ANA SAYFA HABERLER DERGİLER BAYİ ADRESLERİ BİZE YAZIN İRTİBAT
SON HABER:  

28 ŞUBAT YARGILANSINAKADEMYA PANELLERİİBDA KÜLLİYATI İNDEKSLERİKALEMİNDEN MİRZABEYOĞLUKÜRT MESELESİRÖPORTAJLARSÖZ ÇAKAL CARLOSTA

- NECİB FAZIL -- SALİH MİRZABEYOĞLU -ABDÜLHAMİD KOÇAAHMED EYMENAKADEMYAALİ NACARAV. ALİ RIZA YAMANAV. GÜVEN YILMAZAYŞEGÜL AHFABİLGEHAN ERENCOYOTTEDR. NEVZAT ŞİPLEMEFATİH TURPLUGÖKHAN GÜMÜŞGÜLÇİN ŞENELHAKAN YAMANHAYREDDİN SOYKANHÜLYA UYARİKTİBASKÂZIM ALBAYRAKKENAN DURUMAHMUD E. DURUMÜJDE BAYRAMMUSTAFA SEÇKİNEROĞUZ YILDIRIMÖMER EMRE AKCEBEOSMAN AKYILDIZREHA SUVARİREİ TAKAHARARUKİYE AVCIRUKİYE ŞENELSEDAT BULUTSELÇUK ARSLANSELİM GÜRSELGİLSENCER EKİNSEZAİ KIRLANGIÇSİZDEN GELENLERTURAN DEMİRÜMİT ELÖNÜZELİHA KILIÇPARLAR

HAKAN YAMAN
Yazıları Paylaş
Ayasofya Etrafında
Eklenme: 2010-12-29 | Okunma: 654

Ayasofya Etrafında

Hakan Yaman

 

YAHYA KEMÂL VESİLESİYLE AYASOFYA

Yıl 1918… İstanbul işgal altında… Sokaklarda İngiliz askerleri mağrur; payitahtı kirli ayaklar çiğniyor. Bir yanda şehrin züppe sosyetesi, daha sonra Yakup Kadri’nin Sodom ve Gomore romanına ilham verecek bir hayasızlıkla, işgalcinin kucağına oturmuş, onları memnun ve mesud etmek için balolar düzenliyor, kokteyller veriyor. Üstad Necib Fazıl bu namussuzlukların merkezî mekânı olarak “Şişli’nin dönme muhitlerini” adres gösterir.

Yahya Kemâl, 30 Mart 1922’de Tevhid-i Efkâr gazetesinde "EZAN VE KUR’AN" isimli meşhur yazısını yayınlıyor. Bu yazıda, milletimizin varoluş iradesine sahib çıkan büyük şair, bütün menfî şartlara rağmen Müslüman-Türk devletinin hâlen yaşadığının ve yaşayacağının ümidini aksettiriyor. Ona göre İstanbul ve onun şahsında Müslüman-Türklerin devleti esir olamaz, esir edilemez. Yahya Kemâl için:

"Bu devletin iki mânevî temeli vardır: Fatih’in Ayasofya minaresinden okuttuğu ezan ki hâlâ okunuyor! Selim’in Hırka-i Saadet önünde okuttuğu Kur’an ki hâlâ okunuyor!” [1]

Demek ki, ona göre Ayasofya herhangi bir ibadethanenin çok ötesinde bir anlam ifade etmektedir: İSTANBULUN ŞAHSINDA TÜRK BAĞIMSIZLIĞININ SEMBOL MEKÂNI… Dikkat: Bu yazı neşredildiğinde tarih henüz 1922’dir, Cumhuriyet ilan edilmemiş, İstanbul’da kirli ayaklar dolaşıyor ama onlar bile Ayasofya’dan sonsuzluğun rahmet kapılarına süzülen ezan seslerini susturmaya cüret edememiş, maddî işgali manevî mühürle tamamlayamamıştır. Bir yandan Yavuz Sultan Selim devrinden beri 500 yıldır en ufak bir kesintiye uğramadan nöbetleşe okunan KUR’AN SESLERİ, diğer yandan Fatih Sultan Mehmed’in vasiyetine mevzuu olmuş ve kıyamete kadar Konstantinopolis’in İstanbul olduğunu ilân etsin buyurduğu AYASOFYA’DAN YÜKSELEN EZANLAR… “Vatanın bağrına hançerini dayayan” İngiliz gavuru bile bunları susturmaya cüret edememişse, Yahya Kemâl Türk devletinin manevî temellerinin yerinde durduğu hususunda ümitvâr olmakta sonuna kadar haklıdır. Elverir ki temel yerinde dursun; üstüne yeni bir bina inşa etmek nihayetinde amelelik mevzuu…

