Yazarlara ve
Yazacaklara Özel
Hayreddin Soykan
Kurallardan biraz sapmanın ne
sakıncası olabilir?
Evet ama, bunlar okuyucunun
duraklamasına ve
fikirlerinizi düşünmek yerine
kabiliyetsizliğinizi düşünmesine
yol açar.
J. Barzun, H. F. Graff
A. BÖYLE
BİR ÇALIŞMA NİÇİN?
Uzun
yıllar yazarlık ve -mektebli değil de “alaylı” sınıfından- editörlük yaptıktan
sonra, bir şeyi derinden farkettik: Birçok yazar, “iyi” yazmak nedir doğrusu pek
bilmeden yazıyorken; aslında yazabilecek nice dost da, kendisine rehberlik edebilecek
kişi ve kaynaklarla karşılaşmadığı için ya yazmaktan kaçınıyor veya çoğu
akametle biten yazı denemelerinde bulunuyor. Yazma istek ve iddiası taşımayan
çoğu okuyucu ise; henüz “iyi” yazıyla “kötü” yazıyı bile lâyıkıyla
ayırdedemiyor, gerçekte kötü kaleme alınmış bir makale veya edebî denemeyi
anlayamamasını yahud ondan zevk alamamasını, kendi yetersizliğine yorabiliyor.
Böyle bir zeminin oluşmasında, kuşkusuz kimi editörlerin de, hem gerekli
tavsiye ve açıklamaları yapmamak, hem lüzûmlu müdahalelerde bulunma gayret veya
cesaretini göstermemek, hem de meslekte kendilerini geliştirmemek ve editörlüğün
nasıl bir mesuliyet olduğunu şuurlaştırmamak gibi bir vebali bulunuyor.
İşte okuduğunuz
çalışma, birçok kişinin “kendine yetecek kadarıyla” herşeyi bildiğini
zannettiği bu zemine bir İTİRAZ vasfı taşıyor. Üstelik bu satırların yazarı,
her ne kadar sayfalar boyu “iyi” yazmanın inceliklerinden sözedecek olsa da, gerek
tecrübeyle gerekse araştırarak öğrendiklerinin, bilmedikleri yanında “devede
kulak” mesabesinde kaldığını itiraf ediyor. Ancak yine de, çalışmasının,
kendisinin yapamadıklarını yapabilecek sayısız yazar, editör veya okuyucu için
ufuk açıcı olabileceğine candan inanıyor.
Ayrıca,
bu –doğrusu uzunca- yazı, birçok fikrî, ilmî veya edebî dergide mûtad olan
“YAZARLARA TALİMATLAR” bölümünün oldukça tafsilâtlı bir örneği fonksiyonunu da
görüyor. Ezcümle, bundan böyle tüm müstakbel yazarlarımızdan taleb edeceğimiz şartları
ihtivâ ediyor.
Bilvesile
itiraf etmek istediğimiz bir husus: Böyle bir çalışma kaleme alma ihtiyacı
duymamızın -şahsımız yönünden- belki en mühim sebebi, gerek dergilerimize
gelen, gerekse yayınevlerimize kitab olarak teslim edilen çalışmalardaki şeklî
aksaklıkların hep birbirine benzemesi ve tek tek düzeltilmeye çalışılsa bile
bir dahaki sefere yine benzer aksaklıklarla malûl olarak gönderilmesidir.
Buysa, tek tek editörlerin hiçbir zaman altından kalkamayacağı bir yük ve
meşguliyettir. Bu safhada öncelikli olarak yapılması gereken, şu ân okumakta
olduğunuz türde bir “kılavuz denemesi” hazırlamak olarak gözüktü bize. Böylece
tüm yazarlar veya yazarlığa talib okuyucular, bir nevî “kendi kendinin editörü”
olma şansına kavuşacak; dileğimiz o ki, bize düşen iş de artık çok daha az
olacaktır. Sadece yazarlar veya yazacaklar için değil, editörlük mesleğine adım
atmış yahud atacak olanlar için de bu sâyede faydalı bir metin temin edilmiş
olacaktır.
Kendi
dünya görüşümüz zâviyesinden ve temel hedefi bakımından DERGİ YAZARLIĞINA GİRİŞ
vasfıyla kaleme alınmış bu çalışma, kuşkusuz bir ilk adımdır ve çoğu ilk
teşebbüste olduğu gibi, birçok eksiklikle malûldür. İnşallah bundan sonra, hem
bizim hem de ilgili tüm okuyucuların katkı ve tashihiyle, bu metin giderek
zenginleşecek ve ileride –şimdikine nazaran belki büyük ölçüde değişecek de
olsa- kalıcı bir “rehber çalışma” hüviyeti kazanacaktır. Bu tesbitlerin, daha
çok “câmiamız” çerçevesinde geçerli olduğunu da ilâve edelim. Şöyle ki, bizim
DİL HASSASİYETİMİZE her zaman muvafık olmasa da, genel olarak bu meseleyi
olanca teferruatıyla işleyen bellibaşlı “rehber kitablar” zaten mevcuttur ve
yazımızda onlardan sıkça istifade ediyor, üstelik bilmediklerimizi biz de onlardan
öğreniyoruz, öğrenmeye de devam edeceğiz. Ne var ki, her mânâda mükemmel
olsalardı, biz de hiç şübhesiz böyle bir zahmete girmeyecek ve kısaca onların
adlarını zikredip tavsiye etmekle iktifâ edecektik. Bu bakımdan çalışmamız,
kendi sahasında ve bizim gözümüzden “toparlayıcı” olmak gibi bir vasfı hâiz.
Son
olarak, tüm İBDA bağlılarının bu bâbta ellerinden düşürmemeleri gereken ve “şeklî
ve sathî” yönlerden öte, “asılda” lâzım olan tüm fikrî, ilmî, bediî, ahlâkî,
ideolojik ve metodolojik ipuçlarını muhtevî eser, İBDA Mimarı’nın Marifetname’sidir:
- «İBDA’cıların
tümdengelim ve tümevarım yoluyla meseleler içinde başvuracakları bu eseri, “ortak
hafıza” olarak takdim ediyorum... Yani, sadece yazmak ve anlatmak değil,
yazdırmak ve anlattırmak sevdasiyle, dışa açılışın ipuçlarını vermek, görüp
tanımaya misâl olmak...» (Mirzabeyoğlu, 2007)
B. BU
ÇALIŞMA KİMLER İÇİN?
1.
Tüm İBDA Bağlıları İçin
Dergimiz
Akademya, bir yandan zaten varolan bir kadronun “akademik” verimlerine
ifade zemini olmak, diğer yandan da böylesi verimlerin yeşerebileceği bir
entellektüel halka ve iklimin tesisinde pay sahibi olmak, yâni okullaşmak veya
ocaklaşmak arzusuyla çıkıyor. Şu hâlde, ideal olana nisbetle son haddiyle
yetersiz de olsa, Başyücelik Akademyası’na giden yolun yolcularına gerekli yahud
faydalı erzak ve teçhizatı temin yollarını araştırmak, bulabildiklerini göstermek,
gücünün yettiği noktaya kadar okuyucularına rehberlik etmek gibi bir vazifesi
de mevcut. Bu vazife çerçevesine, elbette, “akademik” verimlerin ahlâkî,
ideolojik, metodolojik ve şeklî yönlerine elden geldiğince temas etmek de dahil.
Öyleyse
arzedelim: Yaptığımız çalışma, sözkonusu vazifenin ŞEKLÎ yönlerine, çoğu başlangıç
ve orta seviyede de olsa, “temas denemesi” olma mânâsı taşıyor. “Yazma” mevzuuna
her ne kadar “en başından” başlayarak temas edecek de olsak, zaman zaman
doğrudan “akademik” yazılara has özelliklere de yer veriyoruz. Ve yine bu
çalışma, önümüzde bizi bekleyen bu uzun akademik yolculuğa hep beraber
çıkarken; yolu, yolculuğu ve yolcuyu birlikte keşfetme zevk ve gayretinin,
kendi “şeklî” ve “sathî” zâviyesinden de olsa, ilk numûnelerinden olmayı
diliyor.
Yeri
gelmişken vurgulamak isteriz ki, Akademya kadrosu olarak bizler, “faaliyette”
amatörlüğü, gençliğin veya aramıza yeni katılan “ruhu gençlerin” süsü olarak
görürken, bunu bir ömür sürdürmenin herhangi bir mazereti olduğuna inanmıyoruz;
aksine, her sahada olduğu gibi, akademik sahada da günden güne profesyonelleşme
idealini yükseltiyor, biz olamamışsak da olabileceklerin önünü açmak istiyoruz.
Bizden sonrakilerin yolunu ve önünü açmazsak, “hastahane kapısında geçit
vermez hademe” olarak tarihe geçmekten korkuyoruz. “Profesyonelleşme”
bâbında, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun tüm İBDA bağlılarından
beklediği de bundan başkası olmasa gerek:
- “Camiamızda
herkesin nefsine şunu teklif etmesini istiyorum: Amatörce yapılan faaliyetleri
sahici fikrin emrinde profesyonelce örgütlemek ve yönlendirmek, profesyonelce
yapılan çalışmalarda da işi amatörce bir heyecanla beslemek ve güçlendirmek
durumunda olsunlar...” (Mirzabeyoğlu, 1997: 65)
Bir
diğer ifadeyle, her iki durumda da “profesyonellik” şiarını ve “amatörlük”
heyecanını gözetmek, gözden kaybetmemek...
Bu şiarı
önümüzdeki çalışmaya tatbik edersek: Kaleme aldığımız yazı, kuşkusuz yeri
geldikçe profesyonelliğin gereklerini işlemeye çalışacak da olsa, tüm muhtevâsı
bakımından, “profesyonel” tarzda akademik bir yazı yazmanın bütün inceliklerini
anlatmayacak. Bundan ziyâde, profesyonelliğe giden yolda çok temel ve “şeklî” bir
“yazı bilgisi” temin etmeyi ve amatör yazarlıktan profesyonel yazarlığa doğru sağlam
bir adım atabilmemizi hedefleyecek. Çünkü biz, ahlâkî, ideolojik, metodolojik
ve –yazımızın konusu olan- şeklî yönleriyle içiçe bir “bütün” olarak, ancak bir
ALTYAPI mevcud olduğu takdirde profesyonel bir “akademik yazar” olmanın da
imkân dairesine gireceğini düşünüyoruz. İlk, orta ve yüksek öğrenimimizi ikmâl
etmeksizin profesörlüğe sıçrayabileceğimiz “kestirme” bir yolun mevcudiyetine
açıkçası inanmıyoruz. Şeklî yönleri de dahil bir “bütün” olan bu ilk eşik
geçildikten ve fikrin, ilmin ve sanatın “zarurî temeli” atıldıktan sonradır ki,
bizim için “akademik” uzmanlığın tüm kapıları sonuna kadar açılacak ve İBDA’nın
bağlılarından istediği keyfiyet çıtasına inşallah hep birlikte tırmanılacaktır:
- “Bu
nağmelerde kendi öz şahsiyetini idrak edecek olanlardır ki, bizim keşfimizin
hangi fikir kıtalarına kadar yayıldığını –ne kadar iddialı bir söz!- AKADEMİK
TARZLAR içinde göstereceklerdir...” (Mirzabeyoğlu, 1988: 79, vurgular bize
âit)
Aksi
durumda, yâni “altyapısızlıkla” malûl ve “akademik” bakımdan henüz
uzmanlaşmamış iken İBDA adına fikrî çözümlemelerde bulunduğumuzda bizi bekleyen
tehlikeyse, malûm; İBDA Mimarı söylüyor:
- «”Genelin
geneli” gibi karikatür ve kaba taklit plânının “mihraksız genel”ine düşmemesi
gerekenler, bütün ölçülendirmelerimin tatbikini AKADEMİK ve soylu pratik plânında
göstermek zorunluluğundadır ki, bu, elbette zorların zoru bir memuriyet
sahasının orijinal buluşlarını ucuzun ucuzu bir beleşçiliğe âlet etmekle olmaz.» (Mirzabeyoğlu, 1988: 142, vurgu
bize âit)
“Akademik
uzmanlık” altyapısını henüz temin etmeden yazarlığı öğrenmeye başlamanın ve –bizim
savunacağımız üzere- bekletmeksizin yazmaya davranmanın gereği nedir, tarzında
bir soru hatıra gelebilir. Şudur cevabımız: Bir sonraki bölümde açmaya
çalışacağımız üzere, okumakla yazmak, eş zamanlı olarak ancak “ayrı ayrı”
geliştirilmesi gereken kabiliyetlerdir. Bir ilkokul öğrencisinin bile, bir
yandan okur ve öğrenirken, diğer yandan kendince “yazması gerekenler” bahis
mevzuudur. “Önce okuyalım, sonra nasıl olsa yazarız” düşüncesi, maalesef
hayatta ve eğitimde karşılığı olmayan bir aldanıştır.
Aynı
şekilde hatırdan çıkarılmamalıdır ki, ilmin gayesi, yazmak ve böylece o ilmi
kalıcılaştırmaktır. Üstad Necib Fazıl’ın, “Zaman vurmadan silgiyi, /
Yazıyla bağlayın bilgiyi.” şeklinde manzûmeleştirdiği o muazzam hadîs-i
şerîfin ihtar ettiği üzere; “bilgiyi
yazıyla bağlamak”, bir Peygamber buyruğudur en başta. Yazılmayan bir ilim,
içtimaî fayda anlamında “yok” demekle neredeyse eş anlamlı olacağına göre, ilmi
hem şimdi hem sonra “var” kılmak üzere, ilmî tekâmülle yazma kabiliyetinin “birlikte”
tekâmülü, ilim yolcusunun her çağında bir lüzûm belirtir. Mütefekkir’in bu
çerçevede işaret ettiği husus, her dem kulağa küpe olmalıdır:
- “Her
çağ, yazabildiği şekilde yazmalıdır; zaten başka türlü de yazamaz.” (Mirzabeyoğlu, 2007: 134)
Kısacası,
“akademik yazarlığa” giden yol, öncelikle ilk ve orta seviye yazarlığın hakkını
vermekten geçmekte. Belki herkesten çok bilen ama diğer herkesten az yazan nice
dost vardır tanıdığımız. Bizce bu menfîliğin sebebi, “her çağ”da sürekli
yazmayı ve bir taraftan fikren tekâmül ederken diğer taraftan yazma kabiliyetini
geliştirmeyi etmeyi ihmal etmeleridir yalnızca. “Sağılmayan meme kurur”
diyenler, doğru söylemiştir.
