Seyyid Hüseyin Nasr:
‘Türkiye; Saf Fikirde Öncü’
Hayreddin Soykan
İBDA’NIN
HABERCİSİ NASR KİMDİR
Geçtiğimiz
aylarda Türkiye’ye gelen “hocaların hocası” Seyyid Hüseyin Nasr,
geçmişte “Bize hayatın her sahasına çözüm teklif eden İslâmî bir dünya
görüşü lâzım; bu da maalesef yok!” derken ve “Türkiye fikrî üretimde çok
kısır” şeklinde şikâyet ederken, Konya’daki gönüldaşlarımızın kendisine
Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun Başyücelik Devleti adlı
eserinin İngilizcesini hediye etmesi akabinde geldiği İstanbul’da bambaşka bir
tarzda konuştu ve “TÜRKİYE; SAF FİKİRDE ÖNCÜ” dedi. Acaba niçin?
Prof. Seyyid
Hüseyin Nasr (d. 1933, Tahran), İranlı bir yazar, akademisyen ve düşünce
adamı. Modernizm muhalifi ve mensubları arasında René Guénon, Titus
Burckhardt, Martin Lings, William Chittick, Frithjof
Schuon gibi meşhur isimlerin bulunduğu “gelenekçi” akımın (Tradisyonalizm) yaşayan
en önemli sözcülerinden de biri. Batı üniversitelerinde tasavvuf üzerine
akademik araştırmalar yapan (William Chittick gibi) birçok ilim adamının
da hocası. Bu yüzden, kendisine “hocaların hocası” diyenler de mevcut. Kısaca
hayat hikâyesi veya fikir hayatı şöyle:
Yüksek
öğrenimini 1954'te Massachusetts Institute of Technology’de fizik dalında
bitirdi ve akademik kariyerini, 1956'da Harvard Üniversitesi'nde jeofizik
alanında yüksek lisans, bilâhare 1958 yılında bilim tarihi alanında doktora yaparak
sürdürdü.
İran Devrimi'nden
sonra ülkesinden temelli ayrılıp ABD'ye yerleşti. Çeşitli üniversitelerde
öğretim görevlisi olarak görev yapan Nasr, hâlen George Washington
Üniversitesi'nde İslâm Araştırmaları sahasında çalışıyor. İslâm, felsefe,
karşılaştırmalı din ve çevre konularında çoğu İngilizce olmak üzere pek çok
kitabın ve 250 civarında makalenin de yazarı. Türkçeye de 20’ye yakın eseri
çevrilmiş bulunan Nasr, tüm dünyada, ilgili olduğu sahadaki sempozyum ve
konferanslara belki en çok davet edilen uzman olarak da öne çıkıyor.
Nasr, yaptığı konuşmalarda, son 200
yılda İslâm düşüncesinin “aşağılık kompleksi” sebebiyle geriye gittiğini,
İslâm âleminin Batının belirlediği gündemi değerlendirmekle ve iştirak etmekle
yetindiğini vurguluyor.
İslâm'ın
sadece dinî açıdan değil, entellektüel açıdan da hâlâ çok dinamik bir dünya
dini olduğunu dile getiren Nasr, İSLÂMÎ GELENEĞİN içerisindeki gücün,
bugün bütün alanlardaki problem ve ihtiyaçlara cevab verebileceğini belirtiyor.
Nasr, kişinin dünyayı algılamasında çok önemli olan “DÜNYA GÖRÜŞÜ”nün,
Batı propagandalarıyla dolu olduğunu, Batı kaynaklı eğitim sistemiyle
oluşturulduğunu, bununla İslâm dünyasının kolonileştirildiğini söylüyor.
