Telegram ve Hakikat Şuuru
Ömer Emre Akcebe
GİRİŞ
İnsanın
en temel hakkı, beslenme, eğitim, hareket hürriyeti ve hatta
dokunulmazlık bile değildir. İnsanın en temel hakkı “düşünmek”tir. Üstad
Necib Fazıl’ın İdeolocya Örgüsü isimli eserinde, “Genç adam, düşün! Evvelâ insanoğlunun düşünmekten büyük haysiyeti olmadığını düşün.”
dediği insan hayatında, “düşünme”ye müdahale edilmesi nasıl bir
vahşettir, takdir ediniz. Bu yazıda okuyacağınız tesbit, hâdise ve
yorumlar, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’na -1999 yılında
kurtarılmasına vesile olduğu Müslümanların bedeli olarak- 11 yıldır
fiilen tatbik edilmekte olan ve “uzaktan zihin kontrolü” olarak da
bilinen TELEGRAM işkencesinin teknik izahına, örneklerine, ama aynı
zamanda bu işkenceye karşı Mütefekkir’in gösterdiği destanlık
direnişe dair olacaktır. Yine anlatacaklarımız, TELEGRAM’ın bellibaşlı
birkaç teknik yönüyle sınırlı olacaktır.
İNSAN BEYNİ
Duyu organlarından gelen verilerin değerlendirilmesi ve fizikî bedenin tüm faaliyetleri beyinde gerçekleşir. Beyin, saniyede 1015
işlem yapar. Aynı zamanda, bu işlemlerin neticesinde aldığı kararları
100 milyar sinir hücresiyle, 100 trilyon bağlantıya ulaştırarak,
bunların fiilî faaliyete dönüşmesini sağlar. İnsan vücudunda, bu
nörolojik faaliyeti sağlamakla görevli olan ve basit bir misâlle kablo
olarak nitelendirebileceğimiz 300 bin km sinir bulunmaktadır.
BEYNİN BEDENLE İRTİBAT YOLLARI
Görme,
duyma, dokunma, koklama ve tad alma gibi faaliyetlerin verileri, yine
bu sinirler vasıtasıyla beyne nakledilir ve biz de daha önce
kazandığımız tecrübelerle irtibatlandırarak sözkonusu görüntüleri,
sesleri, dokunulanları, kokuları ve tadları teşhis ederiz. Bu algılar,
öncelikle alıcılarda yâni göz, kulak, cild, burun ve dilde hissedilir ve
çeşitlerine göre uygun biçimde kodlanarak sinir sistemi üzerinden ve
elektriğin titreşimleriyle, bir diğer deyişle “frekans” olarak beyne
iletilir. Bu frekanslar, her kişide tıpkı “parmak izi” gibi farklılıklar
göstermektedir. Her bir insan beyni, alıcılarla ve tepki organlarıyla
olan irtibatını birbirinden farklı karakteristikteki frekanslarla
gerçekleştirir. İşte bu irtibat frekansları, bugün ulaşılmış olan
teknoloji ile haritalandırılabilmektedir. İnsan beyninin yaydığı
frekanslar “Elektroansefalografi-EEG” denilen bir cihazla
kaydedildiğinde, bu elektromanyetik dalgalaların beş ana sınıfta
toplanmış oldukları görülür:
Delta Dalgaları (1-3 Hertz frekans aralığı)= Derin uyku, şuursuzluk hâlinde beynin çıkardığı elektromanyetik dalgalardır.
Teta Dalgaları (4-7 Hertz frekans aralığı)= Derin gevşeme, uyuşukluk, hafif uyku hâlinde beynin çıkardığı elektromanyetik dalgalardır.
Alfa Dalgaları (7-11 Hertz frekans aralığı)= Dinlenme hâlinde iken ve uykudan önceki safhada beynin çıkardığı elektromanyetik dalgalardır.
Beta Dalgaları (11-25
Hertz frekans aralığı)= Aktif çalışırken, dikkat ederken, bilgi alıp
verirken beynin çıkardığı elektromanyetik dalgalardır.
Gama Dalgaları
(25-60 Hertz frekans aralığı)= Öğrenme, anlama, idrak etme için zihnin
zorlandığı sırada beynin çıkardığı elektromanyetik dalgalardır.
Bu
değerler, son derece geniş bir spektrum içerisindedir. Örneğin derin
uyku hâlindeki 1-3 Hertz ile insan şuursuz hâldeyken bile beyin; kalb
ritmi, kan şekeri, tansiyon ve nefes alma gibi faaliyetler için bu
organlarla irtibat hâlindedir. Beyin, her münasebet kurduğu organla da
farklı güzergâhlardaki sinirlerden, aynı şekilde diğer sinirlerin
etkilenmemesi için farklı değerlerdeki frekanslarla irtibat kurmaktadır.
İrtibatta söz konusu olan sadece frekansın Hertz değeri değildir. Aynı
frekans üzerinde farklı karakteristik özellikleri olan frekans yayını da
yapılabilmektedir.
Yukarıdaki
resimde sırasıyla sinüs, kare, üçgen ve testere dalga frekans
karakteristikleri verilmiştir. Aynı Hertz üzerinden bu dört ana sınıf
dahilinde farklı farklı karakteristiklerde yayın yapılabilmektedir.
BEYNİN İRTİBAT FAALİYETLERİNİN MÜŞÂHEDESİ
“Elektroansefalografi-EEG”
denilen bir cihazla, beynin elektrik akımıyla oluşan tüm
faaliyetlerinin haritalandırılabildiğinden bahsetmiştik. EEG cihazı
sâyesinde, beynin diğer organlarla hangi frekans aralıklarında irtibata
geçtiği ve hangi karakterdeki yayını kullandığı öğrenilebilmektedir. Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın bu konuda söyledikleri hayli ilgi çekicidir:
- «Hastanemizde
dirençli vak’alarda bu sistemi kullanıyoruz. Bu teknik, beynin
uyarılarını değiştirmeye yönelik bir çalışma olduğu için, istihbarat
örgütlerinin de ilgisini çekiyor. “UZAKTAN FOCUSLA ELEKTROMANYETİK UYARI
GÖNDEREREK KİŞİDE FARKLI ŞUUR OLUŞTURULABİLİNİR Mİ, ONA İSTEDİĞİMİZ
ŞEYLERİ YAPTIRTABİLİR, SÖYLETEBİLİR MİYİZ?” tarzında çalışmalar
yapılıyor. Tedavide 30-40 elektrotluk beyin elektrotları kullanarak
beyin ölçümleri yapıyoruz. İSTİHBARÎ ARAŞTIRMALARDA İSE 256 ELEKTROTLUK
BEYİN DALGALARI KULLANILIYOR.»