Yazmanın,
üstelik “ânı ânına” yazmanın, tüm İBDA bağlıları, bilhassa yazarlık kabiliyeti
diğerlerine nazaran bâriz olanlar için ne derece ehemmiyetli olduğunu da
kendisinden süzebileceğimiz bir hikmetle bahsi mühürlemek istiyoruz. Abdülhakîm
Arvasî Hazretleri buyuruyorlar:
- “Hususen yeni bir bilgi olursa, yazıya
geçmeye değer ise, faidesi umumi olursa, gizlenmesi gereken hususlardan
olmazsa, ondan gelen yararın tamamlanması için, onu tesbit etmekte acele
davranmak lâzımdır ki, eden çıkmasın. Kaydında gevşeklik gösterilmesin ki,
kaybolmasın. Çok zaman olur ki, onun gelmesi, o vaktin hususiyetlerinden, o
mekânın korkularından, veya sohbet ettiğin kişinin aksettirdiğindendir. O kişi
ondan ayrılınca o hal bir daha ele geçmeyebilir. Onu tekrar hatırlarım diye
aldanmasın...”
(Mirzabeyoğlu, 1988: 46)
2.
Yazarlar İçin
Yaptığımız
çalışma, bir yazarın, ister dergimiz Akademya’ya isterse bir başka
dergiye yazsın, herhangi bir yazı kaleme alırken nelere dikkat etmesi
gerektiğini göstermeye çalışacağı kadar, kaleme alınacak bu yazıların bir
dergide yayınlanmasının nelere bağlı olduğunu, yâni editörlerin nelere dikkat
ettiğini de -elden geldiğince teferruatlı olarak- sergilemeye çalışacak.
Editörlerin
“hakikaten” editörlük yaptığı dergilerde, yazarla editör arasında, şiddeti
bazen az bazen çok, dışarıdan bakıldığında bazen belli bazen belirsiz ancak, çoğunlukla
sürekli bir ÇEKİŞME vardır. Şudur başlıca sebebi: Yazarlar, gönderdikleri her
yazının “aynen” yayınlanmasını arzular. Editörlerse, kısmen yazarlara fakat
onlardan ziyâde derginin okuyucularına ve prestijine karşı sorumluluk hissettiklerinden,
kabul ettikleri az sayıda mükemmel yazı dışında kalan diğer yazıları, ya
yayınlanmaya değer bulmaz veyahud “düzeltilip yeniden dergiye gönderilmesi
için” yazarına iade eder. Bu da, hâliyle, yazarla editör arasında belli
belirsiz bir gerginlik doğurur.
Bir
misâl verelim dilerseniz. İlmî bir makalenin nasıl yazılacağına dair bir de
eseri bulunan -TÜBİTAK tarafından Türkçeye tercüme ettirilip bastırılmıştır- tecrübeli
editör Robert A. Day, “iyi dergilerde, gönderilen metinlerden olduğu
gibi kabul edilenler yaklaşık yüzde 5 civarındadır” diyor. Diğer bir
deyişle, gönderilen her 20 makaleden yalnızca 1’i “aynen” yayınlanıyor. Peki,
kalanlara ne oluyor? Onların da yarıdan fazlası reddediliyor; kalan diğerleri
de “şunlara şunlara dikkat edip yazınızı düzeltirseniz, yayınlayacağız” notuyla
beraber yazarına iade ediliyor. (Day, 2000: 80)
Editörler,
“aynen” yayınlamak dururken, niçin bu nevî yollara sapma ihtiyacı duyar? Şudur
çoğunlukla cevabı: Önlerine gelen yazının iki önemli “kriter” yönünden tam
olmaması yahud birinden geçerken diğerinden geçememesi. Nedir bu iki “kriter”? J.
Barzun ve H. F. Graff, ortaklaşa kaleme aldıkları “araştırmacıların başucu
eseri” Modern Araştırmacı’da şöyle özetliyorlar bunları:
Birincisi,
MUHTEVÂ yönündendir: “Yazılanlar doğru, güvenilir ve tam mıdır?”
İkincisi,
ŞEKİL yönündendir: “Açık ve düzenli mi; anlaşılması, hatırlanması kolay
mıdır?” (Barzun ve Graff, 2004)
Çalışmamızın
bu “şeklî” yön üzerinde yoğunlaştığını söylemiştik. Bu yön o kadar önemlidir
ki, bir yazının “şeklen” arızalı olması, “muhtevâ”sına hemen hiç bakılmaksızın,
gönderilen yazının bir kenara konulmasına veya reddedilmesine bile yeter
sebebtir:
- “Eğer
çalışmanız iyi ise, ilmî ise, yayınlanmak üzere kabul edilecektir. Doğru mu? Bu
yanlıştır. Kötü daktilo edilmiş veya kelime işlemden geçmiş [dizilmiş] metin,
sadece yayınlanmak üzere kabul edilmemekle kalmayacak, aynı zamanda birçok
dergi işletmesinde, yarım yamalak hazırlanmış olduğu için dikkate bile
alınmayacaktır. (...)
İdeal
bir dünyada iyi ilim, belki vasıtanın (yazılmış metnin) formatına bakılmaksızın
yayınlanabilirdi. Oysaki gerçek dünyada, birçok işi ücretsiz yapan ve çok yoğun
işleri olan editör ve değerlendiriciler; kötü, eksik metinler için zaman
ayıramaz, ayıramayacaklardır. Ayrıca, en tecrübeli editörler şu doğrudan
ilişkiye inanırlar: Kötü hazırlanmış bir metin, hemen hemen hiç yanılmaksızın,
yetersiz ilmin ifadesidir.
Bu
sebeble, size tavsiyem bu noktada kesindir: Eğer metninizin yayınlanmasını
istiyorsanız (aksi hâlde niçin göndereceksiniz?), dergiye gönderilen metnin;
hatasız, düzgün, derginin tarzına [formatına] uygun daktilo edildiğinden
[dizildiğinden] ve her yönden tam olduğundan emin olun. Bu bir zorunluluktur
(olmazsa olmaz).”
(Day, 2000: 63, 64)
Şeklî
yönü önemli kılan hususiyet, bir yazının en başta AÇIK, ANLAŞILIR ve KENDİNİ
OKUTUR olması gerekliliğidir. Yazarının bu istikamette umursamadığı bir yazıyı
okuyucunun veya editörün umursayacağını düşünmek gerçekçi değildir. Olacak olan
da budur; okuyucunun veya editörün yazıya şöyle bir göz atmasıyla o sayfaları
okumadan geçip gitmesi bir olur. O hâlde yazara düşen vazife bellidir: “Anlaşılmak
ve okunmak için, fikirleri yanyana dizmekten daha fazla birşeyler yapmak,
onları kolay anlaşılır şekle sokmak gerekir.” (Barzun ve Graff, 2004: 213)
Artık
anlaşılsa gerektir ki, yazarlarla editörler arasındaki çekişmenin sebebi, editörlerin
“aksi” insanlar olması değil, yazarların dikkatsizliği ve gevşekliğidir;
araştırmalarına aylarca emek verirken gösterdikleri titizliği, yazılarının son
hâlini verirken göstermemeleridir; bu bahisteki ihmâlleri veya hâlâ giderme
teşebbüsünde bulunmadıkları cehaletleridir. “Cehalet” tesbiti ağır bir itham
olarak düşünülebilir. Maalesef öyle değildir ve çalışmamızın son bölümlerine
doğru farkedilecektir ki; birçok ilim adamı, özellikle “müsbet bilgiler” ve
“teknik” dallarda uzmanlaşmış olanlar, “yazma” bahsinde orta öğretim
seviyesinde kompozisyon kaleme alma becerisine bile neredeyse mâlik değildir.
Yazımızın
temel bir amacı da, bu bakımdan, yazarlarla editörler arasında bir “anlayış”
köprüsü kurmaya çalışmak olacaktır. Her iki kesimin de kaygısı ortaktır çünkü: Yazıları
onların muhatabı olan okuyucuyla buluşturmak. ANLAŞILABİLİRLİK kavramıdır işte bu
kilidin anahtarı:
- «Nâdir
hâller dışında, editörler son derece hoş insanlardır. Asla onları düşman
görmeyin. Onlar sizin tarafınızdadır. Editör olarak yegâne amaçları,
ANLAŞILABİLİR bir dilde iyi ilim yayınlamaktır. Bu sizin de amacınız değilse,
gerçekten ölümüne bir düşmanla uğraşıyor olacaksınız. Fakat siz de aynı amacı
paylaşıyorsanız, editörün sizin sadık bir yandaşınız olduğunu anlayacaksınız. Büyük
bir ihtimalle, başka hiçbir şekilde satın alamayacağınız tavsiyeler ve “yol
gösterici bilgileri” de elde edebilirsiniz.» (Day, 2004: 80, vurgu bize âit)
3.
Geleceğin Yazarları İçin
Peki okumakta
olduğunuz çalışma gibi yazılar yahud kitablar, yine uzman veya tecrübeli
kişilerin birebir yardımı, “yayınlanabilir” bir yazı kaleme almak isteyen bir
kişiye “iyi yazmayı” mükemmel biçimde öğretebilir mi? Cevabımız, hem “evet”,
hem “hayır”dır.
Evet,
öğretebilir. Mecelle’nin meşhur kaidesindeki gibi, “Lâ vusûle illâ
bi'l-usûl - Usûlsüz vusûl olmaz”. Böylesi çalışmalar, tamamen yabancısı
olunan bir mevzu veya muhitte olduğu gibi, “harita” ve “pusula” kıymeti
görürler. Uzman veya tecrübeli kişilerin yardımı ise, kitablardan
öğrenilebilecek hususlar sınırlı olduğu ve meselenin püf noktalarını kapmak
belli bir “usta-çırak münasebeti” gerektirdiği için, aynı şekilde elzemdir.
Eline bir “piyano metodu” kitabı alıp kendi başına piyano virtüözü olabilmiş
kaç kişi vardır, bilemiyoruz. Velhâsıl, ders kitabı da lâzımdır, öğretmen de.
Hayır,
öğretemez. “Ders verilmez, alınır” düsturu gereğince, nereden ne
okunursa okunsun, kimden ne işitilirse işitilsin, “iyi yazmak”, şahsî bir
“ifade dili” geliştirmektir. Kimse bir başkasının gözüyle göremez, bir
başkasının kalb ve zihnini, ruh ve aklını, duygu ve düşünce dünyasını “aynen”
kendisine nakledemez. Öyleyse, yazarken, herkes kendi “ifade” tarzını,
uslûbunu, rengini bulmak, kendi gördüğünü yazmak, kısaca kendi “ifade dili”ni
geliştirmekle mükelleftir. Peki o zaman baştan beri anlattıklarımız ve bundan
sonra anlatacaklarımız niçin? Sorunun cevablarından birini, Yazılı ve Sözlü
Anlatım adıyla bizce çok faydalı bir kitab kaleme alan Prof. Dr. Şerif
Aktaş ve Doç. Dr. Osman Gündüz’den verelim:
- “Yazı
kaleme almak öğretilmez, öğrenilir. Ancak yol göstermek, bazı gerekli
ihtarlarda bulunmak yararlıdır.” (Aktaş ve Gündüz, 2009: 167)
Biraz
önceki “piyano çalmayı öğrenme” misâline devam edersek, hangi mükemmel “piyano
metodu” kitabını da çalışsa, hangi usta “piyano virtüözü”nden ders de alsa; bir
piyaniste düşen vazife, “kendi” parmaklarıyla çalmak, “kendi” ruh ve yorumunu
çaldığı esere katmaktır. Kaldı ki her çeşitten yazarlık, zaten bestelenmiş
olanı icrâdan ziyâde, küçük veya büyük çaplı “orijinal” besteler yapma işidir; bir
nevî bestekârlıktır. Şu hâlde, “şahsî ifade sahibi” demek olan sanatkârlıktır.
Eserin
de ustanın da “lâzım” olduğunu kavradıktan sonra devam edelim. Bu nevî “rehber”
çalışmaların, kitabların veya şahısların “yazacak” olanlara kazandırdığı -diğer
hepsi bir yana- bellibaşlı üç haslet sözkonusudur:
Birincisi,
DİL HASSASİYETİ kazandırıcıdırlar. Üstelik mesele, dilin yalnızca “şeklî-sathî”
kullanımındaki mahareti temin değil, zamanla dilin “köklerine-derinlerine”
kadar inecek bir fikir yolculuğuna çıkış ve bu sayede diğer tüm ilimlerin de
sathından derinlikliklerine doğru gidici bir nüfûz imkânı buluştur. Tüm
ilimler, “dil içinde” ve “dille” temin, tesis ve ifade edilirler çünkü. İmam-ı
Gazalî Hazretleri şöyle buyuruyorlar:
-
“Lügat bilgisi, etimoloji, kelimelerin kök bilgisi... Bu ilim, bütün ilimlerin
ilk basamağını teşkil eder ve onu bilmeyen diğer ilimleri öğrenmeğe yol
bulamaz; zira nasıl ki dama çıkmak isteyen birine evvelâ merdiven lâzımsa,
lügat bilgisi de diğer ilimlere yükselebilmek için böyle bir vasıta
durumundadır... Bir ilim faaliyeti içinde bulunmak isteyen herkes, lügât
ilminin esaslarını bilmek zorundadır; demek oluyor ki, lügât ilmi, asıl bilgisi
olmanın da ötesinde “aslın aslı” niteliğindedir.” (Mirzabeyoğlu, 1988: 270-271)
İkincisi,
yazmanın bir EMEK işi olduğunu; hatta “anlaşılır” ve “okunur” olmak için HEP
YENİDEN YAZMA işi olduğunu; kısacası, hiçbir makalenin masaya oturulup
çalakalem yazılmadığını öğreticidirler. Şimdi sözlerini iktibas edeceğimiz yazar,
80’in üzerinde yayınlanmış hikâye kitabı veya romanı, yine yüzlerce gazete veya
dergi yazısı olan bir kişidir:
-
“Aslında sanıldığının tersine, ben çok zor yazıyorum. Yâni ben kolayca yazan
bir adam değilim. (...) Ama ben kolay okutan bir yazarım. Onun için
karıştırıyorlar birbirine... Yâni bir yazının kolay okunması, o yazının kolay
yazıldığını göstermez. Tam tersine, eğer bir yazı kolay ve rahat
okunabiliyorsa, yazar o yazının veya o kitabın üzerinde çok çalışmış, çok
yorulmuş demektir. Ben gerçekten çok yorulurum. Örnek olarak, şurada bir hikâye
var. Bu hikâyeyi 1965 yılında kurmuşum. Ben onu ancak bir hafta önce
yazabildim. Size şunu da söyleyeyim, romanlarımı beş altı kerede yazarım.
Oyunlarımda ise, on beş yirmi kez yazdıklarım olmuştur. (...) Dün çok basit bir
yazı yazdım ve onu üçüncüsünde yazdım. Ayrıca daktiloya da çekmedim. Eğer
çekseydim, dördüncü kez yazılmış olacaktı.” (Aktaş ve Gündüz, 2009: 166)
Nihâyet üçüncü olarak bu “rehber” eser veya
kişiler, yazmanın “yazmakla” bitmediğini, aksine, asıl o zaman başladığını,
sıranın YAZININ TAMİRİNE geldiğini ve bir yazının nasıl “tamir” edildiğini
öğretici ve göstericidirler. Buysa, yazılı çalışmalarla beraber, özellikle
rehber kişilerin yardımını gerektiricidir:
-
“Yazar olmayan birine, mücerred bir fikir olan TAMİRİN nerede yapılması
gerektiğini ve nasıl yapılacağını anlatmak imkânsızdır. Yazar olmaya çalışan
birine, ilk taslakların tümünde karşılaşılan belirsizlikleri ve hataları nasıl
bulup düzelteceği zaman içinde, usta bir tenkitçinin gözetiminde öğretilebilir.