Yine
Nasr, İBDA’nın “ahlâksız iktisad olmaz; iktisad zaten ahlâka bağlı bir
şûbe” meâlindeki tezini hatırlatırcasına, İslâm dünyasında “ekonomi”
teriminin olmadığını, onun yerine dengede tutmak anlamına gelen “iktisad”
teriminin kullanıldığını ve bunun da ahlâk ile ticareti gösterdiğini ifade
ediyor. “Kumarhane sistemi” olarak tarif ettiği mevcut ekonomik sistemin
son yaşanan krizle çöktüğünü dile getiren Nasr, “Ahlâktan bağımsız
bir ekonomik sistemin kurulamayacağını hâlâ kimse anlamıyor” şeklinde, İBDA
dünya görüşünü henüz tam anlamıyla tanımamaktan kaynaklanan (Mütefekkir Salih
Mirzabeyoğlu’nun uzun yıllar önce kaleme aldığı İktisat ve Ahlâk
adlı eseri malûm) fakat, başka hemen herkes için doğru olan bir tesbitte
bulunuyor.
İslâm dünyasının
İBDA’ya olan ihtiyacını şu sözlerle anlatıyor Nasr:
- “Sonuç
olarak bütün müesseselerimiz yıkıldı. Şimdi dönüp Batı geleneği ile bina
edilmiş modelleri kullanmaya çalışıyoruz. Bunlar da her zaman işe yaramıyorlar;
çünkü farklı bir medeniyetin ürettiği kurumlar bunlar. Bizim ihtiyacımız olan
sadece uyarlama değil, aynı zamanda ORİJİNALİTE.”
İslâm
dünyasının “bağımsız” olmak için yeterince güçlü olmadığını da ifade eden Nasr,
bunun için “birlik” olunması gerektiğinin altını çiziyor.
İslâm
dininin çok güçlü olduğunu, ancak bazı oryantalist ve kendini reformist olarak
adlandıran kişilerce “deforme edildiğini” anlatan Nasr, “(Asıl
İslâmı Paris'te bulduğunu) söyleyen deformistler var. İslâmî entellektüalite
nedir onu bile bilmiyorlar. Reformcular İslâm düşüncesini zayıflattılar,
bölünmüşlüğe sebeb oldular” diyor ve meseleleri “BUGÜN HEPİMİZE GEREKEN
ŞEY, İSLÂMÎ BİR DÜNYA GÖRÜŞÜDÜR.” diye bağlıyor. [1]
Seyyid
Hüseyin Nasr
“gelenekçi” (TRADİSYONALİST) akımın önde gelen bir temsilcisi, demiştik. Bunun
nasıl bir “gelenek” olduğunu da, Bilim ve Sanat Vakfı’nın davetlisi olarak
geldiği Türkiye’de Ekim 2009’da yaptığı bir diğer konuşmadaki kendi tesbitlerinden
nakledelim:
- “Özellikle
Batı’ya ve diğer milletlere karşı aşağılık kompleksi içerisindeyiz. Meselâ Avrupa
Birliği meselesi... Türkiye de bunun bir parçası olmak istiyor. Maalesef ‘İslâm
birliği’ tartışması ciddi şekilde başlamış değil.
İslâmî
geleneği bir bütün olarak tekrar kurmamız şart! İslâm sadece bir hukuk sistemi,
bir felsefî sistem, bir teolojik, ekonomik yahud siyasî bir sistem değildir. İslâm
bunların tamamıdır yahud daha fazlasıdır.
Bugün
yapmamız gereken; daha BÜTÜNLEYİCİ bir İslâm anlayışını yeniden tesis
etmemizdir. 21. yüzyılda ayrıca yeni bir Müslüman entellektüel tarifi
geliştirmeliyiz. Henüz bunu başarmış değiliz. İkinci sınıf bir Batılı düşünür
yetiştirmemeliyiz. Yâni Batılı aydınları taklid eden fakat söyledikleriyle
Batı’da hiç bir şekilde itibar görmeyen, ilgi uyandırmayan değil... Elbette
Müslüman entellektüel Batı’yı, modernizmi bilecek ancak, hepsinden önemlisi İslâm
düşünce geleneğine hâkim olacak ve bu vasfıyla dünyadaki tartışmalara
katılacak. Batılı düşünürleri taklid ederek değil. Kendi kimliğiyle ve
benliğiyle var olacak...”