Yukarıdaki resimde, başına elektrotlar yerleştirilmiş bir hasta görmektesiniz. Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın
ifadesinde olduğu gibi, hasta kişilerdeki bu uygulama, sadece önceden
belirlenmiş bölgelerde ve “30-40 elektrotla” beyin irtibat
frekanslarının haritasını çıkartarak arızalı yerlerin tesbit edilmesini
sağlar. Ancak yine yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz gibi, fakat bu kez
İSTİBARATÇILARIN TERCİH ETTİĞİ “256 elektrotla” beynin tüm organlarla
olan irtibat haritası çıkartılabilmektedir. Bu haritalandırma, daha önce
belirtmiş olduğumuz üzere, beynin “parmak izini” çıkartmaya
yaramaktadır. Beynin uyandırılmış potansiyellerinin şifrelerini dijital
olarak çözerek, insan bedeninin ve beynindeki bilgilerin “uzaktan
denetlenmesi” adına haritalandırılması amaçlanmaktadır.
Beyin
haritası, bu işlemden geçmiş olan kişinin beş duyu ve fizikî
irtibatlarının kodlanabilmesi haricinde, ZİHNİNDEKİ değerlerin de tesbit
edilmesine ve kodlanmasına yaramaktadır. İşte bu tesbit edilen değerler
yoluyla, ferdin zihninden geçen hâdiseler, bir bilgisayar ekranına ve
hoparlörüne “görüntü ve ses” olarak yansıtılabileceği gibi, “yazılı”
olarak da yansıtılabilecektir. Bahse teknik malûmat ve teknolojinin
vardığı nokta yönünden yabancı olanlar veya dünyayı algılayış çerçevesi
gazete ve televizyonlardan kendisine damlatıldığı kadar olup da bu
teknolojiyi “hayalî” bulanlar için ilâve bir izahat şart görünüyor. O
hâlde, “zihin kontrolü” meselesini mücerred hâlinden çıkartıp
müşahhaslaştırmak için örneklendirerek devam edelim.
Bir
DVD üzerine bakıldığında “hiçbir şey” göremezsiniz. Ancak onu DVD
oynatıcıya takar ve DVD oynatıcıyı monitöre bağlarsanız, “görüntü ve
ses” elde edersiniz. Gerekli kodlarla DVD üzerine işlenmiş olan veriyi
DVD oynatıcıdaki bir “yazılım” çözer ve televizyon “görüntü ve ses”
olarak onu bizlere sunar. Aynen bunun gibi, insan beynindeki tüm
verilerin de böyle bir kodlama sonrası ve uygun “yazılımlar”
kullanılarak, “verici” olan beyinden alınması, bilgisayara aktarılması,
yine uygun “yazılımlarla” bu verilerin monitöre “görüntü”, hoparlöre
“ses” olarak yansıtılması mümkündür.
Ayrıca,
meselenin “kablosuz” yapılabilmesi hususuna da temas edelim. Bugün
radyo, TV, uydu yayını ve “wireless” internet, “verici”lerden gelen
önceden kodlanmış verileri -herhangi bir kabloya ihtiyaç kalmaksızın-
uygun “alıcı”larla tedarik etmekte ve bizlerin bunları uygun çevre
birimlerinde (monitör, hoparlör, bilgisayar vb.) izlememize, duymamıza
veya işlememize imkân vermektedir. Mevzuya yabancı olanlarımızın aklına
belki hemen, insan bedenine “uzaktan” veri nakledilebileceği, ancak
insan bedeninden “uzaktan” veri alınamayacağı gelecektir. Hâlbuki işin
aslı tamamen farklıdır:
- «Moskova’daki Popov Radyo Elektronik ve Muhabere Çalışmaları Enstitüsü uzmanlarından Prof. Dr. Ippolit M. Kogan, 1966-1967 yıllarında yapılan denemelerden çıkartılan sonuçlara göre, zirveleri arasında 25-1000 kilometre
arasında mesafe bulunan son derece uzun elektromanyetik dalgaların,
insan düşüncelerini çok uzaklara kadar ulaştırabileceğini gösterdiğini
söylemiştir.
Kogan,
Los Angeles’teki Kaliforniya Üniversitesi tarafından tertiblenen
“Altıncı His” konusundaki bir sempozyumda okunan raporunda,
“elektromanyetik alan vasıtası ile telepatinin çok uzaklara kadar
ulaştırılabileceği anlaşılmıştır” demektedir.
Öte yandan, Kaliforniya Üniversitesi Tıbbî Psikoloji Profesörü Dr. Thelma Moss, sempozyuma hitâben yaptığı konuşmada, Prof. Dr. Kogan’ınkine çok yakın sonuçlara denemeler sonucunda varılmış olduğunu söylemiştir.
Kogan’a
göre, yapılan tahminler, insan vücudunun, çok uzun mesafeler arasında
telepati için gerekli olan elektriğin, 4-5 mislini ürettiğini
göstermektedir.»
Bu
verilere dayanarak rahatlıkla ifade edebiliriz ki, insan vücudu, çok
düşük enerji sarfiyatıyla çok güçlü yayın yapan bir “verici”dir. Bir
diğer ifadeyle, bugünkü anten teknolojisinin bile çok daha ötesinde…
ZİHNE ELEKTRONİK MÜDAHALE TEKNİKLERİ
EEG
cihazı ile daha önceden beyin haritası çıkartılmış GÖZLERİ GÖRMEYEN BİR
İNSANIN GÖRMESİ, kullanılan bir “yazılım”, kamera ve elektrot
vasıtasıyla sağlanabilmektedir. Kamera ile kaydedilen görüntüler,
“gözden beyne giden frekanslar” olarak kodlanarak, göz-beyin arasındaki
sinirlere bir elektrot yardımıyla verilmekte ve gözleri olmayan bir
kişinin “görme hâdisesi” gerçekleştirilebilmektedir. Bu, bilimin bugün
vardığını “ilân ettiği” noktadır. Ancak “henüz umuma ilân etmedikleri”,
bu noktanın çok daha ilerisindedir ki, mevzuumuz da zaten budur.