Bu da belli bir ÇIRAKLIK DÖNEMİ gerektirir.” (Barzun ve Graff, 2004, vurgular bize âit)
Yazarlıkta
ustalaşmak için “ustalardan yardım almayı” en önemli unsur olarak işaretleyen
yukarıdaki yazarlar [J. Barzun ve H. F. Graff], yine de, tüm yazarlara,
bilhassa “tarih” alanında çalışma yapacak araştırmacılara yol gösterici, 30
yıldan fazla hep yeniden düzenleyerek yeni baskılarını yaptıkları Modern
Araştırmacı adlı harika bir eser kaleme almışlardır. Bizim mütevazı
çalışmamız ise, tüm böylesi faydalı eserlerde işaretlenenlerle kendi tecrübe ve
hassasiyetlerimizi harmanlayarak, dağınık ipuçlarını elden geldiğince
toparlamak ve yazan yahud yazacak dostlara böylelikle yardımcı olmak gayesine
matuftur.
4.
Tüm Okuyucular İçin
“Marifet,
iltifata tâbidir”,
bunu hepimiz biliriz. Buna paralel olarak bildiğimiz diğer bir husus da,
“taleb”in niteliğine göre ürünün veya eserin “arzedildiğidir”.
Şu
hâlde, geniş okuyucu kitlesinin, “iyi” yazı ve yazarların niteliğini –meselâ,
bizim yararlandığımız eserlerden veya bizim hazırladığımıza benzer
çalışmalardan- öğrenmesi, okuyucuyu yazarlardan artık BÖYLE yazmalarını “taleb
edici” kılacaktır. Böylelikle bu tür “rehber” çalışmalar, okuyucunun tazyikiyle
yazar kitlesini de “kalite-keyfiyet” bakımından “sıçratıcı” olacaktır.
Seviyesi
yüksek bir “entellektüel çevre”de, bu bakımdan, yine seviyesi yüksek ve ne
istediğini bilen “iyi okuyucular” vardır. İşte bu “iyi okuyucular” seviye
düşüklüğüne hiçbir zaman tahammül edemedikleri içindir ki, orada aynı zamanda
birçok “iyi yazar” da vardır. İşte bizim bu çalışmayı hazırlar ve sunarken
gözönünde bulundurduğumuz bir diğer gaye de, bu açıdan, okuyucu ve yazar
arasındaki “seviye yükseltici” böyle bir “arz-taleb” etkileşimini sağlamaktır.
Sözün
özü, okuyucunun şuur seviyesinde “iyi” yazı ve yazarların niteliğini öğrenmeye
dair gerçekleşecek böyle bir yükseliş, şunları sağlayacaktır: Birincisi,
okuyucu, ustaların hak ve emeğini takdir edici olacaktır. İkincisi, yazarlar
“özensiz” yazdıklarında bunun hemen farkedileceğini artık bilecektir. Üçüncüsü,
yayınlanacak her tür metin bundan böyle daha “anlaşılır”, “faydalı” ve “okuması
zevkli” hâle gelecek, “okuyucuya” arzedilen ilmî verimlerin kalitesi her mânâda
yükselecektir.
Sadece
bu da değil elbette. Bir önceki kısımda, bu nevî çalışmaların, yazarlardaki
“dil hassasiyetini” geliştirici olacağını ifade etmiştik. Peki bu husus sadece
yazarlar için mi geçerlidir? Şübhesiz, hayır. “İyi” okuyucu, “dil hassasiyeti
uyanmış” okuyucu demektir aynı zamanda ve yazarlara yol gösterici çalışmaların bu
çerçevede okuyucuları da geliştireceği izahtan vârestedir.
Kaldı ki,
“dil meselesi” yalnızca yazarların inhisarında olan bir bahis değil, tüm
insanların temel meselesi olabilecek bir hüviyettedir ve Konfuçyus’tan
şimdi nakledeceğimiz hikmet, daima üzerinde düşünülmesi ve herkesçe derinden
şuurlaştırılması gereken bir kıymet arzetmektedir:
- «Bir
gün Konfuçyus’a sormuşlar:
-
“Bir milletin bütün idaresi sana bırakılsaydı, önce ne yapardın?”
Dilin
bir kâinat plânı oluşunu gösteren şu cevabı vermiş:
- “Önce
dili düzeltirim... Dil düzgün olmayınca, söylenen, söylenmek istenen değildir;
o zaman da, yapılmak istenen, yapılmadan kalır; bu yüzden de töreler ve
sanatlar geriler; buna nisbetle de adalet yoldan çıkar; adalet yoldan çıkınca
da, halk çaresizlik içinde kalır. İşte, bundan dolayıdır ki, söylenmesi gereken,
başıboş bırakılamaz ve bu her şeyden önemlidir.”» (Mirzabeyoğlu, 1986: 108-109)
Nihâyet
bu çalışma, dileğimiz odur ki, “iyi” okuyucuların vasfı olan, “biçim” ve
“işleme tarzı”na da dikkat etme ve ilgi duyma hasletini kazandıracaktır.
Kişinin böyle bir ilgiden mahrumluğu, bakınız Goethe’nin nazarında hangi
anlama geliyor:
-
“Bütün kültürsüz insanların ilgisi malzemeye yöneliktir, işleme tarzına değil.” (Mirzabeyoğlu, 1998a: 203)
Lâtince “colere”
kelimesinden türeyen bir mefhum olarak “işlemek, biçimlendirmek, süslemek,
sürmek, bakmak, verimlendirmek, inşâ etmek” gibi anlamlara gelen “kültür”,
ham ve kaba malzemenin “işlenmesi”, “biçimlendirilmesi” ve “incelikle
ziynetlendirilmesi” olarak anlaşılırsa, “kültürlü” insanın da bir mevzuun
işleniş, biçimlendiriliş ve ziynetlendiriliş tarzına bilhassa dikkat edeceği
açıktır. Çalışmamızın, yazı bahsinde böyle bir “biçimlendirişe dikkat” şuurunun
her okuyucumuzda uyanışına vesile olacağına da ayrıca inanıyoruz.
5.
Müstakbel Editörler İçin
Öncelikle,
“editör kimdir?” sorusunun cevabını arayarak başlayalım. Bu cevab arayışı, çok
lüzûmlu bir meslek olmasına rağmen, maalesef çok az sayıda ehliyetli örneğine
rastlanılan editörlüğün misyon ve fonksiyonuna da ışık tutucu olacaktır
kanaatindeyiz.
Editör,
özetleyici bir tarifle, özellikle bir gazete, dergi yahud yayınevinde, hangi
yazıların “aynen yayınlanmaya değer” olduğuna karar veren, “düzeltme”
gerektiren yazıları ise ya tekrar ele alınması için yazarına iade eden veya (yazım,
gramer, noktalama, biçim, plân, bilgi hata ve çelişkilerini yok etme ve
karanlık noktaları aydınlığa kavuşturma anlamında) bizzat kendisi düzelten
veyahud da düzeltme gereği dahi hissetmeyerek “yayınlanmaya değmez” bulup
reddeden “yetkili” yazar, sanatçı ve idarecidir.
Yazarları
farklı enstrümanlar çalan müzisyenler olarak düşünürsek, editör aynı zamanda
bir orkestra şefidir. Usta-çırak münasebeti çerçevesinde düşünülürse, yeni veya
genç yazarların öğretmenidir. Ve yine editör, önüne gelen ve henüz bitmemiş bir
heykel gibi duran yazının göze batan çıkıntılarını yontan, çarpıklıklarını
düzelten, pütürlü sathını cilâlayan bir heykeltraştır.
Editörlük,
dünyada ve ülkemizde, kıymeti ve tam olarak hangi fonksiyonu gördüğü pek
bilinmeyen bir meslektir. Oysa editör, okuyucunun önüne “pırıl pırıl” çıkan çoğu
yazı veya yazarın, bu prestiji “bir yönüyle” kendisine borçlu olduğu kişidir. Peter
Morgan, güzel bir misâlle şöyle ifade eder bunu:
-
“Editörlük işi için modern deyim, bir hedefe varmaya çalışan bütün arabaların
içinden geçmesi gereken bir ARABA YIKAMA MAKİNASIDIR. Çok kirli arabalar
alınmaz, temiz arabalar çok az değişirken, kirli arabalar çok daha temiz olarak
çıkar.” (Day,
2000: 83)
Bizim
için Üstad Necib Fazıl, gelmiş geçmiş tüm editörlerin de Üstad’ıdır. Toy
bir yazarın denemesinden namlı profesör ve edebiyatçıların çalışmalarına kadar,
Büyük Doğu’larda görünmüş hemen herkesin yazıları “baştanbaşa”
O’nun elinden geçmiş, önüne getirilen yazıların birçoğunu değiştirmiş,
düzeltmiş, hattâ yeniden kaleme almış ve Büyük Doğu’da “yayınlanabilir”
hâle getirmiştir. Önce yazarın sonra da, -hangisi varsa- tashihçi, redaktör
veya editörün yapmakla mükellef olduğu “tashih” [yazım ve noktalama hatalarını
düzeltme], Üstad için o kadar belirleyici bir yazar hasletidir ki,
öfkelendiği bir yazarı sert biçimde tenkid ederken, o kişide olmayanlar
arasında ilimsizliği, fikirsizliği ve üslûbsuzluğu saymış, bunlara “tashih
yapmaktan âcizliği” de eklemiştir:
-
“Sen kimsin be, benim karşıma geçecek... Ne ilmin var, ne fikrin... Üslûp bile
yok adamda! Tashih yapmaktan aciz köpek, benim karşıma çıkıyor...” (Mirzabeyoğlu, 1986: 42)
Bir
diğer mühim fonksiyonun icrâcısı olarak editör, yazı sahasında,
“yetiştiricileri yetiştiren” de demektir; öğretmen namzedlerinin öğretmeni.
Cemiyet plânında entellektüel vasatın seviyesinin yükseltilmesi gerekiyorsa,
eli zaten kalem tutan herkesin, eline henüz kalem alan diğer herkesin “gönüllü
editörü” olmak gibi ahlâkî, fikrî ve içtimaî bir mesuliyeti vardır. Günümüzün
“bencillik” vasatında pek olacak bir iş gibi gözükmese de, olması gereken bizce
budur. Kaldı ki, böyle bir rehberlik, en başta rehberin kendisini geliştirici
ve üretici kılıcıdır:
-
“Doktora tezini hazırlayanlardan, yalnız iktibas yapmak ve kendi kelimeleriyle
[bunları] aktarmak yerine, normal ölçülerdeki bir metni titizlikle gözden geçirip
düzenlemelerini istemek, ilim ve kültür açısından daha yararlıdır.” (Barzun ve Graff, 2004: 312)
Üstelik,
“bilenlerin bilmeyenlere öğrettiği” veya “bilenlerin bilmeyenlerin hatalarını
düzelttiği” böyle bir entellektüel iklim, kendi öğreticilik vebâlini idrak
etmeksizin çevrenin ne kadar “seviyesiz” olduğundan şikâyet etme ve fildişi
kuleye çekilme nefsaniyetini de kökünden kurutucu olacaktır. Öğretmek ve
usûlünce düzeltmek, Konfuçyus’un "öğrenmek ve sonra bunu
başkalarına öğretmek zevk verici bir şey değil midir?" tesbitindeki
gibi içtimaî bir “zevk” vesilesi olduğu kadar, asıl Üstad’ın o can
yakıcı tenkidine muhatab kalmamanın bir gereğidir:
-
“Tomurcuk derdinde olmayan ağaç, odundur.”
Cemiyetin
fikir hayatında bu kadar hayatî bir rolü olan editörlüğü de, her meslekte
olduğu gibi, “iyi” yapanlar ve “kötü” yapanlar vardır ki, muhtevâ olarak
çarpıcı buluşlara imza atan bir yazı bile, şayet yazarı tarafından kötü kaleme
alınmış ve yetmiyormuş gibi kötü de bir editörün elinden geçmişse, ilim
dünyasınca pek farkedilmeksizin kaybolur gider. Bu nevî durumlarda editör,
altunu üzerindeki kir ve pastan temizleyen ve “pırıl pırıl” bir mücevher hâlinde
fikir-ilim-sanat vitrinine yerleştiren bir “kurtarıcı” misyonunu icrâ etmekle
mükelleftir.
Yeri
gelmişken... “Yazarlar İçin” başlıklı kısımda temas ettiğimiz “editörle yazar
arasındaki çekişme” hâdisesine, burada da bilvesile işaret etmek istiyoruz.
Editörlüğe tâlib olacak her yazarın, gerçekten sağlam sinirlere sahib olması
gereğine de:
-
«Editörler ve [ücretli] idareci editörlerin işleri çok zordur. Onların işlerini
imkânsız kılan, yazarların tutumudur. Bu tutum, Mayo Kliniği’nden Earl H.
Wood tarafından, “Yazar Editörden Ne Bekler?” paneline yapılan katkıda çok
iyi ifade edilmiştir. Dr. Wood, “Editörün, gönderdiğim bütün makaleleri,
olduğu gibi kabul etmesini ve hemen yayınlamasını bekliyorum. Ayrıca ondan,
diğer bütün makaleleri ve özellikle de rakiblerimin olanları büyük bir dikkatle
incelemesini beklerim” diyordu.» (Day, 2000: 75)
Yazarların
böylesi tutumları, editörlerin kimi zaman sergiledikleri hatalı tasarruflara
dayanıyor da olabilir. Ne var ki, muhtemel hatalı tasarruflar bahane edilerek
editörlük müessesesinin bertaraf edilmek istenmesi, fikir-ilim-sanat hayatında
önü alınamayacak bir karmaşayı tetikleyici bir tehlikeyi de davet anlamına
gelecektir. Başıboşluğa tolerans gösterilmeyen ve bu yüzdendir ki
müesseseleşmenin sözkonusu olduğu her yerde, her zaman mükemmel davranmasalar
da, idarecilerin veya bir inzibat merciinin bulunması, aynı şekilde “takım oyunu”nun
gereklerine riayet edilmesi kaçınılmazdır. Editör Arnold. S. Relman’a
katılmamak ne mümkün:
-
“Bütün bu gayret ve yardımlarla, verdiğimiz kararların belli ölçüde bir
keyfîlik ihtivâ ettiğinin farkındayız. Fakat böyle bir sisteme sahib
olmasaydık, onu keşfetmemiz gerekirdi. Zira aksi hâlde, teyid edilmemiş, eksik,
olgunlaşmamış ve yarı pişmiş çalışmalar denizinde boğulurduk.” (Day, 2000)
Toparlamak
gerekirse, editör, fikir-ilim-sanat yayıncılığında nizam ve intizamın
temininden sorumlu, kimi zaman bir ÖĞRETMEN, kimi zaman bir YARDIMCI, kimi
zaman bir BEKÇİ, kimi zamansa bir MÜNEKKİD mesabesindedir. Önüne gelen bir
yazıya, bazen yalnızca küçük bir “makyaj” yapacak, fakat çarpık bir “yapı” veya
“şekil” arzeden kimi yazılarda ise, yanlış kaynamış kemikleri kıran ve yeniden
tertib eden bir doktor gibi, köklü müdahalelerde bulunacaktır. Robert A. Day’ın
önce acıtıcı, bilâhare lâtifeli tesbitleriyle bu kısmı noktalayalım:
-
«Atasözü nitelikli, “hatırlamak istemediğimden çok daha fazla sene”yi birçok
editörle çalışarak geçirmiş olarak; tam anlamıyla inanıyorum ki, editörlerin
cesaretle sürdürdükleri BEKÇİLİK ROLÜ olmasaydı, ilmî dergilerimiz kısa zamanda
anlaşılmaz gevelemeler olurdu.
