Ayasofya Etrafında
Hakan Yaman
YAHYA KEMÂL VESİLESİYLE AYASOFYA
Yıl 1918… İstanbul işgal altında…
Sokaklarda İngiliz askerleri mağrur; payitahtı kirli ayaklar çiğniyor. Bir
yanda şehrin züppe sosyetesi, daha sonra Yakup
Kadri’nin Sodom ve Gomore
romanına ilham verecek bir hayasızlıkla, işgalcinin kucağına oturmuş, onları
memnun ve mesud etmek için balolar düzenliyor, kokteyller veriyor. Üstad Necib Fazıl bu namussuzlukların merkezî mekânı olarak “Şişli’nin dönme muhitlerini” adres
gösterir.
Yahya Kemâl,
30 Mart 1922’de Tevhid-i Efkâr
gazetesinde "EZAN VE KUR’AN" isimli meşhur yazısını
yayınlıyor. Bu yazıda, milletimizin varoluş iradesine sahib çıkan büyük şair,
bütün menfî şartlara rağmen Müslüman-Türk devletinin hâlen yaşadığının ve
yaşayacağının ümidini aksettiriyor. Ona göre İstanbul ve onun şahsında
Müslüman-Türklerin devleti esir olamaz, esir edilemez. Yahya Kemâl için:
"Bu devletin iki mânevî temeli vardır: Fatih’in Ayasofya
minaresinden okuttuğu ezan ki hâlâ okunuyor! Selim’in Hırka-i Saadet önünde okuttuğu
Kur’an ki hâlâ okunuyor!” [1]
Demek ki, ona göre Ayasofya
herhangi bir ibadethanenin çok ötesinde bir anlam ifade etmektedir: İSTANBULUN
ŞAHSINDA TÜRK BAĞIMSIZLIĞININ SEMBOL MEKÂNI… Dikkat: Bu yazı neşredildiğinde
tarih henüz 1922’dir, Cumhuriyet ilan edilmemiş, İstanbul’da kirli ayaklar dolaşıyor ama onlar bile Ayasofya’dan sonsuzluğun rahmet
kapılarına süzülen ezan seslerini susturmaya cüret edememiş, maddî işgali manevî
mühürle tamamlayamamıştır. Bir yandan Yavuz
Sultan Selim devrinden beri 500 yıldır en ufak bir kesintiye uğramadan
nöbetleşe okunan KUR’AN SESLERİ, diğer yandan Fatih Sultan Mehmed’in vasiyetine
mevzuu olmuş ve kıyamete kadar Konstantinopolis’in İstanbul olduğunu ilân etsin
buyurduğu AYASOFYA’DAN YÜKSELEN
EZANLAR… “Vatanın bağrına hançerini dayayan” İngiliz gavuru bile bunları
susturmaya cüret edememişse, Yahya Kemâl
Türk devletinin manevî temellerinin yerinde durduğu hususunda ümitvâr olmakta
sonuna kadar haklıdır. Elverir ki temel yerinde dursun; üstüne yeni bir bina
inşa etmek nihayetinde amelelik mevzuu…
Yahya Kemâl’in,
devlet için mânevî temel olarak gördüğü ve dış düşmanların bile susturamadığı
bu iki mukaddes kıymet, daha binlerce manevî temelle birlikte -1930’lu
yıllarda- yerli İslâm düşmanları tarafından yasaklanmış, susturulmuştur. Buna
öncülük eden şahıs da, Yahya Kemâl’in
1920’lerde "bir fert değil, timsâldir” dediği zâttır. Yahya Kemâl bütün bunlardan, yani
"manevî temel" kabul ettiği kıymetlerin yasaklanmasından sonra,
bunlara öncülük eden kişiyi "milletin timsâli" olarak görmeye
devam etmiş midir? Sormak isterdim kendisine…
Onun devrimler hakkındaki
fikirlerine ve sonrasına dair kanaatlerine yönelik en emin ipuçlarından
birisini Üstad Necib Fazıl’ın
kaleminden okuma şansına sahibiz:
"Burhan Âsaf, Yahya Kemâl’i karşısına almış, alnı kırış kırış,
malûm sınıflandırma, tezgâhlama ve değerlendirme tekerlemesiyle tartaklayıp
duruyor. Yahya Kemâl bunlardan hiç birine papuç bırakmıyor, hiç birini kabul
etmediğini söylüyor. O zaman Burhan Âsaf, yüzü inkıbaz içinde diyor ki:
- Peki, Kemâl Bey, bunların hepsini birden silelim ve yeniden
başlayalım!.. Herşeyden evvel kabul edersiniz ki, eşsiz bir Türk İnkılâbı
vardır!
