Hikemî Rüya ve Misâl Âlemi
II. Bölüm
Oğuz YILDIRIM
Birinci bölümün site
editörümüz tarafından redakte edilmesinin akabinde, elinizdeki çalışmayı, kendilerinin tabiriyle,“haddi
aşan istidlâller”den temizleyebilmek maksadıyla tekrar ele aldık. Rüyanın
hikemî vechesinin “Misâl Âlemi” ile varolan alâkası üzerinde çalıştığımız bu
bölümde, ilkin Platon’u İdeler nazariyesine götürdüğü söylenen Sokratik
diyaloglardan: Menon, Symposion, Phaidon, Phaidros ve Devlet (7.Kitabı) isimli
eserleri tetkik etmeyi uygun gördük. Tüm bu eser tetkiklerini: “Platon’da
İdeler Nazariyesi-umumî değerlendirme”, “Felsefe Tarihinde İdeler Nazariyesi ve
İdealizm” başlıkları takib ediyor. Nihayetinde, husûsiyetle Molla Sadra ve
Sühreverdi istifadeli olarak “İslâm Hikemiyatında Misâl Âlemi ve Rüya” başlığı
ile de bahsimizi bağladık.
Çalışma metodolojisi
bakımından kendilerinden sık sık faydalandığımız sayın Sinami Orhan ustamıza
teşekkürü bir borç biliyoruz.
Bu çalışma, talebesi
olmakla iftihar ettiğimiz Hayreddin Soykan Bey’e ithaf olunmuştur...
II A) SOKRATİK DİYALOGLAR
Sokratik diyaloglar
veya içinde Sokrates’in bulunduğu
konuşmalar, en nihayetinde, farklı bir ravî bulunmadığına göre Platon’un
bildirdiği kadardır. Dolayısıyla burada Sokrates’e mâl ettiğimiz fikir ve
konuşmaların Sokrates’e ait olmaktan ziyade, Platon’un Sokrates’ine aittir.
Küçük görünen bu ayrıntının ehemmiyetinin büyük olduğu kanâatindeyiz.
II.A.1) MENON
“İde”ler nazariyesinin
ilk olarak ele alındığı diyalog olarak kabul edilen Menon’da, Sokrates’in
hesaba çektiği temel mesele; “fazilet” veyahut “erdem” “ide”sidir. Diyalog
Menon’un Sokrates’e sorduğu: “(…) erdem öğretilebilir mi, (…) yoksa doğuştan
veya başka bir yoldan mı geliyor?”(1) suâliyle başlasa da Sokrates, muhatabının
şahsında, diyalogun sonuna dek cevabını alamayacağı “Erdem”in “Ne Olduğu”
suâlini başa alıyor. Menon bu suâli, “bir erkeğin”, “bir kadının”, “bir çocuğun”,
“bir kölenin” vs. erdemine işaret ederek, izafî bir bakışla cevablıyor. Lâkin
Sokrates “Mutlak” olan “bir” cevabın peşindedir. Dolayısıyla bütün
bunların “erdem” olmalarını sağlayan “öz”ün ne olduğunu Menon’a “hatırlatma”ya
çalışmaktadır. Muhtelif şekillerin ve renklerin “şekil” ve “renk” hâlinde birer
ortak payda/öz ihtivâ ettiğini belirten bir takım misâlleri sıralaması aynı
“hatırlatma”nın gerçekleştirilmesini sağlamak içindir. Bu mânâda suâlinin
cevabını buldurmak için Menon’u her yoklayışında, ne olduğu yerine, onunla
alâkadar olan mücerret mefhûmların neler olabileceğine dair cevablar alıyor. Ve
bu cevabların hakikatini göstererek Menon’un ifadelerini tamir ediyor.
Sokrates, diyalog boyunca “erdem” ile birlikte ve alâkadar kaydıyla ele
alınması lüzumuna inandığı mücerret
mefhûmlar; “iyi”, “doğru”, “ölçülü” ve “DİNE UYGUN” olmakdan mürettebdir.
Sokrates, diyalogun baş
kısmında, kendisine “doğru ve güzel şeyler” söyleyen insanlardan bahsediyor.
Symposion’da adı geçen “bilge” kadın Diotima’dan olduğu gibi, bu diyalogda da “İlâh ile ilgili olan işlerde ‘bilge’ olan
erkek ve kadınlar”dan kendi sözlerine delil ve şahid gösteriyor. İlkçağ
felsefesi üzerine yapılan çalışmaların bir çoğunda Sokrates’in, -konuşturduğu
bu “bilge” kişilerin sözlerinden hareketle- bir tür reenkarnasyona inandığını
iddia eden fikirlere rast geliyoruz. O, bu erkek ve kadınların kimler olduğunu
ve onlardan neler “işittiği”ni naklederken alâka celbeden, zarif bir bahis
açıyor:
“Bunlar gördükleri
işlerin sebeblerini araştırmaya çalışan rahipler, rahibelerdi. Pindaros’u ve
onun gibi gerçekten (...)/(ilâhî) şairleri de söyleyebilirim. Bunlar, insanın
ruhu ölmez, bazan hayattan uzaklaşır (ki buna ölüm diyoruz), bazan yeniden
hayata döner.”(2)
İktibas yaptığımız
paragrafın akabindeki satırlarda Sokrates’in reenkarnasyona inandığına dair bir
yorum getirebilmenin mümkün olması bir
yana, buradaki, “ruhun hayattan bazan uzaklaşması (=ölüm)” ve “bazan hayata dönmesi” cümleleri üzerinde
çalışmamamızın ilk bölümünde zikrettiğimiz Âyet ve Hadis-î Şeriflerden
hareketle “rüya”ya yol buluyoruz.(3) Doğrusu, Sokrates’in “ruhun bazen hayattan
uzaklaşması” ve bazen de hayata dönmesinden kasteddiği şeyin, İslâmî bir
hakikat olan “uyku-ölüm kardeşliği” ve “bağ”ı olduğunu düşünmüyoruz lâkin,
söylemek isteyib de söylemeyemediği bir hakikat olma ihtimâlini de dile
getirmeden edemiyoruz.