Editörler
size nasıl davranırsa davransın, bu zor ve karartılmış mesleğin mensublarına
biraz sempati duymaya çalışın. Benim en sevdiğim (edebî) yazarlardan biri olan H.
L. Mencken, William Saroyan’a 25 Ocak 1936 tarihli bir mektub
yazmıştı. Diyordu ki: “Bir derginin editörü olma arzun konusunda söylediklerine
dikkat ettim. Bu mektubla sana altıpatlar bir silah gönderiyorum. Doldur ve
herbirini kafana sık. Cehenneme gittiğinde bana teşekkür edeceksin ve oradaki
diğer editörlerden, dünyadayken yaptıkları işin ne kadar korkunç olduğunu
öğreneceksin.”»
(Day, 2000: 83-84, vurgular bize âit)
Sonuç
olarak ifade etmek gerekirse, çalışmamızda yazarlara ve yazacaklara yönelik
olarak yaptığımız her izah, yine yazarlardan beklenilen her davranış yahud
beklenilmeyen her yanlış, müstakbel editörlerin ileride önlerine gelecek
yazılarda hangi durumlar için tasarrufta bulunacaklarına ve bu tasarrufların
nasıl olacağına dairdir aynı zamanda. Müstakbel meslektaşlarımız, bizim eksik
bıraktıklarımızı “kaynak” olarak zikrettiğimiz eserlerde takib imkânına da sahib
aynı şekilde.
6.
Öğrenciler İçin
Bu çalışmayı hazırlamamızın bir diğer sebebi de, okudukları (ilk, orta
veya yüksek) okulda yeterli “yazma eğitimi” almadıklarından emin olduğumuz tüm
öğrencilere, son haddiyle istifâde edecekleri bir “temel çerçeve” sunma arzumuzdur.
Bırakınız ilk ve orta öğrenim seviyesinde işe yarar bir “yazma
eğitimi” verilmesini, Yüksek Öğretimde Türkçenin Öğretimi adlı eserinde Şükrü
Haluk Akalın, Devlet Plânlama Teşkilâtı’nın yayınladığı bir rapora göre, “üniversiteyi
bitiren gençlerin zabıt, rapor, tez, makale şöyle dursun, dilekçe bile
yazamadıklarını” vurgulamaktadır.
Şübhesiz, her seviyedeki öğrencide gözlenen bu yetersizliğin sorumlusu,
öğrencilerin kendisi değildir. Sorumlu arayışındaki ilk durak, öncelikle
öğretmenlerin yetersizliği ve kendilerinde olmayan bir kabiliyeti tabiî ki
öğrencilerine de verememeleri olacaktır. Bunun da sorumlusu, yine öğretmenlerin
kendisi değildir. Mesele, “ne olmak ve ne yapmak istediğini bilen” bir eğitim
sisteminden ve onu şekillendiren dörtbaşı mâmur bir dünya görüşünden
mahrumluktur. Öğretmenimize “ne” verdik ki “onu” öğretmesini taleb edeceğiz? Şerif
Aktaş ve Osman Gündüz’ün tesbiti düşündürücüdür:
- “Dilbilim, anlambilim, stilistique (üslûb incelemesi) eleştiri,
felsefe, sosyoloji ve psikoloji okumayan insanların edebiyat ve Türkçe öğretmeni,
inceleyicisi, akademisyeni olduğu tek ülke biziz.”
(Aktaş ve Gündüz, 2009: 64)
Problem sadece ülkemize mi has? Hayır. Ülkemizdeki gibi “azıcık okur”
ama “hemen hiç yazmaz”lığın, özellikle Batı'nın “kültür emperyalizmi”
tezgâhından geçmiş toplumlarda çok vahim noktalara ulaşması dikkat çekicidir. Kendi
tarih ve kültüründen “kökünden” kopartılmış, ruh ve zihninin “cansuyu” kesilmiş
toplumların, neyi hangi ruhla yazmasını ve yeni nesillere hangi ideal şevkiyle yazdırmasını
bekleyebiliriz ki? Bu ruh ve fikir katliâmının başlıca sorumluları, yâni
Batı’nın temsilcileri, kendi eserleriyle “dalga geçmeyi” de ihmâl etmiyor. Bir
Amerikan üniversitesinde "yazma" dersleri veren bir kadın
akademisyenin, Amerika'nın Sesi Radyosu'nun (VOA) internet sayfalarında
yayınlanan ve kendi toplumu dışındakileri açıkça küçük gören şu değerlendirmesi,
ziyâdesiyle ibret verici:
"Başka ülkelerden Amerika Birleşik Devletleri'ne okumaya gelen
üniversite öğrencilerinin en göze çarpan yetersizliği, doğru düzgün yazmayı
bilmemeleri. Bu yetersizlik şunu gösteriyor ki, sözkonusu öğrencilerin
geldikleri ülkelerde ciddi bir yazma eğitimi verilmediği gibi, öğretmenlerinin
yazmayı ne derece bildiği de son derece kuşkulu. Böyle yetersiz bir eğitim
geçmişiyle aramıza katılan gençler için bu vakitten sonra bizler ne
yapabiliriz, doğrusu ben de bilmiyorum."
Mevcut yetersizliğin ebesi Batıcı eğitim sisteminden ümidimizi kesmiş
olarak, özellikle belli sahalarda, kendi insanımızı kendimizin eğitmeye bakması
borcu düşüyor elbette bizlere. Çalışmamız da, Kâbe yolunda karınca kaderince
buna bir katkı sağlayabilirse, ne mutlu bize.
Diğer
taraftan; “yazılı” çalışmaların katkı ve fonksiyonu küçümsenemese bile, aslolan,
bu nevî yazma alıştırmalarının bir “usta-çırak münasebeti” dahilinde
yürütülmesidir. Taklid, sonraki “orijinalite”nin ilk basamağıdır çünkü. Bir
yandan fikir-ilim-sanat ustalarının eserleri yutarcasına okunur ve ilk safhada
taklid edilmeye çalışılırken, diğer yandan da tercihen bir editör veya tecrübeli
bir yazarın kontrolü altında yazı denemeleri yapılmalı; “iş içinde eğitim”
prensibince, çıkan dergilere muntazaman yazı denemeleri gönderilmelidir. Bu
husus, Mütefekkir Mirzabeyoğlu’nun da gençlere tavsiyesidir:
"Sizler yetişen genç fidanlarsınız. Çıkan dergiler sizin için bir
imkândır. Yazın."
Bilvesile,
“ustaları örnek almak” zımnında şahsî bir müşâhedemizi paylaşmadan
edemeyeceğiz: İBDA Mimarı’yla “birlikte”
Üstad Necib Fazıl’ın eserlerini okuyanların yazıları, bu iki fikir-sanat
devini “birlikte” okumayanların yazılarına kıyasla, bâriz bir dil ve fikir
hakimiyeti arzetmekte; üstelik okurken alınan lezzet bakımından, birinciler
farkedilir bir üstünlük taşımaktadır.
Diğer
bir mesele... “Usta-çırak geleneği içinde başlayan bu [yazma bahsindeki]
çalışmalar, kültür ve dil bilgileriyle desteklenmelidir” diyor eğitimciler.
(Aktaş ve Gündüz, 2009) Ne var ki, yazma yetersizliğinin özellikle göze battığı
öğrenci kesimi, fen ilimlerinde ve teknik sahalarda eğitim görenlerdir. Okullarında
yeterli “kültür ve dil bilgileri” almayan bu öğrenciler, kendilerini şifâhî
söz ve yazıyla ifade edebilecekleri estetik beceriler bakımından da güdük
bırakılmaktadır. Şübhesiz, sözkonusu ilim ve teknik sahalarında da “teorik
derinleşme” sözkonusudur. Lâkin bunun nasıl olduğunu söylemeyi, dilerseniz
uzmanına bırakalım:
-
“Fen ilimleri öğrencileri, sadece fen ilimleri çalışmalarıyla yetinmemelidir.
Fen ilimleri, eğer başka bilgilerle birlikte işlenirse daha anlamlı olacaktır.
Özellikle
öğrenciler nasıl yazı yazılacağını öğrenmelidir. Çünkü ilim, YAZILI İFADE
gerektirir. Derin bilgiye fen ilimlerinde değer verilir. Fakat maalesef bu,
çoğunlukla uzun cümleler, kelimeler veya nâdir ifadeler ve karmaşayla eşit gibi
görülmektedir.”
(Day, 2000, vurgu bize âit)
Bu
bahiste son sözümüz şudur: Öğrenciler okulda kendilerine kazandırılmayan “dil
hassasiyetini”, şayet bu vatanın çocuğuysalar, kendileri kazanmaya
bakmalıdırlar. “Dil vatandır ve ortalık vatan hainleriyle doldurulmaktadır” der
Üstad. Türkçeyi ve onda mündemiç “öz” dünya görüşümüzü, “öz” kâinat
plânımızı katletme hevesi güden “vatan hainleri”nden bu “hassasiyet” devşirilemeyeceğine
göre, bu vazife de tek tek herkese düşmektedir. İngiliz muhibleri “dil
devrimi”yle vatanlarına ihanet ederken, bakınız İngilizler kendi cemiyetleri
için hangi şiarı yükseltiyordu:
- «Shakespeare’i,
Hindistan gibi en zengin bir sömürgesine bile değişmeyeceğini ifade eden
İngiliz idrakı, doğrudan doğruya İngilizce hakkındaki hassasiyetini Sir
Winston Churchill’in “dil öfkesi”nde billurlaştırmıştır:
-
“Okula giden çocukları ancak İngilizce bilmedikleri takdirde kamçı ile
döverim!”»
(Mirzabeyoğlu, 1986)
C. YAZMAK VE YAZARLIK NEDİR?
1. Çok Kolay Bir İş Olarak Yazarlık
Meşhur "Düşünen Adam" heykelinin meşhur heykeltraşı Rodin'e,
bir heykeli nasıl yaptığı sorulur. Şu kadarcık olur cevabı:
- "Çok kolay; taşın fazlasını atıyorum, geriye heykel
kalıyor."
Diğer yandan, herhangi bir heykeli üzerinde yıllar yılı müthiş bir
sabır ve titizlikle çalışan, ama sonra şöyle konuşan da aynı Rodin'dir:
- "Bir iş, bittiğinde bile mükemmel değildir."
Şu hâlde, burada iki incelik öne çıkıyor bizce:
Birincisi; ne yaptığını bilen bir insan için, mesele sadece ruhundaki
BİÇİMİ malzemeye yansıtmaktır. Mânâdan kendi payına düşeni, eşyaya -kâğıda,
taşa, sese, tuvale, sahneye ve diğerlerine- nakşetmektir. Ruhunda billurlaşan
"biçim"in ifadesi olmayan tüm fazlalıkları (ister teneke, ister altun),
eserine katmamaktır.
İkincisi; bir eserin vücud bulması için bize düşen, yalnızca azamî
gayrettir. Mutlak mükemmellikse, harcı değildir kulun. Mânâdan payına düşen,
adı üstünde, sadece bir "pay"dan ibarettir; "akis"tir,
"hisse"dir. Yâni, sonsuz mânânın tamamı olmadığı gibi, belki bir
zerresi dahi değildir.
İşte bunun gibi, usta bir yazara nasıl yazdığı sorulacak olsaydı,
alınacak cevablardan biri de aynı istikamette olabilirdi:
"Çok kolay; kelimelerin fazlasını atıyorum; geriye yazı
kalıyor."
Ve yine ekleyebilirdi:
"Bilseniz bazen ne kadar zordur bu kolayı yapmak ve ne büyük emek
ister. Üstelik, ne kadar güzel yazılırsa yazılsın, eser mânâyı kuşatıp
hapsedici olamaz, belki yalnızca o sonsuz mânâya okuyucusunu davet etmekle
kalır."
Bir yazar için, bu "kolay" nasıl olur da bazen bu derece
zordur? Yahud, yine bir yazar için, bu "zor" nasıl bu kadar kolaydır?
Ama önce, yazmak ve yazarlık nedir, biraz daha yakından bakmaya çalışalım.
2. Herkesin Yapabileceği Bir İş Olarak Yazarlık
Her insan bir müzisyen kadar güzel şarkı söyleyemez ancak, ağzından
belli derecede âhenkli ses ve sözler çıkartmaya yine de herkes muvaffak
olabilir. Aynı şekilde, her insan bir ressam kadar güzel resim çizemeyebilir
ancak, belli şekilleri gayet muntazaman çizmeye elbette herkes muktedir
olabilir.
Şöyle bir netice çıkarabiliriz o hâlde buradan: Ustalar çapına
erişemese de, ustalarla kendinde ortak olan bir "potansiyel"i, yâni
"yazma istidadı"nı, herkes belli ölçüde işleyip geliştirebilir. Bir diğer ifadeyle, her
insan “usta” bir yazar gibi mükemmel satırlar kaleme alamayabilir ancak, şayet
düşünebiliyor ve eli kalem tutuyorsa, onun da derlitoplu yazabileceği birşeyler
muhakkak vardır. Yeter ki, heykeltraşın taşın fazlalıklarını yonttuğu gibi, o
da sözlerin fazlalıklarını yontmaya davransın.
Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu'nun, "bizde de böyle
olsaydı" zımnında değerlendirdiğimiz, bu bâbtaki tesbiti şöyledir; meâlen:
- "Batıda, meselâ bir itfaiyeci, emekli olduktan sonra oturup
hatıralarını kitablaştırabiliyor; böyle bir yazı kültürü yerleşmiş."
Bu iktibasın ışığında devam edersek, mesele, herhangi bir meslek erbabının
eline kalem almasından ibaret de değildir. Bizce bu vesileyle dile
getirilebilecek bir diğer incelik, başkalarının belki hiçbir zaman o hakikilik
ve kifâyette nakledemeyeceği hayat tecrübelerini diğer insanların da ilgi ve
bilgisine sunmak, böylesi nadide tecrübeleri tüm bir toplum veya insanlıkla
paylaşmaktır. Meselâ, bir “itfaiyeci” olmadığımıza göre bizim asla
yazamayacaklarımızı, görmüş geçirmiş bir itfaiyeci elbette yazabilir; üstelik,
yaşadıklarının kanlı canlı tecrübe ve hissiyatını, itfaiyeci olmayan başka
herkesten çok daha iyi biçimde yazıya aksettirebilir. Örnekte
"itfaiyeci" olanı, dilersek, tek tek her insana, her meşguliyet veya
tecrübe sahasının fail ve müşâhidlerine şâmil kılabiliriz. Biraz düşününce, ne
muazzam bir fayda...
