Altay Tilkisi
Oğuz Yıldırım
“Bizden
gizli; güzel, çirkin,
nice mahlûkat vardır ki
onlar,
daima
gönül kapısını çalıp dururlar...”
Mevlâna
TAKDİM
İBDA bağlıları ve diğer alâka duyanların uzun
zamandır tetkik edegeldikleri, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun “TİLKİ
GÜNLÜĞÜ” isimli altı ciltlik eserine “yaklaşma” gayreti ve arzusu çerçevesinde
hazırlanan bu çalışma; “tilki” ve “günlük” kelimelerini farklı birer başlık
olarak ele almaktadır. Şimdilik, “günlük”ün bilinen mânâsına ilâveten, “teshir
ilimlerinde kullanılan nebatattan bir nebat” olduğunu hatırlatarak, öncelikle
“tilki” bahsine eğileceğiz. Esere âşina olanların takdir edecekleri üzere,
Mütefekkir’in alelâde bir hayvan olarak “tilki”den bahsetmediği aşikâr olduğuna
göre, “tilki”den muradın neler olabileceğine dair umumî bir çerçeve çizmeyi
lüzumlu buluyoruz. Şöyle ki, uçsuz bucaksız çöllerden kutublara kadar dünyanın
hemen her yerinde hayat süren ve asırlar boyunca insanlara tuhaf tesirleri
bulunan “tilki”nin, farklı kabullere ve sembollere mevzu olduğunu görüyoruz.
Dolayısıyla, bu bahsi; yeri geldikçe yapacağımız temaslar müstesnâ, zooloji ve
biyoloji gibi ilim sahaları çerçevesinde değil, kelimenin köküne uygun olarak
“dil” ve “dünya inanç coğrafyası telâkkîleri” bakımından incelemeye
çalışacağız. Aşağıda ilk bölümünü neşrettiğimiz çalışmamız, “tilki”nin öz
Türkçe’ye âit bir kelime olması dikkate alınarak hazırlanmıştır. Takib edecek
bölümde, “tilki” kelimesinin Türkî lügâtçesi, semantik ve etimolojik olarak
araştırılacaktır. O.Y.
Türk
mitolojisinde, değer verme ve mukaddes sayma kabulünün ışık ve renkler
aracılığı ile remzedildiğine şahid oluyoruz. Tafsilen izâh bakımından bu durum,
“ışığın çoğu kez bir hayvan şeklinde tezahür ettiğini veya onunla
özdeşleştiğini (…), aslında hayvan ve onun yokluğunda bitki aracılığı olmadan
meydana gelen mucizevî doğumlara hiç yer”[1] olmadığı mânâsına gelmektedir.
Ortodoks Hıristiyan ikonlarındaki İsa, Meryem veya azizlerin çevresinde
rastladığımız “hâle” veya ışığa bürünmüş tasvirleri hatırlatan eski Türk
esatirinin mukaddes ve ecdad hayvan ifadelerinde; semavîliklerine, dolayısıyla
da ilâhîliklerine işâreten “mavi ışık” bu mânâda sıkça karşılaştığımız başlıca
unsurdur. Dinî bir merasim edâsında sürdürülen avlarda avcıya, savaşa giden
kumandana, veya transandantal bir yolculuğa çıkan şamana yol gösteren “kök
börü-mavi kurt”, gök yeleli geyik veya gök tüylü diğer hayvanlar, anlaşılacağı
gibi rengini, üzerinde tanrının da bulunduğu kabul edilen semâdan alıyordu.
Kahramanın mavi -ak değil- sakallı bir ata-dede ile karşılaşması veya insanın
ve yerin yaradılışı hakkındaki bir Altay rivâyetinde; demir boynuzlu ve gök
tüylü bir tekenin (temir müüstüü
kök-tekke) kudurmuşçasına yedi gün meleyip koşarak tufanı haber vermesi[2]
bu mânâda zikredilebilecek Türk mitolojisi motiflerindendir.