Yahya Kemâl’in, devlet için mânevî temel olarak gördüğü ve dış düşmanların bile susturamadığı bu iki mukaddes kıymet, daha binlerce manevî temelle birlikte -1930’lu yıllarda- yerli İslâm düşmanları tarafından yasaklanmış, susturulmuştur. Buna öncülük eden şahıs da, Yahya Kemâl’in 1920’lerde "bir fert değil, timsâldir” dediği zâttır. Yahya Kemâl bütün bunlardan, yani "manevî temel" kabul ettiği kıymetlerin yasaklanmasından sonra, bunlara öncülük eden kişiyi "milletin timsâli" olarak görmeye devam etmiş midir? Sormak isterdim kendisine…

Onun devrimler hakkındaki fikirlerine ve sonrasına dair kanaatlerine yönelik en emin ipuçlarından birisini Üstad Necib Fazıl’ın kaleminden okuma şansına sahibiz:

"Burhan Âsaf, Yahya Kemâl’i karşısına almış, alnı kırış kırış, malûm sınıflandırma, tezgâhlama ve değerlendirme tekerlemesiyle tartaklayıp duruyor. Yahya Kemâl bunlardan hiç birine papuç bırakmıyor, hiç birini kabul etmediğini söylüyor. O zaman Burhan Âsaf, yüzü inkıbaz içinde diyor ki:

- Peki, Kemâl Bey, bunların hepsini birden silelim ve yeniden başlayalım!.. Herşeyden evvel kabul edersiniz ki, eşsiz bir Türk İnkılâbı vardır!

Yahya Kemâl, kâğıt hilesini yakalamış bir usta sırıtışiyle:

- Ayol, diyor; ben asıl onu kabul etmiyorum. Evvelâ onu ispat et de sonra dâvana giriş!” [2]

 

SERDENGEÇTİ VESİLESİYLE AYASOFYA

Acaba Yahya Kemâl yıllar sonra Ayasofya’nın önünden geçerken 1922 yılında yazdığı Ezan ve Kur’an” yazısı aklına gelmiş ve bir ân için olsun bu ne biçim bağımsızlık azizim diye kendi kendisine mırıldanmış mıdır?

Onun bu soruyu kendisine sorup sormadığını bilmiyoruz ama 1950’li yılların başında yiğit bir Anadolu çocuğu, Üstadın dava arkadaşı ve Serdengeçti dergisinin sahibi Osman Yüksel bu soruyu en güründen bir haykırış nidâsıyla soruyor. İşte onun kaleminden, unutulmaz bir Ayasofya yazısı:

“Ey İslam'ın nuru, Türklüğün gururu Ayasofya! Şerefelerinde fethin, Fatih'in şerefi ışıl ışıl yanan muhteşem mabet... Neden böyle bomboş, neden böyle bir hoşsun? Hani minarelerinden göklere yükselen, ta maveradan gelen ezanlar? Hani o ilahi devir, ilahi nizamlar? Ayasofya ses vermiyor. Ayasofya bir hoş... Ayasofya bomboş.

Hani nerede şu muhteşem minberde, binlerce erin, binlerce gazinin baş koyduğu şu temiz yerde, şimdi hangi kirli ayaklar dolaşıyor? Ayasofya, Ayasofya seni bu hale koyan kim? Seni çırılçıplak soyan kim?

Hani gönüllerden kubbelere, kubbelerden gönüllere gürül gürül akan, sineler yakan Kuran sesleri? Kuran sesleri dindirilmiş, Müslümanlar sindirilmiş. Allah, Muhammed, Hulefayı Raşidin; bu din ulularının isimleri kubbelerden yerlere indirilmiş.