Netice olarak bizlere düşen, belki bir ilim âşığı derecesinde olmasa
da herkesi "okur" kılmak gereği gibi, meslekten bir yazar kadar
olmasa da herkesi aynı zamanda "yazar" kılmaktır. Günümüzün lafta
"modern"lerinin halkın zihnini dört bir koldan iğdiş etmesinin, televizyon
yahud internet karşısında toplumu sersemleştirmesinin, milleti kâğıt ve
kalemden böylece soğutmasının tamamen zıddı olarak, tüm toplumu hakikaten
"okur-yazar" kılmaktır.
Bir devletin "kültür politikası", bizim için de bir
"kültür inkılâbı", sadece aydınlar çevresinde dönüp duran bir fikir
imtiyaz ve yüksekliğine mevzu olmadığı ve olmaması gerektiği gibi,
"okur-yazarlık” da belli seçkinlerin inhisarında değildir ve olmamalıdır.
Fertler -bizce istisnâ bahaneleri aranmadan-, her vesileyle, her yaşta ve her
derecede okumaya ve yazmaya teşvik edilmelidir. Hele öğrenciler, hele ilim
tâlibleri, mutlaka.
3. Dört Dil Kabiliyeti ve Biçim
Her insanda "ortak" olan bellibaşlı dil potansiyelleri,
diğer bir deyişle, biraz gayretle geliştirilip melekeleştirilebilecek ve
nihayet "kabiliyet" vasfını kazanacak birtakım "ortak"
istidatlar vardır. Umumiyetle dört sınıfta mütalâa edilirler: KONUŞMAK,
DİNLEMEK, YAZMAK ve OKUMAK.
Bu dört "kabiliyet", yâni "işlenmiş ve geliştirilmiş
istidat", meşhur İtalyan estetikçi Benedetto Croce'nin tasnifiyle,
şuurun "deha" ve "takdir" ritimlerine delâlet etmektedir
diyebiliriz.
"DEHA" dairesinde olanları, gerçekte İFADE dairesinde
olanlar olarak, "konuşmak" ve "yazmak" şeklinde tesbit
edebiliriz. Konuşmak "sesle ifade" iken, yazmak "yazıyla
ifade"dir. Birincisi, "şifahî-dudakla" ifade, ikincisi
"kitabî-yazarak" ifadedir. Neticede her ikisi de "ifade"
etmedir ve ikincisi (yâni, yazmak), birincisinin (yâni, konuşmak) doğrudan
bedene âit bir organla iktifâ etmeksizin sunî bir âlet [kalem, daktilo, klavye
vs.] kullanılarak geliştirilmiş şeklidir. Bir diğer deyişle, konuşmak doğrudan
ve tabiî bir faaliyetken, yazmak bir "enstrüman-âlet" kullanmak
gibidir ve sunî her âletin kullanımında olduğu gibi "usûlünce"
öğrenilmesi gerekir.
"TAKDİR" dairesinde olanlarıysa, gerçekte ANLAMA dairesinde
olanlar olarak, "dinlemek" ve "okumak" şeklinde tesbit
edebiliriz. Dinlemek, "sesten anlama" iken, ikincisi "yazıdan
anlama"dır. Birincisi "kulakla" anlama, ikincisi
"gözle" anlamadır. Neticede her ikisi de "anlama"dır ve
ikincisi (yâni, okumak), birincisinin (yâni, dinlemek) sunî harf veya şekiller
kullanılarak geliştirilmiş şeklidir. Ne var ki, dinlemek doğrudan ve tabiî bir
faaliyetken, okumak bir "enstrüman-âlet" kullanmak gibidir ve sunî
her âletin kullanımında olduğu gibi "usûlünce" öğrenilmesi gerekir.
Bu vesileyle, iyice anlaşılması elzem görünen ilişkili bir diğer
bahse, "İFADE VE BİÇİM" İÇİÇELİĞİNE veya AYNILIĞINA temas etmek
istiyoruz. Şöyle ki, hem "kendini ifade", hem de "ifade edileni
anlama" hâdisesi, her ne kadar biri "ifadeci", diğeri
"muhatab" hüviyetinde tezahür de etse, neticede her ikisi de
"şuur"da doğmuş bir "biçim"e karşılık gelir. Şöyle ki,
konuşarak veya yazarak ifade ettiğimiz de, dinleyerek veya okuyarak anladığımız
da, neticede bir “biçim”dir. Açıkçası, bu anlamda her ikisi de, birer
"biçim olan ifade" olarak doğar. Bu noktada hemen herkes hemfikir
olsa da, biz bu çalışmamızda, hemfikir olmak bir yana, birçoğumuzun üzerinde
herhangi bir fikrimizin bile olmadığını sandığımız, ancak bir yazıyı hakikaten
“yazı” kılan İÇ ŞEKİL meselesine temas edeceğiz.
Evet, ifade etmek için de, ifade edileni anlamak için de şuurumuzun bir
İÇ ŞEKİL – İÇ SÛRET anlamında "BİÇİM"i müşahede ihtiyacı vardır ki, “maddî
şekil – maddî biçim” dairesinde değerlendirilen işitilir veya görülür sesler,
harfler, çizgiler, renkler, şekiller ve diğerleri, yalnızca şuurdaki asıl “iç
şekil – iç sûret”in AKİSLERİ veya HATIRLATICILARI mesabesindedir, yâni ruhta doğan
"biçim"in tâ kendisi değildir. Şu hâlde, buradaki anlamıyla “şekil”
veya “biçim”, herkesin anladığı anlamda “dış” unsurlar toplamı değildir.
4. Dış Şekilden Önce İç Şekil
Geldiğimiz nokta itibariyle, İBDA Mimarı’nın altını çizdiği bir
hikmetin tam yeri olsa gerektir:
- “Herhangi bir
şeyin sureti DÜŞÜNCENDE belli olmadıkça onu idrak etmiş olamazsın; çünkü
idrakın o şeye mutabık olması icabeder. Bir şeyin DÜŞÜNCEDE belli olması,
olduğu gibi idrakın şartıdır.” (Mirzabeyoğlu, 1998b: 254, vurgular bize âit)
Demek ki, yalnızca kelime ve cümlelerin sathında gelip giderek,
birtakım kelimeleri yanyana getirerek (böylesi cümleler zahiren ne kadar
muhteşem görünürse görünsün), sözkonusu “iç şekil – iç sûret” elde edilemez.
Öyleyse, varacağımız şu netice son derece önemlidir: Şuurda
"biçim"ini bulamamış sözler "ifade" olmadığı gibi, böylesi
"biçimsiz" sözlerle ne herhangi bir mânâ ifade edilebilir ne de
böylesi sözlerden bir mânâ çıkartılabilir. Çünkü bu nevî sözler, "ifade
garabeti"nden öte bir değer taşıyor değildir. Şayet bir şeyi bir türlü
anlatamıyorsak, aslında onu en başta biz anlamamışızdır ve şuurumuzda doğmuş bir
“iç şekil – iç sûret” yoktur. Aynı şekilde, şayet bize anlatılan bazı şeyleri
bir türlü anlayamıyorsak, üzülmeye de gerek yoktur, çünkü büyük ihtimalle
karşımızda anlaşılabilecek bir “iç şekil – iç sûret” yoktur. Bu çerçevede Goethe,
“şekil” davasının çoğunun bilmediği ve bu yüzden hiç de dikkat etmediği bir
incelik olduğunu vurguluyor:
- “Malzemeyi herkes önünde hazır görür, ÖZÜ ancak ona birşeyler
katabilen bulur. ŞEKİL ise çoğunluk için bir SIRDIR.” (Mirzabeyoğlu,
1998a: 203, vurgular bize âit)
Goethe’nin telaffuz ettiği üç kavrama daha yakından
bakmak şart görünüyor: ÖZ, ŞEKİL ve SIR. İlk başta bunların birbirinin zıddı
olduğu zannedilebilir; hani “öz” ve “sır” içte, şekil “dışta” bulunur zannı.
Acaba öyle mi? Cevab, Mütefekkir’den:
- «ŞEKLİN, “özden;
bu yüzdendir ki ÖZ!” hakikatini ve onun SIRRÎLİK hikmetini, bir misâlle
çerçevelemek kabildir:
- “Bir melodi ele
alalım... Bu melodi, sadalardan meydana gelmiştir; fakat, bütünü bakımından bir
ferdîliğe ve bir vahdete maliktir. Nitekim aynı melodiyi başka bir tona
nakledersek, bu nakilde değişmeyen tek bir sada kalmadığı hâlde, melodiyi
mükemmelen tanırız. Demek ki ŞEKİL, unsurların verimi olmak şöyle dursun,
bilâkis bu UNSURLARDAN BAĞIMSIZDIR...”
Bu vakıâ, ezbere
tarafından kullanılan “şiirde İÇ ŞEKİL” meselesi için de güzel bir misâldir;
dikkat ediliyorsa, şeklin unsurlardan bağımsız yönü, onu doğrudan doğruya ÖZE
AİT ve ÖZÜN KENDİ demek olan bir mânâya yükseltiyor...” (Mirzabeyoğlu, 1998b: 242-243,
vurgular bize âit)
Bunlardan bizim çıkartabileceğimiz belki en büyük ders, konuşan veya
yazan herhangi bir insanın, hakikaten “anladığı” neyse, şuurunda berrak biçimde
“sûret”lenen, “şekil”lenen veya "biçim"lenen neyse, yalnızca onu
konuşmaya veya yazmaya davranmasıdır. Mütefekkir’in Marifetname’de
altını çizdiği üzere: “Siz, mevzuu anlamadıkça, onu başkasına
anlatamazsınız.” (Mirzabeyoğlu, 2007). Zaten insan, ister basit ister
girift, anladığından ötesini ne kadar uğraşsa da “ifade” edemez.
Aslına bakılırsa konuşmak veya yazmak, tam da bu yüzden o kadar
"zor" değildir. Zorluk, bizim anladığımızı derlitoplu yazmak yerine,
gerçekte pek anlamadıklarımızı "ifade" etmeye davranmamızdan
dolayıdır. Bu "tam anlamadıklarımız", işte en başta sözünü ettiğimiz ve
yontulması veya atılması gerektiğini belirttiğimiz "fazlalıklar"dır ki,
ne kadar "değerli" görünseler de, yazıdan bilhassa uzak tutulmalıdır. Şayet “aslında anlıyorum ama
anlatamıyorum” tarzında bir düşünce bizi istilâ ederse, yine bilinmelidir ki,
bu da “anlamıyorum” demenin bir diğer şeklidir yalnızca. Benedetto Croce,
çok yerinde olarak bu zannın üzerine gider:
- «Çoğu şöyle
dendiği duyulur: Kafamda birçok önemli düşünce var, fakat, onları ifade etmeyi
başaramıyorum. Eğer bunu söyleyenler, hakikaten bu gibi düşüncelere sahib
olsalardı, bunları hakikatte güzel ve uyumlu (âhenkli) kelimeler hâline
koyacaklar ve böylece de onları İFADE etmiş olacaklardı. Ve eğer bu düşünceler,
ifade edildiklerinde ortadan kalkıyor gibi görünüyor, yetersizleşiyor ve
yoksullaşıyorsa, o zaman bunlar, ASLINDA VAR OLMADIĞI IÇIN böyle oluyorlarlar.
(…)
Tıpkı para
bakımından zengin olduğunu sanan bir insanın aritmetik tarafından yalanlanarak
cezalandırılması gibi (aritmetik, servetinin ne kadar tuttuğunu ona isbat
eder), aynı şekilde, düşünce ve fantazi tasavvurları bakımından zengin olduğunu
sanan bir insan, eğer ifade etmedeki kabiliyetsizliğini aşmaya zorlanacak
olursa, gerçekliğe toslayacaktır. Biz birinciye “say” diye bağırırız; ikinciye
“konuş”, işte kalem al ve kendini ifade et deriz.» (Croce, 1983: 120, 122, vurgular
bize âit)
Peki Croce, kimi
insanların kafalarında hakikaten berrak biçimde mevcut olan bir düşünceyi
“yazıyla” aynı berraklıkta nakledememesi gerçeği ortadayken, acaba haksızlık mı
ediyor? Bizce hayır. Eğer o düşünce sende varsa, önce “konuş” diyor Croce.
Çünkü konuşmak, doğrudan ve tabiîdir; kelimeler kâfi gelmese de, “hâl diliyle”
zaten anlatırız zihinde “şekillenen” o düşünceyi. Bilâhare Croce, -bir
nevî- eğer gayret eder ve usûlünce yazmayı öğrenirsen, sende mevcut o düşünceyi
elbette yazman da gerekir diye ekliyor. Croce’nin asıl itirazı,
“düşüncede” berrak biçimde şekillenmemiş bir düşüncenin “dışta” ifadeye
dökülmesi gayretkeşliğine, hattâ sahtekârlığınadır. Zira düşüncede berrak
biçimde şekillenen bir düşünce, önce konuşurken, sonra yazarken, “kendine uygun
kalıb”ı temin etmesini zaten bilir. İfadenin içimizdeki berrak “sûret” veya “melodi”si,
bize “dışta” her zaman yol gösterir. Sanatkârın veya usta bir yazarın yaptığı
da bundan başkası değildir:
- “Konuya BİÇİM vermek,
tasavvur edici hafızayı kullanarak çamura ŞEKİL vermeye benzetilebilir.
Heykeltraş, elindeki çamur parçasını, ZİHNİNDE taşıdığı görüntüye benzetinceye
kadar yoğurur, şekil verir.” (Barzun ve Graff, 2004: 16, vurgular bize âit)
Bu zâviyeden “sûret-şekil”
ve “mânâ”, zihinde aynı ânda billurlaşır; billurlaşan böylesi her sezgi veya
düşünceyse, aynı zamanda bir “biçim” ve “ifade” vasfı kazanır. Bize de
yalnızca, bunu “dıştaki” en uygun ifade araçlarına AKSETTİRMEK, bir deyişle
DIŞLAŞTIRMAK kalır. Hani kafamızdaki berrak bir düşünceyi, muhatabımıza, içinde
bulunduğumuz şartlara, zamana ve zemine göre ifade için bir nebze “duraklarız”
ya, aynen bunun gibi, “uygun” bir ifade arayışıdır “dışlaştırmak”. “Olmayan”ı
ifade bocalaması veya gayretkeşliği değil.