Sokrates devamla,
“erdem”in insanda tabiî olarak mevcûd olduğunu isbat etmek için kullandığı
biricik fikri olan “réminiscence-belirsiz hatırlayış nazariyesi”nin tatbikinde,
Menon’un hiç geometri bilmeyen kölesini geometrik bir mesele üzerinde imtihan ediyor daha doğrusu ona ezelden
bildiği geometriyi “hatırlatıyor”. Bilindiği üzere, -mezkûr nazariyeyi kölenin
üzerinde “hesaba çekmek” şeklinde tatbik ederek-, bu geometri problemini
belirli bir noktaya kadar, öğretmeksizin çözdürüyor. Belirli bir noktaya
kadar diyoruz çünkü, hiç geometri bilmeyen kölenin durumunu tabir beden
Sokrates, -burada İBDA Mimarı’nın hususiyetle “Sefine” isimli eserinde geçen
“acz” bahsini hatırlamak yerinde olacaktır- Mutlak olana kavuşmak yerine sonsuz
arayışa açık bir “yaklaşma” gayesini idealize ederken şu cümleyi kuruyor:
“Bana öyle geliyor ki;
ONUN, GERÇEĞİN KARŞISINDAKİ DURUMUnun ne olduğunu bulmasına iyi yardım
ettik”(4)
Dolayısıyla Sokrates’in
burada mutlak hatırlamayı değil “muğlak” hatırlamayı yeğlemenin lüzûmuna işaret
ettiğini görüyoruz. Nitekim İBDA
Mimarı’nın doğrudan ve işaretle eserlerinde sıkça bahsettiği “hakikat ve zan”
mevzûunu hatırlayarak Sokrates’in Menon diyaloğu içinde köle için söylediği
sözü nakledelim. Zirâ, onun söylediği söz, üzerinde çalıştığımız bahsin hikemî
vechesi bakımından da mühimdir:
“Şimdi bu doğru sanılar
onda bir rüyadaymış gibi belirdiler. Ama o aynı şeyler üzerinde sık sık ve
türlü türlü sorguya çekilirse, şüphe yok ki bunlara dair en doğru bilgiyi elde
edecektir.”(5) En doğru bilginin yine de “mutlak doğru” olmadığı izâhtan
varestedir.
Sokrates’in –dolayısıyla
Platon’un- kendi ifadesi ile, “her şeye tatbik edilen metodu”nun metafiziğini
izah ederken kullandığı temel misâldir geometri. Menon diyalogunun ikinci
bölümünde de köle vesilesi ile ele alınan geometri bahsi, Platonik felsefede olmazsa olmaz mesabesinde
kıymet arzeder.
“Geometri a priori
sezişler üzerine kurulur; doğru, üçgen, daire, küre, ideal şekillerdir,
anlaşılır realitelerdir ve bunlar hassaları değişmeksizin aynı kalırlar ve
kendilerini aksettiren maddenin değişikliklerinden sonra gene var olmakta devam
ederler. Geometri sadece istidlâle dayanır ve hakikatlerin tamamıyle
kendisinden müstakil bulunduğu duyulur müşahadeye hiçbir ihtiyacı yoktur.”(6)
Yani, Platon’un, “İde nazariyesi”ni Sokrates’ten mülhem olarak izâh ederken
geometriyi/matematiği misâl olarak vermesi; geometri ve “ide”lerin “a
priori seziş” müşterek paydasında birleşmeleri sebebiyledir. Matematik
ilimlerin, VARSAYIM üzerine kurulmuş olduğu hakikati gözden kaçırılmaz ise
Sokrates’in niyeti de daha rahat anlaşılacaktır.
“Réminiscence-belirsiz
hatırlayış nazariyesi”, bir vechesiyle, “Sofistler” denilen Eski Yunan
filozoflarının görüşleriyle örtüşür. Sofistler “şeylerin hakikatını”
inkârdan ibaret görüyorlar idi. Burada “eşyanın hakikati” derken
şeylerin ilmini ve bilgisini anlamak lâzım gelir. İde’lerin İslamî hikemiyatta
ne şekilde idrak, tamir ve ifade buyurulduğunu anlamak bakımından bu teoriyi “hakikatin
hakikatine nisbetle” tenkid edebilmek için fıtrat
meselesine bakmak yerinde olacaktır. Fakat, öncelikle Sokrates’in ne demek
istediğini anlamak mühimdir.
Bir nevî yeniden doğuşa
ve ruhun bekâsına inanan Sokrates; evvelki hayatlarında, ruhların, halihazırda
yaşadığımız dünyada ve öte âlemde bulunan şeylerin ve ilimlerin hakikatine
sahib olduğunu iddia ediyor idi. Ona göre muhtelif sebeblerle üzerleri örtülen
bu bilgiler “sorgulanmak” sûreti ile “hatırlanabilir” idi. Kişi bu
“hatırlama”yı kendi kendine yapabileceği gibi, kendi dışından bir menşein
yardımı ile –ki buna öğrenmek diyoruz- de elde edebilir idi. Onun “bilgi
problemi” ile varolan alâkası insan mutluluğu bakımındandır. Gelip geçiciler
dünyasında beş hassenin ve fenomenolojik
varlıkların yeri: Değişmez, muhkem ve sabit olan bilgi ve varlığın varlığına
birer delil, hatırlatma argümanları olmaları bakımındandır. Kişinin şahid olduğu bu varlıkların akledilebilir
orijinallerini hatırlayabiliyor olması bunları evvelden âlem-i ervah’da
“akletmiş” olmasını zorunlu kılar. İşte ona göre, kişi İdée’ler âleminde
şeylerin hakikî sûretlerini müşâhede etmiş, hakikatine vakıf olmuş lâkin bu
âleme ve bedene kavuşması ile mezkûr müşâhede ve bilgisini unutmuştur. Unutmak
“hatırlama”ya mani değildir. Şimdi
yukarıda bahsettiğimiz geometri bahsine dönecek olur isek –onun diğer
diyaloglarındaki geometri kavrayışını da dikkate alarak söyleyelim-, insanın
resmettiği geometrik şekiller nihayetinde birer “aklî” kavramdır. Yani çizilmiş
bir geometrik şeklin boyutlarıyla oynamak veyahut bu şekli silmek aynı şeklin
“aklî” orijinaline teshir edemez. O sabit bir şekilde vardır.