Fethin, Fatih'in mabedinden Kitab-ı Mübin'i, bu ulu dini kaldıran kim? Dinimize, imanımıza saldıran kim?

Asırlık surların arkasından köhne Bizans'ı hortlatmak isteyen kimin eli? Bunu söyleyenler kimin dili? Ayasofya’yı puthane yapan hangi delidir? Elleri kurusun, dilleri kurusun... Ayasofya, Ayasofya seni bu hale koyan kim? Seni çırılçıplak soyan kim?

Ayasofya; ey muhteşem mabet; merak etme, Fatih'in torunları bütün bu putları devirip seni camiye çevirecekler. Gözyaşlarıyla abdest alıp secdelere kapanacaklar. Tehlil ve tekbir sedaları boş kubbelerini yeniden dolduracak; ikinci bir fetih olacak. Ozanlar bunun destanını yazacak. Sessiz ve öksüz minarelerinden yükselen tekbir sesleri fezaları yeniden inletecek; şerefelerin yine Allah'ın ve yine O'nun sevgili peygamberi Hz. Muhammed'in şerefine, ışıl ışıl yanacak...

Bütün dünya Fatih dirildi sanacak. Bu olacak Ayasofya; olacak bu muhakkak. Bugünler yakın. Belki yarın, belki yarından da yakın. [3]

Bu muhteşem yazı 1952 yılında yazılıp, Serdengeçti dergisinde yayınlanmış; bunun üzerine rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti hakkında, Millî Mukavemeti Kırmak suçundan dava açılmış, vatana ihanetle suçlanmış ve 3 yıldan 24 yıla kadar hapsi istenmiştir. Bu vatanın gerçek evlatlarının her daim vatana kasdetmekle itham edilmesi yeni bir şey değil. Suyun öte tarafından gelenlerin “vatan” tarifiyle bizim “vatan” anlayışımız aynı değil; olmaz, olamaz.

Serdengeçti uzun süren yargılamanın ardından 11 Ocak 1953 tarihinde beraat etti. Müslüman Türk milletinin hissiyatına tercüman olmuş bu nefis yazısını daha sonra şiir formatına da sokmuş, aynı yazıyı bir de şiir biçimiyle neşretmiştir. Ayasofya davasıyla ilgili bir kitabçığını görmüştüm çocukluk yıllarımda ama yeni baskısı yok sanırım. Onun yazılarından derlenen bir kitabta, mahkemede yaptığı müdafaaya da yer verilmiş. İşte o müdafaadan çarpıcı bir bölüm:

“İstanbul’un, hatta İzmir’in Yunan olduğunu söyleyen, bunun üzerine şiirler kasideler yazan Yunan muharrirlerini, şairlerini Yunan hükümeti teşvik, tebcil ederken, Ayasofya’da tek bir ses, tekbir sesi, ezan sesi işitmek isteyen bir insanı bizimkiler vatana ihanet suçuyla ağır ceza mahkemelerine sevkediyor…

Bu mukayese beni çıldırtıyor, çıldırtıyor beni!.. Sanki karşımda, iddia makamında, Müslüman bir Türk’ü değil, Athenegoras’ın mümessilini görüyorum! Ürperiyorum!.. Ürperiyorum!..

Din gayretiyle, iman gayretiyle kurtulan, şehitler ve gaziler memleketi olan bu memlekette, kendi öz vatanımızda, kendi vicdanımızın, kendi imanımızın, kendi tarihimizin, irfanımızın sesini duyurmak, neden, niçin, hangi ölçülere göre suç oluyor?” [4]

Bu arada Athenegoras’ın o yıllarda iyice şımaran ve gündeme damga vuran Fener-Rum Patriği olduğunu hatırlatalım da, rahmetli Serdengeçti’nin müdafaasını hangi ıztırabla dile getirdiğini ve cümlelerinde hangi iman öfkesinin alev alev yandığını idrak edelim.