Mavi ile
birlikte, kaynağı yine semâ olmak üzere, sarı ve beyaz eski Türklerin
mübarek saydıkları ışık ve renklerdendi. Bu renklerde bez parçalarının,
takdis edilen ağaç dallarına ve iyi ruhlara yapılan âyinlere hazırlanan şamanın
manyak denilen elbisesine bağlandığını biliyoruz. Muhtelif Türk boylarının,
-ölmüş atalarının dünyaya tekrar dönüşlerinde hayvan sûretine bürünmüş
olduklarına inanmaları sebebiyle- soylarını hayvana veyahut bu semavî ışık ve
renklere bürünmüş varlıklara bağladıkları, Türkoloji kaynaklarının
tesbitleriyle sabittir. Misâlen, inanışa göre; kocasız bir kadın olan
Cengiz-Han’ın atası, “gökten inen sarı bir köpek şeklindeki hayvan(?)dan hamile
kalmış ve Moğol (…)/milletini meydana getirmişti.”[3] Benzer şekilde, çadırın
bacasından -semâya açılan pencere?- gelen bir ışıkla hamile kalan kadın-ata ve
hayvan/hayvan sûretine bürünmüş ruh ile insan evlilikleri Türk mitolojisinde
pek çok kez rivayet edilmiş olmakla birlikte; köpek, Moğollar istisnâ tutulmak
kaydıyla, mübarek sayılmamakta, hakir görülmekte ve pis kabul edilmekte idi.
Köpeğin bu şekilde uğursuz, pis ve kötü olarak telâkkî edilişi; muhtemelen
türeyiş destanında da zikredildiği üzere “şeytanın iğvası ile ilk insanı koruma
vazifesini terk etmesi neticesinde lânetlenmesi” inancı sebebiyle olsa
gerektir.
Tilki
ise; Altay milletlerinin, üzerinde müşterek bir kanâat sahibi oldukları, yani
katî olarak iyi veya kötü kabul ettikleri bir remz değildi.
Meselâ, rengine göre muhtelif kabullere konu oluyordu. Buna göre; “kızıl
tilki” bir kumandanda bulunması gereken incelik, kurnazlık ve sezme
hassasını remzederken; “beyaz tilki”, iyi ruhlara hediye olarak sunulan iyi,
güzel ve saygı ile avlanan bir av olarak göze çarpıyordu. Her ne kadar ticarî
veya maişet kaygısı ile avlanıyor olsa dahi, -daha ziyade kurt ve- tilki avının
uğursuzluk getireceğine dair umumî bir kanâatin bu coğrafyada hâkim olduğunu
görüyoruz. Marco Polo’nun rivayet ettiği, “Orta Asya’da kansız bir şekilde
öldürülen mühim insanlar”[4] misâlinde olduğu gibi, Kaşgarlı Mahmud da,
tilkinin kan akıtılmadan -taşlanarak- öldürüldüğü avı tasvir eden küçük bir
şiir nakleder.[5]
Altay
mitlerinde tilkinin sıklıkla ölüm ile birlikte zikredilmesi dikkate
şâyândır. Hitaylara göre tilki, eğer tuhaf davranışlar sergiliyor veya
pavlıyorsa; bu o bölge insanına verilen bir ölüm haberi olarak anlaşılıyordu.
“Tilki’nin bazen kahramanların koruyucu ruhlarından sayıldığı da
anlaşılmaktadır. Bilindiği gibi bu koruyucu ruh öldüğünde kahramanın da öldüğü
kabul edilmektedir.”[6] Tam tersine, aralarında tuhaf bir bağ ve sahiblik
münâsebeti bulunan tilki öldüğünde kahraman da ölebilmektedir. Aynı şekilde,
bir yerde tilkinin tuhaf sesler çıkarması, orada ataların ruhlarının
bulunmasına yoruluyordu.
Meşhur
Türkolog Radloff’un bir Sibiryalı’ya, “mukaddesatlarının ne olduğu”nu
sorması üzerine, “Tapınırken yetmiş dağımıza, toprağımıza ve
suyumuza, herkesin babası Pay Ülgen’e ve Erlik’e sesleniyoruz”[7] şeklinde
aldığı cevab, aynı zamanda eski Türk inancını da hülâsa eder mahiyettedir.
Ruhlar hiyerarşisi içerisinde Ülgen’in ve göğün zıddı ve simetriği olarak 3, 7
veya 9 kat olarak da tasavvur edilen yeraltının hükümdarı, Erlik Han/İrle
Han’dır. Yeryüzüne, hastalık, ölüm ve musibetler gönderen Erlik’e karşı
Türkler, korkuyla karışık bir saygı duyar ve gazabından emniyette olmak için,
ona genelde rengi kara olan kurban ve hediyeler arzederlerdi. “Altay
mitolojisine göre yer altı ruhları genel olarak ‘siyah bir tilki’ şeklinde
görülürdü. Bu tilki, bazen avcıları peşine takarak yerin deliğine götürür ve
oradan da yerin altına indirerek avcı veya bahadırın, başına gelmedik felaket
bırakmazdı”[8] Kırgızların bir kısım edebiyatlarında, tilki için “kara
yollu-kötü uğurlu” tabirini kullanmış olmalarının temelinde herhalde aynı sebeb
âmil idi.