Fıtrat kelimesini mânâsı itibariyle ele alışımız
(Sokrates’in/Platon’un) “belirsiz hatırlayış teorisi”nin İslam hikemiyatındaki
telâkkisi bakımındandır. Gerçi, fıtratın, İslam hikemiyatında mezkûr teorinin
muadili olduğunu söylemenin pek doğru bir tesbit olamayacağını hatırlatmakta
fayda mülâhaza ediyoruz. Doğrusu biz, sadece bir ihtimâl olması sebebiyle, ve
bu ihtimâllerin taranması zarûreti ile “fıtrat” lafzını ele aldık. Bizim
gayretimiz; bu nazariyenin bir hakikatinin –her hakikatin hakikatinin
İslam’da bulunduğuna dair bedahet bildiren İBDA ölçülendirmesinin belirttiği
gibi- bulunduğunu, kendi başına tamamıyla red veyahut kabul
edilemeyeceğini ve bu hakikatin kayıtsız şartsız İslam’da bulunduğunu göstermek
arzusu ciheti üzere bulunuyor. Dolayısıyla Fıtrat bu manada, aynı
olmamakla birlikte alakadar nazariyenin hakikatinin izahı bakımından mühimdir.
Arapça “Fatr” kökünden türev olan bu isim-kelime; lügât
mânâlarına paralel olarak, kullanımda: İnsanın doğuştan veyahut yaradılışdan
getirdiği ve sahib olduğu bütün hususiyetlere deniliyor. “Fatr”
yaratmayı ifade eden: Bed’-İbda’, İhtira’, Ber’, Zer’, İnşa’, İhdas, Sun’
gibi temel lafızlardan biridir. Daha
sarih bir ifade ile bu(nlar), Allah’ın güzel isimlerinin fiil ifade eden
kelimesi(kelimeleri)dir.
Lügâtde (“fatr” ve
iştikakları şu şekilde mânâlandırılmaktadır):
“Yarmak, doğmak, sağmak,
icad etmek, ilk kez var etmek, -bina etmek-, kurmak, her varlığın ilk
yaratıldığı zamanki durumu, tabîi nitelik, din, sünnet, düşünmeden birden akla
gelen görüş, taze, oruç açma, kahvaltı, ilk kez su bulmak için açılan kuyu,
(fatir şeklinde:) olmamış henüz ham olan, çiğ, henüz mayalanmamış hamur, (futur
şeklinde:) mantar ailesinden bir bitki, hilkat, yaradılış, insanın ilk tabîi
yaratılış niteliği, (fatûur şeklinde:) oruç açacak şey, mayasız hamursuz ekmek,
Musevilerin eyyam-ı mahsusada (hususi günlerinde) yedikleri mayasız ekmek,
hamursuz, (Fıtriyyun şeklinde:) kâinatın tabiatına mahsus olan doğuştan
görülen), (tafattur şeklinde:) yarılmak, çatlamak –ki infitar da aynı manaya
denk gelir-”(7)
“Fatr” kelimesinin
“yarmak, boydan ikiye ayırmak, yarıp çıkarmak” mânâsına gelişi üzerine, İslam
Ansiklopedisi İbn Abdülber’den yaptığı iktibasla şu dikkat çekici izâhatda
bulunuyor: “İlk yaratılış, bir bakıma mutlak yokluğun yarılarak içinden
varlığın çıkması şeklinde telakki edildiğinden fıtrat kelimesi ile ifade
edilmiştir.”(8) Ancak bu mevzûda Fahreddin er-Razi, “fatr” kelimesi ile
yoktan varoluş mânâsını, ilk yaradılış kasdını desteklemiyor. Ona göre “(…)
yarıp çıkarmak, cüzleri var etmek değil, cüzler üzerinde değişiklik meydana
getirmektir.”(9) Bu cümlenin belki,
“ontolojik bir seviye değişikliği” manasına gelebileceğini zannediyoruz.
Belki de, bu cümleden olarak insan fıtratının kullanıldıkça –veyahut faal halde
bulundukça- zıt kutuplu bir değişime
tabî olabilecek bir potansiyel-kuvve olduğunu anlamamız gerekiyor. Mânâlarını
lügâtden tesbit edip verdiğimiz bütün kelimelerde ortak, ve bu kelimenin hemen
bütün türevlerine de nüfuz etmiş olan bir “ilk” mânâsı muhakkak ki okuyucunun
dikkatinden kaçmamıştır. Misâl olarak Farsça’daki “ahaz” kelimesinin karşılığı
olan “fotr”, “fatr” kelimesinden türev olup,
koyundan –doğumdan sonra gelen- ilk süte denir. Misâlleri yukarıda
lügâtçesini verdiğimiz kelimeleri dikkate alarak çoğaltmak mümkündür. Şimdi, “fıtrat”
kelimesinde bu “ilk” dikkate alınacak olur ise, Allahuâ’lem; ilk insan, ilk
yaradılış, ve insanda her şeyden evvel “ilk” olarak var olan şeyin ele alınması
zarureti doğar.
“İlk” olanın ne olduğu
bahsinde, “bilme” bakımından bir tetkike başlamaya çalışalım. İBDA Mimarı’nın
ölçülendirmesinden hareketle, “bilme”nin insanda “kendiğinden” mevcûd olmadığı
kanâatini taşıyoruz. Yani insanda mevcûd olan bilme hassasının, bir öz halinde
insana yüklendiğini kabul ediyoruz. Bu bahse ilerleyen paragraflarda tekrar
dönmek üzere şimdilik bir “mim” koyalım. “Bilme”nin başlaması hususunda İslâm
hikemiyatı imâ ile iki başlığa işaret ediyor. Bunlar: “Allah’ın Hz. Adem’e
“esma”yı öğretmesi –ve o ve onun gibi tüm peygamberlerin bildirmesi ile bilme”, ve “Âlem-i Zerr” de denilen
Kal-û Belâ’dan bilme” şeklinde tasnif olunabilir.