Nasr’ın da içinde bulunduğu
“gelenekçi” akımın bazı görüşleri –elbette yukarıda söylenenler değil-, aydınlığa
kavuşturulmaya veya tenkide muhtaç olabilir. Üstelik, onların geniş çerçevede
“gelenek”ten anladığıyla bizimkisi belli ölçüde farklı da olabilir. Bizim için
–şu safhada- farketmiyor ve bunun apayrı bir değerlendirme mevzuu olduğunu
düşünüyoruz. Bizi, şu ânda, onun “ihtiyacın ne olduğunu” gerçekten sarih
biçimde gösteren tesbitleri ilgilendiriyor ve yazımızın çerçevesini de yalnızca
bunlar oluşturuyor.
İşte
hayat hikâyesi ve bir kısım görüşleriyle kısaca tanıtmaya çalıştığımız Seyyid
Hüseyin Nasr, birer konferans vermek üzere geçtiğimiz aylarda Konya ve
İstanbul’daydı.
SEYYİD
HÜSEYİN NASR’IN KONYA KONFERANSI
Nasr, 17 Mayıs 2010 günü Mevlana
Kültür Merkezi’nde, Konya Büyükşehir Belediyesi’nin organizatörlüğünü yaptığı “Mevlana’da
Sanat ve Güzellik” konulu bir konferans verdi. Konyalı gönüldaşlarımızın
kendisine Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun Başyücelik Devleti
adlı eserinin İngilizcesini The State of Başyücelik -The New World Order-
hediye etme fırsatı bulduğu Nasr’ın, bu eseri konferans boyunca
masasının en önünde tutması ayrıca dikkat çekti.
Daha
önce, Ocak 2009’da, Newsweek Türkiye’ye verdiği mülâkatta, “Türkiye İslâm
dünyasında hiçbir entellektüel rol oynamıyor; farklı sebeblerle Avrupa'da da böyle
bir rolü yok. Türk yazara Nobel verildi ama, bunun ardında politik sâikler
vardı. 17 milyonluk Hollanda'nın entellektüellerinin Avrupa'da, sadece 5
milyonluk Lübnan'ın da İslâm dünyasında Türkiye'den daha fazla etkisi var.” şeklinde
Türkiye’deki fikrî kısırlıktan şikâyetçi olan Nasr’ın, Konya’dan
İstanbul’a geçtiğinde verdiği konferans sonrasında, bu kez bunun tam aksi istikamette
değerlendirmeler yapıp “Türkiye’de büyük bir entellektüel sıçrama var;
Türkiye saf fikirde öncü” meâlinde yorumlar yapması, -bizim için olmasa da-
onu tanıyanlar tarafından şaşırtıcı bulundu.
Seyyid
Hüseyin Nasr,
Konya Büyükşehir Belediyesi ve Musikî, Sema, Mevlevî Kültürünü Araştırma
Derneği’nce düzenlenen Mevlana’da Sanat ve Güzellik konulu mezkûr
konferansta, İslâm dünyasının üçüncü sınıf Batı sanatını taklid ettiğinin
altını çizerek, bu “çirkinlik kirliliği”nden kurtulmak için Mevlana’nın
mesajını doğru algılamak gerektiğini kaydetti. Yine, İBDA Mimarı’nın Şiir
ve Sanat Hikemiyatı adlı eserinin alt başlığı olan Estetik ve Ahlâk’a
işaret edercesine, “dinî ve ahlâkî mânâda faziletli yaşamanın, estetik
mânâda da güzel yaşamak olduğu”nu söyledi.
İslâm
kültürü ve medeniyetinin, insanların içinde düşündüğü, yaşadığı ve eylemde
bulunduğu “küllî bir hayat alanı” inşâ ettiğini belirten Nasr, burada
zihnî kavramların, hukukî kuralların ve insanların yapıp ettiği şeylerin, bu hayat
alanının bir parçası olarak ortaya çıktığını ifade etti.