“Altaylılarda
tös-töz, Yakutlarda tangara, Urhanlarda eren, Moğol-Buretlerde ongon
denilen put-fetişler vardır. Bunlar duvarlara veya sırıklara asılır. Bazı
aileler bunları torbalarda saklarlar. Ava veya önemli bir sefere çıkarken bu
putlara saçı saçarlar ve ağızlarına yağ sürerler”[9] Tilki derisi, bu mânâda
koruyucu bir ruh veya ata sembolü mukaddes kabul edilen bir put/töz olarak
saklanıyordu. “Tilki” ve “dilek” kelimelerinin ortak etimolojisini de
göstermesi açısından da son derece mühim bir misâl olarak, A. İnan’ın
naklettiği, “tilki başı”nı takdis eden ve ondan dilekte bulunan bir şaman duası
(bkz. age, s.136, 142) dikkate değerdir. Dolayısıyla tilki, bazen şamanın
yapacağı merasim esnâsında ona bürünmek ve kılavuzluğundan faydalanmak üzere
başındayken, bazen de hastalıkları def etmek ve yer altı ruhlarının
yaşayanların canlarını çalmalarını engellemek ve emniyette kalabilmek adına
Erlik’e sunulan bir tolu/fidye
mahiyetinde, dinî bir sembol olarak karşımıza çıkar.
Tilki
hakkında son derece tuhaf bir diğer inanışa ise, Yakut Türklerinin bazı
efsanelerinde denk geliyoruz. Gökkuşağı, Altay coğrafyasında bazen gökteki
ruhların gıda temin etmek üzere dünyaya saldıkları bir nevi hortum, bazen
şamanın davulunun üzerindeki semâya ve/veya insan kaburgasına işaret eden bir
resim olarak beliriyordu. Yakut Türklerinin bazı efsanelerinde ise, anlaşılmaz
bir şekilde; ebekuşağı (ebemkuşağı/gökkuşağı)ndan “dişi tilkinin idrarı” olarak bahsediliyordu.
Türklerin
İslâmiyet sonrası metinlerinde ise, tilkinin sadece yaradılış
husûsiyetlerine (kurnazlık, hilekârlık, yalnızlık vb) vurgu yapan alegorilere
rastlıyoruz.
DİPNOTLAR
1. Jean-Poul ROUX, Türklerin ve Moğolların Eski Dini, (Türkçesi: Prof. Dr. Aykut
KAZANCIGİL), İşaret Yay. İstanbul, 1994, s. 148; krş., Prof. Dr. İbrahim
KAFESOĞLU, Eski Türk Dini, Kültür
Bakanlığı Yay., Ankara, 1980, s. 5 vd
2. A.V. ANOHİN, Altay Şamanlığına
ait Materyaller, (Çev. Dr. Zekeriya KARADAVUT, Jannet MEYERMENOVA), Kömen
Yay., Konya, 2006, s. 19
3. Bahaeddin ÖGEL, Türk Mitolojisi, Milli Eğitim Basımevi, İst., c. I, 1971, s.
68-69
4. Jean-Paul ROUX, Altay Türklerinde Ölüm, (Çev. Aykut KAZANCIGİL), Kabalcı Yay.,
İst., 1999 s. 122 vd.
5. Jean-Paul ROUX, Orta Asya’da Kutsal Bitkiler ve Hayvanlar, (Çev. Aykut
KAZANCIGİL-Lale ARSLAN), Kabalcı Yay., İst., 2005, s. 108, krş. Kaşgarlı MAHMUD
Divan-i Lügâti’t-Türk, (Çev. Besim
Atalay), Ankara, 1943 c. II, s. 343.
6. Yaşar ÇORUHLU, Türk Mitolojisinin ABC’si,Kabalcı Yay, İst, 1998, s.,
7. Dr. Wilhelm RADLOFF, Türklerin Kökleri Dilleri ve Halk Edebiyatı, (Çev. Arzu EKİNCİ-Yasemin
ÜNLÜ), Ekav Yay., Ankara, 1999, s. 165
8. Bahaeddin ÖGEL, Türk Mitolojisi, Milli Eğitim Basımevi, İst., 1971, c. II, s.
336
9. Abdülkadir İNAN, Tarihte ve Bugün Şamanizm Materyaller ve Araştırmalar, Türk Tarih
Kurumu Basımevi, Ankara, 1986 s. 42
Aylık Dergisi, Şubat 2010