan sonra, bugünden sonra, söz ve iş sırası sizde!.. Tarih yazmak; tarihî rolünü bizzat yaşayarak yazmak sırası!.. 

 

 

ABD İçin Asıl Tehdid “Dünya Çapında İslâmî Proje” mi?

 

11 Eylül 2001’den yaklaşık bir ay kadar önce, CIA Başkanı George Tenet, El-Mecelle dergisinin Ağustos sayısında kendisiyle yapılan mülâkatta, bugün cereyân eden hâdiselerin arkaplanını aydınlatması ve kibirlerinin vardığı hastalık derecesini ele vermesi bir tarafa, çok daha önemli olarak, ABD-İsrail-Avrupa hegemonyasının “Dünya Düzeni” için sanki asıl tehdidin, bu hegemonyayı kökünden bertaraf edebilecek İslâmî bir "Yeni Dünya Düzeni" projesi, insan ve toplum meselelerinin çözümünü “dünya çapında” sistemleştirmiş bir “İdeolocya Örgüsü” olduğunu ağzından kaçırıyor:

“ABD, Ladin’i adım adım takip ediyor. Ladin çok zeki ancak ABD istihbaratını atlatacak güçte askerî bir komutan değil. Onu yönlendiren kim oldukları bilinmeyen askerî komutanlar var. AYRICA LADİN’İN ULUSLARARASI DÜZEYDE İSLAMİ BİR PROJESİ DE YOK. Ancak onun fikir ve eylemlerini destekleyen İslam alimleri var. Bu yüzden onun öldürülmesi veya tutuklanması sorunu çözmez. ABD, bu nedenle Ladin’i destekleyenleri hedef alıyor. Zaten Ladin şahsında bu gruplara baskı yapılıyor. Bu, biz Amerikalıların taktiğidir. Bir tek şahsa savaş açılmış gibi göstererek aslında bu şahsın eylemlerini destekleyenler hedeflenmektedir. Ladin’i ortadan kaldırmak, yakalamak ve yargılamak ABD için çok zor olmazdı.” (1)

 

 

Büyük Proje, Büyük Rüya: İşte Büyük Doğu-İBDA!

 

Hani fikirde bir “usûl” olarak, duyulan ihtiyacı ve arzettiğiniz çözümün isbatını, çok daha açık anlaşılması, farkedilmesi ve takdir edilmesi için, “çözümün sahibi” (şahsımız bakımından “çözümün sahibi”ni bilen) olarak aradan çekilerek bir başkasının aynasına, o aynada biricikliği tecellî eden hakikatinizin yansıtılışına havâle edersiniz ya! Şahsen kifâyetsiz de olsak, bağlısı olmaktan misilsiz şeref duyduğumuz İBDA’nın çehresini işaretleyici ve insanımız için şayet tercihini “varolmak”tan yana yapacaksa yegâne istikbâlin “Başyücelik Devleti”nde bulunduğunu delillendirici bir iktibası, işte bu sâikle sunmak istiyoruz size. Gazeteci-yazar Yusuf Kaplan’ın, Umran Dergisi’nde yayınlanan “Büyük Rüyalar Görmek” başlıklı yazısı:

“Rüya görmeyen, büyük rüyalar göremeyen insanların bu dünyaya, hayata, insana dair bir beklentileri olabilir mi?

Veya şu: Bu dünyaya, hayata ve insana ilişkin dişe dokunur söyleyecek bir şeyleri olan insanların rüya görmeden, büyük rüyalar görmeden yaşayabilmeleri, varolabilmeleri, soluk alıp verebilmeleri mümkün mü?

Elbette ki, hayır!

Rüya göremeyen insanların bu dünyaya dair söyleyebilecekleri hemen hiçbir şey yoktur. Rüya göremeyen insanlar, kaygısız insanlardır. Kaygısız insanların “rüyaları”, geçici hazlar, anlık doyumlar, ayartıcı avuntulardan ibarettir.

Ancak kaygıları olan, meseleleri olan insanlar rüya görebilirler. Kaygılarınız, meseleleriniz ne kadar büyükse, rüyalarınız da o ölçüde büyüktür.

Ufuk ve zihin dünyaları, anlama ve kavrama melekeleri, varoluş ve hareket alanları dar olan insanlar, büyük rüyalar göremezler.