Allah’ın Hz. Adem’e
“esma”yı öğretmesi, bilindiği üzere Kur’ân-ı Kerim’in Bakara sûresinde zikredilmiş bedihî bir hakikattir. Mezkûr
Âyet’te malûm olduğu üzere şöyle buyurulmaktadır:
“Allah Adem’e bütün
varlıkların isimlerini öğretti. Sonra onları meleklere göstererek, ‘Eğer doğru
söyleyenler iseniz, haydi bana bunların isimlerini bildirin’ dedi.”(10) Bu
noktada Mustafa Erdem, Hz. Adem isimli kitabında şu bilgileri
kaydediyor: “Kur’an-ı Kerim, (…)/(bu) ayetiyle UMUMİ OLARAK HZ. ADEM’E
BİLGİLERİN ÖĞRETİLDİĞİNE İŞARET ETMİŞTİR. (…) Hz. Adem’e öğretilen şeylerin
birkaç varlık ismi ile sınırlandırılması elbette düşünülmemelidir. Çünkü Allah
onda, düşünebilen bir insanda olması gereken her şeyi yaratmıştır. Bu öğretme,
Hz. Adem’e verilen KABİLİYET sayesinde olmuştur. Hz. Adem (AS) onunla eşyanın hakikati
veya üzerinde hakim olan İlahi kanunları; (…) lüzumlu bilgileri öğrenmiştir.
(…) ALLAH HZ. ADEM’İN ŞAHSINDA, İNSANIN (…) İHTİYAÇ DUYACAĞI İLİMLERİ ONA
YARATILIŞ ANINDA VERMİŞTİR. (…) Hz. Adem’e öğretilen şeyleri, eşyanın maddi
kalıbının dışına çıkaran alimler, bu ayette kastedilen eşyanın zatı, sıfatı ve
fiilleriyle beraber HERŞEY olduğu hususunda birleşmişlerdir. Bu sebeble
Bakara/31. Ayeti (…) Hz. Adem’e HER ŞEYİ ÖĞRENME KABİLİYETİ verildiği şeklinde
anlaşılmıştır. Hz. Adem’e verilen bu kabiliyetin o anda ihtiyaç duyduğu ve
ileride ihtiyaç duyacağı şeyleri kapsadığı ileri sürülmüştür. (…) Hz. Adem’e ve
oğullarına verilen verilen ilmin genişliği(…) geçmiş ve geleceğe ait
bilgi(…)/(yi) de kapsamaktadır. (…) Allah bu isimleri ya kendisi vaz’edip, Hz. Adem’in
ruhuna ilham ve vahy ile nakletmiş veya gerektiğinde Hz. Adem’e, bunları
vaz’edip kullanacak ÖZEL YETENEKLERLE DONATILMIŞ BİR RUH vermiştir. Bunlardan
birincisi açık ikincisi muhtemeldir. (Yazarın bu son cümleyi E. H. Yazır’dan
iktibas etmiş olduğunu hatırlatalım)”(11)
Bu son bilgilerle
birlikte mevzûumuzu irdeleyecek olursak belki “Belirsiz Hatırlayış” teorisinin
olması gereken izâhına da yaklaşmış olabileğiz. Dolayısıyla şunu demek
istiyoruz: Eğer insanın evvelden bilmesi üzerine fikir yürütülecek olursa; bu
bilmenin, BİR BİLDİREN vasıtası ile olduğu kabul edilmelidir.
Eski Yunan eserlerinin,
hususiyetle de Platon’un ve Plotinus’un
eserlerinin, İslâm dünyasında “İskenderiye Mektebi” yolu ile tanınmış ve
birçok tetkike mevzu olduğu bilinmektedir. Platon’u İslâm coğrafyasına tanıtan
bu mektebin mensubları ve tarihî seyri içerisinde hikemiyat ûleması, “Bilginin
iktisabî mi, yoksa bilenin zatında mevcûd bir şey mi olduğu” meselesini
tartışmış ve ittifak sayılabilecek bir çoğunluk ile “iktisabî” olduğuna kanâat
getirmişler idi. Platon’un, bir nevi “insan doğuştan her şeyi bilicidir”
mânâsına gelen iddiasını reddediyorlar.
Fıtrat bahsinde aynı isimli bir kitabı olan Mutaharri yer
yer orijinal tesbitlerde bulunmakla birlikte felsefecileri çok uzun zaman meşgul
etmiş olan şu suali sorarken bir çelişki içine düşüyor.
“İnsaniyet adıyla
adlandırılan ve insani ölçüler ünvanıyla tanınan şey iktisabi midir, değil
midir? Bu ölçüler dış etkenler tarafından mı insana yüklendi, yoksa insanın
zatından mı kaynaklanmakta?”
Mutaharri bu suâli
sorduktan sonra, İslamî hikemiyattan misâller de getirerek işi “öz”de insanın
zatına dayandırmaktadır. Ancak, hakikatte,
bu ikili suâlin cevabı sadece ilkinin
olumlanması şartı ile mümkündür. Şöyle ki; dış bir sebebin beslemediği insanın
bilmesi sözkonusu değildir. Zirâ insanın zâtında bulunduğu söylenen bilgi de
İlahî menşelidir. Yani, Allah’ın peygamberleri vasıtası ile veya melekleri
vasıtası ile veyahut bizzatihî bildirmediği bir bilginin insanda
“kendiliğinden” bulunduğunu iddia etmek çok büyük bir hata olacaktır.
Bu mevzûda; ilk
başlangıcı ister kal-û belâ, isterse Hz. Adem’e “esma”nın öğretilmesi olarak
bilinsin, her iki şartda da insanın bu “bilme”ye kendiliğinden sahip olmadığını
yani, “bildiren olmadıkça bilmenin imkân dışı” olduğunu görmekteyiz.
Diyalogun sonunda çağının
“erdem sahibi olması beklenen” insanlarını ince bir tariz ile hesaba çeken
Sokrates; erdemin bir öğretmeninin bulunmadığına ve bulunamayacağına, onun bir
“bilgi” de olmadığına dolayısıyla zanâatvarî bir hususiyetten ziyade ruhî bir
keyfiyet belirttiğine işaret ediyor.
Nihayet, aşağıda iktibas
yaptığımız satırları ile mevzûu hülâsa ediyor:
“Erdem ne tabiat
vergisidir, ne de öğretilebilir. Erdem ona sahib olanlara bir (...)/(Allah)
vergisidir, akılla ilgisi yoktur. Meğer ki bir devlet adamı kendisindeki erdemi
başkalarına verebilsin. Böyle birine rastlanırsa onun için belki şöyle
denebilir: Ölüler arasında Homeros’un sözlerine göre, Tiresias ne idiyse,
yaşayanlaar arasında da o adam odur. Homeros Tiresias için “Hades’te hakim olan
tek odurötekiler gölgeler, oradan oraya dolaşan gölgelerdir” der. İşte bu
dünyada böyle bir adam erdem bakımından, gölgeler arasında yaşayan gerçek bir
varlık gibi olacaktır.” (12)
Diyalog bittiği hâlde
hâlen “erdem nedir?” sualinin cevabı verilmemiş daha doğrusu verilememiştir.