Yahya Kemâl, kâğıt hilesini yakalamış bir usta sırıtışiyle:
- Ayol, diyor; ben asıl onu kabul etmiyorum. Evvelâ onu ispat et de
sonra dâvana giriş!”
[2]
SERDENGEÇTİ VESİLESİYLE AYASOFYA
Acaba Yahya Kemâl yıllar sonra Ayasofya’nın önünden geçerken 1922 yılında
yazdığı “Ezan ve Kur’an”
yazısı aklına gelmiş ve bir ân için olsun “bu ne biçim bağımsızlık azizim”
diye kendi kendisine mırıldanmış mıdır?
Onun bu soruyu kendisine sorup
sormadığını bilmiyoruz ama 1950’li yılların başında yiğit bir Anadolu çocuğu, Üstadın dava arkadaşı ve Serdengeçti dergisinin sahibi Osman Yüksel bu soruyu en güründen bir
haykırış nidâsıyla soruyor. İşte onun kaleminden, unutulmaz bir Ayasofya yazısı:
“Ey İslam'ın nuru, Türklüğün gururu Ayasofya! Şerefelerinde fethin,
Fatih'in şerefi ışıl ışıl yanan muhteşem mabet... Neden böyle bomboş, neden
böyle bir hoşsun? Hani minarelerinden göklere yükselen, ta maveradan gelen
ezanlar? Hani o ilahi devir, ilahi nizamlar? Ayasofya ses vermiyor. Ayasofya
bir hoş... Ayasofya bomboş.
Hani nerede şu muhteşem minberde, binlerce erin, binlerce gazinin baş
koyduğu şu temiz yerde, şimdi hangi kirli ayaklar dolaşıyor? Ayasofya, Ayasofya
seni bu hale koyan kim? Seni çırılçıplak soyan kim?
Hani gönüllerden kubbelere, kubbelerden gönüllere gürül gürül akan,
sineler yakan Kuran sesleri? Kuran sesleri dindirilmiş, Müslümanlar
sindirilmiş. Allah, Muhammed, Hulefayı Raşidin; bu din ulularının isimleri
kubbelerden yerlere indirilmiş.
Fethin, Fatih'in mabedinden Kitab-ı Mübin'i, bu ulu dini kaldıran kim?
Dinimize, imanımıza saldıran kim?
Asırlık surların arkasından köhne Bizans'ı hortlatmak isteyen kimin
eli? Bunu söyleyenler kimin dili? Ayasofya’yı puthane yapan hangi delidir?
Elleri kurusun, dilleri kurusun... Ayasofya, Ayasofya seni bu hale koyan kim?
Seni çırılçıplak soyan kim?
Ayasofya; ey muhteşem mabet; merak etme, Fatih'in torunları bütün bu
putları devirip seni camiye çevirecekler. Gözyaşlarıyla abdest alıp secdelere
kapanacaklar. Tehlil ve tekbir sedaları boş kubbelerini yeniden dolduracak;
ikinci bir fetih olacak. Ozanlar bunun destanını yazacak. Sessiz ve öksüz
minarelerinden yükselen tekbir sesleri fezaları yeniden inletecek; şerefelerin
yine Allah'ın ve yine O'nun sevgili peygamberi Hz. Muhammed'in şerefine, ışıl
ışıl yanacak...
