ANA SAYFA HABERLER DERGİLER BAYİ ADRESLERİ BİZE YAZIN İRTİBAT
SON HABER:  

28 ŞUBAT YARGILANSINAKADEMYA PANELLERİİBDA KÜLLİYATI İNDEKSLERİKALEMİNDEN MİRZABEYOĞLUKÜRT MESELESİRÖPORTAJLARSÖZ ÇAKAL CARLOSTA

- NECİB FAZIL -- SALİH MİRZABEYOĞLU -ABDÜLHAMİD KOÇAAHMED EYMENAKADEMYAALİ NACARAV. ALİ RIZA YAMANAV. GÜVEN YILMAZAYŞEGÜL AHFABİLGEHAN ERENCOYOTTEDR. NEVZAT ŞİPLEMEFATİH TURPLUGÖKHAN GÜMÜŞGÜLÇİN ŞENELHAKAN YAMANHAYREDDİN SOYKANHÜLYA UYARİKTİBASKÂZIM ALBAYRAKKENAN DURUMAHMUD E. DURUMÜJDE BAYRAMMUSTAFA SEÇKİNEROĞUZ YILDIRIMÖMER EMRE AKCEBEOSMAN AKYILDIZREHA SUVARİREİ TAKAHARARUKİYE AVCIRUKİYE ŞENELSEDAT BULUTSELÇUK ARSLANSELİM GÜRSELGİLSENCER EKİNSEZAİ KIRLANGIÇSİZDEN GELENLERTURAN DEMİRÜMİT ELÖNÜZELİHA KILIÇPARLAR

OĞUZ YILDIRIM
Yazıları Paylaş
Altay Tilkisi
Eklenme: 2010-12-28 | Okunma: 625

Altay Tilkisi

Oğuz Yıldırım


 

“Bizden gizli; güzel, çirkin,

nice mahlûkat vardır ki

onlar, daima

gönül kapısını çalıp dururlar...”

Mevlâna

 


TAKDİM

İBDA bağlıları ve diğer alâka duyanların uzun zamandır tetkik edegeldikleri, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun “TİLKİ GÜNLÜĞÜ” isimli altı ciltlik eserine “yaklaşma” gayreti ve arzusu çerçevesinde hazırlanan bu çalışma; “tilki” ve “günlük” kelimelerini farklı birer başlık olarak ele almaktadır. Şimdilik, “günlük”ün bilinen mânâsına ilâveten, “teshir ilimlerinde kullanılan nebatattan bir nebat” olduğunu hatırlatarak, öncelikle “tilki” bahsine eğileceğiz. Esere âşina olanların takdir edecekleri üzere, Mütefekkir’in alelâde bir hayvan olarak “tilki”den bahsetmediği aşikâr olduğuna göre, “tilki”den muradın neler olabileceğine dair umumî bir çerçeve çizmeyi lüzumlu buluyoruz. Şöyle ki, uçsuz bucaksız çöllerden kutublara kadar dünyanın hemen her yerinde hayat süren ve asırlar boyunca insanlara tuhaf tesirleri bulunan “tilki”nin, farklı kabullere ve sembollere mevzu olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla, bu bahsi; yeri geldikçe yapacağımız temaslar müstesnâ, zooloji ve biyoloji gibi ilim sahaları çerçevesinde değil, kelimenin köküne uygun olarak “dil” ve “dünya inanç coğrafyası telâkkîleri” bakımından incelemeye çalışacağız. Aşağıda ilk bölümünü neşrettiğimiz çalışmamız, “tilki”nin öz Türkçe’ye âit bir kelime olması dikkate alınarak hazırlanmıştır. Takib edecek bölümde, “tilki” kelimesinin Türkî lügâtçesi, semantik ve etimolojik olarak araştırılacaktır. O.Y.