Geçmişte
düşünce, hukuk ve sanatın kelimenin en geniş mânâsıyla İslâmîleştirildiğini
anlatan Nasr, 18. yüzyılda emperyalist saldırılarla bu üç alanın zarar
gördüğünü belirterek, bugün İslâm hukuk sisteminin yeniden ihyâ edilmesi
konusunun tartışıldığını ancak, İslâm sanatı üzerinde yine durulmadığını
belirterek, “Halbuki gerçek bir senteze ulaşmak için, insanların içinde
yaşadığı, teneffüs ettiği havanın da İslâmî bir kimliğe bürünmesi gerektiği”ni
vurguladı.
“Bir
buçuk milyarlık İslâm dünyasında İslâmî yapı tarzlarının öğretildiği kaç tane
okul olduğunu kendimize sormamız gerektiği”nin altını çizen Nasr, “Meselâ Sultan
Ahmet Camiini yapan irfanın bugün okutulup okutulmadığına bakılması gerekir...
Yeni bir mimarî tarz lâzım olduğunda hükümetlerin Batılı mimarları davet
ettiğini, onlara camiler yaptırdıklarını, bazen de adı Müslüman olan ama
ömründe bir vakit namaz kılmayan mimarların cami yaptığını görüyorsunuz.”
şeklinde konuşarak, her mimarînin arkasında bunu yaşatan bir “irfan” olduğuna
belirtti ve “Şimdi inşâ ettiği binanın mânâ ve fonksiyonunu bilmeyen bir
kişi o binayı nasıl inşâ edebilir?” diye sordu.
“2
bin kilometre yolu kendimi dinlemek için gelmedim. Sizlere bir mesaj iletmek
için geldim” diyen
Nasr, her yönüyle stratejik öneme sahib Türkiye’nin, Hazreti Mevlana’nın
mesajlarına kulak kabartması gerektiğini sözlerine ekledi. [2]
NASR’IN
İSTANBUL KONFERANSI
Konya’da
verdiği konferanstan sonra İstanbul’a geçen Seyyid Hüseyin Nasr,
Hıristiyan ilahiyat profesörü Harvey Cox ile birlikte, 22 Mayıs 2010
Cumartesi günü Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda, İstanbul Büyükşehir
Belediyesi Kültür A.Ş. ve Başbakanlık Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğünün
ortaklaşa düzenlediği “Din, Modernite ve Gelenek” konulu toplantıda İstanbullulara
hitab etti.
Nasr, dinin, A. Comte ve K.
Marks gibi düşünürlerin yaklaşımlarının etkisiyle marjinalleşme gibi bir
tehditle karşılaştığını ancak, bundan sıyrılarak 20. yüzyılın 2. yarısından
itibaren tekrar yükselme sürecine girdiğini anlattı. Sekülarizmin ve hedonizmin
kalesi olan Harvard’ta bile artık yükselen değerin din olduğunu söyleyen Nasr,
modernizmin en derin anlamda iflas ettiğini söyledi.
Batının
bizzat kendisinden modernizme dair eleştirilerin çıkmasının çok önemli olduğunu
belirten Nasr, İslâm dünyasının âcilen bu gerçeğe uyanmasının zarurî ve
bir o kadar da faydalı olacağını söyledi. Özellikle gelişmekte olan ülkelerin Batının
yaptığı hataları yapmak zorunda olmadığını, dünyada yıkıma uğramamış ve kirlenmemiş
bir yer kalmadığını, bütün ekolojik krizlerin altında manevî krizlerin
yattığını ve bütün bu gerçeklerin sebebleriyle birlikte ortaya çıkmış olduğunu
ifade etti.
Nasr’a göre:
- “Günümüzde
Avrupa’da ve Amerika’da, yahud daha dar çerçevede İngilizce konuşulan yerlerde İslâm’a
karşı oluşan agresif tutumun sebebi, dinin yükselişidir. Hatta bu öylesine
yayılım alanı bulmuş ve kabul edilmiş bir tavırdır ki, İslâmofobi gibi bir
kavram lûgatlerimize girmiştir. Dinin yükselişinin açıklaması ise modernizmin
devrinin kapanmış veya kapanmakta olmasıdır. Modernizmin ürettiği ve dini yok
saymak suretiyle bir dünya düzeni tesis etmek çabasındaki bütün düşünce
sistemleri denenmiş ve başarısızlıkları tecrübe edilmiştir.