Bütün dünya Fatih dirildi sanacak. Bu olacak Ayasofya; olacak bu
muhakkak. Bugünler yakın. Belki yarın, belki yarından da yakın.” [3]
Bu muhteşem yazı 1952 yılında
yazılıp, Serdengeçti dergisinde yayınlanmış; bunun üzerine rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti hakkında, “Millî Mukavemeti Kırmak” suçundan dava açılmış, “vatana ihanetle” suçlanmış ve 3 yıldan 24 yıla kadar hapsi istenmiştir. Bu
vatanın gerçek evlatlarının her daim vatana kasdetmekle itham edilmesi yeni bir
şey değil. Suyun öte tarafından gelenlerin “vatan” tarifiyle bizim “vatan”
anlayışımız aynı değil; olmaz, olamaz.
Serdengeçti uzun
süren yargılamanın ardından 11 Ocak 1953 tarihinde beraat etti. Müslüman Türk
milletinin hissiyatına tercüman olmuş bu nefis yazısını daha sonra şiir
formatına da sokmuş, aynı yazıyı bir de şiir biçimiyle neşretmiştir. Ayasofya davasıyla ilgili bir kitabçığını görmüştüm çocukluk yıllarımda ama
yeni baskısı yok sanırım. Onun yazılarından derlenen bir kitabta, mahkemede
yaptığı müdafaaya da yer verilmiş. İşte o müdafaadan çarpıcı bir bölüm:
“İstanbul’un, hatta İzmir’in Yunan olduğunu söyleyen, bunun üzerine
şiirler kasideler yazan Yunan muharrirlerini, şairlerini Yunan hükümeti teşvik,
tebcil ederken, Ayasofya’da tek bir ses, tekbir sesi, ezan sesi işitmek isteyen
bir insanı bizimkiler vatana ihanet suçuyla ağır ceza mahkemelerine sevkediyor…
Bu mukayese beni çıldırtıyor, çıldırtıyor beni!.. Sanki karşımda, iddia
makamında, Müslüman bir Türk’ü değil, Athenegoras’ın
mümessilini görüyorum! Ürperiyorum!.. Ürperiyorum!..
Din gayretiyle, iman gayretiyle kurtulan, şehitler ve gaziler
memleketi olan bu memlekette, kendi öz vatanımızda, kendi vicdanımızın, kendi
imanımızın, kendi tarihimizin, irfanımızın sesini duyurmak, neden, niçin, hangi
ölçülere göre suç oluyor?” [4]
Bu arada Athenegoras’ın o yıllarda iyice şımaran ve gündeme damga vuran Fener-Rum Patriği olduğunu hatırlatalım
da, rahmetli Serdengeçti’nin
müdafaasını hangi ıztırabla dile getirdiğini ve cümlelerinde hangi iman
öfkesinin alev alev yandığını idrak edelim.