 

Türk mitolojisinde, değer verme ve mukaddes sayma kabulünün ışık ve renkler aracılığı ile remzedildiğine şahid oluyoruz. Tafsilen izâh bakımından bu durum, “ışığın çoğu kez bir hayvan şeklinde tezahür ettiğini veya onunla özdeşleştiğini (…), aslında hayvan ve onun yokluğunda bitki aracılığı olmadan meydana gelen mucizevî doğumlara hiç yer”[1] olmadığı mânâsına gelmektedir. Ortodoks Hıristiyan ikonlarındaki İsa, Meryem veya azizlerin çevresinde rastladığımız “hâle” veya ışığa bürünmüş tasvirleri hatırlatan eski Türk esatirinin mukaddes ve ecdad hayvan ifadelerinde; semavîliklerine, dolayısıyla da ilâhîliklerine işâreten “mavi ışık” bu mânâda sıkça karşılaştığımız başlıca unsurdur. Dinî bir merasim edâsında sürdürülen avlarda avcıya, savaşa giden kumandana, veya transandantal bir yolculuğa çıkan şamana yol gösteren “kök börü-mavi kurt”, gök yeleli geyik veya gök tüylü diğer hayvanlar, anlaşılacağı gibi rengini, üzerinde tanrının da bulunduğu kabul edilen semâdan alıyordu. Kahramanın mavi -ak değil- sakallı bir ata-dede ile karşılaşması veya insanın ve yerin yaradılışı hakkındaki bir Altay rivâyetinde; demir boynuzlu ve gök tüylü bir tekenin (temir müüstüü kök-tekke) kudurmuşçasına yedi gün meleyip koşarak tufanı haber vermesi[2] bu mânâda zikredilebilecek Türk mitolojisi motiflerindendir.

Mavi ile birlikte, kaynağı yine semâ olmak üzere, sarı ve beyaz eski Türklerin mübarek saydıkları ışık ve renklerdendi. Bu renklerde bez parçalarının, takdis edilen ağaç dallarına ve iyi ruhlara yapılan âyinlere hazırlanan şamanın manyak denilen elbisesine bağlandığını biliyoruz. Muhtelif Türk boylarının, -ölmüş atalarının dünyaya tekrar dönüşlerinde hayvan sûretine bürünmüş olduklarına inanmaları sebebiyle- soylarını hayvana veyahut bu semavî ışık ve renklere bürünmüş varlıklara bağladıkları, Türkoloji kaynaklarının tesbitleriyle sabittir. Misâlen, inanışa göre; kocasız bir kadın olan Cengiz-Han’ın atası, “gökten inen sarı bir köpek şeklindeki hayvan(?)dan hamile kalmış ve Moğol (…)/milletini meydana getirmişti.”[3] Benzer şekilde, çadırın bacasından -semâya açılan pencere?- gelen bir ışıkla hamile kalan kadın-ata ve hayvan/hayvan sûretine bürünmüş ruh ile insan evlilikleri Türk mitolojisinde pek çok kez rivayet edilmiş olmakla birlikte; köpek, Moğollar istisnâ tutulmak kaydıyla, mübarek sayılmamakta, hakir görülmekte ve pis kabul edilmekte idi. Köpeğin bu şekilde uğursuz, pis ve kötü olarak telâkkî edilişi; muhtemelen türeyiş destanında da zikredildiği üzere “şeytanın iğvası ile ilk insanı koruma vazifesini terk etmesi neticesinde lânetlenmesi” inancı sebebiyle olsa gerektir.