Avrupa’da
modernizm sona ererken, onun yerini post-modernizm alır. Fakat post-modernizmin
getireceği de çok yeni şeyler olmayacaktır.
Modernizmin
tanrıları olan bilim ve teknolojinin insanlığın aradığı sorulara yeterli cevab
verememesi getirmiştir aslında modernizmin sonunu. Bir yerlerde bir şeyler
yanlış gidiyor mutlaka ve bilim ve teknoloji bunu çözümleyemiyor; aksine bu
yanlışlıklara sebeb oluyor. Dünyanın sürekli olarak zarar görüyor olması, çevre
kirliliği, tabiî dengelerin bozulması… Bunların hepsi bu gerçeğe işaret etmekte.”
Netice
olarak, hastalığı ve ihtiyacı bizce gayet net biçimde işaretleyen Seyyid
Hüseyin Nasr, elbette “bütün” bir dünya görüşü yahud “ideolocya” teklif
etmiyor-edemiyor ancak, İBDA’nın “ne mânâya geldiğini” ve “hangi ihtiyaca
çözüm” belirttiğini dosta düşmana gösterici bir “haberci” fonksiyonu görüyor.
Aynı şekilde, Büyük Doğu-İBDA’nın mânâ ve misyonunu takdir etme samimiyetini
gösteremeyen, kalbi ve zihni donmuş “bakarkör” entellektüeller yığınından bizce
tamamen ayrılıyor.
NASR:
TÜRKİYE SAF FİKİRDE ÖNCÜ
Sizleri Nasr’ın
“İstanbul konferansı” akabinde Zaman gazetesiyle yaptığı 24 Mayıs 2010
tarihli röportajdan seçtiğimiz dikkat çekici bölümlerle –vurgular bize âit
olmak üzere- başbaşa bırakırken, ülkemizdeki “entellektüel”lerin de tez zamanda
işte bu idrak seviyesine ulaşıp, İBDA’nın mânâ ve misyonunu “olanca samimiyet
sermayeleriyle” derinden farkedebilmesini ümid ediyoruz:
«”İslâm'ın
Kalbi” adlı eserinizin sunuş yazısında bütün çalışmalarınızı "geleneği
korumak" için yazdığınızı söylüyorsunuz. Sizin için gelenek ne demek?
Neden bu kadar önemli bu geleneğin korunması?
Gelenek
kelimesi âdetler, huylar ve tarihî nakil gibi bir dizi anlamda kullanılır ama
benim için gelenek, insanlığa vahiy yoluyla verilen kutsal kaynaklı bir
gerçekliktir. Bu öğretinin, bu kutsal direktifin korunması ve uygulanmasıyla
bizim geleneğimiz ortaya çıkmıştır. Aynı şey Batı medeniyeti için de
geçerlidir. Hıristiyan medeniyeti Hazreti İsa'nın gelişiyle kurulmuştur. Bu geliş,
Hıristiyan geleneğinin başlangıcıdır. Bu gelenek bütün çeşitleriyle kutsal Hıristiyan
mimarîsi, teolojisi, etiği ve farklı sosyal yapılarını ortaya çıkarmıştır. İslâm'da
ise Kur'an vahyi vardır. Bu da İslâm geleneğinin başlangıç noktasıdır ve bundan
sanatıyla, sosyal yapısıyla, kanunlarıyla bütün bir İslâm medeniyeti doğmuştur.
Bu geleneği korumak önemlidir; çünkü Allah'tan gelmektedir ve gerçek hakikat
odur. (...)
"İslâmî
bir üniversite olabilir mi?" demiştik. Böyle bir üniversite var mı
yeryüzünde?