ARİF NİHAT ASYA VESİLESİYE
AYASOFYA
Ayasofya için o dönemlerde
yazılmış önemli notlardan birisi de rahmetli Arif Nihat Asya’nındır. Milliyetçi şiirleriyle bilinen, bayrak
şairi olarak tanınan, “ey mavi
göklerin beyaz ve kızıl süsü” diye başlayan Bayrak şiirini ilk mekteb eğitimi alan herkesin bildiği, ama asıl Fetih Marşı şiiriyle bizim kalbimize
yerleşen, 1950’li yıllardan sonra şiirlerindeki milliyetçi hava İslamî hassasiyetin
bakış açısına doğru kaymaya başlayan -Büyük
Doğu’nun büyüsü mü?- Naat gibi
önemli bir başka şiirini ayrıca takdir ettiğimiz, 1975 yılında vefat eden şairimiz,
MA’BED başlıklı dörtlüğü ile
kendisine yakışanı yapıyor:
“Beş vakit,
loşluğunda saf saftık;
Da’vetin vardı dün ezanlarda…
Seni –ey mabedim- utansınlar
Kapayanlar da, açmayanlar da!” [5]
Utanmak imandandır. Utanmak insanî
bir keyfiyettir. Kapayanlar şimdi azab içinde, ya açmayanlar? Utanacak edeb,
şahsiyet, gurur nerede?.. Âkif’in
“Bir kızarmaz yüz, yaşarmaz göz bütün sermayesi” diye tarif ettiği
pişkin ve arsızlar sürüsü…
NECİB FAZIL VESİLESİYLE AYASOFYA
Ayasofya’yı bütün mânâsıyla kuşatıcı ve hem
tarih, hem de hâl muhasebemizin merkezine yerleştirici asıl yumruk Büyük Doğu Mimarı Necib Fazıl’ın 1965
yılında M.T.T.B.’nde verdiği AYASOFYA hitabesidir. Üstadın hitabesinden tüten mânâya göre Ayasofya bizim bu coğrafyada
varoluş hakkımızın tapu senedi gibi bir şeydir. İslam-Türk hakimiyetinin bu
coğrafyadaki mührüdür. Fatih’in
Doğu-Batı arasına yerleştirdiği incecik “mil”dir. “İslam taaruz kıskacının mihver çivisi”dir. Yine Üstadın tabiriyle; “Batı
aklı ve Doğu ruhunu birleştiren eski Bizans eseri ve artık yeni tekbir yuvası
tarihî kubbe”dir. [6]
Bu çerçevede Ayasofya öyle bir mânânın
temsilcisidir ki, Necib Fazıl’a
göre, onun yanında mânâ kıymeti olarak Süleymaniye
ve Selimiye eşik taşı bile olamaz.
Çünkü o, bizim varoluş hakkımızın ve maddeyi zaptedici iman idealimizin
remzidir. Üstadın bu hitabesini
tekrar tekrar okumakta fayda var kanaatindeyiz. Ayasofya’nın niçin kapalı tutulduğunu anladığımız gün, millet
olarak varoluş memuriyetimizi de hatırlayacağız. Çünkü Süleymaniye, Selimiye, Roma’daki (Sen Piyer) ve Paris’teki (Notrdam)
kilisesi gibi her birisi ayrı bir mimarî şaheser olan, ancak yine her birisi “kendi gayesinin tabiî şartları içinde, tek
taraflı olarak yükseltilmiş” eserlerden farklı bir sembolün ifadecisidir Ayasofya! Bu mânâyı Necib Fazıl çerçeveliyor:
“Ayasofya ise bunların
yanında bir kümes bile olsa, öyle bir nasibin sahibi ki, ne madde, ne de tek
taraflı mâna ölçüsüyle ona varmak kâbil… Ayasofya, bir mânanın zıd mânaya taaruz ve onu zebun edişinin,
bütün dünyada eşi olmayan abidesi…” [7]
Ayasofya’yı müzeye çevirmek onu
bütünüyle yıkmaktan beter bir cinayettir. Büyük Doğu Mimarı konuşsun ve
bu suçun basit bir hükümet tercihi olmaktan öte milletlerarası, emperyal bir
plânın parçası olarak işletildiğini bir kez daha hatırlatsın:
“(…) Fatih’in o kadar
maharetle yerine oturttuğu mili söküp atamıyorlar, çekip alamıyorlar. Zira İstanbul ve Ayasofya, muazzam nasibi
icabı, anavatana bitişik ve onun içinde kalıyor; [burada İstanbul’un aslında
kurtarıcılar tarafından gözden çıkarılmış olduğu, ancak mekr-i İlahînin bir lütfu
olarak elimizde kaldığına dair açık bir işaret vardır, H.Y.] hiçbir şey yapılamayınca da, dünyada hiçbir
milletin başına gelmemiş bir felakete yol açılıyor; Ayasofya Türk’ün öz evi ve anayurdu içinde güya Türk’lerin eliyle mânasından
koparılıyor, duvarlarından Allah ve
Resulünün mukaddes isimleri indiriliyor, iç sıvaları kazınıp putlar
meydana çıkarılıyor ve hilalden ziyade salibin faziletlerini ilana memur bir
müze, yani içinde İslamiyetin
gömülü olduğu bir lahit haline getiriliyor. Artık o, basit bir taş yığınıdır.