“Sûret-şekil” ve
“mânâ”, zihinde aynı ânda billurlaşır, dedik. “Aynı ânda billurlaşır” deyince,
Üstad Necib Fazıl’ı hatırlamamak ne mümkün:
- “Olukta
olgunlaşan damla, kopacak hâle gelmeden tam bir ŞEKİL ve KALIB doldururken;
arı, o harikulâde verimini mumdan altı köşeli duvarlar içinde istif ederken;
örümcek zikzaklı şarkısını lif lif örgüleştirirken; yemişin her nevî, lezzetine
göre bir renk ve çizgi plânını işaret ederken, ŞEKİL VE KALIPTAKİ DERİN SIRRI
hissedememek, sadece ahmaklıktır.” (Mirzabeyoğlu, 1998a: 211, vurgular bize âit)
Üstad’ın “olukta olgunlaşan damla,
kopacak hâle gelmeden tam bir şekil ve kalıb doldururken” demesine nazaran,
bir makale veya eseri “ne zaman” kaleme alabileceğimiz hususu da bizce aydınlığa
kavuşmuş oluyor: Ruhumuzda net olarak “şekillenince”. Andre Gide’nin bu
bâbta Günlük’ünde zikrettiğini, Mütefekkir Mirzabeyoğlu Marifetname’sinde
naklediyor:
- “Kaleme almak
için, eserin benliğimizde susmasını beklemek lâzımdır.” (Mirzabeyoğlu, 2007: 182)
Dikkat edildiyse,
“şekil” veya “biçim” bahsi üzerinde bilhassa durduk ve birbirini destekleyen
hikmet ve şâhidlikleri arka arkaya verdik. Şu yüzden buna gerek duyduk ki, “iyi
yazma”nın PÜF NOKTASI, “şekil” veya “biçim” bahsini derinden anlamaktır ve
gerisi tamamen bu bahsin çeşitlenmelerinden ibarettir. Goethe, tam da bu
yüzden olsa gerek, “Şeklin malzeme gibi iyi sindirilmesi gerekir, hattâ o
daha da güç sindirilir.” demiştir. (Mirzabeyoğlu, 1998a: 203)
Özetle, “şekil”
davası, bildik anlamda basit bir “şeklîlik” veya “sathîlik” mevzuu değil, ummân
misâli muazzam derinliği olan inceler incesi bir meseledir. Ne var ki,
çalışmamız boyunca biz, bu derinliğin -o da dilimiz döndüğü ve idrakımız
eriştiğince- yalnızca sathından haber vermekte; hakiki derinliğe tâlib
olanlarıysa, İBDA külliyatına davetle iktifâ etmekteyiz. Bu derinliğe bir misâl
vermek bâbında, meramımızı anlatırken uygunluğu ve kolaylığı bakımından
seçtiğimiz İÇ ŞEKİL mefhumunu ele alalım. İBDA külliyatında bu mefhum, bizim
idrakımızın yeterince nüfûz edemediği bir yükseklikte ve çok daha ince
nüanslarıyla işlenmektedir. Buyrunuz:
- «Şeklin “sırrî”
bir hakikati var; “herşeyde parçaların toplamından fazla birşey vardır” hikmeti
icabı, şekil, unsurların verimi olmak şöyle dursun, -sadalar değişse de
melodiyi tanımamız örneğindeki gibi-, unsurüstü birşeydir... “Bir meçhulü bir
malûmla anlatmak” usûlümüz içinde görülüyor ki, diyalektik de kökünde
“unsurüstü” birşeydir; “hakikat” veya “hakikati olmayan mahiyet” hâlinde... Ve Goethe’den
“İÇ ŞEKİL” davası:
- “Hakiki edebiyat
dehâsı, ortaya çıktığı her yerde, kendi içinde bir bütündür; isterse dilin
yetersizliği, dış tekniğin veya ne olursa olsun bir şeyin yetersizliği
karşısına çıkmış olsun. Onun içinde yüksek bir İÇ ŞEKİL vardır ki, sonunda
herşey bunun hizmetine girer; karanlık ve bulanık alanda bile sonra berraklıkta
olduğundan daha mükemmel çalışır.”
Usul, “esas”a
götüren yoldur; esas, onunla elde edilir... Diyalektik de bunun düzeni,
tertibi... Askerin yanyana diziliş tertibi “diyalektik” ise, hizâ da “usul”;
ortaya çıkan “nizam” görüntüsü de “esas”... Ve hepsi yanyana ve içiçe kavramlar
olarak, kullanıldığı yere nisbetle mânâ alır... Bu cümleden olarak “İÇ ŞEKİL”
de, “kelimeler ve cümleler üzerinde herhangi bir kalıb ifâdesi değil de,
kelimeler ve cümleler vasıtasıyla kalıbta bir fikir edası”nı gösteren “üslûb”
ile aynı çizgide... “İÇ ŞEKİL” davasını da Üstadım’dan gösterelim:
- “Şiirde dış mânâ,
büyük muhteva yekûnuna giren zâhirî delâlet unsurlarının heykeli; iç mânâ ise
bu heykelin edasından tütücü gizli delâletler... Bunlardan biri tebliğ, öbürü
telkin mevzuu... İşte şiirde, doğrudan doğruya, “dışın dışı, iç, için içi”
gizli mânâların esîrî kıvrımlarını örgüleştiren edadır ki, İÇ ŞEKLİ dokur. Bu
dokunun malzemesi, yine doğrudan doğruya dış âhengin ötesindeki iç âhenk,
kelimelerin dış mânâsı altındaki iç mânâ, kelime münasebetlerinde lezzetleşen
mizaç tavrı ve duygu hâli... İÇ ŞEKİL, en büyük tecrit işi olan şiirin,
müşahhas kalıbı üzerine binmiş mücerret ruhudur.”» (Mirzabeyoğlu, 1998a: 215-216,
vurgular bize âit)
5. İç Şekle Uygun
Dış Şekli Bulmak
Zihinde billurlaşan
şekil, sûret veya biçim, DIŞA ister bir cümle kadar küçük, isterse bir kitab
kadar büyük çaplı AKSETSİN, neticede kendi içinde bir BÜTÜNDÜR. “Bütün”
anlaşılmadan “parçalar” da anlaşılamayacağına göre, muhataba meramımızı ifade
ederken de, muhatabın meramını anlamaya çalışırken de başlıca mesele, önce
“bütün”e sahiblik veya önce “bütün”ü kavramaktır. Yoksa hâdise, fili bir
“bütün” olarak göremeyen körlerin parça parça fil tarifine yahud körlerden
parça parça fil tarifi almaya döner ki, birincisi “anlatamamak”, ikincisi
“anlayamamak”tır.
İç şeklin kendi içinde
bir “bütün” olduğunu bilmek ve üstelik bu “bütün”e zihninde mâlik olmak , “iyi
yazma” bahsinde tek başına yeterli midir? Değildir. Mesele, bu iç şekle “uygun”
dış şekli bulmak, bu iç şekli yine bir “bütün” hâlinde okuyucuda da temin
edecek dış şekil unsurlarını tertib ve terkib etmektir. Dış şekil unsurlarıysa,
yazmak sözkonusu olduğunda, paragrafların, cümlelerin ve kelimelerin hep
beraber belirttiği “yazı bütünü”dür. İşte yazara düşen de, “ana fikir” denilen
“öz” hâlindeki “bütün”ü yukarıdan aşağıya doğru tüm yazıya şâmil kılıcı bir
nizam temin etmek; bu birlik ve bütünlüğü “parça” hüviyetindeki tüm diğer “alt
bütünlere” yaymaktır. Sözkonusu “alt bütünler” ise, önce paragraflar, sonra da
cümlelerdir. En alttaki “parça” unsurlar olarak KELİMELER, yukarıya doğru cümle
bütünü içinde anlam kazanır. CÜMLELER, yine yukarıya doğru paragraf bütünü
içinde anlam kazanır. PARAGRAFLAR ise, yine yukarıya doğru yazı bütünü içinde
anlam kazanır. Kısacası, bir yazıdaki her “parça” unsur, mutlaka “yazı bütünü”
içinde ve “ana fikir” altında bir anlam ve değer kazanır:
- “Yazılı
mesajların anlaşılması, kelimelerin teker teker algılanması ile değil, cümlenin
ve paragrafların tamamının dikkate alınmasıyla gerçekleşir. (…)
Bir yazıda sadece
kelimelerin [lûgat] anlamlarını bilmek de çoğu zaman yeterli olmayabilir. O
KELİMELERE yazarın yüklediği yeni anlamları, kelimenin CÜMLE oluştururken
kazandığı anlamı, PARAGRAF içindeki anlamını ve nihayet bütün bu dil
unsurlarının BÜTÜNLEŞMİŞ şekli olan YAZININ varlık sebebine [amacı ve ana
fikrine] göre kazandığı anlamı da çıkarmak gerekir.” (Aktaş ve Gündüz, 2009: 86, 35,
vurgular bize âit)
Kendilerinden
yukarıdaki iktibası yaptığımız Şerif Aktaş ve Osman Gündüz, “iyi
bir yazı, iyi düzenlenmiş paragraflardan; paragraflar iyi cümlelerden; cümleler
ise doğru ve yerinde kullanılmış kelimelerden meydana gelir” diyorlar.
(Aktaş ve Gündüz, 2009: 187) Peki saydıkları bu “iyi” yazı, cümleler ve
paragraflarla “doğru ve yerinde” kelimelerin ortak özelliği nedir? Cevab,
şimdiye dek ifade etmeye çalıştığımız üzere, tüm bu unsurların yekpâre bir
“bütün” oluşturacak tarzda “âhenkli” bir şekilde bir araya gelmesi; kendi
“parça” hüviyetleriyle öne çıkmak yerine, ancak bu “bütün” içinde anlam ve
değer kazanır bir niteliğe bürünmeleridir. Kısacası, “ana bütün”ün mânâ
şemsiyesi dışına taşacak şekilde hiçbir parçanın –tek başına ne kadar “değerli”
de olsa- göze batmaması, yontulması gereken bir “fazlalık” yahud “çıkıntı”
teşkil etmemesidir. Yine Croce’den dinliyoruz:
- “Bir tragedya tasarlayan bir kimse, bir
deyimle, büyük ölçüde intibâları büyük bir pota içine döker; daha önce
tasarlanmış olan ifadeler, yeni ifadelerle beraber bir yığın içine atılır;
tıpkı bir izabe fırınına biçim almamış bronz parçalarının çok değerli
heykellerle birlikte atılabilmesi gibi. Yeni bir heykel elde etmek için, bu
değerli heykeller, tıpkı biçim almamış bronz parçaları gibi erimelidir. ESKİ
İFADELER, diğer ifadelerle yeni, BİRLİKLİ bir ifade hâlinde sentetik [terkibî]
olarak birleşmek için tekrar intibâ olmak gereğindedirler.” (Croce, 1983: 131)
Croce’nin “İNTİB” derken kasdettiği,
henüz bir “ifade bütünü” içindeki hususî “parça” rolünü almamış, yâni henüz
işlenmemiş ve BİÇİMLENDİRİLMEMİŞ MALZEMEDİR diyor; bu nevî ham intibâların
niteliğini ve onları düzene sokan İFADE BİÇİMİNİN fonksiyonunu anlatmayı Jacques
Barzun ve Henry F. Graff’a bırakıyoruz:
- «BİÇİM
olmadığında, geçmişle ilgili bilgiler, uykuda görülen rüyadaki karışık imajlar
gibi gözden kaçar, kaybolur. Dikkatli bir araştırmacı, karmaşık durumdaki
bilgilerin ve fikirlerin tümüyle bir başkasına nakledilemeyeceğini ve hattâ
kendi zihninde bile uzun süre saklamanın güç olacağını hemen kavrar. Çünkü
insan beyni belli ölçüde düzen ve simetri gerektirecek biçimde düzenlenmiştir.
Satılan malların gelişigüzel serpiştirildiği bir vitrin, seyredenlere zevk
vermeyeceği gibi, insanın aradığını bulmasını da güçleştirir. (...)
Bir yazının ne
anlattığını tartışırken “muhtevâsını” “biçiminden” ayrı tutarız; fakat bu
ayırım gerçek değil hayalîdir. Aslında muhtevâyı yalnızca biçimden
anlayabiliriz; ama biçim daha açık olduğunda, muhtevânın neler olabileceği daha
kolay bilinebilir. Anlatmayı amaçladıklarıyla anlattıklarının AYNI olmasını sağlamak
araştırmacının görevidir.» (Barzun ve Graff, 2004: 185-186, vurgular bize âit)
Son cümle canalıcı
kıymettedir; evet, “anlatmayı amaçladıklarıyla anlattıklarının AYNI olmasını
sağlamak araştırmacının görevidir.” Ne var ki, tüm bir “yazma”
literatürünün de özü olan bu hedef, bakkaldan ekmek almak kadar basit bir
“anlaşma” hâdisesine değil, ciltlerce kitaba karşılık gelen ancak yine de
“ummândan katre” mikyasında kalmaya mahkûm olan azîm bir meseledir. Şöyle ki,
mesele parayı verip ekmeği almak değil, okuyucuya tüm bir “ruhunu vermek”tir. Mütefekkir,
“Bir adama tesir etmek, ona kendi ruhunu vermek demektir.” hikmetinin
altını çizer. (Mirzabeyoğlu, 2007: 132) Peki bu “ruh” nasıl verilir; işte bütün
mesele.
En başta yazı, tek tek
bambaşka duygu, düşünce ve tecrübe dünyasına sahib okuyucuları hedefleyecektir.
Bu bakımdan, yazarın ruhundaki “şekil” ne kadar berrak olursa olsun, mesele bu
şekli muhatabların ruh dünyasında da –elden geldiğince- AYNEN teşkil
ettirebilme usûl ve uslûbunu bulma dairesinde gelişecektir. Bu bahsi ilerleyen
bölümlerde etraflıca ele almaya çalışacağımız için, şimdilik kısaca bir “ipucu”
bırakmakla iktifâ edelim:
- “İnsan zihni
bilgiye istekli olmakla birlikte, bir başkasının fikirlerini almada belli bir
direnç gösterir. Bu fikirleri benimsemeden önce, insanın kendi fikirlerinin
biçim, bağlantı ve yönelimleri açısından bir başkasının fikirlerindeki benzeri
özellikleri benimsemesi gerekir. Aynı şekilde, bir yazarın, okuyucunun yabancı
bir konuyu kabul etmesini bir yolla sağlaması gerekir. Bunu yaparken, düzenli
kullanıldığında KONUŞMA VE YAZMA NİTELİKLERİ olarak tarif edilen pek çok
araçtan yararlanır.
Bu nitelikler,
AÇIKLIK, DÜZEN, MANTIK, KOLAYLIK, BÜTÜNLÜK, TUTARLILIK, RİTİM, GÜÇ, SÂDELİK,
TABİÎLİK, ZARAFET, ZEKÂ ve HAREKET olarak adlandırılır. Ancak bunların hiçbiri
birbirinden bağımsız düşünülemez; çakışırlar, biri diğerinin anlamını
güçlendirir veya belirsizleştirir; bir başka deyişle USLÛB olarak bilinen tek
bir güç hâline dönüşürler.» (Barzun ve Graff, 2004: 219)
6. Önce Hassasiyet ve Aklın Kifâyeti
İyi yazmak için, ne kadar vurgulansa azdır ki, şuurumuzda evvelâ
berrak bir "biçim" doğmalıdır. Bu "biçim", herkesin
anladığı anlamda bir "dış şekil - dış sûret" değil, maddî vasıtalara
aksetmezden evvel ruhta doğan ve şuurda berraklaşan bir "iç şekil - iç sûret"tir.