Peki,
tıb açısından “devrim” niteliğinde olan bu uygulama ile neler
yapılabilir? EEG cihazı ile kaydedilen beyin haritası üzerinden tesbit
edilecek frekans karakteristikleri yoluyla, görme, duyma, koklama,
dokunma ve tad alma organları olmayan insanlara tüm bu hisler
yaşatılabilir. Ağrı merkezine yollanacak uygun titreşimlerle, vücudun
herhangi bir yerinde ağrı yaşatılabilir. Kan şekeri, tansiyon, kalb
ritmi, nefes alma sıklığı ve hormonal dengeye müdahale edilebilir. Yine
bu teknik ile kişi yürütülebilir, durdurulabilir, koşturulabilir,
düşürülebilir, kaldırılabilir veya bunlar gibi sayısız fiil
yaptırılabilir. Bunların hepsinin, BUGÜN, beyne müdahale eden
elektrotlarla yaptırılabildiği bilim çevrelerince sabittir.
Tam bu noktada Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın baştaki ifadesini hatırlayalım:
- «“Uzaktan
focusla elektromanyetik uyarı göndererek kişide farklı şuur
oluşturulabilinir mi, ona istediğimiz şeyleri yaptırtabilir,
söyletebilir miyiz?” tarzında çalışmalar yapılıyor.»
Ya Nevzat Tarhan’ın
bu işlerin tamamlandığından ve faaliyette olduğundan haberi yok -ki,
mümkün değil!-, ya biliyor söylemek istemiyor veyahud da bugün Bolu
Kapalı Cezaevi F-Tipi koğuşunda Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’na
11 yıldır yapılmakta olan işkencenin geçmişte veya hâlen tarafı olması
münasebetiyle, bu şekilde “üçüncü kişiler üzerinden” konuşuyor.
Yazdıklarımızın aksi bir hâl sözkonusu ise, yapacağı “düzeltme” veya
“tekzib” açıklamasını çıkacak ilk sayımızda yayınlamayı bir borç
biliyoruz. Fakat bize sorarsanız, böyle bir açıklama veya tekzib
yapmayacak, kendisi için “daha emniyetli” bulduğu için, görmemiş veya
duymamış gibi davranmaya devam edecektir. Üzerine bir “mim” koyarak Nevzat Tarhan parantezini kapatalım ve konuya devam edelim.
TELEGRAM
veya herkesin bildiği adıyla elektronik “uzaktan zihin kontrolü”
hâdisesindeki en hassas ve ulaşılması güç nokta, kullanılmakta olan
“bilgisayar yazılımı”dır. Bu “yazılım” vasıtası ile, duyu organlarınca
algılanıp beyne gönderilen kodlar sunî olarak üretilerek bir vericiden
yayınlanmaktadır. Nakledilecek görüntü, ses veya sâir veriler, daha
önceden beyin haritası çıkartılmış kişiye hitaben, bu “yazılım”
vasıtasıyla o kişinin nöral sistemince algılanacak şekilde düzenlenmekte
ve ilgili verici tarafından yayınlanmaktadır. Yine aynı “yazılım”
tarafından kişiden gelen kodlar çözülmekte, alıcıdan gelen düşünceler
veya beş duyu organınca algılananlar yine uygun şekilde kodlanarak
hoparlör ve monitör gibi ilgili çevre birimlerine yansıtılmakta ve
böylelikle alıcıların ilgili kişilerce takib edilmesi sağlanmaktadır.
Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun
yaşadığı hâdiselerin, daha doğrusu kendisine yapılmakta olan TELEGRAM
işkencesinden paylaştıklarının bir kısmıyla ve bu çeşit hâdiselerin
teknolojik olarak nasıl gerçekleşmekte olduğuna-olabileceğine dair
yapacağımız izahatla devam edelim.
Salih Mirzabeyoğlu:
«Aynen yaşadım: Pencereye perçinli eşit büyüklükte yuvarlak küçük
deliklerden sızan güneş ışığı, duvarda… Bakınca şaşırıyorum; yanyana-alt
alta dizilmiş hapları andıran, üç buudlu şekiller. Göz aldanması ve
halüsinasyon olabilir mi diye elimle de yokluyorum; evet, üç buudlu
yuvarlak kabartılar dizisi ve sanki deliklerden geçen ışık hüzmeleri tam
tamına onlara uymuş. Ne oluyor? Sakin bir şekilde oturup çayımı
sigaramı içiyorum ve on-onbeş dakika sonra tekrar üst kata çıkıp aynı
desene bakıyorum; güneş ışığının duvarda yuvarlak desenleri dışında, ne
göze ne de ele gelen kabartılar! Bu hâdise, Kartal Cezaevi’nde meşhur
“zihin yönlendirme” operasyonuna tâbi tutulduğum zaman yaşadıklarımdan
biri!» (“Ölüm Odası -B-Yedi-“, Baran Dergisi)
TELEGRAM’ın
buradaki teknik uygulama şekline baktığımızda, görme ve dokunma
duyularına bir müdahale olduğunu görüyoruz. Kurulu olan cihaz ile,
beynin görme ve dokunma merkezlerine –normal hayat bakımından- aslında
mevcud olmayan ifadeler gönderiliyor ve aynı zamanda bunlar “gerçekte”
olan görüntüyle birleştiriliyor. Yâni “normal” görüntüye ekleme
yapılıyor ve dokunma duyusuyla sahteliğe gerçeklik katılmaya
çalışılıyor. Diğer bir örnekle devam edelim:
Salih Mirzabeyoğlu:
«Neyse. Fakat sonra, “iyi akşamlar!” lâfının ardından, o beklenmedik
efendiliklerinin ŞOK’u, yerini birden buna aykırı beklenmedik serkeşliğe
bıraktı. Bu hareketlerin ŞOK etkisi, başkasından ziyâde bende ve
“TELEGRAM” cihazının kullanılması yönünden: Meselâ sinir bozma, uyku
ânında ânî sadmenin tesiriyle yüreğin ağıza gelmesi, uyutmama amaçlı
olarak bu tür işler, başkası için stres-rahatsızlık verme ifâde ederken,
bende, bunların yanında, sinirlenince veya âni kalb çarpması olunca,
elektrikî tesirle kasılma-kramp benzeri veya doğrudan vücuda darbe
vurulmuş neticelere sebeb oluyordu. Yâni, ben o davranışa sinirlenmem
veya tabiî vücud refleksim-tepkim bile, cezalandırılmış oluyordu.