Tilki ise; Altay milletlerinin, üzerinde müşterek bir kanâat sahibi oldukları, yani katî olarak iyi veya kötü kabul ettikleri bir remz değildi. Meselâ, rengine göre muhtelif kabullere konu oluyordu. Buna göre; “kızıl tilki” bir kumandanda bulunması gereken incelik, kurnazlık ve sezme hassasını remzederken; “beyaz tilki”, iyi ruhlara hediye olarak sunulan iyi, güzel ve saygı ile avlanan bir av olarak göze çarpıyordu. Her ne kadar ticarî veya maişet kaygısı ile avlanıyor olsa dahi, -daha ziyade kurt ve- tilki avının uğursuzluk getireceğine dair umumî bir kanâatin bu coğrafyada hâkim olduğunu görüyoruz. Marco Polo’nun rivayet ettiği, “Orta Asya’da kansız bir şekilde öldürülen mühim insanlar”[4] misâlinde olduğu gibi, Kaşgarlı Mahmud da, tilkinin kan akıtılmadan -taşlanarak- öldürüldüğü avı tasvir eden küçük bir şiir nakleder.[5]

Altay mitlerinde tilkinin sıklıkla ölüm ile birlikte zikredilmesi dikkate şâyândır. Hitaylara göre tilki, eğer tuhaf davranışlar sergiliyor veya pavlıyorsa; bu o bölge insanına verilen bir ölüm haberi olarak anlaşılıyordu. “Tilki’nin bazen kahramanların koruyucu ruhlarından sayıldığı da anlaşılmaktadır. Bilindiği gibi bu koruyucu ruh öldüğünde kahramanın da öldüğü kabul edilmektedir.”[6] Tam tersine, aralarında tuhaf bir bağ ve sahiblik münâsebeti bulunan tilki öldüğünde kahraman da ölebilmektedir. Aynı şekilde, bir yerde tilkinin tuhaf sesler çıkarması, orada ataların ruhlarının bulunmasına yoruluyordu.

Meşhur Türkolog Radloff’un bir Sibiryalı’ya, “mukaddesatlarının ne olduğu”nu sorması üzerine, “Tapınırken yetmiş dağımıza, toprağımıza ve suyumuza, herkesin babası Pay Ülgen’e ve Erlik’e sesleniyoruz”[7] şeklinde aldığı cevab, aynı zamanda eski Türk inancını da hülâsa eder mahiyettedir. Ruhlar hiyerarşisi içerisinde Ülgen’in ve göğün zıddı ve simetriği olarak 3, 7 veya 9 kat olarak da tasavvur edilen yeraltının hükümdarı, Erlik Han/İrle Han’dır. Yeryüzüne, hastalık, ölüm ve musibetler gönderen Erlik’e karşı Türkler, korkuyla karışık bir saygı duyar ve gazabından emniyette olmak için, ona genelde rengi kara olan kurban ve hediyeler arzederlerdi. “Altay mitolojisine göre yer altı ruhları genel olarak ‘siyah bir tilki’ şeklinde görülürdü. Bu tilki, bazen avcıları peşine takarak yerin deliğine götürür ve oradan da yerin altına indirerek avcı veya bahadırın, başına gelmedik felaket bırakmazdı”[8] Kırgızların bir kısım edebiyatlarında, tilki için “kara yollu-kötü uğurlu” tabirini kullanmış olmalarının temelinde herhalde aynı sebeb âmil idi.

“Altaylılarda tös-töz, Yakutlarda tangara, Urhanlarda eren, Moğol-Buretlerde ongon denilen put-fetişler vardır. Bunlar duvarlara veya sırıklara asılır. Bazı aileler bunları torbalarda saklarlar. Ava veya önemli bir sefere çıkarken bu putlara saçı saçarlar ve ağızlarına yağ sürerler”[9] Tilki derisi, bu mânâda koruyucu bir ruh veya ata sembolü mukaddes kabul edilen bir put/töz olarak saklanıyordu. “Tilki” ve “dilek” kelimelerinin ortak etimolojisini de göstermesi açısından da son derece mühim bir misâl olarak, A. İnan’ın naklettiği, “tilki başı”nı takdis eden ve ondan dilekte bulunan bir şaman duası (bkz. age, s.136, 142) dikkate değerdir. Dolayısıyla tilki, bazen şamanın yapacağı merasim esnâsında ona bürünmek ve kılavuzluğundan faydalanmak üzere başındayken, bazen de hastalıkları def etmek ve yer altı ruhlarının yaşayanların canlarını çalmalarını engellemek ve emniyette kalabilmek adına Erlik’e sunulan bir tolu/fidye mahiyetinde, dinî bir sembol olarak karşımıza çıkar.