Öyle bir taş yığını ki, sadece kendisinde kıyılan ulvi mânanın katillerini ilan
ve ihtarla kalmıyor, üstelik salibin her an ağzından salyasını akıtıcı bir
iştah telkiniyle, Türk’ün ruhiyle beraber maddesini, maddesiyle
beraber de ruhunu hristiyanlık âlemine peşkeş çeken, “buyurun, ne duruyorsunuz;
gelin ve bizi esir edin!” diyen bir hava yaşatıyor. Ayasofya’nın hilal hakimiyetinden uzaklaştırılmasıyla düşmana
aşılanan gayret, bir ordunun harp planlarını satmaktan beter bir tehlike ve suç
belirtir.” [8]
ERTUĞRUL GÜNAY VESİLESİYLE
AYASOFYA
Geçtiğimiz haftalarda AKP hükümetinin Kültür ve Turizm Bakanı olarak
görevlendirdiği ve Türk fikir ve
sanat hayatına dair meseleleri emanet ettiği Ertuğrul Günay isimli politikacının bir sözü, bizi gökkubbe
başımıza çökercesine nefretle ürpertti. Tayyib
Erdoğan’ın Türk kültürünü
emanet ettiği adam bakın ne diyor:
- “AYASOFYA AYAKTA DURDUĞU SÜRECE MÜZE OLARAK DEVAM EDECEK!”
Bu adamın yine müze olarak
kullanılan Sümela Manastırını ibadete
açan kişi olduğunu filân hatırlatmanın lüzumu yok. Üstad 1965 yılında ölçüyü koymuş, meseleyi mühürlemiştir:
“Ayasofya’yı kapalı
tutmak, Allah’a sövmeye, Kur’an’a tükürmeye, Türk tarihini kubura atmaya, Türk iffetini kirletmeye, Türk vatanını satmaya denk bir
suçtur.” [9]
Kültür
Bakanının
söylediklerini bu hüküm çerçevesinde tercüme ettiğimiz ânda, Sümela Manastırı dahil, her şey
teferruat kalır.
Peki Ayasofya açıldığı gün
ne olacak? İşte meselenin bam teli:
“Ayasofya açılacak… Hem de öylesine
açılacak ki, bütün mânalar, zincire vurulmuş masumlar gibi onun içinden
fırlayacak!.. Öylesine açılacak ki, BU MİLLETE İYİLİK ve KÖTÜLÜK ETMİŞLERİN
DOSYALARI DA ONUN MAHZENLERİNDE ELE GEÇECEK… Ayasofya açılacak!.. Bütün değer ölçülerini, tarih hükümlerini,
dünyalar arası mahsup sırlarını, her iş ve herşey hakkındaki gerçek miyarları
çerçeveleyici bir kitap gibi açılacak…” [10]
Üstad
açılacak diyor. Sahte Büyük
Doğucuların güdücüsü olduğu AKP’nin
Kültür Bakanı makamındaki şahıs “ayakta
durduğu sürece müze olarak devam edecek”
diyor. Sadece Ayasofya karşısındaki tavırları bile Kemalistlerle AKP
hükümetinin arasındaki kavganın “it dalaşından” öte bir anlam ifade etmediğini
gösteriyor. Batılılar “biz
kapatırsak Türkler namus meselesi kabul eder” diye kendileri kapatmaya cesaret edememiş ve bir emirle
“ulusalcı-batıcıların” dedelerine kapattırmış; “ulusalcı- batıcılar” da, “anahtarın bizim boynumuzda durması tehlikeli” diye Ayasofya’nın kilidini
Müslüman Anadolu halkının oylarıyla seçilen sağ partilerin boynuna asmıştır. Hepsi
bu!