Uyuyor-uyandır, uyanık-yatır, sakin-rahatsız et, rahatsız-sanki yüzümde
ağlama hissinin izi, gevşet, bu şekilde bütün gün ve gece adamı BOZ
faaliyetleri. Kendi tayin ettikleri 4 saat veya 2 saat uyuma zamanında
da, kendini kaybedinceye kadar dalmadıkça, cihazdan beyne
“türlü-çeşitli” konuşmalar ve uykunuzun en derin ânında, ŞOK edici bir
elektrik tesirine eşlik eden haber ve cihaz hüneri hâlinde –hani kötü
bir haber duyunca içiniz boşalır gibi olur ya–, bunun müthiş azdırılmış
şekli tatbik ediliyor-du.» (“Ölüm Odası -B-Yedi-“, Baran Dergisi)
Buradaki
elektronik müdahale tekniklerine kısaca temas edersek, sinir bozulması,
kalb çarpıntısı, kramplar, darba maruz kalma, konuşmalar ve sâir
psikolojik tesirlerin sözkonusu olduğunu görüyoruz.
Sinirlenme
hâdisesi... Sinirlenildiğinde önceden beyinde hangi noktada ve ne gibi
bir frekans hareketi gerçekleşiyorsa, sinirlenmeye sebeb olacak herhangi
bir hâdise gerçekleşmeksizin, işte o frekansa maruz bırakılarak kişinin
sinirlendirilmesi sözkonusu oluyor.
Kalb
çarpıntısı hâdisesi... Beyinden kalbe giden sinirlerden geçen frekans
kodlarına yine aynı şekilde müdahale edilerek, beynin kalbe ritmini
arttırması gereken şartlar oluştuğunda gönderdiği emir kodları yoluyla
ve sanki böyle bir ritim artışı gereği varmışçasına, odaklı bir biçimde
yayın yapılması sözkonusu oluyor. Bu yayını algılayan kalb, tıpkı
gerekli şartlarda beynin emriyle hareket ettiği gibi, bu sahte
sinyallerle de aynı tepkiyi gösterip ritmini arttırıyor. Aynı teknikle,
tam tersi şekilde kalb ritmi düşürülebilir de.
Kramp
hâdisesi... İlgili kasların sinir alıcılarına yahud beynin ilgili
noktasına verilecek ve kasılmaya sebeb olacak kodlar, kasılma
hâdisesinin gerçekleşmesini sağlayacaktır.
Darb
edilmiş gibi acı ve his verilmesi ise, bu kez ya dokulardan beyne giden
sinyallere müdahale edilerek veyahud beynin ilgili noktasına direkt
müdahale edilerek gerçekleştirilebilir.
Konuşmaların duyulması da, kulaktan gelen sinyallerin “sahteleri” yine uygun frekanslarda yayınlanarak yapılmaktadır.
Psikolojik
sıkıntılara gelince... İnsan beyni, elektrik akımıyla oluşan
faaliyetlerle bedeni idare ettiği gibi, çeşitli kimyevî faaliyetlerle de
düzenlemeler yapar. İnsandaki psikolojik faaliyetlerin düzenlenmesi, bu
kimyevî unsurların dengelenmesi suretiyle sağlıklı olarak sürmektedir.
Bu kimyevî faaliyette, çeşitli denge bozukluklarının yansıması hâlinde
psikolojik veya fizyolojik sıkıntılar da sözkonusu olmaktadır. Örnek
olarak, seratonin hormonu az salgılandığında moral bozukluğu, yorgunluk
ve kilo alma gibi problemler baş gösterir. Hormonların salgılanması
çerçevesindeki emirleri veren de beyin olduğuna göre, aynı şekilde
müdahale edilerek, salgılanan miktar ayarlanabilmekte ve bunun sonucu
çeşitli rahatsızlıklar başgöstermektedir.
TELEGRAMDA KULLANILAN BİR CİHAZ: BETATRON
Betatron
cihazı... İnsan zihnine yukarıda temas ettiğimiz şekil ve tekniklerle
uzaktan veya yakından müdahale edilebilmektedir. Ancak bu müdahalenin
yapılabilmesi için bizce olmazsa olmaz bir öncelik vardır ki, o da
hedeflenen ferdin beden ve zihninin zayıflatılmasıdır. Öncelikle elde
edilmesi gereken zemin, bizce budur. Tıpkı cinlerin çeşitli travmalar
geçirmiş insanlara sirayet etmelerinin kolaylaşması gibi, beden ve
zihnin zayıf düşürülmesi de şarttır. Betatron cihazı, bu noktada devreye
girmektedir.
Betatron,
elektronlar istenilen enerjiye ulaştıklarında bir hedefe çarptırılarak
X-ışını demetleri veya saçıcı foile çarptırılarak geniş elektron
demetleri elde edilen cihazlardır.
Betatronlar
1950 yıllarından sonra kullanılmaya başlanmış, 1970’li yıllarda yerini
lineer hızlandırıcılara bırakmışlardır. Eski zamanlarda kanser
tedavisinde kullanılan bu cihaz, yüksek güçte mikrodalga tesiri
doğurmakta, hedeflenen noktadaki kanserli ve temiz hücreleri öldürmekte
ve bu yolla bedenin kendisini yenilemesini sağlamaktadır.