1970'te
Mekke'de ilk Dünya İslâm Kongresi düzenlendiğinde bu gündeme gelmiş ve bunu
takiben Malezya, Nijerya, Pakistan ve diğer bazı yerlerde İslâm üniversiteleri
açılmıştı. Bunlara İSLÂM ÜNİVERSİTESİ DENİYOR AMA GERÇEKTE İSLÂMÎ DEĞİLLER. Evet
şeriat, Arabça ve İslâm tarihi gibi konuları öğretiyorlar ama, diğer bilim
alanları öğretime entegre edilmiş değil. Başka yerlerde eski medreselerin
modernizasyonu yoluna gidildi. Örneğin Ezher Üniversitesi. Buralarda da
üniversite İslâmî olabiliyor ama, mesela tıb fakültesi olmuyor. TIB
FAKÜLTESİNDE İSLÂM TIBBI ÖĞRETİLMİYOR. MİMARÎ FAKÜLTESİNDE MÜSLÜMAN MİMARLAR
YETİŞMİYOR. Bunlar Batı mimarîsini Müslüman bir isimle kopyalıyorlar. Mimarın
ismi John yerine Ahmed oluyor. Ama yine de bir İslâmî üniversite mümkündür.
Bunun
için gerekli olan İslâmî, felsefî dünya görüşü nasıl diriltilecek?
BÜTÜN
ÖNEMLİ ENTELLEKTÜEL DÖNÜŞÜMLERİN ÇOĞUNLUK DEĞİL AZINLIK TARAFINDAN
BAŞLATILDIĞINA İNANIYORUM. Modern ilmî-fennî dünya görüşü ortaya çıktığında, yâni
Galile döneminde, Avrupa'da onu anlayan ve kabul eden insan sayısı 20'den fazla
değildi. Dediğim gibi, dönüşüm her zaman azınlık tarafından gerçekleştirilir.
İslâm
dünyasında bu değişimi sırtlanabilecek entellektüeller yetişiyor mu?
Kesinlikle!
Elli yıl önce İslâm dünyasında sadece iki tip entellektüel bulunurdu. Birincisi
an’anevî ulemâ, yâni Arabça, Kelâm ve İslâm fıkhı konularının büyük âlimleriydi.
İkincisi ise tamamen Batılılaşmış entellektüellerdi ama “Allah”, Batı ilmî
düşüncesinde yoktur. Ancak elli yıl sonra bugün Türkiye, Malezya, Endonezya,
İran ve Pakistan gibi ülkelerde genç entellektüeller ortaya çıktı. Bunlar
Derrida veya Heidegger hakkında yazarken bile İslâm geleneği perspektifinden
konuşmaya çalışıyorlar. Bu, çok çok iyi bir işaret. Elli yıl önce bu yoktu. Bu
açıdan gelecek hakkında çok ümitliyim. Bütün hayatımı bu kuşağın yetişmesine
adadım ve inşallah bir şeyler olacak.
Ama
İslâm dünyasında hâlâ daha bir entellektüel kısırlık var. Öyle değil mi?
Ben
böyle görmüyorum meseleyi. İşte İran'da önde gelen bazı bilim adamları fizik ve
nükleer bilim alanında bir sürü şeyler başardılar. İslâm'ın Batı bilimine çok
da büyük bir katkı sağlayamamış olmasının sebebi kültüreldir. İlmî bir problem
değil yâni. Biz özgüvenimizi, kendi kendimize güvenimizi kaybettik ve sadece
Batı'yı kopya etmeye çalıştık. Mükemmel Türk veya Arab kalb cerrahları var
Amerika'da. Ama BU BAŞARILARI KENDİ MEDENİYETİNE MÂLETME AYRI BİR ŞEYDİR. Bu da
özgüven yokluğundan dolayı olmadı.
Batı'nın
durumu nasıl? Felsefeciler noktasından bakıldığında Batı da bir tür felç geçiriyor
gibi...