"Dış şekil" dediğimiz “aksedenler” veya "hatırlatıcılar",
yâni harfler, resimler, işaretler, hacimler; kısaca, görülür yahud bir yolla
"algılanır" diğer şekiller, bir sonraki iştir.
Mesele "yazma güçlüğü" olduğunda, öncelikle şu soruların
cevabının araştırılacağı bellidir:
Öncelikli ve belirleyici olduğunu mütemâdiyen ifade ettiğimiz bu
"iç şekil - iç sûret" acaba nasıl temin edilir? Bunun için, bizce,
önce doğru düşünmek; doğru düşünmek için kelime ve kavram muhtevasıyla beraber
sistematik bir muhakeme tarzı; böylesi sağlam bir muhakemenin ihtiyaç duyduğu
ölçüler manzumesi olarak da "ideolojik bir bünye" gerekmektedir. Daha
doğrusu, böyle bir "ideolojik bünye"nin, bizde "ideolojik
formasyon" kıvamını bulması gerekmektedir. Şuur dairesi yalnızca aklî
kavram ve bilgilerden ibaret olmadığına nazaran, aynı zamanda
"hassasiyet" meleke ve muhtevâmızın da, sezgi gücümüz ve hissî
tecrübelerimizin de geliştirilip zenginleştirilmesi elzemdir. Madem ki
"önce hisseder, sonra fikrederiz", demek ki "hassasiyet", aklî
kifâyetten bile öncelikli bir mevkîdedir. Akla "istikamet" veren, onu
"yönlendiren" özelliğimizdir çünkü "hassasiyet".
Öyleyse, şu olacaktır bir sonraki soru: Bu "öncelik"lerdeki
durumumuz acaba ne merkezdedir? Cevab şu bakımdan çok önemlidir ki, kendi dar
çerçevelerindeki şâhidliklerini veya şahsî tecrübelerini yazacak olanlar için
belki o derece mühim olmasa da; bizim için başlıca YAZI TEMELİ, iman
hassasiyetiyle bağlanılan inanç esaslarından ve böyle bir hassasiyet ikliminde
yaşatılan ideolojik bir bünyeden hareket eden "sağlam bir
muhakeme"nin yoğurduğu kelime ve kavramlarla "düşünme"dir.
"İç şekil"in "dış şekil"e aksetmesi hâlinde, böyle bir
"düşünme"nin yazıya geçirilişidir arzu edilen.
O hâlde, ancak "usûlünce" başarılmış böyle bir düşünmeden hareket
ettiğimiz ve yine bu temel üzerinde yeni bir safhaya geçip "usûlünce"
yazmaya davrandığımız takdirde, gerektiğince “iyi” yazabileceğiz.
"Usûlünce" düşünme ve akabinde "usûlünce" yazmaya
davranma gereğini şuurlaştırmak o kadar mühimdir ki, yanlış bir istikamette
"bin adım" gitmektense, doğru istikamette "bir adım" atmak
ve peşisıra bu adımların sayısını arttırmak, bizce kurtarıcı kıymettedir.
7. Kabiliyetleri Ayrı Ayrı Geliştirmek
Bu bölümün başında şunu -tüm kalbimizle inanarak- ifade etmiştik: Konuşabilen
herkes, biraz gayretle yazabilir; aynı şekilde, dinleyebilen herkes, biraz
gayretle okuyabilir. Elbette, "ustalık" başka birşeydir.
Konuşabiliyoruz diye nasıl hepimiz "usta” bir hatib olamayacaksak, aynı
istikamette, yazabiliyoruz diye hepimiz "usta” bir yazar olacak değiliz. Ancak
hepimiz için muradımız, bir "usta" derecesine ulaşamasak da, bir
"enstrüman" çalmayı öğrenmek gibi biraz gayret göstermemizdir.
Bu vesileyle, çok yaygın bir aldanışa bilhassa dikkat çekmek isteriz. İnsanlar,
meselâ, iyi bir "hatib"in, aynı zamanda iyi de bir "yazar"
olabileceğini düşünürler. Veyahud, iyi bir “yazar”ın, aynı zamanda iyi bir
“hatib” olabileceğini. Oysa bu, doğru değildir. Çünkü konuşma, yazma, dinleme
ve okuma şeklindeki dört dil kabiliyetinde ustalığın, "ayrı ayrı" ve
"usûlünce" geliştirilmesi gerekir.
Yabancı dil öğrenenlerimiz bilirler, sürekli "okuma", yâni
"okuyarak anlama" kabiliyetini geliştirenler, en basit günlük
ifadeleri bile o yabancı dilde konuşamayabilirler; çünkü "konuşma",
ayrıca geliştirilmesi gereken bir kabiliyettir.
Benzer biçimde, bir başkası o yabancı dili konuştuğunda, deminki usta
okuyucu bu kez de pek bir şey anlamayabilir; çünkü "dinleme", ayrıca
geliştirilmesi gereken bir diğer kabiliyettir.
Aynı usta okuyucumuz, yine aynı yabancı dilde, üç kelimeyi olsun bir
araya getirebilecek kadar düzgün cümle kurup yazamayabilir; çünkü
"yazma" da, ayrıca geliştirilmesi gereken bir başka kabiliyettir.
Bu kez öbür cebheden bakarsak, yabancı dili iyi konuşabilen yahud
dinlediğini güzelce anlayabilen bir kişi, o yabancı dilde yazılanları anlama
güçlüğü çekebilir. Turistik bölgelerde bir yabancı dili "sokakta"
öğrenen nice insan, işte bu durumdadır; çünkü "okuma" da, yine ayrıca
geliştirilmesi gereken bir kabiliyettir.
Kuşkusuz bizler, anadilimizi konuşmak gibi bir avantajdan dolayı,
bahsin hiç olmazsa "konuşma" ve "dinleme" yönlerinde pek
güçlük çekmeyiz. Ancak iş "okuma"ya, hele hele "yazma"ya
gelince, birtakım güçlükler başgöstermesi kaçınılmazdır.
Şimdilik şu kadarını derinden kavrasak dahi büyük bir mesafe
katedilmiş olacaktır: İyi bir "konuşmacı" yahud "iyi bir
okuyucu" olmak için yıllarımızı versek bile, bu ustalıklarımız
"yazma"ya aynı nisbet ve kifâyette yansımak durumunda değildir. Belli
bir kol kasını güçlendirme çalışması yaparak vücudun diğer kaslarını da eşit
biçimde güçlendirebileceğimiz kanaati, özellikle "dil kabiliyetleri"
bahsinde, maalesef pek isabetli bir teşhis yahud ümid vaadeden bir çözüm
değildir.
İBDA'nın, her mevzuun, ancak kendi esas, usûl ve kuralları
çerçevesinde çözümlenip aydınlatılabileceği meâlindeki o altun prensibi,
konuşmak, dinlemek, okumak ve "yazmak" için de hâkezâ geçerlidir.
8. Yazmak İçin Yazmak Gerek
Yanlışta veya ters yolda ısrar zımnında sıkça karşılaşılan bir çıkmaza
misâl olarak, ardarda kitablar okuyarak iyi bir yazar olunabileceği ümidi
gösterilebilir. Halbuki yapılması gereken, bir taraftan "okuyucu"
olarak anlayışı ve ustalığı geliştirirken, diğer taraftan "yazar"
olarak da kabiliyet ve ustalığı "ayrıca" geliştirmektir.
Üstelik bu ustalık nev'i, yâni yazarlık, öyle kendiliğinden
gelişebilecek bir nitelik belirtmeyecek, en başta ve kaçınılmaz olarak, aynen
bir yabancı dili umum önünde ilk kez konuşmaya veya yazmaya çalışanların başına
geldiği gibi, umum önüne türlü acemilik, dağınıklık ve yanlışlıkla çıkmayı göze
almak tarzında bir cesaret gerektirecektir. Oysa, tüm bu aksaklıklar tabiîdir
ve bir deyişle "eğitim zayiâtı" cümlesindendir. Her ustanın öncelikle
bir çıraklık devresinden geçtiği; sonrasında Shakespeare çapına bile
erişse, bunun ilk elde zorunlu olduğu, bizce bedahettir.
Nasıl öğrenilen bir dilde "pratik" tek kişiyle yapılan bir
iş değilse ve karşısında yönlendirici muhatablar gerektirirse, "yazma
pratiği" de kişinin kendi başına kolayca ustalaşabileceği bir kabiliyet
mevzuu olmayacaktır. Onun da muhatablara ve yönlendiricilere, elbette
teşvikçilere, hattâ düzelticilere, hattâ ve hattâ tenkidçilere ihtiyacı vardır.
Bazı meseleler öylesine açıktır ki, üzerine kelâm etme gereği kişiye
girân gelebilir. Elbette bu “açıklık”, onu düşünenin şahsı içindir çoğu ve o
kadar açık zannedilenin pek o kadar da sarih olmadığını daha ilk tecrübelerimizde
anlayıveririz. Yazmadan yazarlık hayâli de bizce böyle bir mesele...
Şöyle diyelim, direksiyon başına hiç oturmaksızın, yıllarca araba
sürmek üzerine kitab okusak ve günün birinde şöför koltuğuna oturuversek, ilk
sürüşte güzelce sürebilir miyiz? Veyahud şöyle soralım; böyle bir şöförün ilk
yolcusu olmaya hangimiz cesaret edebiliriz? Aynı şekilde, hiç suyla haşır neşir
olmadan yıllarca yüzme tekniklerini okuduktan sonra, günün birinde “tamam”
deyip kendimizi denizin ortasına atar mıyız?
Elbette hayır. Hepimiz teslim ederiz ki, okumakla “tatbik etmek”
bambaşka sahalardır. İşte yazarlık da böyledir. Eğer duygu ve düşüncemizi,
hasret ve öfkemizi, dert ve dermanımızı yazıyla ifade edeceksek; bir başkasıyla
yazı vasıtasıyla “anlaşma” ve düşündüklerimizi bu yolla “paylaşma” davranışına
geçeceksek; mutlaka ve mutlaka, öncesinde “kendi ifade dilimizi” aramak,
geliştirmek ve mükemmelleştirmek zorundayız. Ve bunun için de ilk şart olarak,
dar veya geniş anlamda “insan önüne çıkmak” ve belki ilk safhada “acemilik”
sergileyip, bir bakıma mahcub olmayı göze almak durumundayız.
Şu noktayı kavramak elzem gözüküyor: “İyi okuyucu” olmakla “iyi yazar”
olmak birbiriyle içiçe ama bambaşka kabiliyet veya meziyetlerdir. İyi bir
okuyucu olmamız, çoğu durumda iyi bir “takdirkâr” olduğumuza delâlet eder. Ne
var ki, “dehâ”mızı işletmek bakımından zihin tembelliği yaptığımıza yahud
“kendi” hüviyetimizle meydan yerine çıkmaktan köşe bucak kaçtığımıza da
nişânedir bu. Çoğumuz maalesef böyleyiz.
Şübhesiz, bir yazarın ilk denemeleri taklid ve derlemelerle dolu
olacaktır veya olabilir, “çağına göre” tabiîdir ve bu safhayı geçip kendine
gerekli “orijinalite”yi kazanması için teşvik de edilmelidir. Yazarlığa kalkan
otobüsün ilk durağıdır çünkü burası ve burasını “transit” geçebilene pek az
rastlanır. Ancak, araba sürekli buraya parketmişse veyahud henüz bu durağa bile
varamamışsa, artık haricî bir müdahale kaçınılmaz olacaktır ki, bu satırlarımız
vesilesiyle yapmaya çalıştığımız da bir nevî budur.
Evet, kabul ediyoruz, kendi "öz" kimliğiyle meydan yerine
çıkmak bazen ilk elde çok şaşaalı olmayabilir, ilk atışta turnayı gözünden
vurmak her zaman mümkün olmayabilir, seyircilerden bir alkış tufanıdır
kopmayabilir, biri acımasızca tenkid edebilir, diğeri “ne var bunda?” diye
küçümseyebilir. Böyleleri vardır veya çıkabilir diye, kabiliyetimizi doğmadan
ölüme mahkûm etmek midir peki daha akıllıca olan? Gerçekte, huzura hep başkasının
ürettiği ziynetleri takıp takıştırarak, “taklid-imitasyon” mücevherlerle çıkmamız,
bundan bir türlü kurtulamamamız ve bunun için tek bir adım bile atmamamızdır
bizce ayıb olan. “Orijinal” olmanın yolu isterse “geçici” bir pejmürdelikten
geçsin, ne farkeder? Şarkı sözündeki gibi aslında: “Başkası olma, kendin ol; böyle
çok daha güzelsin”
Yalnız şurası da bedahettir ki, fikirsiz iş olmaz anlamında, “teorisi
olmayan işin pratiği de olmaz.” Teoriye ulaşmanın yoluysa, tabiatiyle “taklid”ten
geçecektir. Çevresindekilerin sözlerini taklid etmeksizin hemencecik “mânâlı”
biçimde ve “orijinal” nitelikte konuşmaya başlayan bir çocuk var mıdır?
Yeterli kelime bilmeyen, ifade şekillerine vâkıf olmayan, gramer kaidelerini
tanımayan, fikrî altyapı ve muhakemesini geliştirmeyen kişi, elbette müessir
biçimde konuşamayacak veya yazamayacaktır da. Mevcud olmayan kol kasıyla halter
kaldırmaktan bahsedilemeyeceği gibi. Oysa “dil kabiliyetleri” sözkonusu
olduğunda gerekli olan, bir yandan kas temin edici “gıda”yı düzenli olarak
almak (dinlemek, okumak), diğer yandan da o kası geliştirici “idman”ları yine
düzenli olarak yapmaktır (konuşmak, yazmak). Maalesef bugün, çoğu ya biri ya
öteki üzerinde yoğunlaşılıp, diğer taraf ihmal edilmektedir. Konuşup yazma
bahsinde idmansız okuyucuların kolunu kıpırdatmaktan âciz “kof” şişmanlığı yahud
yeterince dinleyip okumayanların “cılız” ifade hareketleri misâli... Halbuki
bizim faaliyet çerçevemizde, -okuyup yazma çerçevesinde konuşursak- ne yazmadan
okur ne de okumadan yazar olmak matlubtur, marifettir; birinin diğerini
geliştirdiği “içiçe” bir âhenktir gereken.