 

ARİF NİHAT ASYA VESİLESİYE AYASOFYA

Ayasofya için o dönemlerde yazılmış önemli notlardan birisi de rahmetli Arif Nihat Asya’nındır. Milliyetçi şiirleriyle bilinen, bayrak şairi olarak tanınan, ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü” diye başlayan Bayrak şiirini ilk mekteb eğitimi alan herkesin bildiği, ama asıl Fetih Marşı şiiriyle bizim kalbimize yerleşen, 1950’li yıllardan sonra şiirlerindeki milliyetçi hava İslamî hassasiyetin bakış açısına doğru kaymaya başlayan -Büyük Doğu’nun büyüsü mü?- Naat gibi önemli bir başka şiirini ayrıca takdir ettiğimiz, 1975 yılında vefat eden şairimiz, MA’BED başlıklı dörtlüğü ile kendisine yakışanı yapıyor:

 

Beş vakit, loşluğunda saf saftık;

Da’vetin vardı dün ezanlarda…

Seni –ey mabedim- utansınlar

Kapayanlar da, açmayanlar da!” [5]

 

Utanmak imandandır. Utanmak insanî bir keyfiyettir. Kapayanlar şimdi azab içinde, ya açmayanlar? Utanacak edeb, şahsiyet, gurur nerede?.. Âkif’in “Bir kızarmaz yüz, yaşarmaz göz bütün sermayesi” diye tarif ettiği pişkin ve arsızlar sürüsü…

 

NECİB FAZIL VESİLESİYLE AYASOFYA

Ayasofya’yı bütün mânâsıyla kuşatıcı ve hem tarih, hem de hâl muhasebemizin merkezine yerleştirici asıl yumruk Büyük Doğu Mimarı Necib Fazıl’ın 1965 yılında M.T.T.B.’nde verdiği AYASOFYA hitabesidir. Üstadın hitabesinden tüten mânâya göre Ayasofya bizim bu coğrafyada varoluş hakkımızın tapu senedi gibi bir şeydir. İslam-Türk hakimiyetinin bu coğrafyadaki mührüdür. Fatih’in Doğu-Batı arasına yerleştirdiği incecik mildir. İslam taaruz kıskacının mihver çivisidir. Yine Üstadın tabiriyle; Batı aklı ve Doğu ruhunu birleştiren eski Bizans eseri ve artık yeni tekbir yuvası tarihî kubbedir. [6]

Bu çerçevede Ayasofya öyle bir mânânın temsilcisidir ki, Necib Fazıl’a göre, onun yanında mânâ kıymeti olarak Süleymaniye ve Selimiye eşik taşı bile olamaz. Çünkü o, bizim varoluş hakkımızın ve maddeyi zaptedici iman idealimizin remzidir. Üstadın bu hitabesini tekrar tekrar okumakta fayda var kanaatindeyiz. Ayasofya’nın niçin kapalı tutulduğunu anladığımız gün, millet olarak varoluş memuriyetimizi de hatırlayacağız. Çünkü Süleymaniye, Selimiye, Roma’daki (Sen Piyer) ve Paris’teki (Notrdam) kilisesi gibi her birisi ayrı bir mimarî şaheser olan, ancak yine her birisi “kendi gayesinin tabiî şartları içinde, tek taraflı olarak yükseltilmiş” eserlerden farklı bir sembolün ifadecisidir Ayasofya! Bu mânâyı Necib Fazıl çerçeveliyor:

Ayasofya ise bunların yanında bir kümes bile olsa, öyle bir nasibin sahibi ki, ne madde, ne de tek taraflı mâna ölçüsüyle ona varmak kâbil… Ayasofya, bir mânanın zıd mânaya taaruz ve onu zebun edişinin, bütün dünyada eşi olmayan abidesi…” [7]

Ayasofya’yı müzeye çevirmek onu bütünüyle yıkmaktan beter bir cinayettir. Büyük Doğu Mimarı konuşsun ve bu suçun basit bir hükümet tercihi olmaktan öte milletlerarası, emperyal bir plânın parçası olarak işletildiğini bir kez daha hatırlatsın:

“(…) Fatih’in o kadar maharetle yerine oturttuğu mili söküp atamıyorlar, çekip alamıyorlar. Zira İstanbul ve Ayasofya, muazzam nasibi icabı, anavatana bitişik ve onun içinde kalıyor; [burada İstanbul’un aslında kurtarıcılar tarafından gözden çıkarılmış olduğu, ancak mekr-i İlahînin bir lütfu olarak elimizde kaldığına dair açık bir işaret vardır, H.Y.] hiçbir şey yapılamayınca da, dünyada hiçbir milletin başına gelmemiş bir felakete yol açılıyor; Ayasofya Türk’ün öz evi ve anayurdu içinde güya Türk’lerin eliyle mânasından koparılıyor, duvarlarından Allah ve Resulünün mukaddes isimleri indiriliyor, iç sıvaları kazınıp putlar meydana çıkarılıyor ve hilalden ziyade salibin faziletlerini ilana memur bir müze, yani içinde İslamiyetin gömülü olduğu bir lahit haline getiriliyor. Artık o, basit bir taş yığınıdır. Öyle bir taş yığını ki, sadece kendisinde kıyılan ulvi mânanın katillerini ilan ve ihtarla kalmıyor, üstelik salibin her an ağzından salyasını akıtıcı bir iştah telkiniyle, Türk’ün ruhiyle beraber maddesini, maddesiyle beraber de ruhunu hristiyanlık âlemine peşkeş çeken, “buyurun, ne duruyorsunuz; gelin ve bizi esir edin!” diyen bir hava yaşatıyor. Ayasofya’nın hilal hakimiyetinden uzaklaştırılmasıyla düşmana aşılanan gayret, bir ordunun harp planlarını satmaktan beter bir tehlike ve suç belirtir.” [8]

 

ERTUĞRUL GÜNAY VESİLESİYLE AYASOFYA

Geçtiğimiz haftalarda AKP hükümetinin Kültür ve Turizm Bakanı olarak görevlendirdiği ve Türk fikir ve sanat hayatına dair meseleleri emanet ettiği Ertuğrul Günay isimli politikacının bir sözü, bizi gökkubbe başımıza çökercesine nefretle ürpertti. Tayyib Erdoğan’ın Türk kültürünü emanet ettiği adam bakın ne diyor:

- AYASOFYA AYAKTA DURDUĞU SÜRECE MÜZE OLARAK DEVAM EDECEK!

Bu adamın yine müze olarak kullanılan Sümela Manastırını ibadete açan kişi olduğunu filân hatırlatmanın lüzumu yok. Üstad 1965 yılında ölçüyü koymuş, meseleyi mühürlemiştir:

Ayasofya’yı kapalı tutmak, Allah’a sövmeye, Kur’an’a tükürmeye, Türk tarihini kubura atmaya, Türk iffetini kirletmeye, Türk vatanını satmaya denk bir suçtur.” [9]

Kültür Bakanının söylediklerini bu hüküm çerçevesinde tercüme ettiğimiz ânda, Sümela Manastırı dahil, her şey teferruat kalır.

Peki Ayasofya açıldığı gün ne olacak? İşte meselenin bam teli:

Ayasofya açılacak… Hem de öylesine açılacak ki, bütün mânalar, zincire vurulmuş masumlar gibi onun içinden fırlayacak!.. Öylesine açılacak ki, BU MİLLETE İYİLİK ve KÖTÜLÜK ETMİŞLERİN DOSYALARI DA ONUN MAHZENLERİNDE ELE GEÇECEK… Ayasofya açılacak!.. Bütün değer ölçülerini, tarih hükümlerini, dünyalar arası mahsup sırlarını, her iş ve herşey hakkındaki gerçek miyarları çerçeveleyici bir kitap gibi açılacak…” [10]

Üstad açılacak diyor. Sahte Büyük Doğucuların güdücüsü olduğu AKP’nin Kültür Bakanı makamındaki şahıs ayakta durduğu sürece müze olarak devam edecek diyor. Sadece Ayasofya karşısındaki tavırları bile Kemalistlerle AKP hükümetinin arasındaki kavganın “it dalaşından” öte bir anlam ifade etmediğini gösteriyor. Batılılar biz kapatırsak Türkler namus meselesi kabul eder diye kendileri kapatmaya cesaret edememiş ve bir emirle “ulusalcı-batıcıların” dedelerine kapattırmış; “ulusalcı- batıcılar” da, anahtarın bizim boynumuzda durması tehlikeli diye Ayasofya’nın kilidini Müslüman Anadolu halkının oylarıyla seçilen sağ partilerin boynuna asmıştır. Hepsi bu!