Merhûm H. Ziya Ülken’in eserinde geçtiği gibi: “O daima bulutların üzerinde
erişilmez bir gaye olarak kalır.”(13)
II.A.2) SYMPOSİON
Müterciminin (Azra
Erhat); “Şölen”, H. Ziya Ülken ve bir kısım felsefecilerin; “Ziyafet” ve Eski
Yunan Lûgat’ının ise (posis= içki, işret, içmek) “içki âlemi, birlikte
içme”(14) şeklinde tercüme ettikleri Platon’a ait meşhur “Symposion” isimli
eser, “sevgi/aşk” telâkkilerinin
diyaloglar hâlinde ele alındığı bir hülâsa mahiyetindedir. Biricik
kıymetini Sokrates’in diyalogda bulunmasına ve meseleyi bütünleyen bir
temellendirmede bulunmasına bağlayabileceğimiz eserde, felsefî sohbetde bulunan
konuşmacılar, “sevgi” mefhûmunu kendilerince yüceltirler. Onun gâh insan ile,
gâh “kutsal” ile alâkası üzerine vurgu yaparlar. Tafsilatını, aynı zamanda,
-henüz neşretme olgunluğuna kavuşturamadığımız- “Yaşamayı Deneme Romanı Üzerine
Bir Tetkik” başlıklı çalışmada sorguladığımız bahis; konuşmacıların dilinde bir
yandan kadın erkek alâkasına, bir yandan da yaratmaya kadar kıvrılır. Söz sırası hakikî bir hakikat aşığı olan
Sokrates’e gelinceye kadar, mevzûbahis mefhûm, muhtelif anlayışlara muhatab
olur. Sokrates’i tenzih ederek, bütün konuşmacılar vesilesi ile vardığımız
kanâat: Mezkûr anlayışların, oldukça kırık dökük, esâtir dediğimiz mitolojiye
bulaşmış, sapkın ve bir takım manipülasyonlar ile hakikatleri örtülmüş görüşler
olduğudur.
Kendi fikrî uslûbundaki
–mefhûmları, hakikat önünde hesaba çekmek şeklinde tarif olunabilecek–
“hakikati doğurtma” usûlüne mutabakatı sebebiyle bahsin “nedir?” suâliyle
açılmasını uygun gören Sokrates, böylece arzdan semâya uzanacak olan anlayışının
ilk ipuçlarını da göz önüne sermiş olur.
“Nedir?” suâlinin sorulmasına müsâade edişi, suâlin katî bir cevabının
olmasından ötürü değildir. Bu, onun diyalektiğinde, bilinemez oluşun
başa alınması zorunluluğundan ötürüdür. Sofistlerden Agnostiklere,
İdealistlerden Spritualistlere ve daha nice “ism”lere değin farklı vecheleriyle
farklı anlayışlara mevzû olmuş bu bahsin hakikatinin: “İdrakı İdrak”, “Mutlak
Fikir”, “Bütün Fikrin Gerekliliği”, “Bilinemezliği İçinde Bilme”
gibi başlıklar hâlinde İBDA Mimarı’nın külliyatından takibinin ayrı bir
zorunluluk belirttiğini hatırlatarak Symposion’a dönelim.
Kendinden önceki konuşmacıların
üzerinde ittifak ettikleri bir görüş vardır.
Sevgiyi methetmenin gerekçesi de olan bu görüşe göre “Eros”, Aşk
İlâhı’dır. Sokrates’in bu putperest telâkkiyi tepelerken getirdiği delil
muazzamdır. İşe, sevginin tabiatında var olan bir hususiyeti işaretlemekle
başlar. Bu mânâda: “Sevgi, kendinde olmayanı arzulamaktır” meâlinde bir görüş,
ileri sürer Sokrates. Böylece zamanın
putperestleri dahi, “İlâh”a eksiklik, yoksunluk yakıştırmanın doğru bir şey
olmadığını kabul eder. Bu noktada, Sokrates’in sorduğu destanlık çaptaki soruyu
nakletmeden geçemeyeceğiz:
“İyiliği, güzelliği
olmayan hiç (...)/(İlâh) olabilir mi?”(15)
Onun “Mutlak”
olanı bulma ve buldurma çabasının iskeletini bu şekilde bina ederken kullandığı
fikir: Sevginin, “birşeyin sevgisi” olmadan önce, “kendiliğinden” methe mevzu
olamayacağı şeklindedir. Sokrates, anlaşılacağı üzere, “sevgi”nin başta hakikat
“ide”si olmak üzere ona bağlı güzel ve iyi ile alâkası nisbetince bir anlayışın
sahibidir.
Fikrini bina ederken
sözkonusu temel taşları böylece yerli yerine oturttuktan sonra konuşmasının en
can alıcı kısmına gelir: “Demonlar” bahsi. Bu noktadan itibaren kendi
fikirlerini Mantineia’lı bir kadının, -Diotima’nın- diline tercüme ettirmeye
başlar. Anladığımız kadarıyla bu; biraz muhatabını delil ve şahid göstererek
ikna, biraz da tamamıyla putperest bir kavmin mevcûd inanışlarına karşı
getireceği keskin çıkışlara yönelebilecek hücûmları asgariye indirmek için olsa
gerektir.
“Sevginin mahiyeti
nedir?” suâline verdiği muğlak cevabdır demon. Ona göre sevgi, bir demondur.
Elimizdeki, Azra Erhat’a ait Symposion tercümesinde bu “demon” “cin”
şeklinde kaydedilmiş olup, yanlış olması kuvvetle muhtemeldir. Sokrates’den çok sonra, Ortaçağ Avrupa
filozoflarının mensubu bulundukları tahrif görmüş dinin tesiriyle demon, her
ne kadar “cin” ve hatta daha çok “şeytan” şeklinde anlaşılmış ve
günümüzde dahi bu teshir devam ediyor ise de, bu, Sokrates’in demondan
anladığı ve anlatmak istediği şeye pek denk gelmemektedir. “Cin” şeklinde
tercümenin, bu şekilde getirilebilecek tek bir izahın, yani “dır” ile kayıt
altına alınabilecek katî bir anlayışın, doğru olmayacağı kanâatine
sahibiz. Mütercimin, mezkûr kelimenin
okunuşunu dahi yanlış kaydetmiş olması gariptir. Dolayısıyla onun bu kelimeyi tam olarak
anlamamış olma ihtimâlini de hesaba katarak irdelenmesinin zorunluluk
arzettiğini görüyoruz.