Bu
cihazın TELEGRAM hâdisesindeki rolüne gelecek olursak; arzettiğimiz
üzere, zihnin kontrol altına alınabilmesi için hedef kişinin zayıf,
zayıflatılmış veyahud travma geçirmiş olması gerekiyor bizce. Bu nevî
elektronik teknikler bir yana, cinlerin sirayet ettiği insanlar
incelenecek olursa, sirayet öncesi dönemlerde onların da travmatik bir
hâdise geçirdiklerini veyahud zayıf düşmüş bir beden ve zihne sahib
olduklarını görürüz. Sözkonusu Betatron cihazı ise, odaklandığı kanserli
bölgedeki tüm hücreleri öldürür, vücudun kendisini yenilemesini sağlar
ve kanserli dokunun böylece yok olması neticesinde kanser tedavisi
yapar. Ne var ki, bu cihaz daha uzak bir noktadan kişiye
yönlendirildiğinde insan bünyesinde hücre ölümlerine sebeb olacağı için,
sürekli kendisini yenilemeye çalışan vücudu her bakımdan zayıf
düşürecektir. Betatron cihazı, tam da bu yüzden Salih Mirzabeyoğlu’na karşı kullanılmaktadır ki, bundan amaçlanan, zayıf düşecek bedendeki yine zayıf düşecek zihne müdahaledir.
ELEKTROTLU KONTROLDEN ELEKTROTSUZ KONTROLE
1900’lü
yılların başlarında ölü kurbağanın kaslarının elektrik ile uyarılarak
kımıldatılması, “beynin fizikî kontrolü” fikrine zemin hazırlayan deney
olsa gerektir. “Zihin kontrolü” ile ilgili olarak yapılan belki ilk
ciddi çalışma ise, Prof. Dr. Jose Delgado’ya âittir. İspanyol doktor Jose Delgado, bu çalışmalarını 1969 yılında yayınladığı Beynin Fizikî Kontrolü –Psikomedenî Bir Topluma Doğru-
isimli bir kitabta toplamıştır. (Bu eserin yayınlanmasının hemen
ardından, “Kafatası ve Kemik” [Skulls and Bones Society] isimli mason
örgütünün karargâhı olarak bilinen Amerikan Yale Üniversitesi, hemen bir
kürsü vererek Delgado’yu bünyesine katmıştır.)
Peki Delgado’nun tezi nedir? Sencer Ekin’den hem bunu hem de “zihin kontrolü”ne giden süreçteki birtakım “beyin” deneylerini nakledelim:
- « Dr. Delgado (...), yaptığı deneylere zemin teşkil eden tezini şöyle açıklıyor:
”(1)
Beyinde zihnî aktivitelerden, idrakten, hislerden, mücerret düşünmeden,
sosyal ilişkilerden ve nahif artistik sanat istidatlarından sorumlu
basit mekanizmalar vardır. (2) Bu mekanizmalar fizikî ve kimyevî
yollarla tesbit, tahlil ve tahkim edilebilir; bazen de değiştirilebilir.
Bu yaklaşım, sevginin ve düşüncelerin sadece nöropsikolojik fenomenler
olduğunu öne sürmez; öbür yandan merkezî sinir sisteminin davranış
göstermede mutlak gerekliliğini kabul eder. Bu bahsi geçen
mekanizmaların çalışmasını plânlar. (3) Beynin doğrudan manipülasyonu
ile tahmin edilebilir fiilî ve zihnî tepkiler meydana getirebilir. (4)
Sinir sisteminin işleyişini değiştirebiliriz.”
Bitkilerde
olduğu gibi hayvanlarda ve insanlarda bütün biyolojik işlemler
hücrelerdeki iyon hareketleriyle ve elektrikî değişikliklerle
alâkalıdır. Dolayısıyla herhangi bir hücrede veya organda meydana gelen
tüm elektrikî faaliyetler hücre zarına veya organa uygun uzaklığa
yerleştirilen elektrotlar vasıtasıyla kaydedilebilir veya
değiştirilebilir. Delgado deneylerini beynin içine soktuğu çok ince teller (elektrot) ile beynin muayyen bölgelerini uyarmak suretiyle yapıyor.
Delgado’nun
hayvanlar üzerinde yaptığı en meşhur deney, arenada üzerine gelen
boğayı elektrikî uyarım kullanarak durdurmasıdır. Bir hasta üzerinde
yapılan deneyde, beyne sokulan elektrotlarla sol parietal korteksin
uyarılması hastanın sağ elinin ilk iki parmağının kasılmasına sebeb
oluyor ve bunu sırayla diğer parmakların kasılması izliyor. Hastaya
beyninin uyarıldığı ve büzülen elindeki parmaklarını düzeltmesi
söylendiğinde hasta parmaklarını düzeltemiyor ve şunları söylüyor: “Doktor, sanırım sizin elektriğiniz benim irademden daha güçlü.”
Bu
etkilere zıt, ESB ile bazı düzenli tepkiler oluşturmak da mümkün… Yine
bir hasta üzerinde yapılan deneyde rostral bölgenin iç kapsülü
uyarılıyor, buna tepki olarak hasta sanki o ân gördüğü bir şeye
bakıyormuş gibi kafasını çevirip vücudunu yavaşça o tarafa doğru hareket
ettiriyor. İlginç olan şu ki, hasta, her defasında yaptığı hareketlerle
ilgili mantıklı bir açıklama sunuyor: “Ne yapıyorsun?” diye
sorulduğunda “Terliklerimi arıyorum”, “Bir ses duydum sanki”, “Rahatsız oldum” veya “Yatağın altına bakıyordum” gibi cevablar alınıyor.
Bir
kadın hastanın beyninin thalamus bölgesi uyarılıyor; önce kadının
yüzünde tipik bir korku ifadesi beliriyor; sağa sola dönmeye başlıyor ve
arkasında kalan bölümü gözleyerek kontrol etmeye başlıyor. Kendisine ne
yaptığı sorulduğunda ise, bir tehlike sezdiğini ve sanki kötü bir
şeyler olacakmış gibi hissettiğini söylüyor.