Kültür Bakanıayakta kaldığı sürece müze olarak kalacak” deme cüretini kendinde buladursun! Yahya Kemâl Ayasofya’yı devletin iki manevî temelinden birisi olarak görüyor. Arif Nihat Asya kapayanları da, açmayanları da utanmaya davet ediyor. Serdengeçti İslamın nuru, Türklüğün gururu diye sesleniyor. Üstad Necib Fazıl, batıyı dişleyecek olan İslam taaruz kıskacının mihver çivisi şeklinde sembolleştiriyor; yani ilây-ı kelimetullah davasının remzi gibi bir değer yüklüyor.

 

SALİH MİRZABEYOĞLU VESİLESİYLE AYASOFYA

İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu bir adım daha atıyor ve sadece Müslümanları değil, dışımızdaki bağımsızlık iddiasındaki sol kesimleri bile Ayasofya mücadelesine davet ediyor:

«Gelelim Ayasofya davasına… Ayasofya sadece İstanbul’un bir fetih sembolü değil, aynı zamanda Lozan anlaşmasının gizli bir maddesine mevzu teşkil etmesi bakımından, “BAĞIMSIZLIK SEMBOLÜ”dür de; yâni biz Ayasofya’nın ibadete açılmasını isterken, gerçek bağımsızlık mücadelesinin bir remzi olarak görüyoruz onu… Bu, sadece İslâmcılar için değil, İslâm dışı çevreler açısından da aslında böyle olmak gerekir… Şöyle söyliyeyim: Bir Süleymaniye Camii bugün müze hâline çevrilse, neticede İslâmcıların mahkûmiyeti tescil edilse de, bir hükümet icraatı ve kanun işi hâlinde dışa karşı kendilerini bir tevil tarafı olur… Oysa Ayasofya, Lozan’ın gizli maddesine mevzu teşkil etmek bakımından, bugünkü müze hâliyle, bağımsız olamayışımızın remzidir; ve her türlü palavradan bağımsızlık edebiyatı bir yana, Batı dünyasının tepkisinden korkulduğu için ona dokunulamamaktadır… Açıkça ifade edeyim: Bizim için Ayasofya mücadelesi, İslâmî mücadeleyi motive edici bir vesiledir… Solcular ise “bağımsızlık” ilkesinde müştereklik bakımından bunu desteklemelidir; çünkü havada bağımsızlık mücadelesi olmaz… Önce bağımsızlığın tescili hâlinde Ayasofya’nın ibadete açılması mücadelesine katılsınlar, devlet plânında bağımsızlık irademiz görünsün, ondan sonra isterlerse bütün camilerin müze hâline getirilmesi için mücadele etsinler!..” [11]

Açık söylemek gerekirse bu tesbitlerin yapıldığı tarih olan 1990’dan bu yana Türk solu, çoğu mevzuda olduğu gibi Ayasofya meselesinde de sınıfta kalmıştır. Zaten bu davada Kemalist-sol bizzat karşı tarafı temsil ederken, paçasını Kemalizmden kurtarmayı nasılsa başarmış bir avuç devrimci-sosyalist de Ayasofya’nın bağımsızlık mücadelesindeki ehemmiyetini idrak edecek fikrî olgunluğa ve aksiyon sezgisine erişememiştir. Onlar adına büyük bir fırsat kaçmıştır. Ayasofya hâlen kapalı ve hâlen “cebren ve hile ile” yurda dolan yedi düvelin “anısına” müze olarak bekletiliyor. Buyursunlar!