Kültür
Bakanı “ayakta kaldığı sürece müze olarak kalacak”
deme cüretini kendinde buladursun! Yahya
Kemâl Ayasofya’yı devletin iki manevî temelinden birisi olarak görüyor. Arif Nihat Asya “kapayanları da, açmayanları da utanmaya” davet ediyor. Serdengeçti “İslamın nuru, Türklüğün gururu” diye sesleniyor. Üstad Necib Fazıl, “batıyı dişleyecek olan İslam taaruz
kıskacının mihver çivisi”
şeklinde sembolleştiriyor; yani ilây-ı
kelimetullah davasının remzi gibi bir değer yüklüyor.
SALİH MİRZABEYOĞLU VESİLESİYLE AYASOFYA
İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu bir adım daha atıyor ve sadece Müslümanları değil,
dışımızdaki “bağımsızlık” iddiasındaki sol kesimleri bile
Ayasofya mücadelesine davet
ediyor:
«Gelelim Ayasofya davasına… Ayasofya sadece
İstanbul’un bir fetih sembolü değil, aynı zamanda Lozan anlaşmasının gizli bir
maddesine mevzu teşkil etmesi bakımından, “BAĞIMSIZLIK SEMBOLÜ”dür de; yâni biz
Ayasofya’nın ibadete açılmasını isterken, gerçek bağımsızlık mücadelesinin bir
remzi olarak görüyoruz onu… Bu, sadece İslâmcılar için değil, İslâm dışı
çevreler açısından da aslında böyle olmak gerekir… Şöyle söyliyeyim: Bir
Süleymaniye Camii bugün müze hâline çevrilse, neticede İslâmcıların mahkûmiyeti
tescil edilse de, bir hükümet icraatı ve kanun işi hâlinde dışa karşı
kendilerini bir tevil tarafı olur… Oysa Ayasofya, Lozan’ın gizli maddesine
mevzu teşkil etmek bakımından, bugünkü müze hâliyle, bağımsız olamayışımızın
remzidir; ve her türlü palavradan bağımsızlık edebiyatı bir yana, Batı
dünyasının tepkisinden korkulduğu için ona dokunulamamaktadır… Açıkça ifade
edeyim: Bizim için Ayasofya mücadelesi, İslâmî mücadeleyi motive edici bir
vesiledir… Solcular ise “bağımsızlık” ilkesinde müştereklik bakımından bunu
desteklemelidir; çünkü havada bağımsızlık mücadelesi olmaz… Önce bağımsızlığın
tescili hâlinde Ayasofya’nın ibadete açılması mücadelesine katılsınlar,
devlet plânında bağımsızlık irademiz görünsün, ondan sonra isterlerse bütün
camilerin müze hâline getirilmesi için mücadele etsinler!..” [11]
Açık söylemek gerekirse bu
tesbitlerin yapıldığı tarih olan 1990’dan bu yana Türk solu, çoğu mevzuda
olduğu gibi Ayasofya meselesinde de sınıfta kalmıştır. Zaten bu davada
Kemalist-sol bizzat karşı tarafı temsil ederken, paçasını Kemalizmden
kurtarmayı nasılsa başarmış bir avuç devrimci-sosyalist de Ayasofya’nın
bağımsızlık mücadelesindeki ehemmiyetini idrak edecek fikrî olgunluğa ve
aksiyon sezgisine erişememiştir. Onlar adına büyük bir fırsat kaçmıştır.
Ayasofya hâlen kapalı ve hâlen “cebren ve hile ile” yurda dolan yedi düvelin “anısına”
müze olarak bekletiliyor. Buyursunlar!