Eski Yunan Dili Lügâtinde,
“Demon:
(...), Tanrı kudreti, demon, (...)lar ile kahramanlar arasında
ilâhî varlık), ruh; etimolojisi münakaşa mevzûudur, (bahis mevzûu kelimenin unsuru)
belki de-ome, de-numi, taksim etmek, (kelime kelime) insanlara
kaderlerini dağıtan; (bahis mevzûu kelimenin unsuru) belki de, de-o: kemirmek, yutmak, (kelime, kelime;) insanları yutan,
yani mukadderat, alın yazısı. Evdemon: mesut, talihli.”(16)
Modern Yunanca lügâtde
aynı kelime:
“Demonas: Şeytan,
İblis, demonio: cin, kötü ruh, uyanıklık, dehâ”(17)
“Demon” bahsine, hazırladıkları lügâtde geniş yer ayıran
büyük İBDA entellektüeli sayın Dr. Hakkı Açıkalın ustamız şöyle buyuruyorlar:
“Demon: Orijinal anlamı itibârıyla “cennette üst düzey
görevli, misyon sâhibi", İslâm’daki Âlûn melekleri gibi bir anlama
sâhipken zamanla anlam sapmasına uğrayıp şeytan mânâsını yüklenmiştir.”(18)
İBDA Mimarı’nın “Büyük
Muztaribler” arasında zikrettiği Sokrates’in katline sebeb olan bir “fikrin”
adı olan demon ve iştikakları hakkında kendisinden mülhem olarak
anlamaya çabaladıklarımızı “zan” kaydıyla sıralamaya devam
edelim. “Zan” kelimesini seçmemiz hususîdir. Çünkü biz, “daimon”un
tam olarak ne olduğunu bilemiyoruz. Ancak “cin” olmadığını da anlıyoruz. Hiç
değilse “sadece”, “cin” şeklinde tabir olunamayacağı kanâatine sahibiz.
Yukarıda lügât mânâlarını da verdiğimiz bu kelimeyi irdeleyecek olur isek, eğer
“evdemonia” şeklinde alacak olursak; bu mefhûm Sokrates’in
dilinde “insanın kendi yaradılışına, fıtratına nisbetle tavır alması”ndan ötürü
elde edeceği “haz” olarak tarif edilebilir. -Malûm olduğu üzere “eudéonisme”
(Fra.), aynı zamanda sâadet fikrine isnat eden bir felsefî sistemdir.- Öyleyse,
Sokrates’in “evdemonia”sından anladığımızı: insanın kendi kendisiyle (bu, İBDA
Mimarı’nın diliyle, “kendi hakikatı” ifadesine de denk gelir)
uyum içinde olmasından ötürü kavuşulacak olan “sâadet” şeklinde
özetleyebiliriz. Ayrıca Sokrates, suver-i his/âlem-i mahsûs/fenomenler
dünyası temelinde, uydurukçasına “algı” dedikleri beş hasse plânının; bir
yönüyle “hiç”liğinde ve zihnin kısırlığının kendisini boğan atmosferinde birden
“bir nevi dinî sarhoşluk ve cezb” içine garkolur. Böyle zamanlarda kendi içinde
duyduğu sese: “İlâh’ın sesi, demonion” der. Bu noktada sayın Dr.
Hakkı Açıkalın’ın “Türkçe’deki Yunanca Kelimeler” isimli
lügât-kitabında şu tamamlayıcı bilgi nakledilmiştir:
“Sokrates’in ahlâk
öğretisinin ana özelliği (...)
“evdemonist” (...) olmasıdır. (...) Bu “Demon”, Sokrates’in ahlâk anlayışının
tek yanlı rasyonalizmini (akılcılığını) tamamlayan bir etken olarak görünür,
zirâ “Demon”, “irrasyonel” (akıldışı) birşey olarak kabul edilir. Mistik bir
öğedir.”(19)
Dr. Hakkı Açıkalın
Ustamız, yukarıda ismini zikrettiğimiz lügat-kitabında, “demon”un tarihi
macerasını hülâsa ederken, ilk çıkışı itibariyle “efthimîa” şeklinde
Demokritos’ta görüldüğünü kaydediyor. Buna göre “efthimia” insan fiillerinin
müntehasındaki “mutlak iyi”dir. Bir diğer “evdemonist” ahlak öğretisi olarak
kaydettiği “kinizm” için kendilerine ait eserin ilgili maddesine bakılması
yerinde olacaktır.
Tarihî süreç içerisinde
ona hangi mânâların yüklendiği bir yana, biz “demon”u -İBDA
Mimarı’nın- dialektiğinin zaviyesinden, bir “fikir”
unsuru ve bir “fikrî unsur” şeklinde alacağız. “Demon”,
müphem bir “varlık”dır. Lisanımızda tam bir karşılığına da tesadüf edemedik.
Onu müphem kılan şeyin, belki de, hakikatte, fikrin müphem olmasından dolayı
olabileceğini zannediyoruz.
“Demon”un
bizim için asıl ehemmiyeti onun Sokrates’in (dolayısıyla Platon’un) “bilgi
meselesi”ni kavrayışının bir vechesini deşifre etmesi bakımındandır. “Demon”
vesilesi ile Sokrates, Symposion’da, bilginin husûle gelmesinde yaradılışdan
gelme bir bilicilik vasfına vurgu yapar. Bu, insanın “kendinden bilici” olduğu
mânâsına alınmamalıdır. Buradaki “bilicilik” insan şuuru dışından insana
verilmiş bir “bilicilik”dir. Bu mevzûu “Menon” diyalogunda incelediğimizden
teferruata girmiyoruz.
Muvahhid Sokrates;
böylece, putperest kavmince kâhin ve rahiplere has kılınan bilginin –bir
misâlini Jung vesilesi ile ikinci bölümde de göstermiştik- insan şuurunu aşan
bir kaynaktan neşet ettiğini söylüyor. İzah etmek için kıvrandığımız bahsi,
İBDA Mimarı’ndan verelim:
Her hakikatın
hakikatinde İBDA’dan zuhreden bu ölçülendirmeler, İBDA Mimarı’nın
bedahet bildiren temel tezlerindendir.