 

GENÇOSMANOĞLU VESİLESİYLE AYASOFYA

Fakat bizim ülkemizde pek yakında Ayasofya kilise olsun; ey Fatih, sen ne kötü ve faşist bir adammışsın ki, bu güzelim kiliseyi cami yapmaya cüret ettin” diyecek liberal çapulcuların yanında peydahlanacak sözümona “özgürlükçü-sosyalistler” de olursa hiç şaşırmayın! İBDA Mimarı’nın tabiriyle idraklerin iğdiş edildiği bir yakın tarihten geliyoruz ve hangi kesim olursa olsun, bu düşünce kısırlığını müşterek yaşadık ve yaşıyoruz. İlhamını ve mevzuunu Türk tarih ve destanlarından alan milliyetçi şair rahmetli Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu usta (doğum ve vefat: 1929-1992) elini çabuk tutmuş ve Fatih Sultan Mehmet Han’la bu türden “çağdaş” bir hesablaşmaya girişmiş… Yazımızı noktalarken, bu güzel şiir “Ayasofya ayakta kaldığı sürece müze olacaktır” diyenlere ve onların peşinden peydahlanacak “kilisecilere” ithaf olunur… Şiirin adı: “FATİH SULTAN MEHMED HAN’LA ÇAĞDAŞ BİR HESAPLAŞMA”. Buyurun ve Ayasofya karşıtlarının mayasını buradan süzün:

 

Her delikanlının senin yaşında

Kavak yelleri eserken başında

 

Ta… bilmem nereden bu kadar yolu

Gelip almak var mıydı İstanbul'u?

 

Bunca zahmet, bunca şehit, bunca kan…

Neden yaptın bunu Sultan Mehmet Han?

 

Hatanı silmedi hâlâ asırlar…

Hele işlediğin öbür kusurlar…

 

Ayasofya'yı camiye çevirdin.

Bilmiş ol ki büyük bir çam devirdin…

 

Minareler diktin dört bir yanına,

Kubbedeki Haç’ın kıydın canına…

 

Korkudan sustular güzelim çanlar…

Sultanım, irtica değil mi bunlar?

 

Balkan'da gürledin, çaktın Mora'da…

Ne işiniz vardı beyim orada?

 

Yaptığın bu yanlış işler yüzünden

Bütün Avrupa'nın düştük gözünden!

 

Bulgar'ın elini sıkamaz olduk,

Yunan'ın yüzüne bakamaz olduk.

 

Neyse ki, çağımız füze çağıdır,

Ayasofya'nın da müze çağıdır.

 

Şol dört minareyi dört dikili taş

Gibi sessiz kılıp, eyledik çağdaş!

 

Eğer uğramazsak kem bir nazara

Belki korlar bizi Ortak Pazar’a!.. [12]

 

KAYNAKLAR:

1) Yahya Kemâl Beyatlı, Aziz İstanbul, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul 1989, s. 125

2) Necib Fazıl, Bâbıâli, Büyük Doğu Yayınları, 4. Basım, İstanbul 1990, s. 109-110

3) Osman Yüksel Serdengeçti, Kanlı Balkanlar, Derleyen: Bozkurt Zakir Avşar, Kamer Yayınları, 1. Basım, İstanbul 1992, s. 125-126

4) A.g.e., s. 133

5) Arif Nihat Asya, Dualar ve Aminler, Ötüken Yayınları, 3. Basım, İstanbul 1993, s. 162

6) Necib Fazıl Kısakürek, Hitabeler, Büyük Doğu Yay., 3. Basım, İstanbul 1989, s. 159

7) A.g.e., s. 160

8) A.g.e., s. 160-161

9) A.g.e., s. 164

10) A.g.e., s. 165, vurgular bize âit

11) Salih Mirzabeyoğlu, Üç Işık, İBDA Yay., İstanbul 1996, s. 156-157, vurgular bize âit

12) Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Destanlar Burcu, s. 76-77

 

Aylık Dergisi, Eylül 2010

Bu Yazı için Gönderilmiş Yorumlar
selamaleykümabimayasofyanın camii olması için hangi adli mahkemeye başvurmak lazım..daha doğrusu bişeyler yapmaklazım yazıda çok güzeldi..
cevat asaln | 2011-08-17 14:47:40
İsim
Email
Mesaj



Dergimizin Son Sayısı Çıktı!
Sayı: 2 - II.Dönem Güz 2011



Anasayfa | Yazılar | Haberler | Seçtiklerimiz | Dergiler | Dergi Aboneliği
Künyemiz | Hakkımızda | Bayilerimiz | Dergimize Yazın | Web Sitemize Yazın
                                 Copyright © Telif Hakları AKADEMYA'ya Aittir