Batı
bugün çok ama çok ciddi bir entellektüel kriz geçiriyor. İnsanların bunun
farkında olmamasının sebebi, teknolojinin ve Batı askerî kudretinin gücü. Tam
da Roma İmparatorluğu'nun son dönemlerini andırıyor. O zaman da Roma lejyonları
Libya'yı kontrolleri altında tutabildiği müddetçe yanlış giden bir şey yokmuş
gibi görülüyordu. Şimdi çok benzer bir durum yaşanıyor. Batı felsefesi artık
bir çıkmaz sokakta. Heidegger bile, "Batı felsefesi benimle bitmiştir."
demişti. Bir felsefî kriz var ve onun da yol açtığı dinî bir kriz var. Bunların
da dışında bir çevre krizi var ki Batı hayat tarzını, dünya görüşünü
değiştirmediği müddetçe çözülemeyecek bir kriz bu. Bunu da yapmaya hazır
değiller. Sürekli kozmetik çözümler üretiyorlar. Meksika Körfezi'nde
yaşananlara bakın. Bu, insanlık tarihinin büyük bir trajedisi. Ama kimse bu
konuda konuşmak istemiyor. Evet, Batı büyük bir kriz yaşıyor ve bu safhada
Batı'yı körü körüne taklid etmeye çalışmak bir intihar olur.
Batı
demokrasisi için de mânâ buudu eksik deniyor. Demokrasiyi manevî
ihtiyaçlarımızı da karşılayabilecek bir şekilde geliştirmek mümkün mü peki?
Öncelikle
DEMOKRASİ BİR “METOT”; YÂNİ BİR “DEĞERLER SİSTEMİ” DEĞİL. Daha fazla insanın
katılımını sağlamaya çalışan bir yönetim metodu. Ama bakın Osmanlı dünyasına.
İstanbul'da çok güçlü sultanlar bulunuyordu ve pek çok insan Osmanlı'da
demokrasi olmadığını iddia etmiştir. Ama köylerde muhtarları kim seçiyordu?
Bunlar bütün Anadolu'yu yönetiyorlardı. Topkapı Sarayı'ndaki sultan tâyin
etmiyordu bunları. Mahallî halk seçiyordu. Yâni o zamanlarda İslâm toplumunda
ciddi bir iç demokrasi vardı. Buna bakarak daha makro seviyede bir İslâmî
demokrasi modeli geliştirebiliriz ve bunu yaparken manevî değerlerimizi de
kurban etmemiz gerekmez. Ama Müslümanların bunun üzerinde çalışması lâzım ve
kabul etmeliyiz ki politika alanındaki durumumuz içler acısı.
Son 200
yılda İslâm dünyasında idarî güç sürekli olarak arttı, azalmadı. Basamak
basamak çoğaldı. Sonuç OLARAK BÜTÜN MÜESSESELERİMİZ YIKILDI. ŞİMDİ DÖNÜP BATI
GELENEĞİ İLE BİNA EDİLMİŞ MODELLERİ KULLANMAYA ÇALIŞIYORUZ. BUNLAR DA HER ZAMAN
İŞE YARAMIYORLAR; ÇÜNKÜ FARKLI BİR MEDENİYETİN ÜRETTİĞİ KURUMLAR BUNLAR. BİZİM
İHTİYACIMIZ OLAN SADECE UYARLAMA DEĞİL, AYNI ZAMANDA ORİJİNALİTE. Demokrasi
Batı'da da ideal bir durumda değil. Batı'da para fertten çok daha güçlü. Bunu
Amerika'da görüyoruz. Eğer milyoner değilseniz partinin adayı olmak için
başvuruda bile bulunamazsınız.
Son
bir soru: Orijinal ve yenilikçi fikirlerin yeşermesi için hürriyet ortamının
olması gerektiği söylenir. Türkiye'deki hürriyet ve demokrasi ortamını bu
anlamda nasıl değerlendiriyorsunuz?
Öncelikle
şu "yenilikçi fikirler" meselesine değinmek isterim.