“Peygamberler olmasaydı,
medeniyet olmazdı”(20)
Tüm bu iktibaslardan
sonra, “demon”un “âlemi dolduran varlıklardan bir varlık” mânâsı üzerindeyiz.
Sokrates “Atina’ya yeni ilâhlar sokmak” ile suçlanır iken mevzûbahis mefhûm
(demon), suçlayıcılarının imâ ettiği biricik delil(!)lerden biri idi. Hayatı
boyunca “Mutlak Bir”in aşığı olmuş, bir olan Allah’a iman etmiş, kalabalıkları
bu “Bir”e koşturmak için çırpınmış muvahhid, mevcût(!) ilâhları(!) tepelerken
onu Atina’ya yeni ilâhlar sokmakla itham etmek tek kelime ile izâh olunabilir
ki bu: Cinayettir.
“Mutlak Fikir”i arayan
ruhunu selamladığımız Sokrates, allegorik bir uslûb ile bir “demon” dediği
“sevgi”yi bahane kılıp “ide”leri tarif eder gibidir. Böylece biz, elimizdeki
“Symposion” tercümesinin 58. sayfasından -“sevgi”bahsinden- hareketle “ide”leri belirli hususiyetleri bakımından
tarife çalışalım. Buna göre:
I)“İde” bilginin
kendinden neşet ettiği hakikî kaynaktır.
II) bir “varlık” olarak vardır.
III) Bir nevî şahs-ı manevîdir. IV) UYKU İLE UYANIKLIK HALLERİ DAHİLİNDE İNSAN
İLE “MUTLAK” ARASINDA İRTİBAAT SAĞLARLAR. V) “İdée”leri ve hakikatlerini
bilemeyen kişi beş hasse planında mahpûs kalır, dolayısıyla hakiki bilgiye
kavuşamaz. VI) Bu “İde”ler hem çok ve hem de çeşitlidirler ki, “sevgi” dahi
bunlardan biridir. Bir “demon” olan “sevgi”nin izâhına devamla, onun; anasının
“yoksulluk” babasının “bolluk” olduğu bir varlık olduğunu söylüyor. Buradaki
“yoksulluk” ve “bolluk”un birer remzî ibare olduğu kanâatindeyiz. Sevginin; ne
tamamen eşya planında ele alınabilecek ne tamamen ilâhlaştırılabilecek bir
mefhûm olduğunu göstermek üzere kullandığı bu remzin daha rahat anlaşılabilmesi
için diyalogda geçen sözü nakletmek yerinde olacaktır:
“Bir şeyin eline
geçmesiyle elinden kaaçması bir olur. öylece sevgi, hiçbir zaman ne yokluk
içindedir ne de varlık içinde. ”(21)
Onun yaptığı gibi sevgiyi
(bir remz olarak dahi) kişileştirecek, kutsayacak veyahut bir “fikir” olarak
ele alacak olunuz; varacağınız yer Büyük Doğu-İBDA Mimarisi’nin kapısı
olacaktır; Üstad N. Fazıl’ın harikûlâde tesbitleri:
“YAKALAMAYA ÇALIŞTIKÇA
UFKA KAÇAN MÂNÂLAR...”
Sokrates, ayniyeti ve
zıdlığı çerçevesinde sevgiyi “bilme”nin hakikatı ve “görünüşleri itibariyle ele
alır ve en nihayetinde vardığı kanâat, tek kelime ile muhteşemdir:
“Artık sevgi, neden
gelmiş neymiş bilmiyoruz”(22)
Onun bu sözü, bunca tarif
ve izâh çabasından sonra, insanın “Mutlak” olanın önündeki aczinin ifadesi
değilse, nedir? Muvahhid Sokarates böyle bir paradoksu gözler önüne serdikten
sonra –hakikati İBDA Diyalektiğinde (meâlen) “Mutlak olana mümkün olduğunca
yaklaşma” şeklinde ifade olunan- bir formül ile bahsi bağlar. “Edebî
İcad/İbdâ”(23) misâlini verişi aynı sebebledir. Sokrates’in, “Poises” dediği
“edebî icad”da kendisinde bulunması elzem olan bir unsur vardır ki buna sanat
diyor. Dolayısıyla ortaya konan her icada, zanâat işe, esere nasıl ki -bu sanat
unsurunun bulunmamasından ötürü- “Poises” diyemiyor isek, sevgi de aynı ölçü
üzredir. Yani “Mutlak İyi”ye, “Mutlak
Güzel”e ve “Mutlak Doğru”ya
yönlendirilmemiş sevginin kendiliğinden bir kıymeti bulunmamaktadır. Sevgiyi
böylece, “kuvve”den “fiil”e çıkartırken, tüm mevcûdatın bir nevî “var olma ve
var kalma çabası”nı tercüme ettireceği sevgi “iş”lerini de şöyle tarif ediyor:
“Tene ve CANA göre
güzellik içinde doğurma”(24)
Son olarak, eserin
sonunda bulunan (Diotima’ya)/Sokrates’e ait bir hitabı onun bir muvahhid
olduğunun vesikası olması bakımından nakledelim:
“Sevginin
şimdi vardığımız yerine kadar götürülen adam, bütün güzel şeyleri birbiri ardı
sıra ve gerekli düzen içinde gördükten sonra, girdiği yolun sonuna ulaşarak,
birden bire eşsiz bir güzellik, güzelliğin özü ile karşı karşıya gelecek. İşte
buna ermek içindi bütün emekleri. Bu güzellik artık hep var, doğumsuz, ölümsüz,
artmaz, eksilmez bir güzelliktir, bir bakıma güzel, bir bakıma çirkin, bugün
güzel, yarın çirkin, şuna göre güzel, buna göre çirkin, bir yerde güzel, bir
yerde çirkin, kiminin gözünde güzel kiminin gözünde çirkin bir güzellik
değildir. Bir güzellik ki, kendini bir yüzle, elle, ayakla, bedene bağlı hiçbir
şeyle göstermeyecek, ne bir söz olacak ne bir bilgi, bir canlıda, belli bir
varlıkta bulunmayacak, ne canlıda, ne yerde, ne gökte, hiçbir yerde, kendi var,
kendinden var, kendisiyle hep bir örnek. Bütün güzellikler ondan pay alır;
kendisi onların parlayıp sönmeleriyle ne artar, ne eksilir ne de bir
değişikliğe uğrar. Demek insan, yolunca bir (...) sevgi(...)yle dünya
gerçeklerinin üstüne çıktı mı, o güzelliği görmeye başlar. O zaman artık neredeyse
sevginin yüce sırlarına ermiştir. İşte doğru yolu budur, sevgi yoluna ister
kendi kendine, ister kılavuzlu ulaşmanın. Bu dünyanın güzelliklerinden
başlayacaksın, hiç durmadan basamak basamak yüce güzelliğe yükseleceksin, bir
güzel bedenden ikisine, ikisinden bütün güzel bedenlere, sonra güzel
bedenlerden güzel işlere, güzel işlerden güzel işlere, güzel işlerden güzel
bilgilere, güzel bilgilerden de sonunda bir tek bilgiye varacaksın. Bu bilgi de
o tek başına var olan o salt güzelliğe varmaktan, asıl güzelin özünü
tanımaktan başka bir şey değildir. (...)