Ezcümle, eğer bu “fikir dili”yle yazmak gibi harika bir ideal taşıyor,
vicdanî bir zorunluluk duyuyor ve bu uğurda istidadımızı geliştirmeyi diliyorsak,
hiç gecikmeden “yazma”ya başlayalım. Şayet bu dille konuşmak istiyorsak, hemen
“konuşma”ya davranalım. Sürekli okuyup “dehâ”mızı işletmememiz, bahçemizde
defineler gömülüyken, uygun vasıtalarla kazılıp çıkartılmayı ve mümtaz bir
“değer” vasfıyla umuma arzedilmeyi beklerken, tüm bir ömrümüzü kuyumcudan
kuyumcuya seğirtip vitrinleri temâşâya hasretmemiz meâlincedir. Ancak yazarak
“yazar”, ancak konuşarak “hatib” oluruz; aynen, daima okuyarak yalnızca
“okuyucu” veya daima dinleyerek yalnızca “dinleyici” olabileceğimiz gibi.
Henüz ustalaşmamış da olsak yazmanın en bâriz faydalarından biri de, kendimizi
meydan yerinde “objektifleştirmemiz”, sonra bir heykeltraş gibi, eksiği yahud
fazlasıyla kendi “benlik madeni”mizi rötuşlamamız, tezyin etmemiz ve mükemmelleştirmemizdir.
Artık fikirlerimiz bir günden diğer güne uçup gitmeyecek, biz de vehim ve
hayâllerimiz içinde yüzmeyecek, “görünür” ve “kalıcı” bu eserimiz üzerinde bir
sanatkâr edâsıyla çalışacak, hergün bu “kalıcı” eserimiz üzerinde yeni bir
ekleme yahud çıkarma yaparak tekâmül etme imkânı bulacağız. Üstelik bu faaliyetimiz,
kendi kendinden ibaret bir fayda mevzuu da olmayacak; nitekim, dost ve
muhatablarımızın fikirlerini etkileyip beslediği gibi, idealin hayata tatbiki
bahsinde yüzümüzü ağartacak bir “aksiyon” kıymeti de belirtecektir. Kısacası,
“gerekeni gerektiği yerde yapan”, yaşına veya seviyesine göre yazan bir fikir
işçisi olacağız artık biz.
Sırf okuyucu olan ve bu gidişle hep öyle kalacak olan dostlara daha
fazla gecikmeden “konuşma” ve “yazma”ya davranmalarını salık verirken, diğer
taraftan, çevrelerindeki dostları yazmaya teşvik etmelerinin ne kadar mühim
olduğunu bilvesile ifâde etmek isteriz. İBDA Mimarı, Goethe’den
işaretliyor:
- "İnsanın yalnız olması, hele yalnız çalışması hiç iyi değil;
bir şeyi başarması gerekiyorsa, başkasının ilgisi ve teşviki gerekir.”
(Mirzabeyoğlu, 1998a: 234)
9. Yazar: Bizi Gezdiren Rehber
Bir yazar, bizi elimizden tutup gezdiren bir "rehber"dir
gerçekte. Peki nasıl bir rehber?
Mevzuu "yazma usûlü" olan hemen tüm ciddi makale veya
kitablarda, şu incelik veya ipucu öne çıkartılır: Yazar, bize "ne"yi,
"hangi bakımdan" yahud “bakımlardan” anlatacağını daha en başından
sezdiren; "tez"ini pek öyle saklamaksızın çoğu başlangıçta fısıldayan
veya özetleyen; okuyucuyu neyle karşılaşacağına dair "ruhen ve
zihnen" hazırlayıcı böyle bir "giriş" yapan; ardından
fikirlerini "plânlı" biçimde tasnif edip "geliştiren";
sonunda, ilk başladığı noktaya -ancak bu kez tüm söylediklerini "birbirine
bağlayıcı" bir değerlendirmeyle- dönen; böylece baştaki kanaatini en
sonunda mühürleyen kişidir.
Anlaşılıyor ki yazar, bir dairenin belli bir noktasından başlayarak
okuyucusunun elinden tutan, onu o daire boyunca muhtelif bilgiler vererek
gezdiren, okuyucuyu en sonunda yine seyahatin başladığı noktaya -fakat bu defa
ruhen ve fikren zenginleştirmiş olarak- getirip bırakan kişidir.
Okuyucu, yazarın bizzat bilip tecrübe ettiklerini bilmeyen ama bunları
samimiyetle bilmek isteyen bir dost gibidir. İşte yazarın vazifesi de, bu
okuyucu dostunun muhayyilesinde, tüm o gezilip görülen yerlerin tam bir
tasavvurunu sağlamak ve gezdirdiği dostu için etraftaki "seçilmiş"
unsurları en uygun kelimelerle ifade etmek olacaktır. Bir diğer ifadeyle, muhatabının
kafasını karıştırmamak için, gereksiz tüm "fazlalıklar"ı hiç
düşünmeden atacaktır. O derece mükemmel olmalıdır ki seçilen kelime ve
cümleler, o dost, sanki gözleriyle görüyormuş gibi, herşeyi bir bir kafasında
canlandırabilsin.
Basit bir makale yazdığımızı farzedelim. Okuyucuya rehberlik eden bir
yazar olarak, -meselâ- bir binayı mı gezdireceğiz; bu durumda okuyucu, bizden
yaklaşık olarak şunları işitecektir:
Şimdi seninle birlikte bir binayı gezeceğiz. Gezeceğimiz bina şu
semtte ve şu adreste. Üç katlı ve altı daireli bir bina. Mimarî bakımdan şöyle
bir görünüşü ve dış cebhesi var. Beş basamaklı bir merdivenden çıkarak dış
kapıdan giriyoruz. Karşımda iki daire görüyorum, demek ki her katta ikişer
daire var. Sağdaki daireye misafir olalım. Şimdi bu dairenin içerisindeyiz.
Burada üç oda, mutfak ve banyo var. Evin reisi salonda gazete okuyor. Salon
kapısının tam karşısında, bahçeye bakan genişçe bir pencere bulunuyor.
Pencereden, bahçedeki ağaçları görüyorum. Solumuzdaki duvarda şöyle bir tablo
asılı. Diğer odalara bakıyoruz şimdi. Bu odada şunlar şunlar, öbür odadaysa
şunlar şunlar var. Geldiğimiz gibi, yine aynı daire kapısından dışarı çıkıyor,
girdiğimiz dış kapıdan binayı terkediyor, aynı dış merdivenlerden inip sokağa
geri dönüyoruz. Evet, şimdi yine sokaktayız.
Kısacası yazar, bir fotoğrafçı gibi, belli bir manzarayı önce uzaktan
"kabataslak" ve "bütün içindeki yeri" itibariyle gösteren,
sonra "sınırlı bir çerçeve" içine alan, sonrasında merceğini o sınırlı
çerçevenin "belli bir noktası"na daha da yakınlaştırıp mıhlayan,
gördüğü teferruatı bizimle de paylaşan, sonra yine başladığı noktaya -bu kez
zenginleşmiş ve muhatabını da zenginleştirmiş olarak- geri dönen bir sanatçı
misâlincedir.
Elbette, nisbeten acemi bir yazar bunun tam tersini yapacaktır. Peki
ne yapacaktır? Muhtemelen iki şeyden birini:
Birincide, zihninde berrak bir “İÇ ŞEKİL” YOKTUR. Bu durumda, kendisinin
de tam olarak seçemediği darmadağınık unsurları bize aynı dağınıklıkta
anlatacak, oradan oraya alâkasız geçişler yapacak, meselâ birinci kattan üçüncü
kata ve oradan bodrum katına atlayacaktır. Sonuç olarak, belli ki kendisinin de
tam olarak göremediğini yahud anlayamadığını, bizden görmemizi veya anlamamızı
bekleyecektir.
İkincide, mezkûr acemi yazarın zihninde, nisbeten berrak bir “İÇ
ŞEKİL” VARDIR. Ne var ki, kendisi net biçimde bile görse, bunu aynı netlikte ve
sâdelikte bize nakledemeyecek; netice olarak, okuyucusunu tam bir kafa
karışıklığına sevkedecektir. Bir diğer deyişle, bu manzaranın bizim
tarafımızdan da görülmesi için harcanması zaruri olan emeğe yanaşmayacak; “bütün”
manzarayı bize en baştan sezdirme ve zihnimizde binanın plânını canlandırma
yoluna gitmeyecek; binanın temel hatlarını bizim hemen sezip kavrayabileceğimiz
kelime ve tasavvurlarla, bizim de iştirak edebileceğimiz bir muhakeme tarzıyla
ve sevimli bir tonla tasvir etmekte ihmalkâr davranacaktır. Bizim daha önce
görmediğimiz bu binayı, sanki önceden bildiğimiz bir yerden bahseder gibi,
oradan oraya sıçramalarla anlatacaktır.
Özetlemeye çalışırsak, yazar, herşeyden önce, "bütün resmi"
gören, gördüğünü daraltarak belli bir "çerçeve" içine alan, akabinde bizi
de bu “çerçeve”ye yakınlaştırarak buradaki temel unsurları bize de gösteren ve tüm
bunları net biçimde zihnimizde CANLANDIRMAMIZI temin eden bir "rehber"
veya "zihin ressamı"dır. Çünkü, ”anlatmayı amaçladıklarıyla anlattıklarının AYNI
olmasını sağlamak”;
bir diğer ifadeyle, kendi gördüklerini okuyucuya da gördürme yolunu bulmak,
tüm yanlış anlaşılma ihtimallerini en başından kesmek, bir yazarın öncelikli
görevi ve onu yazar kılan hasletidir.
10. Yazmak: Kelimelerle Yapılan Resim
Bir "eser" ortaya koymanın en başta "fazlalıkları atmak"
demek olduğunu belirttiğimize ve "en kolay yol"un bu olduğunu
işaretlediğimize göre, yazarın bilhassa yapması gerekenler, şu âna dek
söylediklerimizi özetleme bâbında, belki yalnızca şunlar olacaktır:
Okuyucuya ilk olarak "bütün resmi" vermek veya hissettirmek,
yazının konusu olan “çerçeve”ye ve içindeki teferruata buradan gitmek ve her gerektiğinde
yine "bütün resme” dönmek...
Kelime ve cümlelerini dikkatli ve tasarruflu biçimde kullanmak; ancak
aynı zamanda, canlı ve mevzuu zihinde canlandırıcı “örnekler” vermekten asla
kaçınmamak...
Bazen "elma, armut" nev'inden bile olsa, "bilinen"
unsurlardan hareketle "bilinmeyen"lere TASAVVUR KÖPRÜLERİ kurmak...
Kendisini yazara emanet etmiş ve hiç görmediği yerler kendisine
anlatılan bir dost olan okuyucunun kafasını karıştırmaktan ihtimamla
kaçınmak...
“Çerçeve” içindeki tüm unsurlar arasından, gösterilmek istenen çerçevenin
ana hatlarını verici yahud yazının amacına hizmet edici teferruatı, sâde ve
sistematik bir plân dahilinde aktarmak; sık sık tasnif ve özetlemeyi bilmek...
Kısacası, "anlaşılmak" için ve sanki kelimelerle okuyucu
için bir "resim" yaparcasına yazmak; kalan diğer herşeyi ise, ne
kadar değerli, canalıcı veya gözalıcı olursa olsun, hiç tereddüt etmeden
atmak...
Yazarken, kendisini okuyucunun yerine koymak, bir de okuyucu gözüyle
yazdıklarını "yeniden" okumak, şifahî konuşmadaki nefes aralarıyla
tonlamayı veren (meselâ, nokta ve virgül) yahud düşüncedeki zihnî ayırımları
gösteren (meselâ, nokta ve virgülün yanısıra noktalı virgül) noktalama işaretlerini
yerli yerinde kullanıp kullanmadığına dikkat etmek, yine hangi kelimeyi öne
hangisini arkaya alırsa daha anlaşılır ve kasdolunanı aktarır olabileceğini
düşünmek, velhâsıl "yanlış anlaşılma"ya yolaçıcı teferruat üzerinde özellikle
durmak ve bunları bekletmeksizin bertaraf etmek...
Netice olarak, yazarın zihninde olmayan bir “resmin”, yâni bizim
kullandığımız anlamda “iç şeklin”, okuyucunun zihnine de aksetmeyeceği izahtan
varestedir. Yazarın muhayyilesinde bu "fikrî resim", yâni BİÇİM
mevcud olduktan sonra, gerisi, nisbeten "kolay" bir vesairedir.
NOT: Çalışmamızın bundan sonraki “ANLAŞILIR, TESİRLİ VE GÜZEL YAZMAK”
başlıklı bölümünde şu konuları ele alacağız: Yazının Konu ve Amacını
Belirlemek, Yazının Türünü Belirlemek, Yazının Muhatabını Belirlemek, Yazının
Ön Hazırlığı, Yazının Plânını Belirlemek, Malzemeyi Fişlere Geçirmek, Nasıl Bir
Başlık, Nasıl Bir Giriş, Nasıl Bir Gelişme, Nasıl Bir Sonuç, İktibaslar
Dipnotlar ve Kaynaklar, Anlaşılır-Tesirli-Güzel Kelimeler, Anlaşılır-Tesirli-Güzel
Cümleler, Anlaşılır-Tesirli-Güzel Paragraflar, Bölümler ve Arabaşlıklar, Güzel
Yazmak Düzeltmek ve Yeniden Yazmaktır, Sâde ve Sevimli Ton, Yazmak: Elle mi
Bilgisayarla mı?
KAYNAKLAR
AKTAŞ,
Şerif - GÜNDÜZ, Osman (2009), Yazılı ve Sözlü Anlatım –Okuma, Dinleme, Konuşma,
Yazma- 11. Basım, Akçağ Yayınları, Ankara.
BARZUN, Jacques
– GRAFF, Henry F. (2004), Modern Araştırmacı, Trc: Fatoş Dilber, 14.
Basım, TÜBİTAK, Ankara.
CROCE,
Benedetto (1983), İfade Bilimi ve Genel Linguistik Olarak Estetik, Trc:
İsmail Tunalı, 2. Basım, Remzi Kitabevi Yayınları, İstanbul.
DAY,
Robert A. (2000), Bilimsel Bir Makale Nasıl Yazılır ve Yayımlanır?, Trc:
Gülay Aşkar Altay, 4. Basım, TÜBİTAK, Ankara (www.tubitak.gov.tr’den PDF
nüshası).
MİRZABEYOĞLU,
Salih (1986), Dil ve Anlayış –Dil ve Diyalektik-, İBDA Yayınları,
İstanbul.
MİRZABEYOĞLU,
Salih (1988), Hikemiyat –Tefekkür ve Hikmet-, İBDA Yayınları, İstanbul.
MİRZABEYOĞLU,
Salih (1997), Adımlar -1984’den 1996’ya-, İBDA Yayınları, İstanbul.
MİRZABEYOĞLU,
Salih (1998a), Büyük Muztaribler I –Düşünce Tarihine Bakış-, İBDA
Yayınları, İstanbul.
MİRZABEYOĞLU,
Salih (1998b), Şiir ve Sanat Hikemiyatı –Estetik ve Ahlâk-, 2. Basım,
İBDA Yayınları, İstanbul.
MİRZABEYOĞLU,
Salih (2007), Marifetname –Süzgeç ve Şekil-, 2. Basım, İBDA Yayınları,
İstanbul.
Kaynak: Hayreddin Soykan, Akademya
Dergisi, II. Dönem, Sayı 1, Eylül-Aralık 2010, s. 224-251