"Doğru" kelimesine ne oldu? Bu konuda doğruluk nerede? Her yenilikçi
fikir, iyi fikir değildir. Siyaseten Karl Marx'ın gayet de yenilikçi olan
fikirlerinin aynı zamanda iyi olduklarını söyleyemeyiz. Marx'ın ölümünden
sonraki bir yüzyıl boyunca on binlerce insanın ölümüne sebeb oldu bu fikirler. Yâni
asıl kriter doğruluk olmalı. Her toplumda fikirlerin test edildikleri ve sadece
doğru fikirlerin hayatta kalabildiği bir ambiyans olmalıdır. Altın çağında İslâm
medeniyeti böyle bir ambiyans oluşturabilmişti. Aksi olsaydı o muhteşem mütefekkirleri
yetiştiremezdi. İnsanlar birbirleriyle Allah'ın birliği dışındaki her konuda
tartışabiliyorlardı. Tevhid her şeyin üstünde bir şemsiye gibiydi. Onun içinde
net bir tartışma hürriyeti vardı. Ama bunu kaybettik artık. Son asırda
modernizmin yükselişiyle birlikte daha da kısıtlayıcı bir durum ortaya çıktı.
(Demokratik!) hürriyet adına o İslâmî ambiyans atmosferi tümden yıkıldı.
İnsanlar hürdüler ama, sadece Batılı fikirleri ifade etmekte hürdüler. Yoksa
hapse atılıyorlardı.
Bugün
Türkiye'deki atmosfer oldukça iyi durumda. İdeal olduğunu söyleyemem ama eğer ENTELLEKTÜEL
ÜRETKENLİK ALANINDA İKİ ÜLKE SAYACAKSAK BUNLAR TÜRKİYE VE İRAN'DIR. BÜTÜN İLMÎ
GELİŞMELERİN KALBİ OLAN SAF FİKİR DİĞER İSLÂM ÜLKELERİNDEN DAHA FAZLA BU İKİ
ÜLKEDE ÜRETİLİYOR. Ben Türkiye ve İran'ın entellektüel konulara ciddi olarak
eğilen kitabları en fazla basan iki ülke olduğunu düşünüyorum.»
Netice
olarak, Seyyid Hüseyin Nasr’ın “asıl ihtiyacımız bunlara” diyerek
tek tek sıraladıklarının cevabı; fikrin, ilmin, sanatın ve hayatın her sahasına
çözümler teklif edici BÜTÜN BİR DÜNYA GÖRÜŞÜ hâlinde verilmiştir. 200 ciltlik
Büyük Doğu-İBDA kütübhanesinde mündemiç dörtbaşı mâmur bu fert ve toplum
idealini, İslâmî devlet modelini ve “yeni dünya düzeni” olmaya tâlib medeniyet
projesini Türkiye’de yaşayıp da göremeyenlere, görüp de telaffuz edemeyenlere
yahud kaynağını örtüp kopya çekerek kendi “medeniyet projesi”ni tertibe
davrananlara acaba ne demeli? Onu da siz takdir edin.
DİPNOTLAR
1. Nasr’a âit bu görüşler, kendisinin Ocak 2009’da İstanbul Cemal Reşit Rey
Konser Salonu'nda verdiği ve dinleyici olarak bizim de iştirâk ettiğimiz bir
konferanstan nakildir. O gün kendisiyle tanıştığımızda, biraz önce konferans
salonunda “İslâm dünyasının ihtiyacı bütün bir dünya görüşüdür” tesbitini
yapan bu seçkin ilim adamına Mütefekkir Mirzabeyoğlu’nun Başyücelik
Devleti adlı şaheserinin İngilizcesini takdim etmeyi ne çok istemiştik. Ne
var ki, o gün için tercüme henüz kitablaşmamıştı ve bizim iştiyakla arzu
ettiğimizi iki yıl sonra Konya’daki değerli gönüldaşlarımız gerçekleştirdi.
2. Seyyid Hüseyin Nasr’ın Konya Konferansı’ndan nakiller, Konya Hakimiyet
gazetesinden alınmıştır. Bilvesile, bizi Seyyid Hüseyin Nasr’ın Konya’yı
ziyaretinden haberdar edip bu yazıyı hazırlamamıza vesile olan ve
yayınladığımız fotoğrafı bize ulaştıran Hakimiyet gazetesi köşe yazarı,
kıymetli gönüldaşımız Dr. Nevzat Şipleme’ye teşekkürü bir borç biliriz.
Kaynak: Hayreddin Soykan, Akademya
Dergisi, II. Dönem, Sayı 1, Eylül-Aralık 2010, s. 72-79