Pallidum
bölgeleri uyarılan bazı hastalar, endişe ve rahatsızlık gösteriyorlar
ve ayrıca göğüslerinde kasılma ve sıcaklık hissediyorlar. Bazı hastalar
sol göğüslerinde huzursuzluk olduğunu bildiriyorlar ve uyarım
tekrarlandığında endişeli bir şekilde çığlık atmaya başlıyorlar. Bir
hasta şöyle söylüyor: “Karşıdan üzerime neyin geldiğini kestiremiyorum; sanki bir hayvan…”
Amygdaloid’in uyarılmasının şiddet hareketlerini doğurduğu başka araştırmacılar tarafından da isbatlanmış. King
isminde bir araştırmacı, depresyon ve itilmişlik duyguları içindeki
neşesiz bir tonda konuşan, şaşkın ve sabit bir yüz ifadesine sahib bir
kadının beyninin amygdaloid bölgesine 9 miliamperlik akım veriyor ve
kadının sesinin değiştiğini ve yüzünün kızgın bir ifade aldığını
müşâhede ediyor. Bu süre zarfında kadın şunları söylüyor: “Bu
sandalyeden kalkmayı istediğimi hissediyorum! Lütfen bunu yapmama izin
vermeyin! Bunu bana yapmayın! Rezil olmak istemiyorum!” Mülâkat yapan kişi, hastaya o ân vurmak isteyip istemediğini soruyor, kadın “Evet, bir şeylere vurmak istiyorum. Elime birşeyler alıp onu parçalamak istiyorum sadece. İnanın yapmayacağım!” diyor. Daha sonra kadın, mülâkatçıya bir tomar kâğıt karşılığında eşarbını veriyor ve bir yandan “Böyle hissetmek istemiyorum”
diyor, bir yandan da aldığı kâğıtları paramparça ediyor. Uyarımın
şiddeti 4 miliampere düşürüldüğünde, bu sefer ağzını yaya yaya gülmeye
başlıyor ve şunları söylüyor: “Bunun aptalca olduğunu biliyorum, ne
yapıyorum ben. Şimdi bu sandalyeden kalkıp koşmak istiyorum. Bir şeylere
vurmak istiyorum, bir şeyleri parçalamak, her ne olursa… Sizi değil,
sadece bir şeyleri… Şimdi sadece kalkmak ve parçalamak istiyorum,
kendimi kontrol edemiyorum.” Uyarımın şiddetinin tekrar 5 miliampere
çıkarılması yine aynı agresiflikleri tezahür ettiriyor ve kadın kolunu
sanki vuracakmış gibi havaya kaldırıyor.
ESB’nin
haz etkisinin en iyi müşâhede edildiği bir örnek de, üzgün ve sıkkın
görünen bir hastanın, beyninin rostral bölgesi uyarıldığında hemen
gülümsemeye başlaması, uyarım kesildiğinde ise eski üzgün hâline dönmesi
ve uyarım tekrar uygulanır uygulanmaz yeniden gülümsemeye başlaması…
Bazı
hastalarda temporal lobun uyarılması müzik duyuyormuş hissi doğuruyor.
Bazen bu belirli müzik tonu kişi tarafından tanınabiliyor ve kişi bunu
mırıldanıyor, bazı durumlarda da bir odada çalan radyo veya teyp sesi
gibi geliyor. Duyulan sesler, hatırlamadan ziyade, hakikaten çalan bir
orkestranın enstrümanlarının veya bir şarkının sözlerinin duyulması
şeklinde oluyor.
İnsanlar üzerinde yaptığı deneyler Delgado’yu heyecanlandırmış olsa gerek ki, şunları söylüyor:
“Yakın
gelecekte, ‘uyarı’ların insan ve bilgisayar arasında geri beslemeli bir
irtibat bağı kurabileceğini tahmin etmek mantıklıdır. Sinir hücreleri
ile bu enstrümanlar arasında kurulacak karşılıklı bağ, nöropsikolojik
fonksiyonların kontrolü konusunda yeni bir program başlatacak. Örneğin
mahallî anormal elektrik uyarımı ile, epilepsi atağı, uzaktan
bilgisayarlar tarafından kontrol edilen elektrotlar vasıtasıyla
engellenebilir. Elektrikî rahatsızlığın teşhisi ânında, radyo sinyalleri
ile hastanın kafasındaki ‘uyarıcı’ faal olabilir ve problemli bölgeye
elektrikî uyarım uygulanabilir; böylece nöbet bloke edilebilir.”»
Sencer Ekin’den naklettiklerimiz burada bitiyor. Fakat, Delgado’nun sözünü ettiği “bilgisayar” ve “beyin” araştırmaları, asıl ondan sonra başlıyor. Umûma mâlolmuş birkaç küçük örnek:
California Üniversitesi’nden Garrett B. Stanley, Fei F. Li ve Yang Dan tarafından kaleme alınan ve The Journal of Neuroscience dergisinde 1999 yılında yayınlanan “Reconstruction of Natural Scenes from Ensemble Responses in the Lateral Geniculate Nucleus”
(Yanal Geniculate Çekirdekteki Toplu Tepkilerden Tabiî Manzara
Görüntülerinin Tekrar Oluşturulması) isimli makaleye göre, yapılan
deneyde kedinin beynindeki sinyaller çözülerek, o ân için gördükleri bir
bilgisayar ekranında –bulanık da olsa- tekrar oluşturulabiliyor. Bilim
adamları, kedinin görme merkezine yerleştirdikleri çok ince elektrotlar
vasıtasıyla, gözlerden beyne gelen elektrik sinyallerini bir bilgisayar
vasıtasıyla analiz ederek, kedinin gözlerinin gördüğü görüntüyü
bilgisayar ekranında tekrar oluşturabiliyorlar.
Yine, Doç. Dr. Miguel Nicolelis ve arkadaşlarının Duke Üniversitesi Tıb Merkezi’nde yaptığı ve sonuçları Nature
dergisinin 16 Kasım 2000 tarihli sayısında yayınlanan deneyde, bilim
adamları, maymunların beynine yerleştirdikleri elektrotlarla, beyin
dalgalarını bir bilgisayara aktarıyor. Maymunlar çeşitli hareketler
yaparken elde edilen dalgalar bir bilgisayarda toplanıyor. Bir nesneyi
tutmak, el çırpmak gibi basit hareketler sırasında elde edilen beyin
dalgaları bilgisayar tarafından analiz edilerek sinyallere, bu sinyaller
de üç buudlu görüntülere çevrilerek, bilgisayara bağlı bir robot koluna
aktarılıyor ve böylece kolun hareketi sağlanıyor. Üstelik sözkonusu
beyin sinyalleri, yaklaşık 1000 km uzaklıktaki robot koluna “internet”
üzerinden gönderiliyor.