Türkiye, büyük rüyalar görebilen insanlar ülkesi olmadığı için tarifsiz kederler içinde. Türkiye, bu toplumun tarih yapmasını ve tarih yazmasını mümkün kılan o engin ve zengin tarihî tecrübesini, kollektif hafızasının anlam haritalarını, bu toplumun ruhunu oluşturan temel dinamiklerini yok saydığı; bu toplumu hem bu coğrafyaya kapattığı, hareket ve varoluş alanını bu coğrafyayla sınırladığı, hem de bu toplumun dünyayla olan bağlantısını kesip attığı için tarih de tatile çıkmış; içinden çıkılmaz bir hâl alan absürd sorunlarla boğuşma aymazlığına düçar olmuş durumda.

Şu ân Türkiye, tam bir kısır döngü, tastamam bir kapana kıstırılmışlık hâli pür melâli yaşıyor; nefes almakta, şu güzelim havayı solumakta bile zorlanıyor. Ürkütücü, her şeyi allak bullak eden, aptallaştırıcı, ortalığı toz dumana veren bir anaforun ortasında oraya buraya savrulup, o kayadan bu kayaya toslayıp duruyor.

Türkiye’nin büyük sorunlarla, sarsıcı, silkeleyici, ürpertici sorunlarla boğuştuğunu söylemeye gerek bile yok.

Büyük sorunlardan ancak büyük rüyalarla düzlüğe çıkılabilir. Türkiye’nin yaşadığı sorunlar, olmak ya da olmamak; varolmak ya da yokolmak arasında tercih yapmaya zorlayacak kadar kontrolden çıkmış durumda.

Yaşadığımız bu devasa sorunları, günübirlik, palyatif önlemlerle; tabansız, panik psikolojisi ile geliştirilmiş programlarla hâl yoluna koyabilmek elbette ki mümkün değildir.

Türkiye’nin esaslı bir varoluş sorunu var. Türkiye, ne olacağına, neden olacağına henüz kendisini de, başkalarını da tatmin edecek ve teskin edecek cevaplar veremediği için tarifsiz kederler içinde.

Bu milletin elitleri, tarihin hiçbir döneminde, yönünü böylesine şaşırmamış, kendi dinamiklerini dinamitleyecek, kendi varlık nedenini unutacak, yok sayacak ve yok edecek kadar kendisine ve kendi insanına böylesine işkence ve eziyet etmemişti.

Bu milletin talihi ve tarihi bu denli rayından çıkmamıştı.

O hâlde Türkiye’nin bu varoluş sorununu hâl yoluna koymanın yollarını araştırması, bunun için de büyük rüyalar görmeye soyunması ve büyük rüyalar görebilecek gönül, eylem ve zihin erleri yetiştirmesi şart. Aksi takdirde küçük hesaplar peşinde koşturan, o yüzden de Türkiye’nin ruhunu çalmaktan, dinamiklerini ve dinamizmini dinamitlemekten, dar alanda kısa paslaşmalar, hesaplaşmalar yapmaktan başka bir şey beceremeyen sığ, muhteris, aç-gözlü küçük adamlardan ve bunların Türkiye’yi getirip hapsettiği çıkmaz sokaktan çıkabilmesi son derece zordur.” (2)

 

 

“Başyücelik Devleti – Yeni Dünya Düzeni”

 

Ve şimdi, bundan böyle her sözün başında ve sonunda söylenmesi gerekenden, “Başyücelik Devleti – Yeni Dünya Düzeni”nden, 40 küsur cildlik bir külliyat azametiyle ve efsânevî çilelerle notalara dökülmüş bu şanlı destandan, bu “Kurtuluş Bestesi”nden birkaç pasaj... Dününü, bugününü ve yarınını; estetik, diyalektik ve ahlâkını; insan idealini ve toplum nizâmını; tarih muhasebesini ve medeniyet projesini; tek kelimeyle, “çepeçevre her yönü kuşatıcı ve her yöne uzanıcı” ruh ve fikir sistemini, külliyat genişliğince izi sürülüp derinliklerine nüfûz edilmek ve hayata tatbik edilmek üzere, “takib” borcunun herkese ve hepimize şâmil oluşunun altını çizerek, işte:

“İdeal, eşya ve hadiseler üzerinde kendi nakşını görmek isteyen bir fikrin belirttiği hasret, iştiyak, hayâl ve plândır; ve eğer ideolocya bir beyin ise, ideal de bir kalbdir... Küçük ve miskin fikre dayanan hiçbir arzu, heves, merak ve davranış, ideal olamaz. Bir şeyin ideal olabilmesi için, mutlaka cemiyet plânında ulvî bir oluş ve erişe göz dikmesi lâzımdır... Her ideal bir gayedir; fakat her gaye ideal değildir. Gayeler aşağılara düşebilir, idealler düşemez... Sözkonusu hikmetlerin toplamı hâlinde biz, beyin ve kalb bir arada, İslâm davasının eşya ve hadiselere nakşı işini “nasıl” ve “niçin”i ile sistem bütünlüğünde göstereniz... Dünyada tek örneğiz... Biz: Büyük Doğu-İbda... Bu çerçeve içinde eserimi takdim ederim: Başyücelik Devleti... Ve, Yeni Dünya Düzeni!..

(...)

“Demokrasi ve liberalizmden, Birleşmiş Milletler Teşkilâtı ve Avrupa Ortak Pazarı’na kadar; fikir ve kuruluşlar plânında içiçe bir yumak olarak şekillendirilen “Yeni Dünya Düzeni”, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’nın birbirleriyle rekabet ortamı içinde de olsa bizim gibi ülkelere biçtikleri parya statüsünde müşterek, bir hegemonya sistemidir... Elbette “hayır!” diyoruz: Ülkemizden başlayarak teklif ettiğimiz “Yeni Dünya Düzeni”miz ile!..”

(...)

“Batı hâkimiyetini çelici ve “Yeni Dünya Düzeni”ne İslâmı teklif edici, yani bizim “Yeni Dünya Düzenimiz”i belirtici “Başyücelik Devleti” modelimiz, her unsuru yerli yerinde bir ideolocya manzumesi olarak Büyük Doğu-İbda sisteminde mevcuttur... Bu çekirdek, bulunduğu toprakta köklerini perçinledikten sonra, dünyanın her tarafından fışkıracak kökleri ve hava tabakasına yayılacak dallarıyla dünya nizâmı olmaya taliptir... Çepeçevre gösterilen “Anayasa”mız, her coğrafi bölge ve kavim özelliklerine nisbetle, bir iç teşkilâtlanma mevzuu olarak ikinci, üçüncü, beşinci derecede kalan “esası” zedelemez teferruat hâlindeki bütün ayırımları toplayarak, birbirine eklenen halkalar hâlinde pratiğe nakşolunmayı ister!..

(...)

İslâm dünyasının bugün derece derece benimsemesi, benimsetmesi ve kavgasını yapması gereken husus, Birleşmiş Milletler Teşkilâtı’nı reddetmek; bizim için de buna ek olarak Avrupa Ortak Pazarı’na girilmesine şiddetle karşı çıkmaktır... Bunun, başkasının “ol!” dediği şeye sadece “olmam!” demekten ibaret aciz bir tavır belirtmemesi için tek tezi de, bizim “Başyücelik Devleti” modelimizdir; yani, Büyük Doğu-İbda anlayışının otoritesini benimsemek ve hâkim kılmak!..” (3)

 

 

Kaynaklar:

 

1- Milliyet Gazetesi, 14 Eylül 2001

2- Yusuf Kaplan, Umran Dergisi, Eylül 2001, Aktaran: Akit Gazetesi, 12 Eylül 2001

3- SM, Başyücelik Devleti – Yeni Dünya Düzeni, İBDA Yay., İstanbul 1995, s. 8, 9, 222, 223

 

 

 

 

 

 

    

 

 

 

 

 

 

 

Bu Yazı için İlk Yorumu Sen Gönder
İsim
Email
Mesaj



Dergimizin Son Sayısı Çıktı!
Sayı: 2 - II.Dönem Güz 2011



Anasayfa | Yazılar | Haberler | Seçtiklerimiz | Dergiler | Dergi Aboneliği
Künyemiz | Hakkımızda | Bayilerimiz | Dergimize Yazın | Web Sitemize Yazın
                                 Copyright © Telif Hakları AKADEMYA'ya Aittir