Sanatın Başladığı Yer:
"Neredeyse Hiç"
Hakan Yaman
Büyük Rus romancısı ve
ahlâk idealisti Tolstoy, içki ve ayyaşlık üzerine hazırlanan bir kitaba İnsanlar
Kendini Neden Aptallaştırır başlıklı bir takdim yazar. Bu yazının bizce en
ilginç kısmı, ömrü boyunca kıskandığı ve ismini anmaktan kaçındığı, şahsî
sohbetlerinde ise yerip horladığı Dostoyevski’den bir şekilde bahsetme
zorunluluğu duyması ve buna bağlı olarak Suç ve Ceza romanının meşhur
kahramanı Raskolnikov’u anlama çabası göstermesi, ona dair yorumlar
yürütmesidir.
Oysa –meselâ- Gorki’nin
kaleme aldığı sohbet ve hatıra notlarında, nasıl da acımasızdır Karamazof
Kardeşler muharriri hakkında. Onun “ecinniler”i andıran kahramanlarını ne
kadar anlamsız, fuzuli ve saçma bulur.
Ama biz Tolstoy’un
bu makalesine, edebiyat tarihçiliği ve münekkitlik zaviyesinden çok önemli
olabilecek bu yönüyle değil, yazının akışı içinde kısa bir anekdot olarak yer
alan ve buram buram fikir kokan hoş bir nükte vesilesiyle değiniyoruz.
Tolstoy’un
anlattığına göre ünlü bir Rus ressam, öğrencilerinden birisinin çalışması
üzerinde bazı düzeltmeler yapmış. Bu ufak tefek değişikliklerden sonra tabloya
bakan öğrenci, “Benim çalışmama NEREDEYSE HİÇ dokunmadınız, ama buna rağmen tam
anlamıyla farklı bir şey çıktı ortaya” deyince, ressam şu nefis cevabı vermiş:
“NEREDEYSE HİÇ,
SANATIN BAŞLADIĞI YERDİR.”
Biraz düşününce anlıyoruz ki, “neredeyse hiç” sadece sanatın değil, aynı
zamanda hayatın da başladığı yerdir. İşte bu noktada İBDA Mimarı’nın Şiir
ve Sanat Hikemiyatı'ndan aklımıza kazınmış bir altun ölçü:
“Hayat dinin kapsamı
içinde olduğu gibi, sanat da dinin kapsamı içindedir.”
Bir sohbetimizde, Kilit,
Anahtar, Kapı, Konak, Çatı gibi tarihî romanlarıyla şöhret bulmuş rahmetli Mustafa
Necati Sepetçioğlu anlatmıştı:
1950’li yıllar... Sepetçioğlu,
sanırım üniversite öğrencisi... Peyami Safa Türk Düşüncesi adını
taşıyan bir derginin başındadır. Yazdığı hikâyeyi ona getirir. Peyami,
heyecan içinde yorum bekleyen delikanlının hikâyesini okuduktan sonra
“olmamış, olmamış” hükmünü verir ve gördüğü kusurları büyük bir ciddiyetle tek
tek sayar. Genç öğrenci büyük bir üzüntüyle çalışmasını almaya davranır, ama
usta romancı geri vermez ve “bunu yayınlayacağım” der.
- “Peki bu kadar kötü
bir hikâyeyi niçin yayınlıyorsunuz” sorusuna, Peyami Safa bir cümlenin
altını çizerek cevab verir:
- “Şu cümle var ya; şu
cümle!.. İşte bütün hikâyeyi tek başına o kurtarıyor!”
Bir hikâyede bir cümle
nedir ki? “Neredeyse hiç". Oysa hayatın baş döndürücü trafiği karşısında
bu “neredeyse hiç” dediklerimiz, o kadar çok şey ifade ediyor ki!.. Hayat, din,
sanat ve siyasette “hiç” deyip geçilmemesi gereken ne çok incelik var...
İBDA Mimarı’nın
ortaya koyduğu ve ömrünün bütün girinti ve çıkıntılarında şahsıyla sımsıkı
bağlı kaldığı “en küçük çaplarda bile doğru politika” ilkesi, muhtemelen bu
“neredeyse hiç” sapmalarının önünü kesmek içindir..
Hayatın gürül gürül
akan ve hergün denge değiştiren karmaşık ilişkiler ağı içinde bazen ufacık bir
tercihin katlanarak büyüyen vebali, bir ömür kambur olup sırtımıza yapışır...
Bazen beklenmedik bir zamanda, umulmadık birisinden yükselecek soylu bir tavır,
şeffaf bir su kabına düşmüş bir damla iksir gibi silik ve pörsük geçmiş upuzun
bir hayatı birdenbire rengârenk kılar; romancılara ilhâm kaynağı olur... Yeri
gelmişken; Dostoyevski’nin kahramanlarını hatırlayın!
Bazen dağ kadar
büyüttüğümüz meseleler, gerçek anlamıyla “neredeyse hiç”tir; bazen “neredeyse
hiç mühim bir mesele değil” gözüyle baktıklarımız ise aslında dağ büyüklüğünde
problem olarak yığılmış, bizi beklemektedir.
Bazen kötü ve saçma
sapan bir mısra, upuzun bir şiiri mahveder; bütün muhtevayı batırdığı gibi
biçim ve estetiği de yaralar. Halbuki, tek bir mısrâın hatırına yüzlerce yıldır
anılan divânlar da vardır.
Dinlerin birliğine
inanan safoşa sorarsanız, Kelime-i Tevhid'in ilk kısmına inanmak yeter. Ona
göre ikinci kısım, koskoca iman bahsinde ufak bir teferruat, âdeta “neredeyse
hiç”tir. Oysa biz biliyoruz ve inanıyoruz ki, o ikinci kısımda, sonsuz kurtuluş
ile ebedî helâk kapısı arasındaki seçim saklıdır.
Din büyüklerinin
ölçüsü malûm: “Kendisinden kıl kadar bir şey eksilince ortada kalmayan şey,
şeriattır.” Kıl dediğimiz nedir; “neredeyse hiç”. Ama ufak bir itikad
kaymasının neticesi, namaz ve niyazla geçmiş bütün bir ömrün, nice amellerin
hebâ sebebi olabilir.
Mütefekkir'in
Münşeat'ını hatırlayalım. Bazı bölümlerinde Nietzsche’nin meşhur
Zerdüşt’ünden uzun uzun iktibaslar yapmış, onun satırlarına “neredeyse
hiç” dokunmadan eserine katmıştır. Ama Münşeat’ın bütünü içinde O'nun
elinin değdiği her kelime, her mısra, bambaşka bir istikamete dönmüş, hikmetler
asıllarına bağlanınca bambaşka bir anlam çıkmıştır ortaya. Uzaktan bakan
birisi, Allahsız Nietzsche o eseri İslâmcı tefekküre hizmet olsun diye
yazmış sanabilirdi.
Neredeyse hiçbir şeyi
değiştirmeden çok şey değiştirilebilir. Aslolan, bunu iyi, doğru ve güzel
istikametinde yapmak...
“Neredeyse hiç",
sanatın başladığı yerdir.
“Neredeyse hiç”,
hayatın ve kader sırrının düğüm noktasıdır.
“Neredeyse hiç”,
itikadın sırat köprüsü gibi bir şeydir.
Neredeyse hiçbir
zaman, “bu neredeyse hiçbir şey” deyip inceliklere kıymayalım ve “en küçük
çaplarda bile doğru politika” ilkesinin mührü altında yaşayalım; fikir, sanat,
siyaset ve aksiyonda. Vesselâm.
Aylık Dergisi, Aralık 2009