Tilki hakkında son derece tuhaf bir diğer inanışa ise, Yakut Türklerinin bazı efsanelerinde denk geliyoruz. Gökkuşağı, Altay coğrafyasında bazen gökteki ruhların gıda temin etmek üzere dünyaya saldıkları bir nevi hortum, bazen şamanın davulunun üzerindeki semâya ve/veya insan kaburgasına işaret eden bir resim olarak beliriyordu. Yakut Türklerinin bazı efsanelerinde ise, anlaşılmaz bir şekilde; ebekuşağı (ebemkuşağı/gökkuşağı)ndan “dişi tilkinin idrarı” olarak bahsediliyordu.

Türklerin İslâmiyet sonrası metinlerinde ise, tilkinin sadece yaradılış husûsiyetlerine (kurnazlık, hilekârlık, yalnızlık vb) vurgu yapan alegorilere rastlıyoruz.

 

DİPNOTLAR

1. Jean-Poul ROUX, Türklerin ve Moğolların Eski Dini, (Türkçesi: Prof. Dr. Aykut KAZANCIGİL), İşaret Yay. İstanbul, 1994, s. 148; krş., Prof. Dr. İbrahim KAFESOĞLU, Eski Türk Dini, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara, 1980, s. 5 vd

 

2. A.V. ANOHİN, Altay Şamanlığına ait Materyaller, (Çev. Dr. Zekeriya KARADAVUT, Jannet MEYERMENOVA), Kömen Yay., Konya, 2006, s. 19 

3. Bahaeddin ÖGEL, Türk Mitolojisi, Milli Eğitim Basımevi, İst., c. I, 1971, s. 68-69 

4. Jean-Paul ROUX, Altay Türklerinde Ölüm, (Çev. Aykut KAZANCIGİL), Kabalcı Yay., İst., 1999 s. 122 vd.

5. Jean-Paul ROUX, Orta Asya’da Kutsal Bitkiler ve Hayvanlar, (Çev. Aykut KAZANCIGİL-Lale ARSLAN), Kabalcı Yay., İst., 2005, s. 108, krş. Kaşgarlı MAHMUD Divan-i Lügâti’t-Türk, (Çev. Besim Atalay), Ankara, 1943 c. II, s. 343.

6. Yaşar ÇORUHLU, Türk Mitolojisinin ABC’si,Kabalcı Yay, İst, 1998, s.,

7. Dr. Wilhelm RADLOFF, Türklerin Kökleri Dilleri ve Halk Edebiyatı, (Çev. Arzu EKİNCİ-Yasemin ÜNLÜ), Ekav Yay., Ankara, 1999, s. 165

8. Bahaeddin ÖGEL, Türk Mitolojisi, Milli Eğitim Basımevi, İst., 1971, c. II, s. 336 

9. Abdülkadir İNAN, Tarihte ve Bugün Şamanizm Materyaller ve Araştırmalar, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1986 s. 42


 Aylık Dergisi, Şubat 2010

 

Bu Yazı için İlk Yorumu Sen Gönder
İsim
Email
Mesaj



Dergimizin Son Sayısı Çıktı!
Sayı: 2 - II.Dönem Güz 2011



Anasayfa | Yazılar | Haberler | Seçtiklerimiz | Dergiler | Dergi Aboneliği
Künyemiz | Hakkımızda | Bayilerimiz | Dergimize Yazın | Web Sitemize Yazın
                                 Copyright © Telif Hakları AKADEMYA'ya Aittir