düşün ne olur, bir görebilse insan güzelliğin kendisini ve her şeyden soyunmuş,
arınmış, katıksız! İnsanın tenine, bedenine, rengine, daha bir sürü ıvır
zıvırına bulanmış güzelliği değil, bir tek görünüşüyle TANRI
GÜZELLİĞİNİ!”(25)
DİPNOTLAR:
1) Platon (Eflatun), (Çev. Adnan Cemgil), Diyaloglar
(Menon), Remzi Kitabevi, İstanbul, 1998, c. 1, s. 149
2) Platon (Eflatun), (Çev. Adnan Cemgil), Diyaloglar
(Menon), Remzi Kitabevi, İstanbul, 1998, c. 1, s. 162
3)
Mezkûr Âyet (ez-Zümer, 42) olup, bu noktada karşlaştırınız: Oğuz Yıldırım, Hikemî
Vechesiyle Rüya BahsineGriş birinci
bölüm, s. 9.
4) Platon (Eflatun), (Çev. Adnan Cemgil), Diyaloglar
(Menon), Remzi Kitabevi, İstanbul, 1998, c. 1, s. 168
5) Platon (Eflatun), (Çev. Adnan Cemgil), Diyaloglar
(Menon), Remzi Kitabevi, İstanbul, 1998, c. 1, s. 170
6) Alfred Weber, (Çev. H. Vehbi Eralp), Felsefe
Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul, Tarihsiz, s. 52
7) (krş:Yedi kişilik heyet tarafından kaleme
alınmış lügat , el-Mucemu’l- Arabiyyu’l Esasi, Fatr
maddesi, Diffusion, Larousse, Alesco, 1989; Muhammed Salahi, Kamus-u
Osmani, Fatir maddesi, Mahmudbey Matbaası, İstanbul, 1313;
(Heyet tarafından kaleme alınmış lügat) Kamus-u Osmani, Fatur maddesi,
Cihan Matbaası, İstanbul, 1330; Lewis Ma’luf, el-Müncid fi’l Lüga,
Fatr maddesi, Dar’ul Meşrık, Beyrut,
1986
8) Hayati Hökelekli, TDV İslam Ansiklopedisi,
“Fıtrat” Maddesi, DİVANTAŞ Diyanet Vakfı Neşriyatı, İstanbul, 1996, c. 13, s.
47
9) Arif Yıldırım, Allah’ın Tekvin Sıfatı,
(Basılmamış Doktora Tezi) Erzurum, 1995, s. 64
10) Kur’ân-ı Kerim, Bakara 31. Ayet.
11) Yard. Doç. Dr. Mustafa Erdem, Hz. Adem (İlk
İnsan), TDV Yayını, Ankara, 1994 s. 41: 144
12) Platon (Eflatun), (Çev. Adnan Cemgil), Diyaloglar
(Menon), Remzi Kitabevi, İstanbul, 1998, c. 1, s. 1
13) Hilmi Ziya Ülken, Şeytan’la Konuşmalar, Ülken
Yayınları, İstanbul, 2002, s, 28
14) Dr.
Suat Sinanoğlu, Kelimelerin Eytmonu Esas Tutularak Tertiplenen Yunanca
Türkçe
Sözlük, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1953, s. 228
15)
Eflatun, (Çev. Azra Erhat), Şölen, Remzi Kitabevi, İstanbul,
1998, s. 57 (202 d: 4)
16) Dr. Suat Sinanoğlu, Kelimelerin Eytmonu Esas
Tutularak Tertiplenen Yunanca-Türkçe Sözlük, Türk Tarih Kurumu
Basımevi, Ankara, 1953, s. 65
17) Mağky Stağaki, Turko-Elliniko, Ellino-Turkiko
Leksiko, Ekdosis Kalokathi, Athina, 2003, “demon” maddesi.
18) Dr. Hakkı Açıkalın, Türkçe’deki Yunanca Kelimeler, Mezkûr
lügât “www.akademyayadogru.org”da
bütün-kitap halinde neşredilmiştir. Teferruatlı malûmat için, krş. “evdemonizm”
maddesi.
19) Dr. Hakkı Açıkalın, Türkçe’deki Yunanca Kelimeler, Mezkûr
lügât “www.akademyayadogru.org”da
bütün-kitap halinde neşredilmiştir. Teferruatlı malûmat için, krş. “evdemonizm”
maddesi.
20) Salih Mirzabeyoğlu, ::::::::::::::::::::::::::::::::::
21) Eflatun, (Çev. Azra Erhat), Şölen, Remzi
Kitabevi, İstanbul, 1998, s. 59
22) Eflatun, (Çev. Azra Erhat), Şölen, Remzi
Kitabevi, İstanbul, 1998, s. 60
23) Elimizdeki tercümede geçen “sanatsal yaratma”
ifadesini burada; hem uslûbunun
yanlışlığı hem de “uydurukça” olması sebebiyle, “edebî İbdâ” şeklinde, metnin
ruhuna daha çok yakınlaştırmayı uygun gördük.
24) Eflatun, (Çev. Azra Erhat), Şölen, Remzi
Kitabevi, İstanbul, 1998, s. 62
25) Eflatun, (Çev. Azra Erhat), Şölen, Remzi
Kitabevi, İstanbul, 1998, s. 69
Kaynak: Akademya’ya Doğru Sitesi Arşivi, 2001-2005