Meselenin
insanlara dönük yönü bakımındansa, 2006 yılında duyurulan ve
Berlin’deki Fraunhofer Enstitüsü ile Charite Üniversite Hastahânesi
tarafından ortaklaşa yürütülen bir proje dikkat çekiyor. BBCI projesi
[Berlin Brain-Computer İnterface - Berlin Beyin-Bilgisayarı Ara Yüzü],
düşünce gücü yardımıyla bilgisayar kontrolünü sağlayan bir proje bu.
Cihaz, takıldığı kişide harekete geçen beyin faaliyetlerini algılayan
128 adet elektroda sahib. Bu elektrotlar yardımıyla kişinin zihnî
faaliyetlerini algılayan BBCI, bu faaliyetleri emre dönüştürerek
bilgisayara hareket emri olarak gönderiyor: Böylece, hiçbir fizikî temas
olmaksızın, bilgisayarda işlemler gerçekleştirilebiliyor.
Bu
saydıklarımız, Batı’da artık “genel bilgi” hâline gelmiş ve TELEGRAM’a
nisbetle doğrusu çok basit ancak, onun teknik mantığını bir nebze
anlamaya yardımcı olabilecek, ayrıca küçük bir araştırmayla hemen teknik
teferruatına ulaşılabilecek örnekler. Bugünün TELEGRAM teknolojisi,
geçmişte tüm bu “elektrotlar” vasıtasıyla yapılanları, artık çok daha
gelişmiş ve mükemmelleştirilmiş olarak, UZAKTAN ve ELEKTROTSUZ
yapabilmeye dair.
TELEGRAM VE HAKİKAT ŞUURU
Uzmanların
veya konuyla ilgili olanların “zihin kontrolü” olarak adlandırdığı
TELEGRAM’daki beden ve beyin koordinasyonuna müdahale tekniklerine bir
nebze de olsa açıklık getirdiğimize göre, ferdin kararlarının ve
yapacaklarının nasıl kontrol edildiğine bir bakalım şimdi de. Zaten
yapılan müdahalelerde bedenin faaliyetlerini hedefleyen uygulamalardan
amaçlanan, insanın güdülmesini veya yönlendirilmesini sağlamak üzere,
kişinin direncini kırmaktır. Tıpkı yakalanmış olan kişinin
konuşturulması için işkence edilerek direncinin kırılmasının amaçlanması
gibi.
İnsana
Allah tarafından “hür” bir irade bahşedilmiş ve bu münasebetle
yaradılanların en üstünü olarak nitelendirilmiştir. Bu sebeble ahiret
günü vardır ve her ferd “hür irade”siyle yaptıkları ve yapmadıklarından
mes’ûl olarak yargılanacaktır. İşte TELEGRAM’da hedeflenen de, ferdin
beden ve zihnine müdahale ederek onun bu “hür irade”sini belli bir yöne
kanalize etmek; duyacaklarını, düşüneceklerini, hareketlerini ve
tavırlarını böylece kontrol altına almaya çalışmaktır. Bu noktada ASLA
unutulmaması gerekense, “hür irade” prensibinden dolayı, kimseye
istemediği bir şeyin istetilemeyeceğidir. Ne var ki, kişiye zorla bedenî
hareketler yaptırtılabilir, TELEGRAM’da olduğu gibi belli duygu ve
düşünceler de TEKLİF edilebilir. Yalnız hatırdan çıkarılmamalıdır ki,
bunlar ne kadar “bizdenmiş gibi” de görünse, sadece “haricî teklif”tir
ve biz istemedikçe “bizim” duygumuz, düşüncemiz ve davranışımız
olamazlar.
Bu
nevî müdahale ve işkencelere maruz kalmış diğer örneklerden bildiğimiz
üzere ve özellikle BEDENÎ SEVK noktasında, genelde “başarıyla”
neticelenen bir uygulamadır TELEGRAM. Şöyle ki, TELEGRAM’a maruz
bırakılan kişiyi bir istikamete yürütmek istediklerinde, kişinin
beyninden sinirler vasıtasıyla yürüme unsurlarına gönderilen
frekansların uygun kodlu hâlinden yararlanarak, kişiyi yürütmeye
çalışabilirler. İnsanın dilemediği hususlarda konuşması yahud konuşmaya
zorlanması meselesi de aynen böyledir. Bu şekilde kişiye gönderilen
frekansların uygun kodlarıyla, kişiye istenilen sözler onun şuuru
dâhilinde ancak kontrolü haricinde söyletilmek istenebilir. Bu husustaki
“başarı” nisbetleri ise, hedeflenen kişinin “hakikatin hakikati”ne ve
ahlâkî prensiblerine olan bağlılık derecesiyle alâkalıdır. Bu vesileyle,
TELEGRAM uygulamasının Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nu tahakküm altına alıp yönlendirme teşebbüsünde niçin başarısızlığa mahkûm olduğunu cevablamaya çalışalım.
TELEGRAM
hâdisesinde, ferdi istedikleri gibi konuşturabilme veya hareket
ettirebilme telkin ve tazyikinden bahsetmiştik. Bu uygulama esnâsında
ferd, arka plânda “şuurlu” olarak vardır ve kendisine söyletilmek veya
yaptırılmak istenen hareketlerin farkındadır. Bu durumda ferd, eğer ki
meyilli olduğu hususlarda zorlanıyor yahud telkine maruz bırakılıyorsa,
tesir son derece etkilidir ve derhal kendisini gösterir. Ancak
“hakikatin hakikati”ne ve ahlâkî prensiblerine bağlılığı çok güçlü olan
ferdlerde, tahakküm altına alınma sözkonusu değil, ancak İŞKENCENİN
DEVAMI SABİTTİR. İnsanda idrak eden, RUH’tur. Beyne hangi usûl ve
teknikle müdahale edilmeye çalışılırsa çalışılsın, istikameti kalben ve
ruhen “hakikatin hakikati” üzere olan ferdi götürebilecekleri son nokta,
yalnızca çok ağır bir işkenceden ibaret kalacaktır.
Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu Berzah adlı eserinde diyor ki; «insan
cevheri olan “ruh” da bir yaratıktır. Fakat ruh, Halk Âlemi’nden
olmayıp Emr Âlemi’nden olması dolayısıyla, onun kendisine has temayülü
iyiliklere yönelmektir; lakin Halk Âlemi’nde bedene girince yâni
“nefsle” karşılaşınca, onun mahiyeti dolayısıyla zorunlu olarak
kötülüklere yönelmiş ve onda kötü istekler doğmuştur.» TELEGRAM’ın
tasarımcı ve uygulayıcılarının en önemli problemi tam da bu tesbitlerde
gizlidir. Ruh, TELEGRAM’cıların asla uzanamayacağı bir yerdedir.
Biraz
daha yakından bakarsak; ferd, hipnoz ile yönlendirilebilmektedir ancak,
sadece meyilli olduğu istikametlerde ve ahlâkı izin verdiğince.
TELEGRAM’da sözkonusu olan ise, CEBREN telkindir. Her ne kadar cebrî de
olsa, ruh ve nefs arka plânda hazır ve nazırdır. Ruh’un “hür irade”si
olmasaydı, TELEGRAM, belki de bu cihaza mâlik olanlara tüm bir insanlığı
kontrol kudretini bahşedecekti. Lâkin RUH’un varlığı, başlı başına, bu
gayretin önünde dikilmiş yıkılmaz bir sed niteliğindedir.
Kısacası,
kurban olarak seçilen ferdin fikrî ve ahlâkî “önceliklerinin” ne
olduğu, zihin yönlendirmesinin başarı yahud başarısızlığını tâyin
edecektir. “Hakikatin hakikati”ne sadık kimseler önce Hakkı tanır, sonra
gördüğünü veya işittiğini dikkate alır. Temel mesele, TELEGRAM yoluyla
yapılan telkinler veya direkt yönlendirmeler değil, ferdin
prensiblerinin ne olduğu, onlara bağlılığının derecesi ve ahlâkî
sınırlarıdır.
“Hakikat”, “şeriate aykırı olmayan” şeydir. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu Yağmurcu adlı eserinde şöyle demektedir: “Şeriate
aykırı hiçbir hakikat olamaz; insanda zahir ve bâtın soyundan tecelli
eden her faaliyet ve bilgi, doğrudan veya dolaylı, onun mihengi
içindedir.” Demek ki, Şeriate bağlı ve akıllı olan kimse, yaşanılan
veya “yaşatılan”, zahirî veya batîni, her gerçekleşeni “hakikatin
hakikati” hâlinde Şeriat nisbetiyle ölçer ve iradî tavrını buna göre
belirler. “Hakikatin hakikati”ne bağlılık kaygısını yaşama kaygısının
üstünde tutan ferdlerde bu TELEGRAM uygulamasının ulaşabileceği son
durak, yalnızca ve barbarca bir cinayettir. Ruhuna hükmedemediğinin,
bedenini ortadan kaldırmak!
Salih Mirzabeyoğlu’na
cezaevindeki koğuşunda 11 yıldır daimî bir TELEGRAM işkencesi
uygulanmaktadır. Teknik izahatını yukarıda yapmaya çalıştığımız bu
işkencenin Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nda –dayanılmaz
işkencesi bir yana- mânen niçin başarısız kaldığı ve kalmaya da mahkûm
olduğu artık anlaşılsa gerektir. O, tüm bu akıl çatlatıcı işkencelere
rağmen “İSTİKAMET” üzere yürümekte; bu işkenceler altında yazdığı
eserlerle İman ve İslâm aksiyonunu hiç tavizsiz yükseltmektedir.
TELEGRAM’cıların beklediklerinin tam tersi olmuş, yâni bu işkenceler
O’nu tüketmemiş; aksine, idrak ve insaf ehli nazarında, O’nun nefsine
hükmetme davasında DÜNYA ÇAPINDA, hattâ bu bildik DÜNYANIN DA ÇAPINI
AŞAN bir İNSAN olduğunun, “hakikatin hakikati”ne olan sarsılmaz
bağlılığının ve bu azîm sadakat makamının tasdiki olmuştur.
Bize
düşen, ağlamak veya sızlanmak değil, bu azîm fikre ve fikircilerine
sadık ve lâyık olmak; bu işkencelere ve işkencecilerine duyduğumuz
hıncı, tek tek “oluş hızı”mızı arttırıcı bir enerjiye kalbederek davanın
harcına katmaktır. Ahlâksız düşmanın elindeki iktidar cihazına ve Üstad
Necib Fazıl’ın, İdeolocya Örgüsü’nde niteliğini çerçevelediği “teknoloji”ye de muhakkak hâkim olmaktır: “Bu fikriyat ve ruhiyat mutlaka kurulacak, makineleşme ve müspet bilgilerle cihazlanma dâvası idealleştirilecek; işi maddeden başlatıp ruhta bitiren ve sonra ruhtan başlatıp
maddede ikmal eden bir sistem halinde dâva, ruha, kitaba, mektebe,
terbiyeye, zevke, vazifeye ve gayeye intikal ettirilecektir.”
Son söz, tüm bu işkencelerin hedefi olan büyük ÇİLEKEŞ’ten, İşkence adlı eserinden:
Tenimizi ezebilirsiniz… Ama, ruhumuzu asla…
Onu ne işkence zapteder, ne kelepçe, ne pranga…
Gülümser durur inancımız, hürriyet buudunda sonsuzca…
Bizi edebilirsiniz, evimizden, tenimizden… Ama dinimizden?
Çok şükür, pişmanlık uğramadı semtimizden…
Ya siz? Ezeli pis hayvancıklar… Neye yaradı işkenceniz?
Dünyanız kara, ahiretiniz zift… Sizi bekliyor cehenneminiz!..
Kaynak: Akademya Dergisi, II. Dönem, Sayı 1, Eylül-Aralık 2010, s. 10-21