GENÇOSMANOĞLU VESİLESİYLE AYASOFYA
Fakat bizim ülkemizde pek yakında “Ayasofya kilise olsun; ey Fatih, sen ne kötü
ve faşist bir adammışsın ki, bu güzelim kiliseyi cami yapmaya cüret ettin” diyecek
liberal çapulcuların yanında peydahlanacak sözümona “özgürlükçü-sosyalistler” de
olursa hiç şaşırmayın! İBDA Mimarı’nın
tabiriyle “idraklerin iğdiş
edildiği” bir yakın
tarihten geliyoruz ve hangi kesim olursa olsun, bu düşünce kısırlığını müşterek
yaşadık ve yaşıyoruz. İlhamını ve mevzuunu Türk tarih ve
destanlarından alan milliyetçi şair rahmetli Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu usta (doğum ve vefat: 1929-1992)
elini çabuk tutmuş ve Fatih Sultan Mehmet Han’la bu türden “çağdaş” bir hesablaşmaya
girişmiş… Yazımızı noktalarken, bu güzel şiir “Ayasofya ayakta kaldığı
sürece müze olacaktır” diyenlere ve onların peşinden peydahlanacak
“kilisecilere” ithaf olunur… Şiirin adı: “FATİH SULTAN MEHMED HAN’LA ÇAĞDAŞ BİR
HESAPLAŞMA”. Buyurun ve Ayasofya karşıtlarının mayasını buradan süzün:
“Her delikanlının senin yaşında
Kavak yelleri eserken başında
Ta… bilmem nereden bu kadar yolu
Gelip almak var mıydı İstanbul'u?
Bunca zahmet, bunca şehit, bunca kan…
Neden yaptın bunu Sultan Mehmet Han?
Hatanı silmedi hâlâ asırlar…
Hele işlediğin öbür kusurlar…
Ayasofya'yı camiye çevirdin.
Bilmiş ol ki büyük bir çam devirdin…
Minareler diktin dört bir yanına,
Kubbedeki Haç’ın kıydın canına…
Korkudan sustular güzelim çanlar…
Sultanım, irtica değil mi bunlar?
Balkan'da gürledin, çaktın Mora'da…
Ne işiniz vardı beyim orada?
Yaptığın bu yanlış işler yüzünden
Bütün Avrupa'nın düştük gözünden!
Bulgar'ın elini sıkamaz olduk,
Yunan'ın yüzüne bakamaz olduk.
Neyse ki, çağımız füze çağıdır,
Ayasofya'nın da müze çağıdır.
Şol dört minareyi dört dikili taş
Gibi sessiz kılıp, eyledik çağdaş!
Eğer uğramazsak kem bir nazara
Belki korlar bizi Ortak Pazar’a!..” [12]
KAYNAKLAR:
1) Yahya Kemâl Beyatlı, Aziz
İstanbul, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul 1989, s. 125
2) Necib Fazıl, Bâbıâli,
Büyük Doğu Yayınları, 4. Basım, İstanbul 1990, s. 109-110
3) Osman Yüksel Serdengeçti, Kanlı
Balkanlar, Derleyen: Bozkurt Zakir Avşar, Kamer Yayınları, 1. Basım,
İstanbul 1992, s. 125-126
4) A.g.e., s. 133
5) Arif Nihat Asya, Dualar ve
Aminler, Ötüken Yayınları, 3. Basım, İstanbul 1993, s. 162
6) Necib Fazıl Kısakürek, Hitabeler,
Büyük Doğu Yay., 3. Basım, İstanbul 1989, s. 159
7) A.g.e., s. 160
8) A.g.e., s. 160-161
9) A.g.e., s. 164
10) A.g.e., s. 165, vurgular bize
âit
11) Salih Mirzabeyoğlu, Üç Işık,
İBDA Yay., İstanbul 1996, s. 156-157, vurgular bize âit
12) Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu,
Destanlar Burcu, s. 76-77
Aylık Dergisi, Eylül 2010