ANA SAYFA HABERLER DERGİLER BAYİ ADRESLERİ BİZE YAZIN İRTİBAT
SON HABER:  

28 ŞUBAT YARGILANSINAKADEMYA PANELLERİİBDA KÜLLİYATI İNDEKSLERİKALEMİNDEN MİRZABEYOĞLUKÜRT MESELESİRÖPORTAJLARSÖZ ÇAKAL CARLOSTA

- NECİB FAZIL -- SALİH MİRZABEYOĞLU -ABDÜLHAMİD KOÇAAHMED EYMENAKADEMYAALİ NACARAV. ALİ RIZA YAMANAV. GÜVEN YILMAZAYŞEGÜL AHFABİLGEHAN ERENCOYOTTEDR. NEVZAT ŞİPLEMEFATİH TURPLUGÖKHAN GÜMÜŞGÜLÇİN ŞENELHAKAN YAMANHAYREDDİN SOYKANHÜLYA UYARİKTİBASKÂZIM ALBAYRAKKENAN DURUMAHMUD E. DURUMÜJDE BAYRAMMUSTAFA SEÇKİNEROĞUZ YILDIRIMÖMER EMRE AKCEBEOSMAN AKYILDIZREHA SUVARİREİ TAKAHARARUKİYE AVCIRUKİYE ŞENELSEDAT BULUTSELÇUK ARSLANSELİM GÜRSELGİLSENCER EKİNSEZAİ KIRLANGIÇSİZDEN GELENLERTURAN DEMİRÜMİT ELÖNÜZELİHA KILIÇPARLAR

OĞUZ YILDIRIM
Yazıları Paylaş
Mistik Bir Materyalist, Devrimci Bir Papaz: Nikos Kazancakis
Eklenme: 2011-01-01 | Okunma: 733

Mistik Bir Materyalist,

Devrimci Bir Papaz:

Nikos Kazancakis

Oğuz Yıldırım

 

Sigara dumanı ile nefes almayı öğrendiğim demdi; ortaokulun son sınıfında idim. Durumu öğrenen babam, harçlık vermeyerek beni sigaradan uzak tutmaya çalışıyordu. Halbuki benim, yeni keşfettiğim bu keyfi terketmeye hiç niyetim yoktu. İlk iş olarak kütübhanemi elden geçirip, yokluğu canımı yakmayacak kitabları seçtim ve ikinci el kitab satan bir dükkanın yolunu tuttum. Bir çanta dolusu kitabı yok bahasına sattım ve karşılığında bir paket sigara ve birkaç bardak çay parası aldım. Bu arada dükkan sahibi, yaprakları cildinden ayrılmış bir romanı almama müsaade etmişti: Zorba

Benim Nikos Kazancakis’le tanışmamın hikâyesi bir yana, Zorba isimli roman, onu gerek dünyada gerekse Türkiye’de meşhûr kılan eserdir. Daha doğrusu, yazılışından onsekiz sene sonra, -1964’te-, Anthony Quinn’in muhteşem oyunculuğu ile taçlandırdığı ve “Zorba the Greek” ismiyle Michael Cacoyannis’in beyaz perdeye uyarladığı filmdir, diyebiliriz. Roman, Basil isimli yazarın kendisine miras kalan bir maden ocağını işletmek üzere Girit’e giderken tanıştığı Zorba ile başlarından geçen hâdiseleri konu edinir. Mezkûr eserde Aleksi Zorba; ruhanî, entellektüel, dinî, kısaca mücerret olan ne varsa hepsinden yoksun ve tamamen insanın “çamur” tarafından mürekkeb bir karakter görüntüsü çizer. Zorba, acılarını santur çalarak ve dans ederek unutan, şehvet düşkünü, kaba-saba, ama mücadele eden ve ille de savaşan, yani “yaşayan” bir insandır. Zorba’nın hakikaten yaşamış biri mi yoksa yazarın kurduğu bir karakter mi olduğu edebiyat çevrelerinde tartışılagelmiştir. Müşahhas bir karşılığı olsun veya olmasın, roman kahramanının kökü; Kazancakis’in yarı bedevî yarı antik-mitolojik Yunan dedelerinden başkası değildir. Yazar aslında, Zorba’nın şahsında Budha’yı, daha doğrusu Budizm’i hesaba çeker. Zorba’nın “Patron” şeklinde hitab ettiği diğer roman kahramanı Basil’in, insan ve toplum meseleleri karşısında maddeten ve mânen anahtar olabilecek bir “yol” arayışı söz konusudur.

Nikos Kazancakis; Allah’ı divanece arayan, tepeden tırnağa yangınlarla dolu bir yazardır. Bu yangınlar bazen, zıtları birbirinin tersine çevirecek kadar şiddetlenen bir simya hâlini alır. İyiyi kötüde, doğruyu yanlışta ve güzeli çirkinde bulmaya çalışır, böylece en ufak bir teferruatı kaçırmadan ve alelâde kalıbların boyunduruğundan kurtularak hakikate yaklaşabileceğini ümid eder. Kendi ifadesi ile, umuma nisbetle farklı bir usûl takib ederek “(…) balarılarının, ballarını çalmak için kovana giren aç eşekarısını balmumuyla örtüp dondur(…)”malarına engel olmak ister. Kanatlanabilmek için uçurumlara koşan yazar, bu uğurda karşısına ne çıkarsa çıksın tüketmeye veya ona yeni bir form vermeye kararlıdır. 1950’de kendisinden bahsederken; “benim; bir düşünür, bir entellektüel, bir yazar olduğumu düşünürler… Halbuki ben bunların hiçbiri değilim… Yazarken, parmaklarım mürekkebe değil kana bulanır... Ben ‘yılmadan savaşan bir can’dan başka bir şey değilim” der. Mübtezelleşmeye karşı sağlam bir duruş sahibidir. Nikos Kazancakis, “susuzluğunu kaybeden kişiye lânet olsun!” derken de, “(…) derinden derine istediğim şey iyileşme değil, yaraydı…” derken de, aynı “rahatsız” tarafına vurgu yapar ve böylece yaşadığını “duymak” ve “duyurmak” ister.

Kazancakis, Avrupa dillerine Ya Hürriyet Ya Ölüm, Türkçeye de Kaptan Mihalis olarak çevrilen bir diğer romanında, hububat ve şarap ticareti ile uğraşan babasının Osmanlı idaresine karşı gerçekleştirilen ayaklanmalardaki rolünü hikâye eder. Çocukluğundan ilk gençlik yıllarına dek bu isyanlara doğrudan veya dolaylı olarak şahitlik eden yazarın bu eserinde, daha ziyade Yunan milliyetçiliği havası hâkimdir. Milliyetçilik hissi onu gönüllü olarak Yunan ordusuna katılmaya ve Balkan Savaşları’nda bizzat savaşmaya kadar sevk etmiştir. İtalya’da bulunduğu sırada, Yunan hükümetinin teklifini kabul ederek, Kuzeydoğu Anadolu’da ve Kafkaslar'da zor durumda olan soydaşlarını Yunanistan’a getirmek üzere yollara düşer. Yeniden Çarmıha Geriliş bu dönemin şahitlikleri üzerine bina edilmiştir. Bir dönem bakanlık da yapan Kazancakis, aktif siyasette aradığını bulamaz ve çok geçmeden istifa eder. 1906’da neşredilen Gün Ağarıyor, tiyatro oyunu; Asrın Hastalığı, deneme; Yılan ve Zambak da roman tarzında kaleme aldığı ilk eserleridir. Atina'da sahnelenen ve ödül alan Gün Ağarıyor piyesi sayesinde gazetecilik kariyerine başlamış ve hürmasonluğa kabul edilmiştir. Atina’da hukuk tahsili görmüş ve bir süre sonra, gerek akademik kariyerine devam ettiği gerekse gazetecilik ve yazarlık faaliyetlerini sürdürdüğü Fransa’ya gitmiştir. Burada Henri Bergson’un derslerine katılmış ve doktora tezinin konusunu da ihtiva eden Nietzsche’nin eserlerini tetkik etme fırsatını bulmuştur. Yazar, Kayıb Ruhlar isimli romanını bu dönemde neşretmiştir. Büyük İskender (1940), Kraliçenin Hayatından Bir Portre (1908), Knossos Saraylarında (1940), Pinakothiki ve Panathenia (1907?), Şölen (1922), yazarın diğer romanlarındandır. 1924'te yazmaya başladığı ve 1938'de yayımlanana kadar yedi defa yeniden yazdığı Odysseia: Devam Kitabı, kendisinin en önemli eserlerinden biri olarak görülmektedir. Bu çalışma 33.333 mısradan oluşmaktadır ve Homeros'un Odysseia adlı eserini, yazarın bıraktığı yerden devam ettirip tamamlamayı amaçlamıştır.

Kazancakis, meşhûr romanının takdiminde şöyle der: "Günaha Son Çağrı’yı yazdığım gündüz ve geceler boyunca, İsa ile birlikte Golgota Tepesi’ne çıkarken duyduğum dehşeti, hayatını ve ölürken çektiği acıları yaşarken duyduğum yoğunluğu, anlayışı ve sevgiyi başka hiçbir zaman duymadım. İçimi kemiren bu duyguları ve insanlığın büyük umudunu yazarken, gözlerim dolu dolu oldu heyecandan. İsa’nın kanının bu denli tatlı ve acı olarak, yüreğime damla damla aktığı olmamıştır hiç.” Günaha Son Çağrı, Hıristiyan inancının ilahlaştırdığı İsa’yı yeryüzüne indirme denemesi şeklinde telâkki edilebilir. Yazar O’nu; acı çeken, sevinen, üzülen, ama sadece yaşayan bir “insan” olarak da görmek ve göstermek ister. Yakasını ölümünden sonra da bırakmayacak ve cenazesini Yunanistan’ı çalkalayan bir hâdise hâline getirecek olan bir manevra yapar ve İsa’nın son ânlarını tuhaf bir biçimde hikâye eder. Bilinen ve alışılagelen Hıristiyan tarihinin aksine, “son günah çağrısı"nı ve kendisine biat eden bir fahişenin hikâyesini ele alır. Zorba kadar başarılı bir uyarlama olmamakla birlikte, sinemaya aktarılan bu eser, yazılışından sonra da Hıristiyan dünyasını sarsmaya devam etmiştir. Eserin hülâsasını kendi kaleminden nakledelim:

"Çarmıha gerilenin sönük gözleri önünde, Kötü Olan’ın ruhu, durgun ve mutlu bir hayatın aldatıcı görüntüsünü açıverir. İsa, insanların düz ve engelsiz yoluna sapmış gibi duyar kendini. Evlenmiştir, çoluk çocuk sahibidir. Herkes onu sevmekte ve saymaktadır. Artık yaşlı bir adam olmuş, evinin eşiğinde oturmuş, gençliğinin hasretlerini hatırlayarak gülümsemektedir. İnsanların yolunu seçmekle ne iyi etmiş, ne akıllıca davranmıştır. Dünyayı kurtarmaya kalkmak ne büyük çılgınlıkmış meğer! Yokluklardan, işkencelerden ve çarmıhtan kaçmak ne büyük mutluluk! Kurtarıcının son ânlarını tedirgin etmek için şimşek gibi çakmıştı bu çağrı. Ama İsa şiddetle başını sallamış, gözlerini açıp görmüştü. Tanrı’ya şükür ihanet etmiyordu! Doğru yoldan sapmıyordu. Tanrı’nın ona verdiği görevi tamamlamıştı. Evlenmemişti, mutlu bir hayat sürmemişti. Fedakârlığın doruğuna ulaşmıştı. Çarmıha çivilenmişti. İç rahatlığıyla gözlerini kapadı. Derken bir zafer çığlığı koptu: Başardım! Yani ödevimi yaptım, çarmıha geriliyorum, çağrıya kulak asmadım.”

Yeri gelmişken, insanlık tarihi bakımından, ilahî olanın yeryüzüne indirilmesi çabası, insanlığın onu beş hasse ile duyma çabası, veyahut mutlak meçhûl olanı malûm kılma gayreti, Paganizmin doğuşuna da sebeb olmuş gibidir. Hıristiyanlığın Hz. İsa yanılgısını hülâsalandıran, belki de sebebini işaretleyen bir sözü Kazancakis’in bir romanından, Allah’ın Garibi'nden nakledelim: “Hayır, Tanrı değil! (…) Ağır bir söz o, insanın kemiklerini eziyor… Tanrı değil, Baba!”

Kazancakis, İsa’nın kendisinde bıraktığı derin tesirden kurtulamamakta, bir yandan klasik Hıristiyan yolu ile doymamakta ve bir yandan da Allah’a bağlanmanın nevi şahsına mahsus bir yolunu bulmak çilesinin içerisinde iken, Marksizm'le tanışır. Eklektik bir çözüm bulmuş gibidir ve kıblesini Moskova’ya çevirir. Devrimin onuncu yılı kutlamalarına Sovyetler'in resmî davetlisi olarak katılır. 1929 senesinde -Türkçeye de tercüme edilmiş olan- Toda Roba’yı yazar. Kardeş Kavgası isimli eseri Lenin’e İsevî bir gömlek giydirme çabasının bir mahsulüdür denilebilir. Aforoz edilmiş bir papaz olan mezkûr romanın kahramanı Peder Yannaros’un şahsında Kazancakis, insanın hürriyeti meselesini ele alır ve düşünce tarihinin en girift sorularından birini sorar: “Evet sana yalvarıyorum Tanrım. Neden elime iki ağzı keskin bir bıçak verdin? Bedeli günah olduktan sonra, neden hürriyet verdin?” Daha sonraları, Stalin tecrübesi dolayısıyla, Marksizm’in Sovyet pratiği ile de ters düşen Nikos Kazancakis’in arayışı bütün ömrü boyunca sürecektir. Yazarın Marksist temâyüllerinin, onun Nobel ödülünü kaybetmesine sebeb olduğu iddia edilegelmiştir.

İspanya ve Sovyet Rusya’ya yaptığı seyahatleri konu edinen Yaşasın Ölüm (1937) ve Kayalı Bahçe (1936) -roman-, yazarın Türkçe’ye tercüme edilmiş eserlerindendir. Bunların dışında; Sina Yarımadası, İngiltere, İtalya, Japonya, Kıbrıs ve Kudüs, Çekoslovakya, İsviçre ve Almanya seyahatlerini geçimini temin etmek için kaleme almış veya dünya görüşünü zenginleştirmek maksadıyla malzeme olarak kullanmıştır. Bu ziyaretleri esnasında, gazeteci sıfatı ve röportaj yapma gayesiyle, Mussolini ve Primo de Rivera gibi diktatörlerle de tanışma fırsatını bulmuştur.

Nikos Kazancakis, dokuz bin yıllık tarihi olan bir coğrafyada dünyaya gelmiş ve bu coğrafya ile her bakımdan yekvücud olabilmiş bir yazardır. GİRİT, denizcilik, ticaret ve istilâlar vs. dolayısıyla, asırlar boyunca Anadolu, Mezopotamya, Yunan, Mısır, İspanya ve diğer Avrupa medeniyetlerinin tesiri altında kalmıştır. Aynı tesiri aslen Giritli olan Kazancakis’te de görmek mümkündür. Çeyrek asırda yapılan birçok savaşla güç belâ alınabilen Girit, Osmanlı hakimiyetinin en gevşek olduğu coğrafyalardan da biridir. Bu savaşlar esnasında Girit, maddeten ve mânen, Osmanlı Devleti’ni pek çok zarara uğratmıştır. Doğrusunu söylemek gerekirse, fethinden sonra dahi, Osmanlı, Girit’e hiçbir zaman tam mânâsı ile hakim olamamıştır. Yine de Rumlar ve Türkler, Osmanlı hakimiyeti altındaki hiçbir bölgede olmadığı kadar burada içiçe geçmiş ve bu cemaatler arasında birçok evlilik de sözkonusu olmuştur. Daha da ilginç olan şey ise, Girit ayaklanmalarından sonra birçok irtidad hadisesinin vuku bulmasıdır.

Osmanlı’ya karşı kalkışılan isyanlar esnasında ve henüz altı yaşlarındayken mücbir sebeblerle Girit’den ayrılan yazarın hayatında, yaptığı gezilerin derin izlerini görmek mümkündür. 1897’de Naksos adasında bir Frenk Keşiş okuluna kaydedilen yazar, burada daha sonraları büyük hayranlık duyacağı Fransızca ve dolayısıyla Avrupa medeniyeti ile tanışmış olur. Tüm Ortodoks Giritliler gibi, o da Katolik Frenk papazlarından hoşlanmaz. Daha doğrusu, İsa adına halkı soyan tüm papazlar onun romanlarında alay konusudur. Bununla birlikte Hz. İsa’ya derin bir tutkuyla bağlıdır Kazancakis... Bir dönem, şair dostu Angelos Sikelianos ile Athos dağına mistik bir ziyaret tertib edip, Budha, İnciller ve Dante ile meşgûl olmuşlar ve yeni bir “din” inşâ etmenin hayâlini kurmuşlardır.

Hıristiyan inancını kendine mahsus bir diyalektik ile hesaba çeken Kazancakis (bu meyanda, dünya görüşünü resmetmesi bakımından en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilen Askitiki’ye müracaat etmek faydalı olacaktır. Askitiki; Freud, Budha ve Marks tesirleriyle kaleme aldığı felsefî eseridir), insanlığın varoluşunun sebebi olarak ortaya koyduğu ve Assisili Francesco vesilesi ile göstermek istediği biricik gayeyi, “Tanrı’nın bize emanet ettiği maddeyi, özünü değiştirerek ruha çevirme görevi” olarak işaretler. Yukarıda da belirttiğimiz üzere Kazancakis, özünü, geceyi aydınlığa çevirecek bu simyayı zıtlarda arar. Yüceliğe çıkan yolun düşkünlükten ve düşkünlerden geçtiğine inanır meselâ. Bu fikrinde o kadar ileriye gider ki, romanın kahramanına, “Günün birinde (…) korkunç karanlığın özünü en sonunda nura çevirdiğinde (…) İblis’in, Tanrı’nın yanında yer alacak en ulu başmelek olaca”ğını dahi söyletir. Bu satırların, Doğu mistisizmindeki nur-zulmet paradoksunun topal bir versiyonu olduğunu görmek mümkün gibidir.

Kazancakis, görünüş olarak kendisine benzettiği ve “Büyük Mazlum” dediği Nietzsche’den mülhem olarak ve Hıristiyanlığın tabiatında bulunmamakla birlikte içine katmak istediği bir fikri Assisili Francesco’nun diline şöyle taşır: “(…) aziz olmak demek, sadece yeryüzüyle ilgili şeylerden değil, aynı zamanda bütün ilahî şeylerden de vazgeçmek demektir.” Bu cümleden olarak varılacak kanaat şudur ki, Kazancakis, mübtezelleşen Hıristiyan geleneğinin kalıblarıyla doymamış ve Allah’a bağlanmanın orijinal bir yolunu aramakla geçirmiştir ömrünü.

Yazara karşı Vatikan’ın tavrı ise, eserlerini “okunmasında sakınca görülen kitablar listesi”ne eklemek şeklinde tezahür etmiştir. Yunan Ortodoks Kilisesi, 1953’te, Kaptan Mihalis ve Günaha Son Çağrı isimli eserlerinde "Hıristiyan mukaddesatına saygısısızlık" gerekçesi ile yazara dava açmış, 1957’de ve yetmişdört yaşında iken vefat ettiğinde de, Kazancakis’in naaşının Atina’ya defnedilmesine müsaade etmemiştir. Mezarında Δεν ελπίζω τίποτα. Δεv φοβούμαι τίποτα. Είμαι λεύτερος. (Hiçbir şey ümid etmiyorum. Hiçbir şeyden korkmuyorum. Hürüm!) yazıyor olması, onun bir ateist olduğuna delil olarak gösterilmektedir. Zira; malûm olduğu üzere Ateizm’in iddiasına göre, dini oluşturan şey insanlığın “korku” ve “ümit”lerinin toplamıdır. Bununla birlikte, Nikos Kazancakis’i herhangi bir “çekmece”ye hapsetmek doğru olmayacaktır. O, her çiçekte balına malzeme arayan çilekeş bir arıdır çünkü... Kendisini aforoz eden Vatikan ve Yunan Ortodoks kiliselerine şöyle hitab eder: “Kutsal Pederler, bana lânet ve beddua ettiğinizi görüyorum, halbuki ben sizin için dua ediyorum; vicdanlarınızın benimki kadar temiz olmasını, benim kadar din ve ahlâk sahibi olmanızı diliyorum.”

Birtakım İslam mutasavvıflarının sözlerinden, onlardan referans gösterecek kadar haberdar olmasına rağmen, İslâm hakkında yeterince malûmat sahibi olamamasında, buradaki İslâm olanların temsil zaafiyetini mi aramak gerekir bilinmez ama, Kazancakis’in, İBDA Mimarı’nın külliyatına ulaşmasını isterdim. Batılı kafa arayıp bulamamakla, Doğulu gafil unutmakla malûl.

 

KAYNAKLAR

[1] Kazancakis, Nikos, Zorba, (Türkçesi; Ahmet Angın), Can Yay., İstanbul 1982, s. 325

[2] Kazancakis, Nikos, El-Greko’ya Mektuplar, (Türkçesi; Ahmet Angın), e Yay. İstanbul 1975, s. 35, 379

[3] Kazancakis, Nikos, Kaptan Mihalis, (Türkçesi; Nevzat Hatko), Can Yay., İstanbul 1993

[4] Kazancakis, Nikos, Yeniden Çarmıha Geriliş, (Türkçesi; Gülen Aktaş), Oda Yay., İstanbul 1998

[5] Kazancakis, Nikos, Günaha Son Çağrı, (Türkçesi; Ender Gürol) Can Yay., İstanbul 2003, s. 8

[6] Kazancakis, Nikos, Allah’ın Garibi, (Türkçesi; Ender Gürol), Cem Yay., İstanbul 1974, s. 22

[7] Kazancakis, Nikos, Kardeş Kavgası, (Türkçesi; Aydın Emeç), Can Yay., İstanbul 2000, s. 176

[8] Banoğlu N. Ahmet, Tarihte Girit ve Osmanlılar Dönemi, Kırmızı Beyaz Yay., İstanbul 2005

[9] Adıyeke, Nükhet-Nuri, Fethinden Kaybına Girit, Babı Ali Kültür Yay., İstanbul 2007, s. 125-132

[10] Kazancakis, Nikos, İspanya, Yaşasın Ölüm, (?),Tel Yay., İstanbul (?)

[11] Kazancakis, Nikos, Kayalı Bahçe, (Türkçesi; Ahmet Angın), Kitapçılık Tic Ltd Şti Yay., İstanbul 1971

[12] Kazancakis, Nikos, Toda Raba, (Türkçesi; Ahmet Angın), Habora Kitabevi Yay., İstanbul 1968

[13] http://www.kazantzakis-museum.gr


 Aylık Dergisi, Ocak 2010

Bu Yazı için İlk Yorumu Sen Gönder
İsim
Email
Mesaj



Dergimizin Son Sayısı Çıktı!
Sayı: 2 - II.Dönem Güz 2011



Anasayfa | Yazılar | Haberler | Seçtiklerimiz | Dergiler | Dergi Aboneliği
Künyemiz | Hakkımızda | Bayilerimiz | Dergimize Yazın | Web Sitemize Yazın
                                 Copyright © Telif Hakları AKADEMYA